Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#210
3KH'de karmaşa/kaos çok egemen, öyle ki, sanki bu durum "hayatın" doğal/sürekli bir özelliğiymiş gibi benimseniyor. Ve bu zorlu koşulları aşmanın yolunun da çok karmaşık ve zorlu birşey olması gerektiği şeklinde bir izlenim meydana gelebiliyor zihinde. İşte, son celsede referansta bulunulan, "küçük çocuklar gibi olmadıkça göklerin egemenliğine giremezsiniz" sözünün bu konuyla yakından bağlantılı olduğunu tahmin ediyorum. İncil'de geçen "Göklerin egemenliğine giremezsiniz" sözünü "gerçeğe, hakikate eremezsiniz" anlamında kabul ediyorum. Ve yine İsa'ya atfedilen, "gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak" anlamındaki sözü de hatırlatmak istiyorum.

Bence burada 7. yoğunluğun "basit ve mutlak" realitesi kastediliyor. Şimdi ben 7. yoğunluk diye bir seviyeden bahsedince, sanki çok uzakta, eremeyeceğimiz, bilemeyeceğimiz birşeyden bahsediyormuşum gibi oluyor. Düşünsenize, Ra-Kasyopya kozmolojisini gerçek varsaydığımızda, 3. yoğunluktan 4. yoğunluğa geçip geçemeyeceğimiz bile kesin değilken, 7. yoğunluğu bilmek, onu rehber olarak kullanmak, yararlanmak sanki abartılı, imkansız birşeymiş gibi görünüyor. Her yoğunlukta bilgi ve farkındalık miktarı epeyce artıyor, dolayısıyla sanki 7. yoğunluk en fazla ve en karmaşık düzeyde bilgilere egemen olunacak düzeymiş gibi görünüyor, işte bence bu noktada bir yanılgı var. Anlatılanlardan anladığım, sezdiğim kadarıyla, K'ların "tek gerçek boyut/yoğunluk" (diğer hepsi ilüzyon) diye tanımladıkları 7. yoğunluk tüm yoğunluklar arasında en basit olanı aynı zamanda. 7. yoğunluk herhangi bir yoğunluk gibi değil, orası sadece saf varlık deneyiminin ve farkındalığının merkezi, özü. Orada bunun dışında bir bilgi yok muhtemelen ve ilüzyon diye tanımlanan tüm yoğunluklardaki tüm bilgiler aslında bu basit bilgiye dayalı: varlık ve varlığın farkındalığı. 7. yoğunluk bu işte. Bu kadar basit. Elbette bu tanımlamayı büyük ölçüde 3. yoğunluk KH sınırları dahilinde yaptığımız için bu tanıma da şüpheyle yaklaşılmalıdır, incelenmelidir, eleştirilmelidir ama aynı zamanda makul ve faydalı olma ihtimali, yani isabetliliği konusunda bir şans tanınmalıdır.

K'lar, "tüm düşenler zor yolu öğrenmek zorundadır" gibi birşey söylemişlerdi. İşte, "düşme" fenomeninde maalesef böyle ciddi problemli bir yön var. Basit, sade, güzel, doğru ve güçlü olanın farkındalığı kaybedildiğinde, yani düşüldüğünde, yani ego sahibi olunduğunda, o basit olan şey bir anda çok zormuş gibi bir görünüm kazanıyor. Ve yine K'lar, KH güçleri için, "sonsuza kadar sahip oldukları şeyi sonsuza kadar arıyorlar" gibi çok ilginç ve manidar bir tanım yapmışlardı. İşte bu egodur; egonun sahip olma hırsı gösterdiği hazine veya sonsuz kudret, saf ve sade "varlık" gerçeğinden başka birşey değildir ve zaten kendi varlıkları onun ta kendisidir, ama onlar "egonun şahları" olarak kendi kendilerini olağanüstü bir körlük, hırs ve kısırdöngü durumuna sokmuş oluyorlar bu tercihleriyle. Ve aynı şey daha düşük oranlarda hepimiz için de geçerli. "Bir kapı açıldı, kapının ardında bir küp altın gördünüz, o altına ulaşmak için kapıdan geçerken, kapının arkasında saklanan yılan tarafından sokuldunuz" dedi K'lar. İşte bu, ego denen zehrin ve körlük hastalığının ta kendisidir. Sen zaten varlıksın, sonsuz hazinesin, herşeyin kaynağı ve kendisisin, bir kapının ardında beliren bir küp altına neden arzu duyasın? O arzuyu duymanın kendisi, kendinin farkında olmamak, kendine yabancılaşmak ve bir anlamda özünü, gerçeği inkar etmek demek. Ego bu işte. Ve sonuç; yüz binlerce yıldır sürünüyoruz.

bozadi

#211
Alıntı Yap
 Bu yazıya başlarken hakkında yazacağımı düşündüğüm asıl konuyu şimdi kısaca da olsa belirtmiş olayım, daha sonra derinleştirmeye, pekiştirmeye çalışmak üzere.

İlüzyon da olsa, bu 3. varoluş bilinç düzeyindeki deneyimlerimiz elbette şu veya bu seviyede gerçektir ama en büyük, en önemli gerçek veya gerçekler bunlar değildir. Bizim önem ve ciddiyet atfettiğimiz bu bu deneyimler, arzular, planlar, amaçlar, idealler ne kadar iyi niyetli veya güçlü olursa olsun geçicidir. 3. seviyeye özgüdür. E tabi ki biz de bu seviyede olduğumuza göre bunlardan vazgeçecek değiliz ama tüm bunlara, yani bir yandan hayatımız, amaçlarımız, gerçeklerimiz, niyetlerimiz, ideallerimiz dediğimiz şeylerle uğraşmaya devam ederken, bir yandan da "sonsuz/mutlak", "ilüzyon olmayan", "geçici olmayan" gerçeği hatırlamalı ve onunla barışmalı, böylece "kaybolmuşluk" ve/veya "bloke olmuşluk" durumlarını aşabilmeliyiz. Mutlak gerçek aynı zamanda sonsuz bir rehberlik ve haritadır, tüm seviyelerdeki her türlü blokajı aşmaya imkan sağlayan, yardımcı olan. Bir sonraki müsait vaktimde buna dair bir önerimi paylaşmaya gayret edeceğim.


Alıntı Yap
 S: (L) Tamam, biraz duralım. Daha önce Chloe ile telefonda grup ruhlarını temsil ediyor olabilecek mitolojik kişilikler hakkında konuşuyorduk. Yani 3'üncü yoğunluk seviyemizde, bir takım bireylerin oluşturduğu gruplar, daha yüksek bir seviyedeki ruh gruplarının uzantısı olabilir diye...

C: Zeus neyi temsil ediyor?

S: (L) Zeus. (F) Tanrıların babası mı?

C: Bunun ima ettiği şey?

S: (L) Babası olduğu tanrıların kim olduğuyla... (F) Chloe kırmızı koltuğa şimdi senin oturmuş olmandan memnun olduğunu söylüyor... (L) İma ettiği şey mi? Bu şu anda benim için çok ağır!

C: Hayır.

S: (L) Evet! Düşünme gerektiriyor! Zeus'un temsil ettiği şeyin ima ettikleri... Zeus 7. yoğunluğu mu temsil ediyor?

C: Veya Zeus 7. yoğunluğu kavramayı mı temsil ediyor?

S: (L) Uygun olmayan şekillerde kavrayıştan mı söz ediyoruz?

C: Hiçbir kavrayış "uygunsuz" değildir.


İşte, bana göre "ego" dediğimiz ve KH dediğimiz şey, 7. yoğunluk kavrayışına sahip olmamayla veya bu kavrayışı kaybetmeyle ilgili. 7. yoğunluk sadece 7. yoğunluk değil, varolan herşey. Hatta K'lar bununla ilgili olarak "Herşey 7. yoğunluk" gibi oldukça dikkat çekici bir ifade kullanmışlardı. 7Y saf varlık, yani varlığın en saf özü olduğu için ve ilüzyon dediğimiz, 7. yoğunluk dışındaki tüm yoğunluklarda şu veya bu düzeyde mevcut olan "seyreltilmiş varlık" da saf/mutlak varlığın bir uzantısı olduğu için, 7Y'yi sadece bizden 4 seviye yukarıdaki bir yoğunluk düzeyi olarak göremeyiz. Eğer biz varsak ve herhangi birşey varsa, o 7Y diye ifade ettiğimiz varlık özünün bir uzantısı/parçası olduğu için vardır.

Dolayısıyla, BH olmanın, 7. yoğunlukla ilgili sağlıklı, isabetli ve güçlü bir farkındalık sahibi olmayla yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Veya diğer bir ifadeyle, KH (ego) 7. yoğunlukla ilgili sağlıklı/dengeli bir kavrayış sahibi olmamakla, BH (egosuzluk) ise 7. yoğunlukla ilgili sağlıklı/dengeli bir kavrayış sahibi olmakla tanımlanabilir.

"7." yoğunluk ifadesi maalesef onu bizden uzakta, bizim dışımızda ve bize "tepeden bakan" birşeymiş gibi algılamamıza neden olabiliyor. Halbuki o tüm varlığın merkezini, merkeziyetini, saf özünü temsil ediyor. Ve işte biz oyuz. 7. yoğunluğuz. Varlığız. Onun bir parçası ve kendisiyiz. Sonsuz farkındalık, sevgi ve potansiyeliz. Sonsuz gerçek budur.

