Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#30
Deneyimlediğiniz her pozitif duygunun, düşüncenin, deneyimin, titreşimin ne kadar değerli olduğunu ve neyi temsil ettiğini düşünebiliyor musunuz? O pozitifliğin hayatın kesintisiz, doğal gerçekliği olduğu bir yaşam boyutunu, BH'yi, Cenneti temsil ediyor o farkındalıklar ve iradeler. Yani Cennetle aranızdaki bağ, köprü onlar.

"İsterseniz sadece pozitif duygularınız olabilir" derken K'lar, BH'ye mezuniyete atıfta bulundular diye tahmin ediyorum.

Pozitif halleri deneyimleme biçiminizi gözlemlemeye çalışın. Ne kadar kendi özel çabanızla, bilinçli iradenizle  oluyor bu? İyi bir haber aldığınızda, hoşunuza giden birşey gördüğünüzde ve yaşadığınızda, şanslı bir gelişme olduğunda, nispeten kolay bir şekilde pozitif bir hal deneyimlersiniz. Ama zamanınızın/deneyimlerinizin çoğunda pozitif bir hal içinde değilsinizdir. Negatif haller pozitif hallerden çok daha yaygındır. Bunun "şansa" kalmaması için gerekli tedbirler birileri tarafından çok uzun zamandır alınıyor.

Evet, elbette bizim gibi insanlar, bulundukları ortamda imkan buldukları ve kendi morallerinin müsait olduğu her durumda sosyal ortamlarının "frekansını yükseltmeye" gayret ederler. Arkadaşlar, dostlar bir araya geldiğinde şakalaşırlar, bir yerlere gidilir, birşeyler yapılır. Hayatımızda egemen olan negatiflik bariyerini aşmaya, pozitif duygu ve düşünceleri güçlendirmeye yönelik bir çaba harcanır. Pozitif haller tabi ki her zaman dışarıdan çok belli olacak şekilde veya bir şov gibi yaşanmak zorunda değildir ama genellikle dışarıdan kolayca algınabilir niteliktedirler. Sahici olması ölçüsünde, pozitiflik de negatiflik gibi bulaşıcıdır ve kendini göstermeyi, ifade etmeyi daha çok sever. Kahkahayı bir tedavi biçimi olarak kullanan uzmanlar var. Ve "gülmenin" ne kadar çok sıkıntıya iyi geldiğine dair birşeyler okumuşsunuzdur veya okuyabilirsiniz. Fıkra geleneği, eğlence kültürü vs.

Benim gönlümden geçen, körü körüne, dar bakış açılı değil, bilinçli bir "pozitiflik" anlayışı geliştirmemizdir. Pozitifliğin kökenlerini anlamamızdır. Bu işin ilminde derinleşmemizdir. Dünyada olan biten onca negatifliğe körlük taslayan bir pozitiflik de değil savunduğum şey. Aksine, dünyada olan biten bunca kötülüğün, işkencenin, katliamın konumuzla, yani pozitiflik bilimiyle yakından ilgisi var. Dünyada neler olup bittiğini daha iyi anladığımızda, pozitiflik bilincimiz de çok daha derinlemesine, çok daha güçlü bir şekilde olgunlaşacaktır. Bize neler yapılmaya çalışıldığını ve yapıldığını anladığımız zaman, pozitifliğe erişim kudretimize daha da güçlü sarılacağızdır. Bu biraz da "köşeye sıkıştırılan kedinin" normalden çok daha cesur hamleler yapabilecek hale gelmesine benziyor. Dünyanın, hayatımızın ne kadar berbat bir halde olduğu gerçeğiyle yüzleştiğimizde, bunca kalabalık insan kitlesinin birbirine düşürülmüşlüğünü, acizliğini gördüğümüzde, gerçek çözümün ne olduğunu samimiyetle merak ettiğimizde, çözümün pozitiflik ve negatiflik biliminde olduğunu göreceğiz. Ekonomik adaletsizlikler, hukuki-yasal adaletsizlikler, kirlilik, zehirlilik, işkence ve katliamlar hayatımızın doğal birer parçası haline getirildi bizi "güdenler" tarafından. Bunların amacını anlamak, doğru dürüst tepki gösterip üzerimizdeki ölü toprağını atmak için önemli bir motivasyon.

Pozitiflik biliminde her "negatiflik" aslında değerli bir gözlem ve çözüm "malzemesi". Tıpkı tıbbın hastalık mikroplarını, virüsleri, parazitleri inceleyerek sağlık çözümleri üretmeye çalışması gibi biz de negatifliği, onun işleyiş biçimini anlayarak ilerleyeceğiz pozitifliğe. Yükselmek için birer basamak, birer tuğla aslında her negativite. Kendi negatifliklerimiz, boyun eğmişliklerimiz, güvensizliklerimiz, komplekslerimiz, korkularımız, suçluluklarımız, bunalımlarımız dahil. Sabırla birlikte tüm bunları aşıp geride bırakacağız (yani bıraksak iyi olur, öyle değil mi?).


bozadi

#31
"Meditasyon" denen şey biraz da bunun için yapılabilir bence. Hani iç gözlem, varlıkta veya bilinçte derinleşme. Meditatif bir halde veya sakin bir tefekkür halinde, içteki pozitifliğe odaklanılabilir, denemeler yapılabilir.

Bunun hayatımızda aslında en sık en düzenli yapılan şey olması gerekir. Ama buna ne kadar yabancılaştık, içimizde, bilincimizin derinliklerine, varlığımızın özündeki sonsuz imkanlara, coşkuya, sevgiye, sevince ne kadar yabancılaştık, yabancılaştırıldık. İçimizde gerçekten sonsuz bir hazine var aslında ve biz negatiflikler, yokluklar, imkansızlıklar, sıkıştırılmışlıklar, ezilmişlikler içinde kıvranıyor, sürünüyoruz.

Belki de, "bakın içimizde pozitiflik var, hadi ona odaklanalım" derken, meseleyi aşırı derecede hafifsiyorum. Vücudumuzdaki psişik bilinç organlarımız, bezlerimiz zehirlendi, ciddi oranlarda pasifleştirildi. Ümitsizleştirildik, zombileştirildik. Bilinçli ve iradeli pozitiflik erişim/kullanım gücümüz o kadar atıl kaldı, o kadar hamladı, istikrarsızlaştı ve verimsizleşti ki, aylardır son derece hareketsiz kalmış birine, "hadi maratona gidiyoruz" demek gibi birşey bu aslında ve kesinlikle ben de bu sıkıntılı duruma örnek teşkil eden biriyim aslında. Ama "çalışmamız gerekiyor". İdman yapmamız gerekiyor. Pozitifliğe erişim gücümüzü çalıştırmamız, güçlendirmemiz gerekiyor. Tam olarak belki nasıl birşey olduğunu ve nasıl etkili bir şekilde erişileceğini bilmiyoruz bilincimizdeki pozitifliğe, sonsuz kudrete, sevgiye, sevince, coşkuya. Ama bence hepimiz bir şekilde biliyor, seziyoruz ki, o orada. İçimizde, bilincimizde, varlığımızda!

O yüzden, ne kadar başarısız olsak da, ne kadar ümitsizleşsek de, uzun zamandır kullanmadığımız bilinç kaslarımız şimdi harekete zorlanınca ne kadar acısalar da, dursak da, düşsek de, bu yoldan geri dönemeyiz. Başka çaremiz yok.

bozadi

#32
"Kendi üzerinizde" pozitiflik erişimi disiplininizi geliştirme çalışmaları sırasında dış dünyadan belirli bir miktarda soyutlanma oluyor doğal olarak. Tabi bu çok mutlak bir düzeyde olmuyor ama şu veya bu düzeyde oluyor. Bir çaba göstererek bilincinizin derinliklerindeki pozitiviteyle bağlantı kurup "frekansınızı" yükseltmeyi başardığınızda dış dünyayla olan bağlantıları tekrar kurma veya dengeleme süreci daha kolay oluyor. Ama her çalışmada mutlaka frekanslar yükselecek diye birşey yok. Bazen pozitifliğiniz artmayabileceği gibi kafa karışıklığı ve hatta bir miktar moral kaybı da deneyimleyebilirsiniz veya bu çalışma çok bunaltıcı gelebilir pek çok sebeple bağlantılı olarak.

Yine de, vazgeçmeyip iradeli pozitiflik disiplininde geliştikçe iç dünya ve dış dünya arasındaki gidiş gelişlerin ve iletişim köprülerinin kurulma ve dengelenme süreci giderek daha kolay ve hızlı olacaktır diye düşünüyorum.

Ve sanıyorum ki içsel kudretinize, coşkunuza erişme ve yararlanma sürecinde fark edeceğiniz şeylerden biri, dış dünyada, daha doğrusu mevcut dış dünya koşullarında ne kadar çok sahtelik ve negatiflik olduğudur. Hatta bu sahtelik algısı sadece yapay koşullarla sınırlı değil, çok daha doğal faktörleri de kapsayabilir. Sahtelik veya ilüzyon. Örneğin nerede olduğunuz, gece mi yoksa gündüz mü olduğu vs. (yine zamanın sahteliği meselesi)

İnsan, tüm bu negatif egemen koşullarda "kendi varlığındaki" sonsuz pozitiflik potansiyelini fark edip ona erişimde disiplin geliştirmeye adandığında, o disiplinin giderek mutlaklaşmasından başka hiçbir amaç daha öncelikli veya önemli görünmüyor. Yapmamız, başarmamız gereken şeyin bu olduğu o kadar açık ki. Bunu yapmadığımız sürece çoğu durumda "kayıp" bir durumdayız aslında. Evet, elbette yaşamımızda kendimizin ve başkalarının iyiliği için çeşitli çabalar harcıyoruz bir sürü strese katlanarak. Tabi ki bu da boşa değil, anlamsız değil ama belki de hiçbir şey, bir bireyin bir sürü aleyhte koşullar altında içsel pozitiflik kudretine bilinçli bir çabayla erişme gerekliliğini hissetmesinden ve bunun için gerekli disiplini geliştirmeye adanmasından daha önemli değildir.

bozadi

#33
BH kutupsallığında "almaktan ziyade vermeye odaklı" olmaktan bahsedilir. Tanrısal, İlahi perspektifle ilişkilidir. Kendi bireysel varlığının da bir parçasını teşkil ettiği Mutlak Varoluşun ne olduğunu bilen kişinin yapmak isteyeceği başlıca şey bu güzelliği, bu mutluluğu, bu coşkuyu, sevgiyi diğerleriyle paylaşmaktır.

