BH’leşmek için ne yapmak gerek?

Başlatan bozadi, 13 Eylül 2021, 13:45:15

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

Bu yaşayış biçiminde düzenli, adeta kesintisiz bir şekilde kendimize ve birbirimize zarar veriyoruz, açık ve örtülü biçimlerde. KH nitelikli yaşayış bu olsa gerek. Ve BH nitelikli yaşayışın farkı da bununla ilgili olsa gerek. Kendine ve birbirine zarar değil, fayda sağlayacak şekilde yaşamak.

bozadi

Ve bunu değerlendirmek, sorgulamak, eleştirmek çok zor. Bu yaşayış biçimi tamamen yanlış.

bozadi

#257
"Bozuk düzende sağlam çark olmaz" diye bir söz var. Bu yaşayış biçimi komple yanlış. Yani bu düzenin sağında-solunda, orasında-burasında geliştirmeler, düzeltmeler yapmakla gerçekten şifalandırıcı nitelikte bir değişim sağlamak mümkün değil. Siyasi bir mesele değil bu. Daha derin. Çok daha derin. Zihniyet meselesi. Bilinç/farkındalık meselesi. Hayata/varoluşa nasıl bakıldığıyla ilgili. BH-KH düşünüş tarzı / farkı seviyesinde. Şu partiyi, bu grubu, hatta İlüminati'yi suçlamakla olacak şey değil. Evet, İlüminati ve onların efendileri bu durumdan nemalanıyor ve dolayısıyla insanlığın bu gaflet halini sürdürmek ve hatta derinleştirmek istiyorlar. Ama bu durumda onları eleştirmeye veya karşı koymaya çalışmaktan önce yapılması gereken, kendi düşünüş/oluş/yaşayış biçimimizdeki yanlışlığı anlamak.

bozadi

#258
Temel yanlışı düşünme önündeki en büyük engel, o yanlışa dayalı olarak binlerce yıldır devam eden, alışılmış bir yaşayış (sürünüş) şekli olması. Ve yanlışımızı/gafletimizi sürdürme ve derinleştirme doğrultusunda binlerce yıldır 7/24 çalışan bir düzenin, bir makinenin, Matrix'in içinde yaşıyoruz.

bozadi

Biz düzene/mekanizmaya (Matrix'e) "hayat" diyoruz. Evet, hayat aslında Matrix'ten ibaret değil, herşeyi kapsıyor (pozitif, evrensel realiteler dahil) ama evrensel/varoluşsal realiteleri algılama düzeyimiz çok düşük. Düzen dikkatimizi, bilincimizi feci şekilde kendi istediği doğrultuda manipüle edebiliyor, egosal zaaflarımız, cehaletimiz, dikkatsizliğimiz sayesinde.

bozadi

#260
Devekuşu misali dünya hayatına öylesine daldırmışız ki kafamızı, bu şekilde yaşamanın kesinlikle pozitif, iyi, şifalandırıcı, yükseltici bir sonuç üretmeyeceği gerçeğinin farkına varamıyoruz, yüzleşemiyoruz. Bir sorgulanmazlık, mecburiyet hissi / gafleti içindeyiz. Kabustayız. Hastayız.

bozadi

#261
Temel olarak "sosyoekonomik realiteler" (dengesizlik/adaletsizlik düzeni, azınlığın kontrolündeki güç piramidi) nedeniyle, gerekçesiyle, açıklamasıyla bir kabullenmişlik hali var.

Evet, belli ki ne düşünürsek düşünelim, neyin farkına varırsak varalım, bu düzen pat diye değişmeyecek. Yani "şartlar" çok yakın bir gelecekte sihirli değnek değmişçesine tersine dönmeyecek. (Her ne kadar "kıyamet" döneminde olmamız nedeniyle her an her türlü ciddi değişim-dönüşüm-yıkım tırmanabilecek olsa da.)

Kabullenmişlik (sorgulamayış) dediğim şey şununla ilgili: Bu sosyoekonomik (veya "ekonososyal") adaletsizlik düzenini değiştiremedikten sonra, bu düzen elimizi kolumuzu bağlamaya devam ettiği sürece, pozitif/negatif düşünüşün farkından bahsetmenin, pozitifliği teşvik etmenin ne anlamı var? Kaldı ki, bu düzenin muhatabı/kurbanı iken, pozitif düşünmek nasıl mümkün olabilir? Bu kendini kandırmaktan başka neye hizmet eder?

