Kendimizi ne sanıyoruz aslında Ne yiz?

Başlatan ivrin, 01 Nisan 2009, 02:55:28

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 18 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ivrin

#30
Bizle aydınlanmış halde iken, düşünen zihnimizi yine gerektiğinde kullanırız ama bu kez bunu eskisinden çok daha etkili bir biçimde bize faydalı olacak şekilde kullanırız.

Düşünce çoğunlukla pratik amaçlarla kullanılır, şimdi istem dışı iç diyaloglarımızdan burada bu metotlarla kurtulmayı öğrendik, hatta eğer uyguluyorsak kurtulmuşuzdur bile. Çünkü kurtulmak için bilmek ve ilk adımı atmak yeterlidir, yani öğrendiğimiz şeyin kendisi olmak gerekir. Bu bilgi bizde vardı elbette bunu yeni keşfetmedik, ancak biz yüzyıllar boyu o zaten varolan doğal bilginin üzerini düşünce formlarıyla örtüp kapatmıştık. İşte şimdi yeniden hatırladık ve derinliklerimizdeki o içsel sessizliğin, o sükunetin ve o doğal ama sınırsız yetenekleri olan asli realitemizin farkındayız artık.

Biz zihnimizi kullandığımızda, o yetenekli stilistimizi yani:) ve özellikle de alternatiflere yani yaratıcı bir çözüme ihtiyacımız olduğunda kullandığımızda, her birkaç dakikada bir düşünce ile sessizlik ve düşünce ile düşüncesizlik arasında gider geliriz. Düşüncesizlik halimiz düşüncesiz bilinçtir! Ancak bu şekilde iken yaratıcı biçimde düşünmek de gayet mümkündür. Ve işte  bu şekilde düşünce ancak ve ancak gerçek bir güce sahip olacaktır.

Ama kendimizi gözlemlediğimizde yani düşünen mekanizmamızı izlediğimizde göreceğiz ki, düşünce kendinden çok daha büyük ve geniş bilinç alemine bağlı olmadan, tek başına kaldığında yani tek başına hareket ettiğinde hızla kısır, anlamsız ve yıkıcı hale gelmeye başlayacaktır. O sebeple de daima bilincin gözetiminde, kontrollü bir düşünüş ile, hayatın tam içerisinde, şuan, daima burada olmak kaydıyla o savaşlar üreten ve canlar yakan yıkımdan kurtulabiliriz.

Ve de asli varlığımızla buluşup evrensel olan sırlara (aslında sır olmayan bildiğimiz her şeye) kavuşuruz!
 

ivrin

#31
Peki zihin bu kadar tü-kaka mı, gerçekten bu kadar kötü müdür.. ne-menem bişeydir hiç işe yaramaz mı?
 
Hayır dostlar, zihin aslında hayatta kalmamızı sağlayan bilincin hizmetinde mükemmel bir makinedir. O, diğer zihinlere saldırı ya da onlara karşı kendini savunma, bilgi toplama, depolama ve analiz etme göreviyle mükemmel bir çalışandır.. ama asla yaratıcı olan o değildir. Yaratıcılık, zihnimizin bu meziyetlerini kullanıp kararlar alan varlığımıza aittir.. ancak farkında olmaz da kararları zihnimiz ile alırsak gelinen sonuç, kurguların gerçek olmayan sentezlerinden elde edilen geçici bir çözüm olacaktır.

Tüm gerçek sanatçılar, bu durumu bilseler de bilmeseler de eserlerini bir düşüncesizlik halinden, içsel sezsizlikle doğal zekalarıyla yaratırlar. Ve bu yaratımları esnasında, o "anda" varoldukları dönemlerde tüm varolana eşit, evrenin zekası ile, de işbirliği içerisindedirler. Bu durumda zihin yaratıcılığın peşinden gelerek bu yaratıcı dürtüyü ya da içgörüyü şekillendirir ve ona form kazandırır. Ve yine bu devasa kaynağa dayalı olarak şekillendirdiklerinin belki de milyonlarca alternatifini stilize edecek kabiliyete de sahiptir. Bir çok büyük bilim adamı kendi yaratıcı hamlelerinin zihinsel bir sessizlik zamanında geldiğini insanlarla paylaşmışlardır ve dikkati bu noktaya da bilinçli olarak çekmişlerdir aslında.

Amerika'da Einstein dahil olmak üzere, en seçkin matematikçilerin arasında yapılan araştırmaların şaşırtıcı sonuçları, o dahilerin çalışma yöntemlerinde düşünmenin "yaratıcı eylemin kısa, sonucu belirleme aşamasında küçük bir rol oynadığı"nı göstermiştir.