"Beklentisizlik" diye tavsiye edilen şey bununla yakından bağlantılı. Her anlamda sonsuz tatmin edici birşeye (herşeye) sahip olduğunu bilen birinde "şiddetli bir beklenti" veya istek veya ihtiyaç duygusu oluşmaz. Derin bir dinginlik, mutluluk olur, paylaşım ve yardım olur.

Durduğumuz yerde bizi sonsuz tatmin edecek, tüm şiddetli arzulardan veya beklentilerden kurtaracak, sonsuz bir dinginlik, huzur ve sevinç verecek birşey var. O "birşey" değil, o sizsiniz. Sizin varlığınız, kimliğiniz o! Varlığınız aslında sevinçten yapılmıştır! Sonsuz coşkudan, bilinçten, güzellikten, sevgiden! Tüm varlıkların özü budur. Bu basit ve sonsuz gerçeğe uyanacak mıyız? Yoksa K'ların deyişiyle "sonsuza kadar sahip olduğumuz şeyi sonsuza kadar arayıp duracak mıyız?"

bozadi

#34
Negatif deneyimlerin (negatif duygu ve düşünceler; nefret, bunalım vb) aslında bizler için önemli ve değerli birer malzeme olduğuna olacağına değinmiştim. Bunun başlıca sebeplerinden biri, varlığınızın gerçek kaynağı olan pozitiflikle bilinçli iradeli etkileşiminizi güçlendirme sürecinde, doğal olarak aklınıza gelecek olan ve yapmak isteyeceğiniz şeylerden biri, içine düştüğünüz olumsuz bir durumun duygu ve düşünce süreçleriniz üzerinde yarattığı negatif etkileri dengeleyebilecek, yani maruz kaldığınız negatiflik yangınlarını kontrol altına alabilecek bir karşı-çaba göstermenizdir.

İnsan halinden hoşnut denebilecek bir durumda olduğunda, frekanslarını yükseltme çabası çok anlamlı görünmeyebilir veya o çabayı gösterirken, bunu ne ölçüde sürdürmesi veya derinleştirmesi gerektiğine dair bir belirsizlik veya subjektiflik içinde bulabilir kendini ve bu durum rahatsız edici olabilir. Ama iyi veya nötr denebilecek bir durum değil de bariz ve yoğun bir negatifliğin içinde bulduğunuzda kendinizi, özellikle de bunun büyüyen bir yangın gibi çok yıkıcı hale geldiği durumlarda, belki hemen değil ama giderek o yangınlar sırasında "içsel/varoluşsal pozitiflik" çabanızı da hatırlamaya, o frekanslarla "iletişim" kurmaya başlayacaksınız. Bunu belki de yapıyorsunuz zaten. Ama yine de insan negatiflik yangınına maruz kaldığında, onu kontrol altına almak, yani yakmaya devam etmesini engellemek, durdurmak, yavaşlatmak kolay değildir. Özellikle problem bir veya daha fazla başka bireyi de kapsıyorsa ve size ciddi bir haksızlık veya yanlışlık yapıldığını çok iyi biliyor veya düşünüyorsanız ve mesele hemen hallolabilecek veya çözüm sürecine sokulabilecek gibi görünmüyorsa, çok berbat bir hal içinde bulabiliyoruz kendimizi. Öyle bir durum yaşanırken pozitiflikten bahsetmek, sınırsız-koşulsuz pozitifliğin varlığına ve egemenliğine, geri kalan herşeyin nispi önemsizliğine konsantre olmak hiç de kolay ve hatta mümkün olmayabilir. (deneyim konuşuyor!)

Bunu "zorlamak" akıllıca olmayabilir. Yani psikolojik yangın sırasında yoğun negatif duygu ve düşüncelerle kavrulurken, pozitiflik disiplini niyetiniz aklınıza gelse bile hemen ille o yangını kontrol altına "alabilmeniz" gerekmez ve bunu zorlamak akıllıca olmayabilir. Sabırlı olmamız gerekecek. Öyle ki, bazen o yangının kendi akışı içinde devam edip doğal olarak yavaşlayıp sönmesini beklemek, zoraki bir pozitiflik karşı koyuşu çabası göstermekten daha iyi (daha az kötü) olabilir. Yani şiddetli bir negatiflik fırtınasına yakalandığınızda ille de onu içsel sonsuz pozitiflik kudretiyle hemen dengeleyebilmeniz gerektiğini düşünmeyin. Bu yangınlar, bu fırtınalar, bu depremler meydana geldiğinde,  "acil pozitif müdahale" gücünüzü kullanma konusunda "şimdilik" "acele" etmeyelim. Edebileceğinizi düşünüyorsanız ve denemek istiyorsanız elbette bunu yapabilir, deneyebilirsiniz, belki de bu konuda zaten performansınız iyidir ama ben kendim de önemli ölçüde dahil olmak üzere çoğunluk için tahminlerime, gözlemlerime, sezgilerime göre bu tavsiyede bulunuyorum. Aşırı zorlamaya gerek yok. Peki ne mi yapalım? Şimdilik "pozitif müdahale" pratiklerimizi nispeten küçük çaplı negatiflik afetleri sırasında, acele etmeden, çok ciddiye almadan, deneme/gözlem niyetine kullanalım. Hani şiddetli bir fırtına gibi değil de, hafif çaplı can sıkıntısı veya moral bozukluğu durumlarında. "Sevdiğiniz birşey yaparak", yani dikkatinizi başka birşeye vererek şu veya bu kolaylık düzeyinde bir şekilde yangını kontrol altına alabildiğiniz negatif durumlar vardır. İşte, bazen bu tür durumlarda dikkatinizi o negatiflikten uzaklaştırmak için kullandığınız yönteme ek olarak veya onun yerine, bu başlık altında ele almaya çalıştığım, varlığınızın özü ve kendisi olan sonsuz pozitif potansiyele bilinçli ve iradeli bir şekilde erişme çabası gösterebilirsiniz. Bunu düzenli veya düzensiz yaptıkça, bu giderek daha sık yaptığınız birşey haline gelecek. Sabırla, giderek ustalaşacaksınız, yani ustalaşacağız. Pozitiflik giderek doğal haliniz olmaya başlayacak ama bence bu konuda çok acele etmeyelim. Tahmin ediyorum ki, sonunda artık güçlü negatiflik fırtınaları ve hatta "saldırılar" sırasında bile içsel/varoluşsal pozitifliğinize erişerek o fırtınalar veya saldırılar sırasında olup olabileceğiniz en ideal durumda olacaksınız; olacağız. "Saldırı" derken öncelikle kaynağı ne olursa olsun psişik saldırılardan, basınçlardan bahsediyorum. Bu bazen ille başka bir boyuttan veya gizemli bir kaynaktan değil, etrafımızdaki insanlardan da kaynaklanabilir. Ve kendi bazı komplekslerimiz, korkularımız, endişelerimiz de bu tür durumlara imkan yaratabilir. Evet, bunu da vurgulamak gerek. Şimdi biz birlikte bu pozitivite çalışmalarını yaparken ve belli bazı ilerlemeler sağlarken, disiplinimiz artarken, sanmayalım ki içimizdeki tüm negatif duygu ve düşünce programlarından arındık. İnanın bu hiç kolay ve hatta mümkün değil özellikle kısa ve orta vadede. Dış kaynaklı bir negativite moralimizi alt üst ettiği, bizi adeta mahvettiği zaman, bence içimizde, yani kendi bilincimizde mutlaka o durumun o şiddete ulaşmasına imkan tanıyan bazı açıklar, zayıflıklar vardır mutlaka içimizde. Kısacası, pozitiflikte disiplin ve irademizi geliştirme sürecinde sanki tüm negatif duygu ve düşünce kalıplarımızdan tamamen arınmışız, tamamen geride bırakmışız gibi bir varsayım içinde olmayalım, yoksa karşılaşacağımız bazı durumlar pozitiflik yolunda ilerlemeye devam etme güdümüzde bile ciddi kayıplarla sonuçlanabilir. Ne olursa olsun, bundan sonra ne kadar negatif şeyler yaşayabilecek olursak olalım, onun varoluşumuzun esası olan pozitiflikten, tüm zaman ve mekanları kapsayan ve ötesine geçen sonsuz ilahi bilinçten, güzellikten, sevgiden daha büyük, daha önemli, daha güçlü birşey olamayacağı genel inancına sahip olalım, bu inancı güçlendirelim ve karşılaşacağımız ve bizi aciz durumda bırakan sorunlarda bilincimizi geliştirmeye, zayıflıklarımızı gidermeye yönelik bir fırsat olduğunu düşünelim, bunun için bile sevinmeyi bilelim.

