Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#180
Ama daha önce de vurguladığım gibi, üstteki alıntıda tanımlamaya çalıştığım pratiğin "tek taraflı" olması gibi bir amaç yok, aksine buradaki amaç tabi ki bu yaklaşımın, birbirini sevme-sayma doğrultusunda ilerleyen insanlar arasında paylaşılan ortak değer, ortak duygu ve ortak eylem olması.

bozadi

#181
İnsanların birbirlerini "var etmeye" ihtiyaçları var. İşte, aslında sevgiyle ilgili tartışmamın varıp varacağı şey bununla ilgili. Sevgi budur, var etmektir. Birbirinin varlığını desteklemektir, güçlendirmektir, onaylamaktır, onurlandırmaktır, sevmektir. Herşeyin olduğu gibi, sevginin de özü "varlığa" dayalıdır.

Tabi bu biraz idealist bir yaklaşım kalıyor mevcut koşullarımızda. Hepimizin uğraşması, boğuşması gereken pek çok zorluğu, meşgalesi var. Kendinden bile gizlediği, görmezden gelmeye alıştığı, unuttuğu pek çok yarası, korkusu, kompleksi var. Egomuz var, bu varoluş seviyesinde, hele ki bu koşullarda biraz da doğal bir realite olarak. Hayat sahnemizde pek çok psikopati, terör var, kendimizle ilgili sorunlarımıza veya en yakınlarımızla yaşadığımız zorluklara ek olarak. Yani oldukça karmaşık ve zorlu bir durumun içindeyiz.Ve tüm bu meseleleri, bu trajediyi doğru dürüst ifade edecek bir ortam, mecra yok. Toplumun veya toplumsal grupların ortalamalarına göre belirlenen "normallikler" var, o şekilde belirlenen "sorunlar" ve bu sorunlara yönelik çözüm önerileri var. Ama karşı karşıya olduğumuz, içimizde ve dışımızda yaşamakta olduğumuz genel meseleleri, sorunları olduğu gibi ifade edecek bir ortam veya olanak bulmak çok zor ve hatta öyle ki, gerçek dertlerimizi, gerçek sorunlarımızı kendimize bile ifade etmiyoruz, sadece sorunlar birikip büyüdüğünde bir kriz yaşıyoruz ve bir şekilde onu atlatmayı umuyoruz veya bekliyoruz ama gerçekten sorunumuzu veya sorunlar ağımızı, yani "durumumuzu" dürüstçe, daha doğrusu "olduğu gibi" ifade etme konusunda yeterli bir platform veya olanak bulamıyoruz. Sosyal asimilasyon, pek çok şeyi kendi içimizde yaşamaya zorluyor bizi ama bu şekilde de "ayna" faktöründen ciddi ölçüde mahrum kaldığımız için, yani diğerlerinin gözlemlerini, fikirlerini alamadığımız için, ilerleme, sonuç alma hızı çok düşüyor.

Bunları düşününce, sanki tüm bu ciddi meseleler yokmuş gibi, "hadi birbirimizi sevelim" demek havada kalıyor biraz. Bir ölçüde uygulanabilirliği olabilir ama neyin içinde olduğumuz, ne durumda olduğumuzla ilgili gerçek bir yüzleşme olmadıkça, sevgi adeta kör kalıyor, yetersiz kalıyor, vasfını yitiriyor, yozlaşıyor.

Buna rağmen sevgiyi, pozitifliği konuşmaya, tartışmaya devam ediyoruz. Tüm bu tartışmalar da aynı nedenle biraz havada kalıyor çoğu zaman, bunun farkındayım. Ama en azından bunun farkındayız. Kendimizden ve birbirimizden acilen birşey beklemek gibi bir durumumuz yok. Evet, kör-topal ilerliyoruz, kendimize ve birbirimize gerçekten yardımcı olamıyoruz ama birşeyler deniyoruz, deniyoruz ve deniyoruz. Ve biraz da üst seviye pozitif varlıkların yardımıyla, kendimize ve birbirimize giderek daha gerçek bir şekilde yardımcı olmaya doğru ilerlediğimizi ümit ve niyet etmekten zarar gelmez sanırım.

bozadi

#182
Hayatımızın durumuyla ilgili algılarımın, yorumlarımın karamsar gelen yönleri olabilir ve illa ki vardır biraz karamsar tarafı ama evrenin, hayatın, varlığın kendisinde bir sorun olmadığına giderek daha fazla ikna oluyorum son yıllarda. Dünya üzerindeki hayatımızın şiddetli zorlukları, berbatlıkları, tüm varoluş hakkında ve varoluşla aramızdaki ilişki hakkında güvensizleştiriyor bizi. Akıl ve gönül tutulması yaşıyoruz ciddi oranlarda. Ümitsizleştik, karamsarlaştık ciddi oranlarda. Varlığını hissedememek veya anlamlandıramamak, zombileşmek gibi bir tür hastalık deneyimliyoruz ama bu hastalığın tam olarak farkında bile değiliz, durumumuzu "olağan gerçeklik" olarak kabul ediyoruz. Şiddetli berbatlığı "normalleştirmek" kısmen gerekli bir tepki. Yani hemen düzeltilebilecek bir durum değilse, tüm toplumu kapsayan uzunvadeli bir meseleyse, durumu çeşitli berbatlıklarıyla, krizleriyle kabullenmek gerekiyor. Ama eğer durumla yüzleşilip iyileşme için gerekenler yapılmazsa, aynı "normalleştirme" eğilimi, cehennemi sürekli hale getiriyor, hatta giderek berbatlaştıryor.

Dünya hayatıyla ilgili tüm bu berbatlıklara rağmen, okuduğumuz bu kaynakların sunduğu rehberliğin ilhamıyla ve bunlara dair kendi sezgilerimle, varoluşta gerçekten bir sorun olmadığını, varoluşun tıpkı güneş gibi daima ışıl ışıl parladığını algılıyorum. Etrafımızdaki toplum, etrafımızdaki dünya ne yaparsa yapsın, neye inanırsa inansın, neyi kabul ederse etsin, biz tüm varlığın pozitif olan özüne ve bizim o özle özdeşliğimize, yani onun bir parçası ve ta kendisi olduğumuza inanç ve güven geliştirebildiğimiz ve bunu paylaşabildiğimiz ölçüde, kabustan uyanıyor olacağız. Ama şunu kabul etmemiz gerekir ki, bu inancı, bu bilinci her zaman muhafaza edemiyoruz. Nasıl Güneş her daim ışıl ışıl parladığı halde dünyanın topaç gibi dönmesi nedeniyle bir gece, bir gündüz yaşıyorsak, en yüksek veya en derin pozitif farkındalıklarımızı da kaybedip tekrar buluyoruz bir şekilde sanırım. Ama artık o farkındalığı sürekli hale getirmek için gerekli ilerlemeyi kaydetmemiz gerektiğine inanıyorum. Bunun için soru sormaya, cevaplar aramaya, birşeyler denemeye devam edeceğiz. Samimiyetimiz ve çabalarımız ölçüsünde yardım da alacağımızdan şüphe duymuyorum.

Güven, sevgi ve anlam duygumu/bilincimi ciddi oranlarda kaybettiğimin farkına vardığım durumlarda ne yapabileceğimi, ne deneyebileceğimi çok sorguluyorum. Çok çeşitli şeyler deniyorum ve farklı oranlarda olumlu sonuçlar alıyorum. Bunları burada kısmen paylaştım, paylaşmaya devam edeceğim.

