BH’leşmek için ne yapmak gerek?

Başlatan bozadi, 13 Eylül 2021, 13:45:15

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

sybleman

Sanırım biz burada şunu atlıyoruz. Tasavvuftaki kadiri mutlak logos üstü bir ifadedir. Yaratıcı kavramı en üst boyut. Tamamen bütün hepsini kapsar. Bu katman objektif nötrdür. Burada pozitif negatif yoktur. Sadece sonsuzluk ve sonsuz enerji vardır.

Ra'da bunu şöyle anlatıyor.
Alıntı YapSORU: Teşekkür ederim. Bize yaratılışta ilk bilinen şey ne idi,
söyleyebilir misiniz? (İlk başta ne vardı?)
RA: Yaratılışta ilk bilinen şey sonsuzluktu. Sonsuzluk yaratılıştır.

SORU: Şu halde bu sonsuzluktan bizim yaratılmış olarak
deneyimlediklerimiz doğdu. Tekâmülün bundan sonraki adımı neydi?
RA: Sonsuzluk bilinçlendi, farkındalık başladı. İkinci adım bu idi.

Bu aşamadan sonra Bu enerji Logos'u yaratıyor.
Alıntı YapSORU: Peki bundan sonra ne oldu?
RA: Bu farkındalık, sonsuzluğun, sonsuz enerji üzerine odaklanmasını
doğurdu. Siz bunu çeşitli isimlerle nitelendirdiniz; en çok rastlananı,
"Logos" (Kelâm; evrenin düzeni) ya da "Sevgi"dir. Yaratan, sonsuzluğun,
farkındalık içinde ya da bilinçli bir prensip olarak odaklanmasıdır ki biz
buna, sizin dilinizde kullanabileceğimiz en uygun sözcüklerle, sonsuz
zekâ ya da zeki sonsuzluk diyoruz.

Evet işte bu katman yani yaratıcının ilk oluşturduğu katman Logos=Hakkikati Muhammedi dediğim katman da budur. Burada evet bir sevgi den bahsediyor. Yine de bizim anladığımız sevgi kavramı değil.

Sonraki aşamada ise galaksiler ve alt logoslara doğru gidiyor kavram
Alıntı YapSORU: Bir sonraki adımı söyleyebilir misiniz?
RA: Bir sonraki adım, sizin illüzyonunuzdaki bu uzay/zaman aşamasında
hâlâ tekâmülünü sürdürmektedir. Bir sonraki adım, Bir'in Yasası'nın
temel sapmalarından birini, yani özgür iradeyi izleyerek yaratıcı prensibe
karşı verilen sonsuz bir tepkidir. Böylece, sonsuz sayıda boyut olasılık
kazanır. Enerji sonsuz zekâdan, önce yaratıcı gücün rasgele fışkırışı
şeklinde akar, sonra bu enerji, hangi yönden incelenirse incelensin,
holografik tarzda tezahürler (yani tüm yaratılış) şeklinde ortaya çıkan
düzenler meydana getirir. Bu enerji kümeleri, bundan sonra kendi yerel
ritimlerini ve enerji alanlarını düzenlemeye başlarlar. Böylece boyutlar ve
evrenler yaratılır.

Alıntı YapSORU: Benim merak ettiğim, şimdi içinde bulunduğumuz gezegensel
sistemin tümünün aynı anda yaratılıp yaratılmadığı idi. Öyle mi oldu,
yoksa önce güneş, sonra gezegenler mi yaratıldılar?
RA: Sizin illüzyonunuzda süreç, büyükten küçüğe doğru gelişir. Bunun
için de, birlikte-Yaratan, galaksinin niteliklerinde bireyselleşerek yeni
enerji kalıpları yarattı; bu kalıplar daha sonra sonsuz zekânın bilinci
içinde yeni odaklara doğru yöneldiler. Birçok yeni odaklaşma oldu. Yani,
sizin şimdi içinde bulunduğunuz güneş sisteminin kendi kalıpları, düzeni,
ritimleri ve kendine mahsus doğal yasaları vardır. Ama gelişim,
galaksinin spiral enerjisinden güneş sisteminin spiral enerjisine, oradan
gezegenin spiral enerjisine ve oradan da gezegendeki varlıkların birinci
yoğunluk derecesi bilincinin farkındalığını başlatacak deneyim
koşullarının spiral enerjisine doğru olur.

Ama gelişim,
galaksinin spiral enerjisinden güneş sisteminin spiral enerjisine, oradan
gezegenin spiral enerjisine ve oradan da gezegendeki varlıkların birinci
yoğunluk derecesi bilincinin farkındalığını başlatacak deneyim
koşullarının spiral enerjisine doğru olur.

Bu kısım işte beni merak ettiren kısım. Galaksinin merkezinde bizim 3y bakış açımızda bir karadelik var. Ama burada anlatılan şekliyle muhtemelen üst boyutlarda bu geçerli değil. Benim de düşündüğüm gibi orada bir enerji merkezi yani logos var.