Böylece diyebiliriz ki bazı bilim adamlarının yaratıcı olmamalarının basit nedeni onların nasıl düşüneceklerini bilmemeleri değil, düşünceyi nasıl kullanacaklarını ve durduracaklarını bilememeleridir! Bunu bilen bilim adamları bilemeyenlere kaynak olmuşlardır. Hiç bilemeyip farkına varamayıp zihninin getirdiği sonuçlar nedeniyle intihar edenler de vardır. O susturamadıkları gürültünün can yakıcı ıstırabı ve esaretine dayanamamışlardır. Oysaki formül çok kolaydır; sadece gözlemleyen olarak varlık ile birlik halinde daima burada olmak!
 

ivrin

#32
Dünya üzerindeki ya da bedenimizdeki yaşam mucizesi, zihin yoluyla veya düşünme yoluyla yaratılıp sürdürülmemiştir. Burada açıkça zihinden çok daha büyük bir zeka iş başındadır. Nasıl olur da, bir inç'in binde biri büyüklükte bir insan hücresi, DNA'sında, her biri altı yüz sayfadan oluşan bin kitabı dolduracak bilgi ve talimatlar içerebilir? Biz bedenlerimizin işleyişi hakkında daha çok şeyler öğrendikçe, bedenin içinde işleyen zekanın ne kadar engin olduğunu ve sadece onun içindekiyle sınırlı olmayıp evrenin zekasıyla da bir olduğunu, ve bu konuda ne kadar az şey bildiğimizi daha çok fark edeceğizdir. Varlık zihni yani düşüneni takip ettiğinde, bu farkındalıkla da zihin varlık ile bağlantı kurup varlığın kontrolü ile görevini yaptığında olağanüstü bir mekanizmaya dönüşür. İşte o zaman zihin kendisinden çok daha büyük bir şeye hizmet etmektedir, ve işte o zaman zihin çok kıymetli bir eleman ve dosttur.
 

ivrin

#33
E peki o zaman duygu nedir? Ve neden duygularımızla hareket ederiz ki?
İşte bunları bundan sonraki yazıda anlatmaya çalışacağım vakit buldukça arkadaşlar, bu akşam bu kadarlık yeter. Gözlerim yoruldu ve sanırım acıktım da:) Sonra görüşmek üzere sevgiyle kalın..
 

ivrin

#34
Evet arkadaşlar, gelelim duygularımıza; onlar nedir ve neden onlarla hareket ederiz.. niye duygularımız sayesinde mutlu veya mutsuz olmak kavramlarıyla yaşarız? Mutluluğun kendisi de bir duygudur ama biz onun neden duygu olduğunun farkına bile varamayız ve hayatımızın amacı oluverir.. ve sanırız ki o mutluluğa güzel duygularımızla ulaşıyor ya da mutsuzluğumuzu yaratıyoruz. Bir yerde evet tüm duygu durumları birbirine vasıtadır ama tam olarak böyle değildir. Mutlu olmaya vasıta olarak kullandığımız duygular da, mutluluğun kendisi de bir duygudur. Peki bu nasıl oluşur ve biz bunu nasıl kontrol edebiliriz? Ve -duygulardan kurtulmamız- tabiri aynı zaman da mutlu ya da mutsuz olmamamız anlamına mı gelir? Ve tabii ki en önemlisi de bizler acaba duygularımızı da gözlemleyerek, o varlıkla bir olma haline ulaşabilir miyiz? İşte bugün tüm bunlarla ilgili konulara değineceğim arkadaşlar.
 
Zihnimiz yalnızca düşüncelerimizi değil aynı zamanda duygularımız ve tüm bilinçsiz -zihinsel olan duygusal ve tepkisel- kalıplarımızın oluşumunu da içerir. Duygu zihin ve bedenin buluştuğu noktada ortaya çıkar. O bedenimizin zihnimize daha doğrusu düşüncelerine gösterdiği tepkidir, yani düşüncelerimizin bedenimizdeki yansımasıdır. Örneğin, bir saldırı düşüncesi ya da düşmanca herhangi bir düşünce bedende öfke dediğimiz bir enerji birikimi yaratır. Böylece bedenimiz dövüşe hazırlanır. Bir boks maç öncesi boksöre antrenörünün söylediği cümleleri hepimiz az çok bilir ve hatırlarız, o sözler dövüşe hazır olmayan bir bedenin zihninin uyarılması için kullanılan sözlerdir. Bu sözlerle önce zihin düşünmeye başlar düşünceler duygulara dönüşür ve o duygular gerekli salgıları harekete geçirir, böylece beden tehlike altında olduğu mesajını almış olarak dövüşmeye başlar.

