Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

bildiğimize varmak

Başlatan bozadi, 07 Eylül 2009, 20:12:18

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

bebekliğimizden itibaren gördüğümüz, duyduğumuz, maruz kaldığımız, şahitlik ettiğimiz şeylerin ezici bir bölümü, bizi sevmeyen, hatta bize işkence eden bir dünyada, bir hayatta yaşadığımızı öğretiyor bize. ve bunu sorgulamamaya, razı olmaya alıştırıyor. baskı yapıyor ve tehdit ediyor.

en temel, somut, büyük resim bu belki de elimizde.

bildiğimiz, birinci elden deneyimlediğimiz, istikrar bakımından yaşadığımız herşeyi mümkün olabilen en kapsamlı şekilde açıklayabilen realite. ama, bizzat maruz kaldıklarımız nedeniyle de \"bir konu\" haline getiremediğimiz realite.

insanlar şu dertten, bu dertten bahsediyorlar. neden mutsuz olduklarıyla ve nasıl mutlu olabilecekleriyle ilgili teorilerden, felsefelerden, metotlardan bahsediyorlar. ama bariz olanı kaçırıyorlar.

nasıl bir dünyada, hangi koşullarda yaşadığımızın farkında mıyız? bana göre, eğer bunun farkına varabilir, hatırlayabilirsek, neden o sorunumuz, neden bu sıkıntımız, neden şu korkumuz, bu endişemiz, çıkmazlarımız olduğunu anlayabilecek ve bunların bizim üzerimizdeki etkilerini bütünsel olarak azaltabileceğiz.

çeşitli zamanlarda, tartışma ortamlarında insanlara, olayları açıklamak, anlamak için mutlaka dünyadışı varlık ve başka boyutlarla ilgili teorilere ihtiyacımız olmadığına, kendimizi, durumumuzu olduğumuz gibi görebilmemiz durumunda, bunun sorunları büyük ölçüde çözüm sürecine sokabileceğine inandığımız belirtmiş, bunu denemeyi teklif etmiştim.

elbette, egzotik ezoterik bilgileri halen çok önemsiyorum ve elimden gelen şekilde kullanıyorum. ama olayın daha muhafazakar, daha içsel tarafında, olan biteni anlamaya, hatırlamaya yönelik olarak, şu anda varabildiğim son nokta, nasıl bir dünyada, hangi koşullarda yaşadığımızı, gerçek duygu ve düşüncelerimizin ne olduğunu anlamanın, hatırlamanın, \"kendimize gelmek\" ve kudretimizi kendimiz ve birbirimiz için gerçekten kullanmaya başlamak adına öneminin farkına varmak oldu.

birbirimizin hayatının farkına varalım. aynı hayatı yaşıyoruz. aynı deneyimleri yaşıyoruz. derdimiz aynı. dermanımız da aynı ve tek.

birbirimize yardımcı olmaya ihtiyacımız olduğunun farkındayız. ama bunu nasıl yapabileceğimizi bilmiyoruz. daha kötüsü, sürekli olarak bu bilinci sürdüremiyoruz da. işte, farkına varmaya çalışmamız gereken en önemli, en ciddi sorunlardan biri: bilincimizi, bizim için iyi, güzel, faydalı olduğunu gördüğümüz, hissettiğimiz, deneyimlediğimiz temalar, konular, tutumlar, farkındalıklar üzerinde sabitleyemiyoruz.

yaşadığımız hayat koşulları (sadece ekonomik anlamda değil), bilincin gerçekten yerinde, doğru, güzel, değerli, pozitif şeyler üzerinde kalıcı veya uzunvadeli olarak tutulması lehinde düzenlenmemiş.

bozadi

#1
gerçek durumumuzun (berbat koşullar altında bir hayat) farkına varıp, çözümlemeye yönelik ortak bir irade olmayınca, bu doğrultuda nitelikli bir dayanışma olmayınca, sistemin insanları tek tek kendi realitesine boyun eğdirmesi, sahte arzular peşine düşürüp enerji ve moral tükettirmesi de kolay oluyor.

bu koşullar altında, bilinçsel olarak komada ve halüsinatif bir şekilde yaşıyor olmamız elbette neticede sorumluluk olarak gelip bize dayanacaktır. biz de bu sorumluluğu kabul edelim. bu berbat hayata biz neden olduk. bu durumu istismar edenlere biz imkan tanıdık. çözüm de bizim elimizde.

