Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#15
Forumun çeşitli bölümlerinde zaman zaman tartıştığımız "Zaman yok" mevzusu geldi aklıma yine geçenlerde, "varlığın kendisi" olduğumuz konusu üzerinde düşünürken.

Tüm varlığı tek bir şey, bir merkeziyet olarak düşündüm. Onu bir bütün olarak hayal ettim. Beni ve herşeyi kapsıyor. Varoluşun tüm yoğunluk seviyeleri. Tüm evrenler, tüm boyutlar, tüm bireyler, tüm cisimler, tüm olaylar, herşey... Düşünebiliyor musunuz? Söylemesi ne kadar kolay: herşey. Artık ne kadarını biliyorsam, ne kadar hayal edebiliyorsam, "tüm varlığı" canlı ve bilinçli bir "şey" olarak düşündüm. Bir bilinç, irade, kudret. Yarı varsayımsal, yarı gerçek bir yokluk zemini üzerinde heybetle, capcanlı titreşiyor ve ışıldıyor. Tüm varlık. Tek varlık. Varlık. Ben o varlığım. Ta kendisiyim. Diğer herkesle birlikte.

Şu garip gezegende bize öğretilen, öğretilmeye çalışılan bazı şeyleri düşündüm. Bizi yargılamak üzere yarattığı tasvir edilen Tanrı'yı düşündüm. Tepemizde sürekli kılıç gibi sallanan otorite. Yarattığı biz aciz varlık bozuntuları karşısında gücü herşeye yeten efendi; "mal sahibi". Anlatılan "Tanrı"nın kullarıyla ilişkisi, tıpkı "Devlet"in vatandaşlarıyla ilişkisi gibi göründü bana. Bizim hayat hikayemizde ikisinin de son derece sahte veya berbat versiyonlarının dayatıldığını düşünüyorum.

Bize efendilik taslayan bir Tanrı yok. Bir bütünlük var. Varlık var. Bizim varlığımız. Bizden ayrı bir varlık yok. Varlıktan ayrı ikinci bir varlık yok. Varlık birdir. Kendi içinde aynı zamanda çoğuldur, sonsuzca zengindir, güzeldir. Ve ben o varlığım. Tıpkı varlığın birer parçası olan diğer herkes ve herşey gibi.

Bize efendilik taslayan Tanrı diye biri yok ama bize efendilik taslayan, hayatımız ve varlığımız üzerinde "mülkiyet hakkı" taslayan birileri var kesinlikle ve Tanrı'yı, yani varlığın bütünlüğünü ve merkeziyetini de egoist, marazi bir "efendi" tiplemesine dönüştürüp bizi ondan, sonsuz varlıktan, varoluştan korkutan ve bu korkuyu kendi dipsiz egoist (anti-birlik... anti-varlık...) çıkarlarının rantı haline getiren Tanrı-düşmanı, yani Varlık-düşmanı birileri. Bizi de kendilerine benzetmeye çalışan... Hep aciz olmamızı, korkmamızı, stres ve endişe içinde ezinmemizi isteyen, bunun için gerekli koşulları kesintisiz olarak yaratıp uygulayan birileri. Bize kendi hayatımızı, varlığımızı "satan" birileri. Hem de kendileri kadar kokuşmuş, rezil, berbat, şeytani bir şekilde. Bunu yaparken en çok "din" ve "devleti" kullanıyorlar. Kitlesel hayatımızı organize ederken doğal olarak yaratmamız icap eden iki mekanizmayı. Bu kritik iki mekanizmayı ciddi oranda kontrolleri altına aldılar "tarihimiz" dediğimiz süreçte. Tabi genel insanlık kitlesi bir bütün olarak yeterince "iyi" olsaydı, yani iyilik yönünde yeterince dikkatli, çabalı, iradeli olsaydı, böyle bir bataklığa girmezdi.

Evet, elbette, varlığımızın özü, mutlak kökleri itibariyle Varlığın "ta kendisi" olsak da, Varlığın çoğulluk realitesinde Varlığa erme veya onu keşfetme ve doğrulama döngüsünde belirli bir seviyedeyiz. Varlığın her seviyesinde her zaman bizim gibi varlık uzantıları var ve bu döngü sürecindeki öğrenmişlik düzeyi itibariyle elbette ki bu varlık uzantıları arasında doğal bir hiyerarşi oluşuyor ama bu hiyerarşi bireylerin tümünün Varlığın ta kendisi olduğu gerçeğini ve bunun doğal sonuçlarını veya gereklerini ortadan kaldırmıyor.

"Zamansızlık" diyordum. Aslında "tekamül" dediğimiz şey doğal olarak bir zaman döngüsü de meydana getiriyor. Zamansızlığı, sabiteyi, değişmezliği teşkil eden şey ise Varlığın kendisi.

Bir birey ve toplum olarak BH olmak, Mutlak Varlıkla arasındaki ilişkinin gerçek doğasını bilmek ve buna göre yaşamak demek. Yani Varlığın ta kendisi olduğunu bilmek. Bizi yaratıp canının istediği gibi yargılayan ve bizi bir cennete veya cehenneme tıkmak için bekleyen ilahi (!) bir diktatörün mevcut olmadığını bilmek. Varoluşun tüm zenginlikleri bizim kendi varlığımızın zenginliği. Bize ne yapacağımızı söyleyen, emreden biri yok. Ne yapıyorsak canımız istediği için yapıyoruz.

İçinde bulunduğumuz 3KH ders koşullarında varlığımızın gerçek doğasına ilişkin farkındalığımızı derinleştirip pekiştirebilmemizi, böylece birlikte hayatımıza nasıl sahip çıkabileceğimizi görebilmemizi ümit ediyorum.

bozadi

#16
İçinde ders almakta olduğumuz 3KH deneyim ortamında "mutlak varlığım" veya "mutlak varlığız" dediğimizde, aklımıza gelebilecek başlıca "çelişki" veya "anlamsızlık" çağrışımlarından biri yaklaşık olarak şöyle bir cümleyle ifade edilebilir sanırım: "Madem varlığımızın özü itibariyle Tanrı'nın kendisiyiz, madem mutlak varlığın bir parçası ve kendisiyiz, nasıl oluyor da bu kadar incinebilir ve aciziz pek çok bakımdan?"