"Dünya hayatı" dediğimiz bu 3KH koşulları ve aslında 7Y dışındaki tüm yoğunluklar temel olarak bir ilüzyondan ibarettir ama bir şekilde tüm bu ilüzyonun da saf varlığın (7Y) devamı için önemli bir işlevi, gerekliliği olduğu anlaşılıyor. İşte bu nedenle saf/gerçek/mutlak/varlık bu 6 ilüzyon seviyesini projekte ediyor veya meydana getiriyor.

Bizler, elbette adı 3Y olmuş, 3KH olmuş, 3. boyut olmuş, dünya hayatı olmuş, ne olursa olsun, "hayatımız" dediğimiz şeyi yaşıyoruz, onu anlamaya ve sorunları çözmeye çalışıyoruz. Bu gayet doğal, kaçınılmaz ve gereklidir. Ama bir yandan da onun geçiciliğinin ve güvenilmezliğinin de farkındayız veya istemesek de bununla yüzleşmek zorunda kalıyoruz. "Doğumu" deneyimlediğimiz gibi "ölümü" deneyimliyoruz. Tanıdığımız herkes ve biz. Hem doğum-ölüm realitesi nedeniyle, hem de pek çok başka ilişkili nedenle, insanlar şu hayata iki adım geriden bakıp "yalan dünya" derler, bu da "ilüzyon" realitesine dair farkındalığın bir göstergesidir.

İşte, "yalan olmayan, geçici olmayan, ölümlü olmayan, 'mutlak' birşey var mıdır, nedir?" sorusuna yanıt arıyoruz içten içe. Ve varsa o mutlakla aramızdaki ilişkinin ne olduğunu, olabileceğini veya olması gerektiğini düşünüyoruz.

İşte, elimizdeki kaynaklardan ikisinin bize "7. yoğunluk" diye tanımladığı şey o, mutlak olan. Saf varlık. Bir. Ve o, varolan herşeyin kaynağı, kökü ve kendisi. Çünkü varlık bir. Dolayısıyla onunla aramızdaki ilişki şu: Biz oyuz, tıpkı varolan herşey gibi.

Ego/KH dediğimiz şey bu bilginin/gerçekliğin/farkındalığın yitirilmesini veya çarpıtılmasını ifade ediyor bir bakıma. BH dediğimiz şeyse bu gerçeğin farkındalığına ermek ve bu farkındalığı tamamına erdirmek (birle bir olmak) üzere güçlü bir çekimle ilerlemek demek.

İnsanlığın BH deneyiminden KH deneyimine "düşüşüyle" ilgili koşulları zaman zaman ele aldık, yine alırız, bu konudaki farkındalığımızı geliştirmeye, genişletmeye, derinleştirmeye çalışırız. Sonuç itibariyle KH'ye geçtiğimizde ego sahibi olduk. Ve ego (KH) aleminde katı ve acımasız bir güç hiyerarşisi egemen olduğundan, bizden daha güçlü egoların kurbanları, köleleri haline geldik adeta. Ve bize açık ve dolaylı yollarla hükmeden veya etmeye çalışan KH güçlerinin yapmaya çalıştığı başlıca şeylerden biri de KH'likten çıkma, tekrar BH'ye dönme potansiyelimizi zayıflatmaya, bloke etmeye, engellemeye çalışmak. Bu süreci kısaca "yalan", "kandırma", "saptırma", "beyin yıkama", "asimilasyon", "BH eğilimlerini zayıflatıcı, KH'ye saptırıcı telkin/hipnoz" gibi terimlerle tanımlayabiliriz.

Hayatımız dediğimiz sahnede maruz kaldığımız pek çok koşul, aslında KH güçlerinin (bizden daha güçlü egoların) bizim egomuzu güçlendirmek, BH potansiyelimizi/olasılıklarımızı zayıflatmak ve mümkün olduğu ölçüde etkisizleştirmek için tasarlayıp uygulamakta oldukları koşullardır ve tabi biz de kendi egomuz, cehaletimiz, dikkatsizliklerimiz yoluyla tüm bu programlamalardan şu veya bu şekilde ve miktarda etkileniyoruz. Elbette BH güçleri de boş durmuyorlar, özgür iradeye uygun şekilde, BH potansiyelimizin farkına varıp güçlendirmemiz yönünde bazı olanaklar, yardımlar sunuyorlar. Gerisi bize kalıyor.

bozadi

#212
Kendi üzerimde yaptığım gözlemler bağlamında, kesin olmamakla birlikte egoyla ilgili yaptığım birkaç tespit...

Mutlaka bir amaç/hedef oluyor ve mutluluk, huzur ve her türlü olumlu sonuç o amacın ve hedefin gerçekleştirilmesiyle ilişkilendiriliyor. Aslında bizim durumumuzda bu ille çok negatif birşey olarak görülmeyebilir, hatta bazen gayet olumlu birşey de olabilir ama bunu negatif kılabilecek bazı olasılıkların farkına daha fazla varmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

K'lar "Hedefe ulaşmak eğlencenin yarısı" demişlerdi. İşte ben bu sözü bu konuyla yakından ilişkilendiriyorum. Eğer hedefe ulaşmak eğlencenin yarısıysa, eğlencenin diğer yarısı da şimdi ve burada ve/veya hedefe ulaşma sürecinde olmalıdır. İşte, bence bu sözde kastedilen "eğlence", ego söz konusu olduğunda "şimdi ve burada" mevcut değil. Yani ego asla doymuyor, doygunluğa ulaşmıyor. Aranan doygunluk hep uzakta, bir hedefte, ulaşılacak bir amaçta. Yani sürekli erteleniyor. İşte bence K'ların o sözü bu meseleyle yakından bağlantılı.

İçinde bulunduğumuz KH düzeninde egemen olan "vahşi kapitalizmin" doğal bir sonucu olarak şiddetli arzularla ve korkularla dolu yarışlar içinde buluyoruz kendimizi sıkça. Ezici bir kazanma-kaybetme yarışı egemen hayatın her alanında. Bu yarış öyle ki, kişinin bilinç odağını kendi varlığındaki sonsuz değerden sürekli olarak uzaklaştırıyor ve bu vahşi yarış düzeninin tasarımcılarının amacı da bu zaten. Bireylerin kendi varlıklarındaki sonsuz değere olan inançları zayıfladıkça, onları "yapay değer piyasasındaki" aciz/muhtaç birer müşteri kitlesi olarak kontrol ve manipüle etmek kolaylaşıyor.

Gerçek öyle ki, hiçbir mücadeleye girişmenize ve kazanmanıza gerek olmaksızın gayet doyurucu bir değere, huzura, güvene ve sevince sahipsiniz. Bu konunun şu yönüne daha önce kısmen değinmiştim: İçinizde herhangi bir dış sebebe/gerekçeye/koşula ihtiyaç duymaksızın sevinç, huzur, güven, sevgi duyabilen bir yapı, bir imkan var. O, "varlık" (7. yoğunluk) gerçeğinin farkındalığına dayalıdır. Bu kadar çok, yoğun ve şiddetli olumsuzluğa rağmen umutlar, sevinçler, sevgiler duyup geleceğe dair ümit beslemeyi mümkün kılan budur. Varoluşun basit ve sonsuz gerçeği. Ama bizler KH düzeninde aksi yönde o kadar çok etkiye, telkine, propagandaya, işkenceye maruz kalıyoruz ki, işte içimizdeki o varlığın basit ve sonsuz gerçeğine, onunla tamamen "bir" oluşumuza dair sezgimiz, farkındalığımız, güvenimiz, inancımız sürekli zayıflatılma, parçalanma tehdidi ve saldırısı altında.

Hiçbir mücadeleye girişmeye ve kazanmaya gerek olmaksızın, varlığımız ve tüm varlığa dair doygun bir huzur, sevinç, güven ve sevgi halinde olabilmeliyiz. Bu olmadan girişilen mücadeleler kaybedilmeye, hayal kırıklığıyla sonuçlanmaya adeta mahkumdur. Acaba K'ların "Savaş her zaman var, önemli olan 'ne zaman' seçtiğin!" sözü de bu konuyla bağlantılı olabilir mi? Emin değilim ama kısmen de olsa ilişkiliymiş gibi görünüyor şu an bana. İşte, egonun savaşı/mücadelesi hemen her zaman yenilgiyle sonuçlanmaya mahkum adeta. Gerçek mücadele, baştan yarı yarıya kazanılmış bir mücadele olmalıdır bir bakıma (hedefe ulaşmak "zaferin" yarısı!).

Yani, "şu anda varlığımın ve varoluşun doyurucu şekilde anlamlı, güzel, değerli olduğunu hissetmiyor, öyle bir doygunluk duymuyorum ama falanca mücadeleyi kazandığımda gerçeğe ve doygunluğa ulaşmış olacağım" şeklindeki bir düşünce ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir egosallık potansiyeli taşıyor diye düşünüyorum. Bu tür bir mücadelenin ille "her durumda" başarısızlıkla sonuçlanacağını iddia etmiyorum, bazen bir miktar başarı elde edilebilir ama yine de bunun ideal bir yaklaşım olduğunu sanmıyorum. "Baştan yenik/yanlış" bir yön var gibi geliyor. Ama doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için bu tür "baştan yenik ve sorunlu" pek çok mücadeleye girmek zorunda olmamız da doğal birşey sanırım. O anlamda, bir sürecin parçası olarak yine de değerlidir. Ama bizler işin aslına vakıf olabilecek durumdayız bence.

bozadi


bozadi

#214
Bizim "hayatımız" dediğimiz hemen herşey 3. yoğunlukta cereyan eden şeyler. Yani denklemin yalnızca yarısı. Gerçi 7. yoğunluk tüm varoluşu kapsadığı için, yani tüm yoğunluklarda, tüm boyutlarda var olan herşey 7. yoğunluğun (varlığın) bir uzantısı olduğu için, hiçbir şey 7. yoğunluğun dışında veya 7. yoğunluktan bağımsız değildir. Varolan hiçbir şey Varlık'tan bağımsız olamaz, öyle değil mi? İşte 7. yoğunluk, istisnasız herşeyin, tüm bireysel varlıkların (tüm ilüzyonun) mutlak, saf merkezi ve kendisi. "Varım" diyorsak, "7. yoğunluğum" diyoruz bir bakıma. 7. yoğunluğun bu teknik adlandırmasına takılmayın. Yani "7" rakamı ve "yoğunluk" terimine. Onu bizden 4 seviye uzaklıktaki bir deneyim seviyesi olarak düşünmeyin. O tüm ama tüm, ama "istisnasız" tüm varoluşun, tüm varlıkçıkların kaynağı, kökeni, merkezi ve kendisidir. Bizim ve herşeyin ta kendisidir, birdir. Tüm evrenlerin, tüm Varoluşun Güneşidir.

