Haberler:

Yayınlanan son celse forumda! 26 Eylül 2026🎉

Ana Menü

Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#105
bigsenfoni, imzandaki şarkıyı ve şarkıcıyı (WILLY WILLIAM - "Ego") daha önce dinlememiştim. Birkaç gün önce sen ilk paylaştığında izledim. Görselliği de müziği de sade olmakla birlikte bence çekici, özellikle mesajıyla birlikte. Youtube'un Fransızcadan İngilizceye yaptığı altyazı çevirisi pek anlaşılır değildi. Türkçe şarkı sözü sitelerindeki çeviriler de pek ideal değildi. Bazı forumlarda Fransızcadan İngilizceye yapılmış birkaç çeviriyi inceledikten sonra, beğendiğim bir tanesinin Türkçe çevirisini burada paylaşayım dedim:


Ayna,
Söyle bana, kim en güzel?
Megalomanlaştırsa da bu beni,
Gel, okşa egomu

Matrix'ine (dünyana) gireyim,
Zevklerini tadayım,
Vazgeçiremez kimse beni bundan
Hadi, hadi, hadi

Seninle gelmek için herşeyi yaparım,
Çok kararlıyım,
Kendi balonumda iyi hissediyorum,
Hadi, hadi, hadi

Herşey hoş,
Herşey güzel,
Kontrol bende olduğu sürece,
Söyle bana, kim en güzel?
Hadi, hadi, hadi

Ayna,
Ne yaptın kafama?
Bu lanet olası dönüşüm,
İstediğim bu değil,
Hadi, hadi, hadi

O keyif yapaydı,
Artık matrix'te değilim,
Bunu konuşacak kimse de yok,
Hadi, hadi, hadi

Telafi etmek için herşeyi yaparım,
Şu anda mahvetmekte olduğum şeyi,
Nihayet balonumdan çıktım,
Hadi, hadi, hadi

Herşey hoş,
Herşey güzel,
Egom devreye girmeden,
Ve sana bakmayı bıraktım,
Hadi, hadi, hadi

Ego, ego, ego...


Konumuzla da alakalı olarak, abimiz egomanyaklıktan egosuzluğa bir yolculuğu çok kısaca özetlemiş anladığım kadarıyla. Uyanışın (dönüşümün) tam olarak nasıl meydana geldiği sözlerden anlaşılmıyor sanırım. Tesadüfi mi? Yoksa "ayna" diye simgeleştirilen sihirli dünyevi ilüzyon mu yapıyor bunu ("Ayna kafama ne yaptın?") ve o yapıyorsa nasıl? Bu kısım biraz belirsizlikte kalsa da, genel mesajı etkilici, güzel buluyorum. Teşekkürler.

bigsenfoni

#106
Teşekkürler dostum... :-)
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

bozadi

#107
"Sevgi" ve "tanrısallık" hususlarında resmin parçalarını zihinsel olarak bir araya getirme çabamı sürdürüyorum. Şu anda aklımda olan bir-iki hususu ifade etmek isterim.

Sevgi konusunda... Daha önce karşı cinsler arasındaki doğal ve güzel olan çekime, bütünleyiciliğe ve aynı zamanda bunun potansiyel olarak kaba veya sorunlu bir yönüne dikkat çekmiştim. Düzenin şiddetli patolojisi karşısında, bireylerin kendilerindeki daha düşük düzeyli patolojinin farkına varmakta zorluk çektiklerine ve bu nedenle de sürekli deneyimledikleri sorunların nedenlerini anlayamadıklarına, çözemediklerine işaret etmiştim. İşte bu problemle yakından bağlantılı olarak, karşı cinsiyetlerden bireylerin (ki bu aynı cinsiyetten bireyler için de, yani tüm bireyler için geçerlidir) birbirlerinde görmeleri gereken başlıca şey, nasıl bir dünyada, nasıl bir düzen içinde, nasıl bir hipnoz etkisi altında en gerçek hislerini, tepkilerini ifade edememe hali içinde yaşadıkları ve varoluşsal olarak sahip oldukları sınırsız potansiyele rağmen nasıl bir acizlik ve adeta körlük içinde acı ve kahır çektikleridir. Elbette bu teşhisi yeterince pozitif eğilimi olanlar için, yani pozitif eğilimleri negatife baskın olanlar için yapıyorum. Bu son derece üzücü manzaranın en doğal sonucu, yoğun bir şifa ihtiyacıdır. Bu şiddetli şifa ihtiyacının farkına varılmasını zorlaştıran başlıca sorunlardan biri, yine, sanki aşağı yukarı normal/sağlıklı bir durumdaymışız gibi kendini ve birbirini kandırma halidir. Bu sadece kendimizin ne halde olduğumuzla ilgili değil, aynı zamanda etrafımızı saran koskoca bir düzenin karakterinin ne olduğuyla da ilgili bir meseledir ve işte ne yazık ki, dünya genelinde egemen ekonomik-adli-siyasi-dini-askeri düzenin şeytaniliği karşısındaki kahredici korkumuz ve duyarsızlığımız, sömürü düzeninin yüzeyine çekilen normallik maskesine itaat etmemize neden oluyor. Bu durum, günlük yaşamın her anında isyan etmemiz, normallik görüntüsüne meydan okumamız, kaosu tırmandırmamız gerektiği anlamına gelmez. İsyan, meydan okuma, psikolojik ve fiziksel karşı mücadele gerekliliği sık olmayan belirli bazı zamanlarda ortaya çıkar ve çeşitli düzeylerde yapılır veya yapılmaz. Çoğu zaman temel mesele anormal durumun normal görünüyor veya gösteriliyor olmasından ziyade, bizim o anormallikleri gerçekten "normal" kabul etmemiz, yani bunda bir "hastalık" ve "tedavi ihtiyacı" görmememizdir.

Gücüne, yani saflık düzeyine bağlı olarak, "sevgi" dediğimiz şeyin (BH eğilimi açısından) temel özelliği, durumları veya sorunları görmek istediği gibi değil, olduğu gibi görmek veya teşhis etmek ve tedavi/şifa için yapabileceğini yapmaktır. Yine, gücü, saflığı, gerçekliği ölçüsünde, sevgi dediğimiz şey cinsiyete, belirli bireylere veya koşullara özgü veya sınırlı bir tepki veya tutum değildir. Evrenseldir, varoluşun özüne ve bütününe ilişkindir. İki mıknatısın karşı kutupları arasındaki çekim gibi, insan düzleminde karşı cinsiyetler arasındaki çekim de elbette genel itibariyle doğaldır, güzeldir, hatta bu çekim dahil tüm çekimler sevgi dediğimiz evrensel, varoluşsal merkeze-çekim realitesinin sonsuz yansımalarından biridir ama karşı cinsiyetlerden bireyler birbirlerinin cinsiyet-ötesi (hatta birey-ötesi!) varlığını göremedikleri sürece, oradaki çekimin veya sevginin henüz nispeten kaba, ilkel bir düzeyde olduğu sonucu çıkarılabileceğini düşünüyorum. Bu nispi kabalık veya ilkellik ille de bir yanlışlık teşkil etmek zorunda değil, duruma, tekamül seviyesine bağlı olarak gayet doğal ve gerekli de olabilir. Ama bizler gibi örneğin bu forumun kaynaklarının aktardığı bilgi, bilinç ve vicdan düzeyini okuyup tartışabilen, sindirebilen bireyler için, 4. yoğunluğun eşiğinde, sevginin gerçek doğasıyla ilgili farkındalığı artırmanın kritik bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Bu elbette bedene, cinsiyete, bireyselliğe ilgi ve sevgi duymanın yanlış olduğu anlamına da gelmiyor. Hele ki, BH bakış açısından, insanların birbirlerinin bireysel varlığına ilgi, sevgi duyması kadar doğal, güzel ve ihtiyaç duyulan birşey yoktur herhalde. Nitekim insan varlığının iki cinsiyete bölünmüş olmasının da, insanın insana ilgi, sevgi duymasını "kolaylaştırmaya" yönelik bir katalizör olduğu sonucuna varmak yanlış olmaz sanırım. Ama bedenle, cinsiyetle, hatta belirli bireylerle sınırlanma eğilimindeki bir sevgi, 4BH'ye ilerlemeyi kolaylaştırmaz, zorlaştırır gibi geliyor bana. Bu nedenle, beden/cinsiyet bazlı sevgi arayışı da tartışmaya kapalı bir konu (tabu) olmamak kaydıyla, güç ve saflık açısından çok daha güçlü olduğu sezilebilecek birey-ötesi evrensel/varoluşsal sevgi realitesine dair keşif ve farkındalık artışı çabalarımızın çok kıymetli olacağı inancındayım.