Bu kendini koruma amaçlı saldırı halidir ve bize yapılan gerçek saldırılarda gerçekten çok işe yarayacaktır. Ama eğer zihnimiz bir önceki saldırı öncesi benzer durumlarda (daha önceden yaşadığı tecrübelere dayalı yani geçmişin gözleriyle anı değerlendirdiğinde) gerçek olmayan bir saldırıyı kurgularsa, bizim öfkemiz delilikten başka hiç bir şey olmayacaktır. Ama zihin bunu daima yapmaktadır! Yani onun işleyişi ve değişmez görevi budur. O biriktirir, arşivler, benzer bir olay olduğunda arşivden çıkarır sentezler, stilize eder alternatiflerini üretir ve uygular. Böylece an'ı geçmişin gözleriyle görüp değerlendirir. Bir boks maçı esnasında bu normaldir, fiziksel ya da psikolojik olarak tehdit edildiğimiz düşüncesi ile beden hazırlanır ve bedenin kasılıp saldırıya hazır olmasını sağlar.. işte bu durum korku dediğimiz duygunun fiziksele dönüşmüş halidir. Bu eylem bir boks maçında bilinçli ve normaldir ama biz bunu gün içerisinde hemen her duruma karşı bilinçsizce yaparız ve işte kaos orada başlar.

Bilim adamları araştırmaları sonucunda, bu güçlü duyguların ayrıca bedenin biyokimyasında değişikliklere neden olduğunu çoktan saptamış ve bunu tıbbın tüm alanlarına yaymıştır. Dikkat ediniz ağrı kesicilerin içerisinde hep bir relaxan bulunur, çünkü zihnin sessizliğine ihtiyaç vardır ki beden eski dengesine ulaşabilsin. Bu duygu durumlarımızın neden olduğu biyokimyasal değişiklikler, duygunun fiziksel ya da maddesel veçhesini temsil ederler. Çünkü bizler düşünce kalıplarımızın bilincinde değilizdir. Amaa yalnızca duygularımızı izleme yoluyla bile onları fark edebiliriz. Ve hatta derin bilincimize varlığımıza birer giriş kapısı olarak kullanabiliriz.

Düşüncelerimizle, hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız şeylerle, yargılarımızla daha çok özdeşleştikçe, bizler bunun farkında olsak da olmasak da, duygusal enerji birikimimiz daha güçlü olur. Ve eğer bu duygularımızı hissedemez hale gelmişsek, onlarla bağlantımız tamamen kesilmiş ve bu duygusal halimizi doğal halimiz zannederek yaşamaya başlamışsak, bu sefer de onları fiziksel düzeyde hastalıklar ya da hastalık belirtileri olarak deneyimlemeye başlayacağızdır.


İşte o zaman duygu-beden tepkisi ile zihnimizin söylemleri arasında yani beden ile düşünceler arasında bir bağ kurulmakta.. bu bağı fark edip  duygulara kulak asmayıp zihin ile özdeşleşmeye devam edildiğinde, bir sürü fizyolojik ve psikolojik hastalıklarla bedenimiz tepki vermeye bizi uyarmaya devam edecektir. Bu otomatik işleyiş 3. boyut realitemizin değişmez gerçeğidir. Ne zaman ki biz öz-varlığımız ile gözlemleyen olarak orada tam ve bütün halde bulunursak bu işleyişi kontrol ediyoruz demektir. Bu zihin ile özdeşleşme durumumuz; "zihin ile duygu" "duygu ile beden" ve "beden ile zihin"  arasında durmadan süregelen bir kısır döngüyü yaratır ve öz-benliğimize hizmet etmesi gereken bu elemanlar, öz-benliğimizi perdeler ve bize bu farkındalıksızlık içerisinde büyük ıstıraplar verirler. Bu durumda bizim için zekamızın önemi veya sosyal ilişkilerimizdeki gerçekliğin önemi yoksa bile, bu durum artık bedenimize ve bize verdiği acıdan dolayı önem kazanmaya başlar ve biz acı ile farkına varırız. Böylece hastalık oluştuktan sonra artık çok geç kalınmış bir farkındalığa sahip olunabilmektedir. Bir kanser hastasını düşünün, bu aşama artık çok geç kalınmış bir aşamadır. Amaaa diğer yandan kanseri yenen bir çok insan tanırız, işte bu durum da işleyişinin ona verdiği zararı bilinçli değilse bile ama bir şekilde fark edip zihin kontrolünü gözetimi altına almış insanlarda gerçekleşir.
 

ivrin

#35
Arkadaşlar işleyiş sistemimizle alakalı bir şema hazırladım bu şemanın yukarıda ne anlatmak istediğimi daha iyi ifade edeceğini düşünüyorum. Bu şemada işleyiş sistemimizin elemanlarının birbirini her iki yönde nasıl tetiklediğini göreceksiniz. Kısır döngü yazısının bulunduğu orta alanı ya da şemanın çizili alanının dışındaki tüm alanı da izleyen bilincimiz olarak düşünün, eminim kafanızda daha da netleşecektir.
 

ivrin

#36
Arkadaşlar, bilincimizin dışında oluşan güçlü bir duygusal kalıp bizlerin dışında, bir olay olarak bile ortaya çıkabilir! Örneğin; etrafımızda içlerinde bir hayli öfke barındıran, ancak bunun farkında olmayan ve bu öfkeyi ifade edemeyen insanların –çoğunlukla görünürde bir neden olmadığı halde dahi-  sözlü, hatta fiziksel saldırılara uğradıklarını hep görürüz. Onlar öfkelerini belli etmedikleri halde bu saldırılara neden uğramaktadırlar?

