Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#135

Merkezlenme



Arkadaşlar, hepimiz için "merkezlenme" diye bir ihtiyaç buldum, hayırlı olsun!

Bu bazı bakımlardan dinlerin ibadetlerine benzetilebilir. İbadetler sırasında ideal olarak insanlar dikkatlerini lokal ve geçici gerçeklik diyebileceğimiz dünya hayatından evrensel ve sonsuz gerçekliğe kaydırmaya çalışırlar. Dünya hayatı pek çok zorluklar, işkenceler ve saptırıcılarla doludur ve tüm bunlar ego dediğimiz sahte benliğin oluşumuna veya güçlenmesine neden olabilmektedir. Sahte benlik "merkezle" bağlantısının farkında olmayan, o bağlantıya güvenmeyen veya onunla uyumlu yaşamayan veya buna direnen bir benlik türü olarak düşünülebilir sanırım. Egonun gelişimi bizzat negatif niyetlilikle ilişkili olabileceği gibi, kişi genel olarak pozitif eğilimli denebilecek biri olsa bile eksik veya yanlış bilgi veya inançlar veya kabullenişler nedeniyle de ego gelişimi söz konusu olabilir.

Ego "merkezle" bağlantısının farkında olmayan veya buna güvenmeyen veya bunu benimsemeyen bir benlik yapısıdır dedik. Peki "merkez" nedir? Merkez, dünyadaki insan trajedisini ve zulümleri var güçleriyle tırmandırmaya çalışan KH güçlerinin bize unutturmaya, ona dair farkındalığımızı, inancımızı, bağlantımızı koparmaya çalıştıkları realitedir. Varoluşun aslı, esasıdır. Pozitiftir, dengeye, adalete, sevgiye ve ışığa dayalıdır. Bu kadar çok olumsuzluğa, baskıya, işkenceye, katliamalara rağmen inanmakta, güvenmekte, kutlamakta, erişmeyi umut etmekte direndiğiniz sonsuz gerçekliktir. Varlığınızın ve tüm varlığın özü ve kendisidir. İçinizdeki sebepsiz sevincin, sevginin, ümit ışığının kaynağıdır. Güneştir o. Güneşin hem kendisi, hem de temsil ettiğidir, tüm güneşlerin güneşidir. Tüm bu söylediklerimin farkına zaman zaman hepimiz varıyoruz, hatırlıyoruz, en doğal gerçek olarak onu kutluyoruz ama sonra onunla bağlantımızı çok ciddi oranlarda yitiriyoruz, öyle ki, o gerçeğe olan inancımız, güvenimiz, sevincimiz yalan oluyor adeta. Bir gölge, kesif, kara, zehirli bir duman tabakası, hatta bir duvar, duvarlar giriyor ebedi gerçekle aramıza. Ego. Sahte benlik. Bazı bakımlardan ona "çiğ" veya "olmamış" benlik de denebilir. Varoluşun her daim ışıl ışıl parlayan basit ve sonsuz gerçeğine karşı körleşme, ona karşı inançsızlaşma ve güvensizleşme, onu inkar veya onunla uyumsuzluk veya ona karşıt bir pozisyon almayla kendini gösteriyor.

Bu saydığım ego semptomları insanlık olarak hepimizin sıkça deneyimlediği bazı negatif halleri kapsadığı gibi, KH'ye, yani negatifliğe, yani fenalığa adanmakta veya adanmış olan güçlerin "olağan" hallerini de kapsıyor. Biz insanları o kötülüğe adanmış güçlerin muhatabı, daha doğrusu kurbanı haline getiren neden de onlarla paylaşmakta olduğumuz bu "ego" realitesi. Bizlerin yükselip alçalan, gelip giden şekillerde deneyimlediğimiz sahte benlik realitesini onlar kesintisiz şekilde ve olabilecek en yüksek seviyelerde deneyimliyorlar. Bizler tabi ki egosal olmayan şeyler de yaşıyoruz, gerçek varlığımızla irtibat kurabildiğimiz, ona inanabildiğimiz, güvenebildiğimiz, onun farkına varabildiğimiz ölçüde. Paylaşılmaya can atan bir sevgi, sevinç, huzur, güven duyduğumuzda...