Bu itirazlarda bir haklılık payı olabilir veya öyle görünebilir. Burada mesele fazlasıyla "dünyaya ait" olma durumu. Fazla dünyevi düşünüş/oluş hali. "Dünyada yaşıyoruz. Dünyevi olmayacağız da ne olacağız? Uzaylı mı olacağız? Uzaylıca mı düşüneceğiz? O nasıl olacak?" gibi itirazlar gelebilir buna. Dünyada da olsak, varlığımızın özü dünyadan çok öteleriyle bağlantılı. Tüm dünyaların, tüm boyutların, tüm varoluşun özüne kadar uzanıyor ruhumuzun, bilincimizin derin kökleri. Tüm varoluş bir. Yani varlığımızın "evrensel" (tanrısal) bir yönü, bir boyutu var. Bunun ne anlamı, ne önemi mi var? "Doğru"nun (özellikle iyinin, şifanın, çözümün) ne olduğunu bilme, sezme konusunda önemli bir faydası var bunun.

Doğru-yanlış derken, ben aslında pragmatik düşünme eğilimindeyim. Yoksa, teorik olarak bir sürü bilgiyi, iddiayı sorgulamak gibi bir derdim yok öncelikle. Faydalı olanı yapmak gerek yani. Dertlerimizin çözümüne odaklanmak gerek. Pozitif düşünmekte/olmakta ne kadar zorlandığımızla ilgili gözlemlerim var, başta kendi üzerimde olmak üzere. Diyorum ya, bu düzen pozitif olmayı yasaklamaya, "imkansızlaştırmaya" çalışıyor dayattığı koşullarla. Biz pozitiflikten bahsederken bile "dünyevi bir pozitiflik" üzerinde düşünme eğilimindeyiz. Dünyadan bağımsız düşünme konusunda zorlanıyoruz. Evrensel/varoluşsal pozitifliği (gerçek pozitifliği) düşünme ve olma konusunda bilincimizde, irademizde ciddi zayıflıklar var gibi görünüyor.

bozadi

#262
Yanlış hatırlamıyorsam "Dövüş Kulübü" filminde "bizim ekip", Çinli bir kasiyeri silah zoruyla sorguluyordu. Gerçekte ne olmak istediğini soruyorlardı ve o da aslında veteriner olmak istediğini itiraf ediyordu. Adamı silahla tehdit etmişlerdi, hemen veteriner olmak için gerekli çalışmalara başlaması konusunda.

Bu derecede (silahlı tehdit) değil ama, bizim de pozitif düşünme/olma konusunda kendimizi ve birbirimizi biraz zorlamamız gerektiğini düşünüyorum. Kendimizi ve birbirimizi gaflet uykusundan uyanmaya zorlamaya çalışmak gibi daha çok. Ve tabi özgür iradeyi ihlal etmeyi kastetmiyor, savunmuyorum. İrademiz gerçekten o yöndeyse. Yani her ne kadar uyanmakta zorlansak ve hatta bölünmüş benliğimizin bazı parçaları uyumaya, rüya görmeye, hayallere veya fantazilere dalmaya devam etmek istese bile, uyanmayı kendimiz ve birbirimiz için gerekli ve hatta zaruri görme ölçüsünde. Bu da tartışılması gereken birşey tabi. Zaman içinde anlaşılabilecek ve denenebilecek, sınanabilecek birşey.


bozadi

"Ruhu olan bir bedenmiş gibi" değil de, "bedeni olan bir ruhmuş gibi" düşünmenin doğru olmasıyla ilgili yapılan bir vurgu vardır hani.

