Ben neyim kimim? sorusunu sormayan var mı?

Başlatan Pınar, 06 Nisan 2010, 20:29:17

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Pınar

#45
:)) Dersimizde, içinde bulunduğumuz illüzyonu öğrenmek ve onu tekamül etmek için kullanmak, bunu da atlamamalıyız sanırım.Öyle birşey ki, derslerimizi ve derslerimizi nasıl ve kimler tarafından verileceğini bile kendimiz belirliyoruz. Bunu, kolay yolla deneyimlemeyi seçebilecekken, çoğunlukla en acı biçimiyle deneyimlemeyi seçiyoruz.;) Bu başlık altında anlatmaya çalıştığım şey de bu. İllüzyonun dışındaki varlıkların bakış açısı ile illüzyonun içindeki varlığın olaylara bakış açısı çok farklı.Bu nedenle, illüzyonun içinden BİRliği anlayabilemeye niyet eden bir kişi olarak algıladıklarımı ve yaşadığım değişimleri paylaşmaktır amacım.Şunu da biliyorum ki; bu bilgileri kabı taşıyabilen alacaktır.:) Bu bilgilerin, bunları çözebilecek/içselleştirebilecek ve kabını genişletmek isteyen ruhlara yardımcı olacağı inancındayım.

Renklerden renksizliğe giden bir yol var. ;)
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Pınar

#46
" İllüzyonda olduğunu düşünmek dahi bir illüzyondur."

 

Madem illüzyonun içinden örnekler bulmakta zorlanıyorum, gördüğümü, algıladığımı aynen yazmaya karar verdim.

Bulunduğum noktada ayrılık olmadığına göre, anlatırken de kavram kargaşası yaratmamak için ayırmayacağım. Herşey BİR'dir ve ben BİR olarak anlatacağım. Yarattığım illüzyonların adı, ayrılıklar illüzyonudur.

"Yarattığım illüzyonda her şey benim!"

Kimi illüzyonumda, diplomatım ve kendimle iletişim kurmayı öğreniyorum. Bununla ilgili öğrenebileceğim olaylar ve kişiler yaratıyorum.

Kimi illüzyonumda, bir doktorum/şifacıyım. Yarattığım hastalıklarla, kendimi iyileştirmeyi öğreniyorum.

Kimi illüzyonumda, bir öğretmenim. Yarattığım bilgileri, kendimle paylaşıyorum ve kendime öğretiyorum.

Kimi illüzyonumda, bir öğrenciyim ve öğrenmeyi öğreniyorum.

Kimi illüzyonumda, bir kadınım, anneyim, eşim, babayım, ağabeyim, ablayım, halayım, teyzeyim,amcayım, dayıyım,neneyim, dedeyim, aşığım. Yarattığım bedenlerle, kendimi koşulsuz sevmeyi öğreniyorum.

Kimi illüzyonumda, bir dervişim. Yarattığım gerçeklikle, kendimi öğreniyorum.

Kimi illüzyonumda, kötüyüm çok kötüyüm. Yarattığım kötülüklerle, kendimi affetmeyi öğreniyorum.

Kimi illüzyonumda dinle öğreniyorum, dinler yaratıyorum. Ayrılık illüzyonu ya, ne kadar çok olursa o kadar iyi.

Kimi illüzyonumda dinsizlikle öğreniyorum, isyan ediyorum. Kendimi reddediyorum, ve reddettiğim son noktada kendimi buluyorum.

Kimi illüzyonumda kanal bilgileri ile öğreniyorum, kimden bilgi istiyorsam o oluyorum. 6-7-8-9 tüm yoğunluk varlıkları da benim. İstediğim bilgiyi, koşulsuzca veriyorum. Vermeyi öğreniyorum.

Kimi illüzyonumda hastalıkla öğreniyorum. Acıyı ve çaresizliği öğreniyorum. Ölümü öğreniyorum. Bir illüzyondan çıkıp, başka bir illüzyona geçiyorum. Orada kendimi karşılıyorum ve öğrendiklerimi inceliyorum kendimle.

Ve ben bunların hepsini aynı anda yaratıyorum!

Kendi düşüncelerim gibi, karşımda yarattığım tüm bedenlerin de düşünceleri benim. Birini yargıladığımda, kendimi yargılıyorum ve bunu öğreniyorum. Yargılamak, bana kendi eksik yaratımımı gösteriyor ve derhal onu yaratıyorum. Bir tür geri besleme sistemi gibi.

Ben, yarattığım bedenler için ne düşünüyorsam, oyum. Karşımdakinin aptal olduğunu düşünüyorsam, aptal benim. Zavallı olduğunu düşünüyorsam, zavallı benim. Mükemmel olduğunu düşünüyorsam, mükemmel benim.

Ben özgürce yaratıyorum, çünkü beni kısıtlayacak başka bir varlık yok. Ben, aşkla yaratıyorum. Yarattığım her şeyin olmasına izin veriyorum ve tümünü kabul ediyorum.  Varolan her şey benim eserim.

Bu illüzyonun adı, ayrılıklar illüzyonu! Ayırıyorum, kendimin istediği gibi oynuyorum, öğreniyorum.

Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Pınar

#47
İnsanlar arası ilişkilerin ve enerji/bilgi  alışverişlerinin, atomun birbiri ile bağlanmasına benzerliğini fark ettim. Bazı insanlarla iyonik bağlanıyoruz, tıpkı atomların elektronlarını diğer bir atoma vermeleri ya da onlardan elektron alarak kararlı hale gelmeleri gibi davranıyoruz. Bu biçimde bileşikler yani ilişkiler kuruyoruz. Elektron alma öğrenmeyi, elektron verme öğretmeyi temsil ediyor. Bazı insanlarla, kovalent bağ kuruyoruz. Bir çift ya da birkaç çift elektronu, kararlı hale geçebilmek adına ortaklaşa kullanıyoruz, yani öğreniyoruz/öğretiyoruz, öğretiyoruz/öğreniyoruz.

