Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

BH’leşmek için ne yapmak gerek?

Başlatan bozadi, 13 Eylül 2021, 13:45:15

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 7 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#90
İyileşme, iyileştirme niyetinin "başkalarına" odaklanan yanı ile "kendine" odaklanan yanı arasında gidiş gelişler yaşamaya devam ediyorum.

Şu an "kendine odaklanmaya" benzer bir bakış açısının etkisindeyim ama bunun "başkalarının" veya "bütünün" iyiliği ile yakından bağlantılı olduğunu da biliyorum.

Bahsettiğim 'kendine odaklanma', aslında kendindeki bir sorunu ortadan kaldırma amacına yönelik sayılır. İyilikle özdeşleşmeyi ihmal etme sorunu.

Varoluşun mutlak gerçeğiyle veya mutlaklığıyla (= Tanrı'yla) aramızdaki en doğrudan, en güzel, en güçlü bağlantının, kısaca "iyilik" veya "olumluluk" diyebileceğim şey olduğunu algılıyorum.

Buna göre, hayatımızın merkezinde olması gereken şey, iyilik/olumluluk.

Hayatımızın en paha biçilmez hazinesi de bu. Deneyimlediğiniz en (veya herhangi) saf iyilik ve olumluluk, varlığınızın, varlığın ta kendisi aslında. Tanrı'yla, Varlık'la aranızdaki en kısa mesafe, en doğrudan bağ. Tanrı'nın, Varlık'ın ta kendisi de denebilir.

"İyilik/olumluluk" kavramsal olarak sanıyorum ki hem çok basit, çok ortada olan birşey ama aynı zamanda hayatımızın en hastalıklı, en ölümcül yanlış anlamalarından birinin konusu.

Bu yanlış anlama aslında biraz da "dayatılan" bir yanlış anlama; öyle ki, neredeyse tüm dünya sizin iyiliği/olumluluğu yanlış anlamanız, bu en hayati denebilecek konudaki doğal, evrensel, varoluşsal algınızı, sezginizi, farkındalığınızı feci şekilde çarpıtmanız için çırpınıyor diyebiliriz, bir bakıma.

bozadi

#91
İyilik/olumluluk bizim öz malımız, öz varlığımız; biz oyuz aslında. Ama bu en basit ve en önemli gerçekle aramıza neredeyse koca bir dünya hayatı giriyor desek yanlış olmaz.

Hayatımızda o kadar çok şey "kasıtlı" olarak mutsuzluk, sefalet, işkence, nefret, kıskançlık, acizlik ve bunlarla bağlantılı sonsuz dünyevi korkular ve arzular yaratıyor ki, ve bu işkenceli oyuna kendimizi öylesine kaptırıyor, öylesine yitiriyoruz ki, öz varlığımız olan iyilikle/olumlulukla aramızdaki hukuku ve etkileşimi de bu insafsız düzenin insafına bırakma eğiliminde ve/veya mecburiyetinde oluyoruz genellikle.

bozadi

#92
Kendini İyi'leştir...

Sıkça değindiğim gibi, pozitif frekanslarda olmanın, o frekanslara erişmenin "hayati" bir önemi olduğu gerçeğiyle karşılaşıyorum sıkça. Pozitiflik hayatın, varlığın özü, ta kendisi gibi görünüyor.

Ama mevcut şartlar itibariyle pozitifleşmenin nasıl yapılabileceği, nasıl başarılabileceğiyle ilgili epeyce zorluk yaşıyorum ve çeşitli farklı felsefi bakış açıları arasında gidip geliyorum.

Pozitiflik o kadar hayati öneme sahip birşey ki, onu şansa bırakmamalıyız gibi geliyor bana. Burada pozitlik derken, "kendini iyi'leştirme" anlamında özellikle. Peki, bu anlamda, pozitifliği "şansa bırakmamak" nasıl olabilir?

Ağır zorluklar, şiddetli olumsuzluklar içeren bir hayat yaşadığımız ortada. İnsan ilişkileri çok kritik öneme sahip elbette. Ama insan ilişkilerinde bile ihtiyaç duyduğumuz şifaları, iyi'leşmeleri ne ölçüde deneyimleyebiliyoruz? Diğer insanlarla etkileşimlerimizin sayısal veya zamansal olarak çoğunluğunda negatif frekansların açık veya örtülü biçimlerde baskın olduğunu düşünmekte, bu algımı genellemekte çok yanılmış olur muyum? Sanmıyorum, %100 emin olamayacak olsam da.

İşte, netice itibariyle, mümkünse, pozitifliği başkalarıyla etkileşimlerimizin koşullarına, şansına, insafına da bırakmamak gerekiyor. Pozitifliğe erişimde, etkileşimde ve özdeşleşimde, bireysel olarak bağımsızlaşmaya ve yetkinleşmeye ihtiyacımız var.

"Benim için önce Allah/Tanrı, sonra sen..." gibi bir düşünce kalıbına rastlamış veya hissetmişsinizdir belki. Buna benzer bir şekilde, başka herkesle (en yakın ve yapıcı ilişkilerin yürütüldüğü bireyler dahil) etkileşimlerden önce, kendimizle kendimiz arasında, yani kendi içimizde pozitiflikle aramızda özel, güzel, güçlü bir hukukumuz olması gerekiyor. En öz benliğimiz Tanrı olduğuna göre ve Tanrı ile Olumluluk arasında bir özdeşlik olduğuna göre  (God = Goodness), "Benim için önce Tanrı, sonra sensin" düşünce kalıbını, "Benim için önce İyilik, sonra sensin" şeklinde düşünmenin, kullanmanın yararlı olacağına inanıyorum. Dünya standartları açısından "iyilik, iyi'leşme, şifa" olarak görünen şey, evrensel veya varoluşsal standartlar açısından "normallik" denen şey aslında. Dünyadaki hayat o kadar kötüleşmiş ki, evrensel standardın "normalleri", dünyadan "cennet" olarak görünüyor muhtemelen.

Neyse, "şansa bırakmama" meselesine dönecek olursam... Bunun anahtarı, iyiliğin, iyileştirici frekansların, düşüncelerin, inançların "HAYATİ" önemine ne kadar ikna olduğunuzla ilgili. Hayatta kalmak veya hayata dönmek istiyorsanız, pozitifleşmeli, iyi'leşmelisiniz. Bunu şansa bırakmamalısınız. Kendimle ilgili son algılarıma dayalı olarak şunları söyleyebilirim (elbette zaman içinde değişebilir, güncellenebilir): Tüm doğruluk-yanlışlık (öyle midir, böyle midir), haklılık-haksızlık, suçluluk-mağdurluk meselelerini geçici olarak bir kenara bırakın. Nasıl nefes almadan yaşayamıyorsak, pozitifliğe, iyiliğe erişmeden, etkileşmeden, özdeşleşmeden de gerçek manada yaşayamayız, yavaş çekimde bir intihar veya can çekişme hali içinde oluruz. Buna inanıyorsanız, bunun ciddiyetini anlıyorsanız, bu meseleyi, yani iyi'leşmeyi, şifayı şansa bırakmamanın "hayati" önemini de anlıyorsunuz veya anlamaya giderek yaklaşıyorsunuz demektir.

Pozitifliğin, iyiliğin Tanrı olduğuna güvenin. Tanrı derken... Tüm varoluşun bir bütün olduğunu, bir küre olduğunu düşünün. Güneş sistemi gibi. Güneş sisteminin ortasında, merkezinde güneş sistemindeki herşeye hayat veren şey var: Güneş. İşte tüm varoluşun merkezinde de varlığın (var oluşun) en saf hali var. Biz içinde bulunduğumuz deneyim seviyesinden bunu ancak "var olan herşey birdir" şeklinde algılayabiliriz. Yani kürenin merkezindeki saf varlık, tüm varoluş küresinin birliğini, bütünlüğünü, tekliğini ifade ediyor. Bunun bize en anlaşılabilir yansımalarından biri veya belki de başlıcası iyiliktir. İyilik, pozitiflik (iyileşme ve iyileştirme) eğilimi, tüm varoluşun bir olmasının farkındalığından, sezgisinden doğar ve o birliğin merkezine, en saf haline doğru ilerleme eğilimindedir.

Toplumsal realitemizdeki kavramlar (felsefi ve ideolojik olanlar buna özellikle dahil elbette) insanlığın çiğliklerinden ve yozlaşmışlıklarından çok etkilenerek epeyce kirleniyor kaçınılmaz olarak. İşte bu nedenle, pozitiflik, iyilik, iyileşme denen şeyin de ciddi ölçüde kirlenmiş, epeyce çarpıtılmış, bağlamından koparılmış versiyonları hakimdir toplum genelinde, kaçınılmaz olarak. İşte bu nedenle, elimizdeki kaynakların verdikleri bilgiler ve kendi sezgilerimiz ışığında, iyiliğin, pozitifliğin basit ve temiz kökenlerine nasıl dönebiliriz, nasıl hatırlayıp, farkına varıp daha etkin bir şekilde yararlanmaya başlayabiliriz diye bakalım.

Bunun kendinizle kendiniz arasında başlaması çok önemli.

Dünyayla tüm ilişkilerinizi, daha doğrusu kendiniz dışındaki herkesi ve herşeyi geçici olarak bir kenara koyun, her ne kadar bunu bir kerede hemen mutlak şekilde gerçekleştirmek mümkün olmayabilirse de. Ne kadar mümkünse. Dünyayla ilişkili düşünceler dönüp durmaya devam edecektir zihnimizde tabi ki; dönüp dursunlar, sorun değil. Ama bir süre ana odağımız onlar olmasın.

Kendinize iyilik yapmaya başlayın. Daha doğrusu yapıp yapamadığınızı test edin. En basit, en ilkel biçimde. Kendinize küçücük bir iyilik yapın. Kendinizi az önceye göre birazcık daha iyi hissedin. Bunu az önce almadığınız yavaş ve derin bir nefes alarak mı yaparsınız, ne kadar çok kastığınızı unuttuğunuz, görmezden gelmek zorunda kaldığınız vücudunuzu gevşeterek mi yaparsınız... Birazcık olsun rahatlayın. Gevşeyin. Sakinleyin. Dünyayla ilgili ne kadar çok şeyin sizi feci şekilde huzursuzlaştırmak, germek, öfkelendirmek, ezmek için beklediğini hatırlayabilir ve kolayca sükunetinizi, huzurunuzu kaybedebilirsiniz elbette. Sonuçta besberbat da olsa, milyarlarca insanla paylaştığınız, koskoca, gepgerçek bir dünya hayatınız var sizi bekleyen, binbir sorumluluklarıyla, eziyetleriyle, sonsuz korku ve arzularıyla. Onun yanında bu uyduruk psikolojik deneyin ne önemi, ne ciddiyeti var ki tarttığınız zaman, öyle değil mi? :) Valla işte, meditasyon falan, daha önce denemişsinizdir zaten, ben bir de bu şekilde deniyorum ve sizinle de paylaşmak istedim.

Pozitifliğe erişememek, kendine iyi davranamamak, kendini iyileştirmeyi ihmal etmek alışkanlık haline geldiğinde o kadar "ölümcül" bir gaflete dönüşüyor ki, dünya hayatının "gerçekliğinin", ciddiyetinin ne önemi kalıyor ki? Elbette özellikle eş, dost, akraba... İnsan ilişkilerinde, düzenle şu veya bu derecede uyumlu biçimlerde az çok eğlendiğimiz, güldüğümüz veya bir şekilde sıkıntılarımızı paylaşıp bir miktar rahatladığımız durumlar bize yeterli gibi görünebilir. Yetmese de, "yettiği kadar" modunda olabiliriz. Ben yine de, özellikle elimizdeki kaynakların verdikleri bilgi ve ilhamlara dayalı olarak, şu sanal forum ortamı aracılığıyla yürütmeye çalıştığımız fikir alışverişleri bağlamında, kendi içimizde, kendimizle kendimiz arasında farkına varıp yapabileceğimiz bazı çalışmalarla, pozitiflik konusunda bireysel özerkliğimizi ve yetkinliğimizi artırmanın çok önemli olduğunu algılıyorum.

Çok ciddi pozitiflik açığı (eksikliği) hali içinde olduğumuzu sezdiğimizde, yani sıkıntıdan, stresten kendi kendimizi yemekte (ve görünür ve görünmez negatif varlıklara ziyafet çektirmekte) olduğumuzun farkına vardığımızda yapabileceğimiz birşeyi tanımlamaya veya belki daha doğrusu "hatırlatmaya" çalışıyorum, tabi öncelikle kendime. Kendinizi yavaş çekimde öldürmekte veya uçuruma sürüklemekte olduğunuzu, yani bunu engelleyemediğinizi fark ettiğinizde veya zaten epeydir bu durumda olduğunuz halde bunu kendinize itiraf etmeye başladığınızda ve ne yapabileceğinizi merak ettiğinizde izlenebilecek bir yol, bir çalışma.

Meselenin ciddiyetinin farkına vardığınıza göre, dünya işleriniz ne kadar acil, ne kadar zorda, ne kadar ciddi, ne kadar önemli, ne kadar dikkatinizi celbedici, aklınızdan çıkmayıcı, yakanızı bırakmayıcı olursa olsun, geçici olarak herkesi ve herşeyi bir kenara koyup kendinizi iyileştirmeye başlama namına ne yapabileceğinize bakabilirsiniz. Yalıtımı, içe çekilmeyi, dünyadan bir ölçüde soyutlanmayı başardığınız küçük (belki bazen biraz daha büyük) molalarda, dünyadaki iyilik kavramlarından bağımsız olarak, sadece sizin anlayacağınız ve takdir edeceğiniz biçimde kendi kendinize rahat bir nefes aldırın, KENDİNİZİ İYİLEŞTİRME YETENEĞİNİZİ KULLANMAYA BAŞLAYIN. En ilkel, en aptalca görünen biçimde olsun, hiç önemli değil. Önemli olan kendinizi azıcık da olsa daha iyi hale getirme yeteneğiniz olup olmadığını anlamak, sorgulamak, hatırlamak ve yapmak. Dediğim gibi, hiçbir şey yapamıyorsanız, bir veya birkaç kez yavaş ve derin nefes alarak ufak bir fark yaratmaya başlayabilirsiniz. Fiziksel olarak yavaş ve güzel bir biçimde gevşemeye, rahatlamaya çalışabilirsiniz. Zihninize, benliğinize, varlığınıza, bilincinize şöyle bir göz gezdirip pozitif duygu, düşünce, huzur, mutluluk namına hangi verilere, duygulara, düşüncelere erişebiliyorsanız erişip o frekansı, titreşimi, bilinci "yaşayın". Bunun için dünyada olaylar, gelişmeler olması gerektiğini sanma gafletine düşmeyin. Güzel, pozitif duygu ve düşünceler benliğinizde, bilincinizde bolca var ama dünya hayatınızın aptallaştırıcı etkileri nedeniyle kendi bilincinizdeki, varlığınızdaki pozitif frekanslara erişmek için dünyadan, dünyadaki olaylardan, kişilerden, gelişmelerden, hayattan izin veya talimat bekliyorsunuz belki de.

Hissedebileceğiniz, varlığınızda bulabileceğiniz, hatırlayabileceğiniz, erişebileceğiniz pozitiflikleri, olağan dünya hayatında nasıl kullanabileceğiniz, nasıl "yararlanabileceğiniz" hakkında endişelenmeyin. Hatta hiç önemsemeyin. İçsel deneyimde erişeceğiniz pozitiviteleri dış dünyaya taşıma gibi bir derdiniz olmasın. Sadece erişin ve tadını çıkarın.

Elbette ki bu başlangıcını yapmaya çalıştığımız pozitifleşmelerin, iyi'leşmelerin sadece iç benliğinizde kalmasını, dış dünyaya hiç yansımamasını amaçlamıyoruz. Tam aksine, şu veya bu oranda mutlaka yansıyacaktır ve yansımalıdır da ama başlangıçta hemen hayatımızı düzeltmesini, dertlerimizi çözmesini bekleme hatasına düşmemeliyiz. Önemli olan, dünyevi hayattaki tüm berbat koşullara rağmen, tüm bu işkencelerin tam ortasında, şimdi ve burada, kendi bireysel varlığınızla bütün varoluş arasındaki bağlantıyı kullanarak, çok basit görünen ama aslında nihayetinde tanrısal bir kudretle bağlantılı olan yeteneklerinizi ortaya çıkarmaya başlamaktır. Benim burada bahsettiğim küçük rahatlamalar yalnızca başlangıç. Bunu yapmak bile hiç kolay olmayabilir. Olağan hayattaki alışkanlıklarınız, derin çaresizlik hisleriniz, öfkeleriniz, doyuma ulaşmamış arzularınız, bloke edici korku ve kompleksleriniz... Bunların etkisiyle, yalıtık iç dünyanızdaki küçücük rahatlama veya iyi'leşmeler size çok yetersiz, anlamsız ve hatta aptalca ve zararlı görünebilir. Bu elbette size kalmış bir karardır ama bence orada daha keşfedilecek çok şey var, hatırlanacak, uyandırılacak çok içsel yetenek var. Dikkatinizi çekiyorsa, hayatta aslında herşey düşüncelerle, bakış açılarıyla ilgilidir bir bakıma. Sizden daha zor şartlarda yaşadığı halde sizden kat kat mutlu ve doyumlu insanlar olduğunu tahmin edebiliyor veya hatta gözlemleyebiliyorsunuzdur belki. Veya sizden çok daha iyi sosyo-ekonomik şartlara sahip olduğu halde huzur, güven, hoşnutluk anlamında sizden çok daha kötü durumda insanlar olduğunu da. Bakış açısı, inanç, irade... Kısacası bilinç, düşünceler en derinde herşeyi belirleyen şeydir. Ve işte benim kendime ve size hatırlatmaya, betimlemeye çalıştığım şey de, sabırla izlenmesi, uygulanması halinde o en temel boyutta bazı düşünce/inanç/bilinç sorunlarını, blokajlarını çözmeye başlayacaktır.

Pozitifliğin ne demek olduğunu, anlamını, değerini, hayati önemini fark ettikçe, aksi yöndeki tüm koşullara rağmen, şimdi ve burada, en küçük, en aptalca görünen biçimlerde bile olsa, kendi bilinç ve iradenizle pozitifliğe erişme, etkileşme ve özdeşleşme konusunda yeteneğinizi ve alışkanlığınızı güçlendirdikçe, pozitifliğe erdikçe bir rüyadan veya kabustan uyanmaya başladığınızı göreceksiniz. Hakka, evrensel, ebedi hakikate, birliğe, tekliğe uyanacaksınız. Ama belirttiğim gibi, bunun için, bazen geçici olarak tüm dünya hayatını, daha doğrusu kendiniz ile pozitiflik arasındaki özdeşlik dışındaki herşeyi bir kenara bırakma iradesine sahip olmalı, bu yeteneğinizi giderek güçlendirmelisiniz. Pozitiflik varoluştaki en değerli şeydir. Bunu anladığınız, inandığınız, güvendiğiniz zaman, onu hatırlamak, eksikliğinin farkına varmak, ona erişmek, etkileşmek, özdeşleşmek giderek kolaylaşacaktır.

Dünyayı bırakmak, geçici olarak da olsa onu gerçekten bırakabilmek çok zordur. Gerçi uykuda bunu otomatik olarak bir miktar yapıyoruz zaten ve bunu yapmasak zaten muhtemelen fiziksel olarak varlığımızı sürdürmek de mümkün olmaz. Öyle sanıyorum ki, benim önermekte veya hatırlatmakta olduğum şey, uykunun belirli bir derinliğindeki iyileştirici, şifalandırıcı etkiye veya onun belirli bir miktarına kendi bilinçli çabamızla da erişebilmektir; hem de hayatın, diğer bir deyişle eziyetlerin, kabusun tam ortasındayken.

Dünya hayatının sosyo-ekonomik-siyasi-dini koşullarının (ve bilinçli olarak farkına varamadığımız pek pek başka koşulun) egemen güçlerce nasıl kötüye kullanılarak bizi negatif duygu ve düşüncelere, acizliğe, hastalığa  mahkum edecek şekilde tasarlandığı gerçeğiyle yüzleştikçe, küçük ama gerçek bir pozitifliğin, huzurun, güvenin nasıl paha biçilmez, nasıl Tanrısal, evrensel bir güç olduğunu hatırlayabiliriz ve bu yönde bilinçli bazı uyanış ve iyileşme adımları atmaya başlayabiliriz.

Zamanla şu noktaya ulaşmaya çalışmamız gerektiğine inanıyorum: Elimizde, aklımızda bir terazi olacak. Bir kefesinde sadece kendimiz ve pozitiflik (ikisinin birliği), diğer kefesinde bütün dünya hayatı dahil diğer herşey. Ve terazinin "kendimiz ve pozitiflik" kefesi, ideal olarak diğer kefeden azıcık da olsa ağır basmalıdır. Şu anda kendimi de elbette katarak, hiçbirimiz için durumun bu olduğunu sanmıyorum ama olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu olmazsa, dünyadaki egosal şartların yarattığı girdapların içinde bilincimizi kaybedip kendimize doğrudan veya dolaylı biçimlerde işkence etmekten kurtulamayız gibi geliyor bana.


bozadi

#93
Kendini İyi'leştir...

Sıkça değindiğim gibi, pozitif frekanslarda olmanın, o frekanslara erişmenin "hayati" bir önemi olduğu gerçeğiyle karşılaşıyorum sıkça. Pozitiflik hayatın, varlığın özü, ta kendisi gibi görünüyor.

Ama mevcut şartlar itibariyle pozitifleşmenin nasıl yapılabileceği, nasıl başarılabileceğiyle ilgili epeyce zorluk yaşıyorum ve çeşitli farklı felsefi bakış açıları arasında gidip geliyorum.

Pozitiflik o kadar hayati öneme sahip birşey ki, onu şansa bırakmamalıyız gibi geliyor bana. Burada pozitlik derken, "kendini iyi'leştirme" anlamında özellikle. Peki, bu anlamda, pozitifliği "şansa bırakmamak" nasıl olabilir?

Ağır zorluklar, şiddetli olumsuzluklar içeren bir hayat yaşadığımız ortada. İnsan ilişkileri çok kritik öneme sahip elbette. Ama insan ilişkilerinde bile ihtiyaç duyduğumuz şifaları, iyi'leşmeleri ne ölçüde deneyimleyebiliyoruz? Diğer insanlarla etkileşimlerimizin sayısal veya zamansal olarak çoğunluğunda negatif frekansların açık veya örtülü biçimlerde baskın olduğunu düşünmekte, bu algımı genellemekte çok yanılmış olur muyum? Sanmıyorum, %100 emin olamayacak olsam da.

İşte, netice itibariyle, mümkünse, pozitifliği başkalarıyla etkileşimlerimizin koşullarına, şansına, insafına da bırakmamak gerekiyor. Pozitifliğe erişimde, etkileşimde ve özdeşleşimde, bireysel olarak bağımsızlaşmaya ve yetkinleşmeye ihtiyacımız var.

"Benim için önce Allah/Tanrı, sonra sen..." gibi bir düşünce kalıbına rastlamış veya hissetmişsinizdir belki. Buna benzer bir şekilde, başka herkesle (en yakın ve yapıcı ilişkilerin yürütüldüğü bireyler dahil) etkileşimlerden önce, kendimizle kendimiz arasında, yani kendi içimizde pozitiflikle aramızda özel, güzel, güçlü bir hukukumuz olması gerekiyor. En öz benliğimiz Tanrı olduğuna göre ve Tanrı ile Olumluluk arasında bir özdeşlik olduğuna göre  (God = Goodness), "Benim için önce Tanrı, sonra sensin" düşünce kalıbını, "Benim için önce İyilik, sonra sensin" şeklinde düşünmenin, kullanmanın yararlı olacağına inanıyorum. Dünya standartları açısından "iyilik, iyi'leşme, şifa" olarak görünen şey, evrensel veya varoluşsal standartlar açısından "normallik" denen şey aslında. Dünyadaki hayat o kadar kötüleşmiş ki, evrensel standardın "normalleri", dünyadan "cennet" olarak görünüyor muhtemelen.

Neyse, "şansa bırakmama" meselesine dönecek olursam... Bunun anahtarı, iyiliğin, iyileştirici frekansların, düşüncelerin, inançların "HAYATİ" önemine ne kadar ikna olduğunuzla ilgili. Hayatta kalmak veya hayata dönmek istiyorsanız, pozitifleşmeli, iyi'leşmelisiniz. Bunu şansa bırakmamalısınız. Kendimle ilgili son algılarıma dayalı olarak şunları söyleyebilirim (elbette zaman içinde değişebilir, güncellenebilir): Tüm doğruluk-yanlışlık (öyle midir, böyle midir), haklılık-haksızlık, suçluluk-mağdurluk meselelerini geçici olarak bir kenara bırakın. Nasıl nefes almadan yaşayamıyorsak, pozitifliğe, iyiliğe erişmeden, etkileşmeden, özdeşleşmeden de gerçek manada yaşayamayız, yavaş çekimde bir intihar veya can çekişme hali içinde oluruz. Buna inanıyorsanız, bunun ciddiyetini anlıyorsanız, bu meseleyi, yani iyi'leşmeyi, şifayı şansa bırakmamanın "hayati" önemini de anlıyorsunuz veya anlamaya giderek yaklaşıyorsunuz demektir.

Pozitifliğin, iyiliğin Tanrı olduğuna güvenin. Tanrı derken... Tüm varoluşun bir bütün olduğunu, bir küre olduğunu düşünün. Güneş sistemi gibi. Güneş sisteminin ortasında, merkezinde güneş sistemindeki herşeye hayat veren şey var: Güneş. İşte tüm varoluşun merkezinde de varlığın (var oluşun) en saf hali var. Biz içinde bulunduğumuz deneyim seviyesinden bunu ancak "var olan herşey birdir" şeklinde algılayabiliriz. Yani kürenin merkezindeki saf varlık, tüm varoluş küresinin birliğini, bütünlüğünü, tekliğini ifade ediyor. Bunun bize en anlaşılabilir yansımalarından biri veya belki de başlıcası iyiliktir. İyilik, pozitiflik (iyileşme ve iyileştirme) eğilimi, tüm varoluşun bir olmasının farkındalığından, sezgisinden doğar ve o birliğin merkezine, en saf haline doğru ilerleme eğilimindedir.

Toplumsal realitemizdeki kavramlar (felsefi ve ideolojik olanlar buna özellikle dahil elbette) insanlığın çiğliklerinden ve yozlaşmışlıklarından çok etkilenerek epeyce kirleniyor kaçınılmaz olarak. İşte bu nedenle, pozitiflik, iyilik, iyileşme denen şeyin de ciddi ölçüde kirlenmiş, epeyce çarpıtılmış, bağlamından koparılmış versiyonları hakimdir toplum genelinde, kaçınılmaz olarak. İşte bu nedenle, elimizdeki kaynakların verdikleri bilgiler ve kendi sezgilerimiz ışığında, iyiliğin, pozitifliğin basit ve temiz kökenlerine nasıl dönebiliriz, nasıl hatırlayıp, farkına varıp daha etkin bir şekilde yararlanmaya başlayabiliriz diye bakalım.

Bunun kendinizle kendiniz arasında başlaması çok önemli.

Dünyayla tüm ilişkilerinizi, daha doğrusu kendiniz dışındaki herkesi ve herşeyi geçici olarak bir kenara koyun, her ne kadar bunu bir kerede hemen mutlak şekilde gerçekleştirmek mümkün olmayabilirse de. Ne kadar mümkünse. Dünyayla ilişkili düşünceler dönüp durmaya devam edecektir zihnimizde tabi ki; dönüp dursunlar, sorun değil. Ama bir süre ana odağımız onlar olmasın.

Kendinize iyilik yapmaya başlayın. Daha doğrusu yapıp yapamadığınızı test edin. En basit, en ilkel biçimde. Kendinize küçücük bir iyilik yapın. Kendinizi az önceye göre birazcık daha iyi hissedin. Bunu az önce almadığınız yavaş ve derin bir nefes alarak mı yaparsınız, ne kadar çok kastığınızı unuttuğunuz, görmezden gelmek zorunda kaldığınız vücudunuzu gevşeterek mi yaparsınız... Birazcık olsun rahatlayın. Gevşeyin. Sakinleyin. Dünyayla ilgili ne kadar çok şeyin sizi feci şekilde huzursuzlaştırmak, germek, öfkelendirmek, ezmek için beklediğini hatırlayabilir ve kolayca sükunetinizi, huzurunuzu kaybedebilirsiniz elbette. Sonuçta besberbat da olsa, milyarlarca insanla paylaştığınız, koskoca, gepgerçek bir dünya hayatınız var sizi bekleyen, binbir sorumluluklarıyla, eziyetleriyle, sonsuz korku ve arzularıyla. Onun yanında bu uyduruk psikolojik deneyin ne önemi, ne ciddiyeti var ki tarttığınız zaman, öyle değil mi? :) Valla işte, meditasyon falan, daha önce denemişsinizdir zaten, ben bir de bu şekilde deniyorum ve sizinle de paylaşmak istedim.

Pozitifliğe erişememek, kendine iyi davranamamak, kendini iyileştirmeyi ihmal etmek alışkanlık haline geldiğinde o kadar "ölümcül" bir gaflete dönüşüyor ki, dünya hayatının "gerçekliğinin", ciddiyetinin ne önemi kalıyor ki? Elbette özellikle eş, dost, akraba... İnsan ilişkilerinde, düzenle şu veya bu derecede uyumlu biçimlerde az çok eğlendiğimiz, güldüğümüz veya bir şekilde sıkıntılarımızı paylaşıp bir miktar rahatladığımız durumlar bize yeterli gibi görünebilir. Yetmese de, "yettiği kadar" modunda olabiliriz. Ben yine de, özellikle elimizdeki kaynakların verdikleri bilgi ve ilhamlara dayalı olarak, şu sanal forum ortamı aracılığıyla yürütmeye çalıştığımız fikir alışverişleri bağlamında, kendi içimizde, kendimizle kendimiz arasında farkına varıp yapabileceğimiz bazı çalışmalarla, pozitiflik konusunda bireysel özerkliğimizi ve yetkinliğimizi artırmanın çok önemli olduğunu algılıyorum.

Çok ciddi pozitiflik açığı (eksikliği) hali içinde olduğumuzu sezdiğimizde, yani sıkıntıdan, stresten kendi kendimizi yemekte (ve görünür ve görünmez negatif varlıklara ziyafet çektirmekte) olduğumuzun farkına vardığımızda yapabileceğimiz birşeyi tanımlamaya veya belki daha doğrusu "hatırlatmaya" çalışıyorum, tabi öncelikle kendime. Kendinizi yavaş çekimde öldürmekte veya uçuruma sürüklemekte olduğunuzu, yani bunu engelleyemediğinizi fark ettiğinizde veya zaten epeydir bu durumda olduğunuz halde bunu kendinize itiraf etmeye başladığınızda ve ne yapabileceğinizi merak ettiğinizde izlenebilecek bir yol, bir çalışma.

Meselenin ciddiyetinin farkına vardığınıza göre, dünya işleriniz ne kadar acil, ne kadar zorda, ne kadar ciddi, ne kadar önemli, ne kadar dikkatinizi celbedici, aklınızdan çıkmayıcı, yakanızı bırakmayıcı olursa olsun, geçici olarak herkesi ve herşeyi bir kenara koyup kendinizi iyileştirmeye başlama namına ne yapabileceğinize bakabilirsiniz. Yalıtımı, içe çekilmeyi, dünyadan bir ölçüde soyutlanmayı başardığınız küçük (belki bazen biraz daha büyük) molalarda, dünyadaki iyilik kavramlarından bağımsız olarak, sadece sizin anlayacağınız ve takdir edeceğiniz biçimde kendi kendinize rahat bir nefes aldırın, KENDİNİZİ İYİLEŞTİRME YETENEĞİNİZİ KULLANMAYA BAŞLAYIN. En ilkel, en aptalca görünen biçimde olsun, hiç önemli değil. Önemli olan kendinizi azıcık da olsa daha iyi hale getirme yeteneğiniz olup olmadığını anlamak, sorgulamak, hatırlamak ve yapmak. Dediğim gibi, hiçbir şey yapamıyorsanız, bir veya birkaç kez yavaş ve derin nefes alarak ufak bir fark yaratmaya başlayabilirsiniz. Fiziksel olarak yavaş ve güzel bir biçimde gevşemeye, rahatlamaya çalışabilirsiniz. Zihninize, benliğinize, varlığınıza, bilincinize şöyle bir göz gezdirip pozitif duygu, düşünce, huzur, mutluluk namına hangi verilere, duygulara, düşüncelere erişebiliyorsanız erişip o frekansı, titreşimi, bilinci "yaşayın". Bunun için dünyada olaylar, gelişmeler olması gerektiğini sanma gafletine düşmeyin. Güzel, pozitif duygu ve düşünceler benliğinizde, bilincinizde bolca var ama dünya hayatınızın aptallaştırıcı etkileri nedeniyle kendi bilincinizdeki, varlığınızdaki pozitif frekanslara erişmek için dünyadan, dünyadaki olaylardan, kişilerden, gelişmelerden, hayattan izin veya talimat bekliyorsunuz belki de.

Hissedebileceğiniz, varlığınızda bulabileceğiniz, hatırlayabileceğiniz, erişebileceğiniz pozitiflikleri, olağan dünya hayatında nasıl kullanabileceğiniz, nasıl "yararlanabileceğiniz" hakkında endişelenmeyin. Hatta hiç önemsemeyin. İçsel deneyimde erişeceğiniz pozitiviteleri dış dünyaya taşıma gibi bir derdiniz olmasın. Sadece erişin ve tadını çıkarın.

Elbette ki bu başlangıcını yapmaya çalıştığımız pozitifleşmelerin, iyi'leşmelerin sadece iç benliğinizde kalmasını, dış dünyaya hiç yansımamasını amaçlamıyoruz. Tam aksine, şu veya bu oranda mutlaka yansıyacaktır ve yansımalıdır da ama başlangıçta hemen hayatımızı düzeltmesini, dertlerimizi çözmesini bekleme hatasına düşmemeliyiz. Önemli olan, dünyevi hayattaki tüm berbat koşullara rağmen, tüm bu işkencelerin tam ortasında, şimdi ve burada, kendi bireysel varlığınızla bütün varoluş arasındaki bağlantıyı kullanarak, çok basit görünen ama aslında nihayetinde tanrısal bir kudretle bağlantılı olan yeteneklerinizi ortaya çıkarmaya başlamaktır. Benim burada bahsettiğim küçük rahatlamalar yalnızca başlangıç. Bunu yapmak bile hiç kolay olmayabilir. Olağan hayattaki alışkanlıklarınız, derin çaresizlik hisleriniz, öfkeleriniz, doyuma ulaşmamış arzularınız, bloke edici korku ve kompleksleriniz... Bunların etkisiyle, yalıtık iç dünyanızdaki küçücük rahatlama veya iyi'leşmeler size çok yetersiz, anlamsız ve hatta aptalca ve zararlı görünebilir. Bu elbette size kalmış bir karardır ama bence orada daha keşfedilecek çok şey var, hatırlanacak, uyandırılacak çok içsel yetenek var. Dikkatinizi çekiyorsa, hayatta aslında herşey düşüncelerle, bakış açılarıyla ilgilidir bir bakıma. Sizden daha zor şartlarda yaşadığı halde sizden kat kat mutlu ve doyumlu insanlar olduğunu tahmin edebiliyor veya hatta gözlemleyebiliyorsunuzdur belki. Veya sizden çok daha iyi sosyo-ekonomik şartlara sahip olduğu halde huzur, güven, hoşnutluk anlamında sizden çok daha kötü durumda insanlar olduğunu da. Bakış açısı, inanç, irade... Kısacası bilinç, düşünceler en derinde herşeyi belirleyen şeydir. Ve işte benim kendime ve size hatırlatmaya, betimlemeye çalıştığım şey de, sabırla izlenmesi, uygulanması halinde o en temel boyutta bazı düşünce/inanç/bilinç sorunlarını, blokajlarını çözmeye başlayacaktır.

Pozitifliğin ne demek olduğunu, anlamını, değerini, hayati önemini fark ettikçe, aksi yöndeki tüm koşullara rağmen, şimdi ve burada, en küçük, en aptalca görünen biçimlerde bile olsa, kendi bilinç ve iradenizle pozitifliğe erişme, etkileşme ve özdeşleşme konusunda yeteneğinizi ve alışkanlığınızı güçlendirdikçe, pozitifliğe erdikçe bir rüyadan veya kabustan uyanmaya başladığınızı göreceksiniz. Hakka, evrensel, ebedi hakikate, birliğe, tekliğe uyanacaksınız. Ama belirttiğim gibi, bunun için, bazen geçici olarak tüm dünya hayatını, daha doğrusu kendiniz ile pozitiflik arasındaki özdeşlik dışındaki herşeyi bir kenara bırakma iradesine sahip olmalı, bu yeteneğinizi giderek güçlendirmelisiniz. Pozitiflik varoluştaki en değerli şeydir. Bunu anladığınız, inandığınız, güvendiğiniz zaman, onu hatırlamak, eksikliğinin farkına varmak, ona erişmek, etkileşmek, özdeşleşmek giderek kolaylaşacaktır.

Dünyayı bırakmak, geçici olarak da olsa onu gerçekten bırakabilmek çok zordur. Gerçi uykuda bunu otomatik olarak bir miktar yapıyoruz zaten ve bunu yapmasak zaten muhtemelen fiziksel olarak varlığımızı sürdürmek de mümkün olmaz. Öyle sanıyorum ki, benim önermekte veya hatırlatmakta olduğum şey, uykunun belirli bir derinliğindeki iyileştirici, şifalandırıcı etkiye veya onun belirli bir miktarına kendi bilinçli çabamızla da erişebilmektir; hem de hayatın, diğer bir deyişle eziyetlerin, kabusun tam ortasındayken.

Dünya hayatının sosyo-ekonomik-siyasi-dini koşullarının (ve bilinçli olarak farkına varamadığımız pek pek başka koşulun) egemen güçlerce nasıl kötüye kullanılarak bizi negatif duygu ve düşüncelere, acizliğe, hastalığa  mahkum edecek şekilde tasarlandığı gerçeğiyle yüzleştikçe, küçük ama gerçek bir pozitifliğin, huzurun, güvenin nasıl paha biçilmez, nasıl Tanrısal, evrensel bir güç olduğunu hatırlayabiliriz ve bu yönde bilinçli bazı uyanış ve iyileşme adımları atmaya başlayabiliriz.

Zamanla şu noktaya ulaşmaya çalışmamız gerektiğine inanıyorum: Elimizde, aklımızda bir terazi olacak. Bir kefesinde sadece kendimiz ve pozitiflik (ikisinin birliği), diğer kefesinde bütün dünya hayatı dahil diğer herşey. Ve terazinin "kendimiz ve pozitiflik" kefesi, ideal olarak diğer kefeden azıcık da olsa ağır basmalıdır. Şu anda kendimi de elbette katarak, hiçbirimiz için durumun bu olduğunu sanmıyorum ama olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu olmazsa, dünyadaki egosal şartların yarattığı girdapların içinde bilincimizi kaybedip kendimize doğrudan veya dolaylı biçimlerde işkence etmekten kurtulamayız gibi geliyor bana.


sybleman

#94
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadi
Ayrıca birçok celsede "Neşe iyidir" diye tekrarlayıp durdular.

Ve bu şey, yani olumluluk, iyilik, sonsuz zeka, sonsuz hayat, sonsuz yaratıcılık, dışarıda aranıp bulunacak birşey değil. Belirli bir zamanda veya mekanda değil. Her zaman ve her yerde. Varlığın ta kendisi o. Aradığımız şey o. Yani varlık, yani kendimiz. Ve kayıp.


Kendine öz saygı, öz sevgi ilk hedef olmalı. Kesinlikle katılıyorum. Kendini sevemeyen başkasını ne kadar sevebilir. İlk önce kendimizi sevelim, kendimize karşı anlaşıylı olalım, yargılamayalım. Sonra çevremize ve tanımadığımız insanlara doğru açalım bu çemberi.

Çocuksu neşeden bahsediyorlar hep. Belli bir algı seviyesine gelince, çocuksu neşe de geliyormuş. Kendimde hep eksik gördüğüm şey. Hep ciddi durmalıyım, eğlenmemeliyim algısı. İçimden gelse de yapamamak. Neşeli insanlara çok özenirim. Çocukluk travmalarının etkisi tabii, çok şeyler yaşayıp erken olgunlaşıp sorumluluk alınca, çocukça sevinçler derine gömülüyor gittikçe.

bozadi

#95
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen sybleman

Kendine öz saygı, öz sevgi ilk hedef olmalı. Kesinlikle katılıyorum. Kendini sevemeyen başkasını ne kadar sevebilir. İlk önce kendimizi sevelim, kendimize karşı anlaşıylı olalım, yargılamayalım. Sonra çevremize ve tanımadığımız insanlara doğru açalım bu çemberi.

Çocuksu neşeden bahsediyorlar hep. Belli bir algı seviyesine gelince, çocuksu neşe de geliyormuş. Kendimde hep eksik gördüğüm şey. Hep ciddi durmalıyım, eğlenmemeliyim algısı. İçimden gelse de yapamamak. Neşeli insanlara çok özenirim. Çocukluk travmalarının etkisi tabii, çok şeyler yaşayıp erken olgunlaşıp sorumluluk alınca, çocukça sevinçler derine gömülüyor gittikçe.
"İçimizdeki çocuk" konusunun çok faydalı bazı yönleri olabilir gerçekten. Çocuklarda "neşe odaklılık" belirgindir, en azından belirli bir sürece kadar.

Hayatın zorlukları, işkenceleri nedeniyle neşenin ciddi oranda azalması ve hatta imkan olduğunda bile bastırılması, bunun bir alışkanlık, bir kültür özelliği haline gelmesi çok üzücü, hastalıklı bir durum.

Ben de hayatın zorlukları, ailemdeki ve çevremdeki yaygın mutsuzluklar ve genel olarak dünyada kesintisiz bir şekilde devam eden fakirlik, işkence ve katliamlar nedeniyle mutluluğu, sevinci kendime yasaklayıcı bir tavır geliştirdiğimi ve ondan sonra da suçluluk ve utanç kompleksleriyle dolup taşar hale geldiğimi biraz geç de olsa fark ettim. Kasyopya celselerinin bu komplekslerden arınmaya başlamamda büyük etkisi oldu. K'lar bir yandan benim farkında olduklarımın kat kat ötesindeki ağır sorunların varlığından bahsettiler dünyayla, insanlarla ilgili olarak ama bir yandan da tüm bunların ilüzyon olmasından, insanların kendi özgür irade seçimleriyle yarattıkları durumlar ve dersler olmasından bahsettiler. "Acıyıcı" bakış açısının potansiyel olarak hastalıklı oluşuna dikkat çektiler. Herkesin ve herşeyin tanrısallığını, özgür iradesini, neşenin, pozitifliğin önemini vurgulayıp durdular. Böylece KH'lerin dünyada meydana getirdikleri, daha doğrusu meydana gelmesinde büyük rol oynadıkları berbat koşullara bakıp da varoluşsal olumluluğu, neşeyi, iyimserliği, olumluluğu terk etmenin ne kadar büyük bir yanlışlık olduğuna dikkat çekmiş oldular. Bunun bende büyük bir uyandırıcı etkisi oldu. İnsanlık çok da masum değildi. Kendi ektiklerini biçiyorlardı. Kendi özgür irade seçimlerinin sonuçlarını yaşıyorlardı. Onların durumuna bakıp kendimi kahretmenin, dövünmenin, yanmanın, onlara çok acımanın ne kendime, ne de onlara bir faydası yoktu.




bozadi

#96
Maharaj'dan:

Alıntı Yap
S: Bununla birlikte, dünyanın çektiği muazzam ıstırabın farkında mısınız?

M: Elbette, sizden çok daha fazla farkındayım.

S: Öyleyse ne yapıyorsunuz?

M: Ben ona Tanrı'nın gözünden bakıyorum ve her şeyin yolunda olduğunu görüyorum.

S: Her şeyin yolunda olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Savaşlara, sömürülere, vatandaş ile devlet arasındaki zalimce mücadelelere bakın.

M: Bütün bu dertler insanın eseridir ve onlara son vermek de insanın gücü dahilindedir. Tanrı, insanı kendi eylemlerinin sonuçlarıyla yüz yüze getirmek ve dengenin yeniden sağlanmasını talep etmek suretiyle ona yardım eder. Karma, doğruluk için çalışan bir yasadır; o Tanrı'nın şifa verici elidir.


sybleman

#97
Bozadi Maharaj için de bir zaman ayırıcam. İkiniz de bahsedince merak ettim doğrusu.

bozadi

#98
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen sybleman

Bozadi Maharaj için de bir zaman ayırıcam. İkiniz de bahsedince merak ettim doğrusu.
Bir yandan Pleyades, bir yandan Maharaj... Seni bir sürü metnin içine gömmeye çalışıyor gibi oldum sanki, özür dilerim.

Üstelik Maharaj ("Ben O'yum" kitabı) bazı bakımlardan "zorlayıcı" gelebilir. Uyarmış olayım. Farklı zamanlarda Maharaj'ın mekanını ziyaret eden kişilere verilmiş cevapların bir derlemesi. Yani çok farklı kişilere, hepsinin kendi ihtiyaç duyduğu şekilde bazı açıklamalar yapılıyor Maharaj'ın benimsediği felsefeye göre. Ve dolayısıyla çok kafa karıştırıcı, çelişkili görünen durumlar olacaktır. Ve adam 600 sayfa boyunca neredeyse hep aynı konudan bahsediyor. Ve bu konu bizim olağan günlük hayatımızda hiç de alışık olduğumuz bir konu veya tarz değil. Elimizdeki kanal bilgileri Maharaj'a kıyasla çok daha rahat anlaşılabilir, sorgulanabilir şeyler. Maharaj'ın öğretisi biraz farklı. Sadece insanın Tanrısallığı üzerine yapılan vurgular var ve oldukça meydan okuyucu, bazı noktalarda sinir bozucu olabilir. İçeriğe ve tarza alışkın değilsen veya alışmaya çalışacak kadar çekici bulmazsa, yüzlerce sayfayı okumak tam bir işkenceye dönüşebilir.

Bence bu kitap daha ziyade "Ben O'yum" felsefesine odaklanmaya istek ve ihtiyaç duyduğun zaman daha çekici, faydalı olabilir. Yoksa kafa karıştırıcı ve moral bozucu olabilir. O durumda tüm kitabı okumaya çalışmak yerine sadece genel göz gezdirmen daha az sıkıntılı olabilir.


sybleman

#99
Anladım demek istediğini. Yok hiç sorun değil. Zaten ağır gelirse, dediğin gibi göz gezdirip ana temayı anlamaya çalışırım.

Geçen gün bir şey yaşadım. Resmen aklımda birşeyler oturdu diyebilirim. Erkan oğur konserine gitmiştik. Sahnede ışık da loş olunca acaba aura görebilir miyim dedim. Ve çok ilginçti, gördüğüm şey aura mıydı bilmiyorum.

İkisinin çok farklıydı Erkan beyin koyu mor ve çok genişti, ismail beyin altın sarısı ve açık mordu, daha inceydi. Ve anlamlarını o anda bilmiyordum. Bana ilginç gelen ikisi arasındaki enerji akışıydı. Arada ayrılıyordu ama sonra sanki ortada bazen birleşiyordu, akışıyordu.

Şunu düşündüm, aslında başkalarına hizmet için yapılabilecek en ideal şey, kendimizi üst seviyeye taşımak. Düşünsenize, üst seviyede olan birinin yanında diğerleri de az çok bundan etkilenmeye başlıyor, farkında olmasa bile. Konuşmalar, konular geçmese bile bir enerji akışı oluyor gibi.

K'ların bahsettiği yüksek seviyeden ruhların buraya gelmeleriyle ilgili konu da aklımda oturdu diyebilirim.

Gerçekten gördüğüm şey aura mıydı bilmiyorum. Ama hiç böyle bir konser de yaşamamıştım [:D]

bozadi

#100
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen sybleman

 Geçen gün bir şey yaşadım. Resmen aklımda birşeyler oturdu diyebilirim. Erkan oğur konserine gitmiştik. Sahnede ışık da loş olunca acaba aura görebilir miyim dedim. Ve çok ilginçti, gördüğüm şey aura mıydı bilmiyorum.

İkisinin çok farklıydı Erkan beyin koyu mor ve çok genişti, ismail beyin altın sarısı ve açık mordu, daha inceydi. Ve anlamlarını o anda bilmiyordum. Bana ilginç gelen ikisi arasındaki enerji akışıydı. Arada ayrılıyordu ama sonra sanki ortada bazen birleşiyordu, akışıyordu.
Aura deneyimin ilginç ve güzel, paylaştığın için teşekkürler.


Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen sybleman

 Şunu düşündüm, aslında başkalarına hizmet için yapılabilecek en ideal şey, kendimizi üst seviyeye taşımak. Düşünsenize, üst seviyede olan birinin yanında diğerleri de az çok bundan etkilenmeye başlıyor, farkında olmasa bile. Konuşmalar, konular geçmese bile bir enerji akışı oluyor gibi.

K'ların bahsettiği yüksek seviyeden ruhların buraya gelmeleriyle ilgili konu da aklımda oturdu diyebilirim.
Bana gayet makul göründü.

bozadi

#101
Bunu şöyle de düşünebiliriz belki: Biz ne kadar iyi durumdaysak, başkalarına yardım/hizmet imkanımız da o kadar yüksek olur. Biz "yükseldiğimizde", yakınlarımız üzerinde de yükseltici etkiler yaparız ve bu kısmen bilinçli biçimlerde, kısmen de bilinçaltı bağlar yoluyla kendiliğinden gerçekleşir sanırım. "Kendimize yardımcı olma" konusu çok önemli görünüyor.

Bu konuda hepimize şöyle bir öneride bulunmak istiyorum:

Tüm ihtiyacımız pozitifleşmek. Saf pozitiflik, saf varlıktır. "Tanrı" dediğimiz, "özümüz" veya "tüm varoluşun özü" dediğimiz şey de budur.

Şu anda dünyada, bu farkındalıklarla çok alakasız, hatta neredeyse taban tabana zıt koşullar içinde, o koşulların adeta bir parçası olarak yaşamaya devam ederken, yukarıda bahsettiğim şeyi bir "amaç duygusu" olarak benimsememizin çok faydalı olabileceğine inanıyorum. Yani, "amacım giderek pozitifleşmek". Bu pozitifleşme amacı, dünya hayatımızdaki gelişmelerden giderek bağımsızlaştırılmalıdır. Doğal (kaçınılmaz) olarak etkileşimli ama mümkün olduğunca bağımsız olmalı. Dünya hayatı filminin içindeki gelişmeler ne olursa olsun, bizim gönlümüzdeki amaç giderek pozitifleşmek olmalıdır. Bu konuda belirli bir ustalık elde ettiğimizde, dünya filmindeki koşulların bizim üzerimizdeki belirleyicilik, saptırıcılık potansiyeline karşı gücümüz de yükselecektir. Yani bizi koşullar "belirleyemeyecektir".

Bahsettiğim varoluşsal pozitifliğin, dünya filmi içindeki egosal benliğimize nüfuz edebilen bazı nitelikleri ve nicelikleri vardır. İşte, özel eğitim görmüş bir köpeğin, kendisine numunesi koklatılan şeyi belirli bir yerde araması, kokunun izini sürerek kaynağına ulaşmaya çalışmasına benzer bir şekilde, biz de sahte benliğimizin tüm direncine rağmen, gerçek pozitifliğin dünya filmi / ilüzyonu içindeki egosal benliğimize ulaşmayı başaran kokusuna, titreşimlerine dikkatimizi vererek, onun kaynağına doğru ilerlemeyi amaç edinebilir, bu konuda ustalık geliştirmeye çalışabiliriz.

Sakin, yalnız, müsait bir koşul bulduğunuzda, durduğunuz yerde, hiçbir belirli dışsal, dünyevi faaliyette bulunmadan, ruhsal ve fiziksel tüm benliğinizle, tüm varlığınızla pozitifleşmeye yönelin. Dünyayı hiç umursamayın. Sadece kendinize ve pozitifleşme (iyileşme) ihtiyacınıza ve isteğinize odaklanın ve yapmaya çalışın. Rahatlayın, gevşeyin, sakinleşin, iyi hissedin. Kendinize bu iyiliği yapın. Meditasyon, gevşeme, nefes ve benzer yollarla yapılmaya, ulaşılmaya çalışılan şey aslında budur genel itibariyle. En nihai amaç pozitifliğe doğru ilerlemek, pozitifleşmektir. Dünya filminde kendinizi içinde bulduğunuz benlik, doğası gereği dünya filmine iştirak edecek, onun şartlarına uyacak, o oyunun kurallarına göre oynayacak şekilde programlıdır. Egodur, sahte benliktir. Zaman zaman istisnalar olur elbette, yani ego benliği içinde faaliyet gösterirken de hem kendimize hem de başkalarına yönelik "pozitifleştirici" bazı faaliyetlerde bulunabilir, buna dair deneyimler yaşayabiliriz ama bu genellikle istisnaidir ve en nihayetinde dünyadaki egemen şartlar karşısında zayıf düşmeye, gerilemeye, yitmeye mahkumdur. Dünya filmine düşman olmayı veya ondan kendimizi kalıcı bir şekilde yalıtmayı savunmuyorum elbette. Ama gerçek benliğinizin, saf pozitifliğin ve ona yönelme ihtiyacınızın farkına varmaz, bunu bilinçli olarak istemez, bu konuda bilinçli eylemlerde bulunmazsanız, şu veya bu şekilde hep bir "kayıp olma" hali içinde olursunuz; diye düşünüyorum kendi deneyimlerime dayalı olarak konuşacak olursam.

Zaman zaman, uygun şartlar bulduğunuzda, dikkatinizi dünya filminden uzaklaştırın, kendi pozitiflik durumunuza bakın. Varlığınızda, bilincinizde bulma imkanına sahip olduğunuz pozitiflik izlerine veya iplerine tutunarak pozitifliğin kaynağına doğru ilerlemeye çalışın. Bunu zorlaştıran şey, genellikle son derece ters (negatif) yönde şartlar ve talepler dayatan dünya filmine olan mensubiyetiniz, aidiyetinizdir. Yoksa insan pozitifleşmekte neden zorlansın? Kendi kendini iyi'leştirmekten, şifalandırmaktan neden sakınsın veya bunun için "cebelleşmek" zorunda kalsın? Değil mi? Dünya filminin şartları maalesef insanı kendi en doğal, en varoluşsal ihtiyaçlarıyla ilgilenmekten aciz ve gafil düşürüyor. Pozitifliğe dünya filmi içinden ulaşmaya, o film üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Ve bunun için de egomuzla, sahte benliğimizle "mücadele etmek" zorunda kalıyoruz (kendi egomuzla ve başkalarınınkiyle). Egoyla mücadele etmeye gerek yok. Onun sahteliğini görün ve onunla değil, saf pozitiflikle, yani öz varlığınızla ilgilenin, ona yönelin. Ama işte dünya filmine olan aidiyetiniz bunu çok karmaşıklaştırıyor, aklınızı başınızdan alıyor. Tüm varlığınızı dünya filmindeki dünyevi, egosal, sahte benliğinizin sınırlılıkları içinden algılayıp benimsemek zorunda hissediyorsunuz. Veya bir şekilde bu konuda egonuzla, sahte benliğinizle mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz. Hem de ne yaptığınızın çok farkında olmadan. Kendini hem egoyla özdeşleştirip hem de onunla çatışmak trajik bir durum. Dünya filminden bağımsızlaşmazsanız kesintisiz bir şekilde potansiyel bir trajediler silsilesi içinde yol almaya çalışmak zorunda kalırsınız. Doğrudan gerçek amaca dönün. Saf pozitifliğe yönelin. Yani gerçek varlığa, gerçek benliğe, tek benliğe, evrensel-varoluşsal, sonsuz, zamansız-mekansız benliğe/varlığa. Onun mevcut dünya ilüzyonu içindeki sahte benliğinize ulaşan etkilerini, kokusunu, izlerini takip edip saf pozitifliğe "bırakın" kendinizi. Kolay olanı yapın, zorluğu bırakın. Ama dünya filminden bağımsızlaşmak basit bir mesele olmadığı için, elbette bu söylediğim şeyi yapmak yine de kolay değildir. Bu konuda işbirliği geliştirmeye çalışmamız gerektiğine inanıyorum.

Durduğunuz yerde kendinizi pozitifleştirmeniz aslında dünyanın en kolay şeyidir diyeceğim ama "dünya" der demez dünya filmine aidiyetin neden olduğu egosal bilinç daralması/körleşmesi nedeniyle gerçek varlıkla olan bağlantımıza odaklanmak zorlaşabilir. O zaman "varoluşun en kolay şeyidir" diyeyim. En doğal, en kolay, en güzel şey. Meditasyon, nefes ve benzeri teknikler işte bize bu varoluşun en kolay, en doğal, en güzel şeyini yaptırmaya, buna ısındırmaya çalışıyor. İlle şekilsel olarak bu yöntemlere uymak zorunda değiliz. İşin temeline bakın: Pozitifleşmeniz gerekiyor. Ve bu dünyanın, pardon, evrenin, varoluşun en doğal, en güzel, en basit, en uyandırıcı, en ilerletici, en yükseltici şeyi :) Ama belirttiğim gibi, dünya filmine aidiyetimiz bu meseleyi çok karmaşıklaştırıyor. Bunu tartışmamız gerek.


sybleman

#102
İki tür bu seviyeye ulaşma vardır derler. ( Tam kelimeyi bulamadım, yükselme mi diyelim, kemale erme mi diyelim)

1- Kendini kalabalıktan uzaklaştırıp, tek yaşayarak, düşünerek, algılayarak, dua ederek, meditasyon vs. ne yapılması gerekiyorsa.

Bu durumda aslında dünya algısı çoğunlukla kayboluyor, sadece doğa var. Ve o seviyeye ulaşmak belki de daha kolay.

2- Bu da bizim şehir hayatı içinde, bütün negatiflerle çevirili halde yapmaya çalıştığımız. En zor hali.

Kendinizi beli biraz ilerletiyorsunuz ama günlük hayat içindeki negatifliklerle sarılı olunca, sürekli 1 ileri 2 geri, 2 ileri 1 geri şeklinde gidiyoruz. En zor hali bu karmaşa içinde ona ulaşma isteği.


sybleman

#103
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadi


Sakin, yalnız, müsait bir koşul bulduğunuzda, durduğunuz yerde, hiçbir belirli dışsal, dünyevi faaliyette bulunmadan, ruhsal ve fiziksel tüm benliğinizle, tüm varlığınızla pozitifleşmeye yönelin. Dünyayı hiç umursamayın. Sadece kendinize ve pozitifleşme (iyileşme) ihtiyacınıza ve isteğinize odaklanın ve yapmaya çalışın. Rahatlayın, gevşeyin, sakinleşin, iyi hissedin. Kendinize bu iyiliği yapın.

Bozadi çok doğru söyledin. Meditasyonu doğru mu yapıyorum emin olamıyorum. Sonrasında 2 saat kendime gelemiyorum. Bir kopukluk hali oluşuyor.

Bir de şunu farkettim. Başkasına yardım konusu da aslında çok tartışmalı bir konu. Eğer o kişi yardımı istememişse, yardım ettiğimizde bu bile bizi negatife çekebiliyor gibi.

Geçen anlattığım kötü bir deneyim vardı, hep birlikte kabus görmüştük. O gece bir şey yapmıştım aslında. Meditasyon sırasında ailemi korumaya alabilir miyim diye düşünmüştüm. Hani ışık düşünüp etrafında büyütürsün ya onu tüm ailem için yapmıştım.

Ve geçen K'ların bahsettiği bir yere denk geldim. Tam yerini bulamadım şuanda. Laura da bunu bir başkası için yapmış ve negatif bir deneyim yaşamış. Çünkü o kişiden izin almadın diyor K'lar.

Düşünsenize aslında onları koruma içgüdüsüyle yapıyorsun ama izinsiz, özgür iradeye müdahale etmiş oluyoruz.

K'larında hep üstüne bastırdığı konu aslında düşününce. Hep diyorlar ya. Yardımı sizin istemeniz lazım. İstemeniz yeter. Diyorlar.

Acaba düşününce bizim dünyamız için de mi bu durum var. Yani yardım istemeyen birisine yardım etmemeli miyiz? Bu bize negatif olarak dönebilir mi??

Mesela çevremdekilere arada bir ufak bir kaç fikir atıyorum, farkındalıkları değişsin diye ama o aşamada bile acaba izinsiz yardıma mı giriyor. Basit düşündüm şuanda. Bilmiyorum. Bu konu çok aklımda bu aralar.

Küçük bir bebek düştüğünde elinden tutup kaldırıyoruz, oysa o yürümeyi öğreniyor, bizse onun o aşamasına müdahale ediyoruz. En basit düşünceyle. Bize bakıp yardım istemeden müdahele ediyoruz.

sybleman

#104
İzlediniz mi bilmiyorum ama konuyla alakalı geldi bana. Aslında başından izlenmeli. Hatta frekanslarla ilgili olan bir kısımda.

Bu yanımızdaki kişilerle enerji akışına benzer bir durumdan bahsetti. İki kişinin frekansının rezonans olması, uyumlanması.


Söylediği bir söz çok anlamlıydı:
-"Bizler yeryüzüne ruhsallığı deneyimlemek için gelen insallar değiliz, İnsanlığı deneyimlemek için dünyaya gelen ruhlarız"

Asıl önemli nokta, bütün frekans aralığında gezmektir dedi. Yani salınım şeklinde, hem düşük frekansı deneyimlemek hem de yüksek frekansı. Ve belki de bunun farkında olarak deneyimlemek.