Tabi evrensel sevgi deyince, özellikle Kasyopya bilgilerinde "new-age" şeklinde bir eleştiri kaynağı olan şeye dikkat etmemiz da doğal bir gereklilik olacaktır. Yani, özetle, koşulsuz/sınırsız sevgi, bize karşı kasıtlı, yani psikopatolojik şekilde zarar vermeye, aldatmaya, sömürmeye yönelik tutumlara göz yummak, hatta savunma amaçlı direniş ve hatta karşı saldırı olasılığı da dahil olmak üzere kendimizi koruma amaçlı gerekli tedbirleri almamak anlamına gelmez. Haksızlık, yanlışlık olarak gördüğümüz herşeye karşı agresif, saldırgan bir tutum alma gerekliliği anlamına da gelmez. Elden geldiğince dikkatli, dengeli, tedbirli olma gerekliliği anlamına gelir.

"Tanrısal perspektif" dediğim şeyin, "gerçek sevgi" farkındalığını artırmamıza yardımcı olabileceğine inanıyorum.

Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, bir lokal durumumuz, bir de evrensel durumumuz var. Lokal durum itibariyle 3. yoğunlukta, dünya gezegeni üzerinde, KH-egemen koşullarda, insanlık denen kitlenin bir parçası olarak yaşıyoruz. Hem 3. yoğunluğun kendi doğal bilinç sınırlılıkları ve hem de özellikle dengesiz ölçüde şiddetli KH koşullarının egemenliği nedeniyle, bireysel varlığımızın bağlı olduğu evrensel/varoluşsal/mutlak varlık hakkında yeterince doğru, pozitif ve güçlü bir inanç ve farkındalık sahibi olmadığımızı düşünüyorum.

Belirli bazı ölçülerde faydalı yönleri olduğunu tahmin ettiğim başlıca din idelojilerinin ne yazık ki pek çok dezenformatif yönleri de var büyük resimle ilgili. Sevgiden ziyade korku aşılayan, öneriden ziyade emir ve tehdit yağdıran yönleri var. Tasavvuf gibi İslam'ın en latif, en yüksek yorumlarından biri olarak kabul edilen bir alanda ise, toplumda en fazla karşılık bulmuş önderlerin korkudan ziyade sevgi, anlayış, dostluk aşıladıkları görülüyor. Tanrıyı insandan mutlak şekilde ayrı ve tepeden bakan, gazap dolu, korkulacak bir yaratıcı ve yok edici kaynaktan ziyade, öz varlığımızın ta kendisi olan ve en nihayetinde kendisine erilecek bir dost, bir sevgili olarak tasvir ediyorlar, son derece muteber bazı mutasavvıflar. Korkuyu, nefreti değil, sevgiyi, kardeşliği vurguluyorlar. İnsanları din ideolojisi de dahil olmak üzere hiçbir ideolojiye göre değil, sadece bireysel bazda iyilik, doğruluk, güzellik, adalet yolunda ilerlemek isteyenler ve istemeyenler şeklinde ayırdıkları görülüyor. Yani kısaca, tam da elimizdeki belli-başlı kaynaklarda olduğu gibi BH-KH kutbiyetlerine dikkat çekip BH'ye davette ve teşvikte bulunuyorlar.

Tasavvufçularla ilgili bildiğimiz, onlarla ilgili anlatılardan gözlemleyebileceğimiz başlıca hususlardan biri ise onların lokal realiteye Tanrısal/Evrensel bir bakış açısından bakıyor olmalarıdır. Bu yüzden olsa gerek, dünyadaki düzen ne kadar berbat, adaletsizlik ve zulüm dolu olursa olsun, sufi önderlerin güleryüzü, iyimserliği, inançılığı, sevgiyi, ümidi örneklendirdikleri ve teşvik ettikleri görülüyor. Lokal realiteyi hem kapsayan, hem de ondan çok öte olan bütünsel/evrensel/ilahi ve son derece pozitif eğilimli bir gerçekliğin farkında olarak bu tutumları sergiliyor oldukları sanırım açık. Onlar Yaradanla varoluşsal/evrensel olarak son derece güçlü bir özdeşlik duymuyor, bilmiyor, hissetmiyor olsalar, dünyadaki vahşi KH düzeni, yaşanan neredeyse kesintisiz adaletsizlikler, işkenceler ve katliamlar karşısında o kadar engin bir direnç, iyimserlik, sevgi, şefkat ve yardım hissi ve gereği de duymazlardı. Ama tanrısal perspektif kesinlikle onları kibirli/egotik kılmıyor, aksine neredeyse sınırsız bir tevazu içindeler, birey olarak kendilerini son derece önemsiz görme, adeta yok sayma eğilimleri var. Aslında, bu da elimizdeki kaynaklarda Kendine Hizmet eğiliminin zıt kutbu olarak Başkalarına Hizmet eğiliminin özellikleri olarak tasvir edilenlere tamamen uygun.

Aynı şekilde, benim tasvir etmek istediğim tanrısal perspektif de kesinlikle "ego güçlendirme amaçlı" bir yaklaşım değil. Aksine, giderek egodan tamamen kurtulmanın en etkili, hatta belki tek yolu olduğunu düşünüyorum. Tasavvufu ayrıntılı araştırmadığım için, tanrısallık konusundaki tasvirlerimin tasavvuf öğretisinde ne ölçüde anlatılmış, doğrulanmış olduğunu bilmiyorum. Ben kendi anlattıklarımı "tasavvufi" olarak tanımlamıyorum, sadece tespit edebildiğim önemli bazı benzerliklere, uyumluluklara dikkat çekmek istedim.

Bu kadar korkutucu şeylerin, adaletsizliklerin, işkencelerin, katliamların olduğu dünyada korkusuzluğa, derin bir huzura, güvene, sevince özlem duyuyorum. Sonsuzluk karşısında insan hayatı çok kısa. Ötesinde olan bitene dair, elimizdeki kaynaklarda derin bir moral ve güven verici açıklamalar okusak ve bunları derin bazı sezgilerimizle onaylayıp ferahlasak da, ve BH eğilimimizin KH eğilimlerimize baskın olduğundan emin olsak da, KH kutbiyetimizin hala azımsanamayacak oranda mevcut olduğunu da çok iyi gözlemliyoruz. Bu koşullarda var olabilmek için bir miktar ego, bir miktar KH kutbiyeti zaten kaçınılmaz ve hatta gerekli olmakla birlikte, şahsen maruz kalmakta olduğumuz, insanlığın maruz kaldığını gördüğümüz, giderek de şiddetleneceğini anladığımız bu çok zorlu süreç karşısında, kendimiz ve diğerleri için umut, destek ve şifa olabilmek için, lokal gerçekliğin sınırlandırıcı ve KH-baskın koşullarını aşıp evrensel/mutlak varoluşumuzun farkındalığını, kudretini ortaya çıkarmaya, bu hususta işbirliği yapmaya ihtiyaç duyuyoruz.