Çünkü yaptıkları güçlü öfke yayını belirli insanlar tarafından bilinçaltı olarak algılanır ve onların bu gizli öfkeleri etraflarında bilinçaltında algılayanların öfkelerini harekete geçirir. İşte bu sebeple bile duygularımızı dolayısıyla da düşüncelerimizi daima bilincimizin gözetimi altına almalıyız!

Eğer bizler duygularımızı hissetmekte zorlanıyorsak arkadaşlar, işe dikkatimizi bedenimizin içsel alanına odaklayarak başlayabiliriz. Yani bedenimizi içten-doğru hissederek bunu yapmalıyız. Bu durum bizi duygularımızla temasa geçirip onları fark etmemizi sağlayacak. Böylece fark edemediğimiz öfkemizin etrafımızda yaydığı kötü enerjiyi tespit edebilecek ve bize yapılan o anlamsızca saldırıların asıl nedenini görme fırsatımız olacaktır.

Diğer bir deyimle etrafımızda anlamsızca bulduğumuz bize karşı sergilenen bir takım saldırılar algıladık ise, bu sorunun bizim zihnimizin kurgularından ve düşüncelerinden oluşan, öfke duygumuzun yaydığı enerji olduğunu görme fırsatımız da olacaktır. Eğer zihnimizi gerçekten tanımak istiyorsak, bedenimiz bize daima doğru bir yansıma verecektir.

Bedenimizi zihnimizin aynası olarak düşünelim ve başkalarının bize karşı tavırlarını da öyle!

Biri bize anlamsızca bir saldırı uyguladığında önce kendimizi gözlemleyelim. Belki de diyeceksiniz ki "evet öfkeliydim ama ben o kişiye öfkeli değildim, ben bir başkasına öfkeli idim.. o halde niye bu kişi bana saldırdı?" Kime öfkelendiğiniz önemli değil arkadaşlar, siz bir öfke yayını yaparken bu öfkeniz bir başkasına olabilir, ama bu öfke yayını sizin en yakınlarınızdaki sizinle iletişim halinde olduğunuz varlıklara yansıyacaktır. İşte bu yüzden daima duygularımızı gözlemleyip duyguları bedenimizde hissetmeliyiz. Ve birisi de bize saldırdığında önce geri çekilip bir kendimizi gözlemlemeliyiz!

Bu bir kaçış değildir, bu bir analiz ve bir kendinize durum tespiti alanı yaratmaktır. Biri size saldırdığında hemen saldırmayın "Ben size ne yaptım ki şimdi?" diyerek de suçluluk kalıplarına girmeyin. Belki evet siz ona bir şey yapmadınız ve ona kötü bir şey de düşünmediniz ve öfkeniz ona değil ama sabah elektrik faturanız yüksek gelmiş olabilir arkadaşlar ve siz öfke yayını içerisindesinizdir. Siz ne kadar sakin görünürseniz görünün öfke yayınımız iletişim halinde olduğumuz bireylerden bize yansıyacaktır.

NOT: Arkadaşlar burada başka bir şey daha farkettik mi? Dikkat edin, bakın nasıl duygularımızın olumsuz haliyle bile bütün olduğumuz gerçeğini de farkedebilirsiniz! Ve yine aslında onları gözlemlersek nasıl varlığa direk giriş yapabildiğimiz gerçeğini de görürüz. Hatta öyle bir giriş kapısı ki sadece varlığın bizdeki alanına değil varlığın ilişki içerisinde olduğumuz diğer tüm alanlarına da giriş kapısı olduğunu görürüz:)
 

ivrin

#37
Sonra bir de; duygularımız ve düşüncelerimiz arasında belirgin bir çatışma varsa ( yani mutlu olduğunuzu düşündüğümüz halde canımız sıkkın ve ıstıraplı hissediyorsak) burada düşünce yalan, duygu ise gerçeği söyleyendir. Çünkü duygular düşüncelere bağlı güdümlü oluşurlar, oysa düşüncelerimiz, istediğimiz-zaman zekâmız tarafından kontrol edilebilen ama kontrol edilmediğinde egemenliği eline geçirebilen zihin ürünü söylemlerdir. Bu durum bizim kim olduğumuzla ilgili en büyük gerçek değildir dostlar.. bu durum düşüncelerimiz akabinde ruh halimizle ilgili görece gerçek olacaktır.
 

ivrin

#38
Yüzeydeki düşüncelerimiz ile bilinçsiz zihinsel süreçler arasındaki çatışma kesinlikle çok görülen ortak bir durumumuzdur. Biz "bilinçsiz-zihin-faaliyeti" mizi düşünceler olarak fark edemeyebiliriz, ama o daima bedene bir duygu olarak yansımaya devam edecektir ve biz işte bunu çok net fark edebiliriz. Bir duyguyu bu şekilde izlemek, daha önce tarif ettiğim bir düşünceyi izlemek ile temelde aynı şeydir arkadaşlar. Aradaki tek fark bir düşünce sizin kafanızda bulunurken, bir duygunun güçlü bir fiziksel unsura sahip olmasıdır.  Böylece öncelikle bedende hissedilmesidir! Ancak o zaman biz onun tarafından yönetilmeden duygunun orada olmasına izin verebiliriz. Biz artık duygu değilizdir; biz izleyen, gözlemleyen, mevcudiyetizdir. Eğer bunu uygularsak, bizde bilinçsiz bulunan her şey bilincin ışığına çıkmaya mahkum olacaktır.

Kendimize daima şunu sormayı alışkanlık haline getirebilmeliyiz;  "ŞU AN içsel alnımda neler olup bitiyor ve ben ne düşünüyor ne hissediyorum?" Bu soru bize doğru yönü gösterecektir. Evet, bu soruyu daima kendimize soralım amaaa gözlemleyen olarak orada tam bir bilinç halinde mevcut olduğumuzda, yakaladığımız duyguyu analiz etmeyelim arkadaşlar ve de sakın yargılamayalım, üzerine katiyen yorum yapmayalım, sadece izleyelim.. zira yorum yaptığımızda bir kısır döngünün başlangıcına sebebiyet verebiliriz.
 

ivrin

#39
Peki duygu nasıl varlığa giriş kapısıdır? Evet duygu, varlığın farkındalığını elde etmemiz ve ona giriş yapabilmemiz için en önemli kapılarımızdan biridir. Dikkatimizi içimize odaklayalım, duygumuzun enerjisini iyice hissedelim, acı veya tatlı sadece duygumuza odaklanalım ve onu ta en derinden hissedelim. İşte bu durum bizi an'da sabitleyecek ve -izleyen olan- mevcudiyetimizi fark ettirecektir. Bizi bedenimizin içsel alanına yöneltecektir.

Her hangi bir duygumuz olmasa dahi, daima "acaba içimizde neler olup bitiyor?" sorusunu sormaya devam etmeliyiz.. Ta ki, varlık ile birliğin kesintisiz bütünlüğünü sağlayana kadar.

Eğer "içimde neler olup bitiyor?" dediğimizde o an içimizde bir duygu mevcut değil ise, bu kez de dikkatimizi daha derinlere yani bedenimizin içsel enerji alanına yönlendirmeliyiz. O  içimizde neler olduğuna dair sorgulamalarla yeni bir daimi giriş kapısı aralamak mümkündür çünkü ancak böyle illüzyonsuz öz varlığımıza ulaşabilir ve daima gözlemleyen olarak bilinçte mevcut kalabiliriz.

Duygularımız genelde büyütülmüş ve güçlendirilmiş bir düşünce kalıbını temsil eder bunu hiç bir zaman unutmamalıyız! Ve yine unutmamalıyız ki, duygunun çoğunlukla etkileyici enerji birikimi yüzünden, başlangıçta onu izleyebilecek kadar yeterince orada mevcut kalabilmek hiç de kolay değildir. O bizi teslim almak bize hakim olmak ister ve eğer biz yeterince mevcut değilsek ve bunun için bu kolay kapılardan her hangi birini kullanmıyorsak, zihin bu esareti sağlamayı çoğu kez kolaylıkla başarır.. çünkü o otomatik çalışır ve sadece görevini yapmaktadır.
 

ivrin

#40
Yukarıda da bahsetmiştik; duygu, bedenimizin hatalı düşüncelerimize verdiği tepkidir aslında. Bedenimiz bizi duygular vasıtasıyla daima uyarır demiştik. Beden o duygularla bize demektedir ki; "bu düşünce sana acı veriyor realitene dön! An'a dön ve gerçeğinin içerisinde kal. Bu düşünceler hatalı! Ve seni yanlış yönlendirip -gerçeğin-in anın dışındaki deneyimlerle yorumlanmasına sebep oluyorlar." demektedir.
.
Eğer biz tam ve bütün halde, an'da, tüm farkındalığımızla burada mevcut olmaz isek, düşüncelerimiz sonucunda oluşan duygularla bilinçsizce özdeşleşiriz.. bu durumda duygu, geçici olarak "BİZ" olma durumuna dönüşür. Biz duygudan ibaret oluruz ve hissettiğimiz o an ki düşüncemize göre oluşan duygu ile çok büyük bir acı varlığı olmaktan ibaret oluruz. Ve düşünüş ile duygu arasında bir kısır döngü oluşur ve bitmek tükenmek bilmeyen birbirlerini tetikleme durumuna geçerler.

Nasıl mı; düşünce kalıbı kendisinin bir duygu şeklinde büyütülmüş bir yansımasını yaratır!!! Ve duygunun titreşim frekansı da o frekansın üzerine düşünmeye devam etmemize sebep olur! Bu kalıplar karşılıklı birbirlerini besleme devam ederek, birbirlerini tetikleyip dururlar.
Zihnen duygunun nedeni olarak algılanan -durum olay veya kişi- üzerinde durarak düşünce duyguyu beslemeye devam eder. Veee biz bu durumu fark edip duruma bilincimizle el koyana kadar kısır döngü halinde bu kaos sürüp gider.   :(
 

ivrin

#41
Temelde tüm duygularımız, bizim isim ve formumuzun ötesinde kim olduğumuzla ilgili farkındalığımızı yitirmemizden kaynaklanan bir ilk, bir esas ve ayırt edilmemiş duygunun biraz değişmiş halleridir. Onun ayırt edilmemiş doğasından ötürü, bu duyguyu tam olarak tarif edecek bir isim bulmak neredeyse imkansızdır. Mesela "korku" bu duyguya yakındır ama sürekli bir tehdit duygusunun ötesinde o ayrıca derin bir terk edilmişlik ve eksiklik duygusu da içerir. En iyisi ona temel bir terim kullanıp basitçe "acı" demek yerinde olacaktır.

Zihnin başlıca görevlerinden biri aslında yine kendisinin yarattığı bu duygusal acıyla savaşmak ya da onu uzaklaştırmaktır.. ki bu durum, işte onun o ardı arkası kesilmeyen faaliyetinin ve gürültüsünün de nedenlerinden biridir. Ama onun elinden gelense ancak yeni bir düşünceyle belki bu acının üzerini geçici olarak örtebilmektir. O çabalamaya devam eder ama çabaladıkça da sorunların içine gömülür.. çünkü o sadece otomatik çalışan bir mekanizmadır ve elinden o kadar gelir. Asıl sorunu çözecek olan ise zihnin tüm bu gürültüsünden arınıp ortaya çıkan öz-varlığımızdır. Ama zihin, bu kısır döngüde ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne yazık ki acı da o denli büyür ve çözüme ulaşılamaz. Çünkü zihin bunun çözümünü asla bulamaz! Ve bu korku dolu amansız faaliyeti hızla kısır döngü içerisinde sürer gider. Bu kaos dolu faaliyetinden dolayı da bizlerin bu çözümü bulmamıza bir nevi izin ver(e)mez. İzin vermez çünkü kendisi bu sorunun asli parçasıdır ama o bunu bilemez, o sadece görevini yapmak ve bu görevi yaparken de varlığını korumak çabasındadır. Bir dedektifin bir katili bulmaya çalıştığını ama kendisinin de o katil olduğunu ama bunu kendisinin bilmediğini düşünün, işte zihnin durumu aynen budur!

Bizler benlik duygumuzu zihnimizle özdeşleştirmekten, yani egodan ilham almaktan vazgeçene kadar bu acıdan kurtulamayız. Biz bu özdeşleşmeyi bıraktığımızda ancak zihin iktidardan düşecek ve öz benliğimiz yani asli varlığımız gerçek doğamız olarak ortaya çıkabilecektir. Böylece bağımsız irade sahibi insanlığımız ortaya çıkar. Ve artık düşüncelerini ve duygularını kontrol edebilen yüksek ve aydınlanmış gerçek kimliğimizi bulmuş varlıklara dönüşme fırsatımızı yaratmaya başlamışız demektir.
 

ivrin

#42
Arkadaşlar, bundan sonraki yazıda varlığın sevinci ve huzurunu duygu formları ile karıştırmamayı öğreneceğiz hep beraber.

Çünkü Varlık ile bir olduğumuz zamanlardaki o süptil enerjinin yaydığı huzur ve sevincini dönem dönem istem dışı da olsa bilmeden de deneyimleriz.. ama çoğumuz hatta her birimiz, mutluluk formu ile varlığın huzur ve sevinç hallerini, bilgisizliğimiz yüzünden ona bir anlam veremediğimiz için karıştırmaktayızdır.

Mutluluk zihinsel bir üretimdir, sevinç ve huzur ise tam ve bütün halde ikenki varlığın doğal halleridir. Bunları karıştırmamak için onları nasıl ayrıştıracağımızı konuşacağız bundan sonra. Böylece öz-valığımızdan gerçeğimize dair süptil bir enerji ile gelen mesajlarla, zihinsel olanları nasıl karıştırmadan ayırt edebileceğimizi de öğrenmiş olacağız canlarım:)





NOT: Sevgili dostlar bir konuda sizi uyarmak istedim izninizle; burada tüm yazdıklarımın yüzde yüz'ü doğrudur diyebilmeniz için sadece deneyimlemeniz gerekir. Deneyimlemeden bunları asla bilemeyeceksiniz! "İvrin bunları yazıyor ama acaba doğru mu?" sorusunun cevabı sadece sizdedir. Başka hiç kimsede bu cevabı bulmaya çalışmayın.. ve birbirinizi de bu konuda "acaba başarabiliyor mu?" diyerek asla sınamaya kalkmayın! Bu tür işlevsiz uygulamalar ancak sizi olgunluk sürecinizden alıkoymaktan başka bir işe yaramazlar.

Size tek bir şey yol aldıracaktır; kendinizde deneyimlemek ve sonucu görmek. Ama tabii ki sabır ve kararlılıkla! Çünkü, asırlardır Pavlov'un kuçuları gibi şartlandık -zihinsel kimlik-le yaşamaya, şimdi o alışkanlıklardan bir uygulama ile kurtulmak mümkün mü?

Elbette zorlanacağız, elbette yorulacağız ama sonucunda daimi olarak varlıkla tam ve bütün halde bir olmak armağanına sahip olacağız;) ve bunun için de her şeye değer dostlarım. :)

Sevgiyle Kalın Melekler..
 

ivrin

#43
Evet şimdi size sevgi sevinç ve huzur diye tanıdığımız ama onları duygu zannettiğimiz, bu üç güzel şeyin aslında ne olduğunun farkındalığıyla ilgili paylaşımlarda bulunacağım izninizle. Sevgi, sevinç huzur gibi gerçekler ile egosal olan mutluluk heyecan ve hazlar üzerine yazacağım bugün. Çünkü zihin otomatik düşünme denen kontrolsüz faaliyetine hızla yeniden başladığında, böyle anlar hep kısa sürer ve biz kendimizi zihnin hakimiyetinden kurtarana dek te sevgi sevinç ve huzur büyüyüp gelişemez. Bugün sevinç sevgi ve huzur diye tanıdığımız ama onları duygu zannettiğimiz, bu üç güzel şeyin aslında asli varlığımız olduğunun farkındalığıyla ilgili paylaşımda bulunacağım izninizle.

Bu duygu zannettiğimiz sevgi ve sevinç halleri, aslında bizim doğal halimiz olan varlığa içsel bağlılık halinden hiç ayrılmazlar. Ne zaman düşünce akışımızda bir kesinti bir boşluk hali meydana getirsek, kısa sevgi, sevinç ya da derin huzur anları yaşadığımızı gözlemleriz. Ancak tüm bunlar bize öğretilmediğinden neden bu süptil anları yaşadığımızı anlamaz ve bilmeyebiliriz o zaman da bunu mutluluk gibi formsal duygularla karıştırabiliriz. V e o kadarla da kalmayıp daha da ileri gidip bu halleri mutluk sandığımızdan dolayı, mutluluk beklentisinde olduğumuz şeyler gerçekleştiğinde de aynı yoğunluğu bekler halde buluruz kendimizi. Ama ona bir türlü kavuşamayız! Çünkü o süptil haller aslında mutluluk değildir. O mtlulukla karıştırdığımız kısa süren derin haller, farkında olmadığımız zamanlarda deneyimlediğimiz varlık ile birlik hallerimizdir. Çoğu insanlar için böyle boşluklar nadiren ve tesadüfen gerçekleşir, bazen zihnin büyük bir güzellik karşısında, ya da aşırı fiziksel performans yaşadığımız zamanlarda, hatta büyük tehlikeler karşısında bile "KONUŞAMAZ" hale geldiğinde gerçekleşir. Çünkü o aşırı performans sonrası zihin durduğunda deneyimlediğimiz  gerçek bir AN'dır. Varlıkla "bir"lik AN'ı! Birden içsel bir sessizlik oluverir ve o sessizlik içinde süptil ama yoğun bir sevinç, sevgi ve huzur hissedilir. Lakin gözümüzü açıp kapayana kadar geçer gider. Hiç olmadı mı size bir manzaranın karşısında inanılmaz bir huzur ve sevinç, sevgi, halleri? İşte o anlar zihnin biz farkında olmadan da sustuğu anlardır. Mesela bir kaza atlattığınızdan sonraki anlar olabilir bu derin huzur sevgi ve sevinç halleri, ya da bir dağcılık sporunda ayağınız kayar ve ölümle burun buruna gelirsiniz ama kurtulursunuz ya, işte orada nedense değişik bir huzur sevinç ve sevgi hali yaşarsınız her şeye karşı.

Ama çoğunlukla zihin, kesintisis düşünme faaliyetine yani o korkunç gürültüye hızla yeniden başladığından, böyle anlar çok kısa sürer, biter gider. Ve işte biz kendimizi zihnimizin hakimiyetinden kurtarana dek sevgi, sevinç ve huzur anları büyüyüp gelişemez bir tesadüfi andan ibaret olarak hayatımızdan yaşanmış küçücük anılar olarak kalır.

Sevgi, sevinç ve huzur duygu değildir arkadaşlar, onlar duyguların ötesinde çok daha derin bir düzeyde bulunurlar ve varlık ile birlik içerisindedirler. Yani duygular gibi onlar düşüncelerin sonucunda gelişmiş beden tepkilerimiz değildirler. Yani onlar varlığın doğal halleridir! Böylece bizlerin öncelikle bilincimizin nezdinde birer izleyen olarak, duygularımızın tamamen bilincinde olmamız ve onları hissedebilmemiz gerekir ki duygularımızın ötesinde bulunan asli realitemizi de fark edip hissedebilelim. "Duygu" (EMOTİON) aslında "karışıklık, rahatsızlık" anlamına gelir. Bu Latince bir sözcük olan ve (karıştırmak, rahatsız etmek) anlamına gelen "EMOVERE"den gelir.
 

ivrin

#44
Sevgi sevinç ve huzur ise "VAR"lığın doğal ve derin halleridir, ya da daha doğrusu varlığa içsel bağlılık halimizin üç tane veçhesidir. Böyle oldukları için de onların bir karşıtı ya da zıddı yoktur! Çünkü onlar zihnin ötesinde bulunan asli varlığımıza aittir.. daha doğrusu asli varlığımızın doğal halidir. Ama duygularımız dualistik zihnimizin bir parçası olduklarından zıtlar yasasına tabidirler. Bu basitçe bizlerin kötü olmadan iyiye sahip olamayacağımız anlamına da gelir. Böylece aydınlanmamış yani zihnimizle özdeşleşme halimizde, bazen yanlış bir biçimde sevinç olarak adlandırdığımız şey, çoğu kez, sürekli değişen acı/haz döngüsünün kısa süren haz bölümleridir aslında. Haz daima bizim dışımızdaki bir şeyden alınır, hissedilir.. oysa sevinç taa içimizden yükselir ve haz, mutluluk, neşe v.s duygular bu sevgi ve sevinç hallerimizin yanında çok sığ kalırlar. Üstelik bugün bize haz veren bir şey yarın bize acı verebilir! Gözlemleyin kendinizi, hepimiz bunun örneklerini yaşamışızdır. Örneğin ilişkide olduğumuz insan bize bugün haz verirken yarın acı verebilir, ya da o gider bu kez de yokluğu acı verebilir. Çoğunlukla sevgi olarak görüp zannettiğimiz şeyler bize bir süre haz ve heyecan verici olabilir, ama o bağımlılık yaratıcı bir tutunma ve bir anda zıddına dönüşebilecek bir aşırı muhtaçlık halidir. Böylece bir çok "sevgi" ilişkisi çekim ile saldırı arasında gider gelir.

Gerçek sevgi bize ıstırap vermez!... Bunu nasıl yapabilir ki?
O birden nefrete dönüşemez gerçek sevinç de acıya dönüşemez.

Daha önce de söylediğim gibi, biz aydınlanmadan önce yani kendimizi zihnimizin esaretinden kurtarmadan önce de, kısa süren gerçek bir sevinç hali, gerçek bir sevgi ya da kendimizi çok canlı hissedip derin birer iç huzuru olan anlar yaşayabiliriz. Çünkü zaten bunlar bizim çoğunlukla zihin tarafından örtülmüş, saklanmış varolan veçhelerimizdir. Normal bir alışkanlık-bağımlılık ilişkisinde bile, daha gerçek, daha asli, daha dürüst bir şeyin mevcudiyetinin hissedilebileceği anlar olabilir. Ama bunlar çok geçmeden yine zihnin devreye girmesi ve karışmasıyla örtülecek anlık şeyler olacaktır. O zaman da bu durum bize sahip olduğumuz çok değerli bir şeyi yitirmişiz gibi görülebilir, ya da zihnimiz bizleri bu durumların bir illüzyon bir yanılsama olduğuna ikna edebilir. Gerçek şu ki o asla bir illüzyon değildir ve biz onu asla yitirmeyiz aslında. O bizim zihnimiz tarafından örtülebilecek ama asla yok edilemeyecek doğal halimize aittir. Gökyüzü bulutlarla kaplanıp karardığında bile, güneş aslında yok olmaz. O hala buradadır bulutların arkasında parlamaya devam edecektir.

Tüm arzular, zihnimizin varlığın sevinci yerine, kurtuluşu ve doyumu dışsal şeylerde ve gelecekte araması sonucunda oluşur. Ben zihnim olarak kaldığım sürece, "BEN" bu arzular,  bu istekler, bu bağlılıklar ve nefretlerimdir. Ve onlardan ayrı salt bir olasılık, gerçekleşmemiş bir potansiyel, henüz filiz vermemiş bir tohum olanın dışında, bir "BEN" yoktur. O hal içindeyken, bizim özgürleşme ya da aydınlanma arzumuz bile, gelecekte doyum bulacak ya da gerçekleşecek bir başka arzudan ibarettir. Yani sadece arzudur! İşte bu yüzden arzudan kurtulmuş hale gelmeye ya da aydınlanmaya "erişmeye" çalışMA-MA-MIZ lazım. Sadece anda mevcut olmamız lazım! Şimdi, burada yani An'da zihnin gözlemcisi olarak bulunmalıyız. Olmak istediğiniz şeyleri anlatan alıntılar yapmayın, sadece olmak istediğiniz şey olun! İşte gerçek budur.