Haberler:

🎉 BaskalarinaHizmet.com 17. Yaşında! 🎉

Ana Menü

Basından

Başlatan Mordevrim, 14 Haziran 2009, 20:36:28

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Moderator

#195
"Norveç'in Kuzeyinde aniden ortaya çıkan bu Mavi Işık Topunun, Amerikanın HAARP, alçak frekanslı dalga boylarının geliştirilmesi projesi kapsamındaki bir deney mi olduğu merak ediliyor ve Obama'nın tam da Nobel Barış Ödülünü almak için Norveç'e gittiğinde bunun ortaya çıkarılması ilginç ve düşündürücü olduğu sorgulanıyor. Bu tür bir dalga boyunun atmosferin üst tabakalarındaki yüksek elektrikli bölgelerde odaklanmasının ortaya çıkarabileceği etkinin bu şekilde olabileceği İngiltere, Almanya, İsveç, Norveç, Çin ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin resmi kaynaklarınca mümkün olarak görüldüğü ifade ediliyor. Ayrıca bu dalga boyunun kitlesel çok yırtıcı, bükücü ve yüksek boyutlu, müthiş bir kitle imha silahına dönüştürülebileceği kabul ediliyor.

Ruslar, o bölgede bir füze denemesi yaptıklarını yalanlıyor, ancak daha sonra ilginç bir biçimde Rus Savunma Bakanlığı bunu onaylıyor ve hatalı bir füze fırlatması olduğunu söylüyor.

Ayrıca, vakit geçmeden Nobel ödülünü alırken bu, Obama'ya, çok daha yokedici, dehşet verici kitlesel bir imha silahı araştırmalarının durdurulması kapsamında, silahsızlanma içine alınması için bir uyarı mı olduğu düşünülüyor."
 
Kısaca ne olup bittiğine dair kesin bir kanıt yok...
 
Anlamı yukarıda özetlenen aşağıdaki linkte yer alan yazılarla beraber ilginç ve düşündürücü resimleri de detaylı olarak görebilirsiniz. ..
 
Bu sıralar, gerçekten çok ilginç ve ilgi çekici şeyler oluyor Dünya'mızda...Bütün bunların gelen büyük değişimin de, aynı zamanda, bir habercisi olduğu düşünülebilir kanımca...Eski paradigma savunucusu enerjilerin öyle çok kolay teslim olacağı zaten düşünülmüyordu...
 
Neler olacağını hepberaber görüp yaşayarak, İnsan Olma bilincimizi en üst düzeyde tutarak, Yeni Çağın tüm aydınlık enerjileri ile el ele verme zamanları sanırım yaklaşıyor...
 
Farkında olmanın bilinci ve sevgi ile kalmanız dileği ile...
 
Süleyman Kaya,
 
 
LİNK:

http://www.enterprisemission.com/Norway-Message.htm



Alinti:
[email protected], [email protected], [email protected][email protected]
 

Alemtac

#196
Ekvador'da 5 yeni volkan bulundu Haber»
Güney Afrika'nın küçük ülkesi Ekvador'da 5 yeni volkan bulundu.
     

Bir grup araştırmacının yeni volkanları, başkent Quito'nun güneydoğusunda ortaya çıkardığı belirtildi.

Araştırmacılardan Minard Hall ve Patricia Mothes, henüz görevlerinin bitmediğini, başka volkanların da keşfedilebileceğini söylediler.

Halihazırda 30 volkanın bulunduğu ülkede ortaya çıkarılan yeni volkanların aktif oldukları sanılıyor.
 

Alemtac

#197
"Ters dönmüş" volkan bulundu!»
İtalya'nın kuzeyindeki Milano ve Torino arasında bulunan Valsesia Vadisi'nde tarihi keşif... Araştırmacılar vadide "ters dönmüş" bir süper volkan buldu.
     

(DHA) -- Araştırmalar, Dallas Üniversitesi Rektör Yardımcısı Jeoloji Uzmanı Prof. James Quick ve Trieste Üniversitesi Petrografi Uzmanı Prof. Silvano Sinigoi başkanlığında gerçekleştirildi.

Prof. Sinigoi, "Buluşumuzu tek kılan, ilk kez süper volkanın yerin altındaki bülümünü görebilecek olmamız. Kısacası ters dönmüş bir süper volkanla karşı karşıyayız. Bunu Alplerin oluşumuna borçluyuz. Böylece 25 kilometre dipte bulunan bölüm, şu anda yeryüzünde. Yani bu buluşla süper volkanın 25 kilometrelik yer altında kalan bölümünü inceleme şansına sahip olacağız. Yani dünyada ilk kez bir süper volkanı besleyen yapıyı inceleme şansına sahibiz" dedi.

Süper volkanın 290 milyon yıl önce aktif halde olduğunu ve bu süreçte atmosferi yoğun etki altında bırakacak patlamalar gerçekleştirdiğini dile getiren Prof. Silvano Sinigoi, aktif sürecin tamamlanmasıyla volkanın çöktüğünü belirtti.

Prof. Silvano, "İlk incelemelerimize göre, okullarda volkanik sistem üzerine anlatılanları değiştirmek zorunda kalacağız. Olay anlattığımız kadar basit değil. Ancak bir süre sonra daha gerçekçi veriler hakkında konuşacağız" diye konuştu.

İtalya Ulusal Volkanik ve Jeofizik Araştırmaları Enstitüsü'nden Prof . Giovanni Orsi, "Aktif volkanların çalışma sistemlerini ortaya çıkarabilmesi açısından çok önemli bir buluştan söz ediyoruz. Bilime tutacağı ışığın yanı sıra güncel yaşama da katkısı büyük olacak. Böylece özellikle Vezüv ve Etna Yanardağı gibi aktif volkanların bulunduğu bölgelerde alınacak etkin tedbirler, bir çok insanın hayatının kurtarılması açısından çok büyük önem teşkil edecek" dedi.

Süper volkan senaryosu

Yaklaşık 50 bin yılda bir gerçekleştiği sanılan süper volkan patlamalarının dünya yaşamını etkileme gücüne sahip olduğu konusunda bilimadamları hemfikir.

Patlamanın ardından yeryüzü külle, atmosfer ise güneşin geçmesini yıllarca engelleyecek olan bir sülfürik asit tabakasıyla kaplanıyor. Böylece güneş ışınları yeryüzüne ulaşamıyor ve gündüzle gece birbirine karışıyor. Bunu takiben  yıllarca sürecek bir "volkanik kış" dönemi ve dondurucu soğuklar kendini gösteriyor. 

Tarihte en çok hasar yaratan süper-volkan 74 bin yıl önce Endonezya'nın Sumatra Adası'ndaki Toba'da meydana geldi. Son süper-volkan olayı ise 26 bin 500 yıl önce Yeni Zelanda'daki Taupo'da yaşandı. İngiliz bilimadamlarından bazıları önümüzdeki 65 yıl içinde  dünyanın, yeni bir süper volkan olayıyla karşı karşıya kalacağını savunuyor.
 