İşte bu nedenle, lokal gerçekliğimize mutlak/evrensel gerçeklik bakış açısından bakma konusunda pratiğimizi artırmamız, kendimizi geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu herkese göre olmayabilir, veya herkes kendi yolunda ilerlemesi gerektiği gibi ilerlemek için ille böyle bir yöntemi uygulamak zorunda değil kesinlikle. Ben öncelikle kendime yönelik olarak bu çalışmayı yapıyor, aynı zamanda sizlerin de dikkatine sunmak, isteyenler bu konularda fikir alışverişi yapmak istediğim için paylaşıyorum bunları.

Ve açıkçası, kafa karıştırıcı, kaos/belirsizlik yaratıcı, bu anlamda psikolojinizi sarsıcı veya bir şekilde olumsuz etkileyici yönleri de olabilir bu yaklaşımın. Yeterince zor olan yaşam koşullarınızı daha da zor hale getirmek istemem. Kendinizi koruma sorumluluğunun temel olarak size ait olduğunu unutmamalısınız. Üstelik ben kendim bu sorgulamaları ve varsayımları yaparak ilerlediğim süreçte ulaşacağım yeni bakış açılarıyla, şu andaki bazı varsayımlarımda çeşitli ciddi eksikler veya yanlışlar olduğu sonucuna varabilirim rahatlıkla. O yüzden, belki de, pek çok diğer forum üyesinin de onayladığı veya gelişimine katkıda bulunduğu sağlam bazı noktalara gelinmedikçe, benim kendi başıma burada yaptığım tanımlara, sunduğum önerilere mesafeli kalınması en iyisi.

Müsait vaktimde, lokal gerçekliğe evrensel/tanrısal/mutlak gerçeklik perspektifinden (mevcut koşullarımızın imkanları ölçüsünde o perspektifin farkına varılabildiği kadarıyla) bakma  hususundaki görüşlerimi paylaşmaya devam etmek istiyorum.

gerçek tosun paşa

#108
harika şeyler yazmışsınız. İslam felsefenin konuyla alakası çok yüksek bu konuda bazı kaynaklar kullandınız mı?

bozadi

#109
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

harika şeyler yazmışsınız. İslam felsefenin konuyla alakası çok yüksek bu konuda bazı kaynaklar kullandınız mı?
Yunus ve Mevlana gibi tasavvuf önderlerinin yaygın olarak paylaşılan görüşleri dışında tasavvufi bir araştırma veya kaynak kullanımı yapmadım GTP. Ama belki de yapmam çok iyi olabilir diye düşünüyorum.

gerçek tosun paşa

#110
Günümüz İslam inancı ve gerekliliklerinden bağımsız olarak İslam felsefesi tüm dünya çapında tabiri caizse en kusursuz felsefelerden biridir. Tabi bu bir görüş olmakla birlikte algı göreceli olacaktır. Laura ve ekibi İslam felsefesinin içine dalmıyor. Gerek var mı zaten tartışılır. Yunus Emre ve Mevlana derinlemesine incelendiğinde bu konuda bilgisi olmayanlar oldukça şaşıracaktır. Celseleri okumuş kişilerden bahsediyorum. Şunu unutmamakta fayda var dogmatik din olgusu farklı görüş ve bakış açılarını her daim sınırlandırmış,önlem almış ve yok etmeye çalışmıştır. Türk Devletleri tarihlerine bakıldığında kökeni ne olursa olsun birçok devlet adamı, düşünür İslama fark getirmek isterken sonlarını getirmişlerdir. Şimdi açıp tek tek okusak neler neler öğrenir şoklara gireriz.

Dediğim gibi algı seviyesi kilit nokta. Yıllarca nedir kimdir bilmeden Yunus Emreler, Mevlanalar övdük övdük durduk. Lisede bir iki örneğini okuyunca kafamız basmadı hocamız güldü bu adamlarda kafayı yemiş dedi geçti.

Örneğin Mevlananın da hayatı ordan oraya göçerek geçmiş felsefesini bu seyahatler sonunda oluşturmuştur.
İlahi Ben ruhsal bir evrim sürecinde yola çıkar ve sonunda amaç ilahi beni bulup yaradanla bir olmaktır.Evrenin içinde her maddenin bu kanunla uyumu esastır.Maddeler ilahi kaynağına -yaradana- ilerlemek için güdüye sahiptir ve varoluş bir e doğru ilerler. Hak yolu hayatın amacı bire ulaşmak ruhun kendine dönmesidir. İlahi'den kopan ve ona dönmeye çalışanların içerisinde bulunduğu çetin bir mücadele içerisinde hayat evrimi söz konusudur.Mevlana buna Aşk der. Ancak doğru bir bilinçle İlahi olana ulaşılır. Evrensel olan ruhun çeşitli aşamalarda girdiği bire dönüş mücadelesi hayattır.
Bu koşulda;
Kasyopyalılar bence Mevlanayı oldukça seviyorlardır. :)

bozadi

#111
Bu başlıkta tartıştığım şeyler üzerinde yoğunlaştıkça vardığım en önemli sonuçlardan biri, hayatımızı yaşayış biçimize bakışla ilgili bir değişiklik. Herkese uygun olmayabilir elbette. Veya kısmi veya zamana göre değişen şekilde uygunluğu olabilir. Bunu birlikte göreceğiz.

Bir tür meditasyon olarak da tanımlanabilecek olan veya daha doğrusu, sezgilerime göre, meditasyon denen şeyi yapmayı giderek kolaylaştırabilecek olan bu pratikte, tüm hayatımızı "şifaya" ihtiyaç duyan bir karmaşalar ve sorunlar yumağı olarak kabul etmek söz konusu. Üstelik sadece kendi şahsi hayatımız açısından değil, ailemizin, arkadaşlarımızın, hatta genel olarak tüm insanlığın çeşitli ciddi sorunları da aynı bağlamda düşünülebilir ama biz elbette öncelikle kendi yaşamımızdan sorumluyuz.

İşte bu durum karşısında, artık herhangi bir hayat yaşamaktan ziyade, hayatımızın kalanını şifaya odaklı bir şekilde geçirme niyeti var. Yani şimdiye kadar neler olmuş olursa olsun ve hatta hala ne kadar kendimizin aleyhine davranma eğilimimiz/alışkanlığımız olursa olsun, bir yandan hayatımızın olağan şekilde akmasına izin verirken, bir yandan da belki yavaş yavaş da olsa giderek tüm yaşamımızı tüm kalbimizle, tüm varlığımızla şifaya adamaya niyetlenmekte olduğumuz için, ne kadar doğru birşey yapmakta olduğumuzun güvenini, sevincini hissediyoruz.