bozadi

#2
çok önemli ve ferahlatıcı olacağını düşündüğüm bir hususu hatırlatmam gerekiyor:

hepimiz o veya bu derecede negatiflik taşıyoruz. negatiflik yapıyoruz ve bize yapılıyor. suç işliyoruz ve bize karşı işleniyor. bu durumun gerçekliğini kabul etmemiz gerekiyor.

biriken bu suçluluk ve kurbanlık deneyimlerinin çeşitli kompleksler meydana getirmesi olağandır.

bu kompleksler, normalliği, sükuneti, rahatlamayı, düzelmeyi, kendimize, herkese, herşeye saygı ve sevgi duymayı hak etmediğimiz gibi yanlış düşünce kalıpları meydana getirebilir.

negatifliğimizden dolayı pozitifliği hak etmediğimiz düşüncesi doğru olamaz. aksine, negatifliğimiz ve bunun zararlılığı ile ilgili gelişen farkındalığımız, pozitiflik için, iyileşme, düzelme için çok makul bir neden ve bir haktır. ümit edilen şey budur.

pozitif olmak için pozitiflik önkoşulu olamaz!

o yüzden, mevcut negatifliklerimizin, pozitiflik, arınma, durulma karşısında engelleyici bir yasa gibi işlediğini düşünmek çelişkilidir.

bu farkındalık, kendimize ve başkalarına karşı hoşgörümüzü de belirli bir ölçüde arttıracaktır.

pozitif bir hayat yaşamıyoruz. biz de pozitif değiliz. ama pozitifliğe yönelmeyi isteyebiliriz ve geçmişten getirdiğimiz negatif yükler buna engel değil, sebep ve haktır.

Tiversonus

#3
Çok güzel olayı sermişsin ortaya sevgili Bozadi, eline diline sağlık...Kimse bir şey yazmayınca, bir yerden ses gelmeyince sanılmasın ki bu böyle yaşanmıyor.

Daha önceki deneyimlerimden biliyorum. Bir şeyler yazar ve bir yorum gelmeyince; "acaba sadece ben mi böyle düşünüyorum?" gibisinden tuzaklara düşerdim. İşte diyorum ki "hayır yalnız değilsin"...

Forumların bir yararı belki de böyle bir şey. Çevremizde dönen dünyanın içinde benzer düşünen kişilerin azlığı karşısında mesafe olmaksızın frekans benzerliklerinin biraraya gelebilmesi.

Hayat denilen dansın içinde gerçeğimizin canacıtan, yaralayan, mutsuz kılan görüntüsü içinde hiç olmaz sa bunun nedenlerini görebilmek ve sorumluluğunu alabilmek büyük bir bilinç sıçraması. Henüz eski paradigmalar ile ayakta duran sosyal sistemin içinde farkına cardığımız bu gerçekler belki biraz daha fazla yaralayıcı da olabiliyor. Sistemin metafizik uyuşturucularından bir parça ya da büyükçe bir parça kurtulmuş bilinçler için bu bence normal. Gerçeğinin doğrularını bilen bilinçler için daha fazla hassasiyet içinde olunması da normal. Etrafımızı gözlemlediğimizde, bilinç olarak sistemin içerisinde erimiş insanların bir çoğu daha mutlu (nisbeten) görünüyorlar. Bu böyle sürecek mi? Bizim için çok daha yaralayıcı olmasınında bir amacı var kanımca. Eski ile yeninin arasında ve hala eski ayakta iken bunların yaşanması çok normal. Hatta spiritüel çalışmanın içerisinde bulunup ta eski paradigma içerisine dalışların olması da normal. Bu, huzurun arayışında vizyonu göremeyenler için.