Sevgi dediğimiz, adalet dediğimiz, güzellik dediğimiz, şifa dediğimiz herşeyin nihai kaynağı o. Çünkü varlık o.

İşte, bu nedenle 7. yoğunluğun mümkün olduğunca bilinçli olarak farkında olmak, onu hatırlamak, 3. yoğunluk dediğimiz mevcut seviyemiz içindeki çeşitli çıkmazlardan kurtulmamıza yardımcı olacak en temel rehber ve dengeleyicidir.

Meditasyon denen şeyin anlam ve önemi biraz da bununla ilgilidir. Bizler egomuzun da etkisiyle tüm dikkatimizi o kadar yoğun ve kesintisiz bir şekilde 3. yoğunluk konuları üzerinde odaklıyoruz ki, farkına varmadan aslımızdan sürekli uzaklaşıyoruz bilinçsel olarak. İşte, meditasyon yaparken olağan düşünce süreçlerini durdurma, yavaşlatma, hafifletme tavsiyesinin amaçlarından biri de bununla ilgilidir. Birşey düşünmediğimizde ve Maharaj'ın dikkat çektiği gibi "arzulamayı ve korkmayı" azalttığımız ölçüde, Varoluşun doğal bazı enerjileri, frekansları bize daha kolay ulaşma şansı buluyor ve böylece egomuzun üzerimizdeki etkileri de zayıflıyor. Tabi ki bu bir anda veya çok kısa sürede olabilecek birşey değil. En derin uyku sürecinde de aşağı yukarı buna benzer birşey oluyor diye tahmin ediyorum. Yani K'ların ifade ettiği gibi, derin uykunun bir noktasında egomuzu bir süreliğine "çıkarma" şansı buluyoruz sanırım. Uykunun fizik dışında, ruhsal/manevi arındırıcılığı, dinlendiriciliği, tazeleyiciliği bununla ilgili olsa gerek.

Ama sadece uyku yeterli olmuyor. Egomuz ve çevremizdeki sayısız başka egoyla birlikte kendimizi yine 3. yoğunluğun dolambaçlı yollarında kaybolmuş halde buluyoruz. Meditasyondaki düşüncesizliğin veya belki derin düşünmenin/olmanın anlam ve önemi de bununla ilgili. Ben kendim düzenli veya sık meditasyon yapmıyorum. Ama meditasyon yapmayı kolaylaştırabilecek veya kısmen meditasyon yerine geçecek bu tema üzerinde fikir yürütmeye devam edip algılarımı, gözlemlerimi, deneyimlerimi paylaşmak istiyorum. Katkılara, eleştirilere, sorulara açıktır.

bozadi

#215
Bu arada bu konunun "din" kavramıyla/öğretileriyle benzerliğine dikkat çekmek istiyorum. Dinler 3. yoğunluktaki faaliyetlerimizi "ibadet" denen molalarla bölüp Tanrı'yı, "mutlak varlığı" düşünmeye, onu hatırlamaya teşvik eder. "Teorik olarak" bunun gayet isabetli, doğru, faydalı bir yönü olduğunu düşünüyorum. Yeryüzündeki en güçlü, en kalabalık ideolojilerin "din" ideolojileri olması da bununla ilgilidir bir şekilde.

Ama bu forumda esas alınan kaynaklara göre, Tanrı / 7. yoğunluk kavramı dinlerin tasvir ettiğinden biraz farklı. Ve "ibadet" diye nitelenebilecek meditasyon veya benzer faaliyetler de buna göre bazı içerik ve şekil farkları içeriyor doğal olarak.

Ben Ra'nın ve Kasyopyalıların ve dolaylı ve kısmi olarak pek çok başka kaynağın tasvir ettiği "dini/gerçeği" anlamaya ve anladığımı anlatmaya, tartışmaya çalışıyorum.

bozadi

#216
Ve aslında enkarnasyon aralarında bulunduğumuz 5. yoğunlukta yapılan şeyin özetlerinden biri de budur, yani yukarıdaki resimde ifade etmeye çalıştığım şey. O sırada 3. yoğunlukta enkarne durumda olmasak bile hala 3. yoğunluk öğrencisi durumundayız ve derslerin orada ilerletilen kısmı da temel olarak 3. yoğunluğa ilişkin.

K'ların 5. yoğunluğu "derin düşünme ve değerlendirme" merkezi diye tanımlamış olması da aslında "5. yoğunluk" ile "meditasyon" kavramları arasındaki ilişkiyi akla getiriyor. Meditasyon veya benzer faaliyetler, 3. yoğunluğa bir miktar 5. yoğunluk frekansı/sızıntısı/ilhamı sağlıyor muhtemelen, aslına uygun yapılması ölçüsünde. Ve yine, 3. yoğunlukta da, 5. yoğunlukta da değişmeyen şey, denklemin bir yanında 7. yoğunluk, diğer yanında ise 3. yoğunluk olmasıdır. 4. yoğunluğa geçildiğinde de denklemin 7. yoğunluk kısmında bir değişiklik olmayacak, sadece diğer kısmı 3. değil 4. yoğunluk olacaktır.

Mutlak/saf varlığın veya varlık merkeziyetinin ne olduğuna ve/veya bizim onunla ilişkimizin ne olduğuna dair bilinç artırıcı çabalar, hepimizin deneyimlerinin zorluğunu ve karmaşıklığını azaltmaya yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Bununla ilgili örnekleri, açıklamaları artırmaya, netleştirmeye çalışacağım.

bozadi

#217
Varlığın sahibi ve kendisi biziz. Ve burada "varlık" derken, bu "herşey" anlamına geliyor. Yani bir şekilde herşeyin sahibi ve kendisi biziz. Herşey bir ve dolayısıyla varlığın kendisinden başka bir sahibi olamayacağı gibi, "varlık dışında birşey" de yok. Sadece, varlığın kendini test edip onaylıyor göründüğü bir süreç var ve bu süreç varlığın çeşitli evrimsel farkındalık düzeylerine ayrışmasına neden oluyor: 7 bilinç düzeyi veya yoğunluğu. Bu düzeylerin mevcudiyeti hiçbir şekilde varlığı mutlak manada bölmüyor ve varlığın farklı seviyeleri arasında askeri bir hiyerarşi manasında "ast-üst ilişkisine" mecbur bırakmıyor. Ama "KH" bağlamında bu askeri/mutlak nitelikli ast-üst ilişkileri de deneyimlenebiliyor.

Varlığın en saf merkezinde (7. yoğunluk) bireyler yok, sadece saf varlık var. Saf varlığın özelliklerini veya deneyimini bilmek veya anlamak bir yönüyle bizler açısından imkansız denecek kadar zor birşey. Ama diğer bir yönüyle, kabaca da olsa, mevcut bilinç düzeyimiz açısından bizler için nispeten tatmin edici bazı tahminler yürütmek mümkün bence.

Ra ve Kasyopyalılar bizlerin KH modunda olduğumuzu söylüyorlar. Ve KH'nin egemen olduğu yerlerde ast-üst ilişkisi, yani yöneten-yönetilen, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen ilişkisi oluyor. Nitekim biz de bunu kendi yaşamlarımızda sıkça gözlemliyoruz.

KH evrenin, varlığın bir yönü, bir mekanizması veya sonuçta bir gerçeği. Özellikle ilk 3 yoğunluk düzeyinde KH'nin bir doğallığı da var. Bu yönüyle KH ille de "kötü/negatif" diyebileceğimiz birşey değil. Daha önce de çeşitli defalar çeşitli şekillerde ele aldığımız gibi, bu bir bireyin belirli bir yetişkinlik aşamasına ulaşana kadar çevresindekilere vermektenden ziyade onlardan almak durumunda olduğu bir süreç. Olgun bireyler bunu bilerek ve isteyerek çocuk sahibi oluyorlar. Türün, yani bir bakıma varlığın devamı için de gerekli birşey bu üstelik. Aslında bu bağlamda düşünüyorum da, bir türün (örneğin dünya insanlığı) varlığını sürdürmesi için o türün bireylerinin doğum, gelişim ve ölüm (çocukluk/gençlik, olgunluk ve yaşlılık) şeklinde çeşitli aşamalardan geçiyor olması ile, diğer yanda mutlak varlığın (7. yoğunluk) yedi farklı olgunluk aşamasına bölünüyor olması arasında bir anlam ilişkisi/benzerliği var gibi geliyor bana.