3. yoğunluğun pek çok bakımdan "çocuksu" ve/veya "ergensi" bir seviye olduğu düşünebilir sanırım. "Çiğlik" meselesi bununla ilgili biraz da. Örneğin bir bebek veya çocuk, birincil derecede kritik olmadığı halde bir ihtiyacı veya beklentisi karşılanmadığı zaman ciddi bir endişe veya sinir bozukluğu, hatta nefret duyabilir kolayca. Olumsuz alışkanlıkları kolayca benimseyebilir. İradesi, muhakemesi, verileri birleştirip sonuç çıkarma, zorluklara veya cazibelere direnme yeteneği henüz gelişmemiştir. "Olgun" değildir. İşte genel olarak insanlığın durumu da bu değil midir? Hatta, başımıza musallat olan 3KH ve 4KH güçleri olmasaydı insanlığın yaşamı güllük-gülistanlık olur muydu acaba? İnsanların daha çiğ veya daha egosal olanları (veya olduklarında) çevrelerindeki diğer insanlara veya insan gruplarına hayatı dar edecek yozlaşmışlıklar geliştirmeyecekler miydi? Daha en başta insanlığın "cennetten" (BH) düşme sebebi bu çiğlik ve tırmanan yozlaşmışlık değil miydi? (OP realitesi de meseleyi iyice karmaşıklaştırdı.) İşte, ne yazık ki insanlık genelinde mevcut olan bu çiğ ego hem insanlığın nispeten daha olgun/ileri düzeydeki yüksek egoların (KH'ye adanan 3Y) iştahını kabarttı, hem de insanlıkla karşılaştırıldığında çiğlikten tamamen uzak denebilecek, üst seviyelerden/boyutlardan son derece olgun egoların (4KH).

Elbette insanlığın her zaman BH eğilimi baskın olan ve insanlığın genelinden daha olgun denebilecek olan bireyleri, grupları olmuştur her zaman. Bu da bu çeşitliliğin bir parçasıdır. Onların BH eğilimli faaliyetlerini zayıflatmak, saptırmak veya tamamen etkisiz kılmak için 3KH ve 4KH güçleri insanlık genelini din ve ekonomi başta olmak üzere sızabildikleri/kullanabildikleri her yolla baskı ve kontrol altında tutmak için kesintisiz ve yoğun faaliyet içinde olmuştur ve bu durum tabi ki halen devam etmektedir. Para gücünün ezici kısmının KH eğilimli bir azınlığın elinde olması, bu yolla insanlığın fakirleştirilip sefilleştirilmesi, savaş/terör yoluyla insanlığın sürekli korku ve endişe içinde tutulması...

Sonuç olarak egolarımız, sahte benliklerimiz var. Yaralandık, korkutulduk, ciddi ölçülerde sindirildik. Varoluşun aslına, esasına ciddi ölçüde yabancılaştık, güvensizleştik, onunla bağlarımız zayıfladı, istikrarsızlaştı.

"Merkezlenme" ihtiyacı bununla ilgili. İstisnasız tüm varoluşun aslı, esası, merkezi ve ta kendisi olan Güneş/7Y realitesiyle olan özdeşliğimizin, birliğimizin, bu gerçekliğin mutlaklığının farkındalığını besleme, büyütme ihtiyacı bu.

Ayrıntılandırmaya, derinleştirmeye çalışacağım.

bozadi

#136
"Benim işim nedir?" diye sorabiliyor insan kendine. Evet, hayatın maddi ve sosyal bağlamında işlerimiz, görevlerimiz, zorunluluklarımız vardır. Ama tüm bu olan biteni kapsayan büyük resim anlamında, felsefi olarak, "Ne yapmam gerekiyor?" sorusunu soruyoruz kendimize.

Ciddi bir hastalığı olanın öncelikli işi iyileşmektir. Ego hastalıktır. İnsanlığın en büyük hastalığı. Tüm bilinci etkileyen bir hastalık bu ve dolayısıyla da bireylerin tüm deneyimlerini birinci dereceden etkiliyor.

Öyle görünüyor ki, eğer bu hastalığımız olmasaydı, tüm varlığın tek bir varlık olduğunun kesintisiz bir şekilde farkında olacaktık. Ego "birliğin farkında olmamak" veya onu bilinçli veya yarı-bilinçli bir şekilde inkar etmek veya hatta bazı durumlarda bu birliğe, yani varlığa savaş açmak demek.

Şimdi, tabi, hepimiz varlığın birliğine dair birşeyler okuyoruz, seziyoruz, onaylıyoruz falan ama hayatımız genel olarak birlik farkındalığına dayalı değil. Bu da birliğe yeterince inanmadığımız, belki daha doğrusu, birliğin ne olduğunu bilmediğimiz, hatırlamadığımız anlamına geliyor. "Görmek inanmaktır" gibi bir söze gönderme yapmışlardı K'lar. Ve görmediğimiz bir birliğe inanmakta, güvenmekte zorluk çekmemiz de doğal aslında bazı bakımlardan. Dünya denen bu kürenin üzerinde yaşıyoruz ve hayatımızda negativite o kadar yoğun ve yaygın ki, pozitiflikten çok daha fazla negatiflikle karşılaşıyor olmamız gibi bir durum var.

