Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

BH’leşmek için ne yapmak gerek?

Başlatan bozadi, 13 Eylül 2021, 13:45:15

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ogenezis

Yani kh lara gulun gecin..gulumsemek evrensl bir dildir:))
Ikinci olarakta onlarin yaptigi hicbirseyi kisisel algilamayin.mutsuzlugu.ozguvensizligi.korku ve ofkeyi..iclerinde yasadiklarini disariya yansitiyorlar..bu davranislarin sizinle hicbir ilgisi yok.tamamen kendi duygulariyla alakali oldugunu unutmayin.olaylari sozleri uzerinize alinmayin...
Sabahattin Alinin bir dizesiyle yazdiarimi tamamlamak istiyorum
 

ogenezis

#61
"Satın alınamayan
Şeyleri severim ben
Deniz gibi
Gökyüzü gibi
Ay ve güneş gibi
Ve sevgi gibi.."
 

ogenezis

Yazilarin hepsini tek seferde yazamadim.kullandigim bilgisayardan kaynakli sanirim sinirlama koydu bu yuzden bir kac defada yazdim ..
 

bozadi

#63
Dikkat dağınıklığım nedeniyle geç de kalmış olsam, KH-BH konusundaki görüş ve önerilerini paylaştığın için teşekkür ederim ogenezis. İsabetli, faydalı öneriler.

bozadi

#64
BH'leşmeyi sağlayan, artıran, destekleyen şeylerle ilgili zihinsel denemelerimi sürdürmeye gayret ediyorum.

Dünyaya ait olmayı, dünya hayatının bir parçası, bir mensubu olmayı, hatta insan ve hatta herhangi bir bireysel varlık olmayı bırakma düşüncesinin veya inancının bazen bende oldukça rahatlatıcı etki yaptığını gözlemliyorum.

Buna belki alternatif bir gerçeklikte var olmaya çalışma, bunu tasavvur etme, buna inanmaya çalışma girişimi de denebilir ama en azından niyetim bağlamında konuşacak olursam, herhangi belirli bir alternatif gerçekliğe dönük değil çabam; tüm varoluşun sahibi ve ta kendisi olma (kiracı değil ev sahibi olma; hatta evin kendisi olma) veya zaten bu olduğunu hatırlama, bu bilince inanma, güvenme çabası denebilir bir bakıma.

Dünya hayatının olağan, ortalama şartları düşünülecek olursa bu son derece uçuk görünüyor. Uçuk görünmek veya dünyadaki olağan hayat kabullerine göre uçuk olmak konusunda bir endişem yok. Lüzumsuz, saçma sapan, işe yaramaz, safi zarar olan acıları, işkenceleri, kendi bilincimle kendi kendime zarar veren bir varoluş şeklini sona erdirmek neyi gerektiriyorsa mevcut kavrayışıma, sezgime göre, onu yapmalıyım.

Bakıyorum ki iyilikten daha iyi birşey yok. Tüm ihtiyaç duyulan iyilik; iyilikle özdeşleşmek, iyiliğe aitliğinin farkına varmak ve bunu kutlamak. Ki burada iyilik terimi yerine başka herhangi bir pozitivite kavramı da yerleştirilebilir. Sevgi vs. İyilik varlığa giden yoldur. İyilik apaçık doğruluktur, yapılması gerekendir. İnsanlığın iyilik için yaşamıyor, tüm varlığını iyiliğe adamıyor olmasının ne kadar büyük bir aptallık, bir gaflet veya daha doğrusu bir hastalık olduğunun farkına varıyorum; ki ben de böyle bir insanım sonuçta; aynı aptallığın, aynı hastalığın bir mensubuyum. Bundan çıkmanın kitlesel ve hatta grupsal, ailesel olarak bile pek mümkün olmadığını, dünyaya, dünya hayatına veya gerçekliğine aidiyet bilincinin (sanılgısının) ve bu gerçeklikteki dipsiz sorunların, berbatlıkların, hipnotik kölelik zincirlerinin bunu çok zorlaştırdığını gözlemliyorum. Kendi başımayım. Hastalığımla, işkencemle baş başayım.

Herkesle ve herşeyle bağlarımı geçici olarak çıkarıp bir kenara koyduğumda... ki aslında dolaylı olarak yine herkesle ve herşeyle boş verin bağlantılı olmayı, herkesin ve herşeyin ta kendisi olduğum bir bilince, tüm varoluşun tekliği bilincine yönelmeye çalışıyorum; ama dünyevi perspektiften değil, sonsuz ve tek varoluş perspektifinden. İşte, dünyevi olarak herkesle ve herşeyle bağlarımı bir kenara koymayı az çok başardığımda, içinde ne yapacağımdan bazen emin olamadığım bir zamansızlık ve mekansızlık durumuyla karşılaşıyorum ister istemez. Dünya yok. Hatta hiçbir gezegen yok. Hiçbir belirli mekan yok. Tüm mekanlar tek mekan. Tüm zamanlar tek zaman; sadece şimdi ve burası, yani bir bakıma sonsuzluk.

Burada ne yapılır, ne olunur, çeşitli açılardan yaklaşmayı denedim, deniyorum. Bakıyorum ki dünyaya geri dönmek zorunda kalıyorum ve dünyayla epeyce de bir hukukum var. Dünyayla ilişkimi tamamen ve kalıcı olarak kesip atmak gibi bir niyetim yok. Dünyayla, dünyadaki kendimle ilgili olmasını, düzelmesini istediğim şeyler var. Dünya değil başka belirli bir gezegen veya boyut olsaydı ne olacaktı ki? Hepsi ilüzyon, hepsi uyduruk. Ben zaten hepsiyim, hepsi benim varlığımın bir parçası. Nerede olduğumun bir önemi yok, kim/ne olduğumu bilmem, hatırlamam önemli. Tek sorun kim/ne olduğunu unutmak.

Yarı dünyalı, yarı dünya-dışı (veya yarı-tanrısal/evrensel/tümsel, en azından bir sezgi ve inanç olarak) kendimi konumlandırmaya, ne yapmak istediğimi anlamaya, birşey olmaya çalışıyorum. Hm, olmak, evet. En büyük eksiğimin, en büyük sıkıntı kaynağımın "olmamak", yani doğru dürüst, kesin, tek birşey olamamak olduğunu seziyorum. Peki öyleyse birşey olmaya niyet et, diyorum kendi kendime. Hazır bilincimle istediğimi yapabileceğime dair (zaman zaman ortaya çıkıp zaman zaman zayıflayan, kaybolan) bir inancım var, öyleyse zamandan ve mekandan münezzeh bir şekilde ne olmak isterim? Bu hem yarı dünyasal varlığıma hem de dünya-dışı (daha doğrusu "dünya ötesi": dünya dahil herşeyi, herkesi kapsayan) varlığıma yönelik, ikisini de kapsayan, ikisini birleştiren bir oluş olsun. Aslında mutlu ve huzurlu olmak istiyorum. Sevinmek istiyorum. Çok iyi hissetmek, çok güçlü olmak istiyorum. Bir engel yok; buyur, ol, diyor mantık. Nasılsa dünyevi sınırlar yok, geçici olarak veya bir ölçüde. Haydaa, hiç alışık değilim buna, dünyada. Ama garip bir biçimde, her ne kadar benim dışımdaki bir gücün adeta sihirli bir değnekle bana mutluluk ihsan etmesi bazen gayet çekici ve güzel olabilir ama ben mutluluk için veya evrensel/varoluşsal anlamda iyi ve güzel ve gerekli olan herhangi birşey için "başka bir varlığa" ihtiyaç duyacaksam, mutlak biçimde muhtaç olacaksam benim tanrılığımın, hepliğimin, tümlüğümün, tekliğimin ne anlamı kalır? Öyleyse buyur, kendi kendine ne vermek, ne yapmak, ne olmak istiyorsan ol!


bozadi

#65
Mutluluğun alıcısı değil üreticisi, yapıcısı, olucusu mu denir, o olmak istiyorum. Ya da belki daha doğrusu, mutluluğun kendisi olmak istiyorum. Mutluluk ve ben iki ayrı şey olmayalım. Ben bir kişi olmak istemiyorum artık, en azından mutlak manada değil. Mutluluk olmak istiyorum. Sevinç olmak istiyorum. Veya, zaten öyleymişim ama tersine inanmışım bir şekilde. Yani hakikati unutmuşum, hakikatle epeyce ters düşmüşüm. Lanet olası dünya yüzünden. Yok, yok, suç dünyada değil; ille bir suçlama olacaksa, en çok kendimi suçlamalıyım, yaptığım seçimlerden, hakikatten adım adım uzaklaşmaktan ve sonunda kendimi bir cehennem çukuruna tıkmış olmaktan dolayı. Kendimi bu durumdan nemalananların kölesi durumuna düşürmüş olmaktan dolayı.

Tamam, şimdi ne yapayım? Mutlu ol. Gerçeği hatırla ve mutlu ol. Mutluluk ol. Sevinç ol. "Tek" olan ol; yani herşey.

Mutluluk, sevinç dediğim şeyin "varlık" ile yakından alakası olduğunu tahmin ediyorum. Bunlar varlığın kendisi bile denebilir. Mutlaklığa yaklaşan düzeylerde inatçı, kesintisiz, çok derinleşen mutsuzluğun, sevinçsizliğin "varlıksızlıkla", yok oluşla bir alakası var sanırım.

Hem dünyada, ortalama dünya hayatı koşullarında yaşayıp hem de 7/24 ortalıkta mutluluk ve sevinç feneri gibi dolaşmanın mümkün ve anlamlı olduğunu sanmıyorum. Ama bir şekilde dünyanın (ve başka herhangi belirli bir yerin veya şeyin) geçici olduğunu, kalıcı ve mutlak olanın mutluluk ve sevinç gibi pozitif kavramlarla yakından bağlantılı olduğunu düşünüyorum. TEKLİKLE de yakından bağlantısı var bunun. Güzel olan, asıl olan da bu değil mi zaten? Teklik. Mutlak teklik. Gerçekten teklik. Pırıl pırıl. Derin, saf mutluluğun, sevincin tüm sorunları yumuşatan, çözen bir etkisi var. Ve eğer bu mutluluğu, bu sevinci, huzur ve güveni dünya vermiyorsa, ihtiyacımız olanı kendimiz alabilmeli, yapabilmeli, olabilmeliyiz. Olunması, yapılması gereken başka ne var ki? Dünyada yapılması gerekeni yapmamızı sağlayacak olan da bu sonuçta, doğrudan veya dolaylı olarak.

Olağan dünya yaşamının içinde öylesine düşük, öylesine rezil, berbat frekanslar içinde debeleniyoruz ki, bu bahsettiğim pozitifliklerin, hakikatlerin hiçbir hükmü, gerçekliği, anlaşılabilirliği, yararlanılabilirliği, anlamı kalmıyor. Çok yaman bir çelişki. Dumura uğruyoruz. Hatta pozitifliğe dair inancımızla belirli bir yükseliş yaşadıktan sonra o bataklığın, şiddetli negatif duygu ve düşüncelerin ortasına lop diye düşünce bu çok fena koyuyor. Sinir krizleri yaşatabiliyor. Dolayısıyla hem olağan dünya hayatının / bataklığının mensubu olup hem de herkesle ve herşeyle bir olan, ta kendisi olan evrensel/varoluşsal/ebedi hakikati hatırlayıp, güvenip işkence ilüzyonunun ötesine geçmeye çalışmak hiç kolay iş değil gibi görünüyor. Celselerde bahsedildiği gibi, insanlık berbatlığın iyice dibine vurup da iyi niyetli olanlar bir aile gibi birleştikçe ve iyiliği, doğruluğu tek gerçeklik olarak yaşamaya başladıkça 4BH frekansları egemenleşiyor olacaktır ve o zaman cehennem geride kalmış, kabustan uyanılmış olacak.

Önümüzdeki zamanlarda yaşayacak gibi göründüğümüz, K'ların yanlış hatırlamıyorsam "gölge vadisinden geçmek" gibi bir tanım yaptığı ileri düzey kıyamet zamanlarına "hazırlık" bağlamında bir ön çalışma yapmaya çalışıyorum. Hakikati anlamaya, hatırlamaya, onunla şu veya bu düzeyde kalıcı ve bilinçli bir özdeşlik kurmaya çalışıyorum.

bozadi

#66
Zaman zaman "mutlak iyiliğe" adanma fikrinden ilham alıyorum. Kendimi dünyadaki olağan varlığımdan, olağan rollerimden yalıtarak, sadece ve sadece iyilik düşünen, iyilik isteyen evrensel/varoluşsal bir işçi/hizmetli olduğumu düşünüyorum, buna inanıyorum, bir süreliğine de olsa. Bunun bana oldukça rahatlatıcı gelen bir yönü var. Adanılabilecek en doğru yola, tek doğru yola adanmışlık hissi veriyor. Oldukça "dinsel" bir niteliği olduğu söylenebilir bu duygunun, düşüncenin, ilhamın. Yapabileceğim en iyi şeyi yapıyorum; o yolda, o yönde ilerliyorum ne de olsa. Yakın, uzak, başka enkarnasyonlara uzanan çok uzak geçmişimle, bugünümle, geleceğimle, ilişkim, hukukum olan herkesle ilgili tüm endişeleri azaltıcı, giderici bir etkisi var bunun. Tüm yaraları sonsuz bir sabırla iyileştirici bir özelliği. İlüzyonun, oyunun, oyunların içinde ama aynı zamanda dışında olma bilinci veriyor. Ölüm dahil olmak üzere tüm korkuların üzerine çıkarıyor. Tüm varoluşun merkezindeki frekansla, karakterle uyumlu, o yüzden hiçbir şey bunun üzerine çıkamaz, tehdit edilemez, diye düşündürüyor, hissettiriyor.

Ama olağan dünyevi kimliğim ve onun kapsadığı bir sürü dünyevi, egosal arzu ve korku, o mutlak iyiliğe adanan evrensel işçi/hizmetli modundan kolayca çıkarıyor beni. Yani çok uzun süre o modda kalma imkanı bulamadım şimdiye kadar. Saniyeler, bazen dakikalar, en fazla birkaç saat; dalgalanarak azalıyor, bitiyor. O modu sınırsızca sürdürecek kadar egosuz değilim veya çok kısa bir sürede o kadar egosuzlaşabilecek bir durumda değilim. En azından tek başıma bunu başaramam gibi görünüyor. Anca tamamen aynı bilince, aynı amaca sahip bir toplulukla destekleşme, dayanışma halinde derinleşilebilir, sabitlenilebilir o yaşam şeklinde, gibi görünüyor bana.

Korkular, endişeler (acılar) çok tırmanıp da derin, etkili bir çözüm bulma motivasyonu arttığında, "neye inanırsam, güvenirsem, adanırsam tüm karamsarlıkların, endişelerin, korkuların üzerine çıkabilirim, kendime, sevdiklerime, sevebileceklerime psişik olarak olumlu etki yapabilirim?" diye sorduğum bazı defalarda yöneldiğim şeylerden biri bu "mutlak iyiliğe adanma" (mutlak iyilik işçisi, fahri görevlisi olma) bilinci, inancı. Ama belirttiğim nedenlerle çok uzun süre muhafaza edemiyorum o "meleksi" adanışı. "Ağır" geliyor.

Tüm derin negatif duygu ve düşüncelerin bir şekilde KH varlıklarıyla rezonansımızı, yani frekans uyumumuzu pekiştirdiğini biliyorum, bundan şüphe etmiyorum. Dolayısıyla, BH alemiyle, BH varlıklarıyla rezonansı artırmak için de derin pozitif duygu ve düşüncelere sahip olabilmek, sürdürebilmek gerekiyor. Kısacası, "şimdi ve burada" pozitif olabilmek gerekiyor.

Olağan hayatın çok sayıda ve sıklıktaki olumsuz duygu ve düşünceleri içinde, sineğin örümcek ağında debelendiği gibi debelenirken, "boş/rahat/müsait" vaktimde adanacağım bir pozitifleşme niyeti hatırlamaya veya tasarlamaya çalışıyorum. O niyet ne kadar mümkün ve makul olursa olsun, "erteleme" içeren herşeyde egonun, bir şekilde bir kendini kandırma halinin sinsice baskın olduğuyla yüzleşmek zorunda kalıyorum sonunda.

Bu hayat şartlarında (ekonomik, toplumsal, her anlamda) negatifliğin, açık veya örtülü olumsuz duygu ve düşüncelerin o malum yaygınlığı ve hatta egemenliği karşısında, sağlam, derin, istikrarlı pozitiflik konusunda ne kadar aciz durumda olduğumuz veya olduğum gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyorum.

Olumsuzluğun, yani olumsuz (veya yeterince olumlu olmayan) duygu ve düşüncelerin açık veya örtülü egemenliği devam ederken ve bu duruma büyük ölçüde boyun eğmek zorunda kalırken, pozitif bir "öğretiyi", karmaşık sayılabilecek bir prensipler, kurallar, bilgiler, gerçekler dizisini, sistemini hatırlamaya çalışmak çok sıkıntılı oluyor genellikle benim için. Daha ilkel, daha basit, daha pragmatik, hemen sonuç verecek bir yaklaşıma ihtiyaç duyduğumu hissediyorum. Ama bu basit, ilkel, pragmatik dediğim şey aynı zamanda tüm varoluşun aslı, esası ve dolayısıyla da bütünü olmalı, onunla ilişkili, ona dair, ona yönelik olmalı. Bu şey "pozitiflik", olumluluk, iyilik sonuçta.

Olumluluk adı üzerinde olumlu, iyi birşey olduğuna göre neden olumlu olmak, olumlulukta kalmak bu kadar zor, bu kadar imkansız görünüyor? Dünyanın en büyük sorusu olmaya aday. Malum birilerinin tezgahı bozulmasın diye, sanırım, temel olarak. Yani negatiflikle beslenenler, çıkarları insanların negatifleşmesini gerektirenler. İnsanların egosal çiğliklerini de kullanarak negatifliği, negatifleşmeyi güvence altına alan koca bir hayat düzeneği kurmuş veya egemen kılmış olanlar. İnsanların genelinin "hayat" diye yaşadığı şey, büyük ölçüde o malum güçlerin "tezgahından" oluşuyor veya o tezgahın içinden geçiyor. İnsanlara mümkün olduğunca bol miktarda negatif duygu/düşünce enerjisi ürettirilip sağılıyor tezgahta, düzen dediğimiz, hayat dediğimiz "fabrikada". Elbette negatif güçler tüm hayatın, varoluşun sahibi veya egemeni değiller ama dünyada halihazırda, uzun, çok uzun zamandır olduğu gibi ciddi bir "pazar payları", hatta dünyevi açıdan, dünya ilüzyonunun perspektifinden bakıldığında "aslan payları" var. Ama varoluşun sonsuzluğu açısından düşünülecek olursa, klasik dünya hayatı veya ilüzyonu "kısavadeli" sayılır; yüzbinlerce yılı kapsasa bile.

Ve negatiflik negatifliktir sonuçta, olumsuzdur. Hastalıktır. Gidişatı değiştirilmezse sonu yokoluşa çıkar. Dünya denen ortamda, insan medeniyetinde negatiflik adeta egemen yasa haline gelmişse bile, bu onun ebedi hakikat olduğu anlamına gelmez.

Pozitif duygu ve düşüncelere, frekanslara sabitlenme çabasında da bu gerçeğin hatırlanması gerekiyor gibi geliyor bana. Pozitiflik dediğimiz şey yalnızca dünya hayatında kendini geçici olarak da olsa iyi hissetmeye yönelik birşey olamaz. Olumluluk varlığın, ebedi hakikatin, mutlak vaorluşsal egemenliğin ta kendisidir. Varlıktır kısacası.

Şu an hissettiğiniz, kendi bağımsız iradenizle hissedebileceğiniz / yaratabileceğiniz küçücük bir olumluluk, varoluşun köküyle, Tanrısal teklik ve mutlaklıkla rezonanslıdır, onun bir parçası ve ta kendisidir.

İşte, negatifliğin, olumsuz duygu ve düşüncelerin, deneyimlerin halen gayet baskın olduğu hayatımızda, pozitiflik yönündeki, pozitifleşme yönündeki çabaları destekleyecek en önemli bilinç temeli, olumluluğun aslında ne olduğunun farkına varmak, bu farkındalığı besleyip giderek derinleştirmek, güçlendirmektir, gibi göründü bana.

bozadi

#67
Gerçek mutluluğun dünyada olup bitenlerle ve hatta dünya hayatında kendi yaşadıklarımızın niteliğiyle bir ilgisi yok. Daha doğrusu, biz ne kadar izin verirsek o kadar ilgisi var. Gerçek mutluluk varoluşun ebedi doğasıyla, gerçeğiyle ilgili birşey.

Şeytani düzeyde kötücül bir sürü koşula rağmen hayat neden güzel, değerli görünüyor? Hayatla ilgili güzel, iyi birşey olduğuna dair derin bir inancımız, bir ümidimiz var, değil mi? Bu inanç veya ümit nereden geliyor? Gerçeğin ta kendisinden geliyor. Ve o gerçek şimdi ve burada bizim varlığımızın kökünde de mevcut. Hatta "bilgi alanı" anlamında her zaman her yerde mevcut.

Biz dünyada olan bitenlerin ve tabi özellikle şahsen bizim yaşadığımız koşulların, mutluluk, sevinç, huzur, güven deneyimimizi belirleyeceğine feci şekilde inanmış veya inandırılmış durumdayız. Kısacası feci şekilde dünyevileşmiş, materyalistleşmiş durumdayız. Ve bunun bizi mutsuz, huzursuz, güvensiz kılması, egomuzu tırmandırması çok doğal bir sonuç.

bozadi

#68
Dünyada ve kendi bireysel yaşam koşullarımızda olan biten herşeyden bağımsız, tamamen içsel özgür irademizle huzur, güven, sevinç deneyimleyebilmemizin paha biçilmez bir değeri var. Durduğunuz yerde, sırf kendiniz öyle istediniz diye, çok kısa süreliğine de olsa pozitif duygu ve düşünce enerjileri deneyimlemeniz BH kutbiyetinizi artırma etkisi yapmaya başlayacaktır; bunun miktarı, ölçüsü ne kadar küçük olursa olsun. Tabi ki "olağan" hayatımızı yaşamaya devam edeceğiz, olumlu-olumsuz tüm yönleriyle. Ama bir yandan da, pozitiviteyle, olumlulukla, yani BH ile, dolayısıyla 7Y ile, yani en öz varlığımızla aramzıdaki ilişkiyi, etkileşimi dünya hayatının ve hatta kendi bireysel yaşam koşullarımızın gidişatının insafına bırakmama konusunda da kendimizi geliştireceğiz.


bozadi

#69
Kendini iyileştirmek...

Kendi üzerimde yürütmeye çalıştığım gözlemlere dayalı birkaç görüş (zamanla gelişebilir, değişebilir):

Düşünce gücünüzle kendi ruhsal ve (bununla bağlantılı olarak) fiziksel varlığınız üzerinde geliştirici, olumlu etkiler yapabilirsiniz. Dış dünyayla ilişkilerimizdeki olumlu bulduğumuz gelişmelere gösterilen sevinç tepkisinin sağladığı olumlu denebilecek psikolojik etkileri kastetmiyorum. Fazlasıyla olumsuzluk yüküyle dolmuş olan ruhsal ve fiziksel varlığımızın bilincinde olarak, kendimizi dış dünyadan geçici olarak şu veya bu ölçüde yalıtarak varlığımız üzerinde iyileştirici, onarıcı, yükseltici etkiler yapmayı kastediyorum; tamamen düşünce (irade, inanç) gücüyle.

İçsel olarak, benliksel olarak, varoluşsal olarak yapmaya ihtiyaç duyduğumuz veya yapmak isteyebileceğimiz herşeyi şimdi ve burada sadece düşünce gücüyle yapabileceğimize inanıyorum. Dikkat ederseniz, içinde yaşadığımız bir tür film olan hayat ilüzyonumuzun şiddetli bazı olumsuz şartları nedeniyle doğrudan ve dolaylı biçimlerde epeyce negativite deneyimliyoruz. Doğrudan veya dolaylı, açık veya örtülü negativitemiz arttıkça negatif varlıkların bizimle rezonansı ve etkileşimi de artıyor. Ürettiğimiz negatiflikle "beslenme" imkanı buluyorlar ve üstelik bu olduğunda bir tür kısırdöngü içinde giderek daha fazla negativite üretecek hale gelme tehlikesiyle karşılaşıyoruz. Bu da pozitifliğin, varoluşsal sevincin, huzurun, sükunetin, güvenin önemini hatırlatıyor. Pozitifliği sadece hayat ilüzyonumuzun içeriğindeki gelişmelerle ilişkilendirirsek, epeyce negatif yüke sahip bu ilüzyon koşullarında pozitiflikle aramıza bir tür set çekmiş, blokaj yapmış oluruz. Varlık ve olumluluk öz itibariyle aynı şeydir. Dolayısıyla pozitiflikle aranızdaki ilişki, kendinizle kendiniz arasındaki ilişkidir.

Şimdi olumluluğumuzu, frekansımızı, moralimizi yükseltme namına kendi üzerimizde yapabileceğimiz bir çalışma önerisinde bulunmak istiyorum. Muhtemelen zaman zaman zaten yaptığımız veya sezdiğimiz birşeyi daha bilinçli hale getirme önerisi de denebilir. Geçici olarak hayat ilüzyonunu bir kenara koyarak, mümkün olduğunca sadece kendimize, durumumuza, kendimizle aramızdaki ilişkiye odaklanmaya çalışıp bazı iyileştirici, onarıcı etkilerde, müdahalelerde bulunma amaçlı.

Meditasyonla ilgili yapılan önerilerin birçoğu burada da geçerli, ki meditasyon uygulamasından amaçlanan şey de zaten farklı değil sanırım. Ama ben "hiçbir şey düşünmemek veya düşünmemeye çalışmak" gibi bir amaç gütmüyorum, en azından burada tanımlamaya çalıştığım pratik bağlamında. Belki de "birşey düşünmeme" önerisinden kastedilen şey, yukarıda değindiğim "hayat ilüzyonunu geçici olarak bir kenara koyma" meselesidir. Yani kendiniz üzerinde onarıcı bir çalışma yapmanızı engelleyebilecek, dikkatinizi saptırabilecek şeylerden sakınmak. Aslında, önerdiğim yolla (ki bunu zaten hepimizin zaman zaman bilinçli veya yarıbilinçli olarak yaptığını düşünüyorum) kendinizi küçük küçük iyileştirmeye, moralinizi yükseltmeye başladığınızda, aklınıza hayat ilüzyonunuzdan birşeyler gelmesini engellemeye çalışmaya gerek yoktur, hatta bırakın ne gelirse gelsin; yeter ki sizin temel odağınız kendinizi iyileştirme, gücünüzü, sevincinizi, huzurunuzu artırma üzerinde olsun; bilincinizin altından, üstünden, sağından, solundan ne gelirse gelsin, gelen tüm düşüncelere iyi niyetinizi bulaştıracaksınızdır. Bu da zaten iyileşme sürecinin doğal bir parçası, bir gereği. Ama kendimizi iyileştirme irademizi belirli bir olgunluğa eriştirene kadar, hayat ilüzyonumuzun içeriğiyle bağlantılı olarak bilinç ekranımıza doluşacak duygu, düşünce veya frekanslardan bazıları (özellikle şiddetli arzu ve korkular) dikkatimizi hemen veya yavaşça saptırarak kendimizi iyileştirme irademizi zayıflatıcı, zorlaştırıcı, engelleyici etki yapabilir. Bunu da doğal karşılamak gerek. Kendimizi iyileştirme ustalığımızda belirli bir olgunluğa, seviyeye ulaştığımızda, bu etkilerin dikkat saptırıcılığı da giderek zayıflayacaktır.

Pratiğe dönecek olursak...

Mümkün olduğunca rahat bir pozisyon alın. Klasik meditasyon pozisyonu (bağdaş) olabilir, rahat bir oturuş olabilir, uzanma şeklinde olabilir. Bu sayılanların hepsinde ama sanırım özellikle "uzanma" durumunda yavaşça "uyku" moduna geçiş eğilimi olabilir ve bu da yapmaya niyet ettiğimiz çalışmaya dair bilinçli irademizi zayıflatacak, hatta imkansızlaştıracaktır. Ama sonuçta bu da bir deneyim, bir öğreniştir. Deneme yanılmalar değerlidir. Uzanma pozisyonunun çok önemli bir avantajı da var: Tüm vücudunuzu gevşetme çabası için daha elverişlidir; vücudun en az kasıldığı durumdur.

Evet, yani "gevşeme" bu işin en önemli parçalarından biri. Rahatlamaya çalışın. Hayat ilüzyonunun sayısız negatiflikleriyle sertleşmiş, katılaşmış duygu ve düşünceler nedeniyle, vücudunuzu farkına varmadan rahatsız edici biçimlerde sıkıyor, kasılı halde tutuyor olabilirsiniz. O yüzden yavaş yavaş vücudunuzun tüm parçalarını gevşetmeye, rahatlatmaya gayret edin. Zihin gözünüzle vücudunuzu tepeden tırnağa dolaşın ve mümkün olduğunca tam bir gevşeme, rahatlama durumuna doğru ilerleyin. Bunu yaparken zaman zaman istemsizce derin nefes aldığınızı görebilirsiniz. Evet, nefes de bu işin en önemli parçalarından biri. Gevşeme ve rahatlama için nefes egzersizine de başvurulabilir ama bu çok zoraki şekilde yapılırsa, rahatlatmaktan ziyade rahatsız edici olabilir. Kolay geliyorsa ve olumlu etki yapıyorsa neden olmasın. Benim kendimde gözlemlediğim şeylerden biri, fiziksel ve zihinsel rahatlama ile birlikte genellikle kendiliğinden derin nefes alışlar olmasıdır ama bazen de (çok zorlamadan) bilinçli olarak alınan bazı yavaş ve derin nefesler rahatlama sürecini çok destekler.

Fiziksel rahatlama ile zihinsel rahatlama çoğu zaman birbirini destekler. Bu biraz uyku hali getirici etki yapacaktır muhtemelen ve bu da bilinçaltı malzemelerinin (yarı rüya hali denebilir) zihni devralmasına neden olabilir. Belirttiğim gibi, çok önemli değil. Hatta belki bazen böyle olmasının da faydaları olabilir. Zaman içinde bu pratikte deneyim kazanıldıkça, ustalaşıldıkça, istemsiz yarı uyku haline geçişler üzerinde kontrol sağlanacaktır diye tahmin ediyorum. Kendim henüz bu konuda ustalaşmadım ama şu an için sezgilerim bu yönde.

Düşünce gücüyle bilincimizi, varlığımızı onarma, iyileştirme üzerinden devam edeceğim.

bozadi

#70
Konuyla ilgili çeşitli notlar aldım, bu notları kendi içinde düzenleyip, derleyip toparlayıp öyle devam etmem gerekiyor ama bunu ne zaman yapabileceğimden emin olamadığım için doğaçlama bir şekilde aklımdaki bazı öne çıkan hususları paylaşmak istiyorum.

Hayatımızın bir tür "savaş" teşkil ettiğini düşünüyorum. Bu savaş temel olarak olumluluk ile olumsuzluk, pozitiflik ile negatiflik, veya belki daha doğrusu BH ile KH arasında olduğunu düşünüyorum. Bu bizim ilk hayatımız değil. Mevcut koşullarda var olmadık. Bu koşullar insanlığın kitlesel olarak özgür iradesini kullanış şeklinin neticesi olarak zaman içinde gelişti. Malumunuz olduğu üzere insanlığın ruhsal bir çocuksuluk, kendi sorumluluğunu alamama ve egosallık (arzu-korku kısırdöngüsü) gibi çeşitli sorunları var. Çocuksuluğun bir kısmı doğal aslında, özellikle 7 yoğunluk skalasında 3y'nin çocuksu sayılabilecek bir seviye olduğu da göz önünde bulundurulursa. Ama bir kısmı doğal değil.

Netice itibariyle şu anda varoluşsal olarak ciddi bir "hastalık" durumu içindeyiz. Ve söz konusu savaş da şu veya bu şekilde "hayatta kalıp kalmama" savaşı, denebilir.

Dikkat ederseniz, 3Y hayat ilüzyonumuz içinde sosyo-ekonomik, siyasi, askeri, dinsel vb. temalar, ideolojiler de zaten epeyce "savaş" realitesi içeriyor. Kesintisiz bir çatışma var. Bu çatışmalar, savaşlar kısmen doğal, faydalı, gerekli ama kısmen de değil.

Bana göre "savaşa" doğru açıdan yaklaşabilmek, savaşın gerçek konusunu, içeriğini, bizimle en doğrudan ilişkisini görebilmek için, elimizdeki kaynakların verdikleri bilgilerle de uyumlu olarak pozitiflik-negatiflik (BH-KH) düalitesi üzerinden yaklaşmamız gerekiyor meseleye.

Zihninizde, varlığınızda negatifliğin mi yoksa pozitifliğin mi hakim olduğuna bakmak gerekiyor. Bana göre, teknik olarak halen KH niteliğinde bulunmamızla da bağlantılı olarak hayatımızda, varoluş deneyimimizde aşırı miktarda negativite deneyimliyoruz. Ve bunun için epeyce gerekçemiz de var. Sayısız mağduriyetlerimiz var. Aşırı derecede adaletsizlik, eşitsizlik, baskı, kölelik kurbanıyız vs. Bu doğru olabilir ama varoluş bize temelde pozitif mi yoksa negatif bilinçli mi olacağımız konusunda özgürce karar verebilmemiz için gereken herşeyi vermiş durumda: Kendisini. Biz varlığız. Hasta da olsak, yozlaşmış, yamulmuş da olsak varlığız. Aradığımız tüm kudret varlıkta, varlığımızda fazlasıyla mevcut. Yani ilüzyondaki dış şartları suçlamanın, kızmanın, gücenmenin sonu yok. Gerçek kudret, gerçek huzur, güven dıştan değil, içten gelir. Varlıktan gelir. İşte "pozitiflik" denen şeyin bu konuyla doğrudan bağlantısı var. Buna "iyilik" hali de denebilir. Bir tür derin farkındalık, yüksek moral, sabır gücü. Herşeyin özgünü ve nihayetini bilmeyle ilgili birşey. Varlığı bilmeyle ilgili birşey. Kısacası, içimizde, varlığımızda 7Y var. 7y'nin bilinci, kudreti var; her ne kadar içinde bulunduğumuz yoğunluğun bazı sınırlılıklarıyla da olsa. Sonuçta işimizi fazlasıyla görecek kadar varlık, bilinç, kudret o veya bu şekilde kendi varlığımızda mevcut.

O kudrete nasıl ulaşılabileceği ise işte şu anda tartıştamaya, yaklaşmaya, tanımlamaya çalıştığım meseleyle ilgili.

İçimizdeki sonsuz, tanrısal kudrete yaklaşabilmek için huzurdan, güvenden, iyilikten, iyileşmeden yararlanmamız gerektiğini düşünüyorum. İlüzyon şartları bize olumsuz olmak, neredeyse kesintisiz kızgınlık, öfke, acizlik hissetmek ve kendi kendimize zarar verici bir modda yaşamak için epeyce neden veriyor. Bunu yapacak şekilde tasarlandı ve şekillendiriliyor. Dolayısıyla ilüzyona bilincimizi/yakamızı fazla kaptırmak, bizi bir tür negatiflik kısırdöngüsüne yakalatıyor. Çünkü fazlasıyla negativite üretecek şekilde bir ezme, parçalama, hırpalama, zayıflatma makinesi içinde yaşıyoruz.

Bu kısırdöngüden, bu acizlikten kurtulabilmek için gerçek pozitiflikle bağlantı kurmamız, yani özümüzü, ebedi hakikatimizi, sonsuz kudretli varlığımızı hatırlamamız, onunla özdeşlik bağımızı kurmamız gerekiyor.

Böylesine bir hayat yaşarken bilincinizi negatiflikten geçici olarak da olsa arındırmak çok zordur ama bunun yapılması gerekiyor.

Bilinç gıdıklama maksadıyla, şöyle bir basit "ara pratik"ten bahsedilebilir örneğin: Hiçbir olumsuzluk duymadığınız birkaç saniye geçirebilir misiniz? Tamamen olumlulukla dolu olduğunuz birkaç saniye? Tabi mümkünse çok daha uzun süre? İlüzyon içinde işlerinizin iyi gitmesinden, olumlu olarak algıladığınız bir durum veya gelişme içinde yer almanızdan kaynaklı bir olumluluktan bahsetmiyorum. Onların da faydası var tabi ki ama ben aşağı yukarı ortalama şartlarda (ki ortalamamızın zaten epeyce negatiflik içerdiğini düşünüyorum), hayat ilüzyonu içinde meydana gelen gelişmelerden bağımsız olarak, sonsuz varoluşla, yani kendi en öz, en çekirdek, en evrensel, en ilahi, en ebedi varlığınızla ilişkinize dayanarak, ilüzyondan bağımsız olarak güçlü ve tümsel bir olumluluk içinde olabilir misiniz?

İşte "savaş" temelde biraz da bununla ilgili. İlüzyondan bağımsız, ezeli ve ebedi sonsuz varlıkla, basit ve sonsuz hakikatle aranızdaki hukuktan, bilinçten, bilgiden güç alarak sonsuz derinlikte denebilecek bir huzur, bir güven deneyimleyip deneyimleyememek meselesi. İlüzyon içeriğindeki tüm olumsuzlukların üzerine çıkabilen, veya onların derinliğinden sonsuz ölçüde daha derine, en derine inebilen, onları küçücük kılabilen bir bilinçte olup olamamak.

Gerçekçi olmak gerekirse, bataklığına dönmek zorunda kaldığımız ilüzyon şartlarında ne kadar çok olumsuzluk deneyimlemeye devam edeceğimizle yüzleşmek gerekiyor. Belki evrensel, varoluşsal pozitiflik (iç, öz, ebedi hakikat) denen şeye mesafeli olmamızın sebeplerinden biri, dönmek ve hatta içinde epeyce debelenmek, ezinmek, çıldırmak zorunda kaldığımız hayat cehenneminin ortalama ve "egemen" şartları açısından düşünülecek olursa, öyle çok pozitif olmanın çok "imkanı" yok gibi görünmesi bir yana, çok "manası" da yok gibidir çünkü o pozitifliği deneyimledikten sonra bu berbatlığa dönmek zorunda kalmak, cennetten cehenneme geçiş yapmaya, eşşekten düşen bir karpuz gibi şiddetli bir travmaya uğramayı çağrıştırıyor belki. Kendimizi o veya bu şekilde alıştırdığımız bir negatif-baskın ilüzyonda kalmak, acılı bir şekilde düşmek zorunda kalma ihtimalimizin yüksek göründüğü pozitif bir yüksekliğe çıkmaktan daha makul görünüyor. Üstelik ilüzyondaki işkenceler büyük ölçüde "kitlesel" olarak deneyimleniyor (elle gelen düğün bayram). Gerçek bir pozitifliğe erişmek içinse çok muhtemel olarak büyük ölçüde kendi başınıza hareket etmek durumundasınızdır. "İçe dönme" ihtiyacı bu yalnızlığı doğal ve gerekli kılar. Ama sadece bu nedenle değil, zaten bu konuda dayanışma içine girebileceğiniz birilerini bulmanın zorluğu da bu "yalnızlığa" katkıda bulunan faktörlerden biri. Korkular, mağdurluk ve suçluluk kompleksleri de var. Ama gerçek bir pozitiflik deneyimlemek, insanda hiçbir "yalnızlık" duygusu bırakmıyor diye algılıyorum. Tüm varoluşun mutlak tekliğini ve sizin o teklikle mutlak birliğinizi, özdeşliğinizi fark etmek, hatırlamak, dünyayla, ilüzyonla ilgili tüm sıkıntıların çok çok ötesine geçmeyi sağlar. İlüzyon bataklığındaki hayatımıza da iyileştirici, umut verici etkileri olur. Ama ilüzyon batağına dönünce, ebedi (zamansız) ve sonsuz kudretli farkındalık kolayca yitirilir belirli bir süre içinde ve kolayca geri dönülemeyebilir. Bu konuda ustalaşmak gerekiyor. Bu da ilüzyondan giderek bağımsızlaşmayı gerektirir. Yani içinde rol almakta olduğumuz filmden bağımsızlaşmamız, zaman ötesi, sonsuz hakikatle, varoluşun çekirdeğiyle bağlantınızı kurmanızı ve sürdürmenizi gerektirir.

İlüzyonda da hak-hukuk için bir sürü mücadele veriliyor. Bunlar tamamen değersiz veya anlamsız değil tabi ki ama bunlar da feci şekilde ilüzyonun negatifliğinden nasiplenmiştir. Doğrudan veya dolaylı olarak ilüzyondaki hastalıkları, bilinç sınırlılıklarını, çarpıklıklarını taşırlar. İçinizden geldiği sürece bunlar içinde yer almakta bir sorun olduğunu sanmıyorum. Siz yeter ki şahsen ebedi bağlantınızı giderek daha istikrarlı hale getirmeye çalışın. Geri kalan herşey yolunu bulacaktır. İlüzyondaki sosyo-ekonomik, siyasi, dinsel mücadele veya savaşlarda aşırı kızgınlık ve "acizlik" hissetmek çok yaygın görünüyor. Doğrudan ebedi hakikatle (7y ile) bağlantıza dönmek, onun sonsuz huzur ve mutluluğunu duyumsamak ise acizlik ilüzyonunu ortadan kaldıran şeydir. Bunu kendi bireyselliğinizde başardıkça ve kalıcı hale getirdikçe, içinde bulunduğunuz çevrede o veya bu şekilde yaymanız (hakikati yaymanız, insanları kabustan uyandırıcı etkiler yaymanız) doğal bir sonuç olacaktır.

İlüzyondaki şartlar "nötr" değil, uzun zamandır insanlık aleyhine epeyce şekillendirilmiş, pekiştirilmiş durumda. Dolayısıyla maddi/materyal ilüzyonun kendisini temel alan, oradan yola çıkan özgürlük, hak-hukuk hareketlerinin kendi kendisiyle çelişen, kendi kendisini sınırlayan, engelleyen nitelikleri vardır. Tamamen yanlışlık, tamamen zarar olarak görülmeleri çok doğru olmaz sanırım. Ama bizim bu forumda ele aldığımız kaynaklar açısından düşünecek olursak, "şahsi" olarak (ideolojik aidiyetleri tamamen dışlamayan ama bunları aşabilen bir şekilde) bu sınırlılıklardan bağımsızlığımızın farkına varmalı ve farkında kalmalıyız. Bu bir anda olmaz, sabır isteyen bir süreç doğal olarak. İşbirliği bunu kolaylaştırır.

Savaşta dezavantajlı olmak istemezsiniz. Ve aslında savaşta pek kullanmadığımız epeyce güçlü "bilinç" silahlarımız var: Gerçekler. Varoluşun gerçekleri. Tüm mesele gerçekleri bilmek, güvenmek. Bizi negatiflik sultanı egemen güçler (sülükler) karşısında zayıf duruma düşüren başlıca faktör yalanlara inanmış olmak. Varoluşun ebedi gerçeklerinden kopuk olmak. Gerçek pozitiflikten kopuk olmak.

Kendim denemekte olduğum ve önermeye çalışacağım "pozitiflik artırma" pratikleri aslında hepimizin farkında olarak veya olmayarak yaptığı, denediği şeyler muhtemelen. Ben bunu daha bilinçli hale getirmeyi öneriyorum.

Ne olursa olsun, hangi yöntemi kullanırsanız kullanın, küçük bir mutluluk, pozitiflik başarısına ulaştınız diye bunun sonsuza kadar süreceğini ummakta egosal bir sahtelik ve acılı bir uyanış potansiyeli vardır. Hastalığımız bir günde oluşmadı. Aslında hastalığın çözümü (bunun bilgisi) hazır. Sadece gerçekleri hatırlamanız, bilmeniz, inanmanız, güvenmeniz yeter. O gerçekler elimizdeki kaynaklarda binlerce defa tekrarlanmıştır o veya bu şekilde. Mesele bizim kendimizi ilüzyona ait hissetmemiz, sanmamızla ilgili. Bu hastalıklı aidiyet ve bununla bağlantılı kaçınılmaz acizlik hissinin bir anda "kalıcı" olarak ortadan kalkmasını beklemeyin. Benim bahsettiğim "kabustan gerçeğe uyanış" oldukça sabır isteyen bir süreç; kendi deneyimlerimde sık sık gözlemlemekte olduğum gibi. Bir çok hatalı algım ve yorumum da olabilir. Kitlesel harekette yanlışların tespiti ve çözümü kolaylaşır. Eşdoğrusal olarak hareket eden bir kitle tabi ki. Yani aynı amaca yönelen bir kitle.

Önermeye çalışacağım pozitiflik artırma temel olarak durduğunuz yerde kendi kendinizi yavaşça, çok küçük miktarlarla başlayarak ama kesin bir şekilde, az öncesine göre biraz daha iyi, biraz daha iyi, biraz daha iyi hale getirme yeteneğiyle ilgili esasen. İlüzyondan bağımsızlaşmayı gerektiriyor bu. Bir anda mükemmelliğe erişilmeyecek tabi ki. Ama birlikte o doğrultuda ilerlememizi engelleyebilecek birşey yok aslında. Biz varlığız.  İhtiyaç duyup duyabileceğimiz herşey varlığımızda var. Çünkü varlıktan başka birşey yok.

bozadi

#71
Genellikle meditasyon önerilerinde "hiçbir şey düşünmeme, hiçbir şey hissetmeme" (nötürleşme) ihtiyacından bahsedilir. Ben genellikle doğrudan (mümkün olduğunca saf) pozitiflik üzerinde odaklanmayı öneriyorum. Ama duruma göre, nötürlüğün de epeyce faydası, gerekliliği olabilir. Feci şekilde negatiflik içindeyken, çatırt diye pozitifliğin ortasına geçmek çok mümkün veya anlamlı, sağlıklı bir çaba olmayabilir (istisnalar olabilir). Ağır negatif bir durumdayken ruhsal bir çıkış arayışında "pozitif veya negatif hiçbir şey düşünmeme / hissetmeme" niyeti ve çabası çok faydalı olabilir duruma göre. Ama sonuçta, bana göre, uzunvadede meditasyon pratiğinden hedeflenen durum "ne negatif ne pozitif" bir durumda olmak değil, gerçek pozitifliğe doğru yaklaşmaktır. O yüzden ben imkan olduğu sürece doğrudan pozitiflik üzerinde odaklanmayı önereceğim. Bu yeteneğimizi fark etmeyi ve güçlendirmeyi önereceğim.

bozadi

#72
Sadece iyilik için var olmayı aklınızdan geçirdiniz mi hiç?

bozadi

#73
"Sadece iyilik için var olma" hemen tamamen geçiş yapılabilecek bir anlayış veya yaşam şekli değil ama bu anlayışın "yoluna", yani eğitimine, uyumlanma sürecine girmek mümkün. Tabi inceleyerek, deneyerek, çeşitli açılardan bakıp değerlendirerek. Nitekim ben kendimi böyle bir inceleme, deneme sürecinin içinde görüyorum.

Dünya hayatında bu kadar egosallık hakimken "sadece iyilik için var olmak" fikri çok tuhaf, anlamsız ve imkansız görünecektir. Ama sanıyorum ki cehennemden çıkışın, kabustan uyanışın daha etkili bir yolu yok, hatta belki başka bir yolu yok.

Kimseye olağan yaşam tarzı içinde birilerine yapay, zoraki bir şekilde "iyilik" yapmaya çalışmayı önermiyorum. Olağan hayat nasıl gidiyorsa öyle devam etsin. Ben daha ziyade hayat veya daha doğrusu varoluş anlayışımızı gözden geçirip "sadece iyilik için yaşama" şeklinde bir anlayışı, bir olasılığı değerlendirmeyi öneriyorum.

Bana öyle geliyor ki, "sadece iyilik için var olma" isteği ve iradesi ile BH denen şey arasında doğrudan bir ilişki var.

"Evrenin işçisi", "varlığın işçisi" olmak gibi birşey bu. Sadece dünyayla ilgili birşey değil. Varoluşun köküne giden, tüm varoluşu kapsayan birşey. En basit ve en büyük olan şey. Tüm korkuları, kompleksleri giderici, iyileştirici bir etkisi olduğunu algılıyorum.

İyilik ile varlık arasında çok önemli, çok doğrudan bir bağ var. Bir bakıma ikisi aynı şey. Varlığın (varoluşun) en çekirdek, en saf, en "bir" noktasında "iyilik" kavramının bir geçerliliği, uygulanabilirliği olacağını sanmıyorum çünkü mutlak teklikte birbirine iyilik yapacak iki kişi veya iki şey olmayacak sanırım. Gerçi o zaman bile varoluşun geri kalanına, daha alt seviyelere hayat enerjisi olarak dağılma bakımından yine de iyilik süreci devam ediyor, hiç bitmiyor, diye düşünüyorum.

İçinde bulunduğumuz daha alt seviyeler ile mutlak birlik (mutlak varlık, mutlak teklik) noktası arasındaki mesafenin katedilmesini sağlayan şeyin iyilik arayışı, iyilik iradesi olduğunu düşünüyorum. Yani birey ile tanrı arasındaki yolun katedilmesini sağlayan irade iyilik iradesidir diye düşünüyorum. Öğrenilmesi gereken herşeyi öğrenip yapılması gereken herşeyi yapmak iyiliğin işi ve kendisidir.

İçinde bulunduğumuz dünyada, dünya hayatında, zihnimizi meşgul eden, bize çok çeşitli arzular, korkular, kompleksler yaşatan çok fazla sayıda şey var. Dikkat çekmeye çalıştığım iyilik felsefesi, bu dünyevi meseleler için doğrudan veya daha doğrusu "spesifik" bir çözüm sağlamayabilir ama o meselelere "yakamızı kaptırmışlık" düzeyimizin azalmasına yardımcı olmak suretiyle dolaylı bir şekilde tüm sorunları çözücü bir niteliğe sahip olduğuna inanıyor, seziyorum.

Dünyada ne yapmamız, nasıl yapmamız gerektiği ile ilgili çok fazla "zihinsel yüklemeyle" karşı karşıyayız. Karmaşa çok fazla, stres çok fazla. "Sadece iyilik için var olma" fikri olağanüstü basitleştirici ve çözümcüldür. Yanlış şeylere veya yanlış şekillerde ilişmeyi, yapışmayı, yakayı kaptırmayı azaltacak ve zamanla tüm yanlışları tamamen ortadan kaldıracaktır.

Ama belirttiğim iyilik felsefesi, dünyevi alışkanlıklarımız, şartlanmışlıklarımız, sorunlarımız, mücadelelerimiz, acılarımız nedeniyle anlaşılması, değerlendirmesi biraz zor, sıkıntılı olabilir başlarda.

Kendi inceleme, değerlendirme, deneme sürecimde, kendi sınırlı bakış açımdan bunu betimlemeye çalışmaya devam etmek niyetindeyim.

bozadi

#74
Hayatta aslında olumluluktan başka bir amacımız olmayabileceği düşüncesi geliyor aklıma. Amacımız Tanrı'ya, yani bizim ve varolan diğer herşeyin saf özüne doğru ilerlemek. Ve bunun olumluluk artışıyla yakından ilişkili olduğu izlenimine sahibim şu an. Pozitiflik artışı. İyiliğimizin giderek artması, saflaşması, derinleşmesi, güçlenmesi. Bu aslında bilgi ve farkındalıkta bir artış, saflaşma, derinleşme ve güçlenme demek muhtemelen. Dersleri, spesifik bilgi parçalarını derleyip toparlayan, düzenleyen, bu süreci akıcı hale getiren bir niteliği var.

Yaşadığımız hayatta negatifliği, olumsuz duygu ve düşünceleri pekiştiren, derinleştiren, sürekli ve içinden çıkılmaz hale getiren çok sayıda faktör var. Dolayısıyla dünyevileşmişliğimiz ölçüsünde, negatiflik girdabından, kısırdöngüsünden kurtulmak zor olabilir. Benim önermekte olduğum şey veya giderek netleştirmeye çalışacağım öneri, hayata bakış şeklinin de değiştirilmesini gerektirecek muhtemelen. Dünyeviliğin, dünyaya aidiyet duygusunun azaltılmasını. Ama dünyadan, dünyevi/toplumsal hayatın içeriğinden, süreçlerinden tamamen kopmayı, tamamen yabancılaşmayı, ilgisizleşmeyi, etkileşimsizleşmeyi değil.

Hayat amacımızın ne olduğuyla ilgili bir uyanış, bir hatırlayış gerekiyor.

Varoluşun, kendimizin, herşeyin, bütünün aslına-esasına ve nihayetine dair huzur ve dinginlik veren bir farkındalıktan, olumluluktan, iyimserlikten daha önemli ne var ki.

Güçlü bir iyimserlik, yüksek bir moral kendi faydasını hemen kanıtlıyor. Bunu birincil amaç ve uğraş haline getirmek mümkün ve gerekli bence. Eğer dünya hayatında önemsediğimiz, kabul ettiğimiz, adeta itaat ettiğimiz şeyler, alışkanlıklar, faaliyetler bize huzur, güven, sevinç vermiyorsa, aksine bunları tüketiyorsa, belki de herşeyi yeni baştan düşünmemiz, ciddi bir gafletten uyanmamız gerekiyordur.

Hayatımızın birincil hedefi, uğraşı, faaliyeti kendimizi huzurlu-güvenli kılmak, pozitiflikte, iyilikte giderek derinleşmek olabilir. "Hayat buna adanabilir." Mevcut alışkanlıklarımız, korku ve arzularımız, dünyevileşmişlik düzeyimiz açısından düşünecek olursak, önermekte ve önerecek olduğum şeye geçişin zorlu, sancılı yönleri olacaktır muhtemelen. Sadece bir ihtimal. Bir öneri. Deneyimlerimi, izlenimlerimi, önerilerimi paylaşmaya, netleştirmeye devam etmek ümidiyle.