Alıntı YapSORU: Bugün biraz geriye dönebilirim, çünkü her şeyin nasıl bir
olduğunu ve nasıl tek bir sonsuz zekâdan geldiğini göstermek için
yapmaya çalıştığımız şeyin en önemli noktasına geldiğimizi sanıyorum.
Bu iş çok zor, onun için lütfen soru sorarken yaptığım yanlışlara sabır
gösteriniz.
Süreç hakkında şu anda, gerek sizin aktardığınız bilgileri, gerekse
Dewey Larson'un sürecin fiziğiyle ilgili bilgilerini kullanarak ulaştığım
kavrama göre, sonsuz zekâ (zeki sonsuzluk) her yerde ve her yerden
dışarı doğru genişlemektedir. Aynı bir sabun köpüğünün ya da bir
balonun yüzeyi gibi her yerde ve her noktadan dışarı doğru
genişlemektedir. Bu genişleme birim hızla ya da ışık hızıyla olmaktadır.
Bu Larson'un uzay/zaman adını verdiği ilerlemedir. Bu kavram doğru
mudur?
RA: Bu kavram, Sonsuz Zekâ hakkındaki bütün diğer kavramlar gibi
yanlıştır. Bu kavram sadece Yaratan'ın kendi doğal yasalarını ve onları
matematiksel olarak ya da başka yollarla ifade etmeyi seçmek için
odaklandığı noktalardan biri, belli bir Logos (yaratıcı prensip ya da Sevgi)
için doğrudur.
Tek ve farklılaşmamış, kutuplaşmamış, tam ve bütün olan sonsuz zekâ,
gizemle kaplı varoluşun makrokozmosudur. Biz Bir'in Yasası'nın
elçileriyiz. Bu anlayış yakınlığında, Birlik fiziksel olarak nitelendirilemez,
ancak özgür iradenin katalizörlüğü ile faaliyete geçirilmiş ya da
potansiyel kazandırılmış sonsuz zekâ olarak anlaşılabilir. Bunu kabul
etmek zor olabilir. Yine de, bizim sizinle paylaşmak istediğimiz idrakin
gizemle başlayıp gizemle bittiğini unutmamak gerekir.

belli bir Logos (yaratıcı prensip ya da Sevgi)
için doğrudur. Tek ve farklılaşmamış, kutuplaşmamış, tam ve bütün olan sonsuz zekâ,
gizemle kaplı varoluşun makrokozmosudur.

Bu şekilde bir logos olduğundan bahsediyor. Muhtemelen merkezi logos bu şekilde olabilir. Kutuplaşmamış. Güneş logosumuz belki de kutuplaşma içeriyor olabilir.

Ra açısından bakarsak da bu şekilde görünüyor durum.


sybleman

Ra'da sevdiğim ve etkilendiğim tabirlerden biri de insan için alt-alt-logos terimi. Kurandaki aşağıların aşağısı terimi ile aynı :) Güneş alt logos. İnsan ise alt-alt logos. Merkezdeki enerji merkezimiz ise logosumuz. Kopup geldiğimiz merkezimiz, özümüz.

SORU: Bedenin ölümünün hemen ardından çivit rengi ışın bedeninin
faaliyete geçirildiğini, bu bedenin ana form-yapıcı beden olduğunu daha
önce belirtmiştiniz. Bunun nedeni nedir?

RA: Bu soru, bu celsenin son sorusu olsun.
Çivit rengi beden, zeki enerjinin bir benzeri olarak kabul edilebilir. Yani
mikrokozmos bazında, Logos'un ta kendisidir o. Akıl/beden/ruh bileşimi
bütünlüğü'nün zeki enerjisi, varlığını Yaratan'dan ya da sonsuz zekâdan
alır. Yaratan'ın hem makrokozmos, hem de mikrokozmosda iki özelliği
birden taşıdığı anlaşılmalıdır: Potansiyel kazandırılmamış ama zeki
sonsuzluk; işte var olan her şey budur.
Özgür irade, hem hepimizin Yaratan'ına, hem de her birimize -iradesi
olan sonsuz zekâ ile- "birlikte-Yaratan" olmamız için potansiyel
kazandırmıştır. İşte çivit rengi ya da form-yapıcı beden bu irade ile
bağlantı kurarak onun bilgeliğini, sizin dikkatsizce "bir kişi" dediğiniz bu
birlikte-Yaratan ya da alt-alt-Logos'un yer alacağı uygun yer ve deneyim
tipini seçmekte kullanır.

Bilmiyorum doğruluk payı Ra için daha düşüktü sanırım öyle geçiyordu değil mi. Ama Ra'nın anlatımı beni kalbimden vuruyor desem yeridir. Yaratımdaki muaazzımlık. Kaostan ortaya çıkan muaazzam düzen ve işleyiş.

Tgur

#227
Çok güzel aktarımlar ,dikkat edilirse sonsuz zeka diye adlandırılanın var oluşun genel macerasındaki değişik oluşlar ve yolları ile kendini göstermesini ve insan formunda iken farkındalık kriterinin işleyişe başlamasını görmekteyiz yani her parçada işleyiş kazananın fark konumuna insan olarak oluştuğunda tarifi devreye giriyor,

Aynaya bakıldı
Var oluş saçıldı
Kırıntıların bile o olduğu
Heyhat hala anlaşılmadı

Oysa,
Her kişi onun belirişi
Yaşayabilmektir onun işi
Ayrılıkların alabildiğine sergilenişi
Onun kendini parçada görmek isteyişi




bozadi

#228
Alıntı yapılan: sybleman - 02 Şubat 2024, 14:00:58 Yaratıcı kavramı en üst boyut. Tamamen bütün hepsini kapsar. Bu katman objektif nötrdür. Burada pozitif negatif yoktur.