Sanırım ruhsal anlamda çocukluk ile olgunluğu birbirinden ayıran başlıca faktörlerden biri bu. Lokal/geçici bir realitenin kişinin tüm realitesi haline gelmesine direnebilmek ve direnememek meselesi. İnsanlığın genelinden farklı olarak muhtemelen bizler çoğu durumda gençlik ile yetişkinlik arasında gidip geliyoruz. Bu bazen doğal ve bazen de kişilik bölünmesi/çatışması ile ilgili.

Tabi ben bu açıklamada çocuksuluk (yetişkin olmayış) terimini spesifik bir anlamda kullanıyorum. Bu terimin farklı anlamları, yorumları olabilir. Sanıyorum İncil'de "Tekrar çocuk olmadıkça cennetin/tanrının krallığına giremezsiniz." gibi bir söz var örneğin. Ben bu sözdeki "çocukluk" kavramının başlıca anlamlarından birinin "basitlik" (karmaşık olmama) ile ilgili olduğunu algılıyorum şu andaki bakış açımla. Yani örneğin lineer bakış açısıyla bakıldığında, 3. yoğunluktan daha yüksekteki tüm seviyeler 3. yoğunluktan çok daha karmaşıktır (3. yoğunluğun bakış açısıyla). Halbuki en nihai yoğunluk seviyesi olan 7. yoğunluğun karmaşıklıktan tamamen uzak, son derece basit, hatta varoluşun en basit, en temel farkındalığı/deneyimi var gibi görünüyor: Birlik.

Adanmış KH güçleri dünyayı aşırı derecede negatifliğe boğarak insanlığın büyük bir bölümünün egosallaşmasını sağlıyorlar. İnsanlığın yarısı zaten OP, yani 3. yoğunluğun kendi içinde ilk yarısı olan bebeklik, çocukluk ve ergenlik aşamalarına dağılmış durumdalar. Kalan yarısı ise 3. yoğunluğun gençlik ve olgunluk aşamalarının çeşitli düzeylerinde yer alıyorlar. OP'likten çıkma, yani "ruhlanma" olayının 3. yoğunluğun yaklaşık olarak orta seviyesinde, yani bir anlamda "gençlik" aşamasında gerçekleştiğini algıladım şimdiye kadar okuduklarımdan. Hani insan gençliğinin bir noktasında ailesinin gözetim ve yaptırımlarından neredeyse tamamen özgürleştiği, bağımsızlığını ve sorumluluğunu en güçlü şekilde fark ettiği, bunun coşkusunu yaşadığı bir aşamadan geçer ya, OP'likten çıkışın da böyle birşey olduğunu düşünüyorum. OP'lere "ruhsuz" diyoruz ama tabi ki bizzat K'ların da belirttiği gibi bu terimden kasıt mutlak manada bir ruhsuzluk değil. Kastedilen şey daha ziyade, tam manada bağımsız/sorumlu bir "birey" (veya biraz cinsiyetçi bir laf olsa da "adamlık") mertebesine henüz ulaşmamış, bebek, çocuk veya ergenlik-gençlik arası seviyelerdeki bireylerdir.

Sonuç olarak, OP olsun veya olmasın, insanlığın tamamında ego hastalığı şu veya bu düzeyde mevcut. KH güçleri hayat sahnemizde adaletsizliği, işkenceyi, katliamı adeta norm haline getirdikleri ve böl-yönet stratejileriyle adeta herkesi birbirine düşman ettiği için, adalet, sevgi, birlik gibi kavramlara ve dolayısıyla o kavramların işaret ettiği realiteye inançta, güvende ve farkındalıkta ciddi bir kayıp, şüphe, tereddüt yaşanabiliyor. İnsan yoğun ve yaygın negativiteye maruz kaldıkça, bilinçli olarak farkında bile olmadan bünyede ego artışa geçiyor.

İşte, bizler hastalığımızla ilgili farkındalığımızı artırmada ve iyileşmede, yani sahte benliğimizin iyice farkına varıp ondan kurtulmada birbirimize yardımcı olabiliriz.

bozadi


bozadi

#138
Yukarıdaki resmi bu nitelikteki görüntüleri google'da tararken amatör bir astronomi sayfasında buldum. "HD 91962" diye bir yıldız sisteminin temsili bir görüntüsü olduğunu sanıyorum.

Yıldızların 7Y'yi temsil ettiklerini, fizik alemde 7Y'nin ve saf BH'nin bir tezahürü olduklarını düşünüyorum. Hatırlarsanız, K'lar doğmakta veya batmakta olan Güneş'e bakmanın faydasından bahsetmişlerdi bir celsede (doğmakta veya batmakta olan Güneş bir öğlen Güneşi kadar gözleri rahatsız etmeyeceği için olsa gerek).