Ben artık hayatımın hiçbir zamanında, hiçbir yerinde, hiçbir durumunda değişmeyen bir gerçeğe, bir mutlağa inanma, güvenme ihtiyacı duyuyorum. Bunun olasılığını sınamaya, anlamaya çalışıyorum. Düşük moralli durumlarda bunu yapmak çok zor oluyor ama düşük moralli durumlar da bizim için çok önemli bir fayda sunuyor aslında. Çok iyi bir "sınama" imkanı sağlamış oluyor. Birşey iyi zamanınızda, yüksek moralli zamanınızda gerçekse, yüksek, mutlağımsı bir pozitif gerçeği görebiliyor, inanabiliyor, güvenebiliyor, erişebiliyorsanız ama düşük moralli zamanınızda onu göremiyor, ulaşamıyor, hatırlayamıyorsanız, belki o algıladığınız pozitifliğin kendisi yanlış veya sahte olmayabilecek olsa da, ona erişme biçiminizle veya belki samimiyetinizle, kısacası kendinizle ilgili bir sorunun varlığını anlamış olursunuz. Zor zamanlar inançlarımızı, güvenlerimizi, bilgimizi, bilincimizi, samimiyetimizi sınamak için çok önemli bir testtir. İşte, tüm iyi ve tüm kötü zamanların sınavlarından geçecek bir gerçeğe, bir mutlağa ermek, bilmek, güvenmek, erişmek istiyorum. Buna ille bir anda sahip olmalıyım diye birşey yok, zaten bunu yapabilecek durumda olduğumu da sanmıyorum. Ama bu beni bu arayıştan, denemeler yapmaktan vazgeçiremez. Başka yol yok. Mutlak olanı bulmalıyım ve ondan ayrılmamalıyım.

Farklı bilinç ve moral durumlarında mutlağı sorgulamaya, bulmaya, yaklaşmaya çalışıyorum. "Ne?!" diye sorarken buluyorum kendimi. Ne!? Gerçek ne?! Var mı?! Asla değişmeyen, tüm pozitifliğin kaynağı olan gerçek ne?! Şimdi ve burada onu bilmek, o olmak, onunla olmak istiyorum. Kendime ve başkalarına yardımcı olmak istiyorum.

Bazen, o gerçeğin inanılamayacak kadar basit, inanılamayacak kadar yakın olduğunu, hatta bazen sırf sorularımızın cevabını uzakta arama eğilimimiz nedeniyle yakın-basit olan cevabı kendimizden/aklımızdan uzaklaştırdığımızı algılıyorum.

bona fide

#183
bozadi farkındamısın bilmiyorum ifadelerin öyle güzelki okurken dahi onarıcı etkisi var. bayıldım. yaralarımızı -en azından benim- şimdiden sardın. bu forum gerçekten bu amacı taşıyor sağ ol ve hep var ol sonsuz teşekkürler. ve senin bu ifadelerin samimiyetin bana ruhların yolculuğundan alıntıladığım yeri hatırlattı mütevazi ilerlemiş ruha dair diyorki;
 
"bununla beraber ilerlemiş ruhun işini sessizce, kendi halinde bir tarzda yürütmesi daha olağandır. Kendilerine düşkünlük göstermeksizin işlerini yerine getirmeleri başka kişilerin hayatlarını yoluna koymaktan geçer. Kurumsal meselelerden çok bireysel insani değerleri çoğaltmaya odaklanırlar. Bununla beraber Düzey 5'ler aynı zamanda uygulamacı, pratik kişilerdir, kişileri ve olayları etkilemelerine olanak sağlayan kültürel bir ana görüş alanında rastlanmaları daha olasıdır.

Zaman zaman hassas, güzel sanatlarla ilgilenen ve özellikle de sağ beyni baskın kişilerin genelde ileri düzeyde ruha mı sahip oldukları sorusuyla karşılaşırım, bunun nedeni bu özelliklere sahip bireylerin çoğu zaman kusurlu bir dünyanın yanlışlarına uzak durduklarının görülmesidir. Duygusal olmak, güzelliği takdir etmek ya da duyular dışı izlenimler almak, psişik yetenekler dahil, mutlaka ilerlemiş bir ruha sahip olunduğuna işaret etmez.

İleri düzeyli ruhun işareti topluma karşı sabırlı oluşu ve çare oluşturmada sıra dışı bir maharet göstermesidir. İstisnai içgörüleri (iç yüzünü kavrama) göze çarpar. Bu, hayat onlar için hiçbir karmik zorluk sunmaz demek değildir, öyle olsaydı Düzey 5 muhtemelen hiç buralarda olmazdı. Hayatın tüm yollarında karşımıza çıkabilirler, fakat en sık yardım eli uzatan bir uzmanlığın içindedirler veya bir şekilde sosyal adaletsizlikle çarpışmaktadırlar. İlerlemiş bir varlık etrafına huzur verir, başkalarına karşı müşfik ve anlayışlıdır. Şahsıyla ilgilenme tarafından motive edilmediği için kendi fiziksel ihtiyaçlarını dikkate almayabilir ve kısıtlı koşullarda yaşayabilir."

iltifatın fazlası samimiyetsizlik derler ve ben size ne diyeceğimi bilemiyorum iyiki şu iyot konusunu araştırmışımda burayı bulmuşum. en içten sevgilerimle.




 

bozadi

#184
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bona fide

iltifatın fazlası samimiyetsizlik derler ve ben size ne diyeceğimi bilemiyorum iyiki şu iyot konusunu araştırmışımda burayı bulmuşum. en içten sevgilerimle.
İyot düşündüğümüzden daha da faydalıymış! :) Teşekkürler bona fide.

bozadi

#185


Bu dünya üzerinde bir hayat yaşıyoruz ve ezici bir kısmı negatif nitelikli olmak üzere bir sürü şey oluyor. Bizim hayat diye yaşayıp da tepki verdiğimiz şeylerin hemen hemen tamamı, bu dünya üzerindeki deneyimlerimize yönelik tepkiler. Ve dünya üzerindeki deneyimlerimizin büyük bir bölümünü kapsayan şiddetli negativite, bizim kendimize, topluma ve tüm varoluşa bakış ve anlamlandırış şeklimiz üzerinde ciddi bir etki yapıyor. Kısacası, kesintisiz ve şiddetli negatif koşullara maruz kala kala, varlığımızı, başkalarının varlıklarını ve genel olarak varoluşu anlamsız, güvenilmez ve hatta kötü görmeye başlıyoruz. Muhtemelen negativiteyi, sömürüyü, işkenceleri tırmandıran "egemenlerin" tüm bu çabalar yoluyla içine düşmemizi istedikleri hal de buydu. Varlığın gerçek karakterine duyarsızlaşmamız, kendimize, diğerlerine ve varoluşa güvensizleşmemiz, korkmamız, nefret etmemiz, zayıflamamız, aptallaşmamız ve giderek daha fazla sömürülebilir ve dışarıdan belirlenebilir hale gelmemiz, karaktersizleşmemiz, vasıfsızlaşmamız...