Ametaller ile metaller birbirleriyle iyonik bağ oluştururlar, kendi aralarında ise kovalent bağlanırlar.İyonik bağlanma, genellikle farklı enerji düzeylerindeki kişilerde gerçekleşirken, kovalent bağ aynı ya da yakın enerji seviyesindeki insanlar arasında oluyor. Hem iyonik hem de kovalent bağı aynı zamanda farklı kişilerle kurabiliyoruz. Ve bunların tüm nedeni, her iki grubunda soygaz gibi kararlı bir yapıya sahip olma eğilimleridir. Bizler de atomlar gibi kararlı bir yapıya sahip olmak adına uğraşıp duruyoruz.Biz buna denge diyoruz. Ve tıpkı metaller ve ametaller gibi soygazlara benzeme eğilimimiz var. Çünkü soygazlar kararlı bir yapıya sahiptir. Elektron alıp vermeye yanaşmazlar. Dengededirler.

Fisyon, yani radyoaktif bozunma, atomun kararlı bir hale gelmek adına yaptığı bir çekirdek bölünmesi ve kişi bazen karşılaştığı olaylar karşısında uyum sağlayamadığı zaman, merkez sistemini tıpkı fisyonda olduğu gibi düşürerek, açığa enerji çıkarma ve dengeye gelmeye çabalıyor. Çıkan enerji  ise, diğer başka kararsız atomların yani insanların dengeye gelmeleri için reaksiyona devam ediyor. Zincirleme olarak bir reaksiyon gerçekleşiyor, ya tüm atomlar fisyon ile kararlı hale geliyor ya da kararlı haldeki bir atoma gelene kadar bu süreç devam ediyor. Atom kendisini iki farklı atoma ayırıyor, bu da bizlerin kendimizi nasıl karşımıza yansıttığımıza bir örnek teşkil edebilir. Bunun en iyi sembolizması da sanıyorum, şu yılan başlı Medusanın ölümü sonrası iki ayrı varlığa dönüşmesi.

Füzyon, iki benzer atomun bir araya gelerek yeni bir atom meydana getirmeleri. Füzyona benzer bir durum da yaşıyoruz bizler aslında. Arınma sırasında, yaşanılan kısa süreli dengesizlikler/ enerji sıçrayışlarının sebebi de bu. Bu durumda derslerden biri ya da bir kaçı tamamlanmış ve dengelenmiş oluyor.Bu da kişinin aurasındaki enerji sıçrayışını sağlıyor ve temel titreşim rengi değişiyor.
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Pınar

#48
Yaşamımızda/yaratımımızda eğer bir kutbun bir ucunu deneyimliyorsak, bilmeliyiz ki diğer uca geçmemiz an meselesidir. Yaratılan ayrılık illüzyonu içinde, önce bir kutup daha sonra diğer kutup deneyimlenir ve konu üzerinde nötr bir hale gelinir.:)Buna en iyi örnek sanırım.Bir zamanlar kapitalizme karşı duruşu olan solcu abilerimizin, bugün bu düzenin/kapitalizmin içindeki en iyi yapı taşları olmasını verebilirim. Çünkü, karşında durduğunu deneyimlemek zorundadır ve deneyimlemektedir.

Düşüncelerimize, inançlarımıza, aklımıza gelen herşeye dikkat etmeliyiz. Burası zıtlıklar illüzyonu, terazinin bir tarafını ağır bastığınızda, bilmeliyiz ki bir gün karşı taraftan şimdi bulunduğumuz yere el sallayacağız.
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Pınar

#49
Sıra, illüzyonun içinde -enerji bedenimizi kullanarak- nasıl yaratıyoruz sorusuna geldi?

Kök ve tepe çakra sabittir.Çalışmasını kontrol etmek pek mümkün değildir. Keza ikisininde durması söz konusu dahi olamaz. Dönüş hızlarında farklar olabilir ancak bu dengesiz olduğunu göstermez, diğer çakralar tarafından daima dengelenirler.

Kök çakra, enerjisini kundaliniden alır. Her ne kadar yerden/dünyadan alır, diye bir tabir varsa da, yer/dünya bir illüzyon olduğuna göre tek enerji üretecimiz-yaşam enerjisi üreticimiz- kundalini bu durumda tek başlangıçtır. Kök çakra, illüzyona olan bağımızı sembolize eder ayrıca. Kökte işlenen enerji - kırmızı ısın titreşimi- yukarı sakral çakraya doğru yol alır. Sakral çakra bizim üretim/yaratım yerimizdir, yaratımlarımızı orada planlarız. Ve enerji titreşimi arttırarak turuncuya döner-turuncu ışın titreşimi-. Enerji yukarı çıkmaya devam eder ve solar çakraya ulaşır.Burasına bilinçaltı da denir. Planlanan yaratım, burada illüzyonun sembollerine çevrilir, hayata geçirilir. Enerji titreşimi artar - sarı ışın titreşimi- olur. Enerji yukarı çıkar, kalp çakrasında enerji yeşile döner -yeşil ışın titreşimi- Düşler, hayaller olarak, yaratım başlar.Kalpten istemek deyimi bu nedenle söylenmiştir.Enerji yol almaya devam eder, titreşimini arttırır ve boğaz çakrasına gelir.-mavi ışın titreşimi- Arzu ve istekler, söze dökülür, irdelenir. Alın çakra seviyesi olan indigo titreşimde, bu enerjiye kabul veririz.

