Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#90
Hayatın, varoluşun gerçekte ne olduğu ile ilgili güçlü bir farkındalık/inanç geliştirmemiz gerektiğini düşünmemin nedenlerinden biri de şununla ilgili:

Hepimiz zaman zaman kriz ve travma durumlarıyla karşılaşabiliyoruz. Ve o tür durumlara özellikle de hazırlıksız yakalandığımızda veya hızlı bir çözüm bulunamadığında, şiddetli bir ızdırap ve acizlik içinde kalabiliyoruz ve bu durum psikolojimiz üzerinde çok yıkıcı etkiler yapabiliyor. Varlığımızın, Hayat'ın ve tüm Varoluş'un anlamı ve değeri konusunda şiddetli bir inanç ve moral kaybına uğrayabiliyoruz. Bu tür durumlara psişik saldırılar da eşlik ediyor muhtemelen. Sevgi, güven, huzur, birlik gibi kavramlar hiçbir mana ifade etmeyebiliyor o durumda. Kısacası, bu tür durumlarda BH kutbiyetimizde bir miktar azalma, KH kutbiyetimizde artış meydana geliyor muhtemelen.

Ve yaşadığımız koşullara gerçekçi bir şekilde bakacak olursak, belki şiddetli bir kriz veya travma sık yaşanan birşey olmasa da, aslında hayatımızın genel olarak seyreltilmiş ama neredeyse kesintisiz bir krizler ve travmalar dizisi şeklinde cereyan ettiği sonucuna varmak bile mümkün olabilir. İşler yolunda gittiğinde, olumlu gelişmeler olduğunda, pozitif sosyal etkileşim deneyimleri yaşandığında vs insan krizleri ve travmaları unutma, kaçma veya bilinçaltına gömme eğiliminde oluyor, ki bu biraz da doğal ve gerekli birşey elbette. "Kaçma" dediğim; insan o sırada sanki hayatında hiçbir ciddi veya şiddetli negatiflik yokmuş gibi davranma veya hissetme eğiliminde oluyor. Ama sonra şu veya bu nedenle kendimizi tekrar ciddi denebilecek bir negatif duygu/düşünce kalıbı içinde adeta ümitsizce çırpınır halde bulduğumuzda, sanki tüm o olumluluklar, güvenler, yüksek moral ve inançlılık hali hiç yaşanmamış gibi, sanki güzel bir düşten gerçeğin cehennemine uyanmış gibi bir hisse kapılabiliyoruz sanırım.

İşte, varlığımızın ve tüm varoluşun ne olduğu ile ilgili olarak, genel sezgilerimize uygun, güçlü bir farkındalık/inanç geliştirmek ve o inancı paylaşabildiğimiz bir tür "ağ çalışması" içinde olmak bence hayatımız için son derece ihtiyaç duyulan bir durum. Din ideolojilerinin bu kadar güçlü olmasının nedeninin bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir inancın bilgi tabanındaki ve uygulamalarındaki ayrıntıları ne olursa olsun, genel olarak tüm varoluşun ve ilgili bireylerin varlığının ne anlama geldiği ve neye inanılması ve ne yapılması gerektiğiyle ilgili ciddi bir yaşam organizasyonu (ağ çalışmasını da içeriyor) söz konusu olduğunda, bu gerçekten o inancı paylaşan bireyler arasında önemli bir moral, destekleşme ve dayanışma katalizörü sağlamış oluyor.

İşte o yüzden, ele aldığımız çok çeşitli kaynakların üzerinde aşağı yukarı uzlaştığı ve kendi şahsi ve grupsal deneyimlerimizin, bilgilerimizin ve sezgilerimizin de aşağı yukarı doğruladığı veya desteklediği ve tartışmaya da devam ettiğimiz algılara ve bilgilere dayalı olarak inancımızı pekiştirmemiz, somutlaştırmamız ve bunun etrafında bir ağ çalışması geliştirmemizin hepimiz için çok faydalı olabileceğine inanıyorum. Bu elbette ha diyince olacak birşey değil, bir süreç, bir yol ve birlikte o yolu inşa etmeye çalıştığımıza inanıyorum.

Konuştuğumuz, tartıştığımız konuları hayatımızın en temel veya önemli deneyimlerine, gerçeklerine, esas meselelerine odakladıkça, psişik bağlarımızın da buna uygun olarak gelişeceğini ve gerçek bir destekleşme/dayanışma, yani ağ çalışmasına doğru ilerleyebileceğimizi düşünüyorum.

bozadi

#91
Son mesajda bahsettiklerim üzerinde düşünmeye devam ediyorum. Sonu gelmeyen endişe, korku, gerilim, acizlik... Ama bunlarla da bağlantılı, belki de bunların kökeni olarak en çok dikkatimi çeken sorunlardan birinin şu olduğunu algılıyorum; güvensizlik ve yabancılık kompleksi. Güvensizlik dediğim şey, yabancılık dediğimin doğal bir neticesi belki de, açıklamaya çalışağım gibi. Evrene, hayata, "herşeyin" özü olan şeye, yani gerçeğe yabancılık hissi.

Hayatımızda ne kadar çok şey var, değil mi? Deneyimlediğimiz, algıladığımız çokluğu bir düşünsenize? Nesneler, kişiler, olaylar, kavramlar, ideolojiler, boyutlar... Hepsi de son derece gerçek ve son derece önemli olabiliyor duruma göre. Ama sonra şu beyanla, algıyla, sezgiyle karşılaşıyoruz: Herşey yalan. Belki biraz daha objektif bir şekilde ifade edilecek olursa, K'ların ifadesiyle, algıladığımız bu çeşitliliğin, bu çokluğun, tüm bu kavramların, kişilerin, olayların, varlıkların, boyutların tümünün bir "ilüzyon" olduğu beyanıyla karşılaşıyoruz ve bu belki zaman zaman kendi sezgilerimizle de uyuşuyor olabilir.

İnsan tüm bu çokluğa ve çeşitliliğe varlık ve imkan veren, ama aynı zamanda hepsinin ötesinde, hepsinden büyük, hepsinden sonsuzca derin olan birşeyin varlığına ve onunla bir tür yakın ilişkisi, hatta "özdeşliği" olduğuna inanma gereği duyuyor sanki. Bu sadece bir inanç değil muhtemelen, bir sezgi.

Bana sorarsanız, durup gerçekçi bir şekilde hayatımızın, "deneyimimizin" haline bakacak olduğumuzda, çok fazla korku, endişe ve güvensizlik deneyimlediğimizi düşünüyorum. Anormal derecede, hastalık derecesinde çok. Hayatımızın egemen sosyo-ekonomik-siyasi-askeri-dini düzeneklerine, kısaca "Düzene" baktığımızda, adaletsizliğin ve işkencenin dizboyu olduğunu söylemek yetersiz kalıyor, gırtlağa dayandığını görmek, söylemek gerekiyor. Forumun temel kaynaklarında ve forumda yapılan pek çok alıntıda ve tartışmada da sıkça tekrarlandığı gibi, bu şiddetli dengesizlik ve adaletsizlik sürecinin kesinlikle "tesadüfi" veya "sıradan" bir durum olmadığı, bu Düzen'in ardında bir takım psikopat/şeytani elitlerin yüksek çıkarlarının ve hırslarının olduğu anlaşılıyor. Elbette genel insanlık kitlesinin egosallığı, cahilliği, tembelliği ve duyarsızlığı da bu vahşi elitist düzenin devamlılığına imkan sağlayageldi.

Sonuç olarak, sömürülüyoruz, avlanıyoruz, eziliyoruz, katlediliyoruz. İnsan bu korkunç gerçeği hatırlayınca, neden hayatımızda bu kadar korku, endişe, gerilim, travma, işkence ve acı olduğu olduğu sorusunun cevabına ermek  zor olmuyor. Elbette hayatımız şeytani egolar topluluğunun tamamen kontrolü altına girmiş değil. Ciddi bir direniş, pek çok insani çaba ve mücadele, pek çok ümit, sevinç, kutlama da var ve bu elbette ki yanlış veya kötü birşey değil. Ama bu potansiyel ve gerçek olumlulukların varlığı, hastalık derecesinde şiddetli, son derece vahşi ve psikopatik bir düzenin dünya genelinde egemen olduğu gerçeğine karşı körlük taslamaya neden olmamalı. "New-Age" diye eleştirilen şey bu tür bir "gerçeklikle yüzleşmekten kaçış ve bu kaçışın teşvik edilmesi" anlamındadır. Karamsarlık, kötümserlik savunulabilecek birşey değil ama olumluluğa, iyimserliğe dair inançta ve çabada hayatımızın bariz ve psikopatik bazı gerçeklerinden kaçış eğilimine dikkat edilmelidir.