Alemtac

#198
Endonezya'da sualtı yanardağı bulundu
Endonezya'nın batı sahili açıklarında tsunami ile ilgili araştırmalar yapan uzmanlar, büyük bir sualtı yanardağı keşfetti.
     

Endonezya hükümeti için çalışan deniz jeoloğu Yusuf Sureçmen Djajadihardja, beklenmedik bir keşif olarak nitelendirdiği yeni yanardağın 4600 metre yüksekliğinde ve 50 kilometre genişliğinde olduğunu söyledi.

Yanardağın aktif olup olmadığı henüz bilinmiyor, ancak Djajadihardja bu volkanın harekete geçmesinin çok tehlikeli olabileceğine dikkat çekti.

Djajadihardja, uluslararası uzmanlar ekibinin, bu ay başında Hint Okyanusu yüzeyini incelerken Sumatra adasının 330 kilometre batısında yanardağı keşfettiklerini belirtti.

Yanardağın tepe noktasının suyun yüzeyinin 1380 metre altında olduğu kaydedildi.
 

Moderator

#199
Astroloji'de Yeni AY

Yeni Ay

Dünya'mızın çevresindeki yaklaşık 28 günlük turu sırasında Ay bize sadece bir yüzünü  -Dolunay'da tam anlamıyla görebildiğimiz ihtişamlı parlak yüzünü-  gösterir.

Astronomlar bu "sabit" döngüye sahip uydu ve gökcismi ilişkisini "bağlı rotasyon" olarak adlandırır.

Eğer Ay – Yerküre'den bakıldığında – Dünya ile Güneş arasında ise, bize dönük yüzü tamamen karanlıkta kalır ve neredeyse görünmezdir. Ay'ın bu evresine "Yeni Ay" ya da Ortaçağ Avrupasında adlandırıldığı gibi "Ölü Ay" denir.

Yerküre'den bakıldığında  "Yeni Ay" Evresindeki Ay, Güneş ile aynı hizada konumlandığı için, ikisinin de arka plandaki gökyüzü –yıldızlar-  konumu aynıdır, yani Güneş hangi burçta ise "Yeni Ay" da aynı burçtadır.

Bu kuralı hatırlamak son derece yararlıdır, çünkü yaklaşık 2,5 günde bir Burç ilerleyen Ay'ın hangi Burçta olduğunu bu bilgi sayesinde kabaca hesaplayabiliriz. Ancak benim önerim yine de profesyonel olarak hazırlanmış bir Ay takvimi kullanmanızdır.

Takvimlerde yeni Ay genellikle siyah bir daire ile belirlenmiştir. İnsanların, hayvanların ve bitkilerin  üzerinde kısa süreli etkisi olan bu evrede yapılabileceklere verilebilecek bazı örnekler şunlardır:

- Bedenin arınmaya, zehirlerinden temizlenmeye açık ve hassas olduğu bu dönemde bir gün boyunca oruç tutmak, oluşabilecek bir çok hastalığın önlenmesine yardımcı olacaktır.
- Kurtulmak istediğiniz kötü alışkanlıklarınız mı var, ya da yeni bir projeye, işe mi başlayacaksınız; bunlar için  "Yeni Ay"dan daha doğru bir zaman olamaz.
- Hastalıklı bitkinizin, ağacınızın hasta bölgelerini "Yeni Ay"da budarsanız iyileştğini göreceksiniz.
Bu dönemde Toprak Ana nefes almaya başlar.
"Yeni Ay" etkileri "Dolunay" kadar etkili hissedilmez, ancak fazla hissedilir olmaması etkisinin hafif olduğu anlamına gelmez.




Etkileri Açısından Modern Bilimler ve Ay


Modern Bilim tümüyle kadim Ay ve astroloji bilgisini alaya alırken, yakın zamandaki araştırmalar, Ay'ın, geleneksel astrolojinin ona atfettiği alanlarda etkili olan bir yapı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Kuşkucu ya da septik bakış açısıyla yola çıkanlar, yolun sonunda bazen astrologların en iyi arkadaşları olabilirler. Sonradan astrolojinin en önde gelen araştırmacıları haline gelen Fransız psikiyatristler Françoise ve Michel Gauquelin örneğinde olduğu gibi, astrolojinin kirli çamaşırlarını sergilemek için zorlu bir şekilde çalışırlarken, yalanlamaya hazırlandıkları pek çok şey için paradoksal bir şekilde kesin deliller ortaya çıkarabilirler.

Bu grupta yer alanlara örnek olarak verebileceğimiz Dr. Arnold Lieber de kesinlikle septik bir bakış açısına sahipti ve astrolojiyi bir kozmik palavra olarak tanımlayıp, popülaritesinin sosyal yanılgı ile insan doğasının sezgisel yanının uzlaşmasına bağlı olduğunu ileri sürüyordu ama
The Lunar Effects isimli kitabı yıllardır astrolojinin en değerli ve heyecan verici belgelerinden birisidir. Bu kitapta bizzat kendi araştırmalarına ve daha pek çok araştırmaya dayanarak Ay'ın davranışlar üzerindeki etkisini saptamış ve Ay'ın etkilerinin, bulunduğu evreye ve okyanusa olan uzaklığına göre farklılıklar gösterdiğini belirtmiştir.

Tüm astrolojik bilgi eksikliğine rağmen bu araştırmacılar Ay'ın çeşitli astrolojik anlamları arasındaki bağlantıları kanıtlar ve gösterirler. Örneğin astrolojide Ay bizim duygularımızı ve onları açıklayış biçimimizi gösterir. Lieber, yapılan düzinelerce çalışmanın Yeniay ve Dolunay zamanlarında duygusal gerginlikte artış saptadığını aktarır. Birçok akıl hastanesi Son Dördün ve Dolunay zamanlarında hastaneye giriş kayıtlarında önemli bir şekilde artış olduğunu bulgulamıştır. Bir diğer psikiyatrist, M.H.Stone, Yeniay ve Dolunay zamanlarında manik vakalardaki artışa dair grafikler yapmıştır.

Lieber'in çalışmaları suçlarla Ay fazları arasındaki ilişkiyi de kapsar. Cincinnati'de Dolunay ve Yeniay'da tecavüz, sarhoşluk, genel ahlaka aykırı davranışlar ve gasp gibi eylemlerde artış olduğu gözlemlenmiştir. Lieber adam öldürme vakalarını da incelemiş ve Florida çalışmalarında Yeni Ay'da bu vakalarda düşüş, Dolunay'da artış işaretlemiştir. Ohio örneğinde biraz daha farklı olmakla birlikte Dolunay ve Yeni Ay zamanlarından sonraki üç gün ile adam öldürme olaylarında artış vardır. New York, Philadelphia, Los Angeles ve Miami'de ise Dolunay'da kundakçılık olayları artış kaydetmiştir.