Deneyimimiz hazırdır ve tepe çakradan onu kozmik kafese bağlanarak salıveririz ya da başka bir deyişle enerji hipotalamusumuzda zihnimizdeki perdede kişi ve olayları yaratmaya, biz de izlemeye başlarız..Bu anlattığım adım adım olan durum, anlıktır. Eğer boğaz çakrasında,  kalp çakrasında(herhangi bir alt çakrada)  enerji oyalanırsa ya da irdeleme yoğunlaştırılırsa, yaratım bekleme sürecine girer . Enerjinin yaratımı gerçekleştirebilmesi /serbest kalabilmesi için yukarı çıkması gerekmektedir çünkü. Beklenti bu yüzden yaratımı durdurmaktadır.


Bu enerjinin normal akışıdır, düzenli bir çakra çalışma sisteminde yaratım hızla gerçekleşmektedir.Peki ya çakralarda tıkanıklık varsa, o zaman ne olmaktadır? Enerji tıkalı olan çakraya geldiğinde sorunu algılar ve yaratımı için en uygun koşulları doğurmak adına, önce sorunu ortadan kaldıracak yaratımlara girişir. Bu nedenle, bir yaratımdan önce sallantılı olaylar deneyimleriz. Çakradaki blokaj açıldığı takdirde, isteğin gerçekleşmesi ya da yaratımın devam ettirilmesi için hiçbir sorun kalmayacaktır ve süreç devam edecektir.

Yaratımlarımıza odaklanmak istiyorsak, öncelikle anlık düşüncelerimizin ne kadar hızlı gerçekleştiğini ancak sürekli kafamızda dönen düşüncelerin asla gerçekleşmediğini gözlemlememiz ve zihnimizin nasıl çalıştığını öğrenememiz gerekmektedir. Zihin enerjiye yön veren, onun illüzyonla arasındaki bağlantısını kurandır.Eğer zihnimizin nasıl çalıştığını anlayamazsak, yaratımları bilinçli olarak kullanamayız.İlk adım gözlemlemektir, ansızın akıp geçen düşüncelerin, isteklerin farkına varmaktır.Bunun için de boş ve anda bir zihin gerekir. Boş zihin için ise, arka planda sürekli dönen blokajlardan arınmak önemlidir. Geçmişte yapılan hatalar, çekilen üzüntüler, yaşanan özlemler, geleceğe yüklenen hayaller v.s. zihnin arka planında sürekli enerji emer, biz buna enerji emiciler diyoruz.Ne kadar enteresan ki bu düşünceler de illüzyonda yerini enerji vampirleri olarak alır. Bunları arzu ettiğiniz bir teknikle temizleyebilirsiniz. Kimisi zikir çeker, kimisi nefesi kullanır( ki zikirde de nefes önemlidir), kimisi günümüzde var olan teknikleri kullanır, kimi sadece dua ederek af diler, kimi meditasyon yapar. Teknikler çok çeşitlidir, hangisi kullanılırsa kullanılsın işe yarar.Kişinin inanç sistemi çerçevesinde hepsi işe yarayan tekniklerdir.

Zihin, geçmişin ve geleceğin yükünden kurtulduğunda, anlık akıp geçen düşünceleri yakalamak kolay olur. Bu süreçten sonra izlemeye başlarsınız, ne düşündüğünüz ve ne kadar zamanda oldu. Bu çalışmalar sürdükçe, düşünce anı ile illüzyona yansıma süresi arası giderek kısalmaktadır. "OL dedi OLDU", sözü boşuna söylenmemiştir. Ol dediğimiz herşeyin olduğunu görmemiz gerekiyor, istemiyorum dediğimiz halde istemediğimizle karşılaşıyorsak, içimizdeki yaratımımızı bloke eden sorunu bulup, onu çözmemiz gerekiyor. Bu çalışmalar sonrasında, enerji dolaşımı rahatlıyor ve ciddi anlamda bir yaratım sürecine giriyoruz.

Peki bu kadar mı? Hayır, bu ilk çalışma adımları, daha da gerisi mevcut. Herşeyin Bir olduğunu bilmek ile idrak etmek arasında gidip geliyoruz bu süreçte. Evet, HERŞEY BİR ama nasıl? sorusu ile dolaşıyoruz. Sonraki adımlar kendiliğinden akmaya başlıyor.Ama herşeyin öncesi niyet ve cesaret! Çünkü, bu yola girdiğimizde yaptığımız tek şey kendimizi tüm çıplaklığımızla görmeye başlamızdır. Kendimizi herhalimizle sevebilmeye cesaretimiz varsa, yol buradadır.Ancak yol tek değildir. Tıpkı,tüm nehirlerin aynı denize döküldüğü gibi, her yol Tek'liğe yani Bir'e çıkmaktadır.


Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Pınar

#50
Yaratım süreci bir paradokstur aslında. " Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar!" paradoksu yaratımın en iyi anlatıcısıdır. Çünkü, bizler yaşamımızdaki herşeyi yaratırken, aynı zamanda yarattıklarımız sayesinde varoluruz.

Yaratım, sembollerle işlenir. Gördüğünüz herşey semboldür.Sembol, en genel anlamda, görünmez ya da algılanamaz bir şeyi benzerlik, uygunluk, bütünlük gibi çeşitli yollarla temsil etmek üzere kullanılan bir maddi nesne ya da algılanan bir araçtır. Dolayısıyla sembol bir resim, bir şekil, bir ses, bir sayı, bir renk, bir olay, bir kişi vs. olabilir. Semboller fikirleri, kavramları ya da soyut şeyleri göstermeye yarayan işaretlerdir. Bu nedenle, sembollerle yaratırız ve öğreniriz. Eğer sembol çözümleme yeteneğimizi geliştirmemişsek, o semboller baş edilemez bir yığın halinde karşımıza çıkar.İşte orada, illüzyonun karmaşası içinde varolduğumuzu anlayamaz ve O'nunla akamayız. Çevremizdeki sembollere dikkatinizi çekmek istiyorum. Onlar incelenmek, anlamaya çalışılmak ve öğrenilmek için varlar. Eğer onları çözümleyemez halde isek, kendimizi arama yolumuzda- ki tek varoluş sebebi budur-, yolumuzu karanlıkta el yordamı ile aramak zorunda kalırız.