Biz tüm bu berbat koşullar karşısında özeleştiri yapmaya ek olarak, iyimserliğin, olumluluğun, gücün, şifanın, güvenin, sevginin kökünü, kaynağını sorguluyoruz, araştırıyoruz, tartışıyoruz, ona erişmeye, kullanmaya niyet ediyor, çaba gösteriyoruz.

İşte, söz konusu tüm bu şeytani koşulları ve her türlü potansiyel ve gerçek olumluluğu da kapsayan hayatımzıdaki tüm bu çokluk ve çeşitliliğin ötesinde, tüm bu çeşitliliğe varlık ve imkan veren, hepsini kapsayan, hepsinin ötesinde olan, bizim bireysel varlıklarımız dahil tüm varlığın saf kaynağı olan bir seviyeden bahsediyoruz 7. Yoğunluk derken. İlüzyon olmayan tek varoluş seviyesi, mutlak varlık seviyesi.

Peki biz 3KH ilüzyonu içindeki bireylerin ilüzyon olmayan, tek mutlak gerçeklik seviyesi olan, iyi-kötü tüm varlığın mutlak kaynağı olan 7. Yoğunlukla ilişkisi, hukuku nedir? Bize söylenen ve bence en derin sezgilerimizle de uyuşan beyan şudur dostlarım: Biz aslında O'yuz. Daha doğrusu, bizde "mutlak varlık" namına gerçekten ne varsa, O'dur, Ondandır, Onundur. İlüzyon'un da yaratıcısı, imkanlandırıcısı olan Varlık'ındır. Gerçekten var olduğumuz ölçüde biz O'yuz; Varlık'ız.

Şeytanlıklardan, kötülüklerden, haksızlıklardan, işkencelerden şikayet ediyoruz. Bunların nerelerden geldiğiyle ilgili pek çok tespit ve eleştiri yapabiliyoruz. Peki şikayet etmediğimiz, çok memnun olduğumuz şeylerin, gerçek bir sevincin, huzurun, güvenin, sevginin bir kaynağı yok mu? İşte benim özüm, yolum budur, ben buyum diye "ÖZDEŞLEŞTİĞİNİZ" hiçbir şey olmadı mı? Bütün yüreğinizle ve aklınızla özdeşlik kurduğunuz, yolunda ve hizmetinde olmaktan sonsuz bir onur, sevinç ve sevgi duyduğunuz, tüm korkuların, endişelerin, acizliklerin üstünde olan, sonsuz kudretli, şifalı ve yaratıcı olan şey nedir, kaynağı nedir? 7. Yoğunluk diye tabir edilen.

7. Yoğunluktan gayrı herşey ilüzyon içerir. 7 en saf, en mutlak seviyedir. Varlık 7'dir. Bizim de varlığımız dışındaki herşey yalandır en nihayetinde, ilüzyondur. En kesin şekilde bilebileceğimiz, iyi-kötü her durumda doğrudan veya dolaylı olarak her zaman doğrulayabileceğimiz tek şey budur: Varım.

Hayatımızda yapmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerin belki de en başında bu geliyor: 7. Yoğunluğun ne demek olduğunu ve onunla aramızdaki hukukun ne olduğunu veya ne olması gerektiğini anlamak, bu konuda bir karara varmaktır. Bunu yapmak için ille de "7. yoğunluk" diye bir kavramı bilmek gerekmiyor veya celseleri okumuş olmak gerekmiyor. İlüzyonumuzdaki varlıkların doğar doğmaz yapmayı bildikleri şeyler gibi, tüm varlıklar mutlak varlığın kökenine, kaynağına dair bir sezgi, bir ilgi sahibidir kaçınılmaz olarak. Bu KH varlıkları için de geçerlidir, BH varlıkları için de. Tüm mesele Varlığın mutlak kaynağının anlamı ve onunla ilişkimizin niteliğiyle ilgili algı, karar ve buna dayalı faaliyetlerdir ve bu özgür iradedir.

bozadi

#92
Bir süredir Maharaj'ın "Ben O'yum" kitabına odaklandım tekrar. Bu sefer çeşitli notlar da alıyorum ve bu arada Maharaj'ın ve K'ların anlattıkları arasında ne kadar çok sayıda özdeşlik olduğunu da hayretler içinde fark ediyorum. Kitabın yaklaşık yarısındayım ve kalanını da bitirdikten sonra iki kaynak arasındaki özdeş mesajları ve vurguları bir araya getirip paylaşmak istiyorum.

Benim bu bölümde paylaştığım mesajlar, üzerinde odaklandığım konular zaten hem K'ların (ve diğer benzer kaynakların) ve Maharaj'ın mesajlarından önemli oranda etkilenmişti. Maharaj'a tekrar odaklandığımda bu etkilenmenin derecesini daha iyi fark ettim ve bundan memnuniyet duydum.

En çok aradığımız, en çok ihtiyaç duyduğumuz şey her an bizimle birlikte. Tüm varoluşun en büyük kudreti, en büyük sevgisi, bilgisi ile bizim varlığımız aynı şey. Ama biz kendi varlığımızdan soğutulmuş, korkutulmuş, uzaklaştırılmış durumdayız ciddi oranda ve tüm mesele de bu. Forumumuzun bundan daha önemli, daha öncelikli bir konusu da yok aslında. İnşallah bundan sonra daha da odaklanarak hayatımızın esas meselesinde birbirimizin aydınlanışına katkıda bulunacağız.

bozadi

#93
Egom nedeniyle halihazırda doğru dürüst yapamadığım halde, yapmamın iyi olacağını sezdiğim birşeyden bahsetmek, fikirlerinize sunmak istiyorum.

"Başkalarına Hizmet" kavramının anlamıyla da doğrudan ilgili olduğunu sanıyorum.

Bir insanın bir insana (hatta herhangi bir canlıya) verebileceği en güzel, en değerli şey nedir? Bu biraz da alıcı kişinin neye ihtiyaç duyduğuna göre değişebilir, öyle değil mi? Aslında, bu soruya doğrudan klasik "sevgi" cevabı verilebilir sanırım ve zaten kendim de farklı bir cevap vermeyeceğim ama sanırım ben biraz da bir insanın bir insana sevgi vermesinin, veya iki insanın sevgi alışverişi yapmasının ne anlama geldiği veya gelebileceği konusu üzerinde düşünmemizin faydalı olacağına inanıyorum. Üzerinde biraz serbest bir şekilde düşünmek ve tartışmaya devam etmek üzere, bu soruyla, şimdilik bu yazıyı burada noktalıyorum.

bigsenfoni

#94
Ben bana ve cevresine saygisina bagli olarak ihtiyacı olduğu bilgiyi ve ilgiyi sunarim;(tabi ilk önce önsezilerimle varlığın farkindaligini,frekansini,zekasini,bilgisini tartarim ve değip degmiyecegine karar verdikten sonra enerjimi o varlığa bagislarim.Tecrübelerime dayanarak enerjiyi boşa harcanmamasini tavsiye ediyorum)sunarım diyorum çünkü alıp almamak herkesin kendi iradesine bağlı ve birde alış kapasitesine...

falan filan :-)
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

bozadi

#95
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bigsenfoni

Ben bana ve cevresine saygisina bagli olarak ihtiyacı olduğu bilgiyi ve ilgiyi sunarim;(tabi ilk önce önsezilerimle varlığın farkindaligini,frekansini,zekasini,bilgisini tartarim ve değip degmiyecegine karar verdikten sonra enerjimi o varlığa bagislarim.Tecrübelerime dayanarak enerjiyi boşa harcanmamasini tavsiye ediyorum)sunarım diyorum çünkü alıp almamak herkesin kendi iradesine bağlı ve birde alış kapasitesine...

falan filan :-)
Uyarılarına hak veriyorum bigsenfoni. Bu hususlarda kendimizi geliştirmemiz gerektiğine ve buna dair destekleşebileceğimize inanıyorum. Konunun en önemli yönlerinden biri bu, yani bu konuları konuşurken, bahsettiğin "dikkatli olma ve kendini koruma gerekliliği" de bu tartışmanın en kritik parçalarından biri olacaktır diye düşünüyorum ama tartışmanın bu başlangıç aşamasında, teori/bilgi veya temel farkındalık düzeyinde, sevmenin, sevgi vermenin ne anlama geldiğine dair bir netleşme sağlamanın gerekliliğini seziyorum.