Objektif/Nötr kavramının ne anlama geldiğiyle ilgili farklı yaklaşımlarımız olduğunu sanıyorum. Benim anlayışıma göre objektiflik/nötürlük bir varoluş biçimi değildir, var olanın gösterebileceği veya göstermeyebileceği bir "eğilim" veya tavırdır (genel bir ilke olarak, BH varlıkları bu eğilime sahiptir, KH varlıkları değildir).

"Yaratıcı" der demez, "nötrlük" kavramı bir ölçüde bozulmuş oluyor. Çünkü "yaratma" fiili nötr değildir, pozitiftir (BH varlıklarının yaratıcı niteliği, KH varlıklarının ise daha ziyade yaratılmış olan üzerindeki manipülasyon niteliği gibi).

Nitekim, Ra şu tür ifadeleri çok kullanıyor:

Alıntı Yap
Sizleri Tek Sonsuz Yaratan'ın sevgi ve ışığı ile terk ediyoruz. O'nun huzuru ve gücü ile mutlu olun.

Eğer "Tek Sonsuz Yaratan" NÖTR olsaydı, onun "sevgisinden" bahsetmenin bir anlamı olmazdı.

Logos'la ilgili olarak:

Alıntı Yap
RA: Logos bütün yoğunluk derecelerini yaratır.

Burada "Logos" kavramı ile "7y" kavramı arasında bir uyumluluk görüyorum, henüz Logos kavramını Ra'da ayrıntılı incelememiş olsam da. "Tüm yoğunlukları" yaratan bir Logos'tan bahsediliyor ve dolayısıyla bu 7y'den başka birşey olamaz gibi göründü bana.

Bir diğer örnek:

Alıntı Yap
SORU: Tüm yaratılmış akıl/beden/ruh bileşimlerinin yedi enerji merkezi mi vardır?

RA: Yaratılışın Logos tarafından başlatılmasından itibaren makrokozmos bu enerji merkezlerinin potansiyelini kendinde taşır. Sonsuzluktan, zamanın olmadığı halden çıkılırken zaten her şey hazırlanmıştır. Sonsuz yaratılış işte böyledir.

Burada "yaratılışın Logos tarafından başlatılması" ifadesi bana yine Logos ile 7y arasındaki eşanlamlılığı çağrıştırıyor.

Şu ifade çok ilginç:

Alıntı Yap
RA: Sizin ilk Logoslar diyeceğiniz ve özgür iradeden yoksun temelleri seçmiş olanların hepsi, hiç istisnasız, başkalarına hizmet yolunu seçmişlerdir. Kutbiyet destanı ise, sınırları ve sonuçları ile birlikte, deneyimleninceye kadar hayal edilemiyordu.

Burada, "Başkalarına Hizmet"in tek seçenek olduğu bir durum, "kutbiyetsiz" bir durum olarak ifade edilmiş. Yani kutbiyetsiz" ifadesi "BH'nin de KH'nin de olmadığı" bir durum anlamına gelmek zorunda değil.

Bununla bağlantılı olarak:

Alıntı Yap
SORU: Demek ki bu galaksinin tekâmülünün başlangıcında, bir önceki oktavın ürünü olan bir arşetipik akıl (aklın temel modeli) vardı ve galaksi bunu kullanarak ilk sapmayı (özgür irade sapmasını) yarattı ve bizim kutbiyeti deneyimlememize fırsat verdi. O sırada bir önceki oktavdan buraya taşınmış, başkalarına hizmet veya kendine hizmet anlamında bir kutbiyet kavramı var mıydı?

RA: Kutbiyet vardı, harekete geçiren ve harekete geçirilen anlamında bir kutbiyet vardı. Kendine hizmet ve başkasına hizmet anlamında bir kutbiyet mevcut değildi.

BH-KH kutuplaşması olmamasına rağmen yine de bir kutbiyetin olabildiği vurgulanmış. İşte o kutbiyet "pozitiflik" kutbiyeti, yani "var olma" iradesidir ve bu irade "nötr" bir irade değildir (var olma ile olmama arasında tarafsız/nötr değil, var olmayı seçiyor).

gerçek tosun paşa

Alıntı yapılan: sybleman - 02 Şubat 2024, 14:00:58 Sanırım biz burada şunu atlıyoruz. Tasavvuftaki kadiri mutlak logos üstü bir ifadedir. Yaratıcı kavramı en üst boyut. Tamamen bütün hepsini kapsar. Bu katman objektif nötrdür. Burada pozitif negatif yoktur. Sadece sonsuzluk ve sonsuz enerji vardır.


Kaynağın özü "sevgidir". Bu kainatın sebebi pozitif. Dolayısıyla kaynağın pozitiflik barındırmaması bana da mantıksız geliyor.

Tgur

#230
İki evvel dörtlüğümde belirttiğim Tanrı,7Y,kutsal farkındalık,bilinç ne tanım koyulursa koyulsun aynaya bakmadan evvel durgunluk vardı yani kutuplar yok,aynaya bakıp o öz sevgisini sınamak ve kabiliyetlerini görebilmek için saçılma dağılma veya hareket enerjisine müracaat etme durumunda kutuplaşma devreye girmekte ..

Bahsi geçen o zor tarif edilen sevgiyi kutbiyet mülahazalarından ayrı tutmalıyız.

bozadi

#231
Pozitifliğin "varlık" olduğu görüşümü vurguluyorum sıkça. (7y = saf varlık = saf pozitiflik)

Şimdi aynı bağlamda şunu vurgulamak istiyorum: Pozitiflik sizsiniz aslında!

Bu yüzdendir ki, pozitif yani yüksek moral durumunda olduğumuzda korkularımız, komplekslerimiz, sınırlamalarımız azalır. Var'lığımızı gerçekten hisseder ve deneyimleriz.