Sonuç olarak, eski paradigmalar un-ufak olmaya başladığında çok daha rahat olacağımızı söyleyemem ancak hiç olmazsa yeni için eskinin yıkılışı bizi "derinden" mutlu edebilecektir diye de düşünüyorum. İnsanın insanca yaşayabileceği, hayatı ve yaşamı onurlandıran bir yaşam özlemi içinde olanlar için yeniden bir doğuşun sancıları sayılabilir bunlar, ister yoğunluk değişimi ile olsun ister se beden değişimi ile. Evet sabır öder. Bir çok insan ve aslında bizler de eski ile bağlarımız devam eder iken, yeni bilinci taşıyarak
bunun yeni realiteye doğuşunu görene kadar sabredeceğiz. Bence buna değer.



bozadi

#4
sevgili Tiversonus, çok teşekkür ederim destek bildirimin için.

gerçekten bu forum hayatımdaki en önemli mecralardan biri. ailemle bile ancak tartışmalı şekillerde konuşabildiğim şeyleri, burada her zaman çok etkileşimli şekillerde olmasa bile ifade etme ve böylece kendimi daha derinlemesine gözlemleme şansı bulmaktan dolayı çok ama çok memnunum. bu ortamda yalnız olmadığımın farkında olmamda çok önemli bir payın var. teşekkürler.

kendi görüşüm olarak ileri sürdüğüm şeyleri uzunvadede benimsemeye devam edip etmeyeceğimden tamamen emin olmam mümkün değil. ve mutlaka çelişkili bazı düşünce kalıpları da taşıyorum. görüşlerimi ifade ederken, elde ettiğim ilk faydalardan biri, kendi görüşlerimin ne olduğunun farkına varmada adımlar atmak, çelişkilerimin farkına varmak, sağlam noktalarımın farkına varmak vs...

ve ilerleyen süreçte, forum genelinde çeşitli konulardaki paylaşım yoğunluğumuzun artacağından eminim. bu hususta sıkıntım yok. insanlar elbette, okudukları ve dikkatlerini çeken her tür yazıda, kendi görüşlerini gözden geçirme, değerlendirme, pekiştirme sürecini de yaşıyorlar.

her halükarda bu forumun, üyelerinin, takipçilerinin varlığından çok memnunum.

Tiversonus

#5
Sevgili Bozadi, hani söylerler ya "seviyorum, seviyorm" diye 3. yoğunluk algısı ile...Ve Seni kişisel yazılarından takip edenler çok fazla "sevgi" keliesi kullanmadığnı bilirler. Çok kullananlar ve kullanmayanlar...Hayır dostum, Sen 200 küsür ingilizce metini türkçeye çevirmeseydin ben burada olamazdım. Seni'in payın çok büyük!

Ve "Sevgin" olmasa idi bu kadar yoğun emeği harcayıp bu celseleri bizlereulaştırmazdın, her ne kadar "sevgi" cümleleri kurmasan da. Teşekür ederim kendi adıma...

bozadi

#6
: ) böyle düşündüğüne çok sevindim Tiversonus. bu forumun oluşturulması ve sürdürülmesi için gösterdiğin çabanın özünde aynı motivasyonun yattığına inanıyorum.

Süvari

#7
Geçenlerde İstanbul'da ve Tekirdağ'da meydana gelen sel felaketinde insanları kurtarmaya çalışan görevliler karşıya ip atıyorlardı tutunabilmeleri için; Bazen yaşamda pes edip de ipin ucunu kaybettiğimde şöyle diyordum; "İşte dolaşık eylemiş, eyleyen kullar neylesin, birde yetmez gibi şeytanı klavuz etmiş"..:) "Yaşamak zor zanaat" "Yaşamak direnmektir" gibi deyişler ve bu dolaşıklığın içindeki diğer isyanlar....
Ve ipin ucunu bir umutla yeniden bulma çabası...Halbuki bebekliğimde ne kadar özgürdüm istediğim yöne gitmekte.. CISSSSSSSS....! Ve sonunda kabullenip ret ettiklerim ve benimseyip özüme mal ettiklerimle, söylediklerimle, dinlediklerimle, tahayüllerimle, düşüncelerimle  kendime çizdiğim yaşam sınırımı dolaşık eden aslında yine kendim mişim...