Bulunduğunuz yerde, hayatınızla ilgili herşeyin küresel bir şekilde etrafınızı kapladığını düşünün. Tüm hayatınızın tam ortasındasınız. Tüm hayatınız, tüm deneyimleriniz bu özel anda bir küre gibi tüm çevrenizi dinamik bir atmosfer gibi sarıyor. Ve o atmosferde pek çok çözümlenmemiş problem, korku, kaos, güvensizlik var. Hayatınızın tüm pozitiflikleri, güzellikleri de aynı atmosferde ama genel bir karanlık aura hakim atmosferde. Bu şu anda sizi tehdit eden acil bir durum değil, yalnızca genel bir itiraf gibi. Tıpkı genel olarak insanlığın durumu gibi, sizin durumunuz da pek çok ciddi belirsizlik, endişe ve korku içeriyor, bununla ilişkili, çözümlenmemiş pek çok sorunlu ve hatta travmatik deneyimlerinizin (belki geçmiş, belki bugünle ilgili) enerjisini hissedebiliyor, görebiliyorsunuz.

İşte bu yüzden, hayatınızda bundan sonra giderek tüm varlığınızla şifaya adanmaya niyet edebilirsiniz. Halihazırda çözümsüz bulunan, bazıları travmatik düzeyde sorunlu pek çok korkunuz ve endişeniz var hayatınızla ilgili, dünle, bugünle ve yarınla ilgili. Ve şu anda iyileşmeye odaklı bir hayata başlama niyetiniz o sorunları hemen çözmeyecektir elbette. Ama, hayatınızı kendiniz ve diğerleri için iyileşmeye adarsanız, sonunda gerçekten tatmin edici bir çözüme kavuşmamış hiçbir sorununuzun kalmayacağı bir noktaya doğru ilerliyor olacağınızın güvenini, sevincini hissetmeye başlayabilirsiniz.

bozadi

#112
Şifayla eşanlamlı sayılan "iyileşme" sözcüğündeki "iyi" kavramının "BH" kavramı ile aşağı yukarı aynı olduğu sonucu çıkarılabilir. Bu anlamda, "iyileşme" ile "BH'leşme" de aşağı yukarı aynı anlama geliyor.

Bizim hayatımızla ilgili en büyük meselelerden biri, hem içsel hem de dışsal olarak son derece anormal koşullarda yaşıyor olmamıza rağmen, bu şiddetli anormalliği normal kabul etmeye programlanmış olmamızdır.

Eğer bu programlamanın, bu hipnozun bu derecede etkisi altında olmasaydık, hayatımızda yapmamız gereken en acil, en önemli, en doğru şeyin tamamen tedaviye odaklı bir yaşam olması gerektiğini de açıkça görebilirdik.

Daha önce "hayatımızın sahteliği" derken kastettiğim şeyin en temel açıklamasının bu olduğunu gözlemliyorum. Eğer hayatımız sahte olmasaydı, bizim gibi insanlar tüm güçleriyle tamamen iyileşme-odaklı bir yaşam biçimi yaratmak üzere işbirliğine adanırdı. Çünkü hastayız! Vücudumuz hasta, aklımız hasta, ruhumuz (3. yoğunluktak ruh uzantımız; psişemiz) hasta! Ama bu gerçeği görmemeye programlanmış durumdayız. O yüzden de hayatımızda hep derin bir boşluk, anlamsızlık hakim. Ben-merkezci bir eğilimde olmasak bile, o basit gerçeği gözden kaçırmakta olduğumuz için, kendimiz ve diğerleri için gerçek manada verimli bir yaşantı süremiyoruz.

Şifaya adanan hayat bilinci kök saldıkça, şifa gerektirecek yeni şiddetli sorunların yaratılmasını azaltmak veya önlemek ve bu arada elbirliğiyle mevcut sorunların çözümünü sağlamak giderek kolaylaşacaktır.

bozadi

#113
Mutlak gerçek hakkında daha önce yapmaya çalıştığım tanımı biraz daha netleştirmeye çalışacağım, hem kendim, hem de hepimiz için. Mevcut algım elbette mükemmellikten uzak, dolayısıyla pek çok eksiklik ve hata içerme potansiyeli de taşıyor. Konuyu kendi aramızda olgunlaştırmamız gerekiyor. Ben elimden geldiğince bugünlerde zihnimde toparlayabildiğim ölçüde "büyük resimden" bahsetmek istiyorum.

Hayatımızda şu şöyledir, bu böyledir, o konuda şöyle düşünüyorum, şu kötü, bu iyidir şeklinde, pek çok şeyle ilgili pek çok muhakeme yapıyoruz ve değer yargılarımıza göre görüşlerimizi ifade ediyoruz. Ama yargıladığımız, yani değerlendirdiğimiz şeyler hep hayatın, evrenin veya varoluşun bir parçasına veya parçalarına ilişkin oluyor. Bir bütün olarak varlığın kendisine ilişkin algılar, değerlendirmeler çok yetersiz kalıyor veya hiç olmuyor. Böyle birşeyi yapmak "anlamlı" gelmiyor pek insana, daha doğrusu bunu "anlamsız görmeye" programlandık, korkutulduk, acizleştirildik vs.

Yani, tamam, falanca güzel, falanca çirkin, şucular iyi, bucular kötü, şu şöyle, bu böyle... Kişiler, cisimler, olaylar, toplumlar, gezegenler, galaksiler, boyutlar... Hepsiyle ilgili çeşitli algı ve değerlendirmelerimiz oluyor, iyi güzel de, tüm bunların yalnızca bir parçasını teşkil ettiği bir bütün var, hepsine imkan veren bir imkanlandırıcı var, tıpkı Güneş dediğimiz yıldızın Güneş Sisteminin imkanlandırıcısı olması gibi. Güneş sistemindeki herşey Güneş'in küresel manyetik (çekim) alanı içinde dans eder. Varoluşta da böyle bir küresellik ve merkeziyet olduğu sezilebilir. Tüm varoluşun, tüm varlığın güneşi, merkezi, mutlaklığı nedir? Elbette bu Ra'nın ve K'ların "7. yoğunluk" dediği şeydir.

İnsanların bir kısmı dini ideolojilerin etkisi nedeniyle varoluşun bütününün (yani varlığın) ne anlama geldiğiyle ilgili hazır kalıp denebilecek bazı bilgileri kabullenme eğilimindeyken, bazıları materyalist ve/veya ateist ideolojinin etkisiyle onun henüz veya hatta hiçbir zaman bilinemeyeceğini veya belki de onun anlaşılması gereken bir anlamının olmadığını düşünme eğilimindedir. Çoğunluk ise bunu hiç umursamaz.