Yaşadığımız sembollerden en önemlisi ölümdür. Ölüm bir semboldür, ruhsal anlamda dönüşümü temsil eder.Astrolojideki akretipi akrep burcu ve yöneticisi plutodur. Her varlık, günü geldiğinde ölür. Her varlık, günü geldiğinde sahte benliklerini öldürmekle yükümlüdür, yol bunu gerektirir. Eğer içimizdeki sahte benliklere yapışır ve onların ölümüne izin vermez isek bu illüzyona şu şekilde yansır. Yarattığımız ve sevgiyle bağlandığımız kişilerden biri ya da bir kaçı ölecektir. İllüzyondaki beden ölümü, aslında bizim içsel ölüme verdiğimiz tepkidir. Şunu asla unutmamalıyız ki, içimizde ittiğimiz dışımızda bedenlenir. Diğerlerinden/diğer benlerden birinin ölümü, bizim de ölümü gerçekleştirmemiz için bir katalizör rolü oynar, dışımıza ittiğimiz korkumuzla yüzleşiriz. Çaresizliğimizle yüzleşiriz, kendiliğinden dönüşürüz. En sıkı dönüşümler, sevdiklerini kaybetme sonucu yaşanmaktadır. Bazen de sistem bunu, bedeni hasta ederek yapar, ölüme yaklaştığını hissetme sonucu kişi gereken değişimi kendisinde otomatikman yapmaya başlar, yapamaz ise bu enerji dışarda bir görüntü bulur ve onu öldürür yani illüzyondan kaldırır.

Ben ölür müyüm? Buna verecek bir cevabım yok henüz, çünkü hala bu illüzyonun içinde varolduğumu biliyorum. Ama ölmeden önce ölmenin ne kadar önemli olduğunun da farkındayım.
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Pınar

#51
Gelelim yukarıda anlattığım birkaç gönderirimimin yaşamıma yansımasına.

Bir süre öncesine kadar, herkesin bu bilgileri öğrenmek, hazmetmek ve hayata geçirmek zorunda olduğunu düşünüyor ve bunla ilgili de elimden gelen herşeyi yapıyordum.:)

Bir kaç hafta önce de, otobüste yaşadığım bir olay sonucu kendimdeki "karşı cinsi köşeye sıkıştırmayı seven ve bundan büyük zevk alan Pnar" ı bulmuş ve ona kabul vermiştim. Bu kabulün arkasından da, Foruma gelişim sonrası sevgili Tiversonus ile bir yazışmamız olmuştu başka bir başlık altında ve Alemtacımın, yüzlerce kez söylemesine rağmen görmeyi reddettiğim şeyi bir anda farketmem ile başladı süreç. Bir anda, "ben neden böyle davranıyorum" dedim. O gece bunun üzerine çalıştım. Tacizci Pınar'ın sağ kolu olan Aferin Delisi Pınar ile karşılaştım. Ona da kabul verdim. Bunlar, solar pleksusun sapmalarıdır. Hükmetme ve böbürlenme/onay bekleme, bozuk sarı ışın titreşimi yayarlar. Ertesi günü de, balkonda sabah güneşine boyanmam sırasında birden farkına vardığım ve daha sonra üstüne çalıştığım bir biliş yaşadım. Ben yıllarca beni kurtaracak birilerini bekledim. Öyle kötü bir psikolojim vardı ki, beni ancak başka biri/birileri kurtarabilirdi. Bunun üzerine uzun zaman önce çalışma yapmıştım ve temizlemiştim. Ve şimdi o zaman temizlediğim kutupluluğun bir ucunun tam karşı ucunda bulunuyordum. Bir zamanlar kurtarıcıyı bekleyen ben, şimdi kurtarıcı rolüne soyunmuş ve çevremdeki insanları kurban olarak görerek sözde ağılın kapısındaki kilidi kırmaya adamıştım kendimi. Ahhh! Kutupluluk dünyası işte, terazinin bir ucunu deneyimlediyseniz, diğer ucunda kendinizi bulmanız an meselesidir. Ve tüm bunlar, solar pleksus çakranın sapmalarıdır. Ben kendimdeki bu yönleri görüp, onlara kabul verdiğim anda, artık çevremde kurtarmam gereken birilerinin var olduğunu görmemeye başladım. Herkes ben oldum. Her bir vehçenizi içinize alıp, onu kabul ettiğinizde herşey olmaya doğru bir adım atıyorsunuz. Herşey olabilmek için ise, gerçekten herşey olmanız gerekiyor. Pozitif taraflarımızın yanında negatif taraflarımızı da görüp, onların bizdeki yansımalarını takip etmeliyiz.Aksi takdirde, dışarı attığınız/ittiğimiz negatiflerimiz bizim kabus gibi bir yaşam yaratmamıza neden oluyor.


Ölüm ise, babamın realitemden gitmesi ile başlayan bu sürecin son basamağı oldu. Onu, ölüme olan direncim yok etmişti. Çok ağır bir bilişti. Günlerce kendime gelemedim, konuşmadım kimse ile. Sonra bu ölüm direncim üzerine çalıştım.Bildiğim, sonrasında herşeyin bir anda değiştiğiydi.