Astrolojide Ay kadınlar ve menstrüel döngü ile bağlantılıdır. Kadınların adet devresi bir tam Sinodik Ay zamanına (29.5 gün) ve gebelik periyodu da bu zamanın 9 ile çarpımına (265,5 gün) eşittir. Lieber hiçbir astrolojik bilgisi olmadan, bize kadınların adet öncesi dönemlerde intihara ve hastanelik edecek kadar yoğun duygusal krizlere daha eğilimli olduklarını gösteren çalışmalardan bahseder. Bir başka çalışma ise Dolunay ve Yeniay evrelerinde doğumların arttığını, Dolunay'da erkek çocuk, Yeni Ay'da ise kız çocuk doğumlarının daha çok görüldüğünü işaret eder.

Ay aynı zamanda mide, yiyecekler ve yeme alışkanlıklarını da yönetir. Miami'deki karides avcıları, Dolunay zamanlarında hep beraber dışarı çıkarlar, çünkü bu zamanlar karideslerin su yüzeyine çıktıkları zamanlardır. Lieber, balıkların Ay fazlarında metabolik aktivitelerinin arttığına ve daha çok enerji harcadıklarına, bu yüzden de daha sık acıktıklarına inanır. Çoğu balıkçılar avlanmak için en uygun günleri gösteren takvimler kullanırlar. Bu takvimler, Ay fazları ve Ay bağlantılı olayları daha doğru olarak zamanlayan Ay günleri üzerine kuruludurlar.

Ay'ın insan metabolizmasını etkidiği de bilinmektedir. Ananda Yoga topluluğu Dolunay ve Yeniay zamanından önceki dördüncü gün oruç tutulmasını tavsiye ederler. Onlara göre yerçekimsel baskılar söz konusu günlerde birikir ve sistemde dengesizlik yaratır; bu nedenle bu günlerde tutulan oruç ve yapılan meditasyon dengeyi yeniden ayarlar.

Ay ve Yengeç burcu annelik ve çocukluk ile birlikte yaşlılık yıllarını da sembolize eder. Dr. Lieber geriatri hastalarının Yeniay ve Dolunay dönemlerinde kendilerini iyi hissetmediklerini ve duygusal krizlere girdiklerini saptamıştır.

Sonuç olarak, ister astrolojinin ister modern bilimlerin vizöründen bakılsın, görülen o ki yüzyılların ve karanlığın dişil Tanrıçası Ay, modern bilimlerin ve araştırmaların da kabul ettiği gibi Dünya'mızı ve hayatımızı bir ölçüde ve değişik alanlarda etkilemeye devam ediyor.



Kaynakça

Lİz Grene, Mythic Astrology
Robert Hand, Horoscope Symbols
Dona Cunningham, The Moon In Your Life
www.bbc.co.uk/dna/h2g2/A399909
 

Alemtac

#200
Komşu semtte iki süper-dünya
Güneş Sistemi'ne çok yakın mesafede ve yaşamı destekleyici koşullara sahip olduğu düşünülen iki 'süper-dünya' keşfedildi.

 
Geçen Mayıs ayında bakımdan geçen Hubble Uzay Teleskobu, uzaydan yepyeni fotoğraflar gönderdi.

ntvmsnbc
Güncelleme: 12:24 TSİ 16 Aralık. 2009 Çarşamba

ISTANBUL - Astronomlar Güneş'e çok benzeyen iki yıldızın yörüngesinde dönen iki 'süper-dünya' keşfetti. Hawaii ve Avustralya'daki iki dev teleskoptan gelen verilere göre Güneş Sistemi'nde çok yakın olan iki gezegen Dünya'dan daha büyük ve kayalık.

Astrophysical Journal adlı bilimsel bültende yayımlanan iki raporda, iki gezegenin keşfiyle Dünya gibi yaşanabilir gezegen arayışında önemli bir adım atıldığı belirtildi.

California Üniversitesi'nden Steven Vogt ile Washington Carnegie Institution'dan Paul Butler liderliğindeki ekip, Hawaii'deki W M Keck Gözlemevi ile Avustralya'daki Anglo-Australian Telescope'un yıllar boyunca kaydettiği veriler kullanıldı.

Bilimciler, etrafında döndükleri yıldızda çekim gücünden kaynaklı ortaya çıkan hafif titremeleri ölçerek gezegenlerin hacim ve yörüngelerini hesaplamayı başardı.

Dünya'dan sadece 28 ışık yılı uzaktaki 61 Virginis kod adlı yıldızın yörüngesinde izlenen üç 'düşük kütleli' gezegen, Virgo takımyıldızı kümesi içinde çıplak gözle dahi görülebiliyor. Bu gezegenlerden en küçüğü Dünya'ya en çok benzetileni ve Dünya'nın kütlesinin beş katına sahip, Ayrıca bir gününü dört Dünya günü sürede tamamlıyor.

Diğer 'süper-dünya' ise 76 ışık yılı uzaktaki HD 1461 kod adlı yıldızın yörüngesinde tespit edildi. Toplanan kanıtlara göre gezegenin kütlesi Dünya'nınkinin 7.5 katı. Aynı yıldız sistemi içinde benzer iki gezegen daha olduğu düşünülüyor.

Dr. Butler, bu iki gezegen yıldızlarına yakın bir yörüngede döndükleri için, sıvı su ve yaşam varlığının söz konusu olabileceğini belirtti.

 

Alemtac

#201
Dünya dışı tehditlere karşı uyaracak Haber»
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, daha önce görülemeyen kozmik cisimleri gözlemleyecek bir uydu fırlattı.
     

Kısaltılmış adı WISE (Wide-field Infrared Survey Explorer) olan uydu, kızılötesi radyasyon kullanarak cisimleri saptama konusunda şu ana kadar fırlatılan uydulardan yüzlerce kat daha hassas.

Uydunun bu özelliği sayesinde, uzayın, yıldızlar ve gezegenler arasındaki karanlık bölgelerindeki toz bulutları, göktaşları ve sönmüş güneşler gibi cisimleri saptaması amaçlanıyor.

320 milyon dolara malolan uydu, uzayın dört bir yanını kızılötesi ışıklarla tarayacak ve böylece çıplak gözle görülemeyen binlerce uzay cismini görünür hale getirecek.

NASA uydunun, yıldızlar ve galaksilerin oluşumu konusundaki bilinmeyenlere ışık tutmasını ve bazıları dünya için potansiyel tehdit oluşturan binlerce göktaşının büyüklüğü ve yörüngelerini tespit etmesini umuyor.

Böylelikle bu gök cisimlerinin ilerde dünyaya çarpma ihtimali olup olmadığı belirlenebilecek.
 