Bizim kendi kararımızı vermemiz, sezgilerimizi, anlayışımızı netleştirmemiz gerektiği inancındayım. Aslında bunu ille de böyle somut veya doğrudan bir şekilde yapma mecburiyetimiz yok belki de. Ne de olsa bu bilgi kaynakları bizim sezgilerimize de gayet uygun bir şekilde, içinde bulunduğumuz varoluş seviyesinde esas meselenin BH-KH kutupsallaşması olduğunu söylüyorlar. Kendi algı, bilgi ve sezgilerimize dayalı olarak biz de içinde bulunduğumuz toplumsal paradigmayı genel olarak benimsemeye devam edip elimizden geldiğince iyiliğe, doğruluğa, adalete adanırız, gerisini de hayata bırakırız. Ama ben artık iyiliğin, doğruluğun, güvenin, sevginin anlamıyla ilgili bir kesinliğe, istikrara sahip olmak, bir mutlaklığı bilmek, inanmak, güvenmek, bunu tüm hayatımın merkezine yerleştirmek ve sürdürmek istiyorum, "hayatın" mutlak özü itibariyle ne olduğuna, benim ve herşeyin onunla ilişkisinin ne olduğuna dair bir istikrarlı bir farkındalık, sezgi, inanç sahibi olmam gerektiğine inanıyorum. Elbetteki bu farkındalık şu an için mükemmel bir tamlıkta veya derinlikte olmayacaktır, içinde yer aldığım varoluş seviyesine uygun sınırlılıklara ek olarak, yoğun KH koşullarından, benim kendi egomdan vs pek çok şeyden etkilenecektir ama bu sınırlılıkların veya komplikasyonların hiçbiri benim "nispi" de olsa, kendime özgü de olsa, tüm varoluşun özünün, yani mutlaklığının ne olduğu konusunda bir sezgi, inanç, itikat, güven, huzur, sevgi sahibi olmamı engelleyemez, engellememeli. Benim de mutlaklıkta bir hakkım, bir payım var. Mutlağı kendime özgü sınırlılıklarla ve sapmalarla da olsa bilmeye, inananmaya, güvenmeye hakkım var, bunu yapmayacaksam, buna yönelmeyeceksem BH'nin, KH'nin ne anlamı var? Uyuşturucu madde bulma konusunda eğitilen köpeklere önce bulacağı uyuşturucunun kokusu koklatılıyor, "kaynakla" ilgili bir mutlak/kesin bir bilgi veriliyor ki, neye ulaşmaya çalıştığını bilsin. Tatmadığım, görmediğim, bilmediğim, inanmadığım bir kaynağa nasıl yönelebilirim güçlü bir şekilde?! Güneş'ten milyonlarca km uzakta olmama rağmen onu bana çok daha yakın olan gezegenleri gördüğümden çok daha net, güçlü ve bir bütün olarak görebiliyor, hissedebiliyor, onun hayat vericiliğiyle ilgili somut bir farkındalığı, sevinci, sevgiyi deneyimleyebiliyorsam, 3. yoğunluktan da 7. yoğunluğu, aradaki bana daha yakın diğer yoğunluk seviyelerini görebildiğimden çok daha güçlü ve emin bir şekilde görebilir, sezebilir, hissedebilir, onun varlığıma yönelik hayat vericiliğini, ona aitliğimi, onun bir parçası ve kendisi oluşumu hissedebilirim. Hedefle ilgili güçlü bir farkındalığa, sezgiye, güvene, isteğe ve amaçsallığa sahip olmadan, nasıl ve neden katedeyim aradaki mesafeyi?!

Peki bizde 7. yoğunluğu sezmeyi, onu tanımayı, ona çekim duymayı sağlayan şey nedir? Okuduklarımdan, gördüklerimden, deneyimlerimden anladığım kadarıyla, hepimizin bireysel varlığında 7. yoğunluktan küçük bir parça, bir kıvılcım var. Bu belki de 6. yoğunluktaki yüksek benliğimizle olan bağlantımız yoluyla somutlaşan birşey. Sonuç olarak, 1'den 6'ya kadarki yoğunluk seviyelerinde hemen herşey ilüzyon olsa da, benlik/varlık duygusunun, farkındalığının merkezinde, özünde, ilüzyon olmayan, "mutlak" birşey var. Bu durumda 3. yoğunlukta mutlaklığın bir parçasının mı bulunduğunu, yoksa 3. yoğunluktan 7. yoğunluk mutlaklığına az çok bilinçli/aktif bir bağlantı mı kurulduğunu (veya "görüldüğünü") kesin olarak algılayamıyorum, ama bunun çok önemli olduğunu sanmıyorum. Mutlaklık 3. yoğunlukta ister doğrudan tezahür ediyor olsun, ister sadece "görülüyor" olsun, sonuç aynı. Veya daha doğrusu, "ihtiyacımız olanı" almış oluyoruz her halükarda.

7. yoğunluğun, yani mutlak gerçeğin bir parçasını taşıdığımı veya ona erişim sahibi olduğumu/olabildiğimi kabul ettiğimde, durup tüm hayata, tüm varoluşa Tanrı'nın gözüyle bakma isteği duyuyorum. Hayatın, varlığın, şahsi varlığımın, herşeyin ne anlama geldiğinin bana "emir yoluyla", bir ezber olarak bildirilmesi fikri makul gelmiyor. O anlam zaten biliniyor ve bildirilebilir nitelikte olsa bile, ben onu kendim de şahsen bilmek, deneyimlemek, keşfetmek isterim. Elbette benim de her zaman tavsiyeye, uyarıya, hatta bir ölçüde müdahaleye ihtiyacım olabilir, çünkü egomu tamamen terk etmediğim sürece, kaynağa değil, egoya (nefse) dayalı hareket etmeye ve hatta bunu zorlamaya meyledebilirim. "Ego", mutlak varlığım (yani "mutlak varlık") dışında olduğumu sandığım herhangi birşeydir diye düşünüyorum. Mutlak gerçekle uyuşmayan bir şekilde kendimi özdeşleştirdiğim herhangi birşey, ki bunun elbette düzeyleri, karışımları da olabilir.

Tabi insanların geneliyle birlikte epeyce dini ve psikolojik programlamaya maruz kaldığım, korkutulduğum, acizleştirildiğim için, tüm özgür irademle varoluşun anlamlı, güzel, iyi, keyifli birşey olup olmadığını keşfetme, değerlendirme çabası da çok kolay olmuyor ama bunu her halükarda çekici buluyorum ve her teşebbüsümde zihinsel/bilinçsel sınırlayıcı programların etkisinden azar azar da olsa arındığımı hissediyorum. Hayata, evrene, kendime ve herşeye ilk kez özgür birey veya varlık gözüyle baktığımı hissediyorum ve bunu pahabiçilmez buluyorum.

Dünyada bu kadar çok, yoğun ve şiddetli olumsuzluğa maruz kalırken, tüm varoluşun anlamlılığına, güzelliğine, iyiliğine dair fikir yürütmeye çalışmak elbette çok kolay veya sağlıklı olmayabilir ama imkansız değil.

Dünyevi koşullardan bir ölçüde soyutlanmayı başarıp varoluşun ve benim şahsi varlığımın anlamlı, güzel, iyi, sevilebilir olduğunu hissettiğimde, "peki şimdi ne yapmak isterim?" diye soruyorum kendime otomatik olarak. Elbette ki, geri dönmek durumunda olduğum hayatımın ve o hayatta kendi bireysel varlığımın koşullarını iyileştirebilecek birşeyler düşünme gereği duyuyorum. Örneğin hayatımın genelinde epeyce stresli, hatta seyreltilmiş ama sürekli denebilecek bir panik atak modunda olduğumdan, huzura, güvene, sevince çok ihtiyaç duyduğumdan, mutlakla olan geçici ve kısmen soyutlanmış ilişkim sürecinde derin bir huzur, güven, sevinç, ferahlık, dinçlik duyup duyamayacağımı yokluyorum ve bunu istememin yeterli olduğunu fark ediyorum. Bunu bir miktar başarabiliyorum ama o durumda bile dünyevi zihinsel programların etkisinden tamamen soyutlanmak (en azından benim açımdan) mümkün olmadığından, bu tür pozitif duyumların ille de dışarıdan, başka bir kişi veya durum yoluyla verilmesi veya tetiklenmesi gerektiğine programlanmış olduğumdan, bunları kendi kendime bolca vermekte zorlandığımı fark ediyorum ama zaman içinde o programların etkisinden kurtulmaya devam ettikçe bunun tamamen mümkün hale geleceğini seziyorum, hatta bu pozitif duyumların giderek kendiliğinden egemen olacağını.

Bu arada, merak edilebilir diye belirtme gereği duyuyorum (kendi kendime de merak edip kendime gerekli cevabı vermiştim), elbette ben 3. yoğunlukta son derece sınırlı ve "ölümlü" bir deneyimin içindeyim. Ama kendi sezgilerimle örtüştüğü şekliyle, elimizdeki bilgi kaynaklarının ölüm ve öbür dünya konusunda verdikleri bilgilere dayalı olarak, bedenden ayrılma realitesinin hiçbir şekilde yukarıda tanımladığım şeylere gölge düşürmediğine inanıyorum. Hatta, "ölmeden önce ölme" (ki sanırım bu egodan tamamen arınmayı ifade ediyor) konusundaki motivasyonum güçleniyor ölüm realitesi aklıma gelince. Ölüp ölmemek, reenkarne olup olmamak beni öncelikli olarak ilgilendiren birşey değil. Doğmayan, ölmeyen, "mutlak" gerçekliktir ve onla olan özdeşleşmemdir beni esas ilgilendiren. Kendim için de, başkaları için de yapabileceğim en iyi şeyin "mutlak" özgürlüğün ve imkanlılığın farkına varmak ve bunun meydana getirdiği sevinç, huzur, güven ve sevgiyle hareket etmek olduğunu seziyorum.

Gaia

#114
Sevgi'nin tüm her şeyi temizleyecek,arındıracak,şifalandıracak bir gücü olduğuna inanıyorum. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak anlatmam gerekirse; Mutsuz,umutsuz ve karamsar ruh hallerimde karşıma çıkan en küçük bir sevgi tohumu üzerimdeki negatif tortuyu atmamda ki kıvılcımı körüklüyor. İçimde yeni bir sayfa açılıyor ve bu yeni sayfanın getirdiği yeni üretkenlik ve deneyim silsilesi bana oluşmasına izin verdiğim negatif tortuyu sorgulatıyor.

Geçmişte yaşadığım deneyimleri şuanda yaşadıklarımla birlikte tekrar yaşayarak, kaçırdıklarım üzerine şu anımda bir çözüm üretmek gibi bir alışkanlığım vardır. Yani geçmiş deneyimlerim bana önümü görmemde rehberlik eder çoğu zaman. Böylece bilinmez dediğimiz geleceğin ön görülür bir resmi önümde canlanır ve olasılıklarımı (kapasitem dahilinde) hesaplar ve kararlarımı veririm.

Tüm bu yaşam serüvenimde gördüğüm en büyük değiştirici/dönüştürücü gücün sevgi olduğuna tanık oldum. İnsanların içlerinde türlü türlü karmaşalar vardır,bunu kendimizden biliyoruz. Yaşadığımız dünya bile başlı başına bir karmaşa değil midir? Tüm bu karmaşayı aslında kendimiz tanımlıyoruz. Biz ona bu ismi veriyoruz. Bakış açıma göre bireysellikten,toplumsallığa geçişteki en büyük kilit nokta doğru anlaşılabilirlik diye düşünüyorum. Empati özetle. Karşımızdaki bireyi tüm varoluşuyla kabul etmek,onu deneyimlemek ve onun deneyimlerinin geçip gitmesine izin vermek diyebilirim kendi empati tanımıma. Bize zor gelen bu izin verme kısmıdır diye düşünüyorum. Çünkü özgür irade kavramı dünyamızdaki varlıkların pekte umurunda olmayan bir kavram.

Karşımızdaki bireyi olduğu gibi kabul etmek bize zor geliyor. Çünkü kendimizi öyle bir ayrıştırma,farklılaştırma (özel,kıymetli,mükemmel) eğiliminndeyiz ki bu eğilimlerin yarattığı sapmayı göremiyoruz. Biz kabul edemiyoruz. Biz güvenmiyoruz. Biz samimiyet yoksunuyuz. Bu neden kaynaklanıyor? Bunu ben gene empati olarak yorumluyorum. Karşımızda olan olay ne ise onu kendimize göre tekrardan yorumlayıp zaten elbise giymiş bir bedene yeniden elbise ekliyoruz.
O kadar çok giydiriyoruz ki karşımızda gelişen olayları, o olayın bize ne anlattığını göremiyoruz basit olanı daha da karmaşıklaştırıyoruz verdiğimiz yeni isimlerden dolayı.

Kendimize yaptığımızda bu. Sürekli yeni bir giysi geçiyoruz zihnimize. Uzaklaşıyoruz gerçeğimizden ve çözüm yolları karşımıza çıktığında da önümüzde yatan basit çözümleri giyinik,kapalı perspektifimizle daha da karmaşık bir şekilde çözmeye çalışıyoruz. Ne yani karşındaki bir varlığı sadece sevmek çok mu zor? Onu giyindiği giysiler üzerinden eleştirip,göremediği ve karmaşıklaştırmaya meğilli olduğu gerçekleri daha da bulandırarak neyin birliğini ve beraberliğini savunuyoruz ? Bu bir çelişki değil midir?

Özetle kendi giysilerimizin farkına varmamız ve onları kabul etmemiz gerekiyor. Onlar bizleri savaşa,ayrılığa ve kaosa sürüklüyor. İçimizdeki karmaşa tırmandıkça toplumsal bir karmaşada tırmanıyor dış dünyada. Bunu yaşıyoruz. Bunu kabul edip içimizdeki gerçeğe dönmenin bizleri iyileştireceğini düşünüyorum. Kendimize acı çektiriyoruz. Bilgiye sahibiz ve bunu kullanmayı reddediyoruz sanki.

Ben var olanım,var olan her şey içimde vuku buluyor. Dış dünyayı ben resmediyorum. Benim içimde olan dış dünyayı yaratıyor. Maharaj ne güzelde anlatmış,en sade, en çıplak şekilde gerçeği.. Bozadi kendimi olabilecek en yalın şekilde ifade etmeye çalıştım. Umarım bir katkım olmuştur.

gerçek tosun paşa

#115
Bozadi yine çok güzel ifade etmişsin kendini. Aslında bir çok üyenin de düşüncelerini yansıtmış ve ışıkta yakmış oluyorsun. Benim kendi kendime yaptığım çıkarımları bu bağlamda özetlemek gerekirse şu şekilde düşünüyorum; 3.Boyut bana her zaman giriş seviyesi gibi gelmiştir. Tamam 3.boyuta gelebilmesi için bir canlının çokça dersi vermesi gereklidir. Bunu kavramak hiçte zor değildir fakat 3KH dünyanın içinde olan karmaşa ve belirsizlikler her canlıyı etkiler. Bunun ilizyondan bağımsız sınavın kendisi olduğunu düşünmek gerek diye düşünüyorum. Kasyopyalılar sürekli her şeyi basite indirgeyip çok ilerisini düşünmeden her adımın ders olduğu bilincinde hareket edin diye bundan diyor olabilirler. Bizim dünyamız içerisinde kendimizi tanıma çabamız bile ömrümüzün büyük bir kısmını almakta zaten kurulu düzense anlamak istediğimiz her şeyi anlayamamamız yönünde bizi etkiliyor. Ben bu kadim zamanlar , yaratılış, evren konularında gelen merakın doğuştan olduğuna inanıyorum. Yaptığım gözlemlerden bunu çıkardım. Kişinin belirli bir konuya ilgi duyup duymayacağını, duyarsa ne zaman ne şekilde olacağını bir şekilde anlıyorum.
Günümüzde meydana gelen kendini, yaratıcıyı tanıma dünyevi sorunları anlamlandırabilme yeteneğinin bu seviyenin kilit bölümleri olduğuna inanıyorum. Bu yüzden bu kadar yalnızız. Örnek vermek gerekirse; güce tapma, kadın erkek eşitsizliği, baskıcı rejimler, sömürülen kültürel değerler ve gözü yaşlı insanlar ve globalleşen dünyanın getirdiği bir çok sorun. Bunlar bizim için çok yaralayıcı ve büyük sorunlar elbette ama 3 ten daha üst seviyelerde kadın erkek ayrımının neredeyse sıfıra indiğini bildiğimize göre demek bu seviyede bu konuyu halledebilmeliyiz ve görmeliyiz diye düşünüyorum. Başka bir örnek ; hayatlarımızda tercihlerimizi sürekli toplumsal baskılara göre yapmakta öğretilene boyun eğmek zorunda kaldığımız bir düzen var. Haklının yanında olmanın zor olduğu dinin imanın para olduğu çıkar için her prensibin ayaklar altına alındığını görmeden üst seviyeleri anlayamayacağımızı düşünüyorum.Özgürlüğün ne olduğunu anlamanın ne kadar zor olduğu ortada. Hiçbir şeyin BH yolu kadar zor olmayacağını da biliyoruz kıyas bile edilemeyeceğini de. Belki ben çaresizliğin getirdiği bir halle bunları düşünür duruma geldim onuda bilemem. Güvenmek ve inanmak zorundayız yani ben öyle yapıyorum. Can bir nefes bunu kendimize yük etmemek zorundayız ilk başta bunu düşünüyorum. Celselerde geçtiği gibi " neşe iyidir ve önemlidir". Hayatımızda çok ama çok boktan şeyler var herkesin kendine has dertleri ve uğraşları var.Belki insanın ne olduğunu anlayıp gerçek saygı ve sevgiyi öğrenmek bile yeterli olacaktır ama dediğin gibi egodan bertaraf olmak zor.

7. yoğunlukla bağlantımız olmasa topluca aynı yöne çekilemeyiz. Bildiğimizi bilmediğimiz çok şey olduğunu da göze alırsak yapmamız gereken ruh halimizi hep yüksek ve pozitif tutarak mücadeleye devam etmektir diye düşünüyorum.

Burada çok önemli bir diğer konu ise mücadele nedir? olmalıdır.

Bence mücadele öğrenilen şeylerin üstüne sürekli yenilerini ekleyebilmek ve öğrenilen şeylerin hazmedilip gündelik yaşantı içerisinde kullanabilecek yetiye sahip olma eğiliminde istikrar sahibi olmaktır. Asıl erdemin bilgiyi mertçe kullanabilmek olduğunu düşünüyorum. Bilgi sahibi olmanın değil. KH - BH farkının da bu olduğunu düşünüyorum.
Ra-Kas celselerinde defalarca söylendi KH-BH yolu aynıdır, bilgiler aynıdır. Yapılacak şeyler bellidir.

Canlılar iyiyi kötüyü bilirler. Gönül almanın mutlu etmenin ne olduğunu bilirler.  Birçok şeyi içten içe herkes bilir. Kilit nokta yine şu çok sevdiğim bir film olan Star Wars serisinden bir örnek vereyim. :)  Jedi lar sürekli aynı şekilde eğitim alıyor ve yetişiyorlar. Bir çok güçleri olmasına enerjiyi nasıl kullanacaklarını çok iyi bilmelerine karşılık özgür iradeye nedensiz asla müdahale etmiyorlar bilginin erdemini en yararlı şekilde kullanma eğilimindeler ama Anakin karanlık tarafa geçtiğinde (darth vader olduğunda) tüm zihin kontrol ve savaşçı güçlerini özgür iradeyi delecek şekilde kullanmaya ve gücün karanlık tarafından yararlanmaya başlıyor. Bilgiyi ışık için kullanırken karanlıktan beslenmeye başlıyor.

Kısacası egomuzu yenme yolunda herşeyi hazmedip doğru olanı takip etmek için elimizden geleni yapıp mutlu ve anlık yaşamamız gerekiyor. ( yarını düşünmeyen plansız aptal bir hayat tarzından bahsetmiyorum beklentileri dengeleyebilmekten bahsediyorum)

Evrende her şeyin denge ile işlediğini artık iyice öğrendik. Hiç bir zaman saf iyilik ve saf kötülük içeren şeyleri göremeyeceğiz belki. Her iyilik bir kötülüğe kötü görünen bazı şeylerse iyiye sebep olabilir. Asıl meziyet belki de bunu bilip pekiştirebilmek ve  asla vazgeçmemektir.

Umarım düzgünce anlatabilmişimdir.

bozadi

#116
Fikirlerini, duygu ve düşüncelerini paylaştığın için teşekkürler Gaia. Evet. Ra'nın da vurguladığı gibi, 3. yoğunluktan 4. yoğunluğa uzanan yol "sevgi derlerinden" geçiyor. 4'e mezun olabilmek için, sevgiyle ilgili mutlak kararın alınması gerekiyor. KH "Sadece kendini sevmek" ve BH de "Başkalarını sevmek" demek bir bakıma.

Gerçek sevgide bir tür "mutlaklık" hissi olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Sevgi hissinin tavrında belirsizlik veya şüphe yoktur pek. Durum ne olursa olsun, sevgi perspektifi durumların gereğini hızla tespit edip yapma konusunda güçlü bir potansiyele sahiptir, çünkü gerçek sevgi şeyleri "olmasını istediği gibi değil, olduğu gibi" görme cesaretine ve kabiliyetine sahiptir ve böylece durum ne kadar belirsizlikler taşırsa taşısın, her durumda yapılması icap eden şeyle ilgili aciz ve karamsar bir belirsizliğe, şüpheye, kaosa teslim etmez kendini. Sadece yapılması icap edeni yapar. Bu demek değil ki sevgi her durumun her ayrıntısını mutlak şekilde bilir. Hayır, tabi ki öyle birşeyi kastetmiyorum ama bilinmesi, sorgulanması, araştırılması gereken birşey varsa, bu gerekliliği de hızla anlayıp gereğini yapmaya çalışır.

İşte benim "mutlaklık" kavramına duyduğum ilginin sevgi kavramıyla da yakından ilgili olduğunu seziyorum. Gerçek sevgi, varoluşun özündeki mutlaklığın, ilüzyon içindeki benliklerde meydana getirdiği çekimden başka nedir ki? Yani bence bu anlamda sevgi, mutlağın farkındalığıyla, ona uyumla, ona doğru ilerleyiş iradesiyle ilgili doğal bir tavırdır. Mutlağın işareti, imzasıdır ilüzyon içinde. Ve sevgi ile bilgi/bilinç kavramları çok yakından, ayrılmaz şekilde bağlantılıdır, aynı gerçeğin iki ifadesidir diye düşünüyorum.

bozadi

#117
GTP mesajını yeni fark ettiğime inanamıyorum, özür dilerim. Şimdi okuyacağım.

bozadi

#118
Alıntı Yap3.Boyut bana her zaman giriş seviyesi gibi gelmiştir.
Bireysel özgür iradenin ilk kez aktif şekilde deneyimlendiği yer olduğu için, yüksek benlikle ilk kez iletişime geçilen seviye olduğu için, evet, 3. yoğunluk bilinçli varoluşun başlangıcı bence de.

Alıntı YapKasyopyalılar sürekli her şeyi basite indirgeyip çok ilerisini düşünmeden her adımın ders olduğu bilincinde hareket edin diye bundan diyor olabilirler.
Haklısın, bir konuda bilgiyi artırırken "fazla ileri sıçramama" konusunda tavsiyeleri oldu defalarca. Ama ileri yoğunluk seviyelerini anlama çabasını teşvik ettikleri durumlar da oldu:

31 Aralık 1994 celsesi:
Alıntı YapS:(L) Belki örneğin fosfatın suda çözünmesi, onun için bir nevi ölümdür...
C: Yakın. Yalnızca 3'üncü seviyede algıladığınızda ve varolan tek algının bu olduğunu düşündüğünüzde kendinizi sınırlandırıyorsunuz.

S:(L) Yani diğer bir deyişle, 4'üncü seviye anlayış üzerinde çalışırken 1'inci, 2'inci ve 3'üncü seviyeyi de algılayabilmeliyiz, öyle mi?
C: Hayır. 4'üncü, 5'inci ve 6'ncı üzerinde çalışın.

S:(L) Altımızda ne olduğunu anlama egzersizi olarak 1'inci ve 2'inci yoğunluk seviyelerini de anlamak faydalı olmaz mı?
C: Her zaman yükselmeye çalışın.

S:(V) Gelişen ruhlar olarak 1'inci ve 2'nci seviye çalışmalarımızı zaten tamamlamadık mı?
C: Evet.
Elbette, üst yoğunlukların belirli bir içeriğiyle ilgili bilgi artışından ziyade, genel denebilecek bir farkındalık artışına yönelik olmalı bu tavsiye. Bu arada K'ların bu önerisinde "7. yoğunluğa" referansta bulunulmamış olsa da, 7. yoğunluğun diğer tüm yoğunluklardan ciddi oranda farklı bir özelliği olmasından kaynaklanıyor bence bu durum. Yani, herhangi bir yoğunluk üzerinde çalışır gibi çalışılabilecek bir seviye değil. Sonuç olarak, "7. yoğunluk hakkında düşünmeyin" gibi bir ima doğduğunu sanmıyorum. Kaldı ki K'lar özel bir soru gelmediği bazı durumlarda bile 7. yoğunluğa pek çok referansta bulundular.

Alıntı Yap3 ten daha üst seviyelerde kadın erkek ayrımının neredeyse sıfıra indiğini bildiğimize göre demek bu seviyede bu konuyu halledebilmeliyiz ve görmeliyiz diye düşünüyorum.
Katılıyorum. Tanrısallığın farkına varılması, bunu sorunu aşmayı kolaylaştıracak başlıca şeylerdendir diye düşünüyorum.

Alıntı YapHiçbir şeyin BH yolu kadar zor olmayacağını da biliyoruz kıyas bile edilemeyeceğini de. Belki ben çaresizliğin getirdiği bir halle bunları düşünür duruma geldim onuda bilemem. Güvenmek ve inanmak zorundayız yani ben öyle yapıyorum. (...) Can bir nefes bunu kendimize yük etmemek zorundayız ilk başta bunu düşünüyorum. Celselerde geçtiği gibi " neşe iyidir ve önemlidir"
Katılıyorum. Yaşam koşullarımız ne kadar berbat görünürse görünsün, güvenimizi, inancı, ümidimizi kaybetmemeliyiz. Yine, mutlak/tanrısal farkındalığın geliştirilmesi buna yardımcı olacaktır görüşündeyim.

Ra Bilgileri 10. celseden:

Alıntı YapSORU: Bu kitabın okuyucularının genel gelişmeleri için, Bir'in Yasası'na
doğru tekâmülü hızlandırmak için yapılması gereken alıştırmaların ya da
uygulamaların bazılarını bildirebilir misiniz?

RA: Birinci alıştırma: Bu sizin illüzyonunuz için en kullanışlı ve en gerekli olandır. Bunun içeriği sevgidir. Yaşanan an sevgi taşır. Bu illüzyonun ya da bu yoğunluk katının dersi/hedefi budur. Alıştırma ise bu sevgiyi bilinçli olarak, farkındalık içinde görebilmek ve sapmaları idrak etmektir. Bu ilk çaba işin temel taşını oluşturur. Bir varlığın yaşam-deneyiminin geri kalan kısmı ise bu seçimin üzerine inşa edilir, bu seçime dayanır. İkinci adım ise her yaşanmakta olan anda sevgiyi aramaktan geçer, bu suretle eklenme başlar. Üçüncü arayış ikinciyi güçlendirir, dördüncü ise üçüncüyü güçlendirir ya da ikiye katlar. Daha önce söz edilen güçlendirme çeşidinde olduğu gibi, bu arayış içinde de samimiyetsizlik sapmasının yarattığı çatlaklar yüzünden güç kaybı olabilir. Ama benliğin benliğe bilinçli olarak sevgiyi aradığını bildirmesi öylesine belirgin ve merkezi bir irade tezahürüdür ki, bu sürtünmenin yarattığı güç kaybı önem taşımaz.

İkinci alıştırma: Evren tek bir varlıktır. Bir varlık başka bir varlığa baktığında Yaratan'ı görmelidir. Bu çok yararlı bir alıştırmadır.

Üçüncü alıştırma: Bir aynaya bakın, Yaratan'ı görün.

Dördüncü alıştırma: Çevrenizdeki yaratılmış şeylere bakın, Yaratan'ı görün.

Bu alıştırmaların ön koşulu ya da temeli, meditasyon diyebileceğimiz bir olaya ya da dua etmeye olan yatkınlıktır. Böyle bir tutum alınırsa bu alıştırmalar sürdürülebilir. Eğer bu tutum yoksa, bilgiler akıl ağacının köklerine erişip içine işleyemez ve bu suretle bedeni etkili kılıp yüceltemez ve ruhunuza dokunamaz.
Hatırlanabileceği gibi, K'lar da tanrısallık konusunda benzer vurguları tekrarladılar.

Alıntı YapRa-Kas celselerinde defalarca söylendi KH-BH yolu aynıdır, bilgiler aynıdır. (...) Evrende her şeyin denge ile işlediğini artık iyice öğrendik. Hiç bir zaman saf iyilik ve saf kötülük içeren şeyleri göremeyeceğiz belki. Her iyilik bir kötülüğe kötü görünen bazı şeylerse iyiye sebep olabilir.
Ben buna "evet ve hayır" diye yaklaşıyorum. KH-BH yollarının dersleri genel bazı hatlarla aynı. Ama bu iki kulvarda yaşanan deneyimin niteliği taban tabana zıt. Yola devam edebilmek, yükselebilmek için birini diğerine tercih etmek şart bildiğiniz gibi.



gerçek tosun paşa

#119
Bozadi cevabın için teşekkür ederim.

Tabiki ilerisini düşünürken üst seviyeleri ele alacağız demek istediğim dünya üzerindeki yaşamımız ve gelecek planlamalarımızla ilgiliydi.

Son olarak yazdığın "Ben buna "evet ve hayır" diye yaklaşıyorum. KH-BH yollarının dersleri genel bazı hatlarla aynı. Ama bu iki kulvarda yaşanan deneyimin niteliği taban tabana zıt. Yola devam edebilmek, yükselebilmek için birini diğerine tercih etmek şart bildiğiniz gibi. " cümlesine karşılık düşüncem şu şekilde: Yaşanan deneyim taban tabana zıt buna katılıyorum ama bazı birikimler aynıdır. Aynı birikimlere sahip iki kişiden yapabilecek gücü varken başkasını her türlü sömürmeyi göze alan (bunun için belirli bir zeka ve birikim gerekli olduğunu varsayıyoruz) kişinin KH eğilimli bunu yapabilecek gücü yine varken sömürüyü reddedip kendince -doğru- olanı yapan kişinin de BH eğilimli olduğunu basitçe söyleyebilir miyiz peki? Bunun hakkında düşüncelerini merak ediyorum Bozadi.