Bu "KH" faktörüyle yakından ilgili. Eğer toplumsal olarak BH yönünde doğru dürüst organize olabilmiş olsaydık, şu andaki acizlikliklerimizin, bilinçsizliklerimizin, çaresizliklerimizin çoğu söz konusu olmayacaktı.

İnsanların çoğunluğunun KH'liği çocuksu veya bebeksi bir KH'lik. Küçük bir çocuğun veya bebeğin, etrafındaki ailenin veya toplumun problemlerini çözmekle ilgilenebilecek durumda olmaması, aksine kendisiyle ilgilenilmesine şiddetli bir ihtiyaç duyması gibi birşey. Tabi genel toplumsal yaşam koşulları da çeşitli nedenlerle şiddetli bir KH moduna evrildiğinden, toplumun bencillikleri de şiddetlendi. Ortak yaşamımızdaki KH koşullarının şiddetlenmesinde insanlığı sömürmek isteyen 4KH güçlerinin ve dünyada onların temsilciliğine soyunan İlüminati denen çekirdek kitlenin büyük bir payı var. İlüminati'nin KH'liği bebeksi-çocuksu bir KH'likten ziyade, bir tür "Yetişkin KH'liği". Yani bir bebeğin veya çocuğun olgunlaşana kadar kendi ihtiyaçlarıyla ilgilenilmesine duyduğu güçlü ihtiyacın otomatik ve doğal denebilecek bencilliğinden ziyade, olgunlaşma denebilecek bir aşamaya ulaştıktan sonra bilinçli olarak kendi şahsi arzularına, hırslarına ulaşmak için başka bireylerin emeklerini, kaynaklarını azami düzeyde sömürme konusunda hiçbir vicdani sıkıntı duymamak, yani başka bireylerle birlik bütünlük bağlamında vicdan/sevgi potansiyelini kasıtlı olarak pasif durumda tutarak başkalarını dilediği gibi sömürme, ezme, yok etme hakkını kendinde bulmak şeklinde, bilinçli bir seçim olarak seçilen KH yolu. Ki bunun düzeyi %95'e ulaştığında 4KH seviyesine mezun olunuyor, ve orada bu düzeyin %100'e ulaşması durumunda KH yolunun son durağı olarak "yok olunuyor".

İlüminati ("Aydınlanmışlar" (!)) denen bir çatı örgütlenmesi bağlamında kendi aralarında nispeten istikrarlı bir çıkar anlaşması içinde bulunan Global Elit Azınlığın genel insanlık kitlesinin çiğliğini ve çocuksu denebilecek bencilliğini akıllıca şiddetlendirerek onları birbirine düşürmesi, zayıflatması, köleleştirmesi, işkence ve katliamları norm haline getirmesi, dinleri ve devletleri, ekonomiyi bu bencil düzene hizmet edecek şekilde şekillendirmesi, bizlerin nasıl olup da tüm varoluşun mutlak varlığının ve zenginliğinin bir parçası olduğumuz halde bu kadar aciz ve berbat bir halde sürünecek hale geldiğimizin bir açıklamasını teşkil ediyor.

Duruma uyanıp, hep birlikte çocukluğu aşarak gerçek/olgun bir birey olarak BH doğrultusunda toplumsal dayanışma geliştirmemiz durumunda, bilinçsizliğimizin, acizliklerimizin, çaresizliklerimizin, yaralarımızın, korku ve endişelerimizin hızla azalıp yok olduğunu görebiliriz.

bozadi

#17
Ben bu ortamdaki bizlerin 3. yoğunluğun çocukluk hallerini ciddi ölçüde aşmış bireyler olduğumuzu düşünüyorum. Çocukluk dediğimiz şey özellikle 3. yoğunluğun kabaca ilk yarısını ifade ediyor. Yani "ruhsuzluk" diye de ifade edilen bölümü. Ve dünya nüfusunun yarısının onlardan oluştuğu bilgisi mevcut elimizdeki kaynaklarda.

Ve yine, 3. yoğunluğun 2. yarısını da kendi içinde iki aşamaya bölersek, hemen hepimizin, 3. yoğunluğun son çeyreğinde bulunmasak bile bu son çeyreğe uzanan dallarımız olduğuna inanıyorum. Hepimizin bilincinin çok, orta ve az gelişkin veya başarılı birimleri var mutlaka. Noktasal spesifiklikte 3. yoğunluğun belirli bir yerinde olduğumuzu sanmıyorum. Bilincimiz bu gelişim kulvarının bir bölgesine yayılıyor mutlaka. Aşağı, sağa, sola, yukarı uzanan uzantıları var. Yukarı doğru uzanan uzantılar en gelişkin yönlerimizi temsil ederken, aşağı uzanan uzantılar artık aşmamız gereken ama geride bırakmakta zorluk çektiğimiz gelişim alanlarını temsil ediyor. Aslında hemen hepimizin varlığında çeşitli çatlak veya yaralı, hastalıklı bölümler olduğundan da eminim, ki yaşadığımız koşullar itibariyle bu doğal bir sonuçtur.

Yani ilerlemek veya yükselmek kadar, bulunduğumuz yerde daha sağlıklı, daha bütüncül hale gelme ihtiyacı da var. Sağlık ve bilinç arttığında, ve BH yönünde işbirliği ve dayanışma arttığında 4. yoğunluk sınırına ilerleme imkanı da çok daha büyük veya kolay olacaktır.

bozadi

#18
Anlam ve amaç duygumuzu veya farkındalığımızı yitirdiğimizde, ki bence bunu sandığımızdan daha sık deneyimliyoruzdur, ve durup olan bitene, kendimize, yaptıklarımıza, yapabileceklerimize bir anlam vermeye çalıştığımızda, bunu en etkili şekilde sağlayabilecek olan bir inanç veya farkındalık arıyoruz.

Özellikle zayıf veya yaralı olduğumuz bir durumda, incindiğimizde, şiddetli bir moral bozukluğu içinde olduğumuzda, nefret içinde olduğumuzda, kasvetli bir anlamsızlık, verimsizlik, berbatlık duygusu çöktüğünde üzerimize, bize yardımcı olabilecek bir bakış açısı, bir inanç, bir farkındalık istediğimizde, K'ların "Önemli olan nerede olduğunuz değil, kim olduğunuz ve ne gördüğünüz" şeklindeki önerilerinden çok verimli bir şekilde yararlanabileceğimize inanıyorum.