Emeklerinize sağlık gönüller dolusu TEŞEKKÜRLER...
 

bozadi

#8
: ) sevgili Süvari, burada ve her yerde pek çok dertdaşınız olduğunun farkındasınızdır sanırım.

bozadi

#9
içinde yaşadığımız hayat koşullarının ezici psişik etkilerinin derinlemesine bir şekilde farkına varma ve bu zorlu döngülere karşı etkili bir şekilde dayanışabilmemizin yolları üzerinde düşünüyorum.

birer varlık, birer birey olarak şu dünyada doğduğumuzdan beri maruz kaldığımız etkileri adamakıllı bir değerlendirecek olursak, sanırım oldukça ciddi bir olumsuzluk döngüsü içinde bulunduğumuzu anlamamız zor olmaz. çocukluğun hassas döneminde epeyce etkili programlamalara maruz kalmaya başlayan bilincimiz, giderek tüm bu koşulları "normal" kabul etme eğiliminde oluyor. durumumuzu gerçekten tarafsız bir gözle değerlendirmemiz pek kolay değil şu anda. zaman zaman belirli bir ölçüde erişebildiğimi düşündüğüm o perspektiften bakınca, gerçekten hiç içaçıcı olmayan bir durum gibi görünüyor, yaşam biçimimizin durumu, gidişatı.

karamsarlık hiçbir zaman savunulamaz. karamsarlık yaratmak gibi bir hevesim yok. açıkça kabullenmeye çoğu zaman isteksiz olduğumuz ciddi bir karanlık içinde olan genel yaşantı biçimimiz içindeki bilinç/varlık ışığını tutarlı bir şekilde geliştirmeye ilgi duyuyorum.

öncelikle kendi bilincimin/varlıksallığımın sıkıntılarını/problemlerini kabullenme eğilimimi geliştiriyorum. lakin sanırım hepimizin kabul etmesi gerekecek olan birşey bu: bilinçlerimiz bütüncül, sağlıklı bir durumda sayılmaz. bir iddia neticede. neden böyle düşündüğümü, ve nereye gelmek istediğimi daha iyi, ayrıntılı, açıklayıcı bir şekilde ifade etme şansı bulacağımdan şüphem yok.

aklımız/bilincimiz/varlığımız, dünya üzerindeki insan yaşamının çeşitli travmaları, baskıları ve hatta işkenceleri yüzünden çok sayıda parçaya bölünme durumuyla karşılaştı zannımca. bunun astro-kozmolojik bazı ayrıntılı teknik açıklamalarını da yapmaya çalışacağım uygun olduğumda (3. yoğunluk ve ikizler-yay döngüleri).

netice olarak, benim hepimizin mevcut durumuyla ilgili temel gözlem/varsayımlarımdan en önemlilerinden biri bu: tam şu anda, hiç birimizin bilinci sağlıklı/bütüncül değil.

hepimizdeki en temel ve en trajik bölünmelerden birini ifade edersem (kabaca), konunun bu bölümüne dair iyi bir başlangıç olabilir. şu türde iki temel parçamız var:

hayata/herşeye/bütüne olumlu bakan ve olumsuz bakan parçamız.

her varlığın içinde, yeterince derin bir noktada, varoluşun anlamlı, coşkulu ve kelimelerle ifade edilemeyecek bir tür iyilik/güzellik/durum olduğu yönünde bir biliş/seziş/inanç vardır. ama özellikle biz dünya insanlığının varlığında/bilincinde, bununla birebir zıtlaşan bir biliş/seziş/inanç eğilimi de mevcuttur. bu ikinci bölümün bilinçlerimizde uyanma/yerleşme süreci, insanlık tarihi ile paraleldir elbette. bu durum tek bir enkarnasyon içinde yaşananların gözüyle de incelenip doğrulanabilir, tüm insanlık tarihinin bilinciyle de. örneğin "herhangi birimizin" doğumundan bu güne gelene kadarki süreçte 3. yoğunluk dünya ilüzyonu düzleminde karşılaştıklarını şöyle bir incelesek, korkunun, inançsızlığın, güvensizliğin, endişenin, bölünmüşlüğün hikayesi de belli eder kendini. bir tezgah/makinedir bu düzen ve her birimiz o tezgahtan geçtik ve hala çıkmış değiliz. içinde bulunduğumuz yaşamı kendi içinden, koşullarının yarattığı bir subjektiflikten değerlendirdiğimizde, kaçış eğilimi ağır basacak ve böyle birşeyin söz konusu olmadığı gibi bir sanı oluşabilecektir. ama gerçekten, akıl, mantık ve vicdan, hem içsel, hem de dışsal olarak son derece olumsuz koşullarda yaşadığımızı ortaya koyacaktır.