Bunun üzerinde epeydir düşünüyorum. Diyelim ki birileri hayatımızı işkenceye çevirerek şahsi varlığımıza ve tüm varoluşa karşı bizi güvensizleştirmeye, anlamsızlık duymaya, korkmaya ve nefret duymaya sevk etmeye çalıştı uzun zamandır ve bunda da epeyce başarılı oldular. Yani epeyce orantısız bir şekilde negatif tesirler altında bakıyoruz varlığımıza ve varlığa. Herşeyin anlamı konusunda ciddi bir güvensizlik, korku ve kızgınlık ve/veya üzüntü içindeyiz. Peki, madem bu kasıtlı olarak meydana getirilen bir etkiydi, bu etkiyi meydana getiren koşullar hala devam ediyor ve hatta belki şiddetleniyor olsa bile, artık varlığıma ve varlığa önyargısız bir şekilde bakabilir miyim, görebilir miyim, hissedebilir miyim, deneyimleyebilir miyim? Aslında, tüm bu berbat koşulları deneyimlerken bile zaten zaman zaman gayet pozitif şeyler de yaşayageldik. Güveni, sevgiyi, huzuru, sevinci tattığımız, deneyimlediğimiz oldu. Bunları deneyimlerken anlamsızlık ve güvensizlik büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Nerede olduğumuzun, hangi koşullarda olduğumuzun adeta hiçbir önemi kalmıyor. Evimizde hissediyoruz. Ve o zaman sadece kendi varlığımıza veya diğerlerinin varlığına değil, tüm Varoluşa karşı olan bakışımız da bu pozitiviteden etkileniyor. Yani, hangi sebeple olursa olsun şiddetli bir negativiteye maruz kaldığımızda duyduğumuz anlamsızlık, kızgınlık ve nefret nasıl aynı süreçte tüm varoluşa olan bakış açımızı da etkiliyorsa, güçlü bir pozitivite deneyimlediğimiz zaman da bu durum tüm varoluşa olan bakış açımız üzerinde önemli belirleyici etkiler yapıyor.

Peki... Karşı karşıya olduğumuz koşulların ezici bir kısmı negatif ağırlıklı olduğuna ve belki giderek daha da negatifleşebileceğine göre, acaba bu durum bizim kendi varlığımıza, başkalarının varlığına ve tüm varoluşa karşı anlamsızlık, korku, üzüntü ve kızgınlık hislerimizin de aynen devam edeceğinin, hatta derinleşeceğinin kesinleşmiş veya kaderleşmiş olduğu anlamına mı geliyor? Telaffuz edildiği kadar basit bir mesele olduğunu sanmıyorum bunun. Sonsuzluk arkaplanı önünde, ömür dediğimiz şeyin inanılmaz ölçüde kısa olması meseleyi daha ilginç veya belki karmaşık hale getiriyor. Hakkında bütün bu gözlemleri ve değerlendirmeleri yaptığımız hayat, yani dünya üzerinde bir insan ömrü, sonsuzlukla karşılaştırıldığında bir kelebeğin ömrü gibi fazlasıyla kısa kalıyor, öyle değil mi? Doğum-ölüm sürecinin ötesiyle ilgili moral verici birşeyler okuyoruz ve seziyoruz belki ama, şimdi ve burada, bu kısacık ömürde karşı karşıya kaldığımız şiddetli berbatlıklar, kendi varlığımız ve başkalarının varlığı dahil tüm varoluşa karşı bizi anlamsızlaştırdığı, güvensizleştirdiği, korkuttuğu, üzdüğü ve kızdırdığı için, ölümün ötesiyle ilgili moral verici, yüreklendirici rehberlikler de bundan payını alıyor ve sonuçta güvensizliğimiz, korkumuz, karamsarlığımız gayet yüksek denebilecek oranlarda devam ediyor, bazen azalıp, hatta tamamen sona ermiş gibi görünüp bazen de çok yüksek seviyelere çıkarak.

Sebepleri, geçmişi, açıklamaları ne olursa olsun, gayet somut olan tüm bu berbat koşulların içinde, şimdi ve burada varlığımıza ve tüm varlığa karşı duymaya engel olamadığımız bu güvensizlikleri, korkuları, endişeleri giderecek, gayet tatmin edici düzeylerde ve istikrarlı bir şekilde dengeleyecek, yani bu negatiflik yangınını giderek kontrol altına alıp söndürmemizi sağlayacak birşey var mı? Şu anda algılayabildiğim tüm varlığımla değilse bile, belirli bazı sezgilerimin ışığında bu soruya şu cevabı verebiliyorum: "Evet, tabi ki var ve ona 'Gerçek' deniyor." Bu belirli sezgi grubunun istikametinde bu cevabın nedenleri, nasılları ile ilgili algılarımı paylaşmaya çalışayım.

Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, "Ben neyim?", "O nedir?" "Bu nedir?", "Herşey nedir?" gibi soruların nihai cevabı "Varlığa" çıkıyor. Herşey varlıktır. Yani herşey saf varlık enerjisinin aldığı bir şekilden ibarettir. Aslolan varlıktır, alabildiği sonsuz şekillere rağmen varlık birdir ve özü ve geneli itibariyle de pozitiftir, yani tüm pozitif değerlerin kaynağı ve kendisidir. Bu noktada, etkisi altında olduğumuz şiddetli negatif koşulların, Varlığı algılayışımız üzerinde yarattığı bir çarpıtmaya dikkat çekmem gerekiyor. "Faşizm" tanımlamasıyla da sıkça göndermede bulunduğumuz mevcut negatif koşullarda, birileri varlığımızın ne anlama geldiği, varoluşssal olarak yerimizin, işlevimizin, görevimizin ne olduğu konusunda çok şiddetli ve kesintisiz baskılarla, işkencelerle, travmalarla bize belirli bir düşünceyi/inancı aşılamaya çalışıyorlar: Varlık/Otorite SİZ DEĞİLSİNİZ!!! Ve bunu kanıtlamak için ellerinden geleni yaptılar. Bize güç yettirdiler, ezdiler, parçaladılar, travmatize ettiler ve dediler ki, "Bakın, eğer siz herşeyin kaynağı ve nihai belirleyicisi olan Otorite / Varlık olsaydınız veya onda herhangi somut bir payınız olsaydı, bu hallere düşer miydiniz, ve dahası, bu hallerde kalır mıydınız?!? Kısacası, içine düşürüldüğümüz şiddetli acizlikler, bize güçlü olmadığımızı, asli olmadığımızı, en iyi ihtimalle ikincil nitelikte olduğumuzu, hayatımızın kontrolüne sahip olmadığımızı öğretti. Vikipedi'de
Öğrenilmiş Çaresizlik
maddesi.

Alıntı Yap

Öğrenilmiş çaresizlik


Öğrenilmiş Çaresizlik, organizmanın göstermiş olduğu tepkilerin sonuca ulaşmaması durumunda, sonucu değiştiremeyeceğine karşı oluşan inançtır. Bireysel ve sadece bir kehanetten ibaret olan bu durumdaki birinin benlik saygısı düşer.

Martin E. P. Seligman'ın 1965 yılında öğrenme ve korku arasındaki ilişkiyi incelerken Ivan Pavlov'un Klasik Koşullanma deneyinde keşfettiği bir kavramdır.

Ne kadar ders çalışırsa çalışsın sınavdan düşük not alan birinin; "Nasıl olsa yüksek not alamayacağım." deyip ders çalışmaktan vazgeçmesi öğrenilmiş çaresizlik belirtisidir.