Evet, sevgi deyip duruyoruz ama bu forumun kaynaklarını okumuş, tartışmış, değerlendirmiş kişiler olarak, "sevgi" dediğimiz şeyin "ne" olduğuna dair basit de olsa berrak bir anlayışa, kavrayışa sahip miyiz veya bunun üzerinde yeterince duruyor muyuz acaba? Bence, hayır, sevginin ne olduğuna dair durup yeterince düşünmemişiz gibi bir hisse kapıldım. Yani basitçe "sevgiyi bilme" konusunda yeterince düşünmemişiz gibi. Bu basit görünen ama belki de hiç yeterince ele almadığımız husus üzerinde durmamızın çok faydalı olabileceğini seziyorum.

Sevgi nedir? Tek taraflı veya karşılıklı olarak, bir insanın bir başka insanı sevmesinin, "sevgi vermesinin", "sevgi almasının" anlamı ve önemi nedir?

bigsenfoni

#96
Sevgi konusundaki düsüncelerimi kelimelere doğru bir şekilde dökeceğini zannetmiyorum ama deniyecegim.Benim hissettiğim sevgi varlığımin derinliklerinden gelen bir his, bir frekans,bir manyetik enerji gibi bir şey.Bazen bütün varlığımi kaplar bazen de göğsümde onu hep hissederim hic gitmemiştir/gitmez hep oradadir.Bazen hayat/çevreden kaynaklanan  solar prexsus sakrasinin patlamalarına oda sevkat\sevgi patlamalarıyla dengemi sağlamam da yardımcı olur(özellikle geçtiğimiz 10-15 senede çok olmuştur.ne çektik be... [:D] )

Sevgi yada Şevkat frekansı gerçekten anlatılması zor his; içinde bilgi de var, hosgörüde var, seni anliyorum düsünceside var(empati),seni seviyorum düşüncesinde var,birlik düşünceside yada benim bir parcamsin düşüncesi de var....ve kelime olarak bilmediğim yada yazamiyacagim  manyetik frekans titresim türü birseylerde var.

Mekanik olarak ancak bu kadar anlatılabilir birsey...hissetmek lazim!

Bir de bu manyetik frekans enerji hem yayılıyor/paylasilabiliyor hem de absorve edilebiliyor!bazılarına iyi geliyor ve bazılarına da mide bulandırıcı bir manyetik frekans (enerji) olarak iyi gelmiyor!sebebide frekans uyusmazligi...onlara da saygı duymak lazim!
Sadece calışma yolları/kutuplari farkli yada özgür irade ve secim meselesi...

Konuyu dagitmak üzereyim falan filan...[8D]
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

bozadi

#97
Senin de tanımladığın gibi bigsenfoni, sevgide hoşgörü, birlik, bilgi var, gerçek var.

Aslında sevgiyle ilgili yukarıdaki soruları sorarken, farklı zamanlarda aklımda çeşitli hususlar vardı, çeşitli farkındalıklar yükseliyor ve alçalıyor. O yüzden bazen konuya belirli bir açıdan yaklaşacağım diye zihnimde not almaya çalışırken, sonra o açıyı yitirdiğimi, aynı konuya farklı açılardan yaklaşmam gerekebileceğini görüyorum. Yine de, ana temayı kaybetmedikçe, tüm yaklaşım açılarının aynı basit ve bütünsel sonuca varacağını da seziyorum. O nedenle konunun şu an için bende çağrıştırdığı ilk şeylerden başlayarak yazayım, konu tartışıldığı sürece, çeşitli başka açılar da illa ki diyaloglar sürecinde gündeme gelecektir.

Sevginin işleyiş mekanizmasını anlamaya çalışırken, insanın aklına ilk gelen şeylerden biri karşı cinsler arasındaki çekim veya sevgi ilişkisi oluyor sanırım. Doğal bir bütünün iki yarısı olarak birbirini tamamlayıcı nitelikte bulunan, hem tamamen aynı, hem de çok farklı olan erkek ve dişi cinsiyet arasındaki çekim ilişkisi, varlığın varlığa, bir bakıma da bütünsel varlığın kendi kendisine olan sevgisine, kabulüne, onayına hizmet ediyor sanki.

Ama tek sevgi çeşidi karşı cinsler arasındaki çekim veya sevgi değil. Ailevi sevgi var, arkadaş sevgisi var, memleket/vatan sevgisi var, başka canlılara, hayata, evrene, varoluşa (yani bir bakıma "Allah'a") duyulabilen bir sevgi var vs.

Bütün bu sevgi çeşitlerinde ortak bir yön, hatta ortak bir öz olduğu sezilebilir. Hatta "gerçek/saf sevgi" denebilecek şey olsa gerek o öz.

İşte, bir insanın bir insana sevgi vermesi ve alması derken de, bu forumun kaynaklarını incelemiş, tartışmış kişiler olarak bizler için, cinsiyetin, belirli öznelerin, grupların, kurumların, bu gibi lokal kavramların ötesinde, çok daha saf, çok daha kapsayıcı nitelikte evrensel/varoluşsal bir sevgi kavramının ve realitesinin sorgulanması ve buna dair farkındalığın güçlendirilmesi gerek diye düşünüyorum. Karşı cinsler arası sevgi (çekim/ilgi) gayet doğal olmakla birlikte, sevginin gerçek anlamı ve potansiyeli hatırlandığında, ilkel/kaba bir vasfı da var diye düşünüyorum. Bu ilkellik/kabalık ille de bir gereksizlik/yanlışlık/kötülük anlamına gelmez kesinlikle ama farkında olabileceğimiz veya olmayabileceğimiz bazı blokajlarımızı aşabilmek için, varoluşsal olarak hayati öneme sahip bir husus olarak, bireyler arasında cinsiyetin, spesifik nesnelerin ve öznelerin ötesinde, bunlardan çok daha derin, saf, gerçek, kapsayıcı ve güçlü bir sevgi alışverişinin veya dayanışmasının varlığının araştırılması ve buna dair farkındalığın beslenip büyütülmesi gerektiğini düşünüyorum.

"Sevgi nedir? Bir insanın bir insana sevgi vermesi ne demektir?" sorularını sorarken de, aslında o daha derin, daha saf, daha gerçek olan sevgiye dair bir sorgulama, arayış bu.

Bu konunun çeşitli yönlerini tartışırken, sanki halen teknik olarak "KH" değilmişiz, sanki egomuz yokmuş gibi bir varsayımla veya öyle bir sorumluluk/mecburiyet duygusuyla hareket etmemiz gerekmediğine, öyle bir kompleks duymaya hiç gerek olmadığına dikkat çekmek istiyorum. Yani saf/gerçek sevgi kavramını araştırıyoruz ama ona yeterince sahip olmadığımız, daha doğrusu hayatımızda o gerçek sevgiyi kendi içimizde ve başkalarıyla etkileşimlerimizde yeterince tezahür ettiremediğimiz için tartışıyoruz bunu. Eksikliğini duyduğumuz için. Kendimize veya başkalarına karşı yeterince sevgi duymuyor olmamızdan dolayı kendimizi aşırı yargılamayalım anlamında yapıyorum bu uyarıyı. Hepimiz aşağı yukarı aynı durumdayız. Ne kendimizi, ne de birbirimizi pek ideal bir şekilde sevmiyoruz. Bu çok karmaşık ve zorlu bir mesele ve bütün insanlık tarihiyle de yakından bağlantılı. Kendimizin ve insanlığın son derece zorlu ve hatta trajik yaşam koşullarıyla da bağlantılı. Aşırı duygusal yaklaşmamaya dikkat etmek gerek. Belirli bir düzeyde soğukkanlılık, sakinlik, beklentisizlik gerek. Tüm insanlıkla birlikte bizi de önemli oranda sarmış olan bir hastalığı tanıma çabası bu aynı zamanda (sevgisizlik). "Sevgi" varoluşun doğal hali denebilecek bir realite. Ama dünya insanlığı o normallikten çok saptı uzun zamandır ve o yüzden felaketler, yıkımlar, trajediler dünyada, hepimizin hayatında bu kadar egemen hale geldi ve ciddi sorgulamaları da beraberinde getiriyor bu durum. Hayat bizi sevgisizliğin sonuçlarıyla en şiddetli şekilde yüzleştirerek bu konuda bir çözüm iradesi geliştirmek isteyip istemediğimizi soruyor.