Kim olduğumuz... Ve ne gördüğümüz...

Bu öneriden kastedilen şeyi yeterince doğru algılamış mıyımdır, bundan yüzde yüz emin değilim ama yine de son zamanlarda test edip olumlu sonuç aldığım şekliyle yorumumu sizlerle paylaşmak istiyorum.

"Kim olduğumuz" konusunun bazı Uzakdoğu veya Hint felsefi yaklaşımlarıyla, örneğin Maharaj gibi üstatların vurguladığı "kimlik" konusuyla birebir alakalı olduğunu anlıyorum: "Ben O'yum". O kitaptan hatırladığım kadarıyla Maharaj kendi akrabası olan gurusuyla ilgili şöyle birşey anlatıyordu: Gurusu gelmiş ona demiş ki, "Maharaj, pek çok öğrenciyle ilgilendim ama seninle yeterince ilgilenecek vaktim olmadı ve yakında öleceğim. Sana sadece tek bir tavsiyede bulunacağım ve eğer söyleyeceğim şeyi yeterince düşünebilirsen, üzerinde yeterince keşif yapabilirsen zaten öğrenmen gerekeni öğrenmiş olacaksın. Sen en yüce hakikatsin. Bunun üzerinde odaklan. Herşeyi bulacaksın." Maharaj gurusunun önerdiği bu fikir üzerinde çalışmış ve sonunda gerçekten de çok büyük bir aydınlanma yaşamış.

Bu başlıkta daha önce bu konuda paylaştığım görüşlerimde Maharaj'ın anlattıklarından okuduklarımın, sezdiklerimin mutlaka çok büyük bir etkisi olmuştur. Aslında Anadolu'da etkili olmuş felsefi bazı akımlarda da aynı gerçeğe vurgular yapılmış. Özellikle İslam mistisizmi veya tasavvufi bazı felsefelerde. İnsan-Hak özdeşliği veya tüm varlığın birliğine vurgu yapılmış.

İşte, K'ların "Önemli olan kim olduğunuz ve ne gördüğünüz" derken, bunun "kim olduğumuz" kısmının Maharaj'ın vurguladığı şey olduğunu düşünüyorum. Biz, hepimiz, tüm varlıklar Varlığın birer parçası ve onun ta kendisi. Varoluşun tüm güzelliği, zenginliği bizim güzelliğimiz, bizim zenginliğimiz. Bize hayatımızın anlamının ne olduğunu söyleyen, bize ne yapmamız gerektiği konusunda emir veren, bizi bir ödül-ceza sisteminin içine tıkan, tepeden bakan bir Tanrı yok. Varoluşta tadılabilecek, farkına varılabilecek, ulaşılabilecek tüm güzellik, tüm sevgi, tüm akıl hepimizin erişimine açık. İstediğimiz zaman istediğimiz kadarına erişebiliyoruz. Ne kadarı bizim için kayifse. Ki tekamül dediğimiz şey birlikte bu sonsuz gerçeğin farkındalığında derinleşmekten, mutlaklaşmaktan, hatırlamaktan başka birşey değil. En yüce olan neyse, bizim, hepimizin ona erişimi var ve aynı zamanda biz O'yuz.

Bizi varoluşun nihai anlamı konusunda korkutan, diğer tüm varlıklarla birlikte olup olabilecek tüm yüceliğin ta kendisi olduğumuzu, yani gerçeği, yani Hakkı inkar eden herkes basit ve sonsuz gerçeği çarpıtıyordur. Elbette yalanlara feci şekilde inandırılmış ve gerçeğe yönelmek istediği halde yalanları vücudundan bir anda atamayacak olan kitlelere gerçekler çarptılarak verildiğinde, bu her zaman mutlaka kötü bir niyete işaret etmeyebilir. Bunun örneklerini duruma göre inceleyip yorumlayabiliriz. Ben genel ve nihai gerçeğin bize çeşitli öğretmenler tarafından, hayat tarafından defalarca ve sürekli olarak hatırlatıldığını düşünüyor ve bu konudaki görüşümü paylaşıyorum. Bu konudaki önerilerimi de bu konuda benimle aynı izlenimde, aynı sezgide, aynı inançta olan veya olabilecek olanlara söylüyorum.

Kaybolmuşluk deneyimlediğimizde, K'ların "Önemli olan kim olduğunuz ve ne gördüğünüz" deyişini hatırlamayı deneyelim. Kim olduğumuzu kısmen konuştuk ve konuşmaya devam edeceğiz. Ne gördüğümüz kısmı ise dünya üzerindeki insan yaşamının durumudur elbette. Bir bakıma hepimizin durumu. Aslında bunun da "kim olduğumuz" konusuyla kaçınılmaz ve yakından ilgisi var. Dünyadaki genel yaşam koşullarımız "kim olduğumuz" konusunda bilincimize doldurulmaya çalışılan yalanların ve yalancıların koşulları. Her gün sabahtan akşama kadar yaşadığınız şey. Bizi acizleştirmeye, aptallaştırmaya, varoluşun sonsuz kudretinden, birliğinden, bütünlüğünden, zenginliğinden, güzelliğinden, sevgisinden uzaklaştırmaya, koparmaya çalışan, Varlık düşmanlarının koşulları. Hakkın düşmanları! Gerçeğin düşmanları! Yalancılar ve yalanları... İnsanlık denen kitlenin çiğliklerini, egosunu sömüren, tırmandıran, canavarlaştıran, köleleştiren, virüsleştiren Gerçek Düşmanlarının marifetleri. Bu saçmalıktan, bu aptal hipnozdan çıkmamız, bu konuda destekleşmemiz gerekiyor.


bozadi

#19
Büyük bir sahteliğin ve gafletin içinde olabiliriz. Özellikle pozitifliğe, sevgiye, birliğe gerçekten niyet edebilen bireyler olarak düşünecek olursak.

Ne yaşamak istiyoruz? Gerçekten sevmeyi ve sevilmeyi. Ve kendimizi üzerinde bulduğumuz yaşam ortamımızda ve koşullarımıza bakarak ne yapmak istiyorsak onu yapmayı.