Aslında yukarıdaki resimdeki yıldızın etrafında betimlenen diğer ışık noktalarının her biri de birer yıldız ama yine de bu yakından betimlenen yıldızın 7. yoğunluk olduğunu, yani tüm varoluşun merkezindeki ana kaynak olduğunu düşünün. Sonuçta her yıldız 7. yoğunluğu temsil ediyor bir şekilde ama çok sayıda yıldız olduğu halde 7. yoğunluk çok sayıda değil, 1 tane.

bozadi

#139
Astronomide ve astrolojide Güneş'in simgesi:




Aslında bu simgede ortadaki nokta 7. yoğunluğu temsil ediyor. Dış çember ise 1. yoğunluk. Nokta ile dış çember arasında kalan boşluklar ise doğal olarak 7. yoğunluk ile 1. yoğunluk arasındaki çeşitli seviyeler. Yani bu simge aslında varoluş bütünlüğünü simgeliyor.

bozadi

#140
Bu simgenin "yoğunluklar" versiyonu:




bozadi

#142
İşte, nasıl Dünya Güneş'e "bağlıysa", tüm Güneşler, tüm varlıklar, tüm varoluş da 7Y'ye "bağlıdır". Her bir yoğunluğun gökkuşağının yedi renginden birini taşıdığı üstteki "yoğunluklar" resmine tekrar tekrar bakın. Tüm varoluşun aynı varoluş küresi içinde, 7y merkezli olarak devindiğini gösteriyor. "Birliği" zihinde canlandırmanın en güzel yollarından biridir bu. Güneş sistemi veya gözlemleyebildiğimiz evrendeki diğer yıldız sistemleri de aynı gerçeğin fiziksel evrenimizdeki tezahürleri olarak görülebilir. "Fraktaller" teorisi diye de geçen parça-bütün özdeşliğinin bir yansıması. Aynı zamanda "birleşik alan teorisinin" ifade ettiği nihai realite. Tüm varoluşun aynı merkez (7y) etrafında deveran etmesi.

bozadi

#143
Tabi ki bu örneklediklerim işin maddi ve/veya şekilsel kısmı. Bizim en çok odaklanmamız gereken şey bu simgelerin ifade ettiği maneviyattır.

gerçek tosun paşa

#144
Bozadi müthiş olmuş eline sağlık güneş üzerinde bir süredir çok önemli noktalarda duruyorsun ve fikir veriyorsun

bozadi

#145
İtiraf edelim ki mevcut KH düzeni egomuz yoluyla bir şekilde hepimizi yakalıyor ve sömürüyor. Düzen deyince bu ille de düzenin resmi veya kurumsal bir uzantısı anlamında değil, aile veya yakın iş ve sosyal çevremiz içinde de sıkça müşerref olduğumuz bir realite. Kısacası herkesten, herşeyden ve kendimizden bile ölümüne nefret edecek hale geliyoruz. Güvensizlik, şok, travma, çaresizlik, kurbanlık halini deneyimliyoruz. Ego yoluyla çoğu durumda mağdur olan, bazense aynı zamanda mağdur eden konumunda aynı neticelerle karşılaşıyoruz.

Hayatımızın ekonomik, siyasi, sosyal, dini vb çeşitli yönleri üzerinde sahip olduğu mafyatik güçle düzen bir şekilde aklımızı alıyor, zehirliyor, parçalıyor, aptallaştırıyor, eziyor. Buna o kadar sık, o kadar sürekli maruz kalıyoruz ki, hayatın birliğinden, bütünlüğünden, iyiliğinden, hatta anlamlılığından ciddi şekilde şüphe edecek hale geliyoruz. Elbette bu durumun istisnaları oluyor. Belki nadir denebilecek şekilde bile olsa, güçlü, derin, adeta sonsuz bir güven, sevgi, huzur duyabiliyoruz. Yani negatif haller çoğunlukta olsa da, bir iniş-çıkış durumu sürüyor. Çok zıt, çelişkili hallere girip çıkıyoruz. Benliğimizin, varlığımızın, deneyimimizin bütün parçalarını bir arada göremiyoruz çoğu zaman. Tam da düzenin sömürücü efendilerinin amaçladığı gibi. Kafamızı kaldırıp hayatımızda gerçekten ne olup bittiğini görmemizi, sorgulamamızı istemiyorlar. Hayatımızı kurbanlık ve suçluluk duygularıyla, nefretle, acizlikle, anlamsızlıkla doldurmak için yoğun mesai yapıyorlar. Dahası ideolojik çatışmalar ve başka pek çok yolla insanları birbirine düşürerek bu böl-yönet operasyonlarında çeşitli roller almamızı bile sağlayabiliyorlar.

Sonuç itibariyle egomuz güçlendirildi. Varoluş bütünlüğüyle güçlü bir birlik duygumuz, algımız, inancımız yok. Muhtemelen hepimiz çeşitli mağdurluk ve suçluluk kompleksleri, korku, güvensizlik ve anlamsızlık hisleri deneyimliyoruz pek çok zaman. Halbuki güçlü pozitif duygu ve düşüncelere de erişiyoruz, daha nadir de olsa. Sonra o pozitif farkındalık, güven, sevinç avuçlarımızdan kayıp yitiyor, yalan oluyor adeta.