Varoluşun doğal/normal hali denebilecek olan "sevgiye" dair adeta "teknik" bir farkındalık artışı geliştirme çabası, bize mutlak bir şifalanma için ihtiyaç duyduğumuz rehberliğin ışığını yaklaştırabilir belki de, ne dersiniz?

Cevabını tam olarak bilmediğim "sevgi nedir? İnsanın insana sevgi vermesi, alması ne demektir?" sorularına dair yaklaşık ve biraz da gelişigüzel sezgilerimi paylaşmaya başlamak istiyorum, hepinizin görüşlerine, katkılarına, eleştirilerine, geliştirmelerine de açık olmak üzere.

Bana öyle geliyor ki, burada ele alınmaya çalışılan anlamda, bir insanın bir başka insana sevgi vermesi veya sunması, onun varlığını koşulsuz-şartsız-yargısız bir şekilde onaylama, kutlama ve kutsama ile yakından bağlantılı. O kişinin sonsuz değere sahip olduğunu onaylamak ve hissettirmek. Güven ve sevinç aşılayarak, alıcının kendi ilahi potansiyeline erişmesine ve o potansiyeli güçlü bir şekilde kullanmasına yardımcı olmak, ilham vermek.

Aslında bunları söylerken, ebeveynlerin bebeklerine gösterdikleri veya gösterebilecekleri o koşulsuz ilgiyi, sevgiyi tasvir etmekte olduğumu hissettim. Ebeveynler mümkün olan hemen her durumda, bebeğin kendini varoluşun en güzel, en kutsal şeyi gibi hissetmesini sağlarlar. Onu koşulsuz şartsız korur, besler, güven, neşe, sevgi aşılarlar. Ama yaşam koşullarımızda egemen olan yoğun ve şiddetli KH faktörleri nedeniyle, bebek/çocuk büyüdükçe sunulan o koşulsuz sevginin miktarı ve niteliğinde azalmalar olur. Çocuk dış dünyayı tanıdıkça ve onunla etkileşime girdikçe, ebeveynler çocuğa sınırlamalar, uyarılar, hatta cezalar empoze etmeye başlarlar. Çocuk tüm dünyanın ona hizmet etmediği acı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Ebeveynler çocuğa artık her isteğinin karşılanmasının mümkün olmadığı gerçeğini hissettirirler. Çocuğun hem doğum öncesinden getirilen hem de kısmen bakılma/yetiştirilme biçiminden ve anne-baba ve diğerlerinin davranışlarından etkilenerek şekillenen karakteri de yavaş yavaş kendini göstermeye başlayacaktır. Çocuğun karakter özellikleri nasıl olursa olsun, okul öncesi süreçten başlayarak ve özellikle de okul sürecinde dış/sosyal dünyanın çok yüksek oranlarda ego-bazlı bir dünya olduğu gerçeğiyle karşılaşılacaktır.

Bu yazıya başlarken bu "bebeklik/çocukluk" meselesine girmem gerekeceği hiç aklıma gelmemişti ama niyeyse yaklaşık bir özet geçmemin iyi olacağını sezdim konuyu ele alırken. Benim esas varmak istediğim aşama gençlik ve yetişkinlik dönemindeki durumumuz. Dünyanın nasıl bir yer olduğu konusunda epeyce deneyim kazanmış olduğumuz bu seviyede ne durumda olduğumuz. Bebekliktekinden epeyce farklı koşullar. Sevgi alma ve verme imkanları konusunda olağanüstü bir eksiklikle karşı karşıyayız. Hayatımız sanki sevgi değil "nefret alışverişi" hikayesi. Bir KH dünyası için son derece normal sanırım.

İşte, biraz da tüm bu durum karşısında "sevgi nedir?" "bir insanın bir insana sevgi verip almasının gerekliliği, anlamı, önemi nedir?" sorularını sorma gereği duyuyorum. Hayatımızda bu denli eksik olan sevginin ne anlama geldiğini unutmuş olabileceğimizi ve bunun yeterince farkında olmayabileceğimizi düşünüyorum. Sevginin sadece anaç "şefkat gösterme" tutumuyla sınırlı olduğunu sanmıyorum. Sevgide varlığın tanınması, onaylanması, onurlandırılması faktörleri var. "Sen varsın ve seni seviyorum" demek gibi birşey. Ama bu sevgi çıkara dayalı bir sevgi değil. Yüzeysel değil, geçici değil. Sevgi, varlığın ilahi/sonsuz potansiyelinin onaylanması ve onurlandırılmasıyla ilgili sanki. "Sen varoluşun en yüce gerçeğisin" demek gibi birşey. Ama bu tek taraflı birşey de değil. Yani herkes ve herşey varoluşun en yüce gerçeği, çünkü tüm varlık bir. Ama bu KH dünyasında bununla 180 derece ters mesajlarla ve muamelelerle karşı karşıyayız neredeyse kesintisiz bir şekilde. Bu anlamda resmen cehennemde yaşıyoruz. İşte, sonra şanstan mıdır, kaderden midir, karşılaştığımız bazı bilgi kaynaklarında hepimizin tüm varoluşun en yüce gerçeğinin bir parçası ve ta kendisi olduğumuz öğretisine rastlıyoruz (bu farkındalık için ille de bu kaynakları okuma zorunluluğu yok tabi) ve ayrıca içinde yaşadığımız dünyanın koşullarıyla ilgili çok ilginç ama zaten gördüğümüz ve sezdiğimiz şeylerle uyumlu açıklamalar okuyoruz. Son derece egoist, faşist bir sosyo-ekonomik-siyasi-askeri-dini düzen içinde yaşıyor insanlık. Her anlamda sömürü, işkence, tecavüz, katliam diz boyu. Üstelik bizler de bu düzeni şu veya bu şekilde besliyor ve sürdürüyoruz, onu ciddi oranda kabul ediyor, ona hizmet ediyoruz. Belki mutlak manada değil, ama değişken de olsa hiç azımsanamayacak oranlarda.

Sevginin ne olduğunun samimiyetle anlaşılmaya çalışılması sevgi realitesiyle/farkındalığıyla bir etkileşim yaratıyor şu veya bu düzeyde. Ve bence bizler gerçek sevgiyle ilgili farkındalığımızı artırma, somutlaştırma, sürekli hale getirme çabasında işbirliği yaptıkça, kendimizi bir kabustan da uyandırıyor olacağız. Elbette bir anda hayatımızın veya dünyanın koşulları değişmeyecek ama en büyük mesele koşullardan ziyade bizim o koşullara nasıl tepki gösterdiğimizdir, kendimizi ne olarak gördüğümüzdür, neye inandığımız, güvendiğimiz, neyi bildiğimiz...

O yüzden bu tartışma bağlamında zaman zaman ne kadar kompleks görünümlü sosyal-siyasi analizler yapma eğiliminde olsam da, elimden geldiğince basit "sevgi nedir?" sorgulamasına ve farkındalığına dönmek, bunu basit insani ilişkiler bağlamında ele almak istiyorum.

KH'ye BH'den daha eğilimli insanlara göstere göstere sevgi sunma gibi bir gereklilik olduğunu hiç sanmıyorum. bigsenfoni'nin de dikkat çektiği gibi, dikkatli olmamız gerekiyor. Biz kendimiz halihazırda koşulsuz sevgiye sınırsızca veya her zaman erişebiliyor değiliz. Üstelik zaman zaman kendi KH frekanslarımız tırmanışa geçebilir karşı karşıya kalabileceğimiz ve bizi çaresizlik, acizlik ve nefret hislerine mecbur bırakabilecek zorluklar nedeniyle.