Alemtac

#202
Kelebeğin mucizevi evrimi!
güncellenme zamanı  16.12.2009
Kelebeğin mucizevi evrimi!


Bu kelebek inanılmazı başardı: Zor hayat şartları bakın bu gariban kelebeği nasıl evrimleştirdi...

Küresel ısınmanın ilk mucizesini mavi renkli bir kelebek gerçekleştirdi. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kelebek, türünün devamı için evrim geçirdi. Ancak soğuk bölgelerde yaşayabilen kelebek göç etmek için göğüs kafesi ve kanatlarını büyütmeyi başardı.

Küresel ısınmaya karşı verilen ölüm kalım savaşında insanlara nazaran çok çabuk uyum sağlayan canlılar da bulunuyor. Bunların ilk örneği İngiltere'deki canlı türü Adonis kelebeği.

Bu kelebeğin yaşam alanının daralması ve son dönemde nüfusundaki azalış iklim değişikliği ile güçlü bir bağlantı gösteriyor. Avrupa'da bulunan kelebek türlerinin yaşam alanlarının genişliği iklimin elverişli olmasına bakıyor. Bilim insanları kelebeklerin eskiden görüldüğü ancak artık rastlanmadıkları bölgelerde küresel ısınmanın etkilerini gözlemleyebiliyorlar.

İnsanlığın kaderi

İngiltere'nin güney kesimlerinde yaşayan mavi Adonis kelebeğinin nüfusu küresel ısınmanın etkileri ve yerleşim birimlerinin genişlemesi ile 1950'lerden bu yana yüzde 90 oranında azalma gösterdi. Son yıllarda sayısı 250'ye kadar düşen kelebek türü için özel koruma önlemleri alınmaya başlandı.

Bilim insanları kelebeklerin hayatta kalabilmeleri için kuzeydeki soğuk bölgelere göç etmeleri gerektiğini belirtmişlerdi. Ancak mavi Adonis kelebeği biyolojik yapısı nedeniyle bunu başaramıyordu.

Ancak küresel ısınmanın belki de ilk mucizesi kendini gösterdi ve mavi Adonis kelebeği iklim değişikliğine karşı verdiği mücadelede hayatta kalabilmek için gerekli olan evrimi geçirdi. İngiltere'nin kuzeyindeki soğuk bölgelere göç edebilmek için göğüs kafesi ve kanatlarını büyüten mavi Adonis, gerekli mesafeyi uçabilecek yapıya erişmiş oldu.

ABD'nin Teksas eyaletindeki A&M Üniversitesi biyologu Camille Parmesan, "Toplumların da vahşi hayat nasıl değişime ayak uyduruyorsa o derecede küresel ısınmaya ayak uydurması lazım" dedi.

Bilim insanları küresel ısınmanın en vahim sonuçlarını doğuracak 4 derece ve üzerindeki sıcaklık artışını engellemek için küresel enerji teknolojilerinin geliştirilmesini zorunlu olarak belirtiyorlar.

Hurriyet

Daha fazlası için www.chip.com.tr sitesini ziyaret edebilirsiniz.

 

Moderator

#203
Kremlin`in tepesinde UFO paniği

18 Aralık 2009 Cuma

Rus basınında öne çıkan haberlerde, piramid şeklinde bir dev nesnenin Kremlin'in üzerinde görüldüğü belirtildi. UFO iddiasına ilişkin görüntüler internette de yer aldı.

İki Rus vatandaşı tarafından amatör kameraya gece saatlerinde alınan görüntülerde UFO olarak iddia edilen cismin saatlerce Kremlin'in tepesinde seyir halinde olduğu görüldü. Görüntünün sahte olup olmadığı da henüz doğrulanmış değil.

Görüntüler için:

http://www.corriere.it/esteri/09_dicembre_18/ufo-piramide-mosca-cremlino_f3b98cf8-ebb0-11de-b41e-00144f02aabc.shtml[/size=1]

http://www.youtube.com/watch?v=pOSLKcoxQT0

http://www.youtube.com/watch?v=z8pJA_Tc7KI
 

Alemtac

#204
Gerilim hattı kanser saçıyor 
 
 23 Aralık 2009
 
TÜBİTAK'ın desteğiyle 2.5 yılda hazırlanan Doğu Karadeniz kanser haritasıyla, Artvin ile Giresun arasındaki 250 kilometrelik yüksek gerilim hattının ölüm saçtığı belirlendi


İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Geomatik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Tahsin Yomralıoğlu başkanlığında yürütülen proje ile Doğu Karadeniz Bölgesi'nin kanser haritası çıkarıldı. Çevresel faktörlerin kanser vakalarına olan etkisini belirlemeyi amaçlayan araştırmada, Artvin-Giresun arasında uzanan 250 kilometrelik yüksek gerilim hattının adeta ölüm saçtığı ortaya çıktı. Prof. Yomralıoğlu'nun Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde görevli olduğu 2007'de, 14 öğretim üyesiyle başlattığı proje 2.5 yılda tamamlandı. TÜBİTAK'ın desteği ile yapılan proje kapsamında, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde kanser vakalarının yaygın olarak hangi bölgelerde görüldüğü ve çevresel koşullara bağlı olarak hangi kanser türleri ile sık karşılaşıldığı incelendi. Kanser vakalarının bölgenin arazi yapısı, bitki örtüsü, su ve toprak kaynakları, enerji nakil hattı gibi çevresel faktörlerle ilişkili olup olmadığı araştırıldı. Doğu Karadeniz'deki 7 ilde, 2000-2007 yılları arasında görülen 15 bin 299 kanser vakası dikkate alınarak yapılan araştırmadan çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı.

GÜNEYDE DERİ KANSERİ FAZLA

Araştırmaya göre, nüfusa göre kanser vakası yoğunluğunda Trabzon ilk sırayı alırken, bunu Gümüşhane, Rize ve Artvin, Giresun ve Bayburt izliyor. Araştırmada, güney ve doğu yamaçlarında yaşayanlarda deri kanseri vakalarının diğer yamaçlara göre daha yoğun olduğu, mide, kalın barsak ve prostat vakalarının daha çok 250 metre arazi rakımının altında yaşayan insanlarda görüldüğü belirlendi. Akciğer vakalarının tarımsal alanlarda yoğun olduğu, radon gaz ölçüm değerlerinin yüksek olduğu bölgelerde ise akciğer ve deri kanserlerinin diğer bölgelere oranla daha yoğun olduğu tespit edildi. Kayaç türü volkanik olan bölgelerde mide ve meme kanserinin, granitoid olan bölgelerde ise mide kanserinin daha yüksek olduğu da araştırmanın ortaya koyduğu bir başka sonuç oldu. Ayrıca bölgedeki 558 su numunesinde kanserojen etki yapan ağır metallerin analizi yapıldı. İncelemede, 103 numunede arsenik, 290 numunede kurşun, 306 numunede ise selenyum değerlerinin Dünya Sağlık Örgütü'nün limit değerlerinin üzerinde olduğu ortaya çıktı. Araştırmanın en çarpıcı sonucu ise, Artvin-Giresun arasında uzanan yaklaşık 250 kilometrelik yüksek gerilim hattının kanser vakalarına etkisinin tespiti oldu. Enerji hattına 600 metre mesafe içerisinde bulunan yerleşim yerlerindeki kanser vakalarının, hattın dışındaki yerlere oranla oldukça yüksek olduğu ortaya çıktı.

