Kendimizi ne sanıyoruz aslında Ne yiz?

Başlatan ivrin, 01 Nisan 2009, 02:55:28

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ivrin

#45
İnsanlar inayet halinden düştüklerinden (mecazi olarak cennetten kovulduklarından) yani aslında kadim dinlerde tabir edilen cennet olan özümüzden çıkıp zaman ve zihin alemine girdiklerinden! Varlığın farkındalığını yitirdiler ve varlığın farkındalığını yitirdiklerinden beri de yani binlerce yıldır, acının pençesinde yaşamaktadırlar. Dolayısıyla tabiri caizse cehennemi yaşamaktadırlar! Ve çevrelerine de cehennemi yaşatmaktadırlar. İşte o noktada insanlar kendilerini, yabancı bir evrende, kaynaktan ve birbirlerinden kopmuş bir halde anlamsız parçalar olarak algılamaya başladılar.

Biz zihnimizle özdeşleştiğimiz sürece ya da diğer deyimle "bilinçsiz" olduğumuz sürece, acı kaçınılmazdır! Burada aslında anlattığım şey, fiziksel acının ve hastalığın da ana nedeni olan duygusal acılarımızdır. İçerleme, suçluluk duygusu, nefret, depresyon, kıskançlık öfke, ve en hafif sinirlenme bile bir acı biçimidir. Vee her aldığımız haz ya da duygusal yükseklik, içinde ayrılmaz zıddı olan ve zamanla tezahür edecek olan acının tohumunu taşır. Ve biz o duygularla acını ekeriz yani yaratım yaparız.

İnsan, "Kafayı bulmak" tabir edilen haller için uyuşturucu kullandığı sırada duyulan yüksek hazzın, bir biçimde acıya dönüşeceğini bilir. Ayrıca birçok insan da kendi deneyiminden yakın-mahrem bir ilişkinin nasıl kolayca ve hızla bir haz kaynağı olmaktan çıkıp, bir acı kaynağına dönüşebileceğini de bilir. Daha yüksek bir perspektiften bakarsak olumlu ve olumsuz kutuplar aynı parçanın iki yüzüdür, her ikisi de altta yatan ve zihinle özdeşleşmiş egosal bilinç halinden ayrılmaz acının birer parçasıdır. Acının da iki düzeyi vardır: şimdi yarattığımız acı ve geçmişten getirdiğimiz hala zihnimizde ve bedenimizde yaşayan acı.

Şimdi artık hep birlikte acı yaratmayı bırakmak ve geçmiş acıyı ortadan kaldırmak zamanıdır, o halde bundan sonraki yazımda bundan bahsedeceğim:)
 

ivrin

#46
Haydi şöyle etrafımıza bir bakalım arkadaşlar, göreceğiz ki kimsenin yaşamı acıdan ve üzüntüden tamamen arınmış değildir. Peki o halde "acılarımızdan kaçmalı mıyız yoksa onlarla birlikte yaşamayı mı öğrenmeliyiz?" gelin bugün bunları konuşlım:)

İnsanın çektiği acının büyük bir bölümü aslında gereksiz acılardır çünkü gözlemlenmeyen başıboş zihnimiz, sürekli tekrar eden geçmiş kalıntılar ve gelecek mutluluklar adına bıdı bıdı yapmaya devam etmekte ve ne yazık ki bu anlamsız ve kimliksiz çaba ile yaşamımızı yönetmektedir. Yarattığımız acılar, şu an hayatımızda olanı biteni kabullenememekten ve bilinçsiz bir biçimde "sanki ret edilince yok olacakmış gibi(!)" şu an'da olan her ne ise ona direnmekten kaynaklanır durur.

Düşünce düzeyinde direnme bir yargı biçimidir. Duygusal düzeyinde ise o bir olumsuzluk biçimidir! Acılarımızın yoğunluğu ise şimdiki an'a ve an'da olan gerçeğimize karşı direnmenin derecesine bağlıdır ve bu durum da bizim zihnimizle ne kadar özdeşleştiğimize bağlı bir durumdur.

Zihin daima şimdi'yi yadsımaya ve ondan kaçmaya çalışır ve çalışacaktır da çünkü o bir mekanizmadır ve otomatiktir, ona kendimizi kaptırdığımız an bu otomatik işleyiş bizi ele geçirir. Kurtuluşu ya geçmiş tecrübelerini an'a ve gelecekte olabileceklere projekte ederek çözümler üretmeye çalışır ya da konuyu değiştirip an'da olanı yok farz ederek çözümler üretmeye çalışır! Amaaa o debelendikçe sadece acı artar.

Demek ki bizler zihnimizle ne kadar çok özdeşleşirsek o oranda acı çekiyoruz, çünkü ret ettiğimiz gerçek biz onu ret etsek de oradadır, hiçbir yere gitmez ve endişemiz de ret etsek bile bu sefer de arka kapıdan yine geri gelir. Ama eğer tam tersini yaparak, an'da yani şimdi burada olanın -iyi veya kötü olduğu halde- varlığını kabul edersek, acı ve ıstırap üretmek yerine onu gerçek anlamda öz-varlığımızın  analiz ve karar yetisiyle, değiştirebilir veya ortadan kaldırmanın real yollarını arayabiliriz. Dolayısıyla acıdan ıstıraptan veya egosal zihinden, köklü bir çözüm ile kurtulmuş oluruz. Demek ki şimdi, burada, olan geçeğin varlığını kabul edip, daima AN'ımızı onurlandırmalıyız, geçmiş ya da geleceği değil.

"Zihnimiz neden Şimdi'yi yadsıma ya da ona direnme alışkanlığındadır peki?" gelin birlikte bakalım; Çünkü o -geçmiş ve gelecek olan- zaman olmadan işlev yapamaz! Ve kontrolü elinde tutamaz. Dolayısıyla zamansız ve sonsuz olan AN'ı bir tehdit olarak algılar. Zaman ve zihin aslında birbirinden ayrılmayan bir bütünlüktür, bizler AN'da daima farkındalıkla kaldığımız sürece yaşamımıza idrak sahibi bilincimiz hakimdir ve sadece bu hakimiyet ile zaman ve zihinden arınabiliriz.

Bir an dünya'nın insan yaşamından yoksun olduğunu düşünelim bakalım, gelin onun üzerinde sadece bitki ve hayvanların varolduğunu farz edelim; Sizce o hala geçmiş ve geleceğe sahip olur muydu? Veeee o takdirde hala zamandan önemli bir biçimde söz edebilir miydik? Ya da zamanı nasıl açıklayabilirdik hayvanlar, bitkiler, maddeler, yıldızlar ve varolan her şey adına, yarını dünü ne olurdu bu varlıkların ve dünyanın, yazılan çizilen tarihi olur muydu veya geleceği acaba? Eğer dünya da "saat kaç?" ya da "Bugün günlerden ne?" diye soracak biri olmasa idi, böyle bir gerçek varolur muydu?

Daha doğrusu böyle bir gerçek var mı?

An'larımız yaşandığında bitmiyor mu veya o yarattığımız tahmini gelecek henüz nerede ve o geldiğinde artık o an gelecek midir yoksa şimdi midir? Belki de hiç gelmeyebilir(!) ve o an hiçbir zaman şimdi olmayabilir o halde bu meçhul olanla kendimizi nasıl bir meşguliyettir ki hayattan ve şu an'daki gerçeğimizden delicesine geri kalırız.

Çam ağacı ya da tavşan, onlara "saat kaç?" diye sorduğumuzda ne yapar? Ya da "bugün günlerden ne?" dediğimizde. Onlar tek gerçeğin içindedir; şu an'da ve illüzyonsuz yaşarlar yani sadece varolanı yaşarlar, tüm zamanları şu-AN-dır başka ne olabilir ki?

Tabii ki bizlerin bu dünya da işlev yapabilmemiz için zamana olduğu gibi zihne de ihtiyacımız vardır bu yadsınamaz! Amaa, kontrol bizde olmalıdır, zihin denen mekanizma da değil. Daima öz-varlığımız gözlemleyen olarak burada, an'da uyanık ve hazır olmalıdır!

Hayatımızı zihnimizin otomatik işleyişine bıraktığımızda (ki bunu çoğu zaman fark edemeyiz hatta hiç fark etmeden ölüp giden insanlar var, çünkü asırlardır bu durum insanlığa unutturuldu ve otomatik düşünce ile güdümlü yaşar hale geldi insanlık.) zihnimiz yaşamımızı ele geçirir ve işte o noktada işlev-bozukluğu yani psikolojideki duygu-durum-bozukluğu, acı ve ıstıraplar başlar... veee işte tehlike buradadır; çünkü bu acıları taşıyamadığımızda inançlara sığınır, yaptıklarımızın ya bir ceza ya da -bir olması gereken kader-imiz olarak algılarız. Bu da zihinsel bir algıdır! İşte din yaratıcılar bizi bu algılarımız sayesinde ele geçirir. Sonra da kabahatli ararız ve "kandırıldık" diye feryat ederiz! Hadi yaaaaa(!)kandırıldık öyle mi?

Ne kandırılmadı dostlar biz kolayı tercih ederiz, çünkü düşündüklerimizden sorumlu olmak istemeyiz:(
 

ivrin

#47
Zihnimiz kontrolü kendi elinde tutabilmek için, sürekli olarak şimdiki an'ı geçmiş ve gelecekle gizlemeye çalışır, bunu buraya kadar anladık. Ama bu otomatik programlı bir işleyiştir onun için. Yani o bir makinedir ve görevi budur zaten. O endişelenmelidir bize en kötüsünü sunmalıdır ama biz onun her sunumunu ciddiye almamalıyızdır. Çünkü biz idrak sahibi bilinçli en üstün varlıklarız ve onun geçmiş tecrübelerine dayalı önermelerini dinleyip, içinde bulunduğumuz gerçeğe en yakın çözüm yoluna gitmeliyizdir sadece o kadar.

İyi bir patron müessesesindeki tüm elemanlarını izler ve onların fikrini alır, onları dinler, o yüzden onlara maaş verir.. ama asla onların dediğini bire bir uygulamaz! Ekibinin tüm bu önermelerinden, karma bir kendi ticari politikasına göre en uygun olan projeyi üretir ve uygular. İşte biz asli patronu devre dışı bırakmışız ve sürekli olarak AN'ı geçmiş ve gelecekle örtüp gizleyen zihnimiz yüzünden, şimdi'de sabit olan varlığımızın canlılığı ve sonsuz yaratıcı potansiyelini, zamana dayalı endişeler kaygılar zihinsel diyaloglar monologlar tarafından örtmekteyiz. Sonra da kandılırdığımızı iddia etmekteyiz(!)

Kısacası varlığımız zihin ve zaman tarafından örtülürken, gerçek doğamızı görme şansımız olmaz ve öz-bilincimizi fark edemeyiz, varlığımızı zihinsel gürültüden ibaret sanarız, o bizim sahte de olsa kimliğimiz olmuştur artık. Yani şirketi eleman yönetmektedir(!). Ve bu kimlik egosal ve duygusal, kurgusal, gerçeklerden uzak bir kimliktir. Bu kimlik geçmiş gelecek senteziyle an'daki realiteyi doğru anlayamamakta ve belki de hatalı önermeleriyle hayatı, vahşi, acı, intikam, gözyaşı dolu bir arenaya çevirmektedir, sonra da buna -kader-i ya da yaptıklarının cezası damgasını vurup, acısını da ilginç bir haz ile mazoşistçe yaşamaktadır.
 

ivrin

#48
Zihnimiz tarafından örtülen gerçek doğamızın zaman yükü, gittikçe artarak yine zihnimizde birikir.. ve tüm bireyler bu yük altında ıstırap çekerler:(! Değerli bu AN'ı, yani hayatın ta kendisini görmezden geldiğimiz ya da yadsıdığımız sürece, sadece zihnimizde bulunan ve aslında şu an  varolmayan -gelecek bir ana ulaştıracak bir vasıtaya- indirgediğimiz sürece, her seferinde bu yükümüzü arttırırız. Yükümüz büyür büyür devleşir ve bazen de insan çıldırma noktasına gelir, psikiyatri servisleri böyle insanlarla doludur. Onlar zihinlerini kontrol etmedikleri daha doğrusu bu sorumluluğu almadıkları için çıldırmışlardır. Artık bu dinmek bilmeyen gürültüyü yaşamını sonlandırarak susturmak isteyenler bile vardır ve intiharlar genelde zihnini fark edememiş zavallı bilinçsiz bireyler tarafından gerçekleştirilir. Onlar, zihinlerinin örttüğü koskoca bilinçlerini, idrak yeteneklerini, karar yetilerini hiç tanıma fırsatı bulamamışlardır. Zamanın ortak veya bireysel insan zihnindeki birikimi, geçmişten büyük oranda bir acı kalıntısı barındırır.

Eğer artık kendimiz ve başkaları için acı yaratmak istemiyorsak, eğer hala içimizde yaşamayı sürdüren geçmiş acının kalıntılarını arttırmayı istemiyorsak, ve bu kalıntılar yüzünden süre gelen yanlışlarımızı, dolayısıyla duygularımızı ve bu duygular sebebiyle oluşan iletişim bozukluklarımızı ve yine iletişim bozukluklarıyla oluşan duygularımızı, kısacası bu dayanılmaz kısır döngüyü sürdürmeyi istemiyorsak (kin, nefret, öfke kısaca insanın enerjisini tüketip bitiren tüm duyguları) olmayan zamanı yaratmamalıyız.. Ve Zihnimizi gözlemlemekten asla ama asla vazgeçmemeliyiz. Daima an'da yani gerçeğin içinde ve olanı olduğu gibi kabul ettikten sonra, bilincimizin nezdinde farkındalıkla çözümler yaratmalıyız. Duygusal ve kurgusal çözümler değil! Ya da en azından yaşamımızın günlük veçheleriyle başa çıkmamız için gerekli olandan daha fazla zaman yaratmamalıyız. Ve sürekli tekrar edip duran, çözümü olmayan çok eski geçmişe dayalı gürültüleri durdurmak amacıyla, sadece an'daki yegane gerçeğimizi yaşamalıyız.

Eveeet demekki acıyı ortadan kaldırmanın ilk adımı neymiş; gerçek olana teslimiyet. İkincisi neymiş; bu gerçekten hoşnut değil isek, onun dönüşümü için kendimizde yaratacağımız değişimmiş. Ama öncelikli olan AN'daki tek gerçeği olduğu gibi kabulmüş! Zaten kabul gerçekleştiğinde, çözüm üretmek adına yapılması gerekenler yapılır..  öz-varlığımız doğal yetisi ile ve bilen halinden çözümlerini ortaya koyan ve uygulayan yeteneğe sahiptir. Çünkü o kendisinden çok daha büyük olan bir bilene bağlıdır ve zihinselde olduğu gibi hata yapma şansı yoktur. Nasıl yapılırmış yapılması gerekenler; bilincin nezdinde ve an'daki realiteye uygun çözümler ile!

Peki ya zaman yaratmayı nasıl durdurabiliriz ve sadece AN'da yaşamayı nasıl öğrenebiliriz? Ama duyarsız ve gamsız sorumsuz an'da yaşam değil bu bahsettiğimiz, tam tersine duyarlı tam bir bilinç halinde ve sorumluluklarımızın da idrakinde! İşte bunları bundan sonraki yazımda aktaracağım sevgili dostlarım;)

Sevgide, daima AN'da ve ışıkla kalın..
 

ivrin

#49
Arkadaşlar şunu yazmadan geçemedim; biliyorum tüm bu yazı dizisinin ilerleyişinde bir sürü soru işaretleri beliriyor zihinsel alanınızda, ve belki de deneyimliyorsunuz ve sonra da görüyorsunuz ki açılımlar geliyor ve o sorular eriyip gidiyor. İşte bu sepeple "biraz sabır" diyorum. Çünkü biliyorum ki, ya bir sonraki yazı da ya da kendi deneyiminizde cevabını göreceksiniz:)ama tabii ki aslolan kendi deneyiminizdeki cevaptır. Hiç bir kaynağı kendi deneyimimizden geçmeden kabul edemeyiz. O zaman dinleşir. Hiç bir kaynak bizim deneyimlerimizin üzerine çıkmamalıdır ki asırlardır yaptığımız hataları yinelemeyelim.

Eğer bir kaynağı, bir bilgiyi, kendi deneyimlerimiz üzerinde tutmaya başlamışsak "EYVAH!" demektir. İşte o artık yarar olmaktan ziyade zararlı hale gelebilir ve bizler o kaynakta saplanır kalırız böylece gelişimimiz durur! Oysaki gelişim sonsuzdur. Ve fiziksel alemde yazılı olarak varolan hiç bir kaynak sonsuz bilgiyi içermez! Sonsuz bilgi ancak, bir tek zamandan arındığımız -bilen hale- dönüştüğümüz AN'larda bizimle birlikte varolandır.

Her kaynağı okumalıyız ve her bilgiyi almalıyız ama o bilgileri deneyimleyip bilginin kendisi olmadıkça, o bilgi ve kaynakları kendimizin üzerinde tutma eylemi bir takıntıdan ibaret olur. Bizlerin ise amacı sonsuz varlığımızdaki sonsuz bilginin kendisi olabilmektir, yoksa kaynaklarda sabit kalıp, onları dinleştirip, şekle dönüştürmek değildir amacımız.

Sevgiyle ve ışıkla kalın..
 

ivrin

#50
Evet AN'da yaşamak; An'ın sahip olduğumuz yegane gerçek olduğunu derin bir biçimde idrak edeceğiz..an'ın yaşamımızın odağı olduğunun farkında olacağız. Daha önceleri zamanda yaşayıp geçmiş ve gelecek illüzyonuyla kendimizi kandırıyorduk ama artık sadece varolan tek gerçeğin içinde, şu AN burada olacağız. Böylece günlük veçhelerimizle başa çıkmamız gerektiğinde bilinçli mevcudiyetimizin nezdinde geçmişe ve geleceğe kısa seyahatler yaparak yine tecrübelerimizden faydalanma fırsatımızı -bu kez bilinçli olarak- gerçekleştireceğiz. Daima bulunduğumuz AN'a "evet" diyeceğiz çünkü varolan tek gerçeğe karşı zihinsel olarak direnmekten daha abest ve anlamsız hiç bir şey olamaz! Yani şimdi burada olmuş olan, olumlu veya olumsuz değişmez gerçeğimize (çünkü olmuş olan değişmezdir ve yok sayıldığında ortadan kalkmaz!), yani yaşamın kendisine karşı çıkmaktan ve direnmekten daha anlamsız ne olabilir ki???

Olan'a teslim olacağız öncelikle, ki olan üzerine çözüm üretebilelim ve ondan kimyasal üretmeden gerçek derslerimizi çıkartalım, ama bunu yaparken olana zihinsel yorumlar ve otomatik düşüncelerimizle duygu yaratırsak, o kimyasal olanı devreye sokarız.. olan şey olumlu ise AN'dan uzaklaşmadan onun tadını çıkarabiliriz bu yaşam enerjimizi arttırır. Ancak olan şey olumsuz ise; ne onu ret etmek ne de üzerini duygu oluşturacak düşüncelerle örtmek durumu düzeltmez ya da ortadan kaldırmaz! Tam tersine zihinsel bir acı bedeni yaratarak durumu kaosa sokmakla kalmaz bir de bunları haritamıza yazarız. Derslerimizi ise zihinsel ile ararsak onlara asla ulaşamayız, önce varolana sevgi ile teslim olup üzerine zihinsel yorum yapmadan gerçeği olduğu gibi kabulde kalmalıyız. Ve ardından da zihnimizi öz-varlığımızın gözetimine alarak bu yaşanandan gelen dersleri değerlendirebiliriz.

Önce yaşama "evet" diyeceğiz her haliyle.. yaşamın karşımıza çıkardıkları bizim kontrolümüz dışında şeyler olabilir, zira yalnız değiliz.. ve sadece kendi anlayışımızla yaşamıyoruz. O haldeeee, yaşadığımız her şeyi sadece bize aitmiş gibi algılayıp olanları da kendi isteğimiz doğrultusunda gelişmediğinde ret edemeyiz, bu ret edişler deve kuşunun başını kuma gömüşü ile aynıdır. Yaşam vardır ama yaşam bir tek insana ait değildir tam tersine toplamımızda "BİR"olan "tek"liğe aittir yani külli iradeye! Yaşama teslim olalım ve yaşamın nasıl aslında bize karşı çalışmak yerine bizim için çalıştığını görelim önce bir. Yaşamın sadece bir tek kişinin etrafında varolmadığı idrakine vardığımızda, birlik bilincimiz artar ve sevgi birliği ile inanılmaz güzel bir yaşam elde ederiz.. ve her anın tadını yine o birlik ve paylaşımın güzelliği ile ama sevgide kalarak doyumsuzca çıkarırız. Egomuz ile olana direnmenin diğer bir tanımı ise  "hayır hayat bir tek benimdir ve tüm etrafımda yaşananlar sadece bana derstir veya benim cezamdır, kaderimdir." demenin bir başka yoludur.  Hayatı bir tek kendi zihinsel perspektifimizden ele alıp ve de "ben hayatı benim isteklerimle belirlerim" deyip olan gerçeklere direnir ve ret edersek, ne yazık ki hayatı her saniye kaçırır ve bu güzel hayat armağanının tadını çıkaramayacağımız gibi, olanda bize dair derslerimiz var ise onları da alamayız.

Rengarengiz, muhteşem bir armoniyiz.. gerek fikirlerimiz gerek yaşam anlayışlarımız birbirimizin hayatında an'lık değişimler ve bizim aslında alışkın olmadığımız veçheler getirebilir hayatımıza, bu gerçektir. Bazıları bizim algımıza göre kötü ve zorlu olabilir ama o yaşamın kendi doğasına göre doğal bir işleyiştir.. biz bunu kendi algımıza göre şekillendirdiğimizde sükunetten uzaklaşır ve yaşamın kendi içerisindeki gerçeği kaçırırız. Biz bunları ret eder ve zihnimizin otomatik, çağrışımlı önermeleriyle durumlara direnerek, kabul etmeyip kimyasal alanlar yaratırsak, sadece hayatımızı zehir etmekle kalmaz bizden sonrası için de haritalarımıza yanlış yazıtlar kazarız. Ve tam ve mevcut halde kalamayarak "bir"lik bilincine ulaşma yolunun önce kendimizden geçtiği gerçeğine dolayısıyla da birlik bilincine asla vakıf olamayız. Birlik algısı da böylece zihinsel de takılı kalır, o bilgi olarak evet bizde vardır ama biz ona dönüşememekteyizdir. Bizim ona dönüşebilmemiz için öncelikle tam ve mevcut halde kalıp zihinsel yorum ve değerlendirmelere girmeden kabulde olmamız gerekir.

Hayat aslında olduğu gibidir.. yani bizde kimyasallar yaratacak kadar onu zor algılamamız hayatın ve içindeki veçhelerin zor olduğu anlamına gelmez! Olanı zor olarak algıladığımızda o bizim zorumuz olarak kalır ama bu gerçeğin ne olduğunu ortadan kaldırmaz. O yüzden dir ki hepimizin ZORları farklıdır. Örneğin kimine göre ölüm bir felakettir ve yakınları öldüğünde inanılmaz kimyasallar üretir ve kendini harap eder ama kimine göre de kutlama yapılacak kadar değerli bir boyut değiştirmedir ve yakınları öldüğünde onun ulaştığı mertebe için kutlamalar yapılır. Kimi bir kazayı felaket olarak görür kimi ise o kazayı yaşadığında elde ettikleriyle mutlu olur. Demek ki bizim algılarımızla getirdiğimiz yorumlar gerçeğin ne zor olduğu ne de kolay olduğunu ispatlar. Gerçek tektir ve o ne zordur ne de kolay ne de aşılması gereken bir durumdur, o sadece yaşanmak için vardır ve bizim zihinsel illüzyoni yorumlarımız onu değiştirmez.

Zihnimizin kendi yaşamımızı nasıl etkilediğini ve bu etkileme sürecinin, sürekli olarak yargılayarak yaşamımıza nasıl acı ve mutsuzluk yarattığını ve kimyamızı alt-üst ettiğini dikkatlice gözlemleyin. O direnişlerin bilinçlerimizin nezdinde kabul ve "bir"lik anlayışı içerisinde dönüşümü gerçekleşmez ise, bu acı ve mutsuzluk yaratımlarımız sonsuza dek sürecektir. Sizce biz hayata zihinsel yorumlarımızla acı ve mutsuzluk yaratmak ve kimyalarımızı alt-üst etmek için mi geldik ne dersiniz?

Zihnimizin çalışma biçimini izleyerek ancak, onun direnç kalıplarının dışına çıkabiliriz ve ancak o zaman şimdiki AN'ın olmasına izin veririz. Bunu da asırlar boyu ona nasıl köle olduğumuzu görerek ve artık bilincimizin nezdinde yaşayarak, bir acı durdurma eylemi gerçekleştirerek yapabiliriz. ama bunu yine acıyı durdurmak adına değil de, olanı tam ve gerçek olduğu gibi kabul edip, yaşam armağanının farkına vararak yapabiliriz. İşte kaosları, kimyasal yangınlarımızı ve acıyı da ancak böyle durdurabiliriz. Acı durdurma eylemi dediğimiz şey öncelikle an'da olanı sevgiyle kabul etmektir. Ve ardından da onu zihnimizle yorumlamadan, geçmiş gelecek sentezleriyle beslememek, tam tersine sadece o anın realitesine uygun çözümlerle an'da olabilecek olanı acıya, kaosa ve kimyasal dengesizliğe dönüşmekten kurtarabiliriz. Bu bize dış koşullara bağlı olmayan bir iç özgürlük kazandırır, bir gerçeği bize göre olumsuz bile olsa görmezlikten gelmeyip ve ona öfke, korku, kaygı v.s. duygularla direnmediğimizde, o gerçeği kabul bize iç-huzur halini tattıracaktır. İşte o huzur içimize yerleştikten sonra, eğer gerekliyse ya da şartlar mümkün kılıyorsa derslerimizi yine öz-varlığımızın takdiri ve bilgisi ile değerlendirip eyleme geçebiliriz. Çünkü biz ancak onu kabul ettiğimizde an'daki realiteye uygun çözümler bulabiliriz, hatta kabul ile çözümün yarısı gerçekleşmiştir diyebiliriz.

Önce kabul edin, sonra derslerimizi bize öz-varlığımız bilen olan alanından eksiksiz getirecektir dostlar!
 

ivrin

#51
Dostlar ben bütün bunları söylüyorum, yazıyorum, ya da "aktarıyorum" desek daha doğru olur.. netice de ben bunları kendim, olmayan bir yerden yaratmıyorum! Ben de bir zamanlar farklı farklı bir sürü kaynağı okuyarak elde ettiğim bu bilgilerin, karma şekilde kendi deneyimimden geçmiş hallerini aktarıyorum. Dolayısıyla kendi algıma göre şekillenmiş yoğrulmuş tüm bu aktarımların paylaşımların sizdeki etkilerini ya da ulaşabilirliğini elbette seçemiyorum. Ama inandığım güvendiğim bir şey var bunu yaparken; sizlerin kendi idrakleri!

William Russel'ın bir sözü vardı onu çok severim, der ki; En büyük işler, büyük hayaller kurma özelliği olan insanlarca başarılmıştır.

Bu sözü çok severim, çünkü bu sözün bendeki geniş açılımı şudur; bir şeyi yaşama özelliğimiz mevcut ise onu gerçekleştiririz. Yoksa hayaller kurmak ya da istemek de hiçbir şey ifade etmez. İstediğin şey olmak gerek! Hayal kuran başarabiliyorsa, bunu yapabilir olma özelliğini bilmekten kaynaklanan bir idrak ile yapıyordur. Şimdi tabii ki her şeyi yaşama özelliğimiz ve yetimiz mevcuttur ama biz o mevcudiyetin farkında mıyız acaba? Ya da farkındayız da onu kullanabilmenin çarelerini dışarıda ve başka yerlerde mi arıyoruz? İşte bu sorulara odaklanmalıyız zamansız sonsuzlukta tam mevcudiyetin içerisinde olabilmemiz meselesinde.

Ve görmeliyiz bunları, kendi kendimize şahit olmalıyız yaşarken.. şu an meselesi nedir ve zihin denen varlık nasıl daimi olarak gözetim altında tutulur, ve sonsuzluk içerisindeki saf varlığımızın bilen haline nasıl ulaşılır, ona nasıl güven duyulur v.s. tüm bu konuları deneyimledikçe ve sizden katılanları da bu gerçeğin içine aktarıp paylaştıkça devasa bir toplu bilinç alanı yaratabiliriz.

Sadede gelelim; "AN'ımız her ne içeriyorsa, onu sanki kendimiz seçmişiz gibi kabul etmeliyiz." Demiştik en son. "Daima onunla birlikte yaşamalıyız (AN ile) ona karşı değil." Diyorduk. Evet, onu dostumuz ve müttefikimiz haline dönüştürmeliyiz! Ama zamanı müttefikimiz haline dönüştüremeyiz.. zira zamana bırakmak, veya gelecek zaman da çözüm beklemek, mutluluk beklemek, kısacası zamandan medet ummak en büyük düşmanımızdır. Zamana endeksli yaşadığımızda ne yazık ki istesek de istemesek de anı kaçırmış oluruz, -bu durum- da kısır döngü içerisinde tüm anlarımızı kaçırmak eylemine dönüşür gider. Ama "AN" asla düşmanımız değildir, o bizim yegane yaşam alanımızdır ve ter gerçeğimizdir. Bir hastalığın içinde iken bile o bizim tek gerçeğimizdir ve ona yorum yapmak bu gerçeği değiştirmez tam tersine ona sahte bir kimlik sağlar ve o bizim kimliğimiz haline dönüşür biz hasta bir insan oluruz. Ancak kabul gerçekleştikten sonra hem enerjimiz yükselir hem çözüm yollarına dair bilincimiz özgür kalır ve belki de hastalığımızı iyileştirecek fırsatlar yaratırız. Ve bu yeni bilinç halimizle tüm yaşamımız mucizevi bir biçimde dönüşüme uğrar.

Biz şu an'nın gücüne, gerçekliğine erişemediğimizde deneyimlediğimiz her duygusal acı, geride içimizde yaşamayı sürdüren bir acı kalıntısı bırakacaktır. O kalıntıları biz her defasında biraz daha derinlere kazıyarak haritamızda ölümsüzleştiririz. Bir de o yetmezmiş gibi zaten orada önceden varolan geçmişin acısıyla da birleştirip büyütürüz, böylece bu durum zihnimize de bedenimize de acımasızca yerleşir ve dediğim gibi bundan sonraki yaşamlar için de yazıtlar halinde haritalarımıza kazınır. Oysaki biz DNA'larımıza doğru şeyler yazmalıyız ve o yazdığımız değişimlerin de kendisi olmalıyız. Bunu da ancak gerçek yaşamın içerisinde yani AN'da yapabiliriz.  Zaten zamanda yarattığımız acılara çocukluğumuzda çektiğimiz içine doğduğumuz dünyanın birikmiş bilinçsizliğinin neden olduğu acılar da dahildir. İşte bu birikmiş toplu ve bireysel acılar bedenimizi ve zihnimizi esir eden olumsuz bir enerji alanı yaratırlar. Niye biz zamanda bu zihinsel alanı büyütelim ki! Tam tersine onu başlı başına bir varlık olarak görmeyi başarmalıyız ki asıl gerçeğe çok yaklaşmış olalım, çünkü o asırlardır bütünde ve bizde birikmiş acı bedenidir artık yani gerçek bir varlık halindedir ve öz-varlığımızla mücadele etmektedir! Bir de biz ona izin verir ve gözlemleyen olarak onu gözlem altına almaz isek kim bilir daha ne tahribatlar yapacak ve toplu bilinç halinde zamana takılı kalmış bir acı bedeni olarak savaşlar kavgalar kanlar yaratacaktır.

Gelin şimdi hep berber devrim yapalım ve bu asırlardır dünyaya hakim olmuş acı bedeniyle kendi acı bedenimizin nasıl birlikte hareket ettiğini öğrenip onu durduralım! Haydi dostlar şimdi artık bu duruma bir son verelim ne dersiniz;) buna ilk önce kendimizden başlayalım, böylece insanlık adına da tüm evrene sirayet edebilecek kendimizden başlayan bu muhteşem acı durdurma yeteneğimizin varlığını ortaya koyalım. Ve bu muhteşem dönüşümle başlayan yeni yazıtları kazalım sonsuzluk haritasına.

Nasıl mı?....Bakın böyle; bu durum duygusal acı bedenidir ve iki tarzda varolur; UYKUDA ve AKTİF. Bir acı bedeni zamanın yüzde doksanında uykuda olabilir, ancak o derin bir biçimde mutsuz bir insanda yüzde yüz aktiftir.

Evet, gerçeği söylüyorum, gözlemleyin kendinizi; siz dışsal olarak "hayır öyle değildir" diyerek sadece kendinizi kandırırsınız. Ve biz böylece kendimizi kandırıp dururken,  o acı bedeni içsel alanımızın tüm enerji alanını kaplamış ve onu içerden içerden tüketmektedir. Bir çoğumuz hayatın tamamını acı bedeniyle yaşarken, diğerlerimiz sadece yakın ilişkilerde, ya da geçmişteki kayıp ve terk edilme hikayeleriyle, fiziksel ve duygusal yaralara bağlı durumlarda deneyimleyebiliriz. Özellikle de geçmişimizden kaynaklanan bir acı kalıbıyla rezonanstaysak ki kuvvetle muhtemel bu böyledir, onu her şey aktive edebilir! O uyku aşamasından uyanmaya hazır bir canavar gibi beklerken, bir düşünce ya da bizlere yakın birileri tarafından söylenen masum bir söz bile onu aktive edebilir. Ve acımasızca bir tepki ile kendimize yapılmış gibi algıladığımız her şeyin, aslında kişilerin kendileriyle alakalı olduğunu biz kavrayana kadar durum kaotik bir ortama dönüşebilir. Ve işte şimdi de zihnin pişmanlıklar yorumu devreye girer ve böylece kısır döngü tetiklenmiş olur:(. Acı bedeni devleşme yolunda bir cm daha ilerlemiştir.. ne yazık ki!
 

ivrin

#52
Bazı "acı bedenleri" örneğin sızlanıp duran küçük bir çocuk gibi, sevimsizdir ama nisbeten de zararsızdır. Ancak öyle acı bedenleri vardır ki, acımasız ve yıkıcı birer canavardır onlar. Bazıları fiziksel olarak bir çoğu da duygusal olarak şiddetlidir. Bazıları çevremizde bulunan ya da bizlere yakın olan insanlara saldırırken, bazıları da bize yani ev sahiplerine, kendimize saldırırlar. O zaman yaşamımızla ilgili düşüncelerimiz ve hislerimiz derin bir biçimde olumsuz ve yıkıcı hale gelir ve içsel alanımızdan dışsal alanımıza kadar tüm alanlarımızı yakıp yıkarız. İşte bu sevgi varlığımızın önündeki en büyük perdedir. Gözlemleyin, hastalıkları ve kazaları çoğunlukla bu şekilde yaratırız, hatta bazı acı bedenleri ev sahiplerini intiharlara sürüklerler. Çocuğunu öldüren annelerden annesini kesen evlatlara kadar, neler yaratır bu acı bedeni:(.

Biz bir insanı tanıdığımızı düşünürken birden bu kişi bir yabancı ve iğrenç bir yaratık oluverir, bu iğrenç yaratıkla ilk kez yüz yüze geldiğimizde büyük bir şok yaşarız (Dikkat: burada iğrenç olan kişi değildir onun acı bedenidir!). Ancak bunu kendimizde gözlemlememiz bir başkasında gözlemlememizden daha önemlidir. Acaba biz ne kadar o yaratıktan uzak yaşarız??? Çünküüü kendimizde olanı gözlemlemek bizi en objektif en doğru sonuca götürecektir ama başkasında gözlemlememizin bizdeki sonuçları farklı olduğundan bizi kendi değişimimizde bir sonuca götürmeyebilir yani anahtar sadece kendimizdedir.
 

ivrin

#53
Şimdi ilk adım olarak; kendimizde her ne şekilde olursa olsun, herhangi bir mutsuzluk belirtisini dikkatle gözlemleyelim, o uzun zamandır uykuda olan ve şimdi uyanan bir acı bedeni olabilir! Bu sinirlenme, sabırsızlık, sıkıntılı bir ruh hali, incitme arzusu, öfke, hiddet, depresyon, ilişkimizde bir dram yaratma ihtiyacı vs. olabilir. O uyku halinden uyandığı halde hemen onu yakalayalım ve dikkatle izleyelim. Ama sadece izleyelim sakın yorum yapmayalım çünkü her yorum kısır döngüyü besleyen bir enerji alanı yaratmak ve aynı acının arka kapıdan tekrar geri gelmesini sağlamak demektir.

Acı-bedeni varolan diğer her varlık gibi, varlığını kararlılıkla sürdürmek ister ve ama işte eğer bizlerin onunla bilinçsizce özdeşleşmemizi sağlayabilirse ancak varlığını sürdürebilir. Veee sonra da ayaklanıp bizi ele geçirebilir ve "biz" olur! Yani "ben" benliğimiz olur. Böylece bizim vasıtamızla yaşamını sürdürür.

Acı bedeninin bizim vasıtamızla beslenmeye ihtiyacı vardır, onu beslemezsek varlığını sürdüremez. Ve bu "acı bedeni"de kendi türündeki enerji ile rezonansa giren her türlü deneyimle beslenir.

Bu, daha fazla acı yaratan her hangi bir öfke, yıkıcılık, nefret, üzüntü, duygusal dram, şiddet hatta hastalıklarımız olabilir. Böylece "acı bedeni" bizi ele geçirdiğinde, yaşamımızda kendi enerji frekansını geri yansıtan, beslenebileceği bir durum yaratır! Acı sadece acıyla beslenir, o sevinçle beslenemez... O varlığın huzuru ile beslenemez... O sevgi ile beslenemez!  O sevinci gerçekten sindiremez ve sevinç, huzur, sevgi onun başlıca düşmanlarıdır. Bana inanmayın sadece deneyimleyin.
 

ivrin

#54
Bir kez "acı bedeni" bizi ele geçirdiğinde biz durmadan daha fazla acı isteriz, adeta bunu sever ve buna bağımlı hale geliriz. Hatta acıklı şarkılar dinler ve oradan çıkan hüznü severiz, o şarkılarla ve filmlerle beraber gözyaşı dökeriz. Acılarımızdan bahsetmeyi severiz, eski hikayelerimizle "bakın ben ne zorlu şeyler yaşadım, yaşasın bana" modunda büyük bir gaf ile bu acı bedeninin bir uyuşturucu bağımlısı gibi müptelası oluruz. Böylece ya kurban ya da kurban eden haline geliriz. Yani kurban da biziz kurban eden de! Sonra da bizi kurban edeni yani sorumlu arar dururuz(!)

Daima acı vermek ya da acı çekmek isteriz veya her ikisini birden isteriz. Bazen de sözde mutlu olmak istediğimizi söyler, tekrar eder dururuz ama içimizde bu acı bedenini itinayla beslemeye devam ederiz. Düşüncelerimiz bile bizi kandırırlar bu da zihnimizin varolma savaşıdır. Ama işte duygular yani o kimyasal olan, bizi uyarır "hey kendine gel, kendini kandırıyorsun, alttaki otomatik düşüncen bu acıdan zevk aldığını söylüyor sana!" diye bizi uyarır. Eğer biz bu uyarıları dikkate almaz isek yani kimyasal olanı hissettiğimizde, hemen "olan"a yorumu kesmez isek işte bu kez onlar bedensel hastalıklar şeklinde tezahürlerle bizi uyarmaya başlayacaklardır.

Dedim ya, daima acı vermek ya da acı çekmek isteriz veya her ikisini birden isteriz, çünkü aslında ikisi arasında bir fark yoktur ama biz bunun farkında değilizdir ve durmadan ısrarla acıyı istemediğimizi vurgularız(!) yani farkındalıksız bir biçimde kendi kendimizi kandırırız:(. Ama gözlemleyin, dikkatlice gözlemleyin ve yakından baktığımızda bunun böyle olmadığını, düşünce ve davranış biçimlerimizin "acıyı-kendimiz ve başkaları için" sürdürecek şekilde tasarlandığını görürüz. Eğer biz gerçekten bunun bilincinde olsaydık bu kalıp yok olup giderdi. Çünkü daha fazla acı istemek deliliktir arkadaşlar ve hiç kimse bilinçli olarak deli değildir sadece bu işleyişi bilmediğinden bu amansız delilik asırlardır süregelmiştir.
 

ivrin

#55
Egonun karanlık ve belirsiz bir gölgesi olan "acı bedeni" aslında bilincimizin ışığından çok korkar. Onun varlığını sürdürmesi bizlerin onunla bilinçsizce özdeşleşmemize ve içimizde bulunan acıyla yüzleşme konusundaki KORKUmuza bağlıdır. Ama eğer onunla yüzleşmez isek, eğer bilincimizin ışığını acıya yöneltmez isek onu tekrar tekrar yaşamaya zorlayacağız demektir. Ve içimizde acı bedeni yaşadığı sürece tüm dünyada da yaşayacak demektir çünkü tedavi önce içimizde başlar, kendimizde başlar, kendimizi düzeltmeden dünyayı düzeltemeyiz! Ve sonsuz haritamıza doğru yazıtlar yazamayız böylece DNAlarımız için talep ettiğimiz o muhteşem dönüşüm sadece sözde kalır. İçimizdeki yüzleşme gerçekleşip içsel savaşlarımız bitmeden, kendimize dürüst olmadan dünyadaki savaşları bitiremeyiz. İyileşme önce içimizde başlamalıdır! Başkalarında görmek, suçu başkalarına atmak, acımıza ve mutsuzluğumuza kahraman yaratmaktır. Bunu yapabiliriz hep başkalarını ya da durumları suçlayabiliriz acımızdan dolayı.. ama bu durum bunun gerçek olmadığı ve dünyadaki acı bedeninin sebebinin ilk önce kendimiz olduğu gerçeğini asla değiştirmez.

Ondan korkmayın! Yüzleşin. "Acı bedeni" size, bakmaya dayanamayacağınız tehlikeli bir canavar gibi görülebilir, ama sizi temin ederim ki o sizin mevcudiyetinizin gücüne galip gelemeyecek sadece sizin zihninizle yarattığınız asılsız bir hayalettir. Şimdi bu yarattığımız canavarı yok edebiliriz bu bizim elimizdedir!

Bazı spritüel öğretiler, sonra dinler, hatta psikologlar tüm acının aslında bir illüzyon olduğunu söyler dururlar evet doğrudur! Bu gerçektir. Burada mesele şudur; Bu sizin için gerçek midir?

Çünkü salt inanç onu gerçek kılmaz. Tüm bunları bilgi olarak saklamanız onu gerçek kılmaz!
Siz hayatın geriye kalan kısmında acı çekip ama durmadan da onun bir illüzyon olduğunu söyleyip durmak mı istiyorsunuz?... Peki bu sizi acıdan kurtarır mı? Burada benim aslında anlatmak istediğim şey; sizin bunu haklı veya doğru bulmanız değildir. Beni tam bir şarlatan ya da yalancı olarak bile suçlayabilirsiniz, çünkü evet bunu yapamadığınız sürece ben bir şarlatan olmanın ötesine geçemeyeceğim sizin gözünüzde! Yani tüm bunları doğru bulmanız değildir mesele tam tersine nasıl gerçekleştirebileceğinizdir ve onu da ancak söylediklerimi deneyimleyerek yapabilirsiniz. Demek ki asıl gerçek onu kendi deneyiminizde nasıl gerçek kılabileceğinizdir.
 

ivrin

#56
Bütünde ve bireyde yarattığımız "acı varlık" bizim onu direk olarak gözlemlememizi ve onun aslında ne olduğunu görmemizi asla istemez. Ama bizler onu gözlemlemeye başladığımız andan itibaren yani acı varlığın yarattığı içimizdeki enerji alanını hissettiğimiz ve ona tüm dikkatimizi yönelttiğimiz andan itibaren bu özdeşleşme dağılır gider, ve onun yerini çok daha büyük daha yüksek bir bilinç boyutu alır. İşte bu durum tüm algı ve idrakimiz eşliğinde yüzde yüz ulaşılmış anda mevcudiyettir. Ve biz de artık, bu mevcudiyette tüm idrakimizle "acı varlığın" gözlemcisi ve yöneticisiyizdir. Bu gerçek, onun artık bizleri "bizmiş gibi görünerek" kullanamayacağı anlamına gelir.. ve ayrıca da kendisini bizim vasıtamızla bir daha dolduramayacağı anlamına da gelir, çünkü artık kontrol öz-varlığımızdadır "acı varlıkta" değil. Bunu tam ve doğru bir şekilde yaptığımızın sağlamasını da içinde bulunduğumuz huzur hissi ile tespit edebiliriz, zira eğer tam mevcut değilsek ama zihnimizle öyle olduğumuzu tekrarlıyor isek, o derin huzuru hissetme şansımız yoktur. Bu da demektir ki zihnimiz ve "acı varlık" bizi kandırsa da içsel alandaki huzur ölçeği, bize doğru olanı zaten gösterir, o ölçek asla yalan söylemez! Yüzde yüz ve tam mevcudiyet=huzur.. biz artık kendi en içteki gücümüzü bulmuşuzdur ve bu güç sadece burada AN'dadır, gerçeğin içinde ve olduğu gibi. Ve biz bu AN'a dair ne varsa sevmekteyizdir. Anlık bir gaflar ile bu sevdiğimiz şeylere zihinsel alanın beslediği kızgınlıklarımız oluşsa bile, biz tekrar hızla öz-varlığımıza geri döner ve asıl olana teslim oluruz.

Peki ya biz, tam mevcudiyetle "acı varlıkla" özdeşleşmeyi dağıtıp parçalayıp kırdıktan sonra, bu bilinç halimizde iken "acı varlık" nereye gider, yani ona ne olur? Evet, bakalım ne olurmuş; bilinçsizlikle yarattığımız "acı varlık" bilince dönüşür!

Eski azizlerden birisi, okuduklarımdan aklımda kalan sanırım Aziz Petrus'tu bu evrensel prensibi şöyle açıklamıştı; "Her şey ışığa maruz kaldığında ortaya çıkar ve ışığa maruz kalan her şey de ışık haline gelir" dolayısıyla da -bilince maruz kalan "acı varlık" bilincin kendisine dönüşür- yani bilinç ile bütünlenir ve bilinç haline gelir.

Bizler nasıl karanlıkla savaşamazsak "acı varlığıyla" da savaşamayız, karanlığı ancak ışıkla aydınlattığımızda yenebiliriz ve karanlık işte o zaman ortadan kalkar. Yoksa direnerek ona öfke saçarak ya da karanlıkta olduğumuz için kendimize acıyarak, ağlayarak, sızlanarak, ancak karanlığın etkisini daha da büyütürüz. İşte bu sebeple "acı varlığı" ile savaşmayı keselim dostlar, çünkü bunu yaptığımızda içsel çatışmalarımız artar ve daha fazla acı yaratırız. Deneyimleyin! Ama tam mevcudiyetle onu görüp yakalayıp kabul edip ve de onu hiç yorumlamadan sadece izlersek, o bu muhteşem bilincin aydınlığında bilince dönüşmek zorunda kalır. Orada ışık vardır artık nasıl karanlık barınabilir ki! Zaten onu izlemeye başlamak bile onu anda olanın bir parçası olarak kabul etmek anlamına gelir ve bu bilinçli kabulden sonra da onun bilince dönüşmeme şansı hiç yoktur.

Acı varlık zihnimizle doğal olmayan bir özdeşleşme sonunda, bizim genel enerji alanımızdan ayrılıp geçici olarak özerk hale gelen, kapana kısılmış yaşam enerjisinden oluşur. O kendisini sokmaya çalışan bir akrep gibidir ve içinde bulunduğu kısır döngüye karşı etrafında ateş yanan bir akrep gibi tek bir noktada çaresiz ve yaşam karşıtı bir varlık haline gelmiştir.

Arkadaşlar, sizce uygarlığımız neden bu kadar yaşam yıkıcı hale gelmiştir? Çünkü "yaşam  yıkıcı" güçler bile hala yaşam enerjisidir. Ve eğer bizler bu yıkıcı yaşam enerjisini bilince dönüştürmezsek hızla çoğalarak büyümeye ve daha da yıkıcı olmaya devam edecek ve çıldırmışlığın son noktasında olan uygarlığımız bir akrep gibi kendi kendisini yok etme ihtiyacı hissedecektir. Mayaları izleyelim, o uygarlığın yok oluşundaki o egosal ve çözümsüz "acı varlığını" bilincimizin gözleriyle görelim.

İşte iyileşme ise önce bireyde başlar dostlar! Bir uygarlığı daha "acı varlığın" kontrolünde vahşet ile yok etmeden kendimizi düzeltmeye hemen şimdi burada başlayalım.

Bizler bu iyileşme adına "acı varlığıyla özdeşleşmeyi dağıtıp parçalamaya" başladığımızda ve tam mevcudiyetimizle izleyen haline geldiğimizde, "acı varlığı" bir süre daha işlemeye devam edecektir ve tekrar onunla özdeşleşmemiz için bizi kandırmaya çalışacaktır. Alışkanlıklar tatlıdır hatta öyledir ki acı müptelası bile olmuşuzdur artık. Dolayısıyla bizlerin artık onunla özdeşleşip ona enerji vermememize rağmen, artık itilmese de bir süre dönmeyi sürdürecek bir çıkrık gibi belli bir devingenlik ile enerjisini koruyacaktır. Ve bu süreç içerisinde bedenimizin değişik bölgelerinde ağrılar ve sancılar yaratabilecek ya da sıkıntılı haller içerisine bizleri sokacaktır, ama kararlı olduğumuzda da göreceğiniz gibi tüm bunlar kalıcı olmayacaktır.

Burada yani AN'da mevcut kalmaya devam edelim, bilinçte kalalım.. daimi olarak içsel bütünlüğümüzle varlığımızı sürdürelim ve içsel alanımızın daima-tetik ve uyanık kalması halini koruyalım. Bizlerin "acı varlığından" kurtulmamız için, "acı varlığını" direk olarak izleyebilecek ve onun enerjisini hissedebilecek kadar AN'da mevcut olmamız gerekir. İşte ancak o zaman yarattığımız o "acı varlık" bizim düşünüşümüzü kontrol edemez, çünkü daha önce de bahsettiğimiz gibi; işletim sistemindeki kısır döngüde elemanlar birbirini tetiklerler, biz o elemanları gömlemleyerek kontrol altında tuttuğumuzda her hangi bir tetikleyiciyi varetmeyiz. Çünkü izleyen olarak burada tam ve mevcut bulunduğumuzda, "acı varlığı" otomatik hareket edemez, dolayısıyla da düşüneni tetikleyemez! Onu artık bilincimizle biz yönlendiriyoruzdur. Ama eğer yine düşünüşümüzü "acı varlığının" enerji alanına uyumlarsak, işte o zaman biz yine onunla özdeşleşir ve onu yine düşüncelerimizle beslemeye başlarız. Bu birbirini tetikleyen kısır döngünün sadece daimi bilincin ışığında bilince dönüşebilme şansı vardır dedik, ancak o zaman içinde sıkışıp kaldığımız akrep misali, bir kısır döngünün esiri değil de, aydınlık ve huzur içinde yaşayan gerçek bir varlık olarak yaşamımızı sürdürürüz.

Eğer "acı varlığımızın" enerji titreşimi öfke hakimiyetli ise ve bizler öfke yaratan düşünceler düşünüyor, birinin bize yapmış olduğu şey ya da kin ile bizim ona ne yapacağımız üzerinde duruyorsak hala, o zaman biz yine bilinçsiz hale gelmişiz demektir dikkat! Ve tüm sistem de bu bilinçsizliğe hizmet etmeye otomatik olarak başlamış demektir. Yine zararlı salgılarla bedenimizi ve ruhsal sağlığımızı tehdit eden bir cehennemin içine düşmüşüz demektir. Böylece acı varlık yine "biz" haline gelir.

Unutmayalım öfkenin olduğu yerde daima altta yatan bir acı vardır. Ya da karanlık bir ruh hali üzerimize çöküp de biz olumsuz bir "zihin kalıbına" girmeye ve yaşamımızın ne kadar berbat olduğunu düşünmeye başladığımızda; düşünüş acı varlığına uyulmanmış ve "acı varlığının" saldırısına açık hale gelmiş oluruz. Dikkat; burada ben "bilinçsiz" sözcüğünü, bir zihinsel ya da duygusal kalıpla özdeşleşme anlamında kullanıyorum, biz bu "hal" de izleyen "bilincin tümüyle yokluğu" anlamına gelmektedir.

 

ivrin

#57
Sürdürdüğümüz bilinçli yaşamımız anda tam mevcut ve uyanık vaziyette oluşumuz, "acı varlığı" ile düşünce süreçlerimiz arasındaki bağı koparır ve üst-insan'a doğru değişim dönüşüm sürecini başlatır. İşte bu durum "acı varlığını bilincimizin yakıtı haline getirir ve bilinç daha parlak ve yakıcı ışıltılı varlığını ortaya koyar. Bu durum aslında kadim simya sanatının ezoterik anlamıdır; bizim adi metalimizin "altın"a yani ıstıraplarımızın "bilince" dönüştürülmesidir. Böylece içsel bölünmemiz şifa bulmaya başlar ve biz tekrar bütün hale geliriz yani kovulduğumuz cennete geri döneriz! Bizler kafamızdaki çelişkileri anlamadığımız zamanlarda kendimize sorduğumuz o garip soruyu (acaba ben bir mi yoksa iki kişi miyim?.. Ya da beni benden başka yöneten biri mi var?) sorusunu artık sormaktan vazgeçeriz ve bundan böyle sorumluluğumuz, önceki acılara yorum yapmamak olduğu gibi aynı zaman da daha fazla da acı yaratmamaktır bunu bilir ve bu prensiple yaşam denen armağan ile kendimizi onurlandırırız. Biliriz ki biz iki kişi değil tekiz ve yine biliriz ki biz kontrolü ele aldığımızda bizi dışardan yönetebilecek hiç bir şey olamaz!
 

ivrin

#58
Sürdürdüğümüz bilinçli yaşamımız anda tam mevcut ve uyanık vaziyette oluşumuz, "acı varlığı" ile düşünce süreçlerimiz arasındaki bağı koparır ve üst-insan'a doğru değişim dönüşüm sürecini başlatır. İşte bu durum "acı varlığını bilincimizin yakıtı haline getirir ve bilinç daha parlak ve yakıcı ışıltılı varlığını ortaya koyar. Bu durum aslında kadim simya sanatının ezoterik anlamıdır; bizim adi metalimizin "altın"a yani ıstıraplarımızın "bilince" dönüştürülmesidir. Böylece içsel bölünmemiz şifa bulmaya başlar ve biz tekrar bütün hale geliriz yani kovulduğumuz cennete geri döneriz! Bizler kafamızdaki çelişkileri anlamadığımız zamanlarda kendimize sorduğumuz o garip soruyu (acaba ben bir mi yoksa iki kişi miyim?.. Ya da beni benden başka yöneten biri mi var?) sorusunu artık sormaktan vazgeçeriz ve bundan böyle sorumluluğumuz, önceki acılara yorum yapmamak olduğu gibi aynı zaman da daha fazla da acı yaratmamaktır bunu bilir ve bu prensiple yaşam denen armağan ile kendimizi onurlandırırız. Biliriz ki biz iki kişi değil tekiz ve yine biliriz ki biz kontrolü ele aldığımızda bizi dışardan yönetebilecek hiç bir şey olamaz!
 

ivrin

#59
Tüm bu yazdıklarımdan sonra hemen burada bayanlara bir önemli mesaj vermek istiyorum; Birçok kadının "acı varlığı" özellikle siklus-sonu öncesi döneminde normalden fazla bir his ile uyanır. Bu şans erkeklerde yoktur! Bunu daha sonraki yazılarımda ayrıntılarıyla açıklayacağım. Ancak şimdilik az da olsa fark edebilmeleri açısından şunu söylemek istiyorum; bayanlar, eğer o dönemlerinizde "acı varlığı" tarafından ele geçirilmek istemiyorsanız, o dönemlerinizde her zamankinden çok daha fazla uyanık ve mevcut kalmaya gayret edin ve içinizdeki olup bitenleri, hislerinizi daha dikkatli ve özenle izleyin. Bu durumunuz aslında en güçlü spirütüel uygulama için sizlere fırsat sağlar ve tüm geçmiş acının hızlı bir biçimde dönüşüme uğratılmasına da fırsat yaratır. Zorlu olur evet biliyorum ben de bir kadınım, ama kadınlar için en etkili dönemdir bilinmesini istedim. Kadın bir anlamda bu hassas dönemleri sebebiyle erkeklerden daha çabuk bilinçli varlıklar haline dönüşebilirler bu bir şanstır, erkeklerin anlayamadığı bu dönüşümün nedeni bizlerin siklus-sonu öncesi döneminde, daha fazla asırlar boyu devleşmiş toplu acı varlığını hatırlayışımızla alakalıdır.  İlerde bu konuya detaylarıyla temas edeceğim ama şimdilik küçücük bir uyarıda bulunmak istedim izninizle.

Sevgiyle kalın ve daima AN'da ve farkında..