İnsan dış dünyada bir tartışma, bir haksızlık veya yanlışlıkla ilişkili negatif bir durumla karşılaşınca veya negatif hale girince, o negatif halde kalmayı ve hatta derinleştirmeyi sürdürmek çok mantılı veya doğal görünebiliyor. Tabi, durum olur gerekli bir yüzleşme veya sorgulama için kızgınlığın sağladığı cesareti kullanmak gerekebilir. Orada zaten tüm negatif görünüme rağmen pozitif bir güdünün, bir gerekliliğin varlığını hissedersiniz. Ama genel bir prensip olarak bizi negatif bir hal içine soktuğunu veya negatif duygu ve düşünceleri giderek yoğunlaştırdığını gördüğümüz koşullarda, bu bizim için bir "zil" çalmalı ve o negatif durum egomuz için ne kadar "çekici" olabilecek olsa da (örneğin ateşli bir tartışmada ve uzlaşmazlıkta karşı tarafın haksızlığını veya yanlışlığını yüzüne çarpma veya bir şekilde karşı tarafı ezme veya aşağılama isteği), en büyük kazancın tüm o negatifleştirici atmosferin etkisinden çıkmak, tekrar varlığımızın özündeki pozitiflikle etkileşimimizi artırıp onun frekanslarının kendi üzerimizdeki oluşturduğu atmosferi güçlendirmek olduğunu hatırlamalıyız. Bu demek değil ki gördüğümüz yanlışlıkları eleştirmeyelim, doğrusu hakkındaki görüşümüzü paylaşmayalım. Benim kastettiğim, negatiflik atmosferinin güçlendirilip güçlendirilmemesi ile ilgili. Hepimizin tüm bu durumları zaman zaman yaşadığını ve şu anda paylaştığım tavsiyeleri de kendi başına gayet güzel akıl edebilip yapabildiği kadar yaptığını biliyorum. Ve ahlak eğitmenliği yapmak veya taslamak değil niyetim. Ben kendim zaten yardıma muhtaç durumdayım. Bu forumda gündeme gelen bilgiler ve kendi sezgilerimiz yoluyla kendime yardımcı olma çabamı ortak bir çabaya dönüştürmeye gayret ediyorum. Amacım özellikle ruhsal pozitivite – negativite faktörlerinin hayatımızdaki ve tüm deneyimlerimizdeki işleyiş biçimini ele alıp parçaları birleştirerek bir anlamda birlikte bu işin kitabını yazabilmemiz ve o rehberlikten hep beraber yararlanabilmemiz ve o rehberliği giderek daha iyi, daha doğru, daha zengin ve etkili hale getirmemizdir. Parça parça hepimiz pek çok şey biliyoruz, buluyoruz ve uygulayabildiğimiz kadar uyguluyoruz ama hayatımız ve bilincimiz o kadar değişken, zorlayıcı, yıkıcı ve bölücü koşullarla karşılaşıyor ki, yapbozun parçalarını bir araya getirerek büyük resme, büyük rehberliğe ulaşmak göründüğü kadar kolay olmuyor. Burada hep birlikte yapabilmemizi umduğum şey de budur.

Bir birey "durup dururken" daha pozitif bir hale girdiğinde, yani daha pozitif olduğunda, çevresindeki bireyler genellikle o şahsın iyi bir haber aldığını, şanslı bir şey yaşadığını vs düşünür. Yani ille o insanın pozitif bir dış faktörle karşılaştığını, dışarıdan pozitif birşey aldığını varsayar. Tabi bazen "aklına birşey gelen" bir bireyin gülümsemesi veya mutlu olması da dikkat çeker. Şuraya gelmeye çalışıyorum: Bir insanın "içine", "derin bilincine" veya "varoluşsal özüne" GİDİP oradan pozitif bir tazelenme ile dönmesi veya pozitifleşmesi pek aşina olduğumuz veya rastladığımız bir durum değildir. Bireyin mutlanması, kutlanması, sevinmesi, olumlanması ille o birey için pozitif nitelikte bir dış faktörle karşılaşmasını gerektirir insanların ezici çoğunluğuna göre. Bir insanın dışındaki değil içindeki, kendi bilincinin ve varlığının derinliklerindeki bir potansiyelle etkileşime girerek kendini yükseltmesi, bunun doğal ve düzenli bir pratik haline gelmesi fikri niyeyse pek yaygın değil.

Hani Müslümanlar (en azından bir kısmı) düzenli namaz kılar. Belki en azından Cuma namazlarına şu veya bu şekilde düzenli gider. Veya bir Hıristiyan Pazar günleri ayinlerine gider veya iyi-kötü düzenli denebilecek şekilde kilisesinde veya evinde dua eder, bir başkası kendi dinine veya inancına göre düzenli denebilecek benzer nitelikte bir pratiği yapar. İşte, ideolojilerin tüm sorunlu yönlerine rağmen pozitif bazı potansiyellere de sahip olmasıyla bağlantılı birşey var burada. "İbadetlerde" ve diğer düzenli dini vecibelerde bir "disiplin" geliştirme faktörü vardır. Ve disiplin gerçekten insanların ezici çoğunluğu için çok problemli bir alandır. Kendini geliştirme disiplini. Bir yola girme ve o yolda hedefe ilerleme disiplini. Ben örneğin İslam diniyle veya başka din veya ideolojilerle ilgili pek çok olumsuz eleştiri yapmakla, insanları birbirine düşürmede ve yozlaştırmada kullanılma potansiyellerine dikkat çekmekle birlikte, tüm ideolojilerin insanların geneli için önemli bazı pozitif potansiyellerinin de olduğunu söyledim ve söylerim. İşte, nasıl bir Müslüman namaz veya oruç ve diğer bazı "görevleri" yerine getirme zorunluluğu hissediyor ve disiplin geliştirmesi gerektiğini hissediyorsa, bence bizlerin de böyle bir disipline ihtiyacımız vardır. Bu demek değil ki bir insan hem Müslüman olup hem de böyle bir disiplinden yararlanamaz; elbette yararlanabilir. Tüm ideolojiler içinden pozitif eğilimi negatif eğiliminden daha güçlü olan bireyler bu tür pozitivite geliştirme disiplinlerinden yararlanabilirler ve bence birbirleriyle işbirliği yapabilirler ve yapmalıdırlar. Bu disiplin, varlığımızdaki sonsuz iyilik, güzellik, sevgi, coşku potansiyeline ısrarla erişmeye, mutlu olmaya, sevinmeye, güvenmeye, huzurlu olmaya ve bunları paylaşmaya yönelik bir disiplindir. Bunları bu kadar hızlı söyleyince ve savununca sanki 5 dakikada tüm negatifliklerimizden kurtulabilirmişiz ve o şekilde kurtulmalıymışız gibi bir resim çizme maksadıyla söylemediğimi tekrar vurgulamak istiyorum. Aksine, negatifliğin özellikle mevcut dış faktörlerden ne kadar çok beslendiği ile ilgili korkutucu bir manzarayla karşı karşıyayız ve insanlığın binlerce yıldır yaşadığı benzer durumun sınırlayıcıklıkları, zehirleri, anormallikleri genetiğimizi şekillendirmiştir adeta. O yüzden, "new age"ciliğe karşı olmamdan kastım budur. Uzun zamandır içimize işleyip varlığımızın özündeki sonsuz pozitif potansiyelin ışığını kesen ve mevcut dış faktörlerden, yani sosyo-siyasi-askeri-ekonomik düzenin dayattığı şiddetli negatifliklerden beslenen problemli durumumuz hiç basit bir durum değildir. Hepimizin egosunu besleyen, öz varlığını gölgeleyen, çok sayıda içsel ve dışsal faktör var. Bunun 3-5 dakikada, günde, ayda veya hatta yılda tamamen aşılabilecek birşey olduğunu sanmayalım. Biz sadece çok olumsuz bir görünüm arzeden mevcut durumun veya koşulların bir teşhisini yapıp, potansiyel sınırsız-koşulsuz pozitivitenin varlığına dikkat çekip negativiteden kalıcı pozitiviteye doğru nasıl ilerlenebileceğine dair bir çözüm yolu inşa ediyoruz birlikte.

bozadi

#35
Bu arada, ibadetlere, dini pratiklere, örneğin namaza vurgu yaparken, aklımda biraz da şu var: İnsanlar hayatın doğal akışı içinde genellikle son derece stresli olan bir koşturmaca içindeler. Ama işte namaz kılan biri için, o koşturmacanın "askıya alınabilmesinde" çok güzel, değerli olan birşey var bence. Pozitif bir potansiyel var. Tabi o  pozitif potansiyel daha çok namaz kılan bireyin kendi kutupsal eğilimlerine bağlıdır ve zaten ben de pozitif potansiyel derken, pozitif eğilimi negatif eğiliminden daha güçlü olan bireyleri kastediyorum. Hayatımızın, düzenimizin stresli ve hatta boğucu keşmekeşi içinde o süreci askıya alıp özellikle bir grup insanla birlikte abdest almak, bir caminin nispeten geniş, büyük ölçüde boş, sakin ve tepede küresel unsurlarla kaplı mimarisi içindeki huzurlu denebilecek ortamına girmek, ve günlük hayatın olağan gerekliliklerine çok zıt düşüyor ve hatta meydan okuyormuş gibi görünen hareketlerle zaman geçirmek, dua etmek, pozitif bir potansiyel taşıyor bence. Evde kılınan namaz için de benzer etkiler söz konusu olabilir. Kişisine bağlı. Evet, bahsettiğim pozitif potansiyeller bireyden bireye miktarı ve niteliği değişen birşey. Kafadan olumsuzluklar, hırslar, negatif duygu ve düşünceler bir süreliğine bile olsa atılmıyorsa, kızgınlık ve intikam eğilimleri varsa, veya Cuma hutbesinde pozitif görünümlü olduğu halde daha çok negatif tesirler yapan şeyler anlatılıyorsa, veya birlikte namaz kılınan bireylerle ilişkili negatiflikler söz konusuysa, kısaca namaz sürecinde stresli süreçlerden bir süreliğine de olsa uzaklaşılıp içsel pozitif kudretle, şifayla bağlantı kurma fırsatı değerlendirilmiyorsa, egosal beklentiler, kızgınlıklar, olumsuz duygu ve düşünceler o veya bu şekilde hakimse sürece, o zaman pozitif bir potansiyelden veya fırsattan bahsetmenin de fazla anlamı kalmıyor.