Öğrenilmiş çaresizlikte pasiflik söz konusudur. Ayrıca öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olan birinde, pekiştireç ve cezadan kaçmaya isteksizlik vardır. Aslında bir nevi depresyon  olarak algılanan öğrenilmiş çaresizlik, bunalımdaki insanların çaresizliği öğrenmesi sonucu meydana gelmektedir. Bu tip insanlar depresif durumda oldukları için hedeflerine Ne olursa olsun yapamayacağım. mantığıyla yaklaşmaktadır. Bununla beraber depresyon, öğrenilmiş çaresizliğe göre daha kapsamlı bir ifadedir. Çünkü öğrenilmiş çaresizlik belirli bir hedef ya da olguyla ilişkilendirilebilir. Fakat depresyon daha genel ve görecelidir.


İşkenceye uğraya uğraya ve bunu çözemeye çözemeye, kendi hayatımızın belirleyicisinin biz olmadığımızı asırlardır, pekiştire pekiştire bize öğretiyorlar. Öyle ki artık bu negatif kabulleniş/inanç adeta genlerimize işlemiş durumda. İnsan tabi ki diğer insanların, toplumun ve çevrenin güçlü etkilerine maruz kalır ve hayatını tamamen kendi zihninde çizdiği veya planladığı şekilde belirleyemez ama benim kastettiğim şeyin bu olmadığını sanırım anlamışsınızdır.

Sonuç olarak, tüm varoluşun, tüm varlıkların kaynağı ve kendisi olan Mutlak Varlıkla özdeşleşmekten ciddi oranlarda caydırılmış, korkutulmuş durumdayız. Dahası, Mutlak Varlığın varlığından, yani Varlığın Birliğinden de pek emin değiliz. Veya öyle bir Birlik varsa bile, onunla aramızdaki ilişkinin doğası konusunda ciddi endişelerimiz var. Çünkü milyarlarca insan olarak bu kadar çok travmaya uğrayıp bu durum karşısında büyük ölçüde aciz kalınca, insan doğal olarak bunu hayattan/varlıktan biliyor. Yani Tanrı'nın insanları sevmediği, cezalandırma eğiliminde olduğu sonucu doğuyor.

Bizim de, varolan herşeyin kaynağı ve kendisi olan Mutlak Varlığın bir parçası ve nihai olarak ta kendisi olduğumuzu düşünelim. Tüm evrenin, tüm evrenlerin, "varolan herşeyin" kaynağı ve kendisi olduğumuzu düşünelim. Bize emir verecek, varlığımızın anlamını, işlevini, görevini "bildirecek" hiçbir "üst" otorite olmadığını. Çekici geliyor mu? Biraz korkutucu geliyor, öyle değil mi? Ya gerçek buysa? Anlamın, sevginin, ödülün, cezanın bize hep dış bir otorite tarafından, örneğin başta anne-babamız, sonra öğretmenlerimiz, sonra patronlarımız, din ve devlet otoritelerimiz ve nihai olarak Tanrı veya Hayat/Evren tarafından verilmesine o kadar alıştırıldık ki, tüm anlamın, tüm değerin, tüm sevginin, tüm deneyimin, tüm hayatın ebedi, mutlak kaynağı ve ta kendisi olduğumuzu düşünmek bize son derece abartılı ve bir o kadar korkutucu gelebilir tabi ki, bu koşullarda. Bu kadar sefalet, işkence, katliam, çözümsüzlük, acizlik yaşıyoruz ve büyük ölçüde sürünerek geçen bir hayatın sonunda da adeta yalan olup gidiveriyoruz. Şimdi gel de varolan herşeyin, tüm sevginin, tüm anlamın, tüm potansiyelin, tüm varlığın merkezi ve ta kendisi olduğuna inan, öyle değil mi? Ama elimizdeki bilgi kaynaklarının tekrarla dikkat çektiği gibi, Gerçek bu gibi görünüyor bana.

bozadi

#186
"Herşeyin" anlamıyla ilgili doğru anlayışa veya sezgiye sahip olmadıktan sonra, başka hiçbir şeyin de pek bir anlamı kalmıyor gibi geliyor bana. Dünyadaki kısacık ömrümüzde veya ömürlerimizde asırlardır sürekli bir tehdit, travma ve acizlik durumu deneyimlediğimizden, dünyadaki ömür sürecimiz içinde bu durum bizim tüm varoluşa olan bakış açımızı da belirliyor ve sanki varoluşta anlamsızlık veya kaos veya kötülük hakimmiş bir izlenime kapılıyoruz, farkında bile olmadan böyle bir inanç geliştiriyoruz.

Ve bana öyle geliyor ki, herşeyin anlamıyla ilgili doğru anlayışa/sezgiye sahip olmadıkça, dünyadaki bireysel veya toplumsal sorunlarımızın çözümüne gerçek manda yardımcı olmak da pek mümkün olmayacaktır. Yani dünyadaki meseleyi anlamak ve çözümüne yardımcı olmak için, dünyanın ait olduğu bütünsel bağlamı bilmek, ona oradan yaklaşmak gerekiyor. Ama duruma bakın ki, dünyada bir hayat yaşarken, "bütünsel bağlama" dair bilgi ve sezgilerimiz dünyadaki negatif koşulların ciddi şekilde etkisi altında kalıyor ve dolayısıyla "bütünsel bağlam" çok anlamlı veya bilinebilir veya pozitif veya çözümcül gibi gelmiyor insana! Ama bütünsel bağlamı bilmeden, sezmeden de sorunun çözümüne gerçekten yardımcı olmak mümkün değil! İşe bakın! Bir kısırdöngü gibi. Kısırdöngüyü kırmak için, ne edip edip bütünsel bağlamla ilgili doğru bilgiye, sezgiye sahip olma yönünde "çalışmak" gerekiyor.

Öyle sanıyorum ki, bütünsel bağlamı, yani bütünü bildiğimizde, hatırladığımızda, inandığımızda, güvendiğimizde, giderek çok derin, çok güçlü, hatta mutlak bir sevincimiz, huzurumuz, güvenimiz olacak en derinde. O zaman dünyadaki şiddetli sorunlar aklımızı başımızdan almayacak. Durum ne olursa olsun, yapılması icap edeni görüp elimizden geleni yapacağız. Buna sanırım "tümdengelim" denebilir. Yani "Tüm"le ilgili olarak, elimizdeki bilgi kaynaklarının da hakkında rehberlikte ve tavsiyelerde bulundukları ve sezgilerimizde de uygun belirli güçlü bazı inançları benimseyeceğiz, bu inançların / farkındalıkların pekişmesi için hem kendi başımıza, hem de aramızda destekleşeceğiz. Ve böylece dünyada hakim olan negativitenin bizi Tüm'ün anlamı ve onunla olan özdeşliğimiz konusunda anlamsızlığa, korkuya, üzüntüye, acizliğe sürükleyemeyeceği bir bilinç gücüne sahip olacağız. Ama bu hayatın koşulları içinde yaşarken Tüm'le ilgili yeterince tam veya mükemmel bir algıya, sezgiye, inanca sahip olmamız mümkün olmayabilir ve öyle görünüyor ki, bilgilerin bir kısmı da "tümevarım" şeklinde cereyan edecektir, yani yerel deneyimlerimiz sürecinde gözlemlediğimiz şeyler Tüm'le ilgili bilinç boşluklarımızı dolduracak, farkındalığımızı pekiştirecektir.