RİSK ALTINDALAR

Enerji hattı çevresindeki yerleşim alanlarının risk altında olduğunu belirten Yomralıoğlu, " Hat çevresindeki yerleşim alanları risk altında. Dünyadaki bilimsel çalışmalarda, elektromanyetik radyasyon yayan yüksek gerilim hattlarının kansere yol açtığı ortaya çıkmıştı. Yaptığımız araştırma bunun en büyük kanıtı oldu" dedi.
 
 

Alemtac

#205
Bor madeninden araç yakıtı üretildi

Türk teknoloji firması nano teknolojiyi kullanarak, bor madeninden araç yakıtı üretmeyi başardı.
     

NNT Nanoteknoloji Bor Ürünleri AR-GE Sanayi Ticaret A.Ş Genel Müdürü Mehmet Can Arvas, şirketlerinin araştırma geliştirme dairesi çalışmalarının olumlu sonuç verdiğini belirterek, bor madeninden araç yakıtı ürettiklerini söyledi.

Petrol rezervlerinin tükenecek olmasının kendilerini böyle bir araştırmaya ve üretmeye yönelttiğini ifade eden Arvas, "Dünya da petrol rezervlerinin tükenmesi bizi nano teknoloji ve bor ile üretim yapan Türk firması olarak harekete geçirmiştir. Uzun yıllar üzerinde çalıştığımız Ar-Ge sonucunda bor madenini sonunda araç depolarına koymayı başarmanın heyecanını yaşıyoruz" dedi.

Bilim adamlarının temiz ve çevreci bir yakıt olarak petrole alternatif olarak gördüğü hidrojenin, bordan üretilen yakıtla kıyasla depolama sorunu olduğunun altını çizen Arvas, şöyle devam etti:

"Son yıllarda yaşanan ekolojik sıkıntılar, küresel ısınma problemi, tükenen petrol rezervleri ve karbon içerikli yakıtların çevre kirliliği yaratmasına karşın alternatif yakıt sistemleri üzerinde çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Dünyanın önde gelen bilimsel araştırma laboratuvarlarında gerçekleştirilen bu çalışmalarda Hidrojen yakıt sistemlerinin temiz, verimli ve güvenilir olduğu görülmüştür. Fakat depolama problemi hidrojen yakıtlı araç üretiminin önünde en büyük engeli teşkil etmektedir. Hidrojen depolama problemi bilim ve teknoloji çevrelerini alternatif madde arayışına itmiş, yapılan araştırmalar ve deneyler 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren bor elementinin alternatif yakıt olarak kullanılabileceği üzerinde görüş birliğine varılmış, günümüze kadar sayısız ar-ge çalışmaları sonunda borun yakıt olarak kullanılabilirliği otoritelerce kabul edilmiştir."

20 yıllık çalışmanın ürünü

Bordan yakıt üretmenin haklı gururunu yaşadıklarını ve bunun 20 yıllık bir araştırmanın ürünü olduğunu vurgulayan Arvas, sözlerini şöyle sürdürdü:

"NNT Nanoteknoloji Bor Ürünleri AŞ, ar-ge laboratuvarlarında 20 yıla yakın bir süredir yaptığı çalışmalar sonucunda nano ve nano altı (angstrom) bor kristallerinde, 23 proje geliştirilmiş ve bu alternatifsiz projeleri etap, etap endüstriyelleştirmeye başlamıştır. Firmamız dünyada ve ülkemizde ilk defa bor madenini yakıt olarak üretmiş, 'Nano fuel' markasıyla yurtdışında ve yurtiçinde satışa arz etmeye başlamıştır. Bizim ürettiğimiz yakıttır, ancak şuan araçların sistematiği benzin ve mazotla hareket etme özelliğine sahip olduğu için şuanda yakıtlara katkı maddesi olarak kullanılıyor.

Ancak, bor yakıtına uygun araçlar üretildiğinde benzin ve mazota ihtiyaç duyulmadan bu tür araçlar bor yakıtı ile ilerleyebilecek. Bizim firmamız, bu tür araçların üretilmesinde de çalışmalarda bulunmaktadır. NNT AŞ'nin diğer proje ürünlerinde olduğu gibi Bor Power Nanofuel'de dünyada bir ilk olarak yakıt ve otomotiv sektöründe heyecan oluşturmuştur. "

Yakıtın kullanımı

Bor yakıtının hem benzinle hem mazotla çalışan araçlara konulabileceğini bildiren Arvas, şöyle konuştu:

"Ürettiğimiz bor yakıtı direk aracın yakıt deposuna konuluyor. Hem benzine hem mazota katkı olabiliyor. Bor uzay araçlarında da kullanıyor. Yanması çok yüksek. Yakıta katıldığı zaman, araçlar en az 300 - 350 kilometre fazla gidecektir. Benzinle bin kilometre giden bir araç bu katkıyla bin 350 kilometre yapar. Gelecek zamanlarda benzin istasyonları gibi, bor istasyonları kurulacak ve bor yakıtı benzinden 10 kat daha düşük olacak. Çünkü madenin kaynağı Türkiye'de. Biz teknolojiyi üreterek dünyanın hizmetine sunduk, henüz bor yakıtına fiyat biçmedik. Biz Türk borunun depolara girdiğini göstermek istedik, bunu da başardık."

Bor yakıtının avantajları

Bor yakıtının çevreci, güvenli oluşu ve kolay taşınabilirliği ile avantajlı bir yakıt olduğunu ifade eden Arvas, "Bor yakıtı, kolaylıkla yanmayan bir yapıdadır. Dolayısıyla infilak etme, kıvılcımla, ateşle tutuşma riski yoktur. Bir kaza anında patlama meydana gelmeyecektir. Bu yönüyle bor çok önemli bir yakıttır ve nakliyesinde risk olmayışı Bor yakıtı için bir üstünlük ve alternatifsizlik kazandırmaktadır. Bor çevre dostudur, yanma sonrası gaz emisyonu oluşturmamaktadır. Bor yakıtı kara ve deniz kazalarında toprağa ve suya karışması halinde hiçbir zaman kirlenmeye neden olmayacak, toprakta doğal bitkiler için besleyici olacak ve, denizlerde de kolay çözülerek, zaten deniz suyunda olan Bor elementi ilave bir risk oluşturmayacaktır" diye konuştu.