işte, netice olarak, en az böyle iki parçamız/bölünmüşlüğümüz var; varoluşun iyi olduğuna ve varoluşun kötü olduğuna inanan iki taraf. şu anda bu yazıyı okurken, varoluşun kötü olduğuna dair bir inancınızı hatırlamayacaksınız muhtemelen. içinden çıkılamayan travmatik deneyimlerin bilgisinin bastırılması gibi birşeydir bu. zamanı gelince tekrar uyanmak zorunda kalır. içimizdeki birşey bunu bilir, ve bir endişe sürekli orada bekler, endişelendiği şeyle tekrar karşılaşacağı anı/durumu. travmaya maruz bırakılma anılarıdır ve o durumların çaresizliğinin, yardımsızlığının, karanlığının, korkunçluğunun, cehennemsi duygusunun laneti. hepimizde mevcut. sadece hepimizin buna yaklaşım (veya yaklaşmayış) biçimi biraz özgün olabilir, o kadar. böyle birşeyin söz konusu olmadığını düşünenler belki de hiç takip etmese bu yazıları daha iyi olur (veya samimi bir şekilde incelemek ve tartışmak için takip etmesini teşvik ederim tabi), çünkü bu gerçeğe epeyce temas edilmesi gerekecektir. tıpkı bir neşterin kanserli bir hücre grubuna dokunması gerektiği gibi. hepimizin bilincinde kanserleşmiş parçalar/bölümler mevcut. bununla yüzleşmeye hevesliyim.

işte, en temel olarak bu iki parçaya bölünüyor bilinçlerimiz, varoluşun iyi, adil, anlamlı, güzel ve varoluşun kötü, anlamsız, adaletsiz ve çirkin olduğuna inanan iki taraf. bu iki taraf kendi içinde de çok sayıda parçalara bölünüyor ve zıt parçalar arasında etkileşim durumları da söz konusu olabilir.

dışarıdan objektif bir şekilde bakan bir perspektifle bu durumun adını koymamız gerekiyor: HASTALIK.

bu hastalıkle ilgili en can sıkıcı gerçek hastalığın kendisi değil, hastalığın "yeterince" bilincinde olmayışımız ve dolayısıyla da onu iyileştirmede etkin ve bütüncül ve birlikte bir eylemselliğe / dayanışmaya giremememiz.

hepimizin olumlu tarafında şefkat, sevgi, ilham vericilik mevcut ama bunu gerçekten işe yarayacak şekilde kullanma randımanımız çok düşük genel olarak. çünkü sorunla yüzleşemiyor, sorunu olduğu gibi tanımlayamıyoruz. ama tanımlayacağız.

elbette, çeşit çeşit yazarlar, çeşit çeşit "dolaylamalarla" yaptılar bunu ama bu beni tatmin etmiyor. ilgilenenlere, incelemek/denemek isteyenlere (başta kendime tabi) hitaben bir çaba göstermeye devam edeceğim bu başlık altında.

bozadi

#10
bu başlık altında ne yazarsam yazayım, evrenin, hayatın, varoluşun, tanrının, "özü ve bütünselliği" itibariyle her zaman iyi, doğru, güzel, adil olduğuna inanan parçalarım olduğunu belirtmek isterim. ve o parçalarımı bir şekilde etkinleştirmeyi başardığımda, bu farkındalık boyutundan daha güzel, daha doğru, daha yüksek birşey olmadığını düşünüyorum. çünkü o bölümüm en derin olumsuzluklara da bakabiliyor, onları da bilebiliyor, ama olumsuz taraflarım olumlu taraflara pek bakamıyor. dolayısıyla, bilincimizin bazı bölümleri, insanlığın durumu, gidişatı hakkında ne kadar karanlık durum tespitleri yaparsam yapayım, bunun asla "mutlak" bir karamsarlığı haklı çıkaramayacağını "biliyorum". ne olursa olsun! "mutlak" netice aynı: iyi, doğru, güzel, adil. kendimizi bazen bu farkındalıkların tadını duymayı hak etmiyor olarak gören çok karanlık parçalarımız da olsa, o parçalar çok emin olmalarına rağmen nihai olarak haksız çıkacak. ne mutlu! herşey sadece derslerden ibaret çünkü! başka birşey yok. nihai gözle suç yok, günah yok, yanlış yok, çıkışsızlık, imkansızlık yok, sadece dersler var ve tanrı tüm çocuklarını/öğrencilerini koşulsuz ve mutlak bir şekilde seviyor, öğrencilerin kendileri bazen kendilerinden, birbirlerinden ve dahi tanrıdan tiksinti duysa da! tanrı dediğimiz merkezi bilinç, henüz o kadar merkezi olmayan tüm parçaların da kaynağı ve "kendisi" neticede.