Bu kısır döngülerin farkına varmak, bu dengesizliği azaltmak, düzenin insan egosunu suistimal ederek bizi içine düşürdüğü kabustan, yalan ve işkence döngüsünden çıkmak meselesinde birbirimize yardımcı olabiliriz.

Hayat bize fark etmemenin imkansız olduğu önemli ipuçları veriyor aslında. Örneğin doğanın içerdiği bazı tehlikelere rağmen ne kadar büyük bir bolluk, zenginlik, güzellik, çeşitlilik ve besleyicilik kaynağı olduğunu görüyoruz. Dünyadaki tüm bitki, hayvan ve insan yaşamını koşulsuz, beklentisiz ve çok güçlü bir şekilde ısısıyla ve ışığıyla besleyen hayat verici yıldızımız Güneş'i görüyoruz. Kesintisiz bir şekilde maruz kalmakta olduğumuz bunca şiddetli ve yoğun zulme, sevgisizliğe, adaletsizliğe, dejenerasyona, suçluluğa ve mağduriyete rağmen kalbimizin bir yerindenden bir şekilde türeyen ve paylaşılmak isteyen o sevincin, sevginin, ümidin "kaynağı" nedir acaba? İşte o kaynak neyse ve bizim o kaynakla ilişkimiz neyse, fırsat ve imkan bulduğumuz her durumda bunun farkındalığını sabırla artırmamız, birbirimize bu konuda destek olmamız gerekiyor. Hem de düzen egomuz yoluyla bizi bazen korkutarak, bazen çeşitli cazibelerle ayartarak çıkışsızlığa sürüklemeye çalışmaya devam edeceği halde.

Zaman zaman iyice tırmanan tüm bu belirsizliklere, anlamsızlıklara, ümitsizliklere rağmen varlığınızda, gönlünüzde, miktar olarak ne kadar az olursa olsun türeyebilen sevince, ümide iyi bakın.

bozadi

#146
Varlığınızdaki pozitifliğe erişmeyle ilgili olası pratiklerden birinden bahsetmek istiyorum.

Meditasyon gibi bir kenara çekildiğiniz veya bir şekilde sakince ve sessizce kendinizle ilgili gözlem ve derin düşünme yapabileceğiniz bir zamanda, erişiminiz dahilindeki herhangi bir pozitiflik enerjisinin/hissinin farkına varın. Yani, göğsünüzün içinde, 4. çakranızda kendiliğinden mevcut olan, belirli bir durumla, olayla, beklentiyle bağlantısı olmayan pozitifliğin farkına varın. Tüm olumsuz koşullara ve karamsar beklentilere, üzüntülere, kızgınlıklara rağmen varlığınızda mevcut olduğunu veya bir şekilde türeyebildiğini gözlemlediğiniz pozitiflik. İyi hissediş, güven, sevinç, sevgi... Pozitifliğin hangi çeşidi olduğu önemli değil, tüm pozitiflik türlerinin aslında nihai olarak aynı şey olduğuna dikkat edin. Aslında bu gözlemi yapmaya çalıştığınız süreçte aklınıza gelen çeştli kızgınlıklarınız, üzüntüleriniz, endişeleriniz nedeniyle varlığınızda mevcut olan (veya bir şekilde erişebildiğiniz) pozitifliği ayırt edebilmek zorlaşabilir veya anlamsızlaşabilir bazen. Çeşitli farklı zamanlarda farklı gözlemler yapabilirsiniz.

Pozitif bir heyecan arayın varlığınızda. Göğsünüzde hissedin onu. Gerekçelendirme eğiliminize dikkat edin. Bazı durumlarda, varlığınızdaki pozitif heyecanın farkına varırken veya onunla etkileşime girerken, bu size aptalca görünebilir, yani kendinizi anlamsız, saçma birşey yapıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Bir gerekçesi olmadan, durup dururken pozitif heyecanla etkileşime girmeye, o heyecanı duymaya, deneyimlemeye çalışmak delilik gibi görünebilir. Aslında size öyle görünmekten de ziyade, sizde durup dururken böyle bir hal değişimi meydana geldiğini fark eden ve bunu sorgulamak isteyebilecek birine bunu nasıl açıklayacağınızı bilmediğiniz için, saçmasapan birşey yapıyor olarak veya deli gibi görünmekten çekindiğinizin farkına varabilirsiniz belki. Hayatımızla ilgili bir sürü sorun, stres, endişe vardır, pek çok angarya vardır. Özellikle onları düşündüğünüzde, durduğunuz yerde, adeta sebepsiz bir şekilde pozitif heyecan duymayı amaçlamak ve buna teşebbüs etmek anlamsız, mantıksız görünebilir.

Aslında tüm o dertlerin varlık amacı biraz da bu değil midir zaten? Daha doğrusu, hayatımızda gereğinden epeyce fazla bir şekilde mevcut olan tüm o olumsuzlukları, zorlukları, endişeleri tırmandırmak için gerekli koşulları sağlayan negatif eğilimli varlık grupları, o pozitif heyecanı "öylesine" duymaya çalışma gerekliliğini unutturmak, imkansızlaştırmak, anlamsızlaştırmak, ümitsizleştirmek istemiyorlar mı? Hayatımızla ilgili karamsarlık ve kızgınlık sebebi olan koşullar aklımıza geldikçe, böyle birşey yapmak anlamsız, faydasız görünebilir. Hiçbir işe yaramayacağı, vakit kaybı olduğu duygusu/düşüncesi ağır basabilir. Ama bunu yapmadan, meydana getireceği farkı, "dönüştürücülüğü" bilemez, göremezsiniz. O yüzden, ne kadar saçma, faydasız, anlamsız veya imkansız görünürse görünsün, bunu tekrar tekrar yapıp da o pozitif heyecana ulaştığınızda, bunu yapmadan önceki sizle nispeten başarılı bir şekilde yaptıktan sonraki sizin tam olarak aynı siz olmadığını fark edeceksiniz. Görünen köyle gidilen köy çok farklı olacaktır.

Bloke edici, zorlaştırıcı, engelleyici negatif duygu ve düşünce sarmalımız bazen bu girişimde bulunmayı gerçekten çok zorlaştırır, hatta belki pek çok zaman imkansızlaştırır. Çünkü, negatif baskın haldeyken, bizzat yapmaya niyet ettiğiniz şeyin potansiyel "dönüştürücü" yapısı sizi rahatsız eder. Zaten negatif haldesinizdir, streslisinizdir, deli gibi birşeyler düşünmeye, çözüm aramaya çalışıyorsunuzdur, böyle bir durumda "hal değişikliği" meydana getirecek birşey, o anki bakış açınızı, yani "halinizi" bırakmanızı gerektirecektir ve bunu kendi kendinize "hadsiz" bir teklif/teşebbüs gibi algılayabilirsiniz. Aslında bu bizzat korku, acizlik ve aşağılık kompleksinin etkisiyle meydana gelen bir tepkidir pek çok durumda (deneyim konuşuyor).

İşte, mümkün olduğunda, gerekçe dayatmadan, varlığınızın kendisinden türeyen o pozitif heyecanın farkına varın ve devinimini, büyüyüşünü izleyin. Bunu elbette her istediğinizde yapamayabilirsiniz. Ama isterseniz bu işte uzmanlaşabilirsiniz veya birlikte bu işte uzmanlaşabiliriz bence.

Yalnız, evet, "gerekçelendirme" dürtüsünün nispeten sağlıklı denebilecek bir türü de olabilir.  Şöyle ki; negatif bir haldeyken insan nihai realitenin pozitif olduğunu bilmez, görmez, inanmaz, güvenmez. Biz şiddetli bir negatif haldeyken, bizim için tüm varoluş negatiftir, bu da o berbat çıkışsızlık, çözümsüzlük, anlamsızlık, acizlik ve kızgınlık duygularına neden olur. İşte, insan negatif denebilecek bir halden pozitif bir hale geçmeye çalışırken, aslında kendisi için tüm dünyanın ve tüm varoluşun "halini" de değiştirmektedir bir anlamda ve bu geçişi, bu dönüşümü yapmanın zorluklarından biri de bununla ilgilidir. Tüm varoluşu iyiyken kötü, kötüyken iyi yapmak hiç basit bir mesele değildir. Bu arada, evet, insan nasıl kendini gerçekten kötü hissettiğinde, bilinçli olarak farkında bile olmadan aslında tüm varoluşun kötü olduğuna inanma eğilimi geliştiriyorsa, aynı şekilde insan kendini gerçekten iyi hissettiğinde de tüm varoluşun iyi olduğuna dair bir inanç, bilinç gelişir. Elbetteki hissiyat/inanç/bilinç durumumuz her zaman bu kadar siyah-beyaz değildir, gri bölgelerdedir çoğu durumda.