Ben Müslüman değilim ve olmayı da düşünmüyorum. Başka belirli bir dinin veya ideolojinin de mensubu değilim. Ama her ideoloji ile ilgili gerçekten pozitif bazı potansiyeller olduğundan da şüphe duymuyorum. İnsanları birbirinden ayıran şey Müslüman olup olmamaları veya başka herhangi bir dini veya etnik veya ideolojik kimliğe mensup olup olmaları değildir. Tek fark pozitif ve negatif eğilimlerin ne ölçüde geliştirilmekte olduğu konusundaki farklardır, gerisi tek kelimeyle teferruattır bana göre.

bozadi

#36
Alıntı Yap

PROF. DR. AHMET İNAM'IN "MUTSUZLUK AHLAKSIZLIKTIR" YAZISI ÜSTÜNE BİR RÖPORTAJ
[/b]

1- Yazınıza göre, ahlaksızlar ordusunun mensupları gün geçtikçe çoğalıyor. Buna dur demenin yolu yok mu?

Farklı yolları vardır. Yüzyıllardan beri, Doğu bilgeliğinde, Batı ahlak düşüncesinde sürekli olarak gündeme getiriliyor. İnsan düşünce, kural olarak nasıl ahlaklı olacağını kuramsal olarak biliyor; doğrusu bildiğini savunuyor. Uygulayamıyor. Ahlak eylemlerle sonuçlanıyor, kuramsal olarak ne denli bilgili olursanız olun, bilginizi yaşayamadıkça, eyleme dönüştüremedikçe, ahlaklı olamıyorsunuz. İşin ilginç yanı, ahlaklı görünen her eylemin de ardında onu destekleyen bir iç dünya olmadıkça, ahlaklı olunmadığını söyleyebiliriz. Ahlaklı olmak, eylem ahlaklılığının yanı sıra iç dünyanızın da ahlaklı olmasını gerektiriyor. İstemeye istemeye ahlaklı olunamaz çünkü. İç dünyanızın ahlaklı olması ne demek? Karakterinizin ahlaklı olması demek. Düşüncelerinizde, tasarılarınızda, niyetlerinizde; açıkca, kimse sizi görmediği zamanlarda ahlaklı olmak demek. Ahlaklı olmak, bir "show", bir rol değildir. Reçetelerle, vaazlarla, akış diyagramlarıyla, "on derste ahlaklı olma" kitaplarıyla ahlaklı olunmaz.

Ahlaksızlığın önlenmesi, ahlaka bakışımızın, insan ve hayat anlayışımızın kökten dönüşmesiyle olanaklıdır.

2- Her şeye rağmen; etrafındaki sorunlara, yaşamın zorluğuna, hayatın ve insanların kazıklarına rağmen, kendi içindeki mutluluğu muhafaza etmeyi bilen insanlar var çevremizde. Sizin de vardır mutlaka. Sizce bu insanların sırrı nedir?

Kendisiyle barışık olmayı bilen kişilerdir bunlar. Belki nice acılardan geçmişlerdir. İçlerinin sağlamlığı, paylaşmayı bilmelerinden, insana, hayata saygı duymayı bilmelerindendir. İçlerinde bir çok dünya barındırırlar. "Mangal gibi" yürekleri vardır, halkımızın deyişiyle; içlerinde dünyalar yıkılır, dünyalar kurulur. Dünyaların sığdığı dünyalarıyla fırtınalar ve felaketler karşısında sarsılsalar da yıkılmazlar. İşte bu insanlardır mutlu insanlar. Mutluluk bir ruh hali değil bir karakterdir. Bir karakter yapımı, inşasıdır.

3- Mutsuz insan ahlaksız olduğu gibi, "başarısız insan, üretemeyen insan, çalıştığını sanıp mesai saati dolduran insan" da o zaman ahlaksızdır mıdır?

Elbette. Maslow'un deyimiyle, kendini gerçekleştiremeyen ,kendine, üreterek, severek, dünyalar yaratamayan insan mutsuzdur. Ahlaksızdır. Olacağı kadar olmaya çalışmayan insan, insanlığa en büyük kötülüğü yapmaktadır. Ahlaksızların başıdır.

4- Yazınızda "mutluluk karakteri"nden bahsediyorsunuz. Bu karakterin temel özellikleri nelerdir?

Sevebilen, saygı duyabilen, yüksek değerler yaşayabilen, üreten, cana, canlılığa hürmeti olan, iç dünyasındaki derinliklerde nice dünyanın saklı olduğu, ateşli, çalışkan, keyifli biridir. Yanlışlarından öğrenmeye her zaman açıktır. Çirkinlikleri, eksikleriyle yüzleşmekten asla korkmaz. Hayatın ona emanet olduğunu bilir, onu geliştirmek için elinden geleni yapar.

5- Mutlu ve mutsuz insan üzerine yaptığınız tanımlar, kendini yetiştirmek, geliştirmek üzerine kafa yoran ve bunu başaran insan tanımıyla aynı özellikleri taşıyor? O zaman mutluluğun tek anahtarı her alanda kazanılan başarı mıdır?

Değildir. Başarı, her zaman bize bağlı değildir. Mutlu, elinden geleni yapan, kendine karşı dürüst biridir. Mutlu, başarı ya da paranın ikincil önemde olduklarını bilir. İçi fakir insanın dış zenginliği onu mutlu edemez. Sığ, dar ruhlu insan mutlu olamaz. Haz alabilir, haz dolu olabilir ama mutlu olamaz. Ancak insan gibi insan olmayı başarabilmiş insan, mutlu olmayı hak eder.

6- Mutsuzluğun ahlaksızlık olduğunu insan deneyimleyerek nasıl öğrenir? İnsan yaşamadan hiçbir şeyi öğrenemez mi?

Öğrenebilir elbette, enformasyon edinebilir, ama bilgi enformasyondan farklıdır. Yaşanarak, içselleştirilerek, yoğrularak öğrenilebilir.

7- Son olarak; Ahmet İnam'ın, prof. olarak, insan olarak, eş olarak baba, arkadaş, dost olarak hayata bakış açısını sormak istiyoruz. Kendini sorgulayan bir mutsuz, bir ahlâksız bu yazıyı yazdı diyorsunuz çünkü. Hayat, insan, başarı, aşk, ilişkiler, çalışmak, proje üretmek gibi kavramları sizin için ne ifade ediyor?

Ben henüz mutlu karakteri edinememiş, bir mutluluk yolcusuyum. Bir mutluluk projesiyim. Ömrüm yeterse, bir gün mutlu olurum belki. Çocuğum daha. Büyüyebilirsem, belki, alabilirim payımı mutluluktan.
 

Kaynak

bozadi

#37
Evet arkadaşlar. "Varlık madenciliği"... Varlığımızdaki evrensel ve sonsuz farkındalık, sevinç, güven, huzur ve sevgi elmaslarının madenciliğini yapıp ortaya çıkarabilmemiz gerekiyor.

Durduğunuz yerde, kendi kendinize, göstereceğiniz bir çaba yoluyla az öncesinden daha güzel, daha sevinçli, daha güven verici, huzurlu bir nefes almayı başardığınızda, kastettiğim şeyi yapıyorsunuz. Bu, sırf ben söylediğim için yapabildiğiniz veya akıl edebildiğiniz birşey değil elbette. Hayatınız boyunca bunu şu veya bu sıklıkta ve derinlikte yaptınız, yapmaya çalıştınız. Ben sadece zaten her zaman yüreğinizin ve aklınızın derinliklerinden yapmak istediğinizi bildiğim birşeye özellikle doğrudan bu şekilde odaklanarak yapmanızı, yani yapmamızı öneriyorum.

Kendi omurgası, ruhu, varlığı üzerinde ayakta durabilmek derken kastettiğim şey bu aslında. Varlığımızın en büyük yakıtı olan sonsuz sevince, güzelliğe, huzura ve güvene erişme konusunda dış kaynaklara bağımlılığımızı azaltmalı, bu en temel ihtiyaçlarımızı bizzat kendimiz yaratabilmeli veya diğer bir ifadeyle bunlara kendi varlığımızın köklerinden erişebilmeli, bunun "madenciliği" konusunda ustalaşmalı, o mükemmel kristalleri varlığımızdan ortaya çıkarabilmeliyiz.

Bunu zaten pek çok kez yaptınız, farkında olarak veya olmayarak. Artık bunu daha bilinçli, daha farkına vararak yapabilmeliyiz bence. Dünyanın ve tüm varoluşun en basit ve en büyük sırrı bence bu. Aslında "sır" diye birşey de yok, sadece yaşamakta veya dayatılmakta olduğumuz hayat biçiminin varlık düşmanı, sevgi düşmanı, sevinç düşmanı, huzur düşmanı, güven düşmanı bir hayat biçimi olmasından dolayı, varoluşun en basit ve en evrensel gerçeklerinin üzerine zehirli katmanlar yığılmış durumda. Öyle ki o zehirli zemin üzerinde yaşarken, o katmanların altında yatan ve varlığımızın kendisi olan şey şimdi bir sır kadar uzak ve imkansız görünüyor. Halbuki o zehirli katmanlar sizinle sizin aranızda oluşturuldu. Varlığınızın yüzey birimini köklerinden ayıramadı. Sadece, zaman içinde yüzeyde oluşturulan sahte benlik (veya "hasta" benlik), varlığının o zehirli toprak altında kalan gövdesi veya kökleriyle doğrudan organik bağlantısı olduğunu fark edemiyor. Kendisini sadece üzerinde yürüdüğü zehirli katmanın yüzeyinde görebildiğinden ibaret sanıyor. Bu da onu zayıflatıyor ve kolayca manipüle edilebilir hale getiriyor. O yüzden artık varlığımızın derinlikleriyle bağlantılarımızı yeniden keşfetmemiz, bunu denememiz ve bu konuda işbirliği yapmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Sadece, bu konuda aşırı acele etmememiz gerektiği konusunda bir uyarıda bulunmak istiyorum. Çektiğimiz zorluklar ve işkenceler, maruz kaldığımız korkular, endişeler ve kompleksler, bu cehennemden bir "çıkış" görür görmez sanki hemen tüm bu dertlerden hemencik tamamen arınabilirmişiz gibi bir yanılgıya sevk edebilir. Bu "kaçma" isteği olur biraz da ve kendinizi tekrar çok acı verici bir şekilde zehirli katmanlar içinde sürünürken bulabilirsiniz.