Kısacası, bana öyle geliyor ki, kendi şahsi varlığımızı da kapsayan tüm varlığa ilişkin çok güçlü bir pozitif inanca ve güvene sahip olmadıktan sonra, ne kendimize, ne de dünyaya gerçek bir hayrımız dokunmayacak. Tabi ki bu koşullarda Tüm'le ilgili mükemmel derecede tam bir pozitif inanca ve bilince sahip olmamız mümkün olmayacaktır ama önemli olan ihtiyaç duyduğumuz asgari bir düzeyde o güvene, inanca, huzura sahip olmaktır. İçinde yaşadığımız ve giderek de tırmanabilecek gibi görünen negatif koşullardan güven, inanç, sevinç türetmek imkansız değildir, samimi çabalar, mücadeleler yoluyla çok değerli inançlar gelişecektir fakat sadece dünyada olan bitenle yeterli huzura, güvene, sevince, inanca, bilince sahip olamayacağımız bence açıktır. Varoluşsal sevinç, huzur, güven hakkımızı, dünya denen şu gezegende yaşadığımız birkaç sayılı yıldaki berbat koşullara endekslememiz durumunda, bundan gerçek bir olumlu netice çıkmasının imkansızlığıyla yüzleşmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle, aleyhteki tüm koşullara rağmen, birkaç yıllık ömrümüzün ötesindeki sonsuz varoluşun gerçek karakterine ve bizim onunla olan ilişkimize dair, elimizdeki bilgi kaynaklarından ve bunlara ilişkin sezgilerimizden yararlanarak sahip olabileceğimiz en sevgili, en güvenli, en huzurlu, en güçlü inancı geliştirmede işbirliği yapmaktan hepimizin büyük fayda göreceğine inanıyorum.

arinmak

#187
K lar , lauranın kızı veya oğlu için ... cinsellikle - sevgiyi karıştırmaması , farkı ayrıt etmesi gerektiğini söylemişti.

ayrıca , celselerin birinde , cinsellikle ilgili bir sınırlamadan bahsedilmişti. insanların farketmesi ve sınırlandırması ...

(yukarda yazdıklarımı tam olarak hatırlamıyorum ... okuma konusunda çok tembelim. aylardır celseleri baştan okuma konusunu erteliyorum )

cinsellik ve sevginin arasındaki farkı ayrıt edemiyoruz. ( İnsanlığın çoğunluğu)

Sevgililer , ayrılma süreci yaklaşana kadar ... aktif bir cinsel hayat ...

2 yıl sevgili ve  evleniyorsun. evliliğin ilk 3 yılı.... 5 yıl sonra , cinsellik azalmaya , ilişki monotonlaşmaya , sevgide değişmeye , sorunlar vs vs ...
cinsellikle - sevgiyi doğru orantı olarak , yaşıyoruz ... saçmalıyoruz

 k ların dediği gibi demek isterdim ama hatırlamakta zorlanıyorum. ( sevgiyle ilgili birşey söylemişlerdi , öğrenmek farketmek zorunda olduğumuza dair )

çok devrik ve saçma yazdım :( (toparlayamadım )
 

bozadi

#188
Düşüncelerini paylaştığın için teşekkürler arinmak. Geçenlerde forumda paylaşmak üzere tensellik ve cinsellik konusunda bir-iki not almıştım, onları paylaşayım ben de. Paylaştığın görüşlerle yakından alakalı. Temelde bilindik şeyler ama biraz üzerinde durmak iyi olabilir.

İçinde yaşadığımız veya toplumsal olarak maruz kaldığımız ve benimsediğimiz koşullar öyle ki, sanki fizik bedenimiz varlığımızın kendisiymiş gibi güçlü bir algı (bozukluğu) meydana geliyor. Bunun örneklerini hatırlamamız, paylaşmamız, bu etkinin meydana gelme koşullarını tartışmamız faydalı olur aslında ama şu anda vaktim bunun için yeterli olmadığından o kısmı şimdilik geçiyorum. Sonuç olarak "beden = varlık" imiş gibi, ciddi oranda bir algı sapması meydana geliyor bence. Bedensel yakınlık veya sevgi ifadeleri konusunda genellikle toplumsal/dinsel/kültürel anlamda tabusal bir baskı olduğu için ve bir de bedenimiz varlığımızın kendisiymiş gibi bir algı olduğu için, bedene yönelik sevgi ve yakınlık eksikliği, varlığa karşı sevgi ve yakınlık eksikliğiymiş gibi hissediliyor. Bedensel varlığa karşı sevgi ve yakınlık gösterme üzerindeki tabusal baskı nedeniyle hem bedensel sevgiye yönelik güçlü bir açlık hissediliyor, hem de cinsellik/seks, o toplumsal/dini/kültürel tabudan intikam almanın harika bir yoluymuş gibi görünüyor.

Bedenden ziyade varlığın kendisine yönelik sevgi de çok sık, çok kolay karşılaşılmayan bir durum olduğundan, egotik eğilimler toplum genelinde egemen olduğundan, bedenin varlık sanılmasının yanlışlığını anlamak, hatırlamak, emin olmak çok kolay olmuyor. Gerçek/varlıksal sevginin bedensel sevgiden farklı ve karşılaştırılamaz üstünlüğü bilinse bile, gerçek sevgiye erişmeyle ilgili zorluk/imkansızlık hisleri nedeniyle, varlıksal sevgiye olan şiddetli ihtiyaç, bedensel sevgiyi, özellikle de cinselliği gerçek sevgiymiş gibi görüp bununla teskin olmaya, bu amaçla kendini bile bile kandırmaya çalışma sonucuna neden oluyor gibi bir durum var muhtemelen. Sonuç olarak, cinselliğe duyulan (duyuluyormuş gibi görünen) ihtiyaç aslında şahsın bedeninden çok varlığına karşı duyulmasına ihtiyaç duyduğu sevginin mümkün olmadığına, gerçekleşmeyeceğine dair kabullenişinin bir sonucu. Varlığının sevilmediğini hisseden birey, düzenin materyalist toplum mühendisliğinin ve çeşitli başka şartlanmaların neden olduğu "beden = varlık" şeklindeki algı sapmasının etkisiyle, sevgiye olan açlığını tensel ve/veya cinsel yakınlaşma yoluyla gidermeye yönelik güçlü bir dürtü duyuyor.