Ne olursa olsun, sevgi sözcüğünün ardındaki gerçeklikle ilgili farkındalık artırma çabalarımız sürdükçe, bu giderek hayatımızın sabit ve merkezi konusu veya alanı haline gelebilir bence. Ve belki de tüm ihtiyaç duyduğumuz bu.

bigsenfoni

#98
Güzel anlattım dostum...:-)
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

bozadi

#99
Gerçek sevgi konusuyla yakından ilgili olduğunu düşündüğüm bir husus üzerinden devam etmeye çalışacağım. Maharaj'ın mesajıyla da (Ben O'yum) yakından bağlantılı. "Oyunun dışına çıkmak" fikriyle veya yeteneğiyle de bağlantılı birşey. Bizler lokal olarak 3. yoğunluk realitesi içinde dünya dediğimiz gezegen üzerinde, KH-BH kutupsallıklarıyla ilgili deneyimler yaşıyoruz, öğrenmeye, keşfe, ilerlemeye devam etmeye çalışıyoruz. Belirli bir temanın, hikayenin, senaryonun, oyunun içindeyiz. Ama biz sadece bu değiliz. Bu sadece spesifik lokal gerçekliğimiz. Bize tüm bu bilgileri veren kaynaklar, bizim aynı zamanda tüm varlık, tüm varoluş olduğumuzu da ısrarla söylüyor, vurguluyorlar. Bütünün bir parçasıyız ve bütünün bir parçası olmaya ek olarak, bütünün kendisiyiz, yani bütün neyse biz de oyuz. Varlık tüm çoğulluğuna, çeşitliliğine, zenginliğine, heterojenliğine rağmen, aynı zamanda mutlak bir homojenliğe sahip.

Mıknatıs örneğiyle ifade edilecek olursa, tek parça bir mıknatısın (veya mıknatıslanmış cismin) mutlaka kuzey ve güney kutupları oluşur ve yanlış bilmiyorsam bu kutuplar mıknatısın itme ve çekme özelliklerini de belirleyen şey. İki  mıknatıs birbirine yaklaştırıldığında, aynı olan kutuplar birbirini iter, zıt kutuplar birbirini çeker. Vikipedi'nin mıknatıs maddesinden:
Alıntı YapMıknatısın İki Kutbu

Eski ve kısmen günümüzde de kullanılabilen bir kuram olan mıknatısın moleküler kuramına göre; mıknatıslanabilen cisimlerin içinde Kuzey (North) ve Güney (South) kutuplar bulunur. Cismin içindeki kutuplar, cisim mıknatıslanmadan önce moleküler seviyede düzensiz gruplar halindedir. Cisim manyetik hale geldiğinde, cismin içindeki bu grupların birçoğu aynı doğrultuya gelerek cismin toplam manyetik alanına katkıda bulunur. Böylece tek bir manyetik alan ve tam bir manyetik kutupluluk elde edilir.

Dikkatinizi çekiyorsa, manyetizma/kutupsallık meselesi, elimizdeki bilgi kaynaklarının en çok vurguladığı kavramlar arasında. Özellikle K'lar manyetizma ve elektromanyetizma kavramlarını çok vurguladılar. Sanıyorum ki evrendeki doğal düal yapıyı anlamak için üzerinde düşünülebilecek en temel örneklerden biri bu manyetizma konusu. BH-KH düalitesi de aynı yapının bir uzantısı. Düalite ile birlik/teklik kavramları arasındaki ilişki üzerinde fikir yürütmek için de bu manyetizma örneği üzerinde durulabilir belki.

Yalnız aslında benim mıknatıs örneğini vermedeki esas niyetim, mıknatısın bir başka ilginç özelliğine dikkat çekmekti: Bir mıknatısı parçaladığınız/böldüğünüz zaman, elde ettiğiniz her ayrı parça da kendi içinde tekrar kuzey-güney kutupsallıklarına sahip oluyor. Yani çubuk şeklindeki bir mıknatısın kutuplarını tespit ettiniz ve sonra diyelim ki o mıknatısı ortasından ikiye ayırdınız. Bu durumda parçalardan biri kuzey, diğeri güney olarak kalmıyor, iki parça bu sefer kendi içinde ayrı ayrı kuzey-güney kutuplarına sahip oluyor. Yani her parça, bütünle aynı temel özelliklere sahip oluyor. Mıknatısı ne kadar küçük parçalara bölerseniz bölün, bu durum değişmiyor.

Sanıyorum "fraktaller" denen konu da bütünün küçük parçalarının bütünle aynı temel özelliklere sahip olduğuna ilişkin.

Netice olarak, tüm varoluşun en büyük, en derin, en gerçek, en sevgili, en bilge, en mükemmel, en yüce şeyi neyse, biz de o bütünlüğün bir parçası olarak, onunla aynı potansiyel niteliklere sahibiz ve temel isteğimiz de o potansiyelleri giderek keşfedip etkinleştirmek, giderek evrenle, tüm varoluşla bütünleşmek.

Hepimizin pek çok derdi var, öyle değil mi? Hele ki böyle bir dünyada, böyle bir hayatta... bu kadar sevgisizlik, nefret, bin bir türlü adaletsizlik, işkence, katliam... Bu koşullarda yaşarken, "var olmak" yeterince keyifli, huzurlu, değerli gelmeyebilir ve üstelik bu derin keyifsizlik, huzursuzluk, güvensizlik, değersizlik, anlamsızlık hislerini bilinç düzeyinde bir mesele olarak ele almaktan ziyade bilinçaltına yığmak zorunda kalıyoruz.

Çoğu durumda, çok eksik kalan sevgi, sevinç, huzur, güven, değer ve anlamlılık duygusunu da yine bu düzenin kendi koşulları içinde aramaya mecbur hissediyoruz. Ama, yine çoğu durumda, gerçek veya tam bir şekilde deneyimleyemiyoruz bunları. Bunların zıtları ise adeta rutine binmiş bir bombardıman gibi yağıyor üzerimize sürekli.

Bir yandan bu problemleri yaşarken, bir yandan da bizim varoluşun en yüce gerçeği olduğumuzu okuyoruz. En yüce sevginin, en yüce bilginin bir parçası ve dolayısıyla da kendisiyiz. Hem içsel, hem de dışsal olarak aleyhteki tüm şiddetli koşullara rağmen, bu evrensel gerçeği tattık, varlığını biliyor, seziyoruz, hatırlıyoruz. Yeterince sık olmasa da tazeliyoruz "gerçekle" ilgili farkındalığımızı, işkencenin, yalanın cehenneminde.

Biliyorsunuz, elimizdeki kaynaklarda "meditasyon" önerilen belli başlı şeylerden biri. Meditasyonun en büyük özelliklerinden biri, içinde yaşadığımız lokal KH-egemen realitenin üzerimizdeki etkilerini gevşetebilmek. Onun adı konmamış ezici, bunaltıcı, sömürücü yasalarından bağımsızlaşabilmek. Çünkü farkında bile olmadan onu çok fazla düşünüyoruz, sürekli onunla yaşıyoruz. O yüzden, meditasyonda mümkün olduğu kadar, arzulara ve korkulara dayalı egotik düşünce kalıplarının işleyişi durdurulmaya çalışılır, böylece daha derindeki pozitif etkilerin zihnimize ulaşması beklenerek / buna izin verilerek sakinleştirici, şifalandırıcı etkiler alınır mümkün olduğu ölçüde.

Meditasyon bu anlamda bir tür "oyundan çıkma" pratiği olarak düşünülebilir. 3. yoğunlukta, dünya gezegeni üzerinde, KH koşullarının şiddetlice egemen olduğu koşullardaki lokal hikayemizden bir ölçüde ayrılma pratiği. Bu zorlu lokal realitenin ezici, bunaltıcı etkilerinden uzaklaşabilmek için.

Ben pek meditasyon yapan biri değilim ama çok ihtiyaç duyduğumu biliyorum. Meditasyona referansta bulunma nedenim, geçici ve kısmi bir şekilde "oyundan çıkma" kavramına dair iyi bir örnek olması. Ben de şimdi buna benzer bir egzersiz/pratik önerisinde bulunmaya çalışacağım. Ama "hiçbir şey düşünmemeye çalışmak" yerine, belirli ve güçlü birşeyi düşünmek ve onunla özdeşleşmek şeklinde. Yazının başında da göndermede bulunduğum gibi ("Ben O'yum", "parçanın bütünle özdeşliği" vb.), bunun "tanrısallıkla" yakından ilgisi var.

Zaman zaman yapmaya çalıştığım ve bir ölçüde başarı elde ettiğim bu pratiği anlatmanın, tanımlamanın en ideal yolunu bilemiyorum şu anda, gelişigüzel, biraz kabaca bir yerinden başlayarak tasvir etmeye çalışayım, belki beraber netleştirip daha iyi hale getirebiliriz.