"Türk milleti için çalışıyoruz"

 Arvas, şirketlerinin Türk milletinin kalkınmasında rol almayı düstur edindiğini ifade ederek, şunları kaydetti: "Teknoloji ve otomotiv sektörü gelecek 5-10 yıl içerisinde tamamen bor yakıtı ile çalışan arabalar üretecek. Ancak, Türk nano teknolojisinin "nano fuel infinite" ürünlerini kullanmak mecburiyetinde olacaklardır. Bu da bizlere gösteriyor ki nano yağlayıcı ürünlerinde olduğu gibi, yakıt sektöründe de ilkleri başarmanın onur ve gururunu tüm milletimize yaşatacak ve paylaşacaktır.

Bor madeninin depoya girmesi konusunda dünya teknoloji firmaları birbirleri ile yarışırken biz NNT AŞ olarak bunu başardık ve depoya koyduk. Şimdi bütün dünyanın kullanımına sunuyoruz. Gelişmiş ülkelerde bir çok firma bu teknolojiyi bizden talep etti, talepler devam ediyor. Bu teknoloji Türk milleti adına gerçekleştirmiştir ve bu başarı bir milli Türk firması olarak 70 milyon insanımıza aittir."
 

Alemtac

#206
Gözyaşı dökenler daha çabuk iyileşiyor
Gözyaşları kendi başına bir ilaç özelliği göstermektedir. Gözyaşlarının zararlı bakteri ve virüsleri öldüren bir enzimi içerdiği, uzun zamandır bilinmektedir.


Cumhuriyet Haber Portalı

İstanbul- E-Kolay'dan alınan habere göre; Bilim adamları gözyaşını, gözü mikrobik hastalıklardan koruyan, tahriş edici maddelerin tesirini ortadan kaldıran ve gözü ıslak tutan bir vücut sıvısı olarak tarif ederler.

Araştırmalar, gözyaşının, ağlama esnasında insandaki moral bozukluğunu giderdiğini ortaya çıkarmıştır. İnsan, genellikle "ağla, rahatlarsın" deyim ve tavsiyesini kullanmasına rağmen, ağlamanın ne işe yaradığını tam olarak bilememektedir.

W. Frey, ağlama sırasında insanın gözyaşı ile vücutta strese sebep olan maddeleri attığını iddia etmekte ve teorisini ispatlamak için, birtakım deliller ileri sürmektedir. Gözyaşının salgılanmasını düzenleyen salgı bezleri vücuttaki manganezi yoğunlaştırarak dışarı atarlar. İnsanda mizaç değişikliklerine sebep olduğu bilinen manganez, gözyaşında kandaki miktarından otuz kat daha fazladır.

Bilim adamlarına göre son tespitler, iki türlü gözyaşı bulunduğunu göstermiştir. Birincisi, tahriş edici maddelerin meydana getirdiği gözyaşı, ikincisi hissî/duygusal sebeplerin meydana getirdiği gözyaşıdır. Duygusal sebeplerle akan gözyaşının içeriğinin diğerinden farklı olduğu ve hissî gözyaşlarının %24 oranında daha fazla protein içerdiği gösterilmiştir.

Stres esnasında salgılanan üç madde; lösin-enkefalin (ağrı hissini düzenler), ACTH (strese cevabın başlamasına sebep olur) ve prolaktin (memelilerde süt üretimini düzenler) iki tür gözyaşında da bulunmuştur. Prolaktin, süt salgılanmasının yanında gözyaşı salgılanmasını da temin eder. Böylece, ağlamanın cinsiyete göre farklılık göstermesi ve kadınların daha çok ağlamasının sebebi anlaşılmıştır.

Kadın ve erkek arasında ağlama sıklığı açısından önemli farklar vardır. Bir aylık bir sürede kadınlar, erkeklerden 4 kat daha fazla ağladıklarını ifade etmişlerdir. Kadınların kanındaki prolaktin seviyesi erkeğinkinden % 60 daha fazladır. Kız ve erkek çocuklarda prolaktin seviyeleri ve ağlama sıklığı aynıdır. Kadınlarda 55 yaşından sonra prolaktin seviyesi düşer ve göz kuruluğu başlar. Yaşlı kadınlarda göz kuruluğu sendromuna sıkça rastlanması bundandır. Bu durumda, gözyaşı bezleri kâfi miktarda yaş salgılayamadığı için göz, yeterince ıslanıp kayganlaşamaz.

Ancak bu kadınlar, normalde göz kuruluğundan bahsetseler bile, hissî durumlarda zor da olsa yine ağlayabilmektedirler. Hatta birçok hasta, göz kuruluğundan kurtulmak için duygusal şeyleri hatırlayıp kendilerini ağlamaya zorlayarak gözlerini ıslatır. Bu tür hastalarda hissî gözyaşlarının meydana gelmediği, buna karşılık tahriş edici sebeplerle meydana gelen gözyaşının aktığı görülür.

Araştırmanın enteresan neticelerinden birisi de kadınların %85'inin, erkeklerin %73'ünün ağladıktan sonra kendilerini daha iyi hissetleriydi. Ayrıca ağlamamız lâzım geldiğinde duygularımızı bastıracak olursak fizikî ve psikolojik olarak kendimizi daha kötü hissedeceğimiz de bilim adamlarının görüşleri arasındadır. Pitsburg Hemşire Okulunda yapılan bir araştırma, sağlıklı insanların, ülserli hastalardan ve bağırsak rahatsızlığı bulunanlardan daha kolay ağlayabildiklerini gösterdi. Bundan da anlaşılıyor ki, ağlayamayanlar mide ve bağırsak hastalıkları gibi birçok hastalığa daha fazla yakalanmaktadır.

Bir belirtisi ağlayamamak olan irsî disotonomi hastalığına yakalanan çocuklar, duygusal açıdan stresli olaylara karşı da dayanıksızdırlar. Bütün bu araştırmaların neticesi olarak şu söylenebilir: Strese direnç göstermede hissî gözyaşının önemi çok büyüktür. İnsanın mânâ dünyasında olgunluğunu gösteren ağlamak, fizyolojik etkilerde de kendini gösterir. Duygusal gözyaşı, stresten kurtulmanın en belirgin ifadesidir.

Minnessota Üniversitesinden William Frey, insan gözyaşlarının gerginliğe ve strese sebep olan kimyevi maddeleri temizleyip dışarı atmak yoluyla, ruhsal sıkıntıyı gidererek insanı rahatlattığını ve ferahlattığını açıklamıştı. Eski Sovyetler Birliği Tıbbî İlimler Akademisinden bir grup araştırmacı, gözyaşlarının fizikî olarak da insanı iyileştirdiğini tesbit etmişlerdir.