Dolayısıyla, pozitiflik hakkında düşünürken, pozitifliğin aslında "siz" olduğu ihtimali üzerinde de düşünün. Pozitiflik deneyiminin eksikliği, varlık deneyiminin eksikliğidir. Bu yüzden dünya çapında bir KH düzeni sizi sürekli açık veya örtülü bir negatif duygu ve düşünce hali içinde tutmaya ve bu hali sürekli derinleştirmeye çalışıyor. Çünkü negatif duygu-düşünce halleri içinde olduğumuzda "varlığımız zayıflıyor", bu da bizi daha manipüle edilebilir ve sömürülebilir tutuyor.


bozadi

#232
Pozitifleşme / var'laşma iradesiyle ilgili en önemli bulduğum hususlardan biri:

Bilinçli olarak şu veya bu ölçüde kendinizi bütünsel olarak pozitifleştirdiğiniz her defasında, sizinle ilgili "herşeyi" de pozitifleştirmiş oluyorsunuz.


Güneş sembolü. Aynı zamanda tüm varoluşun sembolü. Bunu bir küre ve kürenin çekirdeği olarak da düşünebilirsiniz. 3 boyutlu şeklin 2 boyutlu gösterimi. Çekirdek 7y. Dış çember 1y.

Ve bunu aynı zamanda kendi varlığınız olarak da kabul edebilirsiniz. Benim üstte değindiğim husus bağlamında, çekirdek sizsiniz ve çekirdek ile dış çember arasındaki alan da sizin tüm varoluş deneyimi auranız veya bulutunuz olarak düşünülebilir. Yani sizinle ilgili herşey, tüm deneyimler, tüm etkileşimler.

İşte, kendinizi pozitifleştirdiğinizde, pozitifliği benimsediğinizde, varoluş alanınızdaki herşeye de pozitif bir etki göndermiş oluyorsunuz. Bilinçli olarak farkında olduğunuz veya olmadığınız herşey. Sizinle ilgili herşey. Olası tüm sorunları çözüme şu veya bu ölçüde yaklaştıracak, şifalandırıcı bir iradedir bu. Tabi sihirli bir değnek değmişçesine tüm sorunlarınızın şıp diye çözülüvermesini beklemek gerektiği anlamına gelmiyor bu. Ama siz pozitifliği giderek daha güçlü, daha derin, daha kalıcı bir şekilde benimsediğiniz sürece, farkında olduğunuz ve olmadığınız tüm sorunlarınızın şifaya/çözüme giderek yaklaşacağından şüpheniz olmasın!

Sizinle ilgili herşey sizin bir parçanız, sizin varlığınız. Siz varlığınızı pozitifleştirme (gerçekten var'laştırma) iradesi gösterdiğinizde, artan pozitiflik sizinle ilgili herşeye etki etmeye başlayacaktır kaçınılmaz olarak. Çekirdeği dönüştürün / iyileştirin, tüm varlık küresinin şifalanmasını izleyin.

Moraliniz yükseldiğinde, az önce sizi bunaltan, çökerten sorunların üzerinizdeki etkisinin zayıfladığını görürsünüz. Sorunların gözümüzde dağ gibi büyümesine neden olan şey bizim varlıksal olarak zayıflamamızdır. Güçlenmenin, daha doğrusu "normalleşmenin" / iyileşmenin yolu pozitifleşmeden, yani var'laşmadan geçer.

bozadi

#233
Negatif duygu ve düşüncelerin hayatımızda adı konmamış bir kanun gibi olduğunu fark etmişsinizdir. O kadar ama o kadar çok sayıda şey negatif duygu ve düşünceleri tırmandıracak şekilde dayatılıyor ki, negatifliği normalleştiriyoruz, benimsiyoruz, miktarı giderek artan bir negatifliği adeta "sıfır" çizgisi gibi, yani "normal" olarak kabul etmeye zorlanıyoruz. Yani giderek daha fazla negatifliğe alıştırılıyoruz, kazanda yavaşça pişirilen kurbağa hikayesinde olduğu gibi. Şartlar/ortam negatifleştikçe biz de farkında olarak veya olmadan negatifleşiyoruz. Bizim hayat diye, hayatımız diye kabul ettiğimiz şeyin çok büyük bir kısmı, "negatiflik bombardımanına" maruz bırakılmaktan ibaret. Bu son derece bilinçli, son derece kasıtlı olarak uygulanıyor, binlerce yıldır.

Bizzat bu nedenle, "pozitifleşme" kavramı, bütünsel/derin gerçekliği ve ciddiyetiyle düşünüldüğünde aslında "tehlike" çağrışımları yapabilecek bir kavram. Çünkü koca bir düzene, koca bir dünyaya zıt gitme, güçlü bir akıntının tersine yüzme anlamı taşıyan bir tarafı var. Neredeyse dünyada tüm insanlığın isteyerek veya istemeyerek kabul ettiği bir dine ve tabi o dinin tanrısına karşı geliyormuşsunuz gibi. Kendinizi yapayalnız ve tehdit altında hissetmenize neden olabilir, ciddiyetle ve istekle düşünüldüğünde.

bozadi

#234
"BH alemi, BH varlığı, BH deneyimi, BH'lik" denen şey, "varoluşsal" açıdan bakılacak olduğunda "normallik"tir. Bu normallik "var olmak"tan ibarettir. Normal bir şekilde var olmak. Biz o kadar anormal, o kadar dengesiz/aşırı bir negatiflik halini, hastalığını, kabusunu kabullenmiş durumdayız ki, normallik bize doğaüstü görünüyor.