Tüm rutinleriyle, işleriyle, güçleriyle, stresleriyle gündelik hayatımı yaşamaya devam ederken, derin huzursuzluğumun, güvensizliğimin, kızgınlığımın iyice farkına vardığım anlar oluyor. Bunun bir aptallık, bir çıkmaz olduğunu fark ediyorum. Gelecekte şu şöyle olacak, bu böyle olacak, o zaman herşey daha iyi olacak şeklindeki koşullu/beklentisel/egotik ümitlerin beyhudeliğini görüyorum ve "Peki o zaman ne yapabilirim?" diye soruyorum kendime. Şimdi ve burada, yani hemen, açlığından kıvrandığım o koşulsuz, ebedi, paha biçilmez derin huzuru, güveni, sevinci, sevgiyi deneyimleyebileceğime dair bilgiler, olasılıklar beliriyor. O olasılıklara göre hareket edebilmem için, egosal düşünmeyi "bırakmam" gerektiğinin farkına varıyorum. Ama insanlığın KH-egemen lokal hikayesiyle ve benim onun içindeki bireysel hikayemle ilgili şeylerin neredeyse tamamı "egotik" düşünmeyi, korkuları, arzuları, beklentileri bırakmayı imkansız kılıyor adeta. Ama bırakmazsam da, erişmem gereken şeye erişemeyeceğimi anlıyorum. Bu da bir süre için lokal dünyevi kimliğimle ve hikayemle (hem kendiminki, hem de diğer herkesinki) ilgili hemen herşeyi bir hayal, bir rüya, bir ilüzyon olarak yalanlamamı, "gerçek değilsin" dememi, buna samimiyetle inanmamı gerektiriyor. "Peki gerçek ne?" sorusunu soruyorum kendime. "Gerçeğin ne olduğundan ziyade, senin şu anda neye ihtiyacın olduğu önemli, ki o da gerçeğin ne olduğuyla yakından ilgili." cevabını veriyorum.

Durduğum yerde hiçbir arzu ve korku duymaksızın, birşey için çalışmaksızın, huzur istiyorum. Eğer ben en yüce hakikatsem, tanrıysam, bana dışarıdan anlam ve amaç empoze edecek hiç kimse, hiçbir şey yok demektir.

(Devam edecek...)

bigsenfoni

#100
Bence egonun en belirgin dogal özelliği çevreye ayak uyduran bir kişilik yaratması...(tabi dışardan yapilacak herhangi yapay yada teknolojik programlamalari göz ardı edersek)!

Sen devam et kardesim,çorbada bir tutam baharat ta ben koydum...:-)
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

bozadi

#101
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bigsenfoni

Bence egonun en belirgin dogal özelliği çevreye ayak uyduran bir kişilik yaratması...(tabi dışardan yapilacak herhangi yapay yada teknolojik programlamalari göz ardı edersek)!

Sen devam et kardesim,çorbada bir tutam baharat ta ben koydum...:-)
bigsenfoni, aşağıdaki uzun mesajı yazdıktan sonra okudum senin bu mesajını ve büyük bir şaşkınlık yaşadım, çünkü senin yazdığından habersiz olarak yazdığım şeyler içinde neredeyse tam olarak aynı vurguyu yapma gereği duymuşum (mesajın ilerleyen kısımlarında):

Dışarıdan anlam ve amaç empoze edecek kimse yoksa, varlığımın anlamının, amacının ne olduğu tamamen benim kararıma kalmış demektir. Bunu ilk kez düşündüğüm zamanlarda bir yandan müthiş bir özgürlük ve sevinç duyarken, bir taraftan da korku ve gerilim hissettim. Bu negatif hislerin ortaya çıkma nedeni, gerçekten ve tamamen özgür olma fikrine pek alışık olmamamdı sanırım, hala bile çok alışık değilim ama alışmaya çalışıyorum. O kadar sınırsız bir özgürlük, bir o kadar büyük bir cesaret ve sorumluluk da gerektiriyor.

Bizler mevcut düzende "özgürlüksüzlüğe", hem ruhsal, hem fiziksel varlığımızın anlam ve öneminin, işlevinin, görevlerinin ne olduğuna dair ısrarlı ve şiddetli dayatmalara o kadar alıştırıldık ki, insan "tamamen özgür" olma, tanrı olma fikrine hemen ısınamayabiliyor. Başımızı kaldırıp şu gezegenin büyüklüğüne, keşfedilebilecek sonsuz özelliklerine, sonra o dünyanın içinde bir toz zerresi kadar küçük kaldığı uçsuz bucaksız evrene bakıp da "Şu koca hayat sahnesinde ben neyim, kimim, varlığımın anlamı ve önemi nedir?" diye merak ettiğimizde, maruz kalmakta olduğumuz kesintisiz baskı, işkence ve terör süreçleri sonucu içine düşürüldüğümüz travma, dehşet, acizlik hissi, aşağılık kompleksi nedeniyle, tüm varoluşla özdeş olduğumuza, varoluşun tüm güzelliğinin, zenginliğinin, sevgisinin, sevincinin bizzat bizim varlığımız olduğuna inanmak hiç de kolay olmuyor, ki tüm o baskı, işkence ve terör süreçlerinin amacı tam da bu inançsızlığı, güvensizliği "temin etmek" zaten. Bizi kim/ne olduğumuza dair şiddetli bir inançsızlığa, güvensizliğe, bilinçsizliğe mahkum edip aşağılamak, ezmek ve sınırsızca sömürmek isteyen, bu süreci son derece derin ve kapsamlı bir şekilde halen devam ettirmekte olanların "iş makineleridir" gırtlağa dayanmış ve adeta yasallaştırılmış adaletsizler, işkenceler, tecavüzler, katliamlar... Şeytanların "ekmek tekneleridir".

İşte, sonuç olarak, insan "varoluşun özü, en yüce gerçeği, elması, pırlantası, güneşi" olma fikrine kolay yaklaşamıyor. Halbuki tüm sorunlarımızın başka hiçbir çözümü yok. Sorunlar bu gerçeğin unutulması, inkarı nedeniyle meydana geldi. Çözümü de yalanı beslemeyi bırakıp gerçeğe inanmakta, onu hatırlamakta, paylaşmaktadır.

Forumda zaten zaman zaman ele aldığım tüm bu hususlar, kesinlikle varoluşun tamamen kuralsız, kanunsuz, kaotik, tamamen merkeziyetsiz, hiyerarşisiz olduğu anlamına gelmiyor. Burada bütün mesele KH-BH realitesinin anlaşılmasıyla çözülebilir ancak. İnsanın/varlığın lehine olmayan, onu aşağılmaya, sömürmeye yönelik tüm kurallar, kanunlar sahtedir. İnsanın/varlığın gerçekten lehine olan, onun bilincini artırmasına, varlığının gerçeğine dönmesine yardımcı olan tüm kural ve kanunlar gerçektir, gerçeğin ayrılmaz birer parçasıdır. Ve bizzat bu nedenle de BH'nin bakış açısıyla, o kural ve kanunlar bizim şu anda anladığımız şekliyle negatif/baskıcı/sınırlayıcı veya can sıkıcı birer yapı anlamında kural veya kanun değildir. Kimsenin gelip sana o kuralları hatırlatması, dayatması gerekmez, senin tüm doğal davranışların o kurallara, yasalara uygun ve destekleyici olacaktır kendiliğinden.

"Benim dinim, benim mezhebim, benim ırkım, benim devletim, benim ordum... seninkinden üstündür, benim çıkarım senin çıkarından önceliklidir" tarzı didişmeler ve kavgalar, şımarık/egotik kardeşlerin kavgasına benziyor. Kardeşler birbirlerini neden sevmiyorlar? Çünkü bir şekilde hakla, sevgiyle, sonsuz değer ve zenginlikle olan "özdeşliklerinden" uzaklaştılar. Varoluşun en yüce gerçeği olduklarını unutunca, içlerinde kocaman bir anlamsızlık, bir boşluk oluştu. Yoksunluk içinde kaldılar. Egolaştılar. Varoluşun gerçeğiyle, birliğiyle, bütünlüğüyle, yani Hakla özdeşlik farkındalığını yitirmiş/bırakmış benlik egodur. Ve egoların en büyük özelliği, tüm varoluşun sonsuz zenginliklerini yaratan iradeyle özdeşlik farkındalığını bırakmış olarak, tüm o zenginliğe ve o zenginliklerin sonsuz kaynağına "sahip" olma arzusudur ve bu doğrultuda kaçınılmaz olarak başka egolarla kavga etme, yenme, onları aşağılama, sömürme ve köleleştirme, bu yolla bir an önce en büyük amaca ulaşma ("tüm varoluşun ana kaynağını, yani Tanrı'nın Tahtını ele geçirme") hırsıdır.