Bu çalışmalarında araştırmacılar, bazı laboratuar hayvanlarının derilerinde yaralar açtılar ve sonra onları sinirlendirecek ve ağlamaya sevk edecek hareketler yaptılar. Basit bir ağlama hâdisesi neticesinde yaraların iyileşme hızının büyük bir oranda arttığını ortaya koydular. Bazı durumlarda yaraları iyileştirmek için gerekli olan zaman, 12 güne kadar düşürülebildi.

Gözyaşı guddeleri çıkarılmış olan hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda ise yaraların iyileşme hızının oldukça yavaşladığı görüldü. Bilim adamları gözyaşı guddelerinin, kan dolaşım sistemine bazı kimyevî maddeler ifraz ettiğini, bu maddelerin ise vücutta iyileştirici etkiye sahip olduklarını söylemektedirler. Henüz tam bir laboratuar kontrolünden geçirilmemiş ve tam olarak tesbit edilememiş olmakla beraber, bilim adamları bu maddelerin en azından deri üzerinde faydalı bir tesirinin olduğunu kabul etmektedir.

Gözyaşları kendi başına bir ilaç özelliği göstermektedir. Gözyaşlarının zararlı bakteri ve virüsleri öldüren bir enzimi içerdiği, uzun zamandır bilinmektedir. Kalp hastalıkları, pektik ülser, kolit, deri döküntüleri ve gerilimlerin yol açtığı pek çok hastalığın kaynağı, içe dökülmüş, yani bastırılmış gözyaşları olabilir. Günümüzde, erkeklerin çalıştığı pek çok işte çalışmak zorunda kalan hanımlar, erkeklerle aynı baskılar altında kalmakta ve bunları kontrol etmeye mecbur olmaktadır; bu da çalışan kadınların çok daha stresli olmasını neticelendirmektedir.

Ağlama; dolaşım, solunum, damar ve sinir sistemini uyarır. Nabız hızlanır, kan basıncı yükselir. Yutağın kasılması boğazda bir tıkanıklık hissi uyandırırken, diyaframın kasılmasıyla da hıçkırık başlar. Şiddetli bir öksürme ile akciğerden dışarıya saatte 70 mil süratle hava atılır. Kısa süreli ağlama, iyi bir egzersizdir.

Bunun da ötesinde göz, burun ve yüzü yıkayan ılık tuzlu su, ana rahmindeki amnion sıvısına benzer. Ağlamak, gerilimi azaltarak kendimizi yenilemiş ve tazelenmiş hissetmemizi sağlar. Ağlar gibi olduğumuzda ağlamamak için çabalarsak, ense-çene ve göğüs kasları kasılır. Dolayısıyla soluğumuzu tutarız.

Bu durumda da, ağlarken olduğu gibi burun tıkanır ve burna kan toplanmaya başlar. Gözyaşları, burun kanalı ile burnun içine drene edilerek basınç düşürülmedikçe, burun tıkalı kalacaktır. Tıkanıklık halinin uzaması durumunda ise, burnun virüslere karşı olan direnci zayıflayacaktır.

Bu sebeple bazı araştırmacılar, ağlamayan kişilerin daha fazla nezle olduğuna inanırlar. Tabiidir ki bunların hiçbiri, sağlıklı olmak için her zaman ağlamak gerekir anlamına gelmez. Bazı insanlar gözyaşının getirdiği rahatlığı, duâ ederek, bazıları ise sağa sola bağırıp deşarj olarak duyabilirler.

Fakat bu yolların hiç biri ağlamak kadar tedavi edici değildir. Bebekler doğar doğmaz ağlamaya başlarlar. Bu gözyaşları hissî değildir. Ve altı hafta boyunca akıtılan gözyaşları da yine duygusal olmayacaktır. Bu göz sulanmaları, merkezî sinir sistemi olgunlaşınca gerçek gözyaşına dönüşecektir.

26 Aralık 2009
 

Alemtac

#207
Erdoğan: Marketlerde ilaç satılacak
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Marketlerde ilaç satılmasına yönelik çalışma yürütüyoruz" dedi.


ANKA

İstanbul - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, DEİK toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, eczacılık konusunda da batının limitleri ne ise onu uygulayacaklarını belirterek, şu değerlendirmede bulundu:

"İlaç şirketleriyle anlaştık ama eczacılar 'olmaz' dedi. Biz de dedik ki 'size 15 ocak gününe kadar müsaade' Artık ABD'de olduğu gibi marketlerde de ilaç satılmasına yönelik bir çalışma yürütüyoruz."

27 Aralık 2009
 

Alemtac

#208
Nefes almayı öğrenin, öfkenizi yenin
 27.12.2009 11:40:32

Fransa'da yaşayan Türk psikopatolog Deniz Keziban Çakıcı, Türkiye'de pek çok kişinin çeşitli sıkıntılar ve stres nedeniyle öfkesini kontrol etmekte zorlandığını, bunun çözümünün doğru nefes almayı öğrenmek olduğunu söyledi.
     

Çakıcı, ailesinin Konya'da yaşadığını, ancak kendisinin Fransa'da 4 yıllık bir fakülte bitirerek psikopatolog unvanını aldığını, bu bilimdalının, farmakolojik (kimyasal ilaç) unsurlar yerine ihtiyaç duyan kişileri psikoterapi yoluyla iyileştirmeyi amaçladığını belirtti.

Fransa Göçmen Bakanlığı bünyesindeki resmi görevi dışında Uluslararası Sınır Tanımayan Doktorlar biriminde gönüllü olarak da çalıştığını anlatan Çakıcı, Fransa'da, işkence görmüş, ailelerini kaybetmiş, yurtlarda kalan göçmenlere psikolojik destek vermeye çalıştığını anlattı.

Çakıcı, bir psikopatolog olarak amacının insanların bozulan psikolojilerini onlarla etkin bir görüşme yaparak düzeltmek ve onları normal yaşantılarına döndürmeye çalışmak olduğunu vurguladı.

Beyne oksijen gidince kişi sakinleşiyor

Psikolojik desteğin, sadece psikolojileri çeşitli nedenlerle bozulmuş ya da bozulma eğiliminde olanları değil kanser hastalarında da göz ardı edilemeyecek olumlu sonuçlara neden olduğunun ispatlandığını dile getiren Çakıcı, "Dünya büyük bir ekonomik krizden geçiyor ve Türkiye'de işsizlik oranları, yaşam şartları belli... Pek çok kişinin aldığı ücret yetmiyor, bu da çeşitli psikolojik sorunların artmasına neden oluyor. Dikkat edilirse, özellikle büyük kentlerde yaşayanlar çok agresif... Adeta kıvılcım bekleyen barut gibi, hoşgörü gösterilebilecek bir durum karşısında bile hemen öfkeleniyor, ya da işi daha ileri boyuta götürüp kavga edebiliyor. Öfkemize hakim olmanın formülü sakinleştirici hap kullanmak değil. Kısa kısa değil uzun ve düzenli nefes almayı öğrenen kişi öfkesini kolaylıkla yenebilir. Bu öfkelenen ve sonradan pişman olan kişiler için, ücretsiz bir çözüm şekli... Solunum tekniklerine, herkes internetten kolayca ulaşabilir, bu tekniği öğrenip uygulayabilir. Bu teknikte uzun uzun alınacak nefes, beyne daha çok oksijen gitmesine, böylece vücuttaki tüm sinirlerin yeterli oksijenle rahatlamasını sağlıyor" dedi.