bozadi

#235
Birkaç saniye olumluluğunuzu artırabilir misiniz? Aslında olumluluğu artırmaktan ziyade, açık veya örtülü olumsuz duygu-düşünce halini bırakıp veya azaltıp birkaç saniye nispeten olumlu olmayı kastediyorum. Yalnızca birkaç saniye. Muhtemelen bunu yapabilirsiniz, isterseniz. Bunu yapabildiğinizi gördükten sonra, bu nispi olumluluğun süresini uzatmayı deneyebilirsiniz. Örneğin birkaç dakika. O birkaç dakikanın tamamı boyunca ille "kesintisiz" bir olumluluk artışı olmak zorunda değil ama genel olarak artırılabilir, iradenizi buna yeterince odaklarsanız. Ve bu tekrarlandıkça, bu konudaki yeteneğiniz giderek artabilir.

Peki, bunu neden yapasınız? Böyle birşey için çaba göstermeye değer mi? Bunun "hayati" öneme sahip olduğunu algılıyorum bazen. Eğer yapabilecek olsaydınız, olumluluğunuzu sürekli artırmanın, pekiştirmenin, güçlendirmenin, derinleştirmenin ne gibi etkileri olurdu?

Ben bunun "Allah'a doğru ilerlemek" olduğunu düşünüyorum. Yani varoluşun özüne doğru ilerleyiş. Hayat/varoluş yolculuğunun amacı bu değil mi? Birşeye doğru ilerlemeniz, bir hedefe yaklaşıyor olmanız gerekir, değil mi? Özümüze, bütüne, mutlağa doğru çekildiğimize dair birçok açıklama, yorum okuyoruz. O mutlağın bizim kendi özümüz (ve var olan herşeyin özü) olduğunu.

İşte, o mutlak öze doğru ilerleyişin, mesafe katedişin ölçüsünün, "olumluluk artışı" olduğuna dair bir izlenim ediniyorum okuduğum bir sürü şeyden ve kendi üzerimde yaptığım gözlemler de bunu doğruluyor gibi görünüyor.

"Kendine zarar vermeyi bırakmak" ile de eşanlamlı bu. Olağan dünya hayatının içeriklerinin çok büyük bir kısmı, bir "olumsuzluk bombardımanı" gibi yağıyor üzerimize her yönden. Bunun binlerce yıldır insanlık üzerinde kasıtlı olarak uygulanan bir proje olduğuna dair çok şey okuduk. Negatif bir takım güçler tarafından asimile edilmeye, negatifleştirilmeye çalışılıyoruz. Negatifleştikçe, olumsuzlaştıkça zayıflıyoruz ve daha kolay manipüle edilebilir, kontrol edilebilir, sömürülebilir oluyoruz.

İşte "olumlulaşma" derken, hayatımızı içten dıştan çepeçevre sarmış olan o negatifleştirme projesinin üzerimizdeki etkilerini giderek azaltmak, varlığımızı iyileştirmek, güçlendirmek demek bu.

Biz kendimizi dünyadaki hayat "filmiyle" aşırı derecede özdeşleştiriyoruz. O filmden bağımsız bir varlığımız yok sanıyoruz adeta. Ve insanlığın egosallıklarından, tembelliklerinden, yozlaşmışlıklarından dolayı, binlerce yıldır dünyadaki hayat filmimizin içeriğine aşırı derecede negatifleştirici unsurlar yerleştirmeyi başardı negatif güçler. Ve işte bu filmle özdeşleştiğimiz, ondan bağımsız düşünemez hale geldiğimizde, şiddetli ve yoğun negatiflikler hayatımızın ve varoluş deneyimimizin "doğal", "ayırt edilmez" ve "sorgulanmaz" bir parçası haline geliyor. Ve bunun suçlusu olarak, filmin içinde yaratılan/gösterilen bazı hedeflere saldırmaya teşvik ediliyoruz. İdeolojik, dinsel, siyasi suçlama ve çatışma eğilimleri bunun en basit, en yaygın ifadelerinden bir tanesi (kısmen haklı/meşru yönleri olabiliyor bu karşıtlık eğilimlerinin ama genel olarak negatif egemen güçlerin çıkarlarına uygun sonuçlar baskın oluyor). En kişiselinden en toplumsalına kadar birçok farklı boyutta cereyan ediyor hayatımızın berbatlıklarının suçlusunu arama, sorgulama, yargılama eğilimi.

Sürekli kızacak, nefret edecek, kin güdecek, öfkeden kendimizi ve birbirimizi yiyip bitirecek ne kadar çok sebep veya gerekçe var hayatımızda, değil mi? Hayatımız bunlarla dolu, bunlarla dolduruldu ve bunun miktarı sürekli artırılmaya çalışılıyor. Nasıl bir deneyin, projenin, tezgahın, makinenin içinde olduğunuzu görmelisiniz. Matrix benzetmesi yapıldı örneğin. Bu negatif güçler hayatımız üzerinde mutlak bir güce, kontrole sahip değiller ama hayatımız üzerindeki etkilerinin, kontrollerinin derecesi aşırı derecede yüksek.