Öyle sanıyorum ki, gerçek varlıksal (bireylerin birbirlerinin varlıklarına duydukları) sevginin güçlenmesi, pekişmesi, üreme amaçları dışındaki cinsellik dürtüsünü / ihtiyacını büyük ölçüde ortadan kaldıracak olan şeydir, çünkü bedenimizin varlığımızın kendisi olmadığının ve esas ihtiyaç duyduğumuz sevginin bedensel değil, varlıksal sevgi olduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır, çünkü gerçekten bireylerin ihtiyaç duydukları sevgi bedensel değil varoluşsal sevgidir ve o sevgiyi deneyimlediklerinde ihtiyaç duydukları tatmini fazlasıyla bulduklarını göreceklerdir. Elbette bu biraz da ilgili bireylerdeki BH eğiliminin varlığına, düzeyine, samimiyetine bağlıdır.

bozadi

#189
Ve, bu bağlamda, bireylerin birbirlerinin varlığını sevmesinin "yolları" konusu üzerinde düşünmemizin çok faydalı olacağına inanıyorum. Yani birbirini sevmenin gerçek anlamı nedir? Ki bunun ille de karşı cinsler arasındaki (romantik veya başka biçimlerdeki) sevgiyle sınırlı bir kavram olduğunu hiç sanmıyorum. Ama evet, daha önceki bazı mesajlarda açıklamaya çalıştığım gibi, karşı cinsler arasındaki gizemli çekim, Hayatın insanları birbirlerine ilgi ve sevgi duymaya teşvik etmeye yönelik en güçlü, en temel katalizörlerinden biri olduğunu sanıyorum.

bozadi

#190
Bizler varoluşun 3KH denen belirli, sınırlı ve oldukça olumsuz bazı koşullar içeren bir dilimi içindeyiz şu anda. Ve bunun çoğumuzda ve hatta muhtemelen hepimizde varoluşun anlamına dair neden olduğu ciddi şüpheler ve güvensizlikler var.

Ama elimizdeki çeşitli kaynakların bir ortalamasını aldığımda anlıyor ve seziyorum ki, mevcut ve olası tüm boyutlarıyla hayat aslında bir ve o "Bizim Hayat". Yani o aslında özü ve geneli itibariyle hiç yabancı değil. Şu anda bilinçli olarak farkında olduğumuz sınırlı alem ve farkında olmadığımız sonsuz alemler, boyutlar, yoğunluklar... Hepsi "bizim malımız". Var olan herşey hayatın sahibi ve kendisidir. Belirli bir süreçte varoluş döngüsünün neresinde bulunduğumuz bu ana gerçeği değiştirmez. İster 1. yoğunlukta ol, ister 7 ol, gerçek değişmiyor. Hayat bizim öz malımız. Hem de burada "hayat" derken sadece dünya üzerinde 3KH koşulları içinde deneyimlediğimiz, gözlemleyebildiğimiz veya tahayyül edebildiğimiz hayatı kastetmiyorum, varoluşun mevcut ve olası tüm boyutlarında, her anında, her yerindeki bir ve bütün olan Hayatı, yani Tüm Varlığın Tamamını kastediyorum.

Burada şöyle bir ikili durum var: Biz hem O'yuz (yani Hayatın tamamının sahibi, daha doğrusu "kendisiyiz") hem de aynı zamanda onun belirli bir boyuttaki bireysel bir uzantısıyız. Bu iki durum eşzamanlı olarak geçerli. Bu tıpkı bir ağaç dalının hem bir tarafında daha büyük bir dala ve nihai olarak ağacın gövdesine bağlı olması hem de aynı zamanda diğer ucunda daha küçük, daha bireysel dallara bölünmesi gibi. Ağaç bir bütündür ama çok sayıda bireysel uzantısı vardır ağacın bir parçası ve kendisi olan. İşte, bizler hem bireyiz, hem de diğer tüm bireyleri de kapsayan ana-bütünlüğüz, aynı anda her ikisiyiz. Bireyselliğimizle ilgili epeyce şey deneyimledik, şimdi bütünle olan bağımızı, daha doğrusu o bütünün kendisi olduğumuz gerçeğiyle ilgili farkındalığımızı/inancımızı artırarak aşırı bireyselliği dengelemeye ihtiyacımız var ve bu bizim bireyselliğimizi tamamen terk etmemiz gerektiği gibi bir anlama gelmiyor kesinlikle, sadece bir "dengeleme". Aslında bireyselliğimizle ilgili tüm sorunlarımızın çözümü burada, yani "bütün oluşumuzun" farkındalığında. 3KH koşullarında ego son derece egemen olduğu, şu veya bu düzeyde kaçınılmaz bir realite olduğundan, "bütün olmak" fikrinin bize korkutucu gelen bir tarafı var, halbuki o bütün bizim öz malımız, hatta bizim ta kendimiz. Çok korkutulduğumuz, çok travmaya uğratıldığımız için buna bir anda tamamen inanmak ne mümkün ne de anlamlı olur sanırım ama bence buna ısınmamız gerekiyor.

Aoibheann

#191
Cinsellik konusunda bir iki söz etmek istiyorum. Şu an Tolstoy'un Kreutzer Sonat kitabını okuyorum ve orada cinsellik konusuna çok ilginç bir yaklaşım var. Kopyalıyorum.