Sonuç olarak en nihayetinde birden fazla varlık yok. 7. yoğunluktaki şekilsiz (birey olmayan) saf varlık merkezi, tüm bireysel varlıkların varlığının gerçek özünü ve kendisini temsil ve teşkil ediyor. Dolayısıyla ben oyum, sen osun, o o. Herşey o, herşey bir: Saf/şekilsiz varlığın şekil almış uzantıları.

İçinde bulunduğumuz 3. yoğunluk dünya deneyimi, doğal KH'liği (çocuksuluğu) yanında, egosal bazı özgür irade tercihleri veya yozlaşmışlıklar neticesinde çocuksu/masumane (tercihe dayalı olmayan, zorunlu ve doğal) KH'lik dışında tercihe dayalı (özgür iradeyle seçilen) KH'liği de şu veya bu düzeyde deneyimliyor epeyce bir süredir. Bununla da yakından bağlantılı olarak, biz insanlar varoluşta adeta askeri nitelikte, katı bir ast-üst ilişkisi olmasının doğal olduğunu düşünüyoruz, çünkü bunu sürekli olarak deneyimliyoruz zaten. Ekonomik, siyasi, dini ve diğer neredeyse her bakımdan hayatımızda toplumsal bağlamda amir-memur ilişkileri, yani katı bir hiyerarşi var. Temel olarak KH nitelikli emir-komuta zincirinin hem mağdurları, hem de bu sistemin çarklarından biriyiz hepimiz. Hayatımızın doğal, olağan bir parçası halinde bu durum. Ve bu durumu tüm evrene, tüm varoluşa atfetme, maletme veya projekte etme eğilimimiz de var, ki bu da doğal sayılır. Bir çocuk için, lokal deneyim ortamının koşulları neyse, o koşullar aynı zamanda tüm evrenin, tüm varoluşun koşulları gibidir. İşte dolayısıyla lokal ortamımızdaki KH bazlı emir-komuta zincirinin tüm evrende, tüm varoluşta da geçerli ve egemen olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Ve içinde yaşadığımız düzenin başlıca efendileri/sömürücüleri de insanlığın bu anlayışta kalmasını ve hatta bu anlayışın iyice yerleşmesini istiyorlar. Çünkü nemalanmakta oldukları mevcut egemen sömürü düzeninin bekası bunu gerektiriyor.

Bu bağlamda insanların Allah/Tanrı inançlarını incelediğimiz zaman, bunun bir yandan mevcut sömürü düzenine gayet uygun yönleri, diğer bir yandan ise sömürü düzenine rağmen bir ilahi ve nihai adaletin varlığına inanç ve ümit bağlamında kullanılabilir, isabetli, anlamlı yönleri olduğu anlaşılıyor bana göre. Bu aslında her bir bireyin şahsi BH-KH eğilimlerinin durumuna veya karışımına bağlı olarak şekillenen birşey.

Ben şahsen Allah veya Tanrı terimini (bir gerçeği, bir olguyu belirli bir isabetlilikle ifade eden terimler olarak) kullanmaktan rahatsız olmuyorum, olmam ama benim inandığım Allah/Tanrı ile pek çok insanın inandığı tam olarak aynı şey değil. Uzlaştıkları, uyumlu oldukları noktalar da var, hiç uzlaşmadıkları noktalar da. Benim inanma eğiliminde olduğum Allah'ın/Tanrının başlıca farklılığı şu: Ben ve diğer herkes ve herşey de onun bir parçası ve "KENDİSİDİR". Tanrıyla aramızda katı/askeri bir ast-üst ilişkisi yoktur, olamaz da. Birey olmayan bir saf varlık merkezinin şahsi bir karakteri olamaz ki amirlik yapsın. Amirliği-memurluğu ancak "bireyler" özgür iradeleriyle benimser veya benimsemez. Ama evet, varlığın bazı doğal nitelikleri ve bununla bağlantılı bazı doğal gereklilikleri, adeta kuralları, yasaları vardır. "Karma" dediğimiz, "eden bulur" dediğimiz ve aynı zamanda varoluşsal eğitim sürecinin de doğal ve önemli bir parçasını teşkil eden şartlar vardır. Aslında bu (karma) ille negatif manada değildir, pozitif manada da "eden bulur". Yani iyilik eden iyilik, kötülük eden kötülük bulur genel itibariyle. Ve varoluşun bu şartları en çok KH dediğimiz ve bir bakıma varlık aleyhine çalışan veya varlığın dengesini, temelini bozmaya yönelik hareket eder nitelikteki varlıklar veya varlık grupları için "kötü" niteliktedir. BH varlıkları veya BH'ye adanmakta olan varlıklar için (adanmışlıkları ölçüsünde), varlığın doğal yasaları kesinlikle batıcı, kötü veya angarya niteliğinde değildir, yer çekimi kadar doğal ve gereklidir. Varlığı subjektifliğe, kaosa, belirsizliğe ve nihayetinde yok oluşa sürüklenmekten alıkoyan, belirli bir objektiflik, standart, düzen, sağlıklı iletişim ve etkileşim sağlayan şeydir varlığın doğal nitelikleri (diğer bir deyişle de kanunları).

devam etmek üzere...

bozadi

#218
Her ne kadar meleklerle ve hatta varlığın saf merkeziyle (7. yoğunluk/Tanrı) aramızda katı bir hiyerarşi veya emir-komuta ilişkisi olmadığını düşünsem de, 3. yoğunluk ruhun çocukluk denebilecek bir aşaması olduğundan ve hatta 4. yoğunluk bile henüz "yetişkinlik" aşaması sayılamayacağından (4. yoğunluk ergenlik-gençlik, 5. yoğunluk ise gençlik-yetişkinlik aşaması anladığım kadarıyla, tabi her yoğunluk seviyesinin kendi içinde de bebeklikten yaşlılığa uzanan evreler var), bize "bakan", bizimle ilgilenen, bize abilik-ablalık, analık-babalık, rehberlik yapan varlıklar var üst BH alemlerinde/yoğunluklarında.

Ve dolayısıyla, emir-komuta ilişkisi olmasa da, ebeveyn/rehber varlıklar ile çocuk/öğrenci varlıklar arasında doğal ve kaçınılmaz bir hiyerarşi var. Ama bu kesinlikle amir-memur veya komutan-piyade gibi katı, soğuk veya faşizan bir hiyerarşi değil. Sevgi dolu ebeveynler ile çocukları arasındaki ilişki gibi. Ama elbette bizler 3. yoğunluğun doğal/çocuksu/masumane KH'liğinin ötesinde egosal/tercihsel/etik KH'liğe de epeyce bulaşıp ciddi yozlaşmaların, ruhsal-bilinçsel hastalıkların ve üst düzey KH varlık gruplarının muhatabı ve mağduru haline geldiğimizden, gerçek ruhsal ebeveynlerimizle aramızdaki bilinç/farkındalık köprüleri ve bu köprülerden, bağlantılardan yararlanma düzeyimiz de bu dejenerasyon/hastalık durumundan dolayı ciddi bir hasar görmüş durumda. Bu özellikle enkarnasyon süreci içinde geçerli. Enkarnasyon aralarında Yuva'ya (5. yoğunluğa) döndüğümüzde bu hastalıktan, bu kabustan, işkenceden arınıyoruz, uyanıyoruz doğal olarak. Ama yaşıtlarımızla sosyalleşme eğitimi/gelişimi için dünya okuluna, bu keşmekeşe, kendi yarattığımız bu işkenceye döndüğümüzde, planladığımız pek çok olumlu şeye rağmen, ortamın yoğun egosallığı/zehirliliği planlarımızı ve performansımızı ciddi oranda etkiliyor, aklımızı alıyor adeta.

Ciddi manada moral bozukluğu, panik ve korkuya kapılıyoruz. Anlamsızlık ve depresyon tabi ki.

Bu cehennemsi kısır döngüleri aşmak için, varoluşun asli/nihai/gerçek yapısına dair farkındalığın güçlenmesi gerekiyor, yani enkarne haldeki tüm berbat koşullara rağmen "gerçeği hatırlamamız" gerekiyor. "Gerçek" tabi ki çeşitli katmanları olan birşey ama gerçeğin/varlığın en saf hali (7. yoğunluk) başta olmak üzere, gerçeğin temel katmanlarını hatırlayıp kendimizi doğru/isabetli şekilde konumlandırabilmemiz gerekiyor bence.

6. yoğunluktaki "melekler" diyebileceğimiz yaşlı rehber ruhlar ve yüksek benlikler, 5. yoğunluktaki muhtemel "ebeveyn" nitelikli rehberler, 4 BH'deki muhtemel abiler/ablalar ile karşılaştırıldığında "aile" içinde evrimsel açıdan nispeten alçak bir pozisyonda bulunmamıza rağmen, bu kesinlikle herhangi bir varlığı veya varlık gruplarını "efendimiz/komutanımız" olarak görmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Hiçbir üst düzey BH varlığının da bize mutlak manada efendilik veya komutanlık taslayabileceğini sanmıyorum, bu BH'nin (Varlığın) doğasına aykırı. BH demek varlık demek, varlığın birliği demek. Tüm hiyerarşik roller geçicidir. Bugün ebeveyn veya yaşlı durumunda olan ruh yarın öbür gün 1. yoğunluk dahil tüm varoluşa dağılacak. Bugün çocuk olan ruh bir süre sonra genç, sonra yetişkin, sonra yaşlı olacak, çocuk ruhlara rehber olacak. Ne zaman döngünün neresinde olduğumuz asli bir önem taşımıyor nihai bakış açısıyla. Nerede, hangi evrede olursak olalım, var olan tek şey olan Varlığın birer parçası ve kendisiyiz. Elbette bu durum "şımarmamıza" neden olmamalı. İçinde bulunduğumuz egosal berbatlıkları, hastalıkları unutturmamalı, bunlardan bir anda sıyrılıp kurtulabileceğimizi, sihirli bir değnek değmişçesine bundan sonra hiçbir acı veya sıkıntı çekmeyeceğimizi sandırmamalı, çünkü bu tür beklentilerin de aynı egosal hastalığın sonuçları olması çok muhtemel görünüyor (kendimden biliyorum sanırım).

devam etmek üzere...

bozadi

#219
"İki" ve "bir" kavramlarıyla ilgili aklımda dolaşan bazı fikirler...

Arzu-Korku kısırdöngüsünün "iki" kavramıyla bir şekilde bir bağlantısı var. Hayır, normalde iki kavramı ille de kötü veya negatif olmak zorunda değil, gayet doğal ve gerekli bir sayı, tıpkı diğer tüm sayılar gibi. Ama eğer bir sayı sistemi "bir"le değil de "iki"yle başlıyorsa, işte orada sorunlu bir durum olabilir. Ve işte tam da bu manada, BH'nin bir'le, KH'nin iki'yle başlaması gibi bir durum var gibi geliyor bana.

BH yönünde güçlü bir güdüye, eğilime sahip olsak da, teknik olarak hepimiz hala KH statüsündeyiz. Ego taşıyoruz. İşte bu da bizim sayı sistemimizin birle değil, ikiyle başladığını gösteriyor olabilir. "Sayı sistemimiz" derken elbette bilimsel/matematiksel sayı sistemimizden bahsetmiyorum, psikolojik, bilinçsel, bir ölçüde ruhsal ve "varoluşsal" manada bir temel bakış açısından, kavrayıştan, farkındalıktan bahsediyorum. Bu anlamda, sayı sistemimizin birle değil ikiyle başlaması, en masumane ifadeyle bir'i görmekte, anlamakta zorluk çektiğimiz anlamına geliyor. Bu biraz da KH'liğe adanma düzeyine bağlı. Eğer KH'ye ciddi, güçlü bir adanma varsa (olduğu ölçüde), bir'i görmekte, sezmekte, anlamakta zorluk çekmekten ziyade bir'e inanmamak, hatta bir'in var olma / gerçek olma ihtimalinden nefret etmek gibi bir durum söz konusudur daha çok.

Bu bağlamda bir ve ikinin ne anlama geldiklerini kısmen birbirlerinden anlayabiliriz sanırım. Biri ikiden, ikiyi birden...

"İki" (KH/ego), bir şekilde herşeyin bir olduğunu anlamamak, görmemek, bilmemek, buna inanmamak, hatta bundan nefret etmek anlamına geliyor sanırım. Ve arzu-korku döngüsünün "iki" kavramıyla yakından bağlantılı olduğunu düşünmemin nedeni de bu. Eğer herşey bir değilse, işte o zaman arzu ve korku için büyük bir sebep, bir potansiyel doğmuş olur. Herşeyin bir olmaması, bir tür dengesizlik, eşitsizlik, adaletsizlik potansiyeline işaret ediyor. Ve işte bu durumda arzu ve korku doğuyor. Bu tam da içinde yaşadığımız düzendeki durumumuza benzemiyor mu? Adaletsizlik diz boyu, kapitalist ekonomi düzeni bir kurtlar sofrası. Kurtlar sofrası düzeninde ise ya avlayan, ya avlanan rolüne girmeye zorlanıyoruz. Avlayan olma arzusu, avlanan olma korkusu... Tabi ki hayatımız mutlak şekilde bundan, yani egodan, KH'den ibaret değil ama toplum realitesinde baskın kılınmış durum bu.

Bize ikilik ("herşeyin, hatta hiçbir şeyin bir olmadığı varoluş" anlayışı), ego, KH, eşitsizlik, adaletsizlik, kurtlar sofrası realitesi bilinci o kadar çok aşılandı ve aşılanıyor ki, birliğe dair farkındalık, sezgi ve inanç da bundan çok zarar gördü. Ve işte bu yüzden bizim psikolojik/bilinçsel/varoluşsal sayı sistemimiz birle değil, ikiyle başlıyor diyorum.

bozadi

#220
Bazı meditasyonumsu çabalarımda, tam bir güvende, huzurda olmayı deneyimlemeye gayret ediyorum. Annesinin karnındaki bir bebek veya anne-babasının sevgisini en güçlü haliyle yaşayan bir çocuk gibi. Emin ellerde olmak, tam, şüphesiz bir güvende olmak.

Bunu evrensel, daha doğrusu varoluşsal açıdan deneyimleyebilmek gerektiğine, bunun mümkün, doğal ve gerekli olduğuna inanıyorum veya inanmak istiyorum. Yani, bireyselliğimle büyük (birey ötesi) varlığın neresinde olursam olayım, ben onun bir parçası ve kendisiyim. Eğer varoluşun özü pozitif değerlere dayalıysa, o zaman ben de o huzuru, o güveni taşıyabilmeliyim. Bir bebek/çocuk enerjisini veya moralini kaybettiği zaman nasıl ebeveynlerine/ailesine sığınıyorsa (bir geminin veya teknenin fırtınada limana sığınması gibi), biz de varoluşun, büyük-mutlak varlığın birer parçası, çocukları olarak, enerji ve moral kaybettiğimizde, korktuğumuzda ona sığınabilmeliyiz. Ve bu kendimiz dışında kimsenin inisiyatifine, onayına bağlı olmamalı.

Dinler bağlamında, özellikle en zor durumlarda "sığınılabilecek" en büyük kudret olarak Allah'a/Tanrıya referansta bulunulduğuna sıkça şahitlik ederiz. İşin özü itibariyle bu doğru ve meşrudur. K'ların anlattığı gibi Tanrı tüm varlığın saf özü (7. yoğunluk) ve kendisi/bütünüdür (tüm yoğunluklar 7. yoğunluğun uzantısı). Ve madem Tanrı dediğimiz şey, ben dediğim bireysel varlığım dahil tüm bireylerin, varolan herkesin ve herşeyin, kısaca Varlığın özü, o halde her zaman dönebileceğim en büyük ve aslında tek kudret, tek dayanak, tek liman, tek yuva, tek ana-baba, tek sevgili de odur.

Ama dinler ne yazık ki Tanrı'nın anlamında ciddi çarpıtmalar yaptılar. Bu biraz da insanların kendi egolarının çektiği dünyevi ve dünyadışı büyük egoların yaptığı tahribatla ilgili, ve dolayısıyla tüm bu çarpıtmalarda insanların sorumluluğu büyük aslında. Ama sorumluluk konusunu şimdilik bir kanara bırakacak olursak, Allah'ın/Tanrı'nın gerçekte olduğu şeyden oldukça farklı anlamlara, manalara ve dayatmalara çekildiği görülüyor. Aleyhte/yanlış olan tüm dayatmalara rağmen insanların genelinin Allah/Tanrı inancı uçlardan ziyade ortalamaya yönelme eğilimi taşıyor çok şükür. Bu "deizm" denen şeyin yaygınlığının artması da bununla ilgili olsa gerek. Yani evet, Allah/Tanrı denebilecek veya başka herhangi bir isimle referansta bulunulabilecek, tıpkı Güneş'in Güneş Sisteminin ortasında hayat verici kaynak olarak olarak durması gibi tüm varoluşun ortasında duran bir öz, bir çekirdek, bir ana kaynak var ama o tam olarak dinlerin tasvir ettiği gibi değil. Dinler, dünyada insanlık üzerinde egemenlik sağlamaya çalışan faşist/mafyatik bazı güçlerin çıkarlarına uygun olarak yontuluyor bir şekilde. Onların karanlık baskıları "peygamber" dediğimiz pozitif amaçlı bireylerin misyonlarını dahi ciddi oranda etkileyebiliyor.

Meselenin en önemli uçlarından biri gelip şuraya dayanıyor: Dinlerin, özelikle üç büyük dinin ve yine örneğin İslam'ın tasvir ettiği varoluşsal öz/merkez olan Tanrı/Allah, ciddi bir enerji veya moral kaybı veya tehlike karşısında sığınılan bir anne, aile, yuva, yurt, liman gibi değil pek. Ama kalplerimizdeki Tanrının (varoluşsal öz, ruhların güneşi, yuvası) öyle olması gerektiğini seziyoruz. Yani olması gereken, olduğunu şu veya bu düzeyde sezdiğimiz Tanrı ile Dinlerin tasvir ettiği ve kaynak kodlarını ve her türlü telif hakkını da çok kıskanç ve tehditkar bir şekilde saklı tutar göründüğü Tanrı, kısmen örtüşmesine, benzeşmesine rağmen büyük ölçüde çelişkili. Ama diyorum ya, bu aslında peygamberlerin de suçu değil, insan kitlelerinin kendi egoları yoluyla yakalarını büyük egolara, şeytanlara kaptırmış olmalarıyla ilgili bir sorun.

Ve işte Deizmin popülerliğinin azalmaması ve hatta artması da bundan kaynaklanıyor bence. Dünyada sızmadıkları hiçbir yer kalmadığı (insanın kalbinde ego hastalığı olduktan sonra sızmaması mümkün mü!) gibi Dinlere de gayet bereketli bir şekilde sızmış olan şeytani güçlerin çarpıtmalarıyla kirletilmemiş, ana-baba, aile, yuva, yurt gibi sığınılabilecek, güvenilebilecek, sevilebilecek, "ÖZDEŞLEŞİLEBİLECEK" bir merkez, bir güneş olması gerektiğine inanan, sezen insanların sayısı artıyor muhtemelen.

bozadi

#221
Tüm sorunlarımızın temelinde, varoluşla aramızdaki ilişkinin doğru algılanmaması meselesinin yattığını gözlemliyorum. Ve işin tuhafı, varoluşla aramızdaki ilişki, anlaşılması "aşırı basit" bir ilişki. Daha doğrusu, buradaki "aşırılık", birebir manada "basitliğin aşırılığı"nda değil, bizim aşırı yanlış, aşırı çarpıtılmış/sorunlu bir kavrayış ve hissediş durumunda olmamızdan kaynaklanıyor gibi görünüyor. Yani biz duruma öylesine aşırı zorlaştırıcı, öylesine çarpık ve sorunlu bir açıdan bakıyoruz ki, gerçek bizim için adeta "anlaşılması imkansız derecede basit" kalıyor. O kadar basit ki, gerçeğin o kadar basit, o kadar "bizim", hatta "biz" olduğuna, o kadar mutlak manada "bir" olduğuna inanamıyoruz.

Kısmen seziyoruz ve gerçeğe dair bu kısmi sezgi bile bize büyük bir ümit, büyük bir direnç veriyor ama yine de kendimizi içine düşürdüğümüz işkenceden çıkarmaya yetmiyor nedense. Kendi kendimize işkence ediyoruz, kendimizi lanetlemiş durumdayız adeta. Kendimize gerçeği yasaklamış durumdayız bir bakıma. Öylesine lanetli, aptal bir hipnoz hali içindeyiz. Büyük ölçüde, insanlığın geçmişindeki egosallaşmadan, şımarıklıktan, yozlaşmışlıktan kaynaklı bir durum. Kitleselleşmiş, norm haline gelmiş.

Hepimiz "saf varlık"ın kendisi ve geçici olarak belirli şekiller alan birer uzantısı, parçasıyız. Varolan herşey tek ve bir olan varlığın kendisi ve bir parçası. Varlıktan başka hiçbir şey yok. Ne kadar kendi kendini doğrulayan bir beyan, değil mi? "Varlıktan başka hiçbir şey yok." Ve var olan herşeyin ortak paydası, kimliği de bu: varlık. Ve bize ne kadar tersi öğretiliyor olursa olsun veya biz her ne kadar egosal nedenlerle tersi yönde güçlü bazı izlenimler ediniyor olursak olalım, var olan herşeyin kökü birdir. İrili-ufaklı tüm dallar, tüm yapraklar, aynı ve bir olan ağaca aittir, onun bir parçası ve kendisidir.

Bizim sorun olarak algılayabileceğimiz herşey, varlığın saf özünde değil, onun şekil almış uzantılarının diyarı olan "İlüzyon"da meydana geliyor. Ortadaki/merkezdeki saf varlıktan yayılan canlı ışığın (adeta saf varlığın aurası, nefesi, yaydığı kendi enerjisi) aldığı şekiller veya yaptığı, ürettiği şeylerdir "İlüzyon", anlayabildiğim kadarıyla. Saf varlığın sonsuz potansiyelinin kendini ifade etme ihtiyacının bir sonucu. Ve "değersel" anlamda, varlığın saf özünün değeri ile onun yaydıklarının değeri birbirine eşit belki de. Yani İlüzyon, onu yaratan, ona imkan veren saf varlıktan daha az değerli değil. Aslında burada bir değer hiyerarşisi polemiğine ihtiyaç yok bile. Tek birşey var sonuçta. Dolayısıyla da "değer karşılaştırması" yapılabilecek, mutlak manada ayrı veya bağımsız iki şey yok muhtemelen.

Sen, ben, o, hepimiz, herkes, herşey bu: varlık ve onun sonsuz potansiyeli. Yani hepimiz sonsuz varlığın hem kendisiyiz, hem de onun sonsuz potansiyelini temsil etme ve gerçekleştirme işlevi görüyoruz. Varoluştaki sonsuz ve mutlak adaleti sağlayan şey de bu. Herkes sonsuz varlığın kendisi ve onun kendini gerçekleştirme isteğinin, ihtiyacının ve iradesinin bir temsilcisi, aracısı, yapıcısı. Dolayısıyla da nihai manada kimse kimseden üstün olamaz. Özde mutlak birlikten, tekten bahsederken, kimsenin kimseden üstün olamayacağı da doğal sonuç olarak ortaya çıkıyor. Mutlak manada iki ayrı şey yok ki, aralarında üstünlük-alçaklık tartışması yapılabilsin.

Bu tür tüm karşılaştırma tartışmaları, varlığın/gerçeğin/hakikatin mutlak özüne, mutlak gerçeğine dair değil, onun İlüzyon içinde yüzlerce, binlerce (adeta sayısız) kere sapmış (bkz. Ra'nın anlattığı "sapmalar"), şahsi/ayrık kimlik kazanmış parçalarının kendi lokal ortamlarındaki değer yargılarına dairdir. Elbette bu tür tüm durumlar kendi içinde incelenip isabetlilik durumuyla ilgili çeşitli yorumlara ulaşılabilir, ki zaten ele aldığımız kaynaklarda da bu tür değer yargısı paylaşımları, olumluluk-olumsuzluk, fayda-zarar yorumları yapılıyor. Nitekim bizler de zaten sonsuz İlüzyon içinde bulunduğumuz lokal ortamda kurduğumuz dünyamızda, her gün adeta sonsuz sayıda değer yargısı yorumlarıyla, kararlarıyla, tercihleriyle sürdürüyoruz yaşamımızı.

Bu lokal ortamda doğal, gerekli ve hatta kaçınılmaz muhtemelen ama işin aslını görmeden bunları yapmayı sürdürdükçe, çıkmazlara girme, kısır döngülerde acı çekme durumları çok oluyor sanki.

İlüzyon ille de KH nitelikli olmak zorunda değil ve zaten İlüzyon KH ağırlıklı birşey de değil muhtemelen. Evet, İlüzyon içinde bizim lokal gerçekliğimizde kesinlikle KH'nin bir baskınlığı var ama bu durum tüm İlüzyon realitesinde de durumun bu olduğu anlamına gelmiyor. 1'den 6'ya kadar olan tüm yoğunluk seviyeleri aslında İlüzyon. Sadece 7. yoğunluk tamamen, mutlak ve değişmez gerçeğin deneyimlendiği yer/durum. Ve buna 1'den 6'ya kadar olan yalnızca KH değil, BH deneyimleri / medeniyetleri de dahil anlayabildiğim kadarıyla. Yani örneğin 4BH denen şey de İlüzyonun bir parçası. 5BH ve hatta 6BH de öyle. KH ile BH arasındaki temel fark, mutlak gerçeğin (İlüzyon olmayan gerçeğin) farkındalık derecesi. Yoğunluklarda ve BH kulvarında yükseldikçe, mutlak gerçeğin (7. yoğunluk) farkındalığı (ve "O oluş / bir oluş farkındalığı ve deneyimi") giderek artıyor.

Müsait bir vaktimde, lokal ortamda bu felsefi konuda karşılaştığımız sorunlara, tıkanıp kaldığımız belli-başlı bazı noktalara ve bunların olası çözümlerine ilişkin bazı hususları ele almaya çalışacağım. Bunlar zaten ara ara ele aldığımız konular ama parçaları birleştirme imkanı arttıkça, tartışmalarda ve somut hayat deneyimlerimizde tıkanıp kaldığımız yerleri aşmak da daha mümkün hale geliyor diye düşünüyor, umuyorum.

bozadi

#222
Devlet, din, ekonomi, siyaset... Bunlar ille de negatif kavramlar olmasa da, insanlığın geçmişinde bunlar yoluyla insanlığın bilincine yapılan biçimlendirmeler ne yazık ki çoğu durumda insanlığın mutluluğuna, huzuruna yönelik olmamıştır.

Varoluşun çıplak gerçeğine dair insanın bilincinde doğuştan ve kendiliğinden var olan bilgileri, farkındalıkları, sezgileri bastırmaya, çarpıtmaya yönelik olmuştur. Burada egosal bir sömürü döngüsünün varlığı barizdir. İnsanların egosal zaaflarından yararlanan çeşitli negatif eğilimli dünyevi ve dünyadışı güçler, insan kitlelerini mümkün olan azami ölçüde sömürmeye ve tam kontrolleri altına almaya çalışmış ve bunda ciddi bir başarı elde etmişlerdir.

Peki, tehdit ve işkence yoluyla ne kadar bastırılmaya çalışılırsa çalışılsın, bilincimizden sezgisi tamamen silinemeyen varoluşun çıplak gerçeği nedir? Tüm varlığın birliği ve doğal olarak da bizim o birlikle birliğimiz (çokluğa, zenginliğe rağmen ikiliğin yokluğu, birliğin mutlaklığı). Ve tabi bu tek varlığın niteliğinin ne olduğu: Tüm sevginin, bilincin, adaletin, neşenin, iyiliğin kaynağı ve kendisi olan sonsuz potansiyel, ve onun kendini ifade etme, gerçekleştirme, bilme, olma döngüsü.

Tam şu anda, siz varoluşun özüyle ve tümüyle birsiniz. "Benzerlik"ten, "eşitlik"ten vs. öte, mutlak bir birlikten, aynı şey olmaktan bahsediyoruz burada. Güneşin ta kendisisiniz. Varlığın ta kendisisiniz, onun sonsuz potansiyelisiniz, bu potansiyelin gerçekleştirilmesine hizmet ediyorsunuz ve dolayısıyla aslında bir başkasına veya bir yabancıya değil, kendinize hizmet ediyorsunuz. "Başkası" yok. "Yabancı" yok. En azından varoluşun "mutlak" gerçeği açısından. Biz dünya insanlığı, varoluşun özüyle/tümüyle birlik farkındalığımızda ciddi kayıplara uğramamızla sonuçlanan süreçlerden geçtik. Ve kabul etmesi kolay olmasa da, bu düşüşü kendi "yozlaşık" özgür irade seçimlerimiz kaçınılmazlaştırdı. Bu yozlaşma ve düşüş sürecine dair, elimizdeki kaynakların bazı verilerini yorumladık daha önce ve bunu tekrar tekrar yaparak bu konudaki farkındalığımızı derinleştirmeye de devam edeceğiz.

Sonuç olarak, dünya üzerimizdeki maceramızda uzun zamandır pek çok bakımdan sömürücü, yıpratıcı, parçalayıcı, zehirleyici tesirlerin bombardımanı altında yaşıyoruz. Adeta düzenli travmalara uğratılmak suretiyle, yüzleşilmesi kolay olmayan sürekli bir terör/korku/dehşet döngüsü içinde tutuluyoruz. Maharaj'ın anlattığı gibi, korkunun olduğu yerde arzu, arzunun olduğu yerde de korkunun olması kaçınılmaz. İkisi birbirinin hiç ayrılmayan kardeşi. Bu bağlamda hem "arzu" hem de "korku" kavramını olumsuz veya yanlış kılan şey, "acizlik yanılgısı" ile ilgili. Yani, varoluşun özüyle/tümüyle, sonsuz potansiyeliyle özdeşlik farkındalığındaki zayıflama, yozlaşma. Bizi arzu-korku kısırdöngüsüne sürükleyen şey bu, kabaca.

Kesintisiz korkutma (travma, terör, dehşet) sürecine maruziyetimiz ve bununla bağlantılı arzu-korku kısırdöngüsü içinde bilincimize uygulanan "acizlik programlaması" tüm gücüyle, hatta artarak devam ediyor. Bu durum varoluşun özüyle ve dolayısıyla tümüyle birliğimize olan inancımızı zayıflatma tehdidi yaratarak, o inancın, o bilincin doğal meyvelerinden, yani neşesinden, doygunluğundan, şifasından, huzurundan, sevgisinden yararlanmayı zorlaştırabiliyor. Karamsarlık, depresyon, anlamsızlık duygusu...

bozadi

#223
7Y'nin, yani mutlak birliğin perspektifinden bakıldığında "başkası" veya "yabancı" diye birşey olmadığı şeklindeki algımı paylaştım. Ama İlüzyon içinden, özellikle de BH – KH arasında zorlu bir seçim süreci içeren ve "ego" derslerinin oldukça yoğun olduğu 3KH ilüzyonumuzun koşulları içinden bakıldığında, başkası/başkaları kavramının ne kadar doğal, gerçek ve hatta kaçınılmaz olduğu açık. Nitekim elimizdeki başlıca bilgi kaynakları bize "kendine hizmet" ve "başkalarına hizmet" kavramlarının önemini anlatıyor. Ama hem Ra, hem de K'lar, bu iki kutupsal hizmet türünün de nihai olarak bir olduğuna dikkat çekmişlerdi. Sonuçta bizim İlüzyon içindeki lokal deneyim seviyemizin bakış açısından "başkaları" elbette var. Örnek olarak, ikisi de genel olarak BH eğilimli olan iki birey bile birbiri için "başkasıdır" ve hatta bazı durumlarda aralarında öfkeli çatışmalar olması bile gayet mümkündür. Birbirinin içten sevgilisi olan iki birey için de geçerlidir bu. Biri BH, diğeri KH eğilimli iki bireyin birbirine göre durumunu düşünün bir de. Burada farklılık, başkalık çok belirgindir. Ama ister BH, ister KH eğilimli olsun, iki birey de "varlık"tır ve dolayısıyla bir ve bütün olan Varlık'ın birer parçası ve kendisidirler, bu bağlamda "bir"dirler, en nihai kökleri Varlık'tadır ve dolayısıyla birdir. Ama, 3. yoğunluğun belirli bir aşamasından başlayan ve 4. yoğunlukta en güçlü ifadesini bulan "KH yolu"nu benimsemiş bir birey aslında geçici şahsi varlığını tümsel/mutlak Varlık'ı yok etme niyetine adamaktadır, özgür iradesini bu yönde kullanmaktadır ve bu çabası, nihayete erecek olması halinde o bireyin kendi kendini yok etmesiyle sonuçlanacaktır. Bu da aslında o birey açısından amacının gerçekleşmesiyle eşanlamlıdır. Arzusu tam olarak arzu ettiği gibi olmasa da, "bir bakıma" gerçekleşmiş olur.

Özgür irade ne kadar ilginç değil mi? Mutlak Varlık'ın bireysel bir uzantısı, özgür iradesini Mutlak Varlık'ı yok etme yönünde kullanmak isteyebiliyor ve kendini buna adayabiliyor. Aslında belirli bir KH bireyinin veya grubunun Mutlak Varlık'ı şahsi kontrolleri altına alma ve yok etme mücadelesine girmesi ne kadar anlamlı, pek emin olamıyorum; bu bir balığın veya balıklar grubunun bir okyanusu ele geçirip yok etme mücadelesine girmesi gibi olurdu herhalde.

Elimizdeki kaynakların anlattıklarından anlayabildiğim kadarıyla, KH'ye, yani yokluğa (yok ediş yoluyla yok oluşa) adanan varlıkların Mutlak Varlık'a karşı olan mücadelelerinin nispeten "başarılı" olduğu başlıca kısıtlı alan, BH ile KH arasında seçim sürecinde (3Y) bulunan ve kendileri gibi bir şekilde ciddi egosal zaafları/sorunları olan medeniyetlerdir, ki dünya insanlığının da böyle bir medeniyet olduğu açıktır. "Büyük balık küçük balığı yutar" (büyük KH küçük KH'yi yutar) misali. Dolayısıyla, BH yönünde kutupsallaşma arttıkça, KH güçlerinin güdümünden, kontrolünden uzaklaşma/kurtulma durumunun olması kaçınılmaz olacaktır. Ama elbette burada dikkatli olunması gerekir, çünkü BH'ye (%51 BH) gerçekten ulaşılmadıkça, BH ile KH arasında gidiş-gelişler, kaymalar olması muhtemel. Atalete/takıntıya neden olabilecek bilinçaltı arzu-korku katmanları nedeniyle, bu süreçte artan KH saldırıları güçlü etkiler yapabilir ama bireyin veya birey gruplarının niyeti samimi ve güçlü olduktan sonra, bu tür deneyimlerden de hızla dersler çıkararak tekrarının veya tekrarlanması halinde yıkıcı tesirlerinin önlenmesi, azaltılması doğal bir sonuç olacaktır.

Bu bağlamda, KH'ye adanan varlık gruplarının evrene/varoluşa önemli bir hizmet potansiyeli (bile isteye bu hizmeti yapmıyor olsalar da) olduğu ortaya çıkıyor olabilir. Dünya insanlığı bunun belirgin bir örneği. KH/ego sapmaları nedeniyle "cennetten düştüler" ve 3KH (KH'ye "adanan" kısmı) ve 4KH'yi kendilerine musallat ettiler. Bu musallat durumu, onları ciddi bir test sürecine sokmuş oldu: "Ya iyice/hepten KH'ye adanın, ya da BH'ye dönün" gibi belki. Bazı acılar, bazı travmalar bazı insanları kötülüğe boyun eğmeye, yozlaşmaya, hatta kötünün tarafına geçmeye sevk ederken, bazılarını BH yönünde güçlü bir uyanışa, hamleye sevk edebilir. Ama bilinçsel, inançsal hastalıklarımız nedeniyle bazı, hatta belki çoğu durumda, iki yönde de güçlü bir atılım olmuyor muhtemelen. Kalitesizliği, berbatlığı artıran veya uzatan faktörlerden biri de bu muhtemelen. Bu gri alanda takıldığımızda, çektiğimiz sefalet de en fazla veya en uzun süreli oluyor diye anlıyorum.

bozadi

#224
BH'ye yönelik bir adanma/kutupsallaşma artışını takiben, bilinçaltı (geçmişte çözümlenmeden bilinçaltına atılmış) arzu-korku katmanlarının saldırı çekerek kişiyi afallatacak şekilde kullanılması ve böylece BH kutupsallaşmasını sekteye uğratması ihtimalinden bahsettim yukarıda. Kendi deneyimlerimde defalarca tanıklık ettiğim bu tür sorunlarla ilgili aklıma gelen bir-iki görüşümü paylaşmak istiyorum.

İster şans eseri (elverişli koşullarda artış), ister şu veya bu düzeyde güçlü bir emek ve mücadele sonucu (muhtemelen çekilen acılara tepki olarak) olsun, BH yönünde belirli bir ivme ve bunun sonucu huzur, güven, şifa artışı sağlayınca, insan bazı veya belki çoğu durumda sanki o durum hiç bozulmayacakmış veya bozulamazmış gibi hissediyor. Olumsuzluklar olsa bile, arzu-korku döngüsüne kapılmadan, o olumsuzlukların üstesinden nispeten kolayca gelinebilecekmiş gibi oluyor, yani hiçbir olumsuzluk bizi yıkamaz, dengemizi bozamazmış gibi bir algı uyanabiliyor. Ama maalesef bu tür "beklentiler" hemen her durumda hüsranla ve bazen çok derin bir moral bozukluğuyla, ümitsizlikle sonuçlanıyor. K'ların sıkça vurguladıkları gibi, "beklentiler" de çoğu durumda bir tür "varoluşsal acizlik" programlamasıyla bağlantılı olan, arzu-korku kısırdöngüsüyle yakından etkileşimli görünüyor.

Olayın şöyle bir yönü de var sanırım: İnançsal/bilinçsel irade anlamında belirli bir pozitif güce ulaştığımızda, yani kendimizi çok güçlü hissettiğimizde ve bu cesaretin enerjilerini yaydığımızda / haykırdığımızda, bu "ilan/yayın", geçmişte çözümleyemeden, yani sorunlu bir şekilde bilinçaltına attığımız deneyimlere/durumlara yönelik de bir "çağrı" teşkil etmiş oluyor. Hatta bunu kabaca şöyle "mali" bir örneğe de benzetebiliriz belki: Şu veya bu şekilde, bizim için iyi miktarda sayılacak bir para sahibi olduğumuzda ve bunu güvenle gösterdiğimizde / haykırdığımızda, "alacaklılarımız" karşımıza çıkarak onlara olan borcumuzu talep ediyorlar. Bu örneği ne kadar isabetli bir şekilde verdiğimden emin değilim ama kendimizi çok pozitif, güçlü ve cesur hissettiğimizde, geçmişte negatiflik/güçsüzlük/korkaklık nedeniyle çözümsüz bir şekilde bilinçaltına gömmeye çalıştığımız meseleleri de hızla yüzeye çektiğimizi sanıyorum. Bunun her zaman böyle olduğundan emin değilim ama böyle olduğunda bunun ille de yanlış veya kötü veya zararlı birşey olduğunu sanmıyorum. Aksine, bu sağlıklı, doğal ve gerekli bir sonuç belki de. Ama buna rağmen, o artmış cesareti, güveni yaşarken ve onun adeta sarsılmaz olduğuna inanırken, geçmişte çözülmeden bilinçaltına atılmış sorunlar yüzeye yaklaşırken, bazen geçmişin ilgili dönemine ait tüm o negatifliği, zayıflığı ve korkaklığı da beraberinde getirir. Yeni durumdaki gücümüzün, pozitifliğimizin ve cesaretimizin samimiyetine, derinliğine, gerçekliğine bağlı olarak, geçmişten hortlayan sorunu çözümlemedeki başarı düzeyimiz de değişebilir. Ama sonuç olarak, insan haykırabilecek, meydan okuyabilecek kadar yüksek bir pozitifliği, gücü, morali kendinde bulduğunda, kendi geçmişinde saklı olan ve o durumla (o pozitiflikle, güçle, cesaretle) çelişen anıların, olayların, kişilerin, meselelerin ortaya çıkması (adeta kusulması) bir anlamda çok doğal, gerekli, sağlıklı bir durumdur çünkü kişiyi yeni enerjisiyle o meseleleri çözümleyerek pozitifliğini, gücünü, cesaretini artırmaya, derinleştirmeye, "daha gerçek ve etkili" kılmaya teşvik eder. Kişiyi çelişkiden, şüpheden, içsel bölünme ve dağılmadan, güçsüzlükten kurtarma yönünde etki eder. Yani, madem kendini adeta meydan okuyabilecek kadar çok güçlü, çok iyi, çok pozitif, çok cesur hissediyorsun ve bu durumun adeta mutlaklığına inanıyorsun, öyleyse geçmişte tam da bu pozitifliklerin eksikliğinden kaynaklı olarak çözümlenmeden bilinçaltına attığın ve seni içten içe, gizlice kemirmekte olan şu meseleleri çöz, o kirleri ve hastalıkları temizle!

Eğer gerçekten böyle bir mekanizmamız varsa, hepimizin bilinçaltında çözümsüz olarak bir kenara atılmış veya gizlenmiş meselelerin er veya geç karşımıza tekrar tekrar çıkması da kaçınılmaz ve gerekli olacak demektir. Ama bu süreç benim burada tanımladığım kadar kaba ve kesin/değişmez/esnemez hatları olan bir süreç değildir sanırım. Pek çok telafi, esneme payları vardır eminim ama bazen, geçmişin çözümsüzlükleri, korkuları, çıkışsızlıkları, cehennemleri çok zayıf hallerimizde de karşımıza çıkabilir. Bu neden/nasıl olabiliyor, bir sürü sebebi olabilir ama sonuçta bunun da hepimizin hayatında şu veya bu sıklıkta olduğunu tahmin ediyorum. Hemen her durumda (hangi pozitiflik, güç ve cesaret düzeyinde olursak olalım), "saldırı" dediğimiz faktör, bu geçmişin çözümsüz bilinçaltı malzemeleriyle "karşılaşma" durumlarını oldukça problemli hale getiriyor. Hatta kendimizi çok (belki aşırı?) pozitif ve güvenli hissettiğimizde, "saldırı" planlayan güçler, geçmişe dair bir çözümsüzlüğü karşımıza bizi en etkili düzeyde afallatacak/sarsacak şekilde çıkarabilirler örneğin (egomuza yapacakları tesirlerle, bunun şartlarını doğrudan bize ve çevremizdeki bazı bireylere hazırlatabilirler). Attan düşmüşe dönebiliriz o durumda. Ve tabi "saldırı" denen faktörün ille de geçmişe dair bilinçaltına atılmış çözümsüzlükler üzerinden yapılması gerekmez, "taze" çözümsüzlükler yaratacak travmalar da üretilebilir bazen. Ama sonuçta tüm bu süreçlerin nasıl ilerleyeceği, daha doğrusu bizim tüm bu süreçlerde nasıl ve ne kadar ilerleyebileceğimiz büyük ölçüde bize bağlı. "Bilgi/farkındalık korur" diyor K'lar tekrar tekrar. "Yavaşlama" ve "dikkatli" olma gerekliliğine sıkça referansta bulundular. Dünyevi şartlarda durum ne kadar karamsar ve ümitsiz görünürse görünsün, Varlık'ın özüyle/tümüyle, sonsuz potansiyeliyle olan birliğimizin hatırlanması, yüksek benliğimizden ve ilgili, yardımcı, yüksek pozitif varlıklardan (her kimseler) samimi yardım isteği ve çözüm istekliliği, ümitlilik, vb. faydalı olacaktır gibi görünüyor.

Zaman zaman hatırlayarak faydasını gördüğüm yöntemlerden biri, özellikle zayıf, saldırıya açık şartlar içeren güçsüz, negatif veya korkak durumlarımda, zihnimde Yüksek Benliğimin (her kimse/neyse) karşısına çıkarak, "kendimi ona olduğum gibi göstermek" (tıpkı bir doktora görünmek gibi), çaresizlik, üzüntü ve kaygı deneyimimi bildirip yardım istemektir. Bir suçluluğumdan emin olsam bile, eğer elim-kolum bağlı, çaresiz, çözümsüz hissediyorsam Yüksek Benliğime kendimi o halimle, hiçbir şey gizlemeden açmanın beni ne kadar rahatlattığını hissettim birkaç kere. Zihnimde Yüksek Benliğime bazı açılma hallerinde, normalde kendime bile davranamadığım kadar açık ve dürüst davranabildiğimi ve bunun otomatik olarak bana bir ölçüde şifa, moral ve güç verdiğini fark ettim sevinerek. Buradaki en önemli hususlardan biri şu: Kaynaklardan okuduklarımızı kabul ettiğimizde şunu kabul etmemiz gerekiyor ki, YB'niz (Yüksek Benliğiniz) sizinle ilgili herşeyi zaten bilir. Hiçbir şeyi ondan gizlemeniz mümkün değildir. Dolayısıyla siz birşeyi, örneğin kendinize dair bir suçluluğu kendi benliğinizden veya egonuzdan gizleseniz veya gizlemeye, görmezden gelmeye çalışsanız bile, YB'niz sizinle ilgili herşeyi hiç zorlanmadan görür. Ve o asla kötü niyetli değildir. Hayal edebileceğimizin çok ötesinde pozitif niyetlidir. Ama yine de bize yapabileceği hizmet, gösterebileceği yol, verebileceği şifa ve yardım biraz da bizim kendi özgür irade tercihlerimize bağlıdır. Bazen kendimi YB'ye açarken şunu düşünmenin/söylemenin de beni rahatlattığını deneyimledim: Ben şu anda kendimi bir bütün olarak, tüm boyutlarımla, tüm deneyimlerimle göremiyorum ama sen beni olumlu-olumsuz tüm boyutlarımla, tüm deneyimlerimle görebiliyorsun YB. Farkına vardığım ve varmadığım, yüzleşebildiğim ve yüzleşmekten kaçtığım tüm karanlıklarımı görüyorsun. Tüm bunlar konusunda şimdiye kadar ne kadar aptalca hareket etmiş ve edecek olursam olayım, lütfen bana yardım et. Sabırla, tüm sorunlarımı, yanlışlarımı gidermem, hatalarımı, suçlarımı telafi etmem için bana yol göster, yardımcı ol. İyiyi, doğruyu, güzeli istiyorum, şifa istiyorum. Ve bu beyanımla çelişen, farkında olabildiğim ve olamadığım tüm aleyhteki negatif/karanlık programlamalarımın varlığına rağmen bana yardım et, hepsini gereğince çözebileyim, çünkü bunu istiyorum.