İşte, pozitif-negatif düşünüş/oluş meselesinde de buna nispeten benzer bir durum var gibi geliyor bana. Biz olağan (sinsice negatif) düşünüş/oluş tarzımızı, yani klasik hayat realitemizi bırakmadan, onun üstüne bir pozitif düşünüş/oluş katı atmayı hayal ediyoruz belki de. Ama yapılması gereken, negatif düşünüşü/oluşu tamamen bırakıp sadece pozitif düşünüşe/oluşa geçmek, daha doğrusu bunun üzerinde kafa ve gönül çalıştırmaya başlamak, tek başımıza ve birlikte. Bunu hemen pat diye yapamayız, öyle yapmaya çalışmanın ciddi zararları da olabilir. Acele etmeden, "normal" hayatımızı pat diye bırakmadan ama o sözde normal hayatı "dibine" kadar sorgulama iradesini geliştirerek. Sorgulama/kavrama arttıkça, geliştikçe, dönüşüm de kendiliğinden gerçekleşiyor olacaktır. "Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgürleştirecek." özdeyişinde olduğu gibi.


bozadi

#264
Şimdilik son olarak "pozitif düşünme" ve "pozitif olma" kavramları hakkında dikkatimi çeken bir hususa değinmek istiyorum.

"Düşünmek" kavramının mutlaka bir objesi/nesnesi olmak zorunda sanırım. Yani "birşey"i düşünürsünüz. "Birşey"den (bir konudan) bağımsız bir düşünüş (nesnesiz, konusuz düşünüş) olmaz sanırım. En azından düşünmek kavramının klasik tanımı bağlamında böyle algılıyorum şu anki bakış açımla.

"Olmak" kavramının ise ille bir nesnesi olmak zorunda değil gibi görünüyor bana şu an. Nesnesiz, konusuz bir oluş mümkün olabilirmiş gibi yani.

Hani "gerçek pozitifliği" düşünmekten ve olmaktan bahsediyorum ya... Pozitifliği olmak, düşünmekten daha kolaymış gibi geldi bana nedense. Veya, önce olmak gerekiyor, düşünmek sonra mümkün oluyor, mu acaba? Tam emin olamadım ama sonuçta, eğer "pozitif düşünmek" imkansız/anlamsız geliyorsa, önce "pozitif olmayı" denemek belki kolaylaştırıcı veya mümkün kılıcı olabilir.

Tabi "pozitif olmanın" anlamı nedir, tanımı nedir, neyin nesidir, bunun da epeyce tartışılması, konuşulması gerekecektir. Ama yine de teorik olarak bazı sezgileriniz vardır diye tahmin ediyorum bu konuda, elimizdeki kaynakların açıklamalarıyla desteklenen bazı sezgiler...

Şu iddiayla bitireyim: Pozitif olmamak hastalıktır.

sybleman

Çok güzel bir düşünce akışıydı bozadi. Eline sağlık. Her çabamız sonuçsuz kalmayacaktır.

Yanlış yaşama konusunda da katılıyorum. Cok fazla manipule olmuşuz. Giydiğimiz ayakkabıdan kıyafetten evlerimizin kare.sekline kadar eğitim sistemimize kadar.

bozadi


Şunun farkına varıyorum: İnsan isterse pozitif olabiliyor. Yani iradenizi bunun üzerinde yeterince yoğunlaştırırsanız, hayatımızın açık ve örtülü bir şekilde negatif duygu-düşünceleri teşvik eden ve dayatan şartlarına rağmen pozitif/olumlu olabiliyorsunuz, en azından bir süre. Burada pozitiflik derken neyin kastedildiğini iyice ayırt etmek gerekiyor. Pozitiflik özü itibariyle BH alemine ait birşeydir. Dolayısıyla gerçekten pozitif/olumlu olduğunuz zaman BH alemiyle bir tür bağlantı kurmuş oluyorsunuz. Tüm varlığınızla BH alemine geçmiyorsunuz ama K'ların deyişiyle bir tür "BH sızıntısı" deneyimlemiş oluyorsunuz sanırım. Uçup bu alemden kaçamıyorsunuz ama yerden biraz yükseliyorsunuz. KH realitesinin dalgaları altında ezilmek veya bocalamak yerine dalgaların üzerinde sörf yapabiliyorsunuz bir süre.

Sonuçta "pozitiflik", aşina ve alışık olduğumuz bu alemden veya gerçeklikten farklı, başka bir "aleme" veya boyuta veya realiteye ait bir frekans veya bilinç biçimi.