Alıntı Yap"Peki ama," dedim, "peki ama insan soyu nasıl sürecek o zaman?"
Pozdnişev, bu çok iyi bildiği kötü niyetli itirazı bekliyormuş gibi öfkeli, alaylı karşılık verdi:
"Evet, demek insan soyunun yok olmaması için... İngiliz lordları sürekli göbek şişirsinler diye çocuk yapmaktan kaçınmalarını salık verir insanlara... Olabilir... Dünyanın daha güzel olması için çocuk yapmamayı öğütle... bu da olabilir... Ama yalnızca ahlâk adına çocuk yapmak konusunda çeneni tut... Tanrım, ne biçim bir çığlık bu!.. Ne olursa olsun, insan soyu gene de sona ermez, çünkü insanların öteki yarısı artık domuz olmak istememektedir. Ama bağışlayın. (Feneri göstererek ekledi.) Bu ışık rahatsız ediyor beni. Kapayabilir miyim?" Benim için değişmeyeceğini söyledim. Her hareketinde olduğu gibi çabucak sıranın üzerine çıktı, fenerin yünlü kılıfını üzerine çekti.
"Ne derseniz deyin," dedim, "herkes bunu kendine prensip edinseydi insan soyu çoktan sona ermiş olurdu."
Hemen karşılık vermedi. Tekrar karşıma oturdu, bacaklarını genişçe açıp iyice eğilerek dirseklerini dizlerine dayadıktan sonra,
"O durumda insan soyunun nasıl süreceğini mi soruyorsunuz?" dedi. "Şu insan soyu dediğiniz şeyin sürmesi
niçin gereklidir?"
"Nasıl, niçin? Yoksa bizler olmazdık."
"Peki ama niçin olmalıyız?"
"Nasıl, niçin? Yaşamak için."
"Niçin yaşamalıyız? Herhangi bir amaç yoksa ortada, yaşamak yalnızca yaşamak için verilmişse bize, yaşamayı gerektiren bir neden yok demektir. O durumda Schopenhauer'ler, Hartmann'lar, tüm Budistler bile yerden göğe kadar haklılar. Yaşamın bir amacı varsa, amaca ulaşıldığında sona ermesini anlarım. (Düşüncelerine çok değer verdiği belli, heyecanla anlatıyordu.) Bundan bu sonuç çıkıyor. Şuna dikkatinizi çekmek isterim:İnsanlığın amacı mutluluksa, iyilikse, sevgiyse, ne derseniz deyin... insanlığın amacı, kutsal kitaplarda yazıldığı gibi, insanların sevgide bir araya gelmeleriyse, mızraklarını eritip orak yapmalarıysa vs. vs... bu amaca ulaşılmasını engelleyen nedir? Tutkular engelliyor bunu. Tutkuların en güçlüsü, en kötüsü, en dirençlisi de cinsel tutkudur. Bu nedenle, tutkular yok olursa, onların en güçlüsü bedensel tutku da yok olur, böylece kutsal kitaplarda yazan gerçekleşir, insanlar bir araya gelirler, insanlık amacına ulaşılmış olur, o zaman insanın yaşamasını gerektirecek bir neden kalmaz ortada. İnsanoğlu yaşadıkça, her zaman önünde bir ideal bulunacaktır, ama kuşkusuz, bu tavşanların ya da domuzların elden geldiğince daha çok üremek idealine de,
maymunların ya da Parislilerin cinsel hazdan elden geldiğince daha zarif bir biçimde yararlanmak idealine de benzemeyecektir. Onun ideali varılan ölçülülük ile temizlik olacaktır. İnsanlar her zaman bunlara yönelmiştir, şimdi de yönelmektedir. Bakın, sonunda ne olacak. Olacak olan şudur: Cinsel tutku emniyet supabı olacak.İnsanlığın bugünkü kuşağı amaca ulaşmadı henüz. Bunun nedeni, tutkulardan, tutkuların en güçlüsü cinsel tutkudan
hâlâ kurtulamamış olmasıdır. Cinsel tutku varsa arkasından yeni bir kuşak daha gelecek demektir, bu da bir sonraki kuşakta amaca ulaşılma olasılığı var anlamına gelir. O kuşakta olmazsa ondan sonrakinde... Amaca ulaşana, yani kutsal kitaplarda yazıldığı gibi, insanlar birlik olana dek kuşaklar peş peşe gelecek. Ya bunun sonu?Tanrı'nın insanları bilinen o amaca varmak için yarattığını düşünecek olursak, o zaman insanları ya cinsel tutkusuz ya
da ölümsüz yaratması gerekirdi. İnsanlar ölümlü olup da cinsel tutkusuz olsalardı nasıl bir durum çıkardı ortaya? O zaman bir süre yaşarlardı, amaca ulaşmadan ölüp giderlerdi. Amacına ermek için Tanrı'nın bu kez yeni insanlar yaratması gerekirdi. Ölümsüz olsalardı, o zaman
tutalım ki (aslında o durumda yeni kuşaklar için değil, insanlar için hataları düzeltmek, mükemmelliğe ulaşmak daha güç olurdu) evet, tutalım ki binlerce yıl sonra amaca erişildi, o durumda ne işe yarayacaktı insanlar? Ne yapacaktı onları Tanrı? En iyisi şimdi olduğu gibi olması... Bu söylediklerimden hoşlanmıyorsunuz belki, ola ki evrim teorisinden yanasınız. O durumda da aynı sonuca varırız. Canlıların en mükemmeli insandır, öyleyse, öteki canlılara direnebilmek için durmadan çoğalacağına, arılar gibi birlik olmak, birbirine sokulmak zorundadır. Arılar gibi, cinsiyeti olmayan bir grup yetiştirmesi, yani gene cinsel tutkudan geri durması, yaşamımızın tüm akışının yönlendiği bu tutkusunu hiçbir şekilde körüklememesi gerekir. (Bir süre sustu.) İnsan soyu sona mı erer? Dünya görüşü ne olursa olsun, insan soyunun bir gün sona ereceğinden
kuşkusu olan var mıdır acaba? Ölüm gibi bu da kaçınılmazdır. Öyle ya, her din bir gün dünyanın sonunun geleceğini söyler, bilim de bunun kaçınılmaz olduğunu savunur. Ahlâk öğretisinde de aynı şeyin olmasında şaşacak ne var?"
"Kim olduğunu keşfetmek için önce mükemmelliği keşfetmek gerekir."

-Farabi

bozadi

#192
K'ların ve Maharaj'ın konuyla ilgili anlattıklarına çok benzer bir mesaj, paylaştığın için teşekkürler. "Cinsiyetsiz bir grup yaratma" ifadesi K'ların 4. yoğunlukla ilgili "Hermafroditlik" beyanıyla bir ölçüde bir benzeşim gösteriyor gibi geldi bana.

bozadi

#193
Daha önce de çeşitli şekillerde ele aldığım ama son haftalarda üzerinde özellikle yoğunlaşma şansı bulduğum bir bakış açısından bahsetmek istiyorum. Yeni birşey olmamakla birlikte, konuya yaklaşım biçimimde yeni bazı yönler olduğunu ve ayrıca bu yeni yaklaşım biçiminin, tartışmakta olduğumuz pek çok diğer konu için de bütünleyici bir perspektif sunabileceğini tahmin ediyorum.

Kendimizi derin bir şekilde iyi hissettiğimizde, moralimiz yüksek olduğunda işler yolunda gitme eğilimindedir, olumsuz gelişmelere daha sakin, daha akıllıca yaklaşır ve optimal çözüm sağlayacak seçimler yaparız genellikle. Yüksek, derin ve güçlü moral hallerinde, çeşitli iniş-çıkışlarıyla dünyevi olayların hayatın basit denebilecek ayrıntıları olduğunu hatırlar, böylece onları gözümüzde büyütmeyiz ve olumsuz gelişmelerin bizi yıkmasına izin vermeyiz. İşte, o yüksek moral halinde, varoluşun temel gerçeğiyle ilgili önemli bir bilgi/farkındalık var gibi görünüyor.

Bence o gerçek şuna yakın birşey: Hayat/varoluş olduğu haliyle zaten iyi ve bizim şahsi varlığımız da temelde o iyi olan varoluşun/hayatın bir uzantısı, nihai olarak onun ta kendisi. Bizim şahsi varlığımız ile tüm varoluş/hayat birbirinden bağımsız iki ayrı varlık değil. Ve hayatın doğal iyiliği bizim şahsi varlığımızın özünde de mevcut. Yani, varlık ile iyilik arasında önemli bir eşdoğrusallık var. Kötülüğe veya negatifliğe adanmış veya adanmakta olan varlıklar aslında anti-varlık diyebileceğimiz bir seçim ve deneyim modundalar. Yani varlığa meydan okuyan, varlığı ezmeye, kendi şahsi kontrolü altına almaya, yok etmeye adanıyorlar. Bu da aslında varlığın iyilikle olan özdeşliğini ortadan kaldırmayan, çelişki yaratmayan, aksine bu gerçeği doğrulayan bir durum.

Varlığın iyiliğe güdümlülüğünü kendi varlığımız yoluyla sezebilir, gözlemleyebiliriz. Örneğin mevcut hayat koşullarımızdaki şiddetli olumsuzlukların düzeyi, yoğunluğu ve sürekliliği düşünüldüğünde, bu şiddetli negativite koşullarına karşı direnişimiz, moralimizi yüksek tutmaya çalışmamız, hayatımızda iyiliği, adaleti, sevgiyi egemen kılma mücadelemiz ve bu bağlamda çevremizdeki insanlara destek olma çabalarımızın kaynağı nedir, bu çabalar gücünü nereden alıyor? Temelde kendi "varlığımızdan" ama elbette çevremizden de moral ve güç buluruz.

Bu noktada, daha önce ele aldığım bir hususa yeniden değinmem gerekiyor: Yüksek moral veya kendini derin ve güçlü bir şekilde iyi hissetme dediğimiz hal aslında varlığımızda doğal bir şekilde mevcuttur. Yani ona erişmek, onu deneyimlemek için dışsal bir itici güce zorunlu ihtiyaç yoktur. Yani genel itibariyle kendini iyi hissetmek, yüksek moral halinde yaşamak için sebep aranmamalıdır. "Şu olunca mutlu olacağım, şunu başarınca moralim yüksek olacak" şeklindeki erteleyici veya şartlandırıcı bir tutum, elbette kısavadede bazı faydaları olabilecek olmakla birlikte, uzunvadede faydadan çok zarar getirecek bir tutumdur muhtemelen. Bizler varoluşsal mutluluğu, huzuru, güveni, morali vb. hayatımızdaki çeşitli olumsuzlukların giderilmesiyle ve/veya bunlarla ilişkili arzulara ulaşılmasıyla ilişkilendirme eğilimindeyiz genellikle. Yine, bu yaklaşımın bazı bakımlardan gerekliliği ve faydaları vardır mutlaka ama belki de işin aslı şudur: Kendinizi iyi hissetmezseniz mevcut sorunları yeterince etkili bir şekilde çözemeyeceğiniz gibi pek çok lüzumsuz yeni sorunların oluşumuna da engel olamayabilirsiniz. Yani kendini iyi hissetmek bir "sonuç" değil "sebep" olmalıdır daha çok. Ama evet, çabalar yoluyla çeşitli sorunları çözdüğümüzde veya gelişmeler sağladığımızda, bu da bizim kendimizi iyi hissedişimize, yüksek moralimize önemli bir katkı ve güç artışı sağlar. Çünkü "varlığımızın" potansiyeline olan inancımızı pekiştirir ve o potansiyeli daha etkili, daha derin, daha güçlü şekillerde kullanma motivasyonu verir. Ama hayatımızda negativitenin baskınlık durumunu göz önünde bulundurduğumuzda, huzurdan çok huzursuzluk, güvenden çok güvensizlik, sevgiden çok sevgisizlik vs. deneyimlemekte olduğumuzu düşündüğümüzde, birşeyleri yanlış yaptığımızı veya yanlış zorladığımızı da anlamamız gerektiği ortaya çıkıyor sanırım. İşte o temel yanlışlardan birinin neyle ilgili olduğuna dair bu mesajda anlatmaya çalıştığım şey.

At yarışında koşturulan bir at değiliz veya olmamalıyız. Varlığın ta kendisiyiz ve dolayısıyla iyiliğin, sevginin, huzurun, güvenin ta kendisiyiz. Varlığın kiracısı veya geçici bir kullanıcısı değiliz, kölesi değiliz. Varlığın kendisiyiz. Zamanın veya kaderin kölesi değil, efendisiyiz. Evet, elbette pek çok ciddi olumsuzlukların da içindeyiz insanlık kitlesi olarak ama bu durum durup dururken meydana gelmedi, bir geçmişi, bir hikayesi var. Gayet doğal özgür irade seçimleri sonucunda şekillendi. Bir de tabi 3. yoğunlukta KH / ego faktörü kendiliğinden güçlü. Bu kısmen özgür iradeye dayalı bir ego olduğu gibi, kısmen de 3. yoğunluğun büyük resimde ruhsal olarak "çocukluk" denebilecek bir ruhsal seviyeye tekabül ediyor olmasıyla ilgili, özellikle 3. yoğunluğun ilk ve orta seviyelerinde. 3. yoğunluğun ancak ileri seviyelerinde çocuksuluğu aşıp hayata daha olgun, daha bilinçli, daha özgür ve hem kendimiz hem de çevremizdekiler için daha faydalı biçimlerde bakarız.

Müsait zamanımda konuyla ilgili görüşlerimi paylaşmaya devam edeceğim.

bozadi

#194
Elbette karmik ve enkarnasyonel bazı olumsuz koşullar bizlerde hayata ve varoluşa karşı ciddi bir güvensizlik meydana getirse de, yeterince uzunvadeli veya yeterince derin bir bakış açısıyla bakıldığında, varoluş ve hayat hakkında olumsuzluğa ve güvensizliğe kapılmaya gerek yoktur. Varlık iyidir ve o bizim varlığımızdır.

Bizler varlığın gerçeğine çok ters düşecek şekilde yaşayageldiğimiz için, şiddetli bir ego geliştirdiğimiz için, kendi varlığımızın gerçeğine de ciddi şekilde körleşmiş, duyarsızlaşmış, sağırlaşmış durumdayız. İşte bu kadar çok negativite deneyimliyor olmamızın başlıca nedeni de budur. Ayrıca siyasi, dini ve ekonomik pek çok kurum üzerinden hayatımızı yöneten veya kontrol altına almaya çalışan bizden çok daha güçlü egoların da kurbanı haline geldiğimiz için, ciddi bir ezilmişlik, kurbanlık ve ayrıca suçluluk kompleksi içindeyiz ve söz konusu kontrol edici güçlerin bizlere çeşitli ideolojiler yoluyla pompalamakta olduğu "üstünlük kompleksi" yoluyla da birbirimizi ezip, kırıp o büyük egolar için kendimizi daha kolay yenilir-yutulur hale getirme konusunda da performansımız yüksek.

Kendimizi korkunç bir çıkışsızlığın içinde buluyoruz sürekli, değil mi? Artık bu berbat kabustan nasıl uyanabileceğimizi daha iyi biliyoruz. Varlığın sonsuz gerçeğini hatırlayarak, o gerçeği kendimizde bularak uyanıyor, arınıyor, güçleniyoruz.

Evet dostlarım. Varlığın sade ve sonsuz gerçeğini kendimizde bulalım, onun zaten orada olduğunu birlikte görelim, birbirimize hatırlatalım. Bu kadar çok vahşete, bu kadar çok esarete, işkenceye, ezilmişliğe, kurbanlık, suçluluk ve kapana kısılmışlık duygularına rağmen nasıl oluyor da halen ara ara da olsa güzel ve güçlü bir güven, sevinç, ümit duyabiliyoruz? Geçici, yapay pozitif hislerden bahsetmiyorum, nadir de olsa duyabildiğimiz ve bize derin bir nefes aldıran gerçek, derin pozitif deneyimlerden bahsediyorum.

Bu kadar berbatlığın karşısında ve içindeyken bile, göğsünüzde hissedin pozitifliğin varlığını. Onu ille de hemen çok güçlü bir şekilde deneyimlemek arzusuyla veya saplantısıyla bakmayın. Acilen ona derinlemesine ulaşamasanız bile, onun oradaki potansiyelini hissedin. Hemen çok yoğun bir şekilde kullanamasanız bile içinizdeki, göğsünüzdeki varlığını sezebileceğiniz o pozitiflik, o ümit, o sevinç, o gülümseme, ebedi varlığın sizdeki bir uzantısından başka birşey değildir. Bir sürü berbatlık içindeki kendi bireysel varlığınız üzerinden, sonsuz, ebedi gerçeğin gücüne, güzelliğine, sonsuz potansiyeline bakıyorsunuz içinize bakarken. Zamansızlığa bakıyorsunuz, sonsuza bakıyorsunuz, mutlağa bakıyorsunuz ve sizin o olduğunuzu görüyorsunuz.

Aksi yöndeki çok sayıdaki ve yoğun programlanmışlıkların / zehirlenmişliklerin etkisi nedeniyle içimizdeki varlığın pozitif niteliklerini çok güçlü bir şekilde deneyimleyemiyoruz ama artık bilincimizdeki sahtelik zehirlerinden arınmak ve gerçeğin pür güzelliğine ve gücüne ulaşmak için neyi ısrarla hatırlayıp paylaşmamız, kutlamamız gerektiğini giderek daha iyi biliyoruz.