Çakıcı, "Doğru nefes beyindeki sinir sistemini kontrol eden mekanizmayı da sürekli diri tutar. Aynı zamanda bol oksijen beynin az çalışan ya da hiç çalışmayan hücrelerini de faaliyete geçirir. Müzik aleti çalan kişilerin beyin fonksiyonları, yaptıkları iş nedeniyle beyinleri sürekli bol oksijen gittiği için daha hızlı çalışır, algıları çok yüksek insanlardır" diye konuştu.

Sakinleşme ve sağlıklı kalmada yeterli su içilmesinin de büyük etken olduğunu anlatan Çakıcı, "Vücudumuzun her gün en az 2.5 litre suya ihtiyacı var. İçtiğimiz çay ya da kahve kesinlikle bu hesaba dahil değildir. Su içme alışkanlığı kazanmalı, mümkünse çantamızda sürekli şişede su bulundurmalıyız. Su içmek, özellikle iç organlarımızı önemli oranda rahatlatır ve 'iç organlarında büzüşme' ile başlayan hastalıkların ortaya çıkmasına engel olur" diye konuştu.
 

Alemtac

#209
'Market eczane' halkın sağlığını riske atmaktır
TEİS Genel Başkanı Nurten Saydan, ''Eczacıların sorunlarının çözümünden vazgeçerek halk sağlığının market eczanelere emanet edilemeyeceğini'' söyledi. 
 
ntvmsnbc ve Ajanslar
Güncelleme: 16:35 TSİ 28 Aralık. 2009 Pazartesi

ANKARA - Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Genel Başkanı Nurten Saydan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın marketlerde ilaç satılmasına yönelik düzenleme yapılacağına yönelik açıklamasını, "Bin iki bin marketle 23 bin eczanenin verdiği hizmeti sunmayı düşünmenin, eski SSK eczaneleri benzeri market eczanelerini hayata geçirmeye çalışmak halkın sağlığını riske atmak anlamına gelir'' sözleriyle değerlendirdi.

''Başbakanımızın dün yaptığı açıklamayı eczacı camiası olarak, üzüntüyle ve endişeyle izledik" diyen Saydan, şöyle devam etti:

"Sendikamız; kurulduğu günden beri ilacın sadece eczaneden ve eczacı elinden satılması gerektiğini her fırsatta dile getirmiştir. Yaşananların bu noktaya gelmemesi ve sorunların çözümü için yapılan sayısız başvuruya rağmen, gerekli adımların ve iyileştirmelerin zamanında yapılmamış olması ve yapılacağına dair somut adımların atılmamış olması eczacı kamuoyunda haklı bir tepkiye neden olmuştur.

Ancak sorunları görmezden gelen kurum yetkilileri; eczacıların tepkisini hiç üzerlerine alınmayarak, yanlı ve yanlış bilgilendirmelerle eczane eczacılarını ortadan kaldıracak düzenlemelerin hayata geçmesi için sabırsızlanan çevrelerin işini kolaylaştıracak projeler ve fikirler üretmeye çalışmaktadırlar. Son yaşanan süreçte; kamuoyundan ve siyasi iradeden aldıkları büyük tepki nedeniyle, eski SSK eczaneleri benzeri SGK eczaneleri açma fikrini market eczane olarak revize ederek, tüm dünyanın vazgeçmeye çalıştığı sistemi şimdi vatandaşımızın ve siyasi iradenin önüne çözüm olarak sunmaktadırlar.''

 
ABD'DEKİ ZEHİRLENMELERİN YÜZDE 65'İ İLAÇTAN         
Saydan, ABD'nin market eczaneden vazgeçmeye çalıştığını ifade ederek, ''ABD'de 53 eyaletin sadece 19'unda market eczane bulunmaktadır. Buralarda sadece reçetesiz verilebilen ilaçlar satılmasına rağmen ABD yapılanmadan dahi vazgeçmenin çarelerini aramaktadır. ABD'deki zehirlenmelerin yüzde 65'i ilaç zehirlenmesi olup bunun en önemli nedeni de FDA tarafından ilaç reklamları ve market eczaneler olarak görülmektedir'' değerlendirmesinde bulundu.

''Market eczane'' uygulamasının sonuçlarıyla ilgili farklı ülkelerden örnekler veren Saydan, ''Avustralya'da da devlet tarafından yapılan araştırmaya göre; doktora muayene olup reçeteye yazılan ilacını market eczaneden alan hastaların yüzde 65'inin tedavi olamadığı, tekrar doktora gittiği ve tekrar ilaç aldığı tespit edilmiştir. Market eczanelerin ülke ekonomisine katkı sağlamadığı aksine zarar getirdiği görülmüştür. Bu yüzden başta market eczaneye destek veren Avustralya hükümeti şimdi serbest eczane eczacılarını desteklemeye başlamıştır'' dedi.
         
MARKET OLMAYAN İLÇEDE SGK'LI İLACINI NASIL ALACAK?         
Saydan, surunun çözümü için ilaç fiyat indirimlerinden oluşan zararların firmalarca karşılanmasının yasal güvence altına alınması gerektiğini kaydetti. ''Market olmayan ilçede SGK'lı hastanın ilacı nasıl alacak'' sorusunun cevaplanması gerektiğini de belirten Saydan, şu görüşlere yer verdi:

''Ülke genelinde sadece merkezi yerleşim yerlerinde bulunan ve nöbet hizmeti vermeyecek bin-ikibin marketle 23 bin eczanenin verdiği hizmeti sunmayı düşünmenin, eski SSK eczaneleri benzeri market eczanelerini hayata geçirmeye çalışmanın halkın sağlığını riske atmak anlamına geldiği unutulmamalıdır. Siyasi bedel ödemeyeceği rahatlığının ardına sığınarak, bu belirsizlik ortamını başlatanların yanlı ve yanlış telkinlerine itibar etmeden, siyasi otorite tarafından bir an önce yaşanan sorunun çözülmesi ve 6643 sayılı Kanun gereği eczacıların haklı talepleri göz önünde bulundurularak yeni bir sözleşme hazırlanması ve imzalanması gereklidir.''