--

insan bilincinin bölünmüşlüğünün, parçalanmışlığının problemselliğine dair...

elbette 3. yoğunlukta bilincin önemli ölçüde fragmante oluşu doğal bir netice ama ikinci yarıya geçildikten sonra (ki spiritüalizm ve insanlığın durumu konularına ilgi duyan, sezen, tartışan bireylerin en azından bazı parçalarının ikinci yarıya epeydir girmiş olduklarına inanıyorum şu anki bakış açımla), bu fragmantasyonun kaotiklik derecesinin iyice farkına varılmış olması ve parçaların organizasyonuna yönelinmiş olması gerekiyor. birbiriyle çok zıt şeyler gören ve söyleyen parçalarımız var. [genellemelerime çok bozulanlar olabilir, kusura bakmasınlar, ne söylediğimi biliyorum. her söylediğimde çeşitli istisnalar söz konusu olabilir, ama istisnalar kaideleri bozmaz. tespit ettiğimi düşündüğüm kaidelere itirazları olanlar paylaşmaktan çekinmesinler.]

şimdi bu fragmantasyon ve defragmantasyon süreci için bir açıklayıcılığı olduğuna inandığım astro-kozmolojik bir örneğe giriyorum:

ikizler-yay süreci.

bu bakış açısına göre 1. yoğunluk koç-terazi, 2. yoğunluk boğa-akrep, 3. yoğunluk ikizler-yay, 4. yoğunluk yengeç-oğlak, 5. yoğunluk aslan-kova, 6. yoğunluk başak-balık burç çiftleriyle belirli bir anlam bağlantısı/paralelliği taşıyor olabilir. 7. yoğunluk tümünün toplamı.

şimdi burada burçlardan ve seviyelerden bahsedince, şu veya bu burçtan olan biri, şu veya bu seviyedeymiş gibi bir anlam çıkıyor gibi görünebilir ama böyle birşey söz konusu değil. örneğin boğa burcu olan bir "insan" acaba 2. yoğunluk mu? veya kova burcu olan biri "5. yoğunluk" mu? değil tabi ki, hepimiz 3. yoğunluğuz. burcumuzla (doğduğumuz sırada güneş'in bulunduğu burç) ruhsal ilerlemişlik seviyemiz arasında bu tür doğrudan bir ilişki yok. ayrıca örneğin koç burcu bu bakış açısına göre 1. yoğunluğun ilk yarısıyla ilişkili diye, koç burcu sadece 1. yoğunlukla ilgili ilkel bir enerjiden başka birşey değil diye bir sonuç asla çıkmıyor. bu çok saçma olurdu. aslında her seviyede tüm burçların etkileri var. ve hiçbir burç birbirine göre bir aşağılığı veya yukarılığı ifade etmiyor. hepsi daima etkin ve bir bütün. bunu giderek daha iyi anlayabileceğimize inanıyorum. burada burçlardan ve kozmolojik seviyelerden bahsedince bir yanlış anlaşılma olmaması için söylüyorum bunu. şu kişinin burcu, yükseleni, jüpiter burcu falanca, diğerininki ise falanca, o halde bu şahıs, şu şahısdan ileri veya geri diye birşey yok yani. bu olay hiçbir doğrudan neticenin çıkarılamayacağı (çıkarılmasına ihtiyacın da olmadığı) kadar çok boyutlu bir olay. ve netice olarak; burcunuz veya astrolojik haritanızdaki hiçbir gezegensel vs yerleşim, herhangi iki insan arasındaki bir aşağılık/yukarılık durumunu ifade etmiyor. bundan emin olabilirsiniz. astrolojiye çok önem vermeniz, mutlaka öğrenmeniz, kafanızı takmanız gerektiğini de söylemiyorum. ve burada tanımladığım astro-kozmoloji tek açıklayıcı versiyon olmayabilir. eksiği, yanlışı da olabilir. geliştirilmesi gerekiyordur. deneysel olarak sadece genel bazı tespitler için kullanmayı deniyorum.