Hatırlarsanız, K'lar KH varlıkları için, yani egoya adananlar için "Sonsuza kadar sahip oldukları şeyi sonsuza kadar arıyorlar" şeklinde bir tanımlama yapmışlardı.

"Sevgi" dediğimiz şey, o varoluşsal birlik-bütünlük farkındalığını artırma faaliyetinden başka birşey değil.

Daldan dala atlayarak konuyu dağıttım. Aslında o dallardan her biriyle ve başka pek çok dalla ilgili farkındalığımızı pekiştirecek sayısız ve gerekli tartışmalar yapmamız icap ediyor, ki bunu da eninde sonunda yaparız elbette.

Bazı pratikler yoluyla daha somut bir sonuca gelmek istiyordum. Daha önce kısa bir şekilde tanımlamaya çalıştığım gibi, "tanrısallık" konusunda, her ne kadar egom nedeniyle henüz bunun gerçekliğine yeterince vakıf olamamış olsam da, bu gerçekliğin az çok farkındalığına ulaştığımda, "Peki şimdi ne yapmak istiyorum?" diye kendime soruyorum. O tanrısallık potansiyeline ulaşmam genellikle ego bazlı negatif duygu ve düşünce kalıpları içinde boğulmakta olduğum veya örümcek ağına yakalanmış bir böcek gibi beyhude çırpınmakta olduğum gerçeğinin iyice farkına varma sonrası gerçekleşiyor. Etrafımdaki tüm dini-siyasi-ekonomik-askeri düzenin ne kadar ısrarlı ve adanmış şekilde egotik negatif duygu ve düşünce kalıplarını beslemekte olduğunun ve o düzen içinde veya o düzenin araçlarıyla mutlak sevgi/şifa/mutluluk bulmanın imkansızlığının iyice farkına varınca, etrafımda gördüğüm herşeyin "sahteliği" sonucuna varmak zorunda kalıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Şimdi ve burada gayet somut şekilde farkında olduğum kendi varlığım dışında herşeyin sahte olduğunu düşünüyorum, buna samimiyetle inanıyorum. Kendimi varlığımın sahteliğine inandırmaya çalışmak pek mümkün olmuyor, öyle birşeye inanma eğilimim yok. Varlıktan şüphe duymak paradoks gibi birşey ve bana anlamlı veya lüzumlu gelmiyor ama yine de tartışmaya kapalı değil tabi ki.

Varlığımdan başka herşeyin sahte olduğunu kabul ederken, aslında bu kendi hayatımla, şahsiyetimle ilgili pek çok şeyin sahteliğini de kapsıyor. Zaten herkesin ve herşeyin sahteliğine inandıktan sonra, tüm o kimselerle ve şeylerle birlikte şekillenmiş olan şahsi özelliklerimin gerçekliğinden bahsetmek pek anlamlı olmuyor. Yani kendimi de ciddi oranda yalanlıyorum zaten. Yalanlamadığım tek şey, belirli bir özgür iradeye sahip bireysel/tekil bir varlık olarak ben. Tüm zamanları, tüm mekanları, herşeyi "sahte" ilan ediyorum. Sadece, şimdi ve burada ben varım, varlığı, özgür iradeyi temsilen. Aslında diğer özgür iradeleri, yani diğer bireysel varlıkların varlığını gerçekten mutlak şekilde inkar ediyor değilim, ama o anda tüm dikkatimi kendi üzerimde odaklamam gerektiğinden emin olduğum için ve zaten onların ve tüm bireysel varlıkların da benimle özdeş/aynı olduklarından emin olduğum için, onları o sırada ayrı birer varlık olarak zihin ekranıma doldurma gereği duymuyorum sadece. Gerçekten var olan herkes, herşey bir. Ben zaten onlarım, hepimiz biriz. Ama aynı zamanda bir bireyim, özgür iradeye sahibim ve doğal olarak önce kendimden sorumluyum. O yüzden o "sahteliklerden arınıp kendine gelme" çabası sırasında etrafımdaki herkesi ve herşeyi sahte ilan etmekte bir sorun görmüyorum. Tıpkı kendimin olduğu gibi, onların da düzen içinde şekillenen kişiliklerini, yani bir bakıma geçici/sahte benliklerini yalanlıyorum sadece. O anda öyle gerekiyor.

Özgür iradeli varlığım dışındaki herkesi, herşeyi, tüm olayları, tüm zamanları, tüm mekanları yalanladığım noktaya geldikten sonra, "Peki ne istiyorum? Ne yapayım şimdi? Tanrısal/özgür varlık ne ister, ne yapar?" sorusu gündeme geliyor. İsteğin ihtiyaçlara bağlı olduğu doğal sonucu çıkıyor ortaya bir süre sonra. Her ne kadar "düzen" içinde şekillenmiş kişisel benliğimi sahte ilan etmiş, ondan azımsanamayacak oranda uzaklaşmış, bağımsızlaşmış olsam da, ondan tamamen kopmuş değilim ve birkaç dakika sonra onunla yaşamaya, hatta neredeyse tamamen o olmaya devam edeceğim! Mutlak varlığın birşeye ihtiyacı yok ki; bütün ihtiyaç, ego batağındaki "kişimin" şifa ve rehberlik ihtiyaçları bağlamında gündeme geliyor. İşte, dönmek zorunda kalacağım şiddetli egosal bataklık içinde çırpınmakta olan kişinin ihtiyaçlarına uygun birşey üzerinde odaklanmam gerektiğini hissediyorum. O kişinin en çok açlığını duyduğu veya duyması gereken şeyin huzur, güven, sevgi gibi şeyler olduğu açık. Bunlara rahatça erişmeli  ki aynı zamanda bunları paylaşabilsin, istekli başkalarındaki aynı erişim potansiyellerin uyanmasına yardımcı olabilsin.

Einstein'ın şu sözünü çoğunuz duymuşsunuzdur sanırım: "Hiçbir sorun onu yaratan bilinç seviyesiyle çözülemez." K'ların "3. yoğunluk düşünmeyi bırakın" deyişi de aynı hususla ilgili gibi geliyor bana. 3. yoğunluk düşünmeyi bırakmak, 3. yoğunluktan hemen 4. yoğunluğa mezun olma gibi bir gereklilik değil. Yalnız, bizim 3. yoğunlukta olmamız, 4. yoğunlukla hiçbir bağımız, bağlantımız olmadığı anlamına da gelmiyor. Dik bir yamaçta vs tırmanırken nasıl gövdemizden ve kafamızdan önce kollarımız, ellerimiz yukarı uzanır, aynı şekilde 3. yoğunluğun ileri aşamalarında, varlık merkezimizin çeşitli psişik antenleri, duyargaları, kolları 4. yoğunluğa uzanıyor önünü görebilmek, sezebilmek, ilerleyişine devam edebilmek için. Daha geri seviyelere uzanan uzantılarımız da var, yanlara uzananlar da, ileri uzananlar da. Merkez, alt ve üst "çakralarla" veya "merkezlerle" de bağlantı bir konu sanırım bu.

İşte, sanırım belki de bununla bağlantılı benim yapmaya ve tasvir etmeye çalıştığım şey. Buradaki problemlerimizi çözebilmek için, duruma bu sorunların mevcut olmadığı bir seviyeden bakma gereği var ve "tanrısallık" dediğim şey de bununla ilgili. Maharaj'ın anlattığı şey. Aynı zamanda Tasavvufi İslam'da daha dolaylı şekilde de olsa anlatılan şey (İnsan-Hak özdeşliği, Vahdet-i Vücut/Mevcut, Sevgi/Anlayış.) Aynı zamanda Ra'nın ve Kasyopyalıların "Birlik" ve "Tanrının kendisisiniz" vurgusu.