Bunun tam tersi şeklinde bir yanılgı da olabilir. Yani, içine battığınız berbatlıklardan, korkulardan, nefretlerden, komplekslerden dolayı, varlığınızın köklerindeki saf veya safa yakın pozitiflik frekanslarına erişme gücünüzü kendiniz ekstradan sınırlıyor veya sınırlayacak olabilirsiniz. Çünkü bu size fazla "lüks" görünebilir. Gerçek evrensel pozitif frekanslara, farkındalıklara, duygu ve düşüncelere erişmeye "hakkınız" olmadığını, bunu yaparken adeta bir hırsızlık veya bir haksızlık veya bir bencillik yaptığınızı veya suç işlemekte olduğunuzu düşünme/sanma eğiliminde olabilirsiniz. İşte içinde yaşadığımız sahte düzen bizi böylesine sersemleştirebiliyor. Kendi varlığınız yoluyla ulaşabileceğiniz sonsuz hazineleri kendinize yasaklayabiliyor veya onun varlığına yabancılaşıp aciz ve çaresiz olduğunuza inanabiliyorsunuz.

Ve belki bu yukarıda tanımlamaya çalıştığım iki zıt görünümlü yanılgı biçimini peşpeşe ve hatta aynı anda bile yaşamanız mümkün olabilir bazı durumlarda. Bunları giderek aşmalıyız. Bu işin dengesini bulmalıyız. Bunun için de sabırlı olmalıyız. Hemen sonuç alamamaktan dolayı aşırı ümitsizliğe veya karamsarlığa kapılmamalıyız. Tabi bu karamsarlığa yine de düşeceğiz (ben düşüyorum, hatta genellikle o çukurdan çıkmıyorum açıkçası) ama bunu giderek azaltacağız inşallah.

Bu önerdiğim şeyi aslında özellikle orta ve uzunvadede işbirliği ve destekleşme halinde yapmamızı öneriyorum ve hatta eğer öyle olmuyorsa birşeyler yanlış yönde gidiyor demektir ama kısavadede ve belki kısmen ortadavadede bu hususta büyük ölçüde "tek başımıza" da olabiliriz. Ve açıkçası, bunu tek başınıza yapabilmeniz, bu konuda elinizden geldiği kadar ustalaşmanız çok önemli. Ancak o şekilde grup faaliyeti gerçekten en verimli haline ulaşabilir vakti geldiğinde.

Ve tek başına bu madencilik çalışmasını yaparken (NOT: buna "madencilik" dememe bakmayın, gözünüzde ille o şekilde canlandırmak zorunda değilsiniz, meselenin özünü sezdiğiniz kadarıyla kendiniz herhangi başka bir görselleştirme biçiminden de yararlanabilirsiniz. Ki nitekim ben bugün yarın veya öbürsü gün daha uygun bulduğum farklı bir görselleme biçimi fark edersem, buradaki tanımlamalarımda bu sefer onu kullanıyor olacağım), yukarıda bahsettiğim kompleksleri, zorlukları, yanılgıları, imkansızlık ve anlamsızlık duygularını daha güçlü bir şekilde yaşayabilirsiniz. Çok zorlarsa ısrar etmeyin, bırakın, erteleyin, endişelenmeyin, kendinize işkence edecek kadar ciddiye almayın bu konudaki bir başarısızlığı veya başarısızlık görüntüsünü. Birlikte bu konu hakkında düşündükçe, tartıştıkça, günlük hayatlarımızın akış sürecinde zaten doğal çağrışımlar olmaya başlayacak, bıraktığınız veya ümitsizliğe kapıldığınız birşeyi tekrar denemek isteyeceksiniz. Önemli olan aktif veya pasif bir şekilde de olsa bu olasılık üzerinde çalışmaya devam etmek.

Bu işin teorisindeki ve pratiğindeki temel anlayış veya sezgi, tüm varoluşun canlı, akıllı, sevgi dolu ve güzel birşey olduğu ve bizim bireysel varlığımızın da o sonsuz varlığın bir parçası ve ta kendisi olduğudur.

Tekrar tekrar sormaktan ve cevabı aramaktan, çeşitli açılardan bakmaktan, sogulamaktan, sınamaktan vazgeçmeyelim. Varlığınızdaki sonsuz ve zamansız hazineden nasıl mı yararlanacaksınız? Durduğunuz yerde az önce karamsar, huzursuz, güvensiz, sevgisiz, sevinçsiz denebilecek bir haldeyken, dış bir kaynağa dayalı olarak değil, kendi varlık kaynağınıza erişerek nispeten de olsa iyimser veya huzurlu veya güvenli veya sevgili veya sevinçli hale geldiğinizde, bu sizin kendi varlığınızın içinde madencilik yaparak paha biçilmez birşey ortaya çıkardığınız anlamına gelir. Bu demek değil ki dışarıda hiçbir değer veya pozitiflik yok veya başkalarının sunduğu varoluşsal kıymetlerden (güven, huzur, sevinç) yararlanamazsınız veya yararlanmamalısınız. Elbette yararlanırsınız, yararlanmalısınız. Önemli olan dışa bağımlılığı azaltmanız ve kendi varlığınızda o ihtiyaç duyduğunuz temel gıda maddeleri olan güvenin, sevincin, huzurun, sevginin aslında tamamen sınırsız olarak mevcut olduğu gerçeğine şans vermeniz ve bunu denemeniz, çaba harcamanızdır.

Dışa bağımlılığı azalan, kendi varlığında en çok ihtiyaç duyduklarını bulan bireylerin oluşturacağı topluluklar, topluma ışık, umut, rehber olacaktır. Elbette o topluluklar gökten zembille inmiyor. O toplulukları oluşturacak olan bireyler de. Bu bir süreç ve bence hepimiz bu sürece niyet edebilmeli, deneyebilmeliyiz.

Dediğim gibi, hepimiz hala binbir çeşit zehirli duygu ve düşünce kalıplarına, engellere, prangalara, blokajlara sahibiz ve bunların bazılarının bilinçli olarak farkında bile olmayabiliriz. O yüzden sabır çok önemli. Güzel bir gelişme olduğunda, sevinç duyduğumuzda, mutlu, güvenli, huzurlu olmayı başardığımızda, o durumun nispeten kısa bir süre içinde kaybedileceğini kabul edebilmeliyiz. Buna alışmalıyız. Bu gerçeğin farkındalığı gelişmedikçe, pozitif hallerin kayıpları çok daha moral bozucu olacaktır. Sadece şunu bilin ki, doğru yönde devam ettiğimiz sürece pozitiflikle, sonsuz güvenle, mutlulukla, huzurla, sevinçle bağlantınız giderek daha kalıcı ve tehdit edilemez hale gelecektir. Şu anda içinde bulunduğunuz negatiflik çukurlarından hemen ve kalıcı olarak çıkıp kurtulamayacak olmanızın sizi aşırı karamsarlaştırmasına izin vermeyin.

Varlık demek sevinç demektir. Varlığınız sevinçtendir. O yüzden varlığınızın, aklınızın, yüreğinizin derinliklerinde o sevincin sınırsız ve sonsuz şekilde mevcut olması kaçınılmaz bir gerçektir. Varlık demek sevgi demektir, bilinç, inanç, güvenç demektir, huzur demektir. Tüm varoluş budur. Tüm varlıkların varlığı bunlara dayalıdır. Tüm mesele, bireysel varlıkların ve varlık gruplarının kendi varlıklarına ne gözle bakmak istediklerinde bitiyor. Özgür irade. Varlığın özüne uygun bakış açıları ve davranış biçimleri varlığın etkilerini artırırken, buna ters bakış açıları ve davranış biçimleri ise yokluğun etkilerini artırır. Ve kısa ve kısmen orta vadede birşeyler olduğunun tam tersi gibi görünebilir. Örneğin 7 milyar insanın hayatını sömüren, parçalayan güçler ve onları güdenler çok varlıklı, konforlu, huzurlu, güvenli, mutlu görünebilirler. Bu görüntü son derece yanıltıcıdır ve bu yanılgının netleşmesi ve gerçeklerin ortaya çıkması zaman alabilir ama bariz olan sebeplerin bariz sonuçlarının tezahür etmesi kaçınılmazdır.

O yüzden biz varlığımızın temeli, kendisi ve yakıtı olan sevince, huzura, güvene odaklanma, erişme ve paylaşma çalışmaları yapma niyetimizden vazgeçmeyelim. O hazine orada, tüm varoluşun hazinesi ve herkesin kullanımına açık. Zor olan o veya ona erişmek değil, işi zorlaştıran şey varoluşun sonsuz gerçekliği karşısında zihinlerimize çekili bulduğumuz inançsızlık ve güvensizlik perdelerini açma cesareti göstermektir. Kendi inançsızlık, güvensizlik, ümitsizlik programlarımıza direnç gösterip tüm iniş ve çıkışlara rağmen bunlarla mücadele etmeye devam etmek ve bu doğrultuda işbirliği yapmaktır. Zorluk yaratan budur. Milyarlarca insanın güvensizliğinin, huzursuzluğunun, sevinçsizliğinin hepimizin aklını ve yüreğini saran negatif programlamaları besliyor olması ve böylece yalanları gerçek olarak kabul etmemizi sağlıyor olmasıdır. Güvensizliğin güvenden, sevinçsizliğin sevinçten, sevgisizliğin sevgiden daha evrensel, daha doğal, daha gerçek, daha güçlü olduğunu düşündüğünüzde, farkına vararak veya varmayarak buna inandığınızda, varlığınızdaki sonsuz sevgiye, sevince, güvene, huzura erişme yeteneğinizi, daha doğrusu "zindeliğinizi" kaybediyor olursunuz.

twine

#38
Selam sevgili Bozadi Ve BH ailesi :) iyi geceler. Bozadi'ye ayrıca minnettarım, düşüncelerini, fikirlerini zamanından ve kendisinden büyük bir özveri göstererek, kendisi ve dolaylı olarak bizler için bir çıkış haritası, uzanacak bir dal yaratmak gayesiyle; felsefeyi netleştirmek adı altında burada düzenli şekilde paylaşımlarda bulunduğu için.
 
Hazır izliyorken, konuyla ilgili ve ilham verici olduğunu düşündüğüm, mutlak varlığa, içimizdeki Öz'e ve Aşk'a Sufizm penceresinden bakan Eckhart tolle videosunu da paylaşmak istedim. Denk geldikçe bu başlık altında ve diğer başlıklar da olabilir, ilham verici ve bizim "Bir"liğe ve bilinçli şekilde uzaklaştırılmış olduğumuz mutlak Aşk'a ulaşma idrakine erişebilmemize yardımcı, farkındalıklarımızı yükseltebileceğimiz videolar, alıntılar paylaşmaya bundan sonra daha fazla gayret edeceğim. Gerek burada, gerekse birlikte biraraya gelebileceğimiz ortamlarda, reel ve konsantre bir şekilde ağ çalışmaları yapmamıza, en karamsar zamanlarda bize birer motivasyon kaynağı olabilmesi umuduyla bu tür videoların, alıntıların, bir kaç kelimelik kısa tümcelerin bile zaman zaman çok etkili olduğunu düşünüyorum.
 
https://www.youtube.com/watch?v=XxWuztP4wJE
 

bozadi

#39
Paylaşımın için teşekkür ederim twine.

Tolle önemli bir isim. İçinde yaşadığımız işkence düzeninin bize unutturmaya çalıştığı bazı temel hayat bilgilerini hatırlatmaya çalışıyor. Bu anlamda Tolle'nin çabasının ve ürünlerinin çok faydalı olduğunu söylemek mümkün. Yalnız, Tolle'nin felsefi yaklaşımının tek başına ele alındığında eksik ve yine bu eksiklikle bağlantılı olarak yanıltıcı bir tarafı olabileceğine dair ciddi şüphelerim var.

Tolle ile ilgili temel problem, hayatımızın ve bireysel varlığımızın, genetiğimizin içlerine kadar işlemiş olan global psikopatik egemenlik gerçeğini ele almadan tüm bu hatırlattıklarını hatırlatıyor olması. Gerçekçilikten biraz kopuyor bence bu noktada. Mutlak bir egemenlik olmasa da, hepimiz son derece şeytani bir düzende yaşıyoruz. Ve biz de şu veya bu düzeyde o şeytaniliğin bir parçasıyız, hiçbirimiz kötülükten, hastalıklılıktan, negatiflikten yeterince münezzeh değiliz. Hergün içinde bulunduğumuz yaşam biçimimizde hakim olan ekonomik, siyasi, dini, askeri vs vs koşullar da negatif duygu ve düşünce kalıplarımızı muhafaza eden ve hatta besleyen cinsten. Kısacası, genel olarak "berbat" durumdayız. Bu berbatlığı besleyen ve tırmandırmak için var gücüyle çalışan, yırtınan ve genel olarak çok da başarılı olan bir "işkence makinesinin" içinde yaşıyoruz hepimiz ve bu durumun gerçekliğini ve ciddiyetini "inkar" etmeye yönelik de ciddi bir eğilimimiz var. İşte, Eckhart'ın anlattığı ve hatırlattığı şey ne kadar pozitif nitelikli olursa olsun, hayatımızda halihazırda egemen olan psikopatik düzen gerçekliğini bir anlamda görmezden geliyor olması, bizim bu konuda zaten fazlasıyla mevcut olan aynı inkar eğilimimizi besleyen bir potansiyele sahip. Global askeri, dini, ekonomik kurumları, ülkeleri, devletleri, orduları,  yöneten psikopatların, kısacası Global Şeytanlık düzeninin açıkça ele alınmaması, ne yazık ki psikopati realitesi karşısındaki pasifliğimizi ve inkar eğilimimizi besleyici bir etki yapma hususunda ciddi bir risk gösteriyor.

Bunları söylüyor olmam, Tolle'nin eserlerinin kötü veya faydasız olduğu anlamına gelmiyor elbette. Yararlanalım ama bence bariz bir şekilde kocaman bir eksikliği ve bizzat o eksiklik nedeniyle de, özellikle tek başına ele alınacak olması durumunda, ciddi bir yanıltıcılık potansiyeli var.

Tolle'den alıntılarını paylaşmak istersen, önerim, ister Felsefe Kulübü ana başlığı altında, ister uygun başka bir forum bölümünde bunun için yeni bir başlık açman, ve orada o alıntılar hakkındaki görüşlerimizi, deneyimlerimizi, önerilerimizi paylaşmamızdır kardeşim.

Sufilik konusunda da benzer görüşlere sahibim. Harika bilgi ve öneriler içeriyor ama egemen psikopati gerçekliğini doğrudan ele alma konusunda ciddi bir eksikliği var gibi geliyor bana.

Açıkçası, bu konunun gündeme gelmesi bir anlamda benim için de önemli bir fayda sağlayabilir, çünkü her ne kadar psikopati realitesine hemen her zaman referansta bulunsam da, bu başlık altında yürütmeye çalıştığım çaba bağlamında, buna daha da fazla dikkat etmem gerekiyor olabilir. Eckhart'ta veya genel olarak New Age alanında eleştirdiğim şeyi kendim de yapma eğiliminde olabilirim. Bu konuyla (egemen psikopati realitesini yeterince hesaba katıp katmadığımız) ilgili görüşlerini, karşı eleştirilerini, önerilerini burada paylaşabilirsin.

twine

#40
Açıkçası Tolle'un dünyadaki kötülüğe, şiddete, psikopatlığa çok fazla takılıp kalmamasını kendi felsefesine bağlayarak anlamlandırabiliyorum. Şimdiye bağlı kalmak, AN' da olmak, o konsantrasyonu sağlayabilmek. Dünyadaki yıkımı, kötülüğün hakimiyetini ve şiddeti kendi paylaşımlarında çok fazla dillendirmemesini bu şekilde açıklayabilirim belki. Aynı zamanda acı bedeni, acıyla ve dünyadaki şiddetle başa çıkmak gibi video paylaşımlarında bu konular üstünde de az çok durmaktadır Tolle ne kadar yeterli ve aydınlatıcı olduğu tartışılabilir tabii ki. Kendi adıma asla inkar etmiyorum ki yaşadığımız dünyada deneyimlediğimiz negativite ve pislikler olağanüstü seviyelerde, nereye kafamızı çevirsek kaos, yıkıntı, parçalanma.. Kafamızı rahat ve huzurlu bir şekilde  en son ne zaman yastığa koyduk ben hatırlamıyorum. Fakat K'lar celselerde her zaman birşeye dikkat çekiyorlar: "özgür irade yasası" ve bunu kavrayabilecek bilince ulaşmak. "Nasıl ki siz 3KH dünyasında onlara sormadan ve en ufak bir kılınız kıpırdamadan koyunları, inekleri kesip yediğiniz, enerjilerini kendi bedenlerinize geçirdiğiniz gibi; 4KH tayfası da, kendi yoğunluklarında kendi varoluşları için sizin enerjilerinizi, korkunuzu sömürüyorlar." gibi şeyler söylüyorlardı.

4KH' den ve eylemlerinden ne kadar nefret etsek de, yaptıkları psikopatlıklardan bıkıp usansak da bunu varoluşun bir gerçeği olarak kabul etmekten başka şansımız yok gibi. Mücadele etmeyecek miyiz ? tabii ki sonuna kadar direneceğiz ama arka planda bu farkındalık olarak. Budizm öğretisinden doğan ve onu aşan "Zen" de bir deyiş vardır. "Herşey olması gerektiği gibidir." Anlamın derinlerine inersek bu söz herşeyin mükemmel bir özeti aslında. Kötü kötülüğü, kendine hizmeti ve yok etmeyi  secmiştir, iyide iyi olmayı; kendi varlığını başkalarında eriterek bütünleşmeyi.

Son zamanlarda celselerde sık sık başka bir konuya daha dikkat çekiliyor ki kaosun giderek tırmanacağına, global kan ve enerji emici sürüsünün gözleri kararmış bir şekilde vahşi sırtlanlar gibi salyalar akıtarak üstümüze çullanacağına vurgu yapılıyor. Aynı zamanda başka birşeyi daha vurguluyorlar; bir iki adım sonrasını göremeyerek, şiddetli arzularının ve kendi psikopat çıkarlarının etkisinde olayların sonucunu görmek istedikleri gibi görme illüzyonunun içinde bocalıyorlar. Bir bakıma kendileri çalıp kendileri oynuyorlar gibi..Bu karanlık günlerde de, ışığımız, tutunacak dalımız bence bu olmalı, kendi sonlarını kendileri getirecekler..

 

bozadi

#41
twine, bu konularda ciddi bir dengesizlik ve gerilim potansiyeli var. Bunu birlikte sabırla el alabilmemizi, tartışmamızı ve bir çözüme ulaşmaya çalışmamızı dilerim.