Böylece,aşkla ölmek yerine, korkuyla katlettiğimizi farkettim.
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

sirera

#52
Sevgili Pınar, içten paylaşımlarınız için teşekkürler. Kendini ezelden beri rehber hisseden, yaşayanlar için uyanış gerçekten daha çatırtılı oluyor ancak anlatımları da bu kadar eşsiz ve tam. Teşekkürler.
Beton ağır, çelik serttir ama çimenler her zaman galip gelir. (Yabanıl'dan)

Tiversonus

#53
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Pınar



Ölüm ise, babamın realitemden gitmesi ile başlayan bu sürecin son basamağı oldu. Onu, ölüme olan direncim yok etmişti. Çok ağır bir bilişti. Günlerce kendime gelemedim, konuşmadım kimse ile. Sonra bu ölüm direncim üzerine çalıştım.Bildiğim, sonrasında herşeyin bir anda değiştiğiydi.

Böylece,aşkla ölmek yerine, korkuyla katlettiğimizi farkettim.

Sevgili Pınar, özellikle şu cümlen çok dikkatimi çekmişti: "Onu, ölüme olan direncim yok etmişti."...

Ben herşeyi bilen birisi değilim, sen 'damdan düşen' olarak yani kendi yaşamının yaratıcısı ve deneyimleyicisi olarak, olayların duyumsamasını en iyi alan kişisin...Yine de sadece senin özel yaşamındaki bir olay olarak değil ancak genel olarak bir çok insanın yaşadığı olayların algılanması olarak olaya bakıyorum.


Çıkarsamanda bir hata olduğunu sezgim bana söylüyor. Ama işte bu bölüme yazmama kararım ve bir de kavramı anlatabilmenin zorluğu dolayısı ile bir şey yazmadım, sadece düşündüm. Ve olaya genek bir bakış ile bakıyorum. Özel yaşamın bir dereceye kadar başkalarını ilgilendirmez diye düşünüyorum.


Bir hata olduğunu sezinliyorum diyorum ya işte tam bir felsefi yaklaşım olmasa bile yine de "bakış açındaki hata" yı birlikte anlayabilmek adına bazı kavramları ortaya koymak istiyorum.

Bir bilinç biriminin, birden fazla bilinç birimi ile birlikte ortak deneyiminlerinde, ortak yaşam olayında bir etkisi sözkonusu olabilir. Bu olabilirin ötesinde, etki olumlu ya da olumsuz bir etki vardır demek çok daha doğru. Ama işte etkinin kuvveti nedir? Çok ama çok az etkilerin varlığından, kişinin büyük etkileri sözkonusu olabilir. Bir yelpaze gibi. Örneğin kişi cinayet işleyebilir, bu büyük bir etkiye örnek şey olsun. Daha küçük etkiler sözkonusu olabilir. Peki gerçekten kişi "herşeye rağmen" bir başka kişiyi fiziksel olarak öldürebilir mi?


5. Yoğunlukta (spatyom), dersler için ortak bir çalışma yapıldığını bir çok spiritüalist kabul eder. Oyunun oyuncularının herbiri için dersler farklı olabilir. Kısaca karmik, kadersel bir sürecin varlığı, tüm olası detayları ile sözkonusudur. Bu olası detaylarda özgür irademiz ile yapabileceklerimiz hiç bir zaman karmik kavramı aşırı değere sokmamalıdır. Kısaca karmik ve özgür irade her ikisi de varlar, ölçüleri ve değerleri ile. Birinci olay bu.


Kısaca en önemli duruş yanlışlığın olduğunu düşündüğüm şeyi yazmak belki daha anlaşılır olacaktır...Bir'iz, Sonsuzluğun kendisiyiz, Yaratan'ız bunların hepsi doğru. Tüm olayların yaratıcısı olarak kendimizi "merkeze" koyduğumuzda ortaya bir problem çıkıyor. Daha doğrusu bir paradoks. Buradaki paradoks şu: herşeyin yaratıcısı olunması ile kişi bunalıma düşüebilir....Aslında herşeyin yaratıcısı olmak demek, bunalımın olmamasını gerektirir. Şöyle ki; tüm rolleri oynayanlar Tek kişi ise, artıları ve eksileri topladığımızda bir denge olmalıdır...Rolü oynayan Erol Taş misali bir köy ağası ve buradan çıkan potansiyeli değerlendiren köyün kahramanı olan bir aktör...İkisi aynı kişi olduğunda; rolün başarısı ve başarısızlığı sözkonusu olamaz. Bir tarafın suçluluğu var ise; bunun karşılığında pozitif başka bir şey de olmalı. Çünkü, artı ve eksi birbirini varederler. Kısaca bu bakış açısındaki paradoks.


Buradan hareket ile, olaya kendi ilüzyonumuzda, kendi bilinç seviyemizin reddini yapmadan -senin tabirin ile "ayakları yere basan" bir yaklaşımla ya da benim tabirim ile "ayakları yoğunluk ilüzyonuna basan" bir yakalşım- çok daha mantıklı geliyor. Burası 3. bilinç yoğunluğu ise ve biz burada isek bir sebebi olmalı. İstisnai şartlar dışında bu böyle...Bilinç seviyesi, uygun Yoğunluklara denk geliyor yaklaşımını daha doğru görüyorum. Herşeye rağmen Yoğunlukta varolmanın koşulunu yoğunluk kendi kuralları ile koymuş zaten.


Olaya "bireysel bilinç birimleri" olarak bakmak gerekir diye düşünüyorum. İşte durum böyle olunca işler değişiyor. Yüksek Benlikler, karmik dersler ve bir sürü şey ile açıklama başlıyor. Ve eğer ölüme direncin var ise zaten; evet bu var ise bilinç olarak zaten 4,5,6 bile değilizdir. Bilmem anlatabildim mi? Evet geldiğimiz Tek bir kimlik ve varacağımız da tek bir kimlik, ama rada bir yerlerde ise oraya giden bir yol var: Tekamül.