İşte buna karşı ne yapabileceğimizi anlamaya çalışıyoruz. Bunun en temel parçalarından biri, olumluluğunuzu sürekli artırma ihtiyacıdır. Aslında olumluluğun sürekli artırılması, sadece Matrix makinesine karşı kendimizi koruma düzeyimizi artırma amaçlı değildir. Matrix gerçekliği hiç olmasaydı, hayatımızda adalet/eşitlik/paylaşım nispeten egemen olsaydı da olumluluğumuzu sürekli artırmamız doğal bir ihtiyaç olmaya devam edecekti, çünkü hayatın amacı bütüne, varoluşun özündeki mutlaklığa doğru ilerlemektir ve bu da temel olarak olumluluğun (OL'uşun, varlığın) giderek artırılması yoluyla gerçekleşir. Hayat sahnemizdeki adaletin veya adaletsizliğin derecesi bu temel amacı ve yolculuğu değiştirmez teorik olarak. Ve normal/makul/adil hayat şartlarında yaşıyor olsaydık bile yapmamız gerekecek olan şey, şimdi hepimiz Matrix'in ağır mağdurlarıyken çok daha hayati bir önem kazanıyor. OL'umluluğun sürekli artışı (veya giderek saflaştırılması, derinleştirilmesi) yoluyla Allah'a (Öz'e) doğru ilerleyiş, hem olağan evrensel/varoluşsal yolculuğumuzda mesafe katetmek için gerekli, hem de feci şekilde mağduru olduğumuz Matrix makinesinin bizi her gün kesintisiz bombardımanına tuttuğu negatifliklerin asimile edici (negatifleştirici, olumsuzlaştırıcı, zayıflatıcı, parçayıcı) tesirlerine karşı direncimizi sürekli pekiştirmek için gerekli.

Biz her gün Matrix içinde "olağan" hayatımızı yaşarken, sayısız negatifleştirici faktöre oldukça savunmasız/dirençsiz biçimlerde yakalanıyor ve bu durumun bilinçli olarak farkına bile varmıyor, normalleştiriyoruz. "Hayat bu." diyoruz. "Hayat böyle." Ama aslında bu duruma karşı yapabileceğimiz şeyler var.

Olumluluğunuzu sürekli artırmanın "vazgeçilmez" bir gereksinim olduğunun farkına varmanız gerekiyor. Bunu hemen kesintisiz bir başarıyla uygulamaya geçiremezsiniz ama eğer isterseniz bu konudaki yeteneğinizi ve başarınızı giderek artabilirsiniz. Ben bunu yapmaya çalışıyorum ve gözlem ve önerilerimi paylaşıyorum. Görüşlerimde zaman içinde mutlaka bazı değişiklikler, düzeltmeler, geliştirmeler olacaktır. Şu an için görebildiğim en net resmi tasvir ediyorum yalnızca, çeşitli muhtemel eksik ve yanlışlarıyla. Genel isabetliliğin yüksek olduğunu düşünüyorum ama bunu ancak zaman gösterecektir.

Olumluluğunuzu sürekli artırmak bir "lüks" değildir, hayati bir ihtiyaçtır ve hayat yolculuğunun anlamı ve amacıdır. Kendimize ve çevremizdekilere hizmetimizin yegane temeli budur. Siz kendinize iyi olmazsanız, başkalarına da iyi olmanızın pek bir imkanı veya anlamı olmayacaktır. Kendimize iyi olmak ise, belirttiğim gibi, olumluluğumuzu gün be gün artırma ihtiyacının doğallığını, gerekliliğini ve hayati önemini anlamayı gerektiriyor.

İyiliğimiz, olumluluğumuz, Allah'ın, Tanrı'nın, Öz'ün bizdeki uzantısı, parçası ve kendisidir. OL'umluluk VAR'lıktır. Tanrı dediğimiz şey, VAR'lığın mutlak çekirdeği ve aynı zamanda bütünü ve genelidir. Hayat dediğimiz yolculuk o öze doğru ilerleyiştir. Bu ilerleyişin ölçüsü, OL'umluluğumuzun, VAR'lığımızın sürekli artması, derinleşmesi, saflaşması, güçlenmesidir. İnsanlığın genelinin zaafları nedeniyle binlerce yıldır hayat filmimize/hikayemize sızıp ciddi ölçüde kontrolünü ele geçirmiş olan güçler (virüsler!) işte bunu yapmamızı (pozitifliğimizi/varlığımızı sürekli artırmak suretiyle Mutlak Öz'e doğru ilerleyişimizi) durdurmak için, Matrix işkence ve negatifleştirme makinesini hayatımızın içeriğine monte ettiler, "olağan gerçekliğimiz" haline getirdiler (mutlak değil ama çok ciddi bir ölçüde).

Ve biz her gün, neredeyse her saat, Matrix'in bize dayattığı sayısız negatifleştirici faktörü epeyce normalleştiriyoruz, bilincimize kabul ediyoruz ve bunun bizi neyden giderek uzaklaştırdığının, bize neyi unutturduğunun farkına varamıyoruz yeterince.

Baştaki pratik geliştirme önerime dönecek olursam...

Birkaç saniye olumlu olmaya çalışın, sırf siz öyle istediğiniz için. Sonra bunu ne kadar sürdürebildiğinizi sınayın. Sabit bir olumluluğu muhafaza etmeye çalışmak şeklinde olabilir bu belki ama aslında giderek artırılacak, derinleştirilecek, pekiştirilecek, güçlendirilecek bir olumluluktan bahsediyorum daha çok.