Elimizde bazı öğretmenlerden ve belki en derin kendi sezgilerimizden şöyle bir yarı-teorik rehberlik veya öğüt var; biz herşeyiz. Tüm varoluşta en yüce, en değerli, en güzel ne varsa, benim varlığım da odur. Benim varlığım, herkesin varlığı, yani tüm varlık, sonsuz bir güzelliğin, değerin, imkanlılığın, sevginin, birliğin, canlılığın, aklın, sonsuz bir yaratım sürecinin tezahürleri.

Sevgiye odaklanmayan ve gerçekten sevmeyi hayatın ortasına koymayan herhangi birşey ne işe yarar ki?! Evet, belki mevcut koşullarımızda "doğmadan önce var mıydık, neredeydik, öldükten sonra ne olacak, nereye gideceğiz?" gibisinden sorularla ilgili olarak kanıta ihtiyaç duymayacak kadar şüphesiz açık ve net bir bilgiye sahip değiliz ve bir sürü kişi bir sürü şey tartışıyor, öne sürüyor bu konuyla ilgili. Belki de bizim için öncelikli olan şey şimdi ve burada cevaplarına veya bilgisine hemen ulaşamadığımız, emin olamadığımız şeyler değildir. Belki de öncelikli olan şey sevip sevmediğimizdir. Gerçek bir sevgi etkileşimi içinde olup olamadığımızdır. Gerçek bir sevgi yoksa ortada, olup olabilecek en yüce dava sevginin, gerçek sevginin aranmasıdır.

Ve bu noktada sevginin tanımıyla ilgili hatırlanması, sorgulanması, tartışılması ve netleştirilmesi gereken birşey var sanırım. Şu an aklımda toparlayabildiğim kadarıyla gerçek sevgi birbirinin varlığını görme, onaylama, sevme ve destekleme ile ilgili. Yani bireylerin birbirlerinin varlığında tüm varlığı, onun keşfedilecek olan sonsuz potansiyelini, zenginliğini, güzelliğini görmeleri ve kutlamaları. Bu noktada sanırım şunun da hatırlanması veya vurgulanması gerekir ki, şiddetli KH eğilimlerini ısrarlı ve hatta istikrarlı bir şekilde benimseyen ve uygulayan bir bireyi veya varlığı sevememek bence kesinlikle bir sorun değildir, doğal bir neticedir (Öncelikli olan sevgiyi paylaşmaya istekli olanların bunu yapabilmesidir). Bunu ayrıca tartışalım.

Hayatımızla ilgili büyük bilinmeyenlere (doğum, ölüm, öncesi, sonrası vs) dair çok fazla tartışmanın bir manası yok belki de. Önemli veya öncelikli olan şimdi ve burada ne yaptığımız. Dünya dediğimiz bir gezegenin üzerindeyiz ve bir tür hayat yaşıyoruz bir insan kitlesi olarak. Bu sürecin bilinmeyenlerine çok fazla odaklanmaya gerek yok. Öncelikli olarak kendimizi içinde bulduğumuz bu durumda ne yapıyoruz? Sadede gelelim: Birbirimizi seviyor muyuz? Yaşımımızın merkezinde sevgi var mı? Eğer birbirimizi sevemezsek ne işe yararız?! Neyi başarabilir, nasıl yol alabiliriz? Bundan daha öncelikli, daha büyük bir mesele var mı eğer bu mesele henüz çözümlenmemişse?! Hayır, yok! Sevginin tanımıyla ilgili yukarıdaki varsayımı veya sezgimizi hatırlayalım: sevgi bireylerin birbirinin varlığında tüm varoluşu görüp tüm varoluşa duydukları ilgiyi, sevgiyi ve saygıyı birbirine yansıtabilmesidir. Çevremize baktığımızda tüm varoluşun anlamı konusunda fikir, his ve deneyim paylaşabileceğimiz, kim veya ne var? Birbirimizden başka kimse! Bilinmeyenleri bir kenara koyalım. Öncelikle en başta bilinmesi gereken ve gayet bilinebilir olana bakalım, oradan yola çıkalım. Bizim için tüm anlamlar, tüm önemler öncelikle birbirimizi sevip sevemediğimize, hayatımızı sevgi temelli olarak yaşayıp yaşayamadığımıza bağlı.

Ne kadar sahte ve gaflet içinde bir hayat yaşadığımızla ilgili görüşüm buna dayalı büyük ölçüde. Pek çok şeyi bilmiyor olabiliriz ama sanırım mutlaka bilmemiz, derinden sezmemiz veya dikkat etmemiz gereken birşey var. Birbirimizi sevemezsek var olamayız. Çünkü sevmek var olmak, varlığı görmek, onaylamak ve kutlamak demek öncelikle. Sevgisizlik demek varlıksızlık, hayatsızlık demek... Bizim hayatımızın üzerindeki lanet de bununla ilgili. Sevgiye, yani varlığın onurlandırılmasına dayanmayan, merkeze bunu almayan bir hayat... Gafil bir hayat... Sahte bir hayat...

Kabul edelim, mevcut yaşam koşullarımızı bir anda aşıp tamamen sevgiye dayalı bir hayat yaşamaya başlamamız mümkün değil hemencik. Genetiğimize işlemiş yaşam koşullarımızda o kadar çok sevgisizlik, kabulsüzlük, onurlandırmasızlık var ki... O kadar cansızlaştık, solduk, yaralandık, hastalandık ki... Sevginin olmazsa olmazlığından o kadar koptuk, o kadar çok yalana inandık ve boyun eğdik ki... Ve bu durum yaşam koşullarımıza, sosyo-ekonomik koşullarımıza, enerjimize, hareket ve imkan yetimize o kadar çok yansıdı ki... Şimdi pek çok KH düşünce ve duygu programlaması ve sınırlılıklar, imkansızlıklar deneyimliyoruz. Sanırım şu anda kabul etmemiz gereken başlıca şeylerden biri de bu. Kendimizi yanlış yargılamamak, içinde bulunduğumuz durumdan basitçe, hemencik çıkıp kurtulabilirmişiz gibi sorunlu bazı beklentilere girmemek için, kabul edelim, hemen çözebileceğimiz bir sorun değil bu. Ama sevgiyi bugün veya yarın hayatımızın merkezine alabilecek durumda olmasak da, sanırım o doğrultuda yapabileceğimiz en isabetli şeylerden biri sevgi ve sevgisizlik meselesini bir tartışma konusu olarak hayatımızın merkezine almaya çalışmaktır.