Kısaca, olaylara bireysel bilinç birimleri merkezinde baktığımızda; bu ölümün "sorumlusu" nu sen olarak görmek çok yanlış bir tutum/yaklaşım oluyor. Ama herşeyin "Ben" olduğunu söylüyorsan da; buradan da "sorumluluk" çıkmamalı diye düşünüyorum.

Herşey "Ruh" un derslerinden ibaret, Ruhsal odaklı olduğumuzda olaylara bakış açımız değişir. Her bir seçimin sonuçları ile; diğer herhangi bir seçimin kendi sonucu ile toplamlarının bir "denge" oluşturduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Yine de Ruh odaklı olduğumuzda, sadece fazlalıklarımızı bırakmak üzere bir yolculuğun yolcuları olduğumuzu söyleyebiliriz.



sirera

#54
aşkla ölmek yerine korkuyla katletmek bu dirençle ilgili olarak ölerek olabilidiği gibi kalarak da mümkün. Tüm iyileştirme çalışmaları kaynağın kendisine dönüşü hatırlatmak için olmalı sanırım. ilizyon olduğunu söylediğimiz olgu- hayat, seçimlerimiz ile ben im dediğimiz kaynağa ulaşmak için. farkındalığa erişe odaklanmak için deneyimlerin acı ile çekilmesini kimse istemez ancak bazen kaynağa ulaşım araçlarımız seçimlerimiz sonucunda engellenmiş unsurlarla dolu olduğundan bu odaklanma sonrası farkındalık acı ile olabiliyor.
Bu odaklanma ve farkındalık yolunu Pınar tümüyle eşsiz, içten bir biliş ve anlatımla anlatmış. Ve manipura, pırlantalar şehri, solar pleksus, korku merkezi, güneş sinir ağı, kalpte pır pır eden kuş özgür olmak ister. Güneşten gelen bu titreşimlerin sadece gökyüzündeki güneş değil kaynağa odaklandığımızda gördüğümüz yanılsamaların da kaynağını oluşturan güneşimiz olarak baktığımzda Pınar'ın enerji emiciler olarak tanımladığı etkilerle tepkileşebiliriz. Bu durumda bu paylaşımlar cesaret isteyen paylaşımlar olmalı çünkü bu odaktan yazıyoruz ve yazı ile bu anlatım da bu yanılsamanın yansımalarını taşımakta. Ve  gözlemlemeye devam eden biz, bireysel bilinç taşıyıcıları, hakikat ile yaşamak isteyenler, bir olarak buradayız. Ve bu bilinç oluşumunda kelimeleri seçimlerimiz ve onların yarattıkları titreşimler gibi bir arınmayı taşıyor olabildiğimiz gibi alanlarımızda oluşturduğumuz oyunlar da bu arınmayı taşıyor olmalı, bu niyet ile.
Bu nedenle birimiz iyileştiğinde hepimiz iyileşmesi ve bu niyet ile iyileştirme isteği. Biz bir'e çekildikçe bir merkeze çekilir, en kararlı olan demir elementine çekilen atomlar gibi belki de.
Beton ağır, çelik serttir ama çimenler her zaman galip gelir. (Yabanıl'dan)

Pınar

#55
Bahsettiğim olayı elbette kendi illüzyonumdan anlatmakla yükümlüyüm.Çünkü başka bildiğim bir illüzyon yok ki.:) Kendi merkezimden kayıp, başkalarını merkeze alırsam herşey değişiyor, tüm algım değişiyor.Bu nedenle tek merkez ben olmalıyım.Biliyorum, tüm duyumsadığım şeyleri kelimelere dökerken bir takım sapmalara neden olabiliyorum.Ancak, inanın bana düşünerek ve en iyi örneği vererek yazmaya çalışıyorum. Bu güne kadar okuduğum tüm diğer boyut varlıklarının(!) ya da din kitaplarının ya da alimlerin/bilginlerin anlattığı temel bilgilerin neden çarpıtılarak ya da saptırılarak bizlere ulaştığını anlayabiliyorum.Çünkü, kelimelerle ifade edilemez bir durum ve muhteşem-aşkla dolu bir sistem.:)Hepimiz Biriz, evet ama şu da var ki birimiz aslında hepimiziz ve hepimiz birimiz.:)Verdiğimiz tek bir karar bütünü etkiliyor ve bütünü etkileyen bu dalga eninde sonudan bize ulaşarak bizi etkiliyor. Bu bir döngüdür, sonucu ise alınacak derslerdir. Aslında hepimiz aynı dersleri alıyoruz ve eş zamanlı olarak alıyoruz.Tek fark şu ki; birimiz birimize başkaldırırken, diğerimiz boyun eğiyor.Çünkü, reailitede çokluk var ve bir başkaldırana bir boyun eğen lazımdır(dualite) ancak öğrenilen ders aynıdır.:) Hepimiz o tekliğe doğru yol alıyoruz.:)

Ve şu da var ki; illüzyonun içinden çıkmak için uğraşmanın hiçbir mantığı yok.Çünkü, bir illüzyondan çıkış başka bir illüzyona girişi sağlıyor. Belki de "ben benim" bile bir illüzyon.Ben kendimi her halimle deneyimleyeceksem, rüyadan rüyaya geçmem de doğal değil midir?