OL'umluluk SİZ'siniz aslında. Olumluluğunuzu artırmak demek VAR'lığınızı artırmak, güçlendirmek demek. ÖZ'e doğru ilerlemeniz demek. Bilinçli veya bilinçdışı bir şekilde sorun olarak algıladığınız herşeyin çözümü bundan geçiyor. Kendinize karşı en büyük sorumluluğunuz her gün olumluluğunuzu artırmaya gayret etmenizdir. Bundan daha güzel, daha şifalı birşey olabilir mi?! Mevcut hayat hikayemizde bu basit şey çok zor, anlamsız veya imkansız görünebilir ama bence çabaya değecektir. Başta, terazinin bir kefesine bu algıyı ve çabayı, diğer kefesine olağan hayatınızı koyduğunuzda, "olağan hayat" gerçekliği sıkça ağır basacaktır muhtemelen. Ama bu çabaya döndüğünüz ve pratiğinizi, yeteneğinizi, farkındalığınızı artırdığınız sürece terazideki dengesizlik giderek azalacak, hayat filminin içeriklerinden bağımsız olarak iyi'liğinizi, OL'umluluğunuzu, VAR'lığınızı sürekli artırmanın ve böylece ÖZ'e dönüş yolculuğunuzda ilerlemenin paha biçilmezliğini ve aslında bundan başka bir yol olmadığını göreceksiniz muhtemelen.

Hayatınızı geldiği gibi yaşayın. Benim önerdiğim şey içseldir, içe yolculukla ilgilidir. Dış dünyadaki yaşamınızı, onun koşullarının kadersel akışını "şekilsel" olarak değiştirmeye çalışmakla ilgili değildir. Aslında biz iyi'leştikçe, var'laştıkça, toplumsal hayatımızın koşulları üzerindeki etki gücümüz illa ki artacaktır ama bunun için acele etmeye gerek yok. Sabır çok önemli bir erdem.


bozadi

Elimizdeki kaynaklar hayatta yapılması gereken en önemli şeyin bilgi/bilinç/farkındalık artışı olduğunu sürekli vurguluyor. Benim üstte yaptığım önerinin bu konuyla bağlantısına değineceğim ilk müsait vaktimde.

bozadi

Alıntı Yap
C: (...) "üçüncü sınıfta" tüm derslerini tamamladığında nereye gidiyorsun?

S: (L) Yani bu şuna ilişkin bir soru...

C: Yanıt lütfen.

S: Dördüncü sınıfa gidersin.

C: Peki; 4. sınıfa gidebilmek için halihazırda 4. sınıfta mı olman gerekir? Yanıtla.

S: (L) Hayır. Ama 3. Yoğunluğa ilişkin herşeyi bilmen gerekir...

C: Evet. Daha uygun ifadeyle; bütün derslerini öğrenmiş olman gerekir.

S: (L) Ne tür derslerden bahsediyoruz?

C: Karmik ve basit kavrayışlar.



Alıntı Yap
C: Evet, kırmızı terlikleri düşünün. Glenda Dorothy'ye ne söyledi?

S: (J) İstediğin zaman eve gidebilirsin. (L) Her zaman eve dönme gücün var...

C: Evet.

S: (L) Yani her zaman BH olmaya dönme gücümüz var mı? 3'üncü yoğunlukta bile mi?

C: Evet.



Alıntı Yap
M: Tüm yaradılış, aslını bulmak için uğraşıp didiniyor ve aslına dönünceye kadar da rahat etmeyecek.

S: Ne zaman dönecek?

M: Siz istediğiniz zaman dönebilir.
...
M: Özgürleşmenin yolu üzerinde hiçbir şey yoktur ve o burada ve şimdi gerçekleşebilir; ne var ki siz başka şeylere karşı daha fazla bir ilgi ve heves duymaktasınız.



bozadi

#238
Üstteki ilk alıntıda, K'lar, 4'e mezun olmak için 3y'de alınması gereken derslerin niteliğini şu şekilde ifade etmiş: "Karmik ve basit kavrayışlar."

"Karmik" denen şeyin "Ne ekersen onu biçersin." ilkesi olduğunu tahmin ediyorum. "Basit kavrayışlar" derken spesifik olarak neyin kastedildiğini bilmiyorum ama hayatımızda fazlasıyla aşina olduğumuz ("basit") şeyler olduğuna eminim ("karmik ve basit" aynı şeyi niteliyor sanırım. Yani kastedilen "kavrayışlar" karmik ve basit nitelikte).

Ra, perdelemeden önce (cennetten düşmeden önce) insanlığın 3y'yi çok fazla tekrarladığını ve bir tembellik ve yozlaşma nedeniyle bir türlü 4'e mezun olamadığını söylüyor.

Alıntı Yap
RA: Logos üçüncü yoğunluk derecesinde, sizin mezuniyet dediğiniz olayın yaşanmasına gereksinim duyulduğunun bilincindeydi. Bundan önceki tüm deneyler, birçok deneyim kazandırmış olsalar bile, çok hayati bir unsurdan yoksundular; yani kutuplaşmadan... Deneyimler varlıklara yeterince kutbiyet kazandıramadığı için, varlıklar üçüncü yoğunluk derecesi devrelerini boyuna yineleyip duruyorlardı. Kutuplaşma potansiyelinin daha elde edilebilir hale gelmesi isteniyordu.