Bizim pozitifliği konuşma, tartışma, üzerinde yoğunlaşma konusunda yaşadığımız zorluğun en büyük sebeplerinden biri, onun şu an içinde yaşadığımız KH realitesiyle ciddi bir uyuşmazlığı olmasıdır. Gerçek pozitifliği düşündüğünüzde, sezdiğinizde, hatırladığınızda, etkileştiğinizde, şu an içinde bulunduğunuz gerçekliğin kanunlarından çok farklı (zıt) kanunları olan farklı bir realiteyle etkileşime girmeye başlıyorsunuz. Dolayısıyla bunu yaptığınızda içinde bulunduğunuz KH realitesinin kanunlarına az-çok uygun olan faaliyetlerinizi sürdürmeniz pek mümkün olmuyor. Yani olağan hayatınıza verdiğiniz dikkatinizi ciddi şekilde kısmanız, hatta bırakmanız gerekiyor gerçek manada pozitifliği düşünebilmek, erişebilmek, etkileşebilmek için.




bozadi

Hayatta bundan daha öncelikli hiçbir "iş"imiz olmadığı algım giderek güçleniyor. Derin bir afallamışlık veya gaflet hali içindeyiz. Bu kadar travma ve negatifleştirici/egosallaştırıcı bombardıman nedeniyle nispeten anlaşılır bir durum bu. Ama artık durumun farkına varıp gereğini yapmamız icap eder. Kendi iyiliğimize, daha doğrusu basitçe "iyiliğe" adanmıyor olma gafleti bu. Tabi az çok BH eğilimli olduğumuz varsayımıyla söylüyorum bunu. Yani eğer bir şekilde BH eğilimimiz varsa/olduğunda, hayatımızı iyiliğe, pozitifliğe adıyor olmamız gerekmez mi? Bu istek, bu potansiyel, bu eğilim hep orada bir yerde duruyor ama dünya hayatının afallatıcılığı nedeniyle basit ve evrensel/varoluşsal iyiliğe, pozitifliğe adanma konusunda bir pasiflik hali içinde gibi görünüyoruz.

Hayatını pozitifliğe/iyiliğe adamak derken, bunu başkalarına karşı bir "görev" anlamında söylemiyorum esasen veya öncelikle. Neredeyse gayet bencilce veya pragmatik/faydacı ve hayati bir temel ihtiyaç anlamında "kendi iyiliğimize/pozitifliğimize" adanma, bunu sağlama ihtiyacından bahsediyorum.

İnsan kendi iyiliğini istemez mi? E istemiyoruz işte. İsteyemiyoruz, yapamıyoruz bir şekilde.

Kendi iyiliğini istemek nedir, nasıl olur?

Pozitifliği hissetme/olma iradesi ve yeteneği göstererek, bu iradeyi ve yeteneği giderek tekrarlayıp güçlendirerek olur. Bunu şahsi hayatımızın/varoluşumuzun temeline, merkezine yerleştirerek olur.

bozadi

#268
Meselenin köküne inmeye çalışalım.

Pozitif olmak ne demek?

Pozitif olmak ile olmamak arasındaki fark nedir? Pozitif olurken (olduğumuz ölçüde) ne yapıyor oluyoruz? Burada bir bilgi/bilinç, bir inanç, bir seçim, bir irade faktörü var mı?

Bu sorulardan birine öncelikli olarak odaklanacak olursak: Pozitif olma ile olmama arasındaki ayrım noktası nedir? Aradaki fark nedir? Şimdi ve burada pozitif olmayı ve olmamayı aynı anda görebilir miyiz? İkisi arasındaki farkın bilincinde olabilir miyiz? İkisinin de ne olduğunu ve/veya nasıl olduğunu bilerek pozitif olmayı seçip deneyimleyebilir miyiz (kısa süreli de olsa)?


bozadi

#269
İyi olma iradesi göstermek. Temel mesele bu gibi. Başta kendi iyiliğinden sorumluluk ve onur duymak, gereğini yapmak. 

Sanırım iyi olmanın başlıca tanımlarından biri "kendine zarar vermeyi bırakmak". Peki insan kendi kendine zarar vermediğini nasıl bilebilir, bundan nasıl emin olabilir?

"Zevk/keyif" konusuna dair çeşitli soru-cevap diyaloglarıyla, açıklamalarla karşılaşıyoruz. "Pozitiflik" (iyilik) haliyle yakından bağlantılı bir yönü olduğunu düşünüyorum bu zevk/keyif meselesinin.