Tamam, lokal olarak 3. yoğunlukta dünya gezegeni üzerinde, KH-egemen koşullar içinde bir varlık grubunun mensuplarıyız ve buna uygun sınırlılıkları deneyimliyoruz ama biz sadece bundan ibaret değiliz, mutlak şekilde 3. yoğunlukla yalıtık değiliz. Tüm varlığız ve aynı zamanda bütünsel/mutlak varlığın bireysel bir uzantısı olarak 3. yoğunluk bilincini ve derslerini "onurlandırıyoruz" doğal bir döngünün parçası olarak.

Tüm bunlar, belirli bir dine mensup olmanın, bizden yukarıda veya ötede bir Allah/Tanrı inancına sahip olmanın vs ille de yanlış veya zararlı olduğu anlamına gelmiyor kesinlikle. Temel mesele, 3. yoğunluk derslerinin başlıca konusu olan ve aynı zamanda 4. yoğunlukla birlikte aktif/mutlak gerçeklik haline gelen "sevgi" meselesidir. BH-KH meselesidir. Bir insanın Hıristiyan veya Müslüman vs. olmasında evrensel yasalar ve 3. yoğunluk dersleri anlamında hiçbir sakınca veya yanlışlık yoktur. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bütün mesele "Kendine Müslümanlık" ile "Başkalarına Müslümanlık" arasındaki çizgidedir. İslam adına dünyanın en doğru, en güzel, en sevgi dolu şeyleri yapılabildiği gibi en yanlış, en nefret dolu, en vahşi şeyleri de yapılabilir ve göstere göstere yapılıyor da zaten. Aynı şey Hıristiyanlık için de, ve aslında tüm ideolojiler için de geçerli. Demek ki mesele şu veya bu ideoloji değil. Mesele insanlık meselesi, sevgi meselesi, kardeşlik meselesi, niyet meselesi...

Yukarıda betimlemeye çalıştığım pratikle ilgili daha somutlaştırıcı açıklamalar ve öneriler sunmaya çalışacağım müsait zamanımda, sizlerin de katkılarına, önerilerine, eleştirilerine, geliştirmelerine tamamen açıktır arkadaşlar :)

bigsenfoni

#102
[:)]
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

bozadi

#103
"Matrix"in farkına varmanın başlıca anlamlarından biri bu olsa gerek. Etrafımızdaki hemen herşey (düzen) son derece egosal, yani negatif bir varoluşu kaçınılmaz kılıyor, hatta negatifliği var gücüyle tırmandırmaya çalışıyor. Üstüne üstlük bizim kendi egomuz da var, yani kendi bilinç yapımızda parazitliği aşıp asli unsur haline gelen "ego" bizim düşünüş ve davranış biçimlerimiz üzerinde şu veya bu düzeyde neredeyse kesintisiz bir şekilde etki yapıyor. Yani hem içsel, hem de dışsal olarak egoyla kaplıyız. Bu, içimizde de, dışımızda da hiçbir ego-dışı motivasyon veya faaliyet olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle, çünkü durum o olsa, bu tespitleri, bu teşhisleri koyma ve tedavi yöntemleri arama güdümüz de olmazdı en başta, AMA yine bu demek değil ki içimizde de ve özellikle dışımızda da şiddetli bir ego baskınlığı yok. İçsel ve dışsal ego hakimiyeti, gerçek, basit ve saf manasıyla "iyiliğin" egemen olmaması anlamına geliyor. Yani ne biz bireyler olarak tamamen "iyiliğe/şifaya" odaklıyız, ne de bizi çepeçevre saran düzen, ki hem yerel bazda, hem de özellikle küresel egemen güçler bağlamında dışsal egonun negatiflikte kadar ileri düzeylerde faaliyet gösterebildiğini hep birlikte izliyoruz.

Egomuz olması (düşünüş ve davranışlarımız üzerinde mutlak bir belirleyiciliği olmasa da), sorunlarımızı teşhis ve tedavi etmede bizi ciddi oranlarda duyarsızlaştırıyor, güçsüzleştiriyor. Ama dışarıdaki ego içimizdeki egodan çok daha fazla güçlü ve baskın olabildiği için, insan kendi bireysel egosunun farkına varmakta, iflah olmaz bir sorun yaratıcısı olarak ayırt etmekte zorlanıyor. Dışta egemen olan düzensel egonun devlet, din ve toplum gibi büyük kurumlar tarafından adeta olağan birşeymiş gibi kabul ve hatta "icra" edilmesinin en olumsuz taraflarından biri, bireylerin o dıştaki şiddetli kötülüğe, patolojiye bakarak yaptıkları bir karşılaştırmaya dayalı olarak, kendi daha pasif/zayıf olan egolarını adeta "normal/doğal/sağlıklı" birşeymiş gibi kabul etme eğiliminde olabilmeleridir. Yani insanlar kendilerindeki patolojiyi ayırt edemiyorlar. Çevreye, başka bireylere veya canlılara açıkça ve çok şiddetli bir zarar vermemenin "iyilik/doğallık/normallik" hali olduğunu sanıyorlar. Bu doğru değil. Ve ayrıca kötülük sadece dışa yapılan birşey değildir, kendine yapılan kötülük daha az kötü değildir. Pozitif eğilimleri mevcut ve hatta güçlü olabilecek olmakla birlikte egosunu, yani hastalığını tanımayan, ayırt edemeyen birey, kendine çok ciddi zararlar verebilir ve diğerlerine de dolaylı şekilde zarar verebilir bu şekilde.

Ve hiçbirimiz bir anda egomuzun tamamen ayırdına varıp ondan hemen kurtulabilecek değiliz. K'ların "hepiniz KH'siniz" deyişi de bununla ilgili. KH'siniz demek, "var gücünüzle negatifliğe, kötülüğe adanmaktasınız" demek değil. "Egonuz var" demek. Bu ego meselesinde uzmanlaşmamız gerekiyor hepimizin. Egomuzu inkar etmeden, komplekse de kapılmadan, mümkün olduğunca soğukkanlı ve dikkatli bir şekilde derin bilinçsel bir hastalığımızı teşhis ve tedavi çabasında kendimizi eğitmemiz gerekiyor. Bu hiç kolay değil aslında. Egoyu tanıyıp onu giderek geride bırakabilmemiz için gerçekten çok büyük, çok güçlü, aşkın, evrensel, ezeli ve ebedi bir pozitifliğe, adalete, sevgiye, kudrete inanç ve güven sahibi olmamız ve hatta onunla özdeşleşebilmemiz gerekir. Aslında "Allah" kavramının bu kadar güçlü ve yaygın olmasının başlıca sebeplerinden biri de budur ama rahmetli Yaşar Nuri'nin "Allah ile aldatma" meselesinde dikkat çekmeye çalıştığı gibi Allah adına o kadar büyük, o kadar şiddetli patolojiler, şeytanlıklar yapılmıştır ki insanlığa, tıpkı "sevgi" kavramı gibi "Allah" kavramının içi de epeyce boşaltılmıştır. Ülkemizdeki en yaygın resmi dini ideoloji olarak İslam'ın bakış açısıyla bakılacak olursa, ben ancak belli başlı bazı tasavvuf önderlerinin tanımladığı Allah'ın gerçeğe en yakın tanım olduğunu düşünüyorum. Varlığımızın ve tüm varlığın özü olan, kendisinden gelinen ve kendisine dönülen ebedi ve ezeli sevgi ve bilinç güneşi. Varlığın ta kendisi. Korkusundan ziyade sevgisiyle hareket edilen ebedi ve ezeli varlık merkezi ve bütünlüğü. Allah'ın gerçekte ne olduğunun bilinmemesi, sezilmemesi, güvenilmemesi, sevilmemesi, özdeşleşilmemesi, ego dediğimiz sahte, parazit benliğin devranını başlatan şey.

bigsenfoni

#104
''Varlığımızın ve tüm varlığın özü olan, kendisinden gelinen ve kendisine dönülen ebedi ve ezeli sevgi ve bilinç güneşi. Varlığın ta kendisi. Korkusundan ziyade sevgisiyle hareket edilen ebedi ve ezeli varlık merkezi ve bütünlüğü. Allah'ın gerçekte ne olduğunun bilinmemesi, sezilmemesi, güvenilmemesi, sevilmemesi, özdeşleşilmemesi, ego dediğimiz sahte, parazit benliğin devranını başlatan şey.''

Bence de...:-)
DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET  OSHO


Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.