Ra 4'e mezuniyetin gerçekleşmesi için şu gereklilikten bahsediyor:

Alıntı Yap
RA: (...) Dördüncü yoğunluk derecesine geçmek üzere mezun olmak için gerekli olan, Tek Sonsuz Yaratan'ın beyaz ışığının belli bir yoğunluğunu kullanabilme, kucaklayabilme ve bu ışıktan haz duyabilme yeteneğidir.  Sizin uzay/zaman'ınızda bu yetenek, sözünü ettiğiniz hizmet yüzde oranlarıyla (en az %51 oranında başkalarına hizmet) ölçülebilir.

Perdeleme sürecinden önce ise ölçü, bir varlığın, basamaklarının her biri ışığın belli bir niteliğini massetmiş bir merdiveni ne ölçüde tırmanabileceğiydi. Varlık ya üçüncü yoğunluk ya da dördüncü yoğunluk derecesini gösteren ışık basamağı üzerinde duracaktı. İki basamak arasında eşik bulunuyordu. Bu eşiği geçmek çok zordu. Çünkü her yoğunluk derecesinin sınırında direnç bulunur. Üçüncü yoğunluk derecesi sınırını aşmak isteyen her varlığın iman veya irade melekesini idrak etmesi, besleyip geliştirmesi gerekiyordu.


Açıklamalara baktığımızda, yoğun bir teknik bilgi birikiminden ziyade bir "istek ve "irade" gereksinimi vurgusu yapıldığı görülüyor.

Ve aslında tabi bu da bir bilgi konusu. Yani "irade" de bir bilgi/farkındalık konusudur, kaçınılmaz olarak. Birşeyi yapmak için gereken iradeyi bir türlü gösteremiyorsan, gerekli farkındalığa henüz yeterince sahip olmadığın içindir. "Bildiğin" zaman karanlık dağılır, meseleyi apaçık görürsün ve gereğini yaparsın. Ra'nın vurguladığı "istek" meselesine dikkat çekmek istiyorum tekrar. Hatta Ra "haz duymak"tan bahsediyor. Yani istemek ve keyif almak. Birşeye irade göstermemek veya gösterememek, o şeyi yeterince istememek veya ondan yeterince haz duymamaktan kaynaklanıyor olabilir.

Alıntı Yap
RA: ...öyle bir hasat olacak ki, çoğunuz üçüncü yoğunluk devresini tekrarlamak zorunda kalacaksınız. Gezginlerinizin, öğretmenlerinizin ve üstatlarınızın tüm enerjisi şu anda hasatı çoğaltmak üzerinde toplanmıştır. Ama hasat edilecek pek az varlık var.


Alıntı Yap
SORU: Başka bir deyişle, dördüncü dereceye hasat edilecek varlıklar içinde daha çok sayıda pozitif ve daha az sayıda negatif varlık bulunacak. Öyle mi?

RA: Evet. Ancak, insanların büyük bir çoğunluğu üçüncü yoğunluk derecesini tekrarlayacaklar.


Alıntı Yap
RA: ...Gerçekten çaresiz ve âciz olanlar, yollarını bilinçli olarak seçmeyip, yaptıklarının ve üzerinde gittikleri yolun farkında bile olmadan aynı deneyimleri, aynı kalıpları tekrarlamakta olanlardır.


bozadi

Tüm bu açıklamalardan görebileceğiniz gibi, insanlık aslında 3y'nin son derece basit olan derslerini fazlasıyla tekrarlı bir şekilde görüp durmuş yüz binlerce yıldır. 4'e mezuniyet konusunda eksiklik duyulan şey "bilgi" yetersizliğinden ziyade "ilgi" ve "irade" yetersizliği.

"İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır." (Yunus Emre)

Yani mesele çok teknik/kitap bilgisi edinmekten ziyade "kendini bilmeyle" ilgili.

"Pozitiflik artışı" diye vurgulamaya çalıştığım şey aslında "pozitiflikle özdeşleşme" olarak da tanımlanabilir, çünkü pozitiflik varlıktır. OL'umluluk = VAR'lık. Olumluluk denen şey biziz. Öz benliğimiz pozitifliğin, olumluluğun, varlığın ta kendisi. "Kendini bilme" bununla ilgili. Bu bilincin, bu farkındalığın artışı, Allah'a/Öze doğru olan yolculukta ilerlemeyi sağlayan şey.

Pozitiflik, olumluluk, varlık, neşe... Tüm bunlar da bilginin, farkındalığın birer konusu. Herşey bilgi de bunlar değil mi?! En önemli, en temel bilgi bu. Kendini bilmek, ne olduğunu bilmek. Ben varlığın, pozitivitenin, olumluluğun ta kendisiyim. O yüzdendir ki, bizi olumsuzlaştırmaya, negatifleştirmeye, zayıflatıp köleleştirmeye çalışan negatif varlıklar tüm güçleriyle bizi negatiflik bombardımanına maruz bırakıyorlar. Pozitiflikle, varlıkla bağlarımızı sürekli zayıflatmaya, yok etmeye çalışıyorlar ve bu konuda epeyce başarılı da oldular. Bizim "hayat" dediğimiz şeyin tamamı değil ama çok büyük bir kısmı, gerçeklik duygumuzu parçalayıp bizi bir yalana inandırma amaçlı "işkence sürecinden" ibaret.

Pozitiflik-olumluluk denen şeyin, öz benliğimizin bir uzantısı ve kendisi olduğunu hatırlayıp ona sahip çıkmamız gerekiyor. Kendimizi pozitifleştirme, var'laştırma, iyi'leştirme yeteneğimizi (ciddi oranda hamlamış olsa da) çalıştırıp güçlendirmemiz gerekiyor.