Konu "kendini iyileştirmek" bile olsa, "yapılması gereken" birşeylerden bahsedilir bahsedilmez bir iş/angarya hissi oluşuyor sanırım hepimizde veya çoğumuzda, bazen veya çoğu zaman.

Var olmaktan keyif almak gerekliliğini hissediyorum veya hatırlıyorum bazen. Var olmak bir keyif olmalı ve bu keyif giderek artmalı.

Dünya hayatı çepeçevre o kadar çok negatiflik yaratıyor ve pompalıyor ki bilinçlere, bu negatiflik güçlü bir hastalık gibi zaman içinde o kadar egemen oluyor ki zihinde/bilinçte/varlıkta, konu ne olursa olsun, bilinçli olarak farkında olunup olunmadığı şüpheli olan o olumsuzluk virüsünün/hastalığının gözlüğünden bakar hale gelebiliyor insan. Dolayısıyla neredeyse hiçbir şey gerçek bir keyif, mutluluk, sevinç yaratmayabiliyor, uyandıramayabiliyor, tetiklemeyebiliyor.

İşte bu durum hakkında düşünürken, "dünyayı aradan çıkararak" var olmaktan keyif almayı hatırlama, bunu olmazsa-olmaz birşey olarak kabul edip buna adanma fikrini veya ilhamını deneyimliyorum bazen. Aslına bakılırsa, alkol-uyuşturucu veya bunlarla aşağı yukarı aynı etkiyi yapan maddi veya maddi olmayan çeşitli şeyler veya yöntemler de "dünyayı aradan çıkarmaya" hizmet ediyor veya ettirilmeye çalışılıyor sanırım.

Ben dünyayı "kalıcı" olarak aradan çıkarma amacı gütmüyorum. Veya dünyayla, insanlarla ilgilenmekten veya uğraşmaktan tamamen kurtulma amacı da gütmüyorum, gütmek istemiyorum. En azından gerçek pozitiflikle, yani gerçek varlıkla bir ilham, bir bilinç bağı kurabildiğim zaman.

Ama ben güçlü olmazsam, güçlü bir şekilde iyi olmazsam, dünyayla, insanlarla, sorunlarla nasıl ilgileneyim, uğraşayım? Negatifliği, zorluğu, dertleri, sıkıntıları inkar etme, görmezden gelme gibi bir savunum yok. Tam tersine, onları tespit edip çözmekten başka bir işimiz yok diye düşünme gereği duyuyorum. Ama eğer bizim bilinç temelimizde iyilik yoksa, sağlamlık yok demektir. Önce o temelden bir emin olalım, o temel üzerinde yükseldiğimizden, hareket ettiğimizden bir emin olalım, gelsin ondan sonra tüm dertler... Hepsiyle ilgilenelim, çözelim. Yeter ki ben iyiliğimi, ben "varlığımı" bileyim.

İşte, var olmaktan keyif alma, derin bir sevinç, huzur, güzellik, iyilik duyma ihtiyacını, bunun doğallığını ve hatta "olmazsa-olmaz"lığını hatırlayabiliyorum ara ara, çok şükür. Hatta, o iyilikle benim aramda bir ikilik de olmayabileceğini seziyorum. İkisinin bir olabileceğini. Olması gerektiğini.

İyi olma hali "hayati" bir ihtiyaç. İyi olmadığınızda, hayat hayata benzemiyor. Ve kendimizi dünyaya çok ait hissettiğimizde, "varlık"la, ebediyetle, birlikle bilinç bağımız çok zayıfladığında, hiçbir şey yolunda gitmiyor.

Bir yandan dünyayla, tüm dünya hayatıyla olağan ilişkilerimize mecburen devam ederken, bir yandan da negatiflik hastalığından kurtulabileceğimize inanıyorum. Negatiflik hastalığından kurtulduğumuzda, dünyayla olan ilişkilerimizdeki sorunların (yangınların) kontrol altına gireceğini tahmin ediyorum. Dünya ve insanlık ne durumda olursa olsun, başlarına ne gelirse gelsin, neyi tercih ederlerse etsinler, etmezlerse etmesinler. Bu onların özgür iradesi, onların kararı. Onlara yardımcı olmak da isteriz tabi ki. Ama önce kendimize yardımcı olabildiğimizden emin olalım. "Negatiflik hastalığı" konusu üzerinden devam etmeye çalışacağım.