Görüşlerimi toparladıkça paylaşmaya devam edeceğim ve elbette herkesin görüşlerine de açıktır bu konu başlığı.

bozadi

#20
En güçlü pozitivite biçimlerine erişimle ilgili düşünmeye ve pratikler yapmaya devam ediyorum. 

Bildiğiniz gibi son günlerde bu konuda en çok üzerinde durduğum şeylerden biri, bizim varoluşta yosunlu bir taş veya çöp veya misafir veya kiracı değil, aslında "ev sahibi" olduğumuz, hayatın ve varlığımızın aslında mükemmel ve harika olduğu ve tüm yaşamımıza ve varlığımıza bu gözle bakmayı denememiz gerektiği.

Kasyopyalılar defalarca "propagandaya" referansta bulundu biliyorsunuz. "Propaganda bombardımanından" bahsettiler. Hatta biliyorsunuz en son olarak vücudumuzun büyük bölümünün su oluşu ve suyun programlanabilirliği bağlamında, vücudumuzun maruz kaldığı propagandalardan bahsettiler. Sanırım hem fizyolojik hem de psişik anlamda sayısız ve sürekli negatif bombardımanı kastediyorlar. KH'ye adanmışların veya adananların hayatımıza, fiziksel ve ruhsal bünyemize yağmur gibi yağdırdığı negatifleştirici propagandalar. Her yanda nefret, kan, işkence, adaletsizlik, yıkım, aşağılama, her tür zehir...

İşte tüm bunların, tüm bu propagandaların, "programlamaların", telkinlerin tam da ele almaya çalıştığım hususla yakından ilgisi var. Tüm bunları yapmalarının en büyük nedenlerinden biri, gerçek kimliğimiz, gerçek varoluşsal kudretimiz ve karakterimiz hakkındaki farkındalığımızı derinleştirmemizi engellemek.

Artık pek çok insan ideolojilerin programlamalarının olumsuz yönlerinin ötesine geçebiliyor. Belki insanların çoğunluğu değilse bile, pek çok insan yalanları kolay kolay yutmuyor. O yüzden, artık insanları belirli yalanlarla kandırmaya çalışmak dışında, beyni veya zihni sağlıksız faktörlerin öyle bir bombardımana maruz bırakıyorlar ki, bireyler global ve yerel egemen sömürücü güçlerin geçmişte işe yaramış olabilecek yalanlarına ve programlamalarına karşı daha uyanık olsalar da, onları esas doğruya veya doğrulara götürebilecek olan çabalarını verimsizleştiren yeni bir saldırı cinsi başlatıldı. Ve elbette teknolojinin de bunda büyük bir payı var.

Teknoloji demişken, teknolojik bir örnek vermek istiyorum. "Hack" (internet korsanlığı) jargonunda "DoS" saldırısı (DoS attack) diye bir kavram var. "Denial of Service" şeklindeki bu terimin karşılıklarından bazıları "hizmeti engelleme", "hizmeti kullanılmaz hale getirme" şeklinde. Bu amaçla yapılan bir tür saldırı. Bu bağlamda, diyelim ki bir korsan veya korsanlar bir web sitesini o sitenin yönetimini ele geçirecek şekilde hack'leyemeseler bile, o siteyi bazen ciddi bir süre boyunca "erişilmez" hale getiren bir saldırı türü yapabiliyorlar. Bunu da şöyle yapıyorlar: Web korsanı veya korsanları, pek çok internet kullanıcısının bilgisayarına sızmanın yollarını bulabiliyorlar. Diyelim ki birkaç bin kişinin bilgisayarında, istedikleri zaman o bilgisayarların belirli bir web adresine gitmelerini sağlayabilecek bir kontrol elde ettiler. İşte, korsanlar, binlerce, belki on binlerce ve hatta yüzbinlerce bilgisayarı, erişilemez hale getirmek istedikleri bir web sayfasına yönlendiriyorlar eşzamanlı olarak. Üstelik o saldırıya katılan bireyler o sırada bilgisayarlarının o web sitesine gittiğinin farkına varmazlar bile, çünkü bu arkaplanda işleyen bir süreç. Sonuç olarak hedefteki web sayfasına o kadar büyük sayıda erişim talebi gidiyor ki, o web sayfasının "sunucusu" o kadar çok talebe yanıt vermeye çalışırken tek kelimeyle dumura uğruyor. Kilitleniyor, erişilmez hale geliyor, ciddi hatalar veya işlev bozuklukları yaşayabiliyor vs. Ve özellikle DoS saldırısının en yoğun olarak yapıldığı süreçte, bu saldırıya karşı koymak gerçekten çok zor, çünkü saldırı tek veya belirli birkaç kaynaktan gelse, bir uzman onları tespit edip onlara özel bir engel uygulayarak sunucunun kullanıcılara erişim sağlama kaynaklarını koruyabilir. Ama saldırı o kadar çok yerden geliyor ki, saldırıların esas kaynağı tespit edilip durum kontrol altına alınana kadar ciddi sıkıntılar yaşanabiliyor.

İşte, "beynimiz" de aslında egemen KH güçlerinin "hizmeti bloke edici" saldırılarına feci şekilde maruz kalıyor içinde yaşadığımız süreçte. Medya, TV, internet, teknoloji de bu sürece özel bazı kolaylıklar sağlıyor. Beynimiz kolay kolay kaçma veya görmezden gelme şansı olmayan o kadar çok sayıda meşgul edici faktöre maruz kalıyor ki, normalde ortalamanın üzerinde işlev gösteren bir beyin olsa bile, "hizmet engelleyici" çok sayıda parazit faktörün bombardımanına maruz kaldığında dumura uğruyor. Kaynakları, enerjisi tükeniyor. Sığlaşıyor, aptallaşıyor. Bu saldırılar hem psişik, düşünsel olduğu gibi aynı zamanda fizyolojik, kimyasal ve radyoaktivite bazında da meydana geliyor. Son derece çok yönlü bir süreç. Yani beynimiz artık belirli bir veya birkaç yalanla ele geçirilmek yerine (elbette o süreç de uygulanıyor, uygulanabilenlere), enerjisini tüketen "Denial of Service" saldırılarına uğruyor inanılmaz sayıda çok kaynaktan. Hangi birini düşüneceksiniz. Beyninizin, zihninizin dikkat enerjisinin ne kadar çok sayıda kaynaktan saldırıya uğrayıp kaynaklarının talan edildiğinin farkına bile varamazsınız. Etrafınızda ne kadar çok fiziksel, kimyasal, radyoaktif ve de elbette duygusal, psişik ve bilgisel kirlilik, çöp, parazit, virüs olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Hepimiz kesintisiz olarak beynimizin ve kalbimizin, yani aklımızın ve gönlümüzün hizmetini dumura uğratıcı bir propaganda bombardımanı içinde yaşıyoruz hakikaten. Bu da zihinsel, fiziksel ve duygusal bir halsizlik, sığlaşma, zombileşme etkisi meydana getiriyor. Bu da yönetilebilirliği, güdülebilirliği, korunmasızlığı artırıyor. Neyin yanlış, neyin doğru olduğunu büyük ölçüde bilmeniz bile sizi bu bombardımanın yıkıcı etkilerinden bağımsız kılamaz.

İşte bu dünya, bu düzen biraz da bu yüzden yıkılmalı, alt-üst olmalı, dönüşmeli. Doğa bunun ideal şekilde nasıl olması gerektiğini biliyor ve doğal yıkımlar veya felaketler biraz da bu yüzden artıyor. Ne kadar zorlu olsa da, farkında bile olmadan etkisi ve hatta kontrolü altında olduğumuz hipnozlardan uyanmamız için gerekli bunlar. O kadar kirli, o kadar berbat koşullarda yaşıyoruz, inanılmaz çok sayıda bakımdan.

Belki biraz da bu yüzden, varoluştaki belki bir yönüyle ilkel ama etkili pozitiflik kaynaklarına erişmemiz, hatırlamamız, test etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ve belki de garip bir şekilde, içinde bulunduğumuz şiddetli zorluklar, başka koşullarda motivasyonunu bu kadar kolay bulamayacağımız bazı ruhsal/evrensel bakış açılarını test etmemize elverişli bence. Yani bu konuda epeyce yardım alabileceğimize inanıyorum.

bozadi

#21
Hayatımızda bir "en yüksek değer" olması gerekiyor diye düşünüyorum. Öyle ki, onu düşündüğümüz, hatırladığımız, güvendiğimiz zaman, içinde bulunduğumuz tüm yerel koşulların üzerine çıkmamızı sağlasın. Böyle bir temel, esas ve aşkın inanca sahip olmamız gerekiyor. Karşılaştığımız tüm çıkmazları, korkuları, acizlikleri, imkansızlıkları, anlamsızlıkları, verimsizlikleri kısa veya uzunvadede çözmemizi, aşmamızı sağlayacak bir inanç, bir güven, bir farkındalık. Paylaşabileceğimiz, birlikte büyütebileceğimiz, derinleştirebileceğimiz bir sezgi, bir iman, bir bilgi.

Tüm varoluş karşısında, varolmak konusunda kendimizi nasıl hissedeceğimiz sadece yerel koşullardaki olumlu-olumsuz gelişmelere bağlı olmamalı. Bu bir at yarışı değil; olmamalı. Birilerine birşeyi kanıtlamak, bir sınavdan geçmek zorunda olmaksızın, sadece var olduğum için, Varlığın parçası ve bizatihi kendisi olduğum için, tüm varoluşun tüm güzelliğinin, sonsuzluğunun, zenginliğinin de bir parçası olduğumu, en az o kadar güzel, sonsuz ve zengin olduğumu bilmeliyim, bundan bir şüphem olmamalı. Kendimde ve hayatımdaki herkesle de bu en basit ve bir o kadar uzak ve hatta imkansız ve hatta anlamsız görünen gerçeği paylaşmalı, eğer hayatımızda bu farkındalık eksikse, önce bu "sorunu" çözmekten daha öncelikli bir işimiz veya amacımız olamayacağını haykırmalıyım. Bir cennet üzerinde, sonsuz varlık, zenginlik, güzellik içinde tamamen aptalca nedenlerle cehennemde, yokluk içinde kıvranıyor, kıvrandırılıyor olmamızın başka bir nedeni olmadığını hatırlamalı ve hatırlatmalıyım.

bozadi

#22
Sahip olduğumuz sorunlu zaman anlayışının bilincimize vurduğu prangalar var.

Zaman kavramında güçlü bir "koşulluluk" çağrışımı var dikkatinizi çekerse. Bir "erteleme" veya "geç kalmışlık" çağrışımı var. Zaman kavramımızın sorunlu yönleri nedeniyle, "şimdi ve burada koşulsuz olarak mevcut olan" EN DEĞERLİ şeye odaklanmak yerine, geçmişle ilgili pişmanlıklara veya geleceğe yönelik hayallere veya hırslara odaklanıyoruz belki de çoğunlukla.

Şimdi ve burada koşulsuz olarak mevcut olan en değerli şey ne mi? Bilincinizde mevcut. Hayatınızın genelinde olduğunuz gibi tam şuanda da stresli bir sürecin içinde olsanız bile, bilinciniz sıkıntılarla ve şikayetlerle doluymuş gibi görünse ve hatta öyle olsa da, aynı bilincinizde çok güzel şeyler de olduğunu burada birbirimize kanıtlayabiliriz aslında. Örneğin şu anda ortaya çıkması ve büyümesi için hiçbir "gerekçe" olmasa bile bilincinizde mutluluğun, sevincin, güzelliğin, sevginin mevcut olduğunu inkar edebilir misiniz? "İstemeniz" durumunda, çok kısa bir süreliğine de olsa ve aptalca bile görünse, dünyanın/hayatın en güzel duygusuna, hissine, titreşimine, deneyimine erişebileceğinizi inkar edebilir misiniz? Farkındalığınızda, "içinizde", en güzel duygulara, deneyimlere, coşkulara, mutluluklara erişebileceğinizi biliyorsunuz. Onlar sadece "anı", sadece "arşiv" değil. Bilincinizde, kalbinizde, pozitifliğe, güzelliğe, sevgiye, en iyi şeye veya şeylere dair bir farkındalık yok mu? Mutlaka var. O "farkındalıklar", onların bir bakıma kaynağı olan ve kesintisiz olarak yaşandıkları bir alemin, BH aleminin, Cennetin kanalları, köprüleri olabilir mi acaba? Evet, olabilir. Denememiz gerekiyor.

İçinde yaşadığımız hayat veya daha doğrusu "düzen", bunu yapmamızı engellemeye yönelik olarak tasarlandı birileri tarafından. Birileri kızgınlığı, öfkeyi, gücenikliği, acizliği, nefreti yaşam standardımız haline getirmek için çok çalıştı ve çok başarılı oldular. Elbette biz de çok masum değildik. Artık uyanmamız gerekiyor.

bozadi

#23
Suçluluk, kızgınlık, acizlik, nefret duyguları da çullanabilir üzerinize bunları düşündükten sonra, dikkatli olmanız gerekiyor.

Doz ayarlamaları yapmak gerek. Dikkatli ve dengeli ilerlemeye çalışmak gerek. Çok sayıda aksi yönde çalışan zihinsel programlarımız da var. Ve şu anda yapmaya çalıştığımız şey bir bakıma on yıllardır ve genetiğimizde yüzyıllardır kalıplaşmış olan negatiflik, eziklik, acizlik, korku ve endişe programlamlarıyla meydana gelen zehirli bilinç katmanlarını yıkmaya yönelik bir teşebbüs olduğu için ama o katmanları besleyen faktörler yaşamımızda hala egemen olduğu için ve çevrenizdeki kişilerin çoğu bu konuda sizi desteklemekten ziyade köstekleyecekleri ve hatta üzerinize "salınabilecekleri" için, dikkatli, tedbirli olmaya çalışmanız gerekiyor.

Deneyimlerimizi paylaşmaya gayret edelim. Hepimiz için belki de çok yeni birşey olacak şu anda kalkışmakta olduğumuz şey. Yani bu kadar "damardan" bir yöntemle pozitifliğe erişim çabası. O yüzden bu konuda işbirliği yapmaya çok ihtiyacımız var. Deneyimlerimizi paylaşıp, sorunları çözmede bir ortak rehberlik oluşturmamız gerekiyor.

Özellikle "kurbanlık" ve "suçluluk" programlarınızın bu çalışmayı bloke etmek için azdırılma ve kendinize ve başkalarına karşı saldırganlık ve öfke duygusu patlamalarına yol açma olasılığı olabilir. İçimizde yapmaya çalıştığımız değişim, dış dünyayla aramızdaki ilişkilerde ciddi sorunlara yol açabilir. O yüzden aşırı ciddiye almadan, eğlencesine, uzunvadeli bir deney olarak yaklaşmak gerek belki de buna.

Majisyen

#24
"Özellikle "kurbanlık" ve "suçluluk" programlarınızın bu çalışmayı bloke etmek için azdırılma ve kendinize ve başkalarına karşı saldırganlık ve öfke duygusu patlamalarına yol açma olasılığı olabilir. İçimizde yapmaya çalıştığımız değişim, dış dünyayla aramızdaki ilişkilerde ciddi sorunlara yol açabilir. O yüzden aşırı ciddiye almadan, eğlencesine, uzunvadeli bir deney olarak yaklaşmak gerek belki de buna."

Kendi adıma konuşmam gerekirse bu paragraf tam ihtiyacım olan tavsiye. Günlük hayatta koşturmacada farketmeden kontrolü kaybediyoruz ve bazen nabıyorum ben ya diye yakalıyorum kendimi :D
Karanlık, ışığın olmadığı yerde vardır.

bozadi


bozadi

#26
Bir köpek veya bir diğer hayvan nasıl kokusunu aldığı birşeyi kaynağına kadar izleyip ona ulaşabiliyorsa, biz de varlığımızda, bilincimizde içe doğru pozitifliğin kaynağına aynı şekilde ulaşabilmeliyiz.

Elbette pozitiflik sadece içimizde değil ama ona kendi içimizde, kendi varlığımızda veya kendi bilincimiz yoluyla ulaşmak önceliklerimizden biri olmalı bence.

Bu göründüğü kadar basit birşey değil. Etrafınızda gayet negatif eğilimli koskoca bir "düzen" var. Dolayısıyla böyle bir düzen içinde var gücünüzle pozitifliğe odaklanıp pozitiflik yüzdenizi bir anda yükseltmeye başlasanız, gündelik yaşam biçiminizde ciddi sorunlarla karşılaşmanız muhtemeldir. Hele ki, ele aldığımız kaynaklar, pozitiviteye meyletmemizi hiç istemeyen varlıkların psişik saldırılarına uğrayabileceğimiz konusunda da uyarıyorlar. Kısacası bu sürecin dikkatli bir şekilde ilerletilmesi gerekiyor. Hem kendi içinizde, hem de dış dünyada, gerçek pozitifleşmeyi engellemeye yönelik pek çok engel ve sorun mevcut.

O yüzden, içimizde ve/veya hayatın özündeki saf pozitiviteye erişme pratiklerimizde başarılı olabilecek olsak da, işbirliği yapmazsak, deneyimlerimizi paylaşıp hep birlikte yararlanabileceğimiz ortak bir sorun çözme rehberliği geliştirmezsek, bu sürecin sapması, yapıcıdan ziyade yıkıcı sonuçlar meydana getirmesi olasılığı da hiç düşük değil muhtemelen.

bozadi

#27
"Bilincimizdeki pozitivite kanalı" diyebileceğimiz şeye erişimle ilgili pratiklerden biri şu olabilir: Herhangi bir anda var gücünüzle içinizde, bilincinizde erişebildiğiniz en heyecan verici, en pozitif duyguya/bilince/titreşime ERİŞİN. Ona bürünün. Kendinizi onla doldurun. Bu ille de hızlı yapılması gereken birşey değil belki ama zaman kısıdı veya hızlı sonuç alma isteği durumunda denenebilir. Çoğu zaman bunu "hızlı" yapmak, yavaş yapmaktan daha kolay ve keyifli geliyor bana. Küçük bir şok tedavisi gibi. Ama aslında daha yavaş, örneğin 2-3 saniye yerine 30-40 saniye veya birkaç dakikaya (ihtiyaca göre daha fazla) yaymak daha istikrarlı, daha uzun vadeli bir pozitifleşme etkisi yapacaktır ama işte sabırsızlığıma yenik düşüyorum. İstikrar gösterip gün içinde birkaç defa kısa versiyonu bile yapsam o da çok faydalı ama her zaman bunu hatırlayamıyor veya odaklanamıyorum. Belki bundan sonra daha istikrarlı yapmaya başlarım aldığım sonuçları paylaşmak, yöntemi geliştirmek için.

"Heyecanlandıran şeyi yapmak iyi fikir." diyor K'lar. Bilincinizin derinliklerinde sizi "heyecanlandıran" birşey var. Başkalarına açıklamasını yapmak veya belirli bir uygulama konusu bulmak zorunda olmaksızın, içinizdeki heyecana erişmek, kendinize küçük ve tatlı bir şok tedavisi uygulamak için çok faydalı olabilir.

Belirttiğim gibi, bunu ille de belirli bir konunun çözümüne yönelik bir faaliyet olarak yapmaya gerek yok. Hatta o şekilde, "beklenti" faktörü bazen içsel coşkuya  ulaşmayı zorlaştırabilir.

Bu başlık altında önerdiğim "pozitiviteye erişim" biçimlerini giderek istikrarlı bir şekilde uyguladıkça, belki farkına bile varmadan çevrenize veya maruz kaldığınız etkenlere gösterdiğiniz tepkilerde bazı değişiklikler olacak ve davranışlarınız ve aldığınız sonuçlar da giderek değişecektir. Ama ille de falanca süre içinde falanca belirli bir değişikliği takıntı haline getirmemek gerek. Denenebilir ama çoğunlukla, belirli bir beklenti içinde olmadan, sadece "gerçek kimliğinize, gerçek doğanıza erişme" gereği, keyif aldığınız için yapmak en güzeli. Ve giderek daha etkili olacaktır. Olumlu sonuçlar veya değişiklikler kendiliğinden, doğal şekilde olacaktır. Biz sadece gerçekten doğru ve güzel birşey yapıyor olalım.

Varlığınızdaki, bilincinizdeki pozitif elektrikle bağınız güçlendikçe ve istikrarlı hale geldikçe, sanıyorum ki onu giderek daha profesyonel olarak kullanabilecek hale geleceksinizdir. Fiziksel ve ruhsal varlığınız üzerinde, başkaları üzerinde. Yani kendinize ve başkalarına yönelik şifa çalışmalarında.

Birlikte bu yöntem veya yöntemleri geliştirebilir, daha etkili, kolay ve pratik hale getirebiliriz sanırım.

bozadi

#28
Bu pratikten önce, pratik sırasında veya sonrasında forumda daha önce konusu geçen (Eiriu Eolas) bir nefes egzersizi yapmak da olumlu etkiyi artıracaktır.

bozadi

#29
Sonunda sürekli/istikrarlı bir şekilde o giderek güçlenen pozitif enerjiyle düşünüyor ve yaşıyor olacaksınız. Sahip olduğunuz bilgi parçalarını daha çabuk ve etkili bir şekilde birleştirip ne yapmak istediğinizi açıkça görebileceksiniz.

Öyle bir hale geleceksiniz veya gelmelisiniz ki, dış dünyada karşılaştığınız herhangi bir etmen nedeniyle şiddetli bir negatiflik duyumsadığınızda veya yaşadığınızda, içsel pozitiflik disiplini yoluyla onu dengelemeniz zor olmayacak, çok uzun sürmeyecektir.

Burada tanımlamaya çalıştığım yöntemleri uygulama sürecinin başlarında, pozitiviteye bilinçli olarak odaklandığınızda, onu yöneltecek belirli bir konu bulamamak nedeniyle strese kapılmayın. Ne zaman ne şekilde hayatınızda somut bir etki yaratacağını takıntılı bir şekilde beklemeyin. Bir şekilde olacak.

Hayatınızda sizi en çok rahatsız eden, en çok geren, en çok korkutan problemlerin, tüm bu çalışmalar devam ettiği sürece giderek zayıflayacağını göreceksiniz. Bazıları çok çabuk çözümlenecek, sadece bakış açısı değişimiyle. Onları boşuna dert ettiğinizi anlayacaksınız. Daha ciddi sorunlar için sabırlı olmalısınız. Belki kendinize bile yeterince itiraf etmediğiniz, bilinçaltınıza bastırdığınız şeyler de giderek çözümlenecek ama bunun yeri, zamanı, biçimi konusunda şiddetli beklenti içinde olmayın.

K'lar sürekli "beklentinin" veya beklentililikle bağlantılı bir anlamda şiddetli isteklerin olumsuzluğuna değinmişlerdi.

Peki beklentiyi nasıl mı azaltabiliriz? Bu sorunu kısavadede tamamen çözemezsiniz. Sabırlı olmanız gerekecek. Ama bilmeniz gerekiyor ki, sizi beklenti bataklığından kurtaracak baş gerçek, sizin varoluştaki en yüce hakikat olmanızdadır.

Hani, İsa'ya atfedilen bir söz var: "Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak." İşte o gerçek bu gerçek. Sizin en yüce hakikat olduğunuz gerçeği. Sizi sorunlu beklentilerden, tüm korkulardan, endişelerden özgür kılacak olan "sonsuz tatmin edici", sonsuz mutluluk, coşku, güven ve huzur verici bir gerçek var sizinle ve herşeyle ilgili. Ne kadar ucuz, ne kadar kolay, değil mi? Tüm sorunumuz, o gerçeği unutmuş olmak, ona ters düşmüş olmak, ona inancımızı yitirmiş olmak. Ve içinde yaşadığımız düzenin efendilerinin amacı da tam da bu. Sizi sömürebilmeleri, aptal yerine koyabilmeleri için varlığınızın gerçeğini unutmanız, yabancılaşmanız gerekiyor. Etrafımızı saran sayısız travma, işkence, stres faktörlerinin sebebi bu. Sonsuz varoluşsal kudretinizin titreşimlerine yabancılaşmanız, inançsızlaşmanız, güvensizleşmeniz.

Gerçeği hatırladıkça, beklentilerin, takıntıların üzerimizdeki kontrolü giderek zayıflayacak. Sabırlı olmamız gerekiyor. Hemen olmayacak, ama olacak.