İşte, negatif-baskın denebilecek hallerin pek çoğunda, insan aslında tüm varoluşun kötülüğüne ikna olmuş durumdadır bir şekilde ve buna göre planlar yapma eğilimine girer (bu tepkide elbette 3. yoğunluğa özgü çocuksu egonun da rolü vardır). Böyle bir haldeyken insan kendisini "pozitifleştirecek" şeylere karşı (bu, boş bir zamanında kendi kendine uygulamaya çalıştığı bir teknik bile olsa) içsel bir karşı tepki gösterme eğilimindedir çünkü mesele sadece basit bir pozitiflik geliştirmekle ilgili değildir aslında, kişi için tüm varoluşun anlamının, yapısının, "kutbiyetinin" değişmesi sonucunu doğurabilecek birşeydir bu girişim, en nihai manasıyla. Ve negatif-baskın haldeki birey negatif (güvenilmez, kötü, anlamsız) varoluş görüşü etkisi altında olduğu için, pozitiflik o süreçte ona anlamlı gelmez, "gerçeğe aykırı" görünür, mantıksız, boş, saçma, aptalca görünür. Ta ki bir şekilde kutbiyetini değiştirene, yani nispeten negatif-baskın bir halden, nispeten pozitif-baskın bir hale geçene kadar. O geçişi bir kez yaptığınızda dünya, hayat, varoluş artık farklıdır.

Bizler, lokal realitemiz olan dünya hayatı realitesinde o kadar çok negatifliğe maruz kalıyor veya bırakılıyoruz ki (egemen KH güçlerinin tasarımı gereği), farkında olarak veya olmayarak, bilinçaltımızda evrenin, hayatın negatifliği ile ilgili bir inanç, varsayım gelişmeye başlıyor. Bu da dolu dolu bir pozitifliği deneyimlemeyi zorlaştırıyor, çünkü öyle dolu dolu ve istikrarlı bir şekilde pozitif bir varoluşa inanç geliştirmek için yeterli "veri/somutluk" yoktur. İşte, "gerekçelendirme" ihtiyacının nispeten doğal sayılabileceği alan derken şunu kastediyorum: Tamam, birey varlığındaki pozitivitenin farkında olabilir, ona zaman zaman bir gerekçe dayatmadan, sırf deneme amaçlı olarak erişebilir, deneyimleyebilir vs ama bu pozitiflik deneyimini giderek kalıcı ve istikrarlı hale getirme iradesinin gelişebilmesi için dünyadaki tüm egemen negatifliğe rahatça baskın gelebilecek kadar büyük bir pozitif realitenin varlığına inanıyor, güveniyor, bundan güç alıyor olması gerekir. Güneş örneğinde 7y merkeziyeti gibi varoluşun temel yapısıyla ilgili hususlara dikkat çekmeye çalışmamın nedeni bununla ilgili.

İçimizde pozitiflik üretebilme yeteneği var, aktif bir şekilde kullanılsa da, kullanılmasa da. İnsan o potansiyeli kullanmak için güçlü bir temel ihtiyacı duyuyor. Negatifliğin çok egemen olduğu bir yerde pozitifliğe yatırım yapmak pek anlamlı gelmiyor insana. İşte, dünyada olup bitenler bizi korkutup, üzüp, acizleştirip egosallaştırırken, bunu dengelemek için inadına varoluşun pozitif olan doğasını hatırlayıp ona inanmak, buna güvenmek ve böylece varlığımızdaki pozitiflik reaktörünü harekete geçirmek gerekiyor veya bunu yapmaya gerçekten çok ihtiyacımız olacak diye düşünüyorum.

bozadi

#147







Bu iki boyutlu simgeyi üç boyutlu güneş küresi olarak düşünün. Her yöne dağılan ışınlarının her biri bir ruhu, bir canı temsil ediyor. Veya her bir ışının bir ağacın gövdesi gibi olduğu, giderek küçülen dallara ayrıldığı düşünebilir. Bu anlamda her bir ana ışın çeşitli yoğunluklardaki/boyutlardaki bir ruh havuzunu/grubunu, daha küçük dallar veya yapraklar vs o ruh grubundaki bireyleri temsil ediyor olarak düşünülebilir belki.

Bu simgedeki güneş aslında varlığı, yani var olmayı temsil ediyor. Yani simgenin esas önemi, tüm varlıkların, tüm bireylerin, herşeyin, aynı/bir olan varlığın uzantıları olduğuna dikkat çekmek.

"Asıl" meselesi bu. Yani, aslımız bu; varlık. Bundan daha aslı, daha öncesi, daha derini, daha içi, daha merkezi yok. Herşeyin dibi, kaynağı, merkezi bu; pür-i pak varlık; 7. yoğunluk. K'lar "Herşey 7. yoğunluk" demişlerdi bir celsede. İşte yukarıdaki simgede bu gerçeğin bir ifadesi bulunabilir. Ruhlar/canlar/bireyler birer dalga gibi. Hepsi denize ait, denizin/okyanusun kendisi.

Din dediğimiz şey bu bana göre. Mutlak gerçeğe yönelik yapılan inanç ve farkındalık çabası.

Meditasyon çabalarımdan bazılarında, en nihai, en mutlak, en kesin gerçek namına neye inanabilir, neyi hayal edebilirim diye düşündüğümde, bu yukarıdaki simgenin ifade ettiği "varlığın tekliği" gerçeği üzerinde durmayı ilham verici buluyorum. Her zaman bunu hatırlamaya veya düşünmeye uygun bir zihin yapısında olmasam da, olabildiğimde gerçekten olumlu sonuç aldığımı gözlemliyorum.