Bir şifacı olarak şunu da belirmek istiyorum sizin vasıtanızla sevgili Sirera, şifayı alan da veren de bizi aslında.:)Eğer çevremizde bir hasta varsa, önce kendimizin bu hasta yönünü bulup iyileştirmeliyiz ve mucizelere tanık olmalıyız.:)Mucize sandığımız belki de gerçeğin ta kendisidir.Gerçek ise bir illüzyon.:)

Yaşamın kendisi bir paradoks, yoksa "buldum" diyenin eline yapışırdı gerçek.:))
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Pınar

#56
"Kısaca en önemli duruş yanlışlığın olduğunu düşündüğüm şeyi yazmak belki daha anlaşılır olacaktır...Bir'iz, Sonsuzluğun kendisiyiz, Yaratan'ız bunların hepsi doğru. Tüm olayların yaratıcısı olarak kendimizi "merkeze" koyduğumuzda ortaya bir problem çıkıyor. Daha doğrusu bir paradoks. Buradaki paradoks şu: herşeyin yaratıcısı olunması ile kişi bunalıma düşüebilir....Aslında herşeyin yaratıcısı olmak demek, bunalımın olmamasını gerektirir. Şöyle ki; tüm rolleri oynayanlar Tek kişi ise, artıları ve eksileri topladığımızda bir denge olmalıdır...Rolü oynayan Erol Taş misali bir köy ağası ve buradan çıkan potansiyeli değerlendiren köyün kahramanı olan bir aktör...İkisi aynı kişi olduğunda; rolün başarısı ve başarısızlığı sözkonusu olamaz. Bir tarafın suçluluğu var ise; bunun karşılığında pozitif başka bir şey de olmalı. Çünkü, artı ve eksi birbirini varederler. Kısaca bu bakış açısındaki paradoks."[/font=Book Antiqua]

Şöyle ki; Herşey Ben'im kavramımının içinde, aslında bu bir kavramdan çok bir varoluş biçimidir, Bunun içinde de Ben herşeyim yatıyor. Ben aynı zamanda köyün ağası Erol ve köyün cesur delikanlısıyım. İllüzyonun içinde var olan kutupluluk dahilinde, suçlu-suçsuz, haklı-haksız, güçlü-zayıf kutup uçlarıyla bakıyoruz olana.Oysa olan sadece deneyimdir. Erol oluyorum, çünkü güçlü ve hükmetmeyi deneyimliyorum, belki de az biraz düzenbaz olmayı. Cesur genç oluyorum ve mazlumların hakkını savunarak, güce karşı gücümü kullanabilirliğimi deneyimliyorum. İkililikler penceresinden bakıldığında mutlaka bir taraf bir kutbu, diğer taraf diğer kutbu temsil edecektir, oysa herşey Bir'dir ve kutupluluk yoktur.Herşeyin yaratıcı olması ise kişiyi bunalıma düşürmez, aksine ayna parladığında herşey daha net görülür ve algılanır. Ölüm olgusu, sadece bir tek örnekti ve hayatımızda korkularımız nedeniyle yarattığımız/deneyimimize çektiğimiz öyle çok şey var ki, anlatmakla bitmez. Şu da var ki, kendini bilme cesaretin yanında biraz da delilik-aslında tam ifadesi çılgınlıktır- ister. Hani şu kötü ejdarhayı bulmaya ve onu öldürmeye giden çelimsiz şovalyelerin içinde barındırdığı türden.:) Diğerlerinin korkularını bertaraf ederek, kendi cesaretini delice bir şekilde ortaya koyan bu şövalye, sonunda ejdarhayı bulur ve onu yok eder.Aslında bulup, bir masada sohbet etmesi daha doğrudur ya, ama realitede kötü yok edilmelidir, diye bir fikir olduğundandır o.Neyse, sonuç herşey Bir'dir ve Bir herşeydir.

Bu işin asıl kısmı da sudur aslında, benden başka birşey yoktur. Ben izleyenim ve deneyimleyenimdir. Erol ve cesur genci izlerken, içimdeki Erol'u görürüm, güçlüdür, ezmeye hazırdır. Cesur genci görürüm, çılıgndır ve her türlü adaletsizliğin karsısında ölümüne duracaktır. Bu iki insan da benim birer yüzümdür, vechemdir. Onları içimde bulur ve kabul ederim. Ben o an hem güçlü, hem güçsüz olurum.Hem haklı- hem haksız olurum.Hem suçlu-hem suçsuz olurum. Hem yaşlı- hem genç olurum.İçimde varolan zıtlıkları dengelerim. İçeride ne olduğunu ona bakarak anlayamadığımda dışarı gördüğüm/yarattığım zıtlıkları bulur onların içerideki hallerini bilirim ve dengelerim. Oaly bu kadar basittir aslında. Ra'nın dediği gibi içerde sabır varsa sabırsızlıkta vardır ve bulunup birbiri ile dengelenmelidir. İçerisi dengeye ulaştıkça da, zihne pek iş düşmez olur, bunun adı da özgürlüktür.

"Buradan hareket ile, olaya kendi ilüzyonumuzda, kendi bilinç seviyemizin reddini yapmadan -senin tabirin ile "ayakları yere basan" bir yaklaşımla ya da benim tabirim ile "ayakları yoğunluk ilüzyonuna basan" bir yakalşım- çok daha mantıklı geliyor. Burası 3. bilinç yoğunluğu ise ve biz burada isek bir sebebi olmalı. İstisnai şartlar dışında bu böyle...Bilinç seviyesi, uygun Yoğunluklara denk geliyor yaklaşımını daha doğru görüyorum. Herşeye rağmen Yoğunlukta varolmanın koşulunu yoğunluk kendi kuralları ile koymuş zaten. "[/font=Book Antiqua]