birinci yoğulukta maddenin en temel hallerinin organize olarak temel elementleri, molekülleri, bileşikleri, maddeleri oluşturması süreci var. 1. yoğunluğun ilk yarısında koç burcu daha egemen muhtemelen ve 2. yarıda da terazi daha vurgulu. tekilden çoğula, basitten organizeye/komplekse doğru. bu tüm seviyeler için de geçerli. koç-terazi doğrusunun (yin-yangının) bunu daha ilk basamakta çok güzel ifade ettiğini düşünüyorum. bu süreç kompleks bir biyolojik aracın (bedenin) oluşturulmasına varıyor ve böylece 2. yoğunluk başlıyor. boğa-akrep ekseni vurgusu. ilk yarıda boğa, ikinci yarıda akrep daha vurgulu ama neticede her zaman belirli ölçüde bir karışım halindeler. beden boğa burcuyla yakından ilgili ama boğa her zaman akreple doğrudan bir işbirliği içinde. beden tam bir "dönüştürme" makinesi. hormonal dönüşümler, enerji dönüşümleri... ayrıca bedenin kendisi de dönüşüyor. doğum, gelişim ve ölüm deneyimliyor. "başka" canlılarla beslenme döngüsü ki, bu da akrep burcuyla çok yakından ilişkili olmalı. aslında her burç çifti ile ilgili verilebilecek, iç içe geçen belki sonsuz örnek var ama bu hipotezi henüz yeni geliştirmekte olduğum için, biraz kaba ve kaotik bir şekilde ele alıyorum şu anda. dolayısıyla pek çok eksik ve yanlış yaklaşım da mümkündür. bu göz önünde bulundurulmalı.

2. yoğunluğa geçildiğinde, aslında ilk iki yoğunluğun birleşimi oluyor bu. nitekim koç-terazi döngüsü, 2. yoğunluktaki boğa-akrep döngüsüne de taşıyor kendini bir şekilde. örneğin 2. yoğunlukta hayvanlar ilk yarıda daha koç enerjisi egemenliğinde, ikinci yarıda daha terazi enerjisi egemenliğinde olabilirler. ilk yarıda daha bireysel vurgulu, işkinci yarıda daha grup vurgulu olabilirler örneğin. veya her iki yarıda da grupsallık olabilir ama ikinci yarıdaki çok daha bilinçli ve uyumlu ve dayanışmalı olabilir. tabi bunu söylerken, sanki koç her zaman teraziye göre geri/ilkel/eksik/yanlış bir enerjiyi temsil ediyor gibi görünebilir ama bu yanlış bir bakış açısı olur. her zaman bir denge söz konusu. örneğin terazi burcunun kendisinin "dengesizce" egemen olması gibi bir durum söz konusu olur (herhangi bir yoğunluğun herhangi bir aşamasında), o zaman koç enerjisinin eksikliği sorun yaratır. heyecan azalır, motivasyon düşer, enerji azalır, cesaret, yenilik ve girişim potansiyeli yiter vs. bu böyle düşünülmeli. dikey bir hiyerarşiden ziyade büyük ölçüde yatay durumdaki bir organizasyon/etkileşim/döngü içinde herşey belki de.

neyse, bu 1., 2. yoğunluk astro-kozmolojileri hakkında daha epey örnek verecek şekilde geliştirme yaparız. şimdi kendi seviyemize gelelim. ra-kasyopya kozmolojisine göre şu anda buradasınız: 3. YOĞUNLUK.

yukarıda tanımladığım astro-kozmolojiye göre 3. yoğunlukta ikizler-yay burçları egemen. ilk yarıda ikizler, ikinci yarıda yay daha vurgulu. bir sonraki mesajda bunu biraz daha uzun bir şekilde ele almaya çalışacağım. bizi en çok ilgilendiren yerlerden belki de önde geleni burası çünkü.

Tiversonus

#11
Bilinci evrimleştirme konularının, çabalarının ya da gayretlerinin takip edilme sayısının oldukça azaltığını gözlemlediğim son günlerde sevgili Bozadi'nin çabalarını çok daha fazla "değerli" buluyorum. Dünