Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Kendimizi ne sanıyoruz aslında Ne yiz?

Başlatan ivrin, 01 Nisan 2009, 02:55:28

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 7 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ivrin

#60
Bu sabah sevgili dostum Alemtac'a msn den Eckhart Tolle'den aktarımlar yaptığı için teşekkür ettim, beni çok mutlu etmişti bu aktarımlarla adeta onore etti, sanki bir armağan gibi büyük bir destek vardı o aktarımlarda. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum bu desteği için kendisine.

Fakat bu teşekkür sohbeti esnasında dostum bir konuya dikkatimi çekti ve bu ben de bir tokat gibi etki yarattı ve "eyvah dedim ben ne yaptım?" yoksa yazı dizisinin içeriğini değil de kendimi mi bu yazı dizisi ile ön plana koydum ifadelerimde. Çünkü dostum bunun için bana teşekkür etmişti:( bu olmamalıydı! Bu yanlıştı. Benim ifadelerimde ön planda olaması gereken felsefenin içeriği olmalıydı ama deneyimlerimden geçmiş olan güven duyduğum içerik yani.

Dostum dedi ki; "yazı dizin ile, insan ömrünün yetemeyeceği kadar çok yaşanmışlıklarla ve pozitif enerjilerle dolu özümsediklerinin paylaşımı için de ben sana teşekkür ederim.. tecrübelerinle bütünleyip, pozitif enerjini katarak oluşturduğun bu harman binlerce kitaba değer. Ne büyük iyilik yaptın."dedi.

Aman arkadaşlar lütfen burada benim aktarımlarımdan "ben" faktörünü çıkarınız, ben aktarımlarımda kendi deneyimlerimle şekillenenleri sadece bir ispat için veriyorum. Bu denenmiştir demektir buradaki amaç benim ne yaşadığım değil. Eğer diğer dostlarımda da bu algıya sebep olmuşsam, bilmeden ve istemeden olduğunu temin ederim.

Hemen burada bir şeyi izah etmek istiyorum; yazılarımda  benim enerjimden ziyade şeyler var.. orada bir insanın deneyimleri ile kendine ispatları var!

İvrin, Hasan, Hüseyin, Ayşe, Fatma fark etmez. Yani şöyle ki;  her felsefe her deneyimden ne kadar ispat alırsa o kadar netleşir! Örneğin benim bu aktarımlarımla sizin de denemek istemeniz ile sizin bu  deneyimleri yaşamanız, felsefeye sizin deneyimlerinizin de ispatını kazandırır! Ve böylece sizin deneyimlerinizden ispatlarla bu felsefe daha da netleşir ve daha da büyür, adeta her katılımda devleşir.

Bu kez onlar benim deneyimlerimle ortaya çıkmış olan ispatlardan daha derin ve daha büyük bir güven alanı oluşturur gerçeklerimize dair. Ve bundan sonraki uygulayıcılar için de bir cesaret ve bir sevgi bir heyecan alanı yaratımı kazandırır. Tıpkı bir annenin bir hayat dersini çocuğuna sevdirmek için, ona o dersi kendisi uygulayarak göstermesi ile uygulamasını sağlaması gibi yani. İşte o sebeple burada benim enerjim değildir önemli olan, lüften buna dikkat edin! Çünkü aslolan felsefenin yaşanmış olduğundaki enerjisinin güvenliğidir. Ben deneyimlerimi dikkat bana çekilsin diye aktarmıyorum tam tersine "bu tarafımdan deneyimlenmiştir" güvenliğini aktarmak çabasındayım. Kısacası hiç birimize varolanın bilgisi yetmiyor, onları kendimizde ispatlamamız ve bu ispatlarımızı da aktarmamız gerekiyor, çünkü aynalara ihtiyacımız var.

Belli ki bunları hiç birimiz hala kesintisiz hale getiremedik ama yapabiliyor olmamız bundan sonra yapmamız adına çok büyük bir önem arz ediyor ve böylece görüyoruz ki bunlar afaki şeyler değilmiş. Zaten kesintisiz hale getirmiş olsa idik bir peygamber olurduk ve şimdi burada bu sözlerle ya da –öğretilerle, kendimize işlediğimiz nakışlarla- ayna olma çabasına girmezdik. Çünkü burada bir ihtiyacımız var; ayna olurken karşımızdaki aynadan "ben" aynasına yansıyanlara ihtiyacımız var!

Bir felsefe hangi üstada ait olursa olsun, isterse de Ana Kaynaktan direk kendi kanalınla sana gelmiş olsun, deneyimlenmedikten sonra hepsi boş ve kocaman bir bilgi külfetidir. Orada öylece depoda saklı kalır ve yer işgal eder. En tehlikelisi de bir süre sonra kendi deneyimlerimizden yoksun kalmış bu bilgi kütlesi, bir kutsal kitaba dönüşür; bir Kuran, bir İncil ya da bir Tevrat olup çıkıverir! Ve işte şekildir o artık ne yazık ki:( hatta aptes alınmadan dokunulmayan kutsal bir şekil v.s.

Bir kaynağı deneyimleyerek o deneyimlerimizi aktarmaz da sadeca onları deneyimsiz halleriyle bilgi parçacıkları olarak sunarsak; siz de ona sadece tapmaya başlamışsınız demektir. Ama deneyimlerinle dönüşürse o "yegane" kaynak olmaktan çıkar ve amacına uygun bir rehber niteliğine dönüşür. Bunu yapmak o kaynağa ve kaynağın sahibine saygısızlığı ifade etmez, neticede asıl kaynak tektir ve hepimizin içinde varolandır. Bunun idrakinde olmak gerekir! Ancak o zaman ayrışmayan, sınırlamayan, hepimizin bir olduğu, bir gerçekliğin içerisinde yüzebiliriz.. yani kaynakları kendimizin ötesinde onurlandırmadan.

Canım arkadaşımın "bunları yaşamaya bir insanın ömrü yetmez, sen anlatıyorsun ama yaşıyor musun tüm bunları?" diyebilmenin sevgi dolu özgürlüğüyle, benim aslında ne yapmaya çalıştığımı anlaması kadar değerli ne olabiliri ki! Gerçekten güzel bir insansın sevgili Alemtac. Çok teşekkür ederim bir de bu açıdan bakmamı sağlayıp açıklama getirmeme fırsat yarattığın için. Evet haklısın dostum "bir ömür yetmez" illüzyonuna hepimiz zaman zaman kaptırırız, çünkü daha tam olarak varlığımızın gücünü kesintisisiz deneyimleme şansından yoksunuz.  Ama deneyimlediğimizde görürüz ki deneyimlemeye bir "AN" yeter! Bir ömre ihtiyaç yoktur.

Sonra kişi bunları kendine ispatladıktan sonra seçimini dilediği gibi yapabilir. İster sürdürür isterse de kesintilere uğratır ve hazlarıyla vakit öldürebilir, kim kısıtlayacak kişiyi ya da kimin yargılama hakkı vardır kendisine ispatladıklarını seçmeme hakkına! Önemli olan kişilerdeki süregelen durum değildir, önemli olan felsefenin deneyimlenmiş olması ve bunu diğer kişilerin de güvenle deneyimleyebileceği gerçeğidir.

Deneyimlerimizde kesintisiz kalabilme şansına belki bir ömür yetmeyebilir ama ben artık bunların bilgiden ibaret olmadıklarını biliyorum demektir! "Ben -ne olduğumu- gördüm bu deneyimlerle!" diyebilmektir. İşte asıl önemli olan da budur. Farkındalık!

Çünkü farkındalıksız bilgi hiçbir işe yaramıyor, depoda öylece duruyor.

Ayrıca da güven de olduğumuzu bilmek için de deneyimlememiz gerekiyor. Bir şeyin içinde iken, güvende olup olmadığımızı, ancak deneyerek görebiliriz. Ve "ben bunları gördüm şimdi ise kesintisiz bu hal içerisinde kalabilme çabalarımı gerçekleştirmeye çalışıyorum" demek, herkese bu alanda bir kapı aralamaktır. Ondan ötesi tüm çabalar laf-ı güzaftır. Çünkü ben artık güvende olduğumu biliyorumdur ve bunların yaşandığı zamanki sonucunu biliyorumdur. Ve her defasında da biraz daha uzun zamanlara yayılı bir şekilde uygulayabildiğimi de görebiliyorumdur. Bundan daha güvenli ne olabilir! Düşünsenize bir anne kucağı gibi bir gerçeği deneyimlediniz ve başınız sıkıştığında nerede olmanız gerektiğini artık biliyorsunuz, seçip seçmeme hakkınız sonsuz ama o gerçekliği deneyimlediniz! İşte bu yüzden gerisi laf-ı güzaf.

Sadede gelelim bu aktarımlarımdaki yegane dikkate alınması gereken şey bir insan tarafından deneyimlenmiş olması gerçeğidir. Kişiler (ben) kıymetsizdir! Eğer kıymeti anlatana verirseniz bu felsefe hiç bir işinize yaramadığı gibi bir de bakmışsızı bunu aktaran kişiyi eleştirirken kendinizi buluverirsiniz dostlar. Oysa kıymeti, bunun bir birey tarafından deneyimlenmiş olmasına vermelisiniz. Size her satır başında "Deneyimleyiniz!" dememin sebebi de budur canlarım:)

Canlarım ben bu felsefeyi deneyimlediğim ve yorumladığım şekilde aktarmaya devam edeceğim ama lütfen sizlerden ricam felsefenin deneyimlenmiş haline odaklanın bana değil! Eğer benim başarı oranıma odaklanırsanız beni sınamaktan felsefenin kendi değerine ulaşamazsınız ve ben burada yardım etmeye çalışırken bu kez de zarar vermiş olurum sizlere. Ben bunun böyle olmasını istemiyorum.

Sevgiyle kalın...[/size=3]
 

ivrin

#61
Şimdi gelelim "acı varlık" ile ego'nun özdeşleşmesine; Yukarıda sizlere tarif ettiğim süreç çok derin bir biçimde güçlü ancak çok da basit bir süreçtir. Aslında bu çocuklara bile öğretilebilir, sadece o süreci yaşamayı seçmek gerekir (biliyorum gün gelecek artık çocuklar okulda ilk önce, kendi zihinlerini yönlendirmeyi yani bilinçli varlıklar olarak yaşamayı öğrenecekler ve hatta bizim bu gün kendimizde yarattığımız değişimlerle haritalarımıza kazıdığımız yazıtlar sayesinde, bundan sonra doğan çocuklarımız artık bu yeti ile doğacaklar). Bizler bir kere burada mevcut olmanın temel faktörlerini anladığımızda, onları deneyimleyip bu güven alanını tespit ettiğimizde, onu bir ana kucaklığı şefkatinde ve güveninde hissederek hayatımızda varedecek ve daima ona sığınmak ihtiyacında olmaya da başlayacağızdır. daha da önemlisi onu deneyimleyerek anladığımızda en etkili değişim ve dönüşüm vasıtasına sahip olacağızdır. Böylece varlığımızla bir olmak adına zorlandığımız alanlar ve çabalarımız ortadan kalkacak ve biz artık her fırsatta bu birlik alanında yer almak isteyeceğizdir. En azından ben bunu böyle hissediyor ve yaşıyorum. Her zorlandığım anda o ana kucağının içinde buluyorum kendimi çünkü keşif bir kez gerçekleşmiştir ve o artık çok tanıdık gelmektedir.

Ama tabii ki şuna dikkat edelim; bu durum asla acılarımızla özdeşleşmeyi kırıp yok etme sürecimizde, yoğun bir içsel dirençle karşılaşabileceğimizi yadsımak değildir kesinlikle. Elbette her seferinde yeniden o yoğun dirençle karşı karşıya kalacağızdır. Sadece her seferinde bu direnç biraz daha azalacak ve biz yolculuğumuza bir öncekinden biraz daha kolay girişler yapacağızdır. Öyleyse bunu elbette yadsımamalıyız, özellikle eğer yaşamımızın büyük bölümünü duygusal "acı varlıkla" özdeşleşerek geçirmişsek ve benlik duygumuzun bütünü ya da büyük bir bölümü ona yatırım yapmışsa, böyle bir dirençle karşılaşmamamız mümkün değildir yani bu normaldir, endişelenmemek gerekir. Hele hele zihnimizin "başaramayacaksın" söylemlerine asla kulak asmamak gerekir, o kendini varetme savaşı içerisindedir. Ve ardından da sadece sizin deneyimlerinizle değil de sizi örnek alarak bunu yapmaya çalışan dostlarınız ve yakınlarınızın da çabalarında göreceksiniz ki "insan bilinçli birer varlık olabilme yetisine zaten sahiptir." daha doğrusu her insan zaten aslında bilinçli birer varlıktır ama bunun farkına varmasına zihni izin vermemektedir. Yani her insan bunu zihniyle ve "acı varlığıyla" özdeşleşmiş olması sebebiyle perdelemektedir ve günlük yaşam içerisinde bunun farkına varamaz. İşte biz artık o perdeleri teker teker açmaktayız hatta yırtıp yok etmekteyiz!

Karşılaştığımız her dirençte, bu özdeşleşme ve yatırım ile bizim "acı varlığımızdan" mutsuz bir benlik yaratmış oluruz. Ve bu durum da bize; bu zihin ürünü kurgunun -gerçek "biz" olduğuna inanmış- olduğumuz anlamına geldiğini gösterir. İşte bu durumun nedeni de, kimliğimizi yitirme konusundaki bilinçsiz korku ve özdeşleşmenin kırılmasına ve yok olmasına karşı güçlü bir dirençtir. Bir başka deyişle, bizler bilinmeyene sıçrarken, aşina olduğumuz mutsuz bir benliği yitirmeyi göze almaktansa, tanıdık bir acı içinde olmayı yani "acı varlığı" olmayı tercih ederiz. Bu dirence korku kaynaklı "bilinmeyene karşı olan bir direnç" de diyebiliriz.

Eğer bu size uyuyorsa, bu sefer de kendi içinizdeki bu direnci gözlemleyin bu da bir yöntemdir.. ve bu kez de bu acınıza olan bağlılığınıza iyice dikkat edin! Ama çok uyanık olun, mutsuz olmaktan aldığınız bu garip zevke iyice bir derinden bakın, onu iyice gözlemleyin! Mesela onun hakkında konuşma ya da düşünme dürtünüzü gözlemleyin. Kısacası tek cümle ile "içinizden gelen bu zorlayıcı hissi gözlemleyin!". Ve işte, ancak eğer bu direnci bilinçli hale getirirsek o ortadan kalkacaktır. Haydi gelin bu kez hep beraber dikkatimizi içimizdeki acı varlığımıza yöneltelim ve burada sadece tanık olarak bulunalım; tam bir biçimde, illüzyonsuz, kurgusuz, yorumsuz bir şekilde burada mevcut olalım ve onun değişim ve dönüşümünü keyifle gözlemleyelim. Yani tadını çıkaralım dostlar;)

Bu ille de sessizlik halinde olması gereken bir şey değildir, bunu biri ile diyalog içerisindeyken de yapabiliriz. Ya da bir kavganın içindeyken o kavgamızı birden gözlemlemeye başlayarak yapabiliriz. Mesela diyalog içerisinde olduğumuz insanla iletişimimizi ve birbirimize aktarımlarımızı, yorumlamadan ya da üzerine senaryolar yazmadan da yani sadece orada o iletişimin içerisinde, o iletişim biçimini dışardan biri gibi gözlemleyerek de yapabiliriz. Ama bir beklentiyle değil "ne zaman olacak bu dönüşüm" diyerek değil, sadece burada mevcut olup onu gözlemleyerek ve bilincimizin farkındalığında onu kontrol edebileceğimiz idrakiyle yapabiliriz.

Mesela deneyin arkadaşınızla kavga anındasınız ve öfke kimyasalı ile ele geçirildiğinizi hissettiniz durun ve gözlemlemeye başlayın bu kavgayı, sonra birden o kavga ettiğiniz kişiye sıkıca sarılıp onu öpün mesela, o öfke kimyasalı hala sizde iken yapın bunu mesela.. duygunuz her ne olursa olsun onun tam tersine bir hareketle o durumun kontrolünün sizde olduğunu deneyimleyin bir kez. Ve sonuç için de akışa bırakın! Ve gücünüzü o an göreceksiniz zaten, egonun ölüşüne şahit olacaksınız. Neden mi; çünkü tüm kimyasal dengeniz alt üst olmasına rağmen, siz bilincinizle zihninizin emirlerinin ve yaptırımlarının tam tersi bir şeyi yapabildiğinizi orada kendinize ispatlayacaksınız. Belki bunu yaptığınızda size birileri deli diyecek ama fark etmez siz bu deliliği bir ödül olarak zaten kabul edeceksiniz ve hep böyle bir deli olarak kalmayı yeğleyeceksiniz. "İşte acı varlığı" bu idrak karşısında ne kadar direnirse dirensin maalesef hareket edemeyecek ve bilince dönüşmeye mahkûm olacaktır.

Bunu sadece biz kendimiz yapabiliriz, bunu bize ne inanç sistemleri, ne ebeveynlerimiz, ne okuduğumuz kitaplar, ne düşünürler felsefeciler ne de hocalarımız yapabilir.. bunu ancak biz yapabiliriz, kendimiz! Okuduğumuz öğrendiğimiz her şey, biz bunu yapmadığımızda, sadece depomuzu biraz daha doldurmuş bir bilgi kalıbı olarak kalmaktan başka hiçbir işe yaramazlar. Ama tabi eğer bu konuda gerçekten bilinçli birini partner olarak bulabilecek kadar şanslıysak o zaman durum daha da kolaylaşır, o insanla birlikte bu deneyimleri yapabilir ve birbirinize bu mevcudiyet halinde katılabilirsiniz, elbette bu eğlenceli ve yararlı olacaktır:). Aslında böyle bir partner durumu aydınlanmanın sürecini de hızlandırabilir. Bu yolla her ikiniz de kendi aydınlanma sürecinizde hızlanıp güçlenirsiniz ama karşınızdaki kişide sizin gibi gerçekten bunu yapmak istemelidir. Bir odun hararetle yanan başka bir odunun yanına konduğunda, kısa bir süre sonra birbirlerinden ayrılsalar da, her iki odun da daha büyük bir hararetle yanıyor olarak devam edecektir. Yanınızdaki odun ıslak bile olsa nihayetinde farkındalığı ve kararlılığıyla bir süre sonra sizin ısınızdan yavaş yavaş kuruyarak alev almaya başlayacaktır ya da ıslak odun siz olabilirsiniz ama neticede birbirinizin aydınlanma sürecini hızlandırırsınız. Yeter ki niyetiniz bu yolda birbirinizi hırpalamak olmasın tam tersine sevgiyle kucaklayarak ve yapamadıklarımızda birbirimizi hoş görerek yapılsın.
 

ivrin

#62
Mesela terapistler, aslında onların birer doktor olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz, onlar aslında akıl hocalarıdır ve bizlere aklımızı gözlemleyip yönlendirip kullanmamızı öğretirler. Bir nevi para ile satın aldığımız aydınlanma sürecimizin partnerleri olurlar. Ama toplumda bir çok kişi onları deli doktoru diye nitelendirir ve terapistlerden yardım almazlar. Oysaki onlar sadece rehberdir ve bizlere düşünmeyi ve onu kontrol edebilmeyi birlikte deneyimleyerek öğretenlerdir. Dikkat edin bir çok insan terapistine aşık olur:)(güldüm çünkü bunu ben de yaşadım ha ha ha ha) bunun nedeni de; bu güne kadar onların kendi işleyişleriyle alakalı aydınlanmaları sürecinde, onlarla birlikte hareket eden birine rastlamamışlardır.. bu muhteşem bir deneyimdir ve kişiler bu gelişim esnasındaki bu partnere aşık oluverirler. Oysaki oradaki muhteşem olan tek gerçek hızla gelişen aydınlanmanın büyüsüdür. Yani bir çoğumuz şunu analiz edemeyiz; bu aşk aydınlanma sürecimizde kendi işleyişimizi kullanmayı öğrenirken, o hızla şekillenen muhteşem gelişimin kendisine olan bir aşktır.. çünkü bu muhteşem gelişimde partneriniz sizi hırpalamaz, tam tersine her durumunuzu olgunlukla ve hoşgörü ile karşılar ve size bir öğretici ve hoca olmak yerine birlikte deneyimlemenin tadını yaşatır. Psikolog deneyimi olanlar bu ekip çalışmasının ne demek olduğunu çok iyi bilir. Onlar birer doktor değildir birer yol arkadaşlarıdırlar, tabi bazı insanlığın güdümlü yaşamasını isteyen topluluklar, terapistlere deli doktoru demeyi tercih etmişlerdir.. ki, insanlar gidip akıllarını yönlendirmeyi öğrenemesinler. Dolayısıyla da üzücü bir durum ama iyice psikolojik sorunları artmadan kimse psikologa gitmez:(

Ama psikolog derken de arkadaşlar, sakın sizi sadece dinleyerek ve size ilaç vererek görevini yapanları kastettiğimi sanmayın, para için hastayı sadece dinleyip sonra da ilaç yazıp gönderenleri gerçek psikologlarla karıştırmayalım derim. Çünkü iyi bir psikolog işleyişinizi size öğretirken kendiside sizinle deneyimleyen bir yol arkadaşıdır yani sadece sizi dinleyip ilaç verip göndermez,  hatta ilaç bile vermez ilaç gerekirse psikiyatra yönlendirir.. ilaç veren branş ayrıdır onlar psikolog değildir onlar psikiyatr'dır. İyi bir psikolog sizi sadece sorununuzu tesbit etmek için dinler ve sorununuzu tesbit ettikten sonra aklınızı ve zihninizi nasıl kullanıp yönlendireceğinizi uygulamalarla öğretir. İşte bizler de bu aydınlanma sürecimizde böyle birer partner ile yolculuğumuzu hem daha kolay hem de daha hızlı bir gelişim parkuruna dönüştürebiliriz.

Sevgiyle kalın..
 

ivrin

#63
Şimdi'nin Gücü'nü okuyan dostlar, oradaki -kendi değerimizi bize fark ettiren kıssa-yı çok iyi hatırlarlar bugünkü yazıma o kıssa'yı sizinle paylaşarak son vermek istiyorum. Gerçi hiç belli de olmaz gece yazmaya da devam edebilirim:) bu yoğunluğumdan fırsat bulursam, ama ben yine de sözümü şimdilik bu hikayecik ile bağlamak istiyorum.

Bir dilenci 30 yıldır bir yol kenarında oturmaktadır. Bir gün önünden bir yabancı geçer dilenci de eski şapkasını mekanik bir biçimde ona uzatarak "Allah rızası için bir sadaka" der. Yabancı durur ve ona " Benim sana verebilecek bir şeyim yok" der ve devam eder "Sen neyin üzerinde oturuyorsun bakayım öyle?" diye sorar. Dilenci "Hiçbir şey" diye yanıtlar "Sadece eski bir sandık ve ben kendimi bildim bileli onun üzerinde oturuyorum" der. Adam ise "Peki onun içine hiç bakmadın mı?" diye sorar.  Dilenci "Hayır niye bakayım ki, onun içinde hiçbir şey yok." der. Yabancı ona "Sen yine de bir bak istersen." diye ısrar eder. Dilenci yerinden kalkar ve uğraşarak eski sandığın kapağını açmayı başarır. İşte o anda şaşkınlık ve sevinç duyguları içerisinde karmakarışık bir şekilde donup kalır, çünkü sandığın içi altınla doludur.

İşte bizler de öyleyiz, okuduğumuz kitaplar, eğitmenlerimiz ve inançlarımız, bize biz onları fark etmedikçe ve anlamadıkça hiçbir şey veremezler. Ama bize daima içimize bakmanızı önerirler durmadan ve usanmadan asırlardır. Ben de size bu yazı dizisiyle tıpkı bu felsefe üstatlarının da yaptığı gibi aynı şeyi öneriyorum arkadaşlar. Ve bu öneriyi kendime de yapıyorum! "herhangi bir sandığa değil içimize bakmamızı öneriyorum. Biz "ben" sandığını açmadıkça içindeki altına sahip olamayız." diyorum.

Evet, ben o yabancı değilim hele hele bir felsefeci hiç değilim, zaten sizler de dilenci değilsiniz" ama artık ben de kendimden biliyorum ki "gerçek serveti, yani varlıklarımızın ışık saçan sevincini ve ona eşlik eden derin ve sarsılmaz huzurunu bulmamış olanlarımız, büyük bir maddi servete sahip olsak  da ne yazık ki dilenciyizdir." Çünkü böylece haz ve doyum kırıntılarını, onaylanmayı, güvenliği ya da sevgiyi dışarıda arar dururuz. Oysa bizlerin içinde sadece bu şeyleri içerenin çoook ötesinde, dünyasal olanın sunabileceğinden daha çok hatta sonsuz derecede daha büyük değerde bir hazine var."
 

ivrin

#64
Hep diyorum ki "KORKU" altta yatan temel duygusal acımızın bir parçasıdır. Peki bu korku nasıl ortaya çıkar ve insanların yaşamlarında neden bu kadar çok korku vardır? Pekiiiii, bir de aslında belli bir ölçüde korku kendimizi korumamızı sağlaması açısından gerekli ve sağlıklı bir durum değil midir? Öyle ya, eğer ateşten korkmazsak elimizi ona sokarız öyle değil mi? Bakalım öylemiymiş ve bugünkü yazımıza başlayalım.

Elimizi ateşe sokMAMAmızın nedeni korku değildir tam tersine elimizin yanacağını bilmemizdir. Elimiz ateşte yanacaktır bunu asırlardır deneyimlemişizdir. Bu bilgi haritalarımızdaki o muhteşem yazıtta vardır. Evet belki bir bebek bu yazıttakileri hemen hatırlamayabilir ama bir kez deneyimlediğinde o da bunu bilen hale gelmiş olacaktır. İşte bizim bir tehlikeden sakınabilmemiz için korkuya değil sadece "bilmeye" ihtiyacımız vardır. Bunun için de asgari düzey de bir zekâ ve sağduyu sahibi olmamız yeterlidir. Böyle pratik meseleler için yukarıda  önerdiğim bir çok metottan birini uygularsanız bunun böyle olduğunu zaten göreceksiniz.

Şimdi diyelim ki birisi bizi ateşle veya fiziksel şiddetle tehdit etti, bu durumda korku gibi bir şey hissedebiliriz. Bu durum, tehlikeden içgüdüsel bir geri çekilme eylemidir ama asla burada söz ettiğimiz psikolojik korku hali değildir. Bu durum tehlike anındaki anlık bir tepkidir. Ama ona yorum getirmezsek bir korku varlığına dönüşmeyiz. Çünkü psikolojik korku hali, herhangi bir somut ve gerçek ani bir tehlikeyle ilişkili değildir, somut ve gerçek olan ani tehlikeye karşı hissettiğimiz korku hali, yazıtlarımızdaki bilginin tezahür biçimidir. Hep diyorum ya "daima öz-varlığımızla tam ve mevcut halde  kaldığımızda güvendeyizdir" diye, çünkü o bilendir ve bizi AN'lardaki tehlikeler karşısında zihnin bir anlık çalışmasına izin verecek ve çeşitli duygularla bizi uyaracaktır. Billinçte kalmak demek tamamen zihni devre dışı bırakmak demek değildir tam tersine onu açıp kapamayı bilmek ve ondan faydalanmak demektir. Tıpkı bir elektrik düğmesine basıp onu çalıştırıp kullanıp sonra da kapatmak gibi yani. O sebeple AN'da hissettiklerimizi zihinsel yorumlamamalıyız da sadece verdiği mesaja odaklanmalıyız işte!

Psikolojik korku ise AN'daki gerçekle alakalı değildir, o –huzursuzluk, endişe, sinirlilik, gerilim, korku, fobi çeşitleri vs. gibi- bir çok şekilde gelir. Ve onun içerisinde geçmiş vardır, gelecek vardır, dolayısıyla da AN'ı geçmiş ve gelecek ile değerlendirme vardır. İşte bu sebeple de durmadan yorum yapar. Sanki her şeyi bilen odur ve o hale dönüşmekten adeta haz alır ve yarattığı acıdan da.  Zihin kendisini böyle önemli hisseder ve varlığını korumanın bir yoludur bu, otomatiktir kinayeli ya da düşmanca değildir. Ama biz kontrolü ona verirsek -asıl idrak-ten yoksun olduğu için düşman haline dönüşür. Bu tür psikolojik korku, daima şu anda burada olan bir şeyden değil tam tersine geçmiş ve gelecek sentezli olduğu için olabilecek bir şey den kaynaklanır, yani gelecekte olabilecek bir ihtimalden, işte ortaya çıkan bu düşünceden kaynaklanır. Oysaki zihnimiz bu şekilde gelecekte olabilecek her hangi bir durumda dolaşırken, biz buradayızdır. İşte bu durum bir endişe aralığı yaratır! Biz zihnimizle özdeşleşip de şu AN'ın gücü ve sadeliği ile teması yitirmişsek, bu endişe aralığı bizim değişmez refakatçimiz olmaya başlar.

Oysaki biz daima şimdiki AN ile başa çıkma yeteneğine sahibiz, sadece bir zihin projeksiyonu olan gelecekte olabilme ihtimaline yönelik, henüz olmayan şeyle ise başa çıkamayız! Biz gelecekle o gelmeden başa çıkabilme yeteneğine nasıl sahip olabiliriz, plan yaparak mı(!) geleceğe şimdiden hazırlandığımızda geleceğin bizim kurguladığımız şekilde gelmesinin bir garantisi mi var? Yani zihnin bu gereksiz performansı ile acz ve korkularla dolu bir halde boşa kürek çekerek, henüz olmamış bir şey için yorulup yıpranmış oluruz. Biz başımıza bir olay geldiğinde veya ateşte elimiz yandığında belki de daha bebekken onu öğrenmişizdir zaten, ki bir çok insan hiç deneyimlemediği bir şeyi de haritasında varolan bilgiden dolayı zaten o tehlikeyi gördüğünde hatırlar ve bilir. Bu tıpkı ateşe yanaştığınızda o ısının haberci olması meselesi gibidir. Yani bilen mevcudiyetimiz var iken bir şeyin gelecekte tekrar olabilme ihtimali ile korku yaratmaya ihtiyacımız hiç yoktur. O bilgi artık bizde vardır o artık varolan bir şeyi bilmek anlamına gelir yani "bilen olmak", ve yeniden karşılaştığımızda zaten bu bilgelik devreye geçecektir biz istesek de istemesek de. Ve o andaki realiteye göre doğal zekâmız da çözümü üretecektir. Artık zekâmıza, daha doğrusu gerçek olan bilinçli varlığımıza güvenmenin zamanıdır. Güvendeyiz dostlar, varlığımızdan dolayı güvendeyiz! Gelecek adına korku yaratarak gelecekte olabilme ihtimaline ancak bugünün şartları ile kodlanabiliriz, gelecekte tam ve eksiksiz ne olacağını planlayarak geleceğin o olmasını sağlama şansımıza inanmak diğer varlıkları hiçe saymaktır. Biz bir şeyi planlayabiliriz ama etrafımızda varolan yakınlarımıza bu planımız uygun olmazsa o plan yine gerçekleşmeyebilir ya da olumsuz bir şekilde gerçekleşebilir. Gerçekler sadece bizden ibaret değildir. Bütün olduğumuz, ve birbirimizin yaşantısında yoğun etkilerle varolduğumuz bir hayatta nasıl olur da sadece kendi planlarımızla bir gelecek planı kurgulayıp buna enerji sarf edebiliriz. İşte bu ancak zihin kadar sığ çalışan bir elemana ait bir proje olabilir, ancak o kendisini böyle bir gaf ile kandırabilir. Ha ne zaman ki bir toplu bilinç haline dönüşür ve tek bir noktada birleşirsek, işte belki o zaman gelecek adına bir plan yapıp onu uygulamaya geçebiliriz. Örneğin dünyanın sevgi ile yaşandığı bir yer haline dönüşmesi ve savaşsız kansız vahşetsiz yaşama planı! Bu tek başına yapabileceğimiz bir şey değildir.Tek başına etrafımızdaki diğer faktörleri ve varlıkları ve onların iradelerini yok sayarak yaptığımız planlar, ancak birer illüzyon olarak varolurlar. Korktuğunuz şey gelecekte kodlandığımız şartlarda gelmeyebilir, dışsal sebepler nedeniyle başka bir biçimde gelebilir ve biz de o gelene kadar boşu boşuna enerjinizi tüketmiş ve gereksiz bir korku alanı yaratmış oluruz. Eğer bir plan yapmak istiyorsak önce evrensel sevgide birleşmek ve toplu bilinci varetmek zorundayızdır. Aslında o vardır ama her birim kendi illüzyoni kurgularına hapsolduğu için bu bilinci perdeler. Eğer bu toplu bilinç farkındalığı oluşsa idi yine plan yapmaya gerek kalmayacaktı çünkü zaten anlarımızda korku olmasını gerektirecek bir durum olmayacaktı!
 

ivrin

#65
Biz zihinle özdeşleştiğimiz sürece ego -daha önce de anlattığım gibi- yaşamımızı yönetir. Tüm incelikli savunma mekanizmalarımıza rağmen, hayalet doğasından ötürü "egomuz" çok savunmasız ve güvensizdir. O incelikli savunma mekanizmalarımıza güvenmez, ve kendisini sürekli olarak tehdit altında görür. Egomuz, dışardan çok güvenli görünse bile içerden titreyen ve daima tetikte olan bir tavşana benzer, bu böyledir.. hep tetikte ve güvensizdir bu sebeple de an'da varolan realiteyi daima kaçırmaktayızdır. Net gözlerle anı görememekte, yani anı egonun gözleriyle değerlendirmekteyizdir. İşte bu sebeple hep önyargı denilen canavar varlığını sürdürür!!! Yani önyargının kaynağı aslında KORKUDUR! Önyargınız olduğunda bunun altında yatan korkunuzu gözlemleyin dostlar, nedir bu korkunuzun sebebi; birinin size saldırma planı olduğu korkusu mu ya da sizden daha yetenekli olabilme ihtimali gibi ucuz bir zihinsel korku mu veya kaybetme korkusu mu??? Gözlemleyin o an da kendinizi, tabi eğer öncelikle önyargınızı görme şansınız olmuş ise(!). İşte bu sebeple daima kendimizi gözlemlemeliyiz başkalarını değil. "Biz ne kadar iyi ve doğruyuz?" tek soru bu olmalı ve ne kadar An'da mevcut halde gerçeğimizin içerisindeyiz.:)

Kendimizi tehdit altında hissettiğimiz an, bu duygunun bedenimizin zihnimize gösterdiği tepki olduğunu hatırlayalım, düşüncelerimizle oluşan bu duygu bedenimizin bize uyarı adına tepkisidir ve bir uyarandır. İçinde olduğumuz hatalı duruma dikkatimizi çeker. Bedenimiz bizi uyandırmaya çalışır der ki "dikkat andaki realite de böyle bir gerçek yoktur hatalı düşünmektesin, AN'daki durumu iyi analiz et ve düşüncelerini AN'daki gerçeğine göre yönlendir!" Çünkü beden sürekli olarak egodan, sahte-zihin ürünü- benlikten ne mesajı almaktadır? "TEH-Lİ-KE.. BEN TEH-TİD AL-TIN-DA-YIM" robot gibi bunu tekrarlar. Peki ya bu mesaj tarafından üretilen duygu nedir? Elbette ki KORKU. İşte önyargılar ve saldırı algıları da bu güçlü ama karakter olarak zayıf olan aciz duygudan oluşur!
 

ivrin

#66
Korkunun aslında görünüşte bir çok nedeni vardır; kaybetme korkusu, başarısızlık korkusu, incinme korkusu vs. başkalarının kendisinden daha iyi ve daha yetenekli olduğu korkusu, ama nihai olarak tüm korkular ego'nun ÖLÜM, yani yok olma korkusudur, o kendini varetme çabası içerisinde tüm bu korkuları yaratır. Ego'ya göre ölüm daima köşe başında bizi bekler. Zihinle özdeşleşme hali içinde, ölüm korkusu yaşamımızın her veçhesini etkiler. Örneğin bir tartışmada haklı çıkmak (buna dikkat bunu çok yapıyoruz), özdeşleştiğimiz –zihinsel pozisyon-u savunmak.. ve görünüşte önemsiz ve "normal" bir gereksinim bile, ölüm korkusundan kaynaklanır "AAA O KADAR DA DEĞİL" demeyin okumaya devam edin;)

Eğer biz zihinsel bir pozisyonla özdeşleşirsek, sonra eğer haksız çıkarsak, zihne dayalı benlik duygumuz ciddi bir biçimde yok olma tehdidi hisseder. "Eyvah!..." Karşımızdaki haklı çıkmıştır, en güzel yöntem buna direnmektir, tartışma yaratıp haklılığı ispata geçmektir çünkü burada benlik tehlikededir, yok olma tehlikesi vardır! Egoya göre birinin haklılığı diğerinin yok oluşudur. Ve ego varlığını korumalıdır hatalı bile olsa korumalıdır, çünkü o çok acizdir.. yaramaz ve saf bir çocuk gibi varlığını korumanın derdindedir, o ölmemelidir. Böylece biz haksız çıkmayı, yanılıyor olmayı asla kaldıramayız. İçimizden bilsek bile direniriz ve kelime oyunlarıyla karşı tarafı alt etmenin peşine düşeriz. Oysa ki egosuz varlık karşısındakiyle bu mücadeleyi sürdürmeyecektir yenilgi ise algılanan evet o yenilgiyi kabul edecektir çünkü kabul asla bir yenilgi değildir, tam tersine egoya egolara hizmet etmemektir.

Cık cık cık cık cık ne kadar zavallılarız:( oysa ki derin bilincimizin varlığının o hiç değişmeyen asli varlığının böyle kaygılara hiiiiç ihtiyacı yoktur, o yarışa girmez kabulde kalır ve geri çekilir, gözlemler, ve bu bilinç halini korur.. egosunun enerjisini tüketmesine izin vermediği gibi başkalarının egosunun da enerjisini tüketmesine izin vermez. O sadece yaşam denilen güzelliği her şeyiyle yaşamak için buradadır vesevgi varlık- olarak varolmaktan başka hiç bir şeye aslında ihtiyacı yoktur. Çünkü nefes alması, doyması, dokunması ve sevmesi için bütün tabiat ayaklarının altındadır, her şey ona hizmet etmektedir. Toprağa attığı küçücük bir tohum ile ona inanılmaz güzellikte doyumsuz meyveler vermeye amade bir hizmetkâra sahiptir, sadece toprağa tohum atması gerekir. Biz elbette geleceğe de tohum atabiliriz ama bunu ancak toplu bilinç halinde yapabiliriz, tek başımıza değil.. işte ancak o zaman gerçek bir plan yapmış oluruz. Yani an'daki bu yüksek idrak ve kabul ile biz geleceği de şimdide  güzelleştirmişizdir zaten ve işte o zaman plan şimdi burada gerçekleşmiştir.

Ego için haksız çıkmak ölümdür ve biz onunla özdeşleştiğimizde asli varlığımızı unutur öldüğümüzü sanırız. Bunun uğruna savaşlar yapılır ve sayısız ilişkiler bozulur ve son bulur. Kimse kimsenin sunduğunu istemez beğenmez, kabul ederse onunki yok olacaktır kendi sunduğu kabul edilmelidir. ÇOK YAZIK!
 

ivrin

#67
Biz bir kez zihnimizle özdeşleşmeyi bıraktığımızda, haklı ya da haksız olmak benlik duygumuz için hiçbir fark yaratmaz, bildiğimizi söyler çekiliriz. Böylece haklı çıkmak için duyduğumuz o zorlayıcı ve derin bir biçimde bilinçsiz gereksinim (Ki o bir şiddet biçimidir!) artık varolmayacaktır. Saldırılara karşı direnmeyiz ya da hesap sormayız artık, diyelim ki bu saldırılar biz onunla özdeşleşmesek de devam ediyor ve bu kez de ona zaman ayırdığımız için bizi kendi yapacaklarımızdan geri alıkoyuyor, o halde uzaklaşmalı ve kendi yaşamımıza odaklanmalıyız. Biz duygu geliştirmeden de mesafeler koyabiliriz! Bu bizim kendi hayatımızdan geri kalmamak için yaptığımız bir eylem olmalıdır, bir kızgınlık bir duygusal tepki değil. Evet biz ne hissettiğimizi ya da ne düşündüğümüzü kararlı bir biçimde belirtebiliriz, ama onunla ilgili olarak saldırgan ve savunmacı bir tutuma girmeyiz. Diğer yandan da bize sunulanı ret etmeden önce araştırıp gerçeği konusunda bilgiler edinebiliriz. Yani bu demek değildir ki biri bir şey iddia etiğinde o da doğrudur ve sizin haksızlığınız ortaya çıkar, ya da siz doğrusunuzdur ve karşınızdakinin haksızlığı ortaya çıkar. Belki ikiniz de doğru değilsinizdir! Ya da evet siz haklısınız ama o kişi bunu kabul etmemektedir, peki zorla dayattığınızda bu o kişi için inandığı değil de yapıştırma bir fikir olmaz mı?

Demek ki fikirlerimizi o kişiye copy-paste yapmak yerine sadece bildiğimizi ortaya koyabilir bilgimizi saklamadan yardım edebiliriz ve karşı tarafa da saygı duyabiliriz dayatmaya gerek yoktur ve burada "niyet" her şeyden önemlidir! Bildiklerimizi aktarırken karşı tarafın ret etmesi bizim benliğimizi yok etmez ya da o bilgiyi ortadan kaldırmaz, varolan gerçeği de asla değiştirmez. Ortada bir gerçek varsa ve eğer o gerçeği öğrenmek hevesinde olan biri varsa, o gerçek er geç öğrenilecektir bu kişinin azmine kalır, sizin dayatmanıza değil. Yani aslında olmayan hikâyelerin olmadığının, hayal kurduğumuzun farkına vardığımızda öğrendiğimiz gibi! İnsan araştırmaya ve öğrenmeye kabildir, en gizlenmiş bilgiler bile bir gün ortaya çıkar, yeter ki kişiler öğrenmek istesin ve gereksiz savunular ve inançlarla tek çerçeveden konuya bakmasın. Siz sunun, sadece sunun ve niyetiniz yardım olsun, neye; kendi bütünlüğümüze, birliğimize, sevgi ve toplu bilinç adına tamamlanmaya dayalı bir sunum olsun, bir dayatma değil. Kısacası içinde sevgi olsun haklılık kavgası değil! Çünkü kimse kimseden daha akıllı daha üstün değildir sadece kimisi farkındalık sahibi iken bir diğeri henüz o noktaya gelmemiştir ve direnir. Aslında seviyle bakıldığında çok da sevimlidir zira o tıpkı olgunlaşmamış yaramaz bir çocuk gibidir ve siz onunla gerekenden fazla zamanlar ayırmamak için ondan nefret etmek ya da duygu geliştiren düşünceler üretmek zorunda değilsinizdir, bilinçli bir şekilde tavır ve sınır koymak yeterlidir. Ve beklemek.. neyi; aynı bilinç düzeyine gelinmesini.

İşte biz saldırgan ve savunmacı bir tutuma girmediğimizde, geri çekilip o enerjiyi bloke ettiğimizde ve aynı zamanda da saldırı devam ediyorsa sınırlar koymamızda yanlış bir şey yoktur. Tam tersine kişiyi kendi başına bırakmakla kendisine ve size iyilik etmiş olursunuz. Böyle durumlarda benliğimizi zihnimizden değil de içimizdeki daha derin ve gerçek bir yerden almaktayızdır çünkü orada duygu yoktur tam tersine oluşabilecek duygu sellerine son verme ve bilinçte kalma uzaktan gözlemleme eylemi vardır. Ama bu gözlem o kişiyi gözlemden değil de o kişiyi gözlemlerken kendimizdeki eksiklikleri tamamlama adına bir gözlem olmalıdır! Yani her ne yaparsak yapalım amaç kendi bilinçliliğimizi genişletmek ve ona odaklı kalmak adına olmalıdır çünkü sadece kendimizi düzeltebiliriz.

İçimizdeki ya da karşımızdakinin dışa vurduğu her türlü savunmacılığa dikkat edelim, biz neyi savunuyoruz karşımızdaki neyi savunuyor????????? Göreceğiz ki tüm savunular sadece egosaldır.
 
 

ivrin

#68
Acaba içimizde yarattığımız illüzyoni bir kimliği mi yani zihnimizdeki bir imajı, hayali bir varlığı mı savunuyoruz/savunuyorlar? Oysaki bu kalıbı bilinçlendirerek ve sadece ona tanık olarak onunla özdeşleşmeyi bırakabiliriz. Sadece gözlemleyen olarak kalmak yani, ne için; kendi olgunluğumuzdaki gelişimimiz için karşımızdakinin gelişimine kendisi karar verecektir. Siz sadece sunun, sevgiyle sunun. Çünkü ona (kendimizde ve başkasında varolan zihinsel ve egosal varlıklara) tanık olduğumuzda onun ne kadar zavallı ve ne kadar boş çırpınışlar içinde olduğunu görme şansımız olur ve bu yazamaz çocuk misali çabalarına gülümseriz:) İşte o zaman bilincimizin ışığında bu bilinçsiz kalıp hızla eriyip yok olup gidecektir. Bilincin farkındalığında zihnin tanıklığı, ilişkileri kemirip aşındıran tüm tartışmaların ve güç oyunlarının da sonudur arkadaşlar. Ve bu son önce kişinin kendinde başlar! Başkaları üzerinde güce sahip olmaya çalışmak, haklılık kaygısına düşmek kuvvet kılığına bürünmüş bir zayıflıktır, bu küçücük bir fikir dahi olsa altta çok büyük bir zayıflığı ve korkuyu işaret eder. Gerçek güç içimizdedir ve ona zihnimizle değil an'daki gerçekler ne ise onunla ulaşabiliriz, yani daima anda ve uyanık kalarak.

Ama korkuuu; zihnimiz ile özdeşleşmiş olduğumuzdan, ve varlık halinde köklenmiş gerçek gücümüzden ve derin benliğimizden kopmuş bir insanın refakatçisidir. Zihnini aşmış insanların sayısı henüz çok azdır, ve aşmış olanlardan da tam kararlılıkla süresiz kalabilme durumu çok azdır, bunun için bir BUDA olmak gerekir.. dolayısıyla karşılaştığınız ya da tanıştığınız hemen herkesin bir korku halinde yaşadığını varsayabilirsiniz, sadece bu halin yoğunluğu değişiktir. Bir insandan size olumsuz bir yaklaşım geldiğinde bunun sizinle alakalı olmadığını bilin, o içinde ki korkusunun esareti ile size bu olumsuzluğu sergiler ve saldırır.. egosunun ölümünü istemez, varolma savaşı vermektedir. Kısacası size yapılan saldırılar sizinle alakalı değildir!

İşte bu bilince vakıf olunduğunda artık affetme kavramına da ihtiyaç yoktur dostlar. Bilirsiniz ki ortada bir kırgınlığınız ya da kızgınlığınız yoktur çünkü size yapılan bir şey yoktur aslında; karşınızdaki kendi içsel savaşımına ortak aramaktadır çünkü yalnız başına altından kalkamamaktadır. İşte toplu bilinç olma idrakinde o sebeple partner olurken sevgi hakim olmalıdır ve taraflar aynı frekans yani sevgi frekansı ile bu partnerlikte varolamadıklarında o toplu bilinç bu sebeple gerçekleşemez.  Yani dostlar toplu bilinci gerçekleştirebilmemiz için önce şunun bilincine varmalıyız; içsel savaşımlarımızla partnerlerimizin enerjisini tüketerek bir toplu bilinç olamayız, tam tersine bu durumda olanı da yitirir ve bir süre sonra da egoların çatıştığı bir savaş arenası yaratırız. Bir şeye karşı direnmeden önce içimizdeki duyguyu gözlemleyelim, bu direnişi neden yaptığımızı sorgulayalım ve içimizdeki zihinsel savaşı fark edelim. Bu halin ölçeği, bir ucunda korku diğer ucunda belirsiz bir huzursuzluk ve uzak bir tehdit duygusu arasında değişir. Çoğu insan bu hal ancak daha ağır bir hale geldiğinde bunun bilincine varır, bir çoğu da bunun bilincine varamadan koskoca bir gerçek dışı ömür yaşayıp, kendi gerçeğine dair hiçbir şey öğrenemeden dünya ömrünü tamamlar ve farkındalıksız bir ruh olarak göçüp gider. Bize kadim dinlerde öğretilen yalan dünya budur, biz aslında yalanı yaşamışızdır, hiç gerçeğin içinde varolamadan egomuzun esiri olarak yaşayıp sonra da ölüp gitmişizdir. İşte o bir daha dönüp terbiye olmak isteyecektir çünkü "bir" olan varlığımız –güçsüz, zayıf, duygusal- ruh parçalarını, içinde barındıramaz! O ancak saflaşmış ve arınmış olanla katışabilir.
 

ivrin

#69
Birkaç gündür hayatımla ilgili bir karar dizisi oluşturdum. Bu kararlar dizisizi içerisinde; dün akşamüzeri başıma gelen ama burada bahsetmek istemediğim bir olay nedeniyle, sonucu sizleri de ilgilendiren bir tanesi var ki, o da; bu sitedeki bundan sonraki paylaşımlarımı içeren bir karardı. Bu sebeple sizlerle de paylaşmak istedim. Bu paylaşmak istediğim kararım, yeni kararlar dizimin içerisindeki kararlardan sadece bir tanesidir. Buna müteakip bir sürü yeni kararlarla hayatıma yenilik getirmekteyim; şehir değişikliği, iş değişikliği dolayısıyla ev değişikliği v.s. bir sürü yenilik kararıyla beraber, bu sitede yazma konusundaki kararımı da size bildirmek istedim.

Ben düşündüm ki; eğer hasat zamanı gerçekten 2012 yılında ise, hasat olacak ruhlar çoktan bellidir artık diyorum. Ve şu egolarla yönetilen biçare çıldırmışlığın son noktasındaki çağda, hasat olacak ruhların insanlığın toplamındaki yüzdesinin o kadar fazla olmadığını da görebiliyorum. Zira etrafımıza şöyle bir baktığımızda spiritüel guruplar arasında bile, birbirleriyle üstün olma savaşı veren, sevgi de bile yarışa giren ama teslimiyete gelince çaresiz hissedip kendi aciz zihniyle bile mücadele edemeyen, acayip büyük gaflarla donanmış biçare egosal varlıkları her santimetrekarede bolca görmekteyiz. O yüzden de artık eskisi kadar deneyimlerimi ve bildiklerimi birebir tüm detaylarıyla aktarmama gerek olmadığını düşünüyorum. Çünkü artık paylaşımlarımızın çok büyük bir fark yaratacağını da açıkçası düşünmüyorum. Ama tamamen de paylaşımlarımı kesmek istemiyorum zira hasat geçidinde tam sınırda olanlar için belki de faydası olacaktır bu paylaşımların, ve belki de deneyimlenmiş küçücük bir bilgi kırıntısı tam çizgide olanlar için bir çeşit fırsat yaratacaktır.. ama geri kalanlar için yani hasat edilmeye henüz yakın olmayanlar için, her ne kadar bilgi ve deneyim aktarsak da özümseyemeyeceklerinden, aktarımlarımın da işe yaramayacağını biliyorum. Ve kendi sükunetimde kalmam gereken anları, böyle bir girdaba sürüklemek istemiyorum. Ve hasat bilgisine ve tüm bilgilere vakıf olup da "Ol"mak konusunda kendileri adına bir şeyler yapamayan ego esaretindeki varlıların, beni eteklerimden çekiştirmesini de istemiyorum. Dolayısıyla da bundan böyle bilgi aktarımında odaklanmam gerekenin; aslında sadece az ama öz paylaşımlarla, sindire sindire ve varolan eksikliklerimizi belki de tamamlama ve pozitif kutbiyetimizi arttırma adına bilgiler vermek olduğunu düşünüyorum.

İşte bu yüzden de artık sadece bu yazı dizisiyle bu sitede katılımda bulunmaya, ama diğer paylaşımlara yorumlar eklememeye karar verdim! Belki arada bir de hatır sormak babında bir iki kelime bir şeyler yazarım dostlara ama onun dışında her deneyimimi aktarmayı artık düşünmüyorum.

Bu benim seçimim! Ve bu seçimime özgür irade yasasına saygı duyan her sevgi varlığın da sevgiyle saygı duyacağından eminim. Yazı dizisi devam edecek ama soruları yanıtlar mıyım yanıtlamaz mıyım doğrusu emin değilim, sadece bu konuda okuyuculara bir tek şey önerebilirim "takıldığınız yerleri defalarca okuyabilirisiniz" zira hakedişinizde ne varsa alacağınızdan eminim. Eğer alamıyorsanız da buna teslimiyetiniz bile bir olgunluktur.

Evet elbette kolay olmadığını biliyorum ve bunu zaten başından beridir de söylüyorum, hiçbir şey yazıldığı kadar kolay değildir yıllar gerektiren deneyimlere ihtiyacınız vardır ki kendinize ispatlayabilesiniz. Üstelik zaten bu yazı dizisinde size, hiç söylenmemiş şeyleri söylemiyorum, tam tersine hep söylenmişlerin kendimde deneyimlendikten sonraki güvenliğini size aktarmaya çalışıyorum. Asırlardır duyduğumuz aynı şeylerden bu kez de ben güvenle bahsediyorum o kadar, bu güveni sizin duymanız için de sadece deneyimlemeniz gerekir diyorum. Onun dışında ne benim söyleyebileceğim bir fazla kelime ya da izahata ihtiyacınız vardır ne de daha kolay bir üsluba. Emin olun niyet etmeniz ve uygulamanız yeter de artar bile.

Bu başlıkta yazdıklarıma, size söz verdiğim gibi yönetim de izin verdiği sürece hiç durmadan devam edeceğim ve elimden geldiğince de kendi deneyimimden geçmemiş hiçbir bilgi kırıntısını buraya eklemeyeceğim. Bunları açıklama nedenime gelince; istedim ki ben ortalarda görünmediğimde hiçbir sevgi varlık bu durumu kendi üzerine alınmasın çünkü bu benim kendi spiritüel çalışmalarımla alakalı bir sürecin sorumluluğu ile ilgilidir, buradaki diğer bireylerle alakalı değildir. Benim artık kendi spiritüel dünyama daha fazla AN'larımı ayırmam gerekmektedir. Sizde bilirsiniz ki bu tür açık alanlardaki paylaşımlarımızı hem kendi bilgilerimizi başkalarına hizmete açmak, hem de o ortamdaki kendi gelişimlerimize katkısı olacak aynalardan faydalanmaktır. Ancak son zamanlarda gördüğüm bir şey var ki artık açık alanlardaki paylaşım alanlarından ziyade, bundan böyle bana aynalık edecek olan gelişim alanım, sadece içsel alanım olmalıymış. Geldiğim bu noktada sükunetimin ulaştığı boyut budur ve benim aynalarım ruhumda yansımalarıyla beni çok daha fazla derin bir gelişim alanına sürüklediler.. ve ben ne yazık ki deneyimlerimin bu boyutunu hiçbir açık alanda ifşa edemem zira artık bundan sonrası algıların tahammül gösteremeyeceği bir boyuttur.

Evet dostlarım sizlerle daima "BİR"im, hep buradayım taa içinizde ama dışınızda eskisi kadar yer alamayacağım. Sevgi varlığımı ve desteğimi her daim hissedeceğinizi biliyorum, umarım yazı dizisi ile de sınıra gelmiş dostlarıma naçizane ipuçları verebilirim diyor ve sevgiyle sözümü bağlamak istiyorum.

Sevgide kalın..
[/size=3]
 

ivrin

#70
Egosal kimliğimizin, zihnimizin ayrılmaz-parçası olan "duygusal acının" bir başka veçhesi de; derinlerimizde gömülü olan yoksunluk, eksiklik ve "bir bütün olmama" duygumuzdur. Yani bu bir çeşit bütünlüğümüzü bilinçsizce hatırlama ama ona sahip olamamanın yoksunluğunu yaşamaktır. Bazı insanlarda bu bilinçli bir şekilde süregelir ama bazılarında bilinçsizce varlığını sürdürür ama mutlaka bu hasrete dayalı yoksunluk varlığını sürdürür. Eğer bu bütün olamama duygumuz bilinçli ise, daimi olarak tedirginlik halinde varoluruz ve sürekli hasrete dayalı bu bütünde yer alamama illüzyonu ile yarattığımız ayrımcılık içerisinde kendisimizin "değerli olmadığını" düşünürüz, bu inançla da yetersiz olduğumuz kanısına varırız. Eğer bu durum bilinçsizse, bu kez de dolaylı olarak farkında olmadan bütünlüğümüze şiddetli bir şekilde arzu, istek ve ihtiyaç hissederiz. Her iki durumda da içimizde hissettiğimiz bu boşluğu doldurmak için, ego'muzun doyumunun ve özdeşleşebileceğimiz şeylerin büyük bir gaf ile peşine düşeriz.

İşte böylece; temelde kendimizi daha iyi hissetmek adına, daha tamam hissetmek adına bilginin, eğitimin, malın, mülkün, paranın, başarının, gücün, şanın şöhretin ya da özel bir ilişkinin peşine düşer ve hayat boyu bunlar ile büyüklüğümüzü ve beklide diğerleriyle sözde-bütünlüğümüzü sağlamak için çaba sarf ederiz, sanki diğerlerinden eksikliğimizi böylece giderircesine bu büyük handikap ile boşa geçmiş bir ömür tüketiriz. Çünkü onlarsız eksiğizdir, hatta birçoğuna göre onlarsız bir "HİÇ"izdir:( onlar bizi güçlü kılar ve içsel alanımızda hissettiğimiz bütünlük hasretine böyle bir sahte tamamlanma ile "ben de toplumda varım" mesajlarıyla zihinsel ucuz yanıtlar veririz. Daha da kötüsü tüm bunları kendimizde tamamladığımızı düşündüğümüzde "ki bu pek mümkün değildir çünkü ego doyumsuzdur daima yeni tatminler arar" ya da sadece tamamladıklarımız üzerinden, bu kez de tüm bunlara sahip olmayanları EKSİK ve HİÇ görür ve bu kez de onları "sözde varolduğumuz yüksek-bütünlükten(!)" ayrı tutarız. Örneğin; bilgili isek bilgimizle dövmeye kalkarız sırf bu yüzden yürüyen bir kütüphane olma eğiliminde olanlar vardır, aldığımız eğitimle döveriz ki onları ayrıştırıp kendimiz "sözde güçlü bütünlükte" varolabilelim(!), bilgimizi onların yüzüne vurur ve onlar aynı şeyi bilemediklerinde ya da hatırlayamadıklarında "siz bunun manasını biliyor musunuz da konuşuyorsunuz" gibi küçümser tavır ve sözlerle, onları sözde sahip olduğunuz bütünlükten dışlarsınız! Siz "EN"ler arasında olursunuz; en bilgililer, en zenginler, en güçlüler ve en en enler arasında bir bütün olursunuz(!)ve başlarsınız "körler sağırlar birbirini ağırlar" durumunda, hayatı egosal varlıklarınızla toplu halde desteklemeye ve birbirinizi ve kendinizi güdümlemeye. Sonra da bu hazzın içsel ama sahte enerjisi ile bir süre kendinize negatif enerji alanı yaratır ve sözde varlığınızı korursunuz.

Ancak bu ölümlü bir enerjidir! Asla asli-varlığımızın süptil enerjisine bu tür egosal tatminlerle ulaşamayız! Çünkü yukarıda da dediğim gibi istediğimiz her şeye erişsek bile ego doyumsuzdur ve ölümlüdür, bizler her istediğimize erişmemize rağmen çok geçmeden boşluğun hala burada olduğunu görür ve yine onu bu sahte enerjilerle doldurmanın peşine düşeriz, onun dipsiz bir kuyu olduğunu anlarız ama ne olduğunu zihinsel olarak çözemeyeceğimizden bu girdabın içine gömülür ve bu kısır döngünün esiri oluruz.

İşte o zaman başımız gerçekten derttedir çünkü artık kendimizi aldatamayız ve kısır döngü sürdükçe de acımız büyür. Eh bazen aldatabiliriz belkide ama bu aldatmaca artık bizim için giderek zorlaşmaya başlamaktadır. Doyum adına denemediğimiz hiçbir şey kalmaz, bütün egosal tatminleri yaşarız ama nafile o boşluk hala oradadır, artık sapkınlıklar baş gösterir ama ego doymaz ve boşluk da hiç bitmez ve ne yapacağımızı bilemeyiz. Çünkü bunu bize kimse öğretmemiştir ve hayatımız bu doyumsuz egoya hizmet ederek geçer. Böylece hayata dair an'da varolan bütün güzellikleri farkında olmadan kaçırırız, nefes alışverişimiz ile gerçekleşen oksijenin vücudumuzda yaydığı huzuru bile farkedemeyiz, yudumladığımız suyun tadının güzelliğini bile, çünkü onlar çok sıradandır ego için, onun istediği ise bu acı veren boşluğunu doldurmaktır. Bulutlardan çiçek yapmayı bu sebeple unuturuz, çocukluğumuzdaki gibi bin-bir çiçeğin kokusunu koklamayı unuturuz ve "ah o eski günler" demeye başlarız, oysaki o günler hala buradadır ve eski değildir sadece biz artık onları yaşamayı unutmuşuzdur.
 

ivrin

#71
Egosal zihin yaşamınızı yönettiği sürece gerçekten rahat ve huzur içinde olamayacaksınız arkadaşlar! Ne tür bilgiler toparlarsanız toparlayın, isterseniz kendinizi tüm yaşamların sunduğu bilgilerden oluşan bir kütüphaneye dönüştürün, bir arzunuzu doyuma ulaştırdığınız o kısa zamanlar dışında, doyum içinde olamayacaksınız. Ego, bir şeyden alınan bir benlik duygusu olduğundan o sadece dışsal şeylerle özdeşleşmeye ihtiyaç duyar. Onun sürekli olarak hem savunulmaya hem de beslenmeye ihtiyacı vardır ve siz onu istediğiniz kadar bilgi ile donatın, o bu bilgileri sadece kendi varlığını korumak için böbürlenme adına depolayacaktır. Çünkü siz o zaman ayrıştırdığınız ve hazmedemediğiniz büyüklükteki "ruhsal alanıyla bütün olan ama diğerlerinde size göre eksik olan varlıklara" karşı, bir güç elde ettiğinizi düşünmekten başka bir hal ve duruma asla ulaşamayacaksınızdır.

Bu özdeşleşmelerden en yaygını bilgili olma adına bilgi büyüklüğü ve çokluğu, eğitim düzeyi ayırımı, eğitim statüsü (iyi ve pahallı okullarda okumak kompleksi), kültür seviyesi derecesi, mal mülk sahibi olma, yaptığımız işteki başarılar, toplumsal statü ve itibarlarınız, (hava atmak ve -sözde (!) toplumsal alanda tam ve bütün hissetmeye endeksli olanı), fiziksel görünüm, özel yetenekler, ilişkiler, kişisel ve ailesel geçmiş, inanç sistemleri, siyasi milliyetçi, ırkçı, dini ve diğer tüm ortak özdeşleşmelerdir. İşte bunların hiç birisi gerçek "BİZ" değildir! Korkutucu değil mi?:)
 

ivrin

#72
Diyeceksiniz ki "biz zaten bu acı durumun farkındayız siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, yaramıza tuz basıp bize acı mı veriyorsunuz, bunları biz de biliyoruz, sanki bunları bilmek çözüm mü?" Elbette bilmek çözüm değil, ki zaten amacım bunları yüzünüze vurmak değildir.. amacım sizin dikkatinizi bir değişmez gerçeğe çekmektir. Ve bu gerçek de; Biz tüm bunları er-geç bırakmak zorunda kalacağız gerçeğidir!

Nasıl mı?
Evet belki henüz yukarıda egoya dair anlattıklarımı inanılması güç bir şey olarak görüyor ve bunları asla yapmadığınızı düşünüp kendinizi kandırıyor olabilirsiniz, ben burada sizden kesinlikle kimliğinizin bu şeylerde bulunamayacağına artık inanmanızı istemiyorum, sizi içinizdeki bu şeylerle yüzleştirerek sizin bu gerçeği ancak kendinizin bileceğinize ama bilmeniz için en azından şimdiye kadar yazdıklarımı kendinizde deneyimlemeniz gerektiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Deneyimlemediniz ve diyelim ki hiç bilemediniz, önünde sonunda bileceksiniz; siz bunu en geç ölümün yaklaştığını hissettiğinizde zaten bileceksiniz ama o zaman kocaman bir hayat boşa yaşanmış ve bitmiş olacak.

Ölüm "BİZ" olmayan her şeyin soyulup gitmesidir. Yaşamın sırrı ise Hazreti Mevlana'nın da dediği gibi "ÖLMEDEN ÖLMEKTİR."! Ve ölüm diye bir şeyin olmadığını artık net gözlerle görmektir sadece bilgi olarak biz zaten bunu biliyoruz demek değil, bunu şimdiden yaşarken ölüme tam ve bütün halde telsim olup görmektir. Ölüme teslim olmuş, ölüm korkusu dahil tüm korkulardan arınmış, ve yukarıda saydığım bitmek tükenmek bilmeyen bizi her-şeyden-ayrılık illüzyonuna iten egosal taleplerimizden arınmış, kısaca egodan arınıp varlığıyla tam ve bütün bir biçimde burada, an'da yaşamın içerisinde olan her insan, hayatı an be an yaşamaya başlayacaktır İşte o zaman ölüm geldiğinde sizde gerçekleşen idrak size "keşke" dedirtmeyecek ve siz gerçekten deneyimlemeye geldiğiniz bu yaşamı her anı ile tadına vararak acı ve tatlı yorumlar getirmeden sadece yaşamın kendisi olarak kabul ederek büyük bir teslimiyetle deneyimlemiş olacak ve an'da gelen her şeyi deneyimlemenin sonsuz tadına varacaksınızdır.


Tüm bunları söyledikten sonra, size gerçek bir hikayenin içerisinden bir tam ve bütün halde yaşanmışlığın örneğini vermek istiyorum; Sokrates zehirlenerek idam edileceği zaman, zehri hazırlayan adam sürekli vakti erteliyormuş, güneş doğmak üzereymiş ve Sokrates dayanamayıp adama sormuş; " Zaman geçiyor, güneş doğuyor, zehri versene neden geciktiriyorsun?" demiş. Adam Sokrates'i seviyormuş ve onu mahkemede duymuş, içindeki güzelliği görmüş ve tek başına Atina'dan daha zeki olan bu düşünürü biraz geciktirmek, biraz daha yaşaması için zaman kazandırmak istiyormuş.  Sokrates "Tembellik yapma, hadi zehri getir artık" demiş.

Zehri veren adam " Niçin bu kadar heyecanlısın? Yüzünde öyle bir ışıltı görüyorum ki, gözlerinde öyle bir merak görüyorum ki... Anla mıyormusun ? öleceksin!" demiş.

Sokrates "Bu bilmek istediğim bir şey. Hayatı tanıdım, o güzeldi; Tüm zihinsel yorumlara dayalı sözde kaygılarıyla, kederleriyle her anı yaşadım o hala bir keyiftir. Çünkü zihinselliğin kaygı ve acı diye tanımladığı hayatın gerçekliğinden bir an bile kaçmadım uzaklaşmadım onların yaşamın iç içe olduğu renkleri olduğunu bildim. Yalnızca nefes almak bile yeterli bir mutluluktur. Yaşadım, sevdim, canım ne isterse yaptım, içimden ne geldiyse söyledim. Artık ölümü de tatmak istiyorum. Ve ne kadar çabuk olursa o kadar iyi. İki olasılık var; Ya doğulu mistiklerin söylediği gibi ruhum başka şekillerde yaşamaya devam edecek; bedenin yükünden özgür bir şekilde ruhun yolculuğunu sürdürmesi çok büyük bir heyecandır, beden bir kafestir, onun sınırları vardır. Ya da belki de, materyalistler haklıdır; Bedenim öldüğünde her şey ölecek ve benim için geride kimse kalmayacak. Bu da, olmamak da, çok büyük bir heyecandır! Olmanın ne olduğunu biliyorum. Ve olmamanın ne olduğunu bilme anı şimdi geldi onu da yaşamak tatmak bilmek istiyorum. Ve artık olmadığımda sorun nedir, niçin onunla ilgili endişeleneyim ki? Endişelenmek için burada olmayacağım, o halde ne için vakit kaybedeyim?" demiştir.

İşte bizler ancak yaşarken öldüğümüzde hayatı yaşamaya başlarız. O zaman sevgisiz bir an dahi geçirmek şurada dursun, bütün dünya ya kucak açarız. Çünkü hayat onu yaşadığında güzeldir ve varolanı acı tatlı her ne ise korkusuzca, hiçbir mit, tabu ve takıntı olmadan ve dahi önyargısız deneyimlediğinde güzeldir. Ve bu güzelliği yaşamanın tek yolu ve yöntemi de egosal olan her şeyi hemen şimdi burada bırakmaktır.
 

ivrin

#73
Öz varlığınıza, gerçek kimliğinize yani bugüne kadar keşfedemediğiniz dolayısıyla giremediğiniz o muhteşem içsel alanınıza AN'da kolayca girebilirsiniz.

Peki ya AN'a yani ŞİMDİ ve şu AN'a nasıl girebiliriz?

Diyebilirsiniz ki; "AN'a girebilmem için, daha doğrusu kendimle alakalı aydınlanmaya başlayabilmem için bir hayli bilgiye sahip olmam gerekmiyor mu.. o yüzden daha öğreneceğim çok şey vardır öyle değil mi.. öyle pat diye nasıl girebilirim ki???."

Hayır canlarım yanılıyorsunuz, buna gerek yoktur.. çünkü, zihnin sorunları zihin düzeyinde asla çözülmez!

Bizler bir kez temel işlev bozukluğunu kavradığımız an AN'da başka şeyler öğrenip birçok bilgi ile depoyu doldurmamıza artık gerek yoktur. Bundan böyle AN'da yapmamız gerekenler; bu depoyu temiz tutmak ve yaşamımız için gereken ihtiyaçlar kadar doldurmaktır ve gereksiz uygulamadığımız bilgilerle onu meşgul etmemektir. Bir bilgiyi sindirip o bilginin kendisi olmadıkça da yeni bir kafa karıştırıcı bilgiyi doldurmamaktır.

Deponun bilgi ile dolu olması bizim hayat kalitemizin artacağı anlamına gelmez dostlar o sadece egomuzu okşar ve deriz ki "he he ben ne kadar da her konuda bilgiliyim ve kimse beni bu konuda geçemez" (!). Amaaa her aldığımız bilgiyi önce sabırla bilginin kendisi olacak boyutta deneyimleyip özümsersek, işte o zaman yalnızca hayat kalitemiz artmaz aynı zamanda da ve bütün halde, bütünün her bir parçasına ruhsal alanımızda da vakıf oluruz. Zihin karmaşıklıklarını incelemek belki bizleri iyi birer psikolog yapabilir ama bunu yaparak nasıl ki deliliğin incelenmesi akıllılığı yaratmamıza yeterli olamıyorsa, bizleri zihnin ötesine götürmeye de yeterli olmayacaktır!
 

ivrin

#74
Bilinçsizlik halinin temel işleyiş biçimini, bundan önceki yazılarımda gerek alıntılarla gerekse deneyimlerimden çıkan güvenli sonuçlarla zaten aktarmıştım, yazdıklarımı okuyanlar da zaten artık bunları anladılar, ne demiştik; bilinçsizlik zihinle özdeşleşmektir demiştik! O sahte benliği yani egoyu yaratır ve onu varlıkta köklenen gerçek benliğimizin yerine geçirir demiştik.

İsa İncil'de "Üzüm asmasından koparılmış bir dal haline geliriz" dediğinde bunu anlatmak istemiştir. Tıpkı diğer peygamberlerin anlatmak istediklerinde olduğu gibi; onlar aslında içsel alanlarından sizlere seslenirken çok büyük bir zekâya işaret ederler.

 Yalnız o kadar mı?.... Hayır, insanın aslında çok değerli ve çok ta büyük bir varlık olduğuna işaret ederler "Varlığınızla buluşun ve birer hayvan olarak yaşamak zorunda kalmayın, çünkü sizin asli varlığınız sadece dışsal ve görsel olan varlığınız değildir." Derler. 

Ve "içinizde gözle görünmeyen ama onu bulduğunuzda fark edeceğiniz koskoca bir kimlik vardır ve bu kimlik sadece sizden ibaret değil sizin de çok çok ötenizde varolan çok daha büyük bir kimlikle bütün haldedir, yani asli kimliğiniz sizlerin bugüne kadar tanıdığınız zihinsel kimliğiniz değildir." demek isterler.

Zihinsel kimliğimizin yani egomuzun gereksinimleri gördüğünüz gibi asla bitmez. O kendini her zaman savunmasız ve tehdit altında görmeye devam edecektir; sakin bir ortamda olduğumuzda bile en azından "şimdi biri gelir ve bu sakin huzurlu ortamımı bozar" endişesiyle o sakinliği bile bizlere olduğu gibi yaşatmayacaktır. Zaten yaşam bir AN'dan ibarettir ve o AN'ı da zihin "bak şimdi biri gelecek ve bu huzurun kaçacak" düşüncesiyle mahvetmektedir.

Bırakın bir sonraki AN'da biri gelsin ve sizi o huşu içindeki yalnızlığınızdan çıkarsın, bu kez de  AN'daki bir başkası ile bütünlüğünüzden huşu içinde sevgi ile zevk alın, çünkü o da sizin gerçeğinizdir, yaşamınızdır. Bütün olduğunuz özü taşıyan bir başka parçanız AN'ınıza gelmiştir. Ne şekilde geldiğinin ne önemi var, belki de size bir tokat atmak istemektedir. Bir tek şeye dikkat edin; o bilinçsiz gibi, siz de başkalarının AN'larına bilinçli ama kasti ve sevgisizce yani hırpalamak veya sınamak üzere zihinsel bir varlık olarak sakın girmeyin. Çünkü bunu yaptığınızda idrak eşiği sizden yüksek bir varlık ise karşınızdaki, asla sizin bu egonuzu beslemeyecek ve geri çekilmeye canı gönülden razı olacaktır ve yine siz o saçma zihinsel kalıbınızla bir güzel buluşmayı değerlendirmek yerine, bir bütün olmaya dair sevgi ile yaşayabileceğiniz bir yaşam parçasının kaybını yaşayacaksınızdır. Asli meditasyon kısa zamanlara endekslenmiş seanslardan ibaret değildir dostlar, asli meditasyon andaki her şey ile o an orada sevgiyle kabul ile olmak gerçekliliğidir ama gerçek ile illüzyoni iletişimleri ayırt ederek ve yeri geldiğinde de çekilmesini bilerek. Çünkü unutmayın ki, tek başınıza hiçbir şeysinizdir!... Ve egonuzun da bütün bu çabaları aslında taaa derinlerinizden algıladığı ama anlamlandıramadığı bu bütünlük hasretine dayalı sanal bir çabadır.