Burada özellikle belirtmek isterim ki, "ayakları yere basan" cümlesini çok söylemiştim bir ara.:) Ama ayakları yerden kaldırmadan da olmuyormuş bu farkındalık, onu anladım.:)Dünya dahi benim yaratımım ise, ayaklarımı bir resme basmanıın mantıksızlığıyla karşıkarşıya kaldığım bir an oldu ve ben de koyverdim gitti. Benim olduğum tek yer merkezimdir, yani Sufi diliyle yüreğim. Ancak oradan alırım gücümü, dışımda olan herşeyin içimden kaynaklandığını ve içimdeki düzeldiğinde dışımın da düzeleceğini bilirim.Çünkü ben ne isem, yarattığım dünya da odur. O nedenle eğer kendinizi arıyorsanız ve bu işte kararlıysanız bildiğiniz herşeyi unutun demiştim. Unutun ki, sıkı sıkıya yapıştığınız ve aslında siz olmayan o şeyleri terkettiğiniz takdirde kendinizi yani BEN'im 'i bulabilesiniz. Bildiğiniz herşey demek, herşey demektir. Bu güne kadar öğrendiğiniz bilgiler, öğrendiğiniz kalıp davranışlar, inançlar, önyargılar, acılar, sevinçler, dostlar,aile...Bunlar tümüyle sizin realitenizdeki görüntülerden ibarettir. Siz onlar değilsiniz, biz onlar değiliz. Biz ne olduğumuzu anlamak için, önce olmadıklarımızı kavrayıp bırakmak zorundayız, aksi zihinsel kaostur ve işte korkulan delilik de budur aslında. Zihin sorun çözme yeteneğini kaybeder, sorun yaratır. Oysa zihin, tıpkı fincan gibi, ancak birşey içeceğimiz zaman kullanacağımız bir yaratım. Sürekli elinde fincanla kim dolaşmak ister ki! İşte delilik budur!
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Tiversonus

#57
Bakınız, çok kısa ve net söyleyeceğim: Tüm Dünya "sizin" yaratımınız değildir, Ruh birimleri ya da Bilinç birimleri Birleşik Düşünce Formu olacak şekilde "tekamül" ederler. Zamanın olmadığı "yerden"  parçası olduğunuz daha büyük Ruh, yoğunluk ilüzyonunu yaratır.


Tüm Dünya neden "sizin" yaratımınız değildir?... Nedeni dışında olmadığına örnek: Örneğin Ben'i (bireysel bilinç birimi olan)  sizin ile aynı düşünmeye getiremezsiniz!..Bu artık yarattığınız bir şey mi ya da yaratamadığınız bir şey mi? Artık buna siz karar verin.


Boyut kapıları açıldığında; KH lerin sadece evcil hayvanlarının pencerelerden, kapılardan düştüğü zamanlar ya da çok travmatik zamanlar için ya da "diğer 11 Benlik" birleşmelerinin önüne geçen,  hep "oyalayıcı" ve tekamülü ret eden yaklaşımlar bunlar.


 Eğer "tekamül" var ise de; o zaman bir birleşerek Ruh büyümesi var demektir. Bunlar açıkça bana "oyalama" işleri geliyor bana.


Malum; bizlerin başkalarının acılarına gösterdiğimiz "merhamet" duygularımız ve diğer duygularımız, hep başımızı zora sokmuştur. Demek ki "acıyana acıyın" lafı çok daha doğru. Bir önceki yazıdaki, "katletme" benzeri kavramı siz ne kadar kabul etseniz de, kendiniz için, ben genel bir bakış ile bunu kabul etmemiş ve üzülmüştüm, açıkça böyle idi. Elbette öğrenme yolunuzu kendiniz, kendinize en uygun şekilde seçersiniz. Evet bana acıyan şunu bilsin ki; kendisi acınacak durumdadır. Burada bana acınıyor diye değil, genel olarak, tüm insanlık için söylenecek bir söz bu: "acıyana acıyın"... Ya da şu; herkes kendi adımları ile öğrenme özgürlüğündedir.


Ve lütfen sakın kızmayın, çünkü herşey sizin yaratımınız:)) Oh be cezai ehliyetim artık size karşı yok:)) Çünkü herşeyi siz yaratıyorsunuz ama "herşeyi"...

Pınar

#58
Ne düşünüyorsanız, onu yaratırsınız.:)) Siz Kh dünyası içinde Bh olmayı deneyimlemeyi seçmişsiniz, ben ise herşey olmayı.Bunda bir hata yoktur
tartışılacak birşey de yoktur. Ne düşünüyorsak, oyuz.Hepsi bu kadar ve basit.

Ve içimdeki Tiversonusu da görüyorum, çünkü zihnim sıralamaya/ayırmaya çalışan zihinimde sizin söylediklerinizi bana hergün söylüyor. Ben de kabul ediyorum. Delilik ise evet deliyim, görüntüyü ayıramama bir hastalık ise evet artık ayırmıyorum,  ve hastayım.:) Herşey olmadan, hiçbirşey olamam ki! Ve tüm arayışımız aslında hiçlik/teklik/bir değil mi?
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Tiversonus

#59
Elektrikler kesildiğinden tekrar yazmam gerekecek, ilk yazdığımı yazmaya gayret edeceğim:


Dur, işler karıştı, ben felsefi anlamda, tüm herşeyin merkezine kendini yani Pınar'ı koyduğun için, bunu yaptığın için; benim ya da herhangi bir bilinç biriminin, sana karşı her türlü ama her türlü davranışlarının "sorumluluğunun" olamayacağı sonucu çıkar. Felsefi anlamda herşeyin sorumlusu, herşeyin merkezinde sen olduğun için. Buna vurgu yapmak istedim. Elbette ben buna bu şekilde katılmıyorum.


Açıkça başka bir şey  deşu: böyle bir yaklaşım ile örneğin KH niteliklerinin aradan sıyrılarak, senin acı çekmen ya da başka bir Yaratan'ın acı çekmesi beni çok üzer. Bu nedenle yazıyorum. Hepimiz birbirlerimizden sorumluyuz, en azından ben hep böyle hissediyorum, başkaları farklı düşünebilir. Neysek oyuz, ben açıkça bunları düşündüm, başka bir şey değil.