Daha önce de forumda zaman zaman tartışması geçtiği gibi, varlığın tekliği/birliği kavramı sanki bireyselliğin anlam ve önemini tamamen ortadan kaldırıyormuş, bireyi öldürüyor veya kurban/mağdur ediyormuş gibi bir izlenim bırakabilir ama aslında bu kesinlikle doğru değil. Birey dediğimiz şeyin birleşik/bütünleşik varlık merkezinden bağımsız bir varlığı yok, tek ve aynı olan varlığın bir uzantısı sadece. Merkeze/birliğe itiraz etmek, "varlığa, var olmaya" itiraz etmek demek aslında. Paradoks bir bakıma. Tabi içinde bulunduğumuz 3KH yaşam koşullarının berbatlığı ve bunun tırmandırdığı kızgın/endişeli/egosal bakış açısının etkisiyle böyle güvensizlikler, endişeler, korkular deneyimlemek bir yönüyle doğal ve kaçınılmaz belki ama işte artık bu kompleksleri ele alıp çözümlememiz gerekiyor. "Gerçekten" doğru olan, güzel olan, iyi olan ne varsa, hepsinin kaynağı "varlık" dediğimiz şey zaten. O yüzden, "din/ibadet" denen şeyin kendisi olduğu söylenebilecek olan "varlıkla özdeşleşme" çabası bizi asla yanlış bir yöne götürmez. Yeter ki "varlığın" ne olduğunu anlayalım, hatırlayalım, tüm kalbimizle onaylayalım. Ayrıca varlık asla bireylere işkence etmez, onların bireyselliklerini doya doya yaşamalarını ister ve bunun gereğini yapar. Bu tıpkı anne-babanın bebeklerinin bebekliğini yargılamamaları, onu olduğu gibi sevip kabul etmeleri gibidir. Sorunları, acıları, ızdırapları "varlık" dayatmaz, varlığın birer uzantısı olan birey gruplarının kendi özel yolculuklarındaki kitlesel ve bireysel özgür-irade seçimlerinin sonuçları olarak meydana gelebiliyor bunlar anlayabildiğim kadarıyla.

Bu arada, KH varlıkları da "varlığın" bir parçası doğal olarak. Ama onlar kendi özgür iradeleriyle varlıklarını var ediciliğe değil, yok ediciliğe adıyorlar. Sevgiye değil nefrete, paylaşıma değil sömürüye odaklanıyorlar. Bu negatife adanışı %100 seviyesine ulaştırdıklarında zaten yok olmuş oluyorlar. Tek alternatifleri, ışığın, bilginin, gücünün kaynağına (7Y) ulaşma yolculuğunda KH'liklerini giderek azaltarak sonunda BH'ye geçmek.

Ve bizi de aslında mevcut KH-egemen düzenin muhatabı ve mağduru haline getiren başlıca faktör de kendi içimizdeki KH denebilecek olan ego faktörüdür. Yani basit ve mutlak olan "varlığın birliği" realitesinin farkındalığına odaklanmaya uzak veya karşı olma düzeyidir. Bu nedenle başta kendi iyiliğim için olmak üzere hepimizin iyiliği, dayanışması, yardımlaşması için "varlığın birliğine" olan inanç konusu üzerinde düşünmeye, paylaşmaya devam etmemizin faydasına inanıyorum.

bozadi

#148
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Bozadi müthiş olmuş eline sağlık güneş üzerinde bir süredir çok önemli noktalarda duruyorsun ve fikir veriyorsun
Gecikmiş bir şekilde de olsa teşekkürlerimi sunuyorum ben de dostum, beğenmene sevindim.

macka

#149
İlham verici açıklamaların için çok teşekkürler sevgili Bozadi.
ben de beyti Dost celselerinden bir alıntı ile "Varlık" üzerine düşünelim derim.
"..Aslında yok olan, kaybolacak olan geçekten, yolundan ayrı durandır..! O her zaman var. O her zaman var olacaktır. Çünkü var eden O'dur. Ve varlık O'dur aslında..! Siz eğer şüphede iseniz, kendi kendinizle yalnız kalacak, yine siz garip olacaksınız. Siz kötüde iseniz, Ki...! Öylesiniz...! Şüphesiz...! Kötülüğün mutlak geldiği yere geri döneceğini bilen değil misiniz..? İşte asıl gülünç tarafınız, acınacak yeriniz bu; Her şeyi bilip, her şeyi öğrendiğiniz halde hiçbir şeyi bilmez gibi gaflet içinde olmanız..!"
Gerçek her zaman gönlünüzün dilediği değildir.Ancak gönlünüz arındıkça onu bulacaksınız,şüphesiz