Ortasını, dengesini bulmamız gereken ciddi bir zıtlık söz konusu hayatımızla ilgili ve bu konuda gerçekçi olmak, yani konuya yeterince akıllı/mantıklı veya çözümsel ve işe yarar bir şekilde yaklaşmak bile çok kolay değil. Çünkü içinde yaşadığımız anormal ve işkenceli koşullarda hepimiz ciddi bir akıl ve sağduyu tutulması hali içindeyiz bence. Ve toplumun özgür iradesini kullanış biçimi de hepimizin bireysel özgür iradesini kullanış biçimi üzerinde ciddi bir etkiye sahip. Daha dorusu, toplumun hastalıkları ve kabullendiği koşullar tek tek hepimizin koşullarını ciddi oranda etkiliyor ve hatta neredeyse belirliyor.

İçinde bulunduğumuz duruma sade, gerçekçi, akıllı, sağlıklı bir şekilde yaklaşmak hiç de kolay değil bence. Zaman zaman belki de bunu yapıyoruz ama yüksek düzeyli veya frekanslı bir farkındalığı deneyimledikten sonra onu muhafaza etmek, sürdürmek ve hatta daha da yükseltmek gerçekten çok zor çünkü etrafımızı saran koskoca bir hayat, daha doğrusu bir düzen var ve o düzen içinde maruz kaldığımız herşey frekanslarımızı, yani farkındalık düzeyimizi etkiliyor ve hatta ciddi oranda belirliyor. Ve hepimiz çok iyi biliyoruz ki içinde yaşadığımız düzen feci şekilde frekans düşürücü unsurlarla dolu. Bilinçli olarak farkına bile varmadan yaşıyoruz bunu. Global Şeytanlar öyle bir ekonomik düzen hazırlamış ki, çoğumuzun yeterli ekonomik özgürlüğü yok ve bu o kadar çok şeyi etkiliyor ki...

İçinde bulunduğumuz durumun anormalliğini durup doğru dürüst konuşamıyoruz, tartışamıyoruz bile. Din-devlet-milliyet ideolojileri tam da Global Şeytanların planlarına uygun olarak öylesine kısır gürültü ve şiddet döngüleri yaratıyor ki, toplum kesimleri birbirine düşürülüyor ve iyice akıl tutulması yaşıyorlar. Bu hepimizi etkiliyor. Maruz kaldığımız baskılar, adaletsizlikler, terör, tehdit, işkenceler aklımızı başımızdan aldı, bilişsel olarak bir hipnoz, hastalık, şiddet, korku ve inkar hali içindeyiz. Ve bu durumu kendimize, birbirimize itiraf etmek bile çok zor. Tüm bu meseleleri sakin ve sağlıklı bir şekilde konuşmak, çözüm aramak çok zor.

Hani, "derdini söylemeyen derman bulamaz" diye bir söz var. Biz derdimizi, başımızdaki belayı sağlıklı ve düzgün bir şekilde ifade bile edemezken, sihirli bir değnek değmişçesine sadece bakış açımızda yapacağımız değişikliklerle o sorunların etkilerinden kurtulmamız mümkün değil. Eckhart sorun tespitini ve çözüm önerilerini fazlasıyla "bireysel" bir açıdan yapıyor. Toplumsal yaşam koşullarımızda her gün devam eden adaletsizlikleri, zehirlenmeleri, ekonomik esareti, terörü, katliamları, tehditleri, işkenceleri ikinci veya üçüncü düzey sorunlar olarak ifade etmiş oluyor yaklaşım biçimiyle. Bütün bunları sadece bir "görüntü" olarak kabul etmeye, etkilenmemeye hatta adeta bunlar olmuyormuş gibi davranmaya teşvik ediyor. Ama bu mümkün değil.

Eckhart sadece beynimizin veya bilincimizin bir resmini çekip orada neler olduğunu ama aslında ne olması gerektiğini söylüyor. Tamam, söylediği şeylerin çoğu doğru da olabilir ama o beyin, o bilinç nelerin içinden geçiyor, nelere maruz kalıyor da o hale geliyor, bu Eckhart'ın pek umrundaymış gibi görünmüyor. Tekrarlamak istiyorum, bana göre Eckhart'ın yaptığı ve önerdiği şey yanlış değil, sadece eksik. Eckhart hayatımıza, yaşam koşullarımıza ciddi oranda kör kalıyor. Oradaki problemleri, psikopatiyi, maruz kalınan fiziksel ve bilinçsel zehirleri ele almayı, eleştirmeyi, bunlara karşı etkili örgütlenme biçimlerini ele almayı, bu konuda öneride bulunmayı büyük oranda reddediyor. Sadece beyin/bilinç bilgisayarımıza bakıp "yanlış düşündün, öyle düşünme, böyle düşün" diyor. "Bağlamı" ele almaya, o bağlamdaki şiddetli sorunları, örneğin devlet psikopatisini, ekonomik ve yasal adaletsizlikleri ele almayı, eleştirmeyi, bunlara karşı çözüm önerileri getirmeyi reddediyor, gibi görünüyor bana. Ben bu konuda Eckhart'ı ciddi oranda eksik ve problemli buluyorum ama en azından onun bilinç mekanizmamızda olan bitenlere dair teşhislerinden yararlanılabileceğini düşünüyorum.


bozadi

#42
Nasıl bir organın yaşadığı sorun sadece o organı değil, tüm vücudun durumunu ve geleceğini ilgilendiriyorsa, aynı şekilde, toplum dediğimiz kitlenin veya kitlelerinin nasıl davrandığı da hepimizi yakından ilgilendiriyor. İlüminati diye ifade edilen negatifliğe adanmış çevreler toplum dediğimiz kalabalıkları negatife programlama konusunda olağanüstü çaba harcıyor. Ekonomik adaletsizlik ve işkenceler malum. Buna türlü türlü başka baskılar, işkenceler ve katliamlar da eklenince, yozlaşma ve psikopati artışı toplum geneline yayılma eğilimi gösteriyor. Din-devlet-milliyet-siyaset ideolojileriyle yakından bağlantılı patolojinin, şiddetin, terörün bu kadar yaygın olmasının nedeni de bu. İnsanlar kendi kendilerine zarar veren kısır döngülere programlanabiliyorlar.

O yüzden hayatımıza sahip çıkmamız gerekiyor. Hiç birimiz yeterince uyanık, yeterince sağlıklı değiliz. O yüzden önce sağlıksız bir durumda olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Bilincimiz yeterince istikrarlı ve güçlü değil. Pozitif frekanslara erişebiliyoruz ama bunu istikrarlı bir şekilde sürdüremiyoruz ve elbette "yaşam koşullarımız" dediğimiz şeyler de bu istikrarsızlık ve iniş çıkış durumlarıyla yakından bağlantılı.

Çabalarımızın eşzamanlı 2 temel yönü olması gerektiğini algılıyorum şu anki bakış açımla. Hem evrensel realitelerle, varlığımızın sonsuz nitelikleriyle ilgili gerçekleri okuyacağız, tartışacağız, hatırlayacağız, keşfedeceğiz, paylaşacağız, hem de dünya denen bu gezegen üzerindeki durumumuzu analiz edip neyin yanlış gittiğini, hangi koşulların evrensel/sonsuz realiteye giderek daha uygun yaşamamızı kolaylaştırdığını, nelerin bunu zorlaştırdığını tespit edip doğal olarak kendini belli edecek olan çözümleri uygulamak için işbirliği yapacağız.


bozadi

#43
Referans kaynaklarımızın da yardımı sayesinde, dünyada ve evren veya varoluş genelinde neler olup bittiği konusunda azımsanamayacak bir farkındalık artışı deneyimlemekte olduğumuzu düşünüyorum. 7 yoğunluk seviyesi... Madde deneyimi olan 1. yoğunluk... Bitki ve hayvan deneyimi seviyesi olan 2. yoğunluk... Bizim içinde bulunduğumuz 3. yoğunluk... Enkarnasyon süreci, 5. yoğunluğa gidiş ve dönüşler... 3. yoğunlukta karşılaşılan kutbiyet (BH-KH) seçimi süreci... dünya insanlığının kendi geçmiş deneyimlerinden kaynaklı problemler ve üst düzey KH güçlerinin kontrolü ve baskısı altına girme süreci... Onların desteğiyle 3. yoğunluk dünyada insanlığın içinde bulunduğu bu berbat durumu suistimal ederek şeytani bir işkence ve sömürü düzeni kuran İlüminati Konsorsiyumu (süper-zengin, elit, üstün ve psikopat güruh)... 4. yoğunluğa mezuniyet sürecinde içine girilen zorlu kaotik süreç...

Bunlar gerçekten çok önemli bilgi ve farkındalıklar. İnanç diye tanımlamak da mümkün olabilir. Bilgi/bilinç ve inanç birbiriyle yakından bağlantılı. Ve anlayabildiğimiz kadarıyla bu bilgilerin, açıklamaların genel hatlarıyla isabetli veya doğru olduğuna inanırız veya inanmayız, bu bize kalmış birşey. Ben gayet inanma eğilimindeyim ve zaten hayat deneyimlerimiz sürecinde bu bilgileri veya rehberlikleri test etmek de gayet mümkün. Benim bu bilgilere inancımı artıran şey de zaten gözlemlemekte olduğum hayat.

Bilgi ve farkındalık çok önemli ama bildiğiniz gibi KH varlıkları da gayet bilgili olabilirler. 4'e, 5'e ve hatta 6. yoğunluğa mezun olabiliyorlar ve bunu tabi ki bilgi ve farkındalık artışı sayesinde yapabiliyorlar. Ve hatırlayalım ki bizler de şu anda KH varlığı statüsündeyiz, benimsediğimiz yaşam koşulları nedeniyle. Ama 3. yoğunluk, kutbiyet seçiminin kesinleştirimesinin gerektiği yer. Dördüncü yoğunluğa ancak tam iradeli bir kutbiyet seçimiyle ve adanışıyla mezun olunuyor.

Çok şükür neyin içinde olduğumuzla, ne olduğumuzla veya olabileceğimizle ilgili azımsanamayacak bir rehberlik yardımı aldık. Aldığımız bilgiler daha çok iskelet niteliğindeydi aslında. Yani bilgi binasının ana sütunları gibi. Ana hatlar. Bu temel çizgilerin arasının doldurulması gerekiyor ve bu da zaman içinde oluyor. Yani yaşam deneyimlerimizle sağlanan aşamalı tekamül sürecinde.

Bizler, içinde bulunduğumuz tüm şiddetli KH'leştirici koşullara rağmen, adeta suyun akış yönü tersine yüzen balıklar gibi, BH varlığı olmaya samimiyetle niyet edebiliyoruz. Bilgi açısından belki ciddi bir karanlık içindeydik ama işte çok çeşitli kaynakların ve özellikle de temel referans diyebileceğimiz belli başlı kaynakların sunduğu dünyevi ve kozmolojik varoluşsal temel bilgiler sayesinde tüm bu işkenceli 3KH koşulları içinde bazı rehber ışık çizgilerini çizebildik, projekte edebildik etrafımızı saran karanlıklara. Ama bu durum tabi bizi işkence koşullarından, zehirlenmelerden, saldırılardan muaf kılamaz bir anda. Bunun sağlanması o çizgilerin arasını da giderek daha güçlü bir şekilde doldurmamızı gerektiriyor ve elbette bu da bir anda olabilecek birşey değil.

Hayatımızda ve tüm varoluşta olan bitenleri anlama konusunda bilgi ve farkındalığımızı artırmaya çalışırken, "kutbiyet" yani BH yönünde kutuplaşmayı destekleyecek bazı pratikler geliştirme konusunda destekleşmemiz çok iyi olacak. Hepimiz hala pek çok KH duygu, düşünce ve davranış programları taşıyoruz.  Bunların bir kısmını bilinçli olarak farkında bile olmadan yapıyoruz. Ve ben bu söylediğimin kesinlikle bir istisnası değilim. Yani günlük yaşamım sürecinde bazen durup kendime şöyle bir bakıyorum ve genel olarak huzur, güven, sevinç veya sevgi düzeyimin ne kadar düşük olduğunu acı içinde fark ediyorum. 3KH koşullarının, yani matrix realitesinin karanlığı üzerine projekte ettiğimiz bilgi haritasının temel bazı hatlarını çizmiş olmamıza rağmen, o çizgilerin arasını henüz yeterince dolduramadığım sonucuna varıyorum. Ve yine bazen seziyorum ki, o ışıktan bilgi sütunlarının arasının bazı doğrusal/lineer olmayan farkındalık türleriyle veya tarzlarıyla doldurulması gerekiyor olabilir. Tarz derken, istendikten sonra, ana bilgi sütunlarının arasını iyice dolduracak olan bilgi her halükarda alınacaktır ama eğer o bilgileri birer tuğla olarak düşünecek olursak, o tuğlalar arasına konacak olan "harç", kutbiyet seçimiyle, yani BH-KH seçimiyle ile ilgili birşeyi temsil ediyor gibi görünüyor bana. İşte, "Bilgi" birşeyse, bilgiye nasıl yaklaşıldığı veya bilginin nasıl kullanıldığı, nasıl düzenlendiği başka birşey ve "kutbiyetle" daha yakından alakalı. Bilgi artışı ille de pozitiflik veya sevgi artışı anlamına gelmeyebilir.

Bilgimizi artırma süreci aynı zamanda bizi kutbiyet seçimine zorluyor doğal olarak. Yani bilgi arttıkça bizi sevmeye zorluyor. Ya sadece "kendimize yönelik" bir sevgi, ya da "başkalarına". Eninde sonuna bu mutlak seçimle karşı karşıya kalınacağı vurgulanıyor.

İşte, biz de bilgi artış sürecimizde, "kendimizi" veya "başkalarını" sevme seçimiyle karşı karşıya kalıyoruz ve kalacağız anladığım kadarıyla.

Peki Ra ve K'lar "kendine" ve "başkalarına" dönük o tutumu tanımlarken ve hele ki Ra tekrar tekrar 4. yoğunluğun "Sevgi Yoğunluğu" olduğunu söylerken, neden "Hizmet" sözcüğünü tercih ediyorlar? Yani "Kendine Sevgi" ve "Başkalarına Sevgi" demek yerine, "Kendine Hizmet" ve "Başkalarına Hizmet"? Sanıyorum ki burada sevginin ne anlama geldiğini vurgulamaya çalışıyorlar. Sevginin tanımının sapmasını önlemeye çalışıyorlar belki de. Sevginin varlığı hizmetin varlığıyla ölçülüyor. Hizmet yoksa, sevgiden bahsetmek anlamlı olmuyor.

"Hizmet" sözcüğü "ihtiyaç" sözcüğüyle yakından bağlantılı bildiğiniz gibi. Yani en gerçek, en makbul hizmet, gerçekten en çok ihtiyaç duyulan şeyler sezilerek yapılan hizmet olsa gerek.

Bana öyle geliyor ki, içinde yaşadığımız şiddetli KH koşullarında, özellikle de BH eğilimli bireyler açısından düşünülecek olursa en çok yoksunluğundan muzdarip olduğumuz şey, koşulsuz kayıtsız varlık sevgisi alışverişi. Bu şeytani düzende, sonsuz zenginlikte ve güzellikte kaynaklara sahip şu dünya üzerinde varlık içinde yokluk cehennemi yaşamaya zorlanıyoruz bildiğiniz gibi. Öylesine çeşit çeşit işkencelere maruz kalıyoruz, öylesine yoksunlaştırılıyoruz ki, toplumun ciddi bir bölümüyle birlikte biz de mecburen egosallaşmak zorunda bırakılıyoruz. Ve tabi bu özellikle "ekonomi/para" sisteminin son derece adaletsiz bir şekilde birileri tarafından kontrol altına alınması yoluyla sağlanıyor en çok. En temel yeme-içme barınma ve başka bazı temel ihtiyaçlarımızı karşılama konusunda bile o kadar kesintisiz ve şiddetli bir biçimde korku ve endişe içinde olmaya, hele ki borç batakları yoluyla kıvranmaya zorlanıyoruz ki, ve bu bizi ruhsal olarak o kadar zayıflatıyor, acizleştiriyor ve egosallaştırıyor ki, karşılıklı olarak birbirimizin varlığını koşulsuz kayıtsız kutlama ve onurlandırma ihtiyacı/farkındalığı/imkanı da feci şekilde kısıtlanmış oluyor veya imkansızlaştırılmaya çalışılıyor. "İçinde yaşadığınız düzende para = enerji" gibi birşey söylemişlerdi K'lar. Şimdi normalde, eğer insanlar karşılıklı özgür irade temelinde olağan ve düzenli denebilecek şekilde birbirlerinin varlığını koşulsuz kayıtsız kabul etme, sevme, onurlandırma pratikleri yapıyor olsalar, bu pratik bunu yapan bireylere "yaşam enerjisi" sağlayacak büyük ihtimalle. Yani tüm eksiklerine, tüm kusurlarına vs rağmen varlığı koşulsuzca kabul edilen ve onurlandırılan bir birey (daha doğrusu bu hizmeti karşılıklı olarak birbirlerine sunan bireyler) kendi yüksek benliklerinden veya bir şekilde hayattan çok büyük bir "enerji" alacaklardır. Gerçekten dolu dolu sevdiğiniz, sevildiğiniz, sevindiğiniz zaman deneyimlediğiniz şey bu değil midir? Normalde bu enerjiyi her zaman alabiliyor olmamız gerekiyor. "Para" düzenini kontrol eden güçler para sistemi üzerinde yaptıkları adaletsizlikler süreciyle (başka pek çok türdeki adaletsizliklerin ve işkencelerin de desteğiyle) işte bunu amaçlıyorlar. Tüm bunlar yoluyla bizi öyle bir hale getiriyorlar ki, normalde yapılması için "para" gerekmediği halde, birbirimizin varlığını koşulsuz kayıtsız kabul etme, sevme, onurlandırma pratiğini, tüm bu ekonomik ve diğer adaletsizlikler ve işkenceler sonucu "yapamaz" hale geliyoruz. Ki bu pratik normalde hayatımızın en "olmazsa olmazı" denebilecek şey. Bundan daha büyük, bundan daha öncelikli bir ibadet ve hizmet yok aslında. Din ideolojilerindeki temel çarpıtma da bununla ilgili. Varsa yoksa "Tanrı'ya ibadet ve hizmet" etme kavramı vurgulanıyor. Böylece "insana hizmet" arkaplana atılıyor ve hatta aynı Tanrı'nın adıyla, din/mezhep uyuşmazlığı bahanesiyle insan kanı dökmeyi, insana işkence etmeyi bir "erdem" haline getiriyorlar. Aslında ibadete, hizmete ihtiyaç duyan Tanrı tam karşılarında duruyor! Tüm bu ibadetler ve hizmetler, insanların karşılıklı olarak birbirlerine sunması gereken şeyler.

bozadi

#44
Bu başlıkta daha önce, bilgisayar/internet korsanlığı (hacking) jargonunda "DoS Attack" veya "Denial of Service Attack" (Hizmet Reddi Saldırısı) şeklinde bir kavramın varlığından söz etmiştim. İşte, Matrix'in Mimarları ekonomi (temel ihtiyaçların karşılanması) başta olmak üzere hayatımızın din ve devlet işleri dahil tüm alanlarında hepimize öylesine çok yönden saldırıp işkence ediyorlar ki, insanın insana yaşam enerjisi kazandırma doğrultusunda yapması icap eden ve en çok ihtiyaç duyulan "hizmet" tam da bu nitelikte bir saldırı dizisi yoluyla büyük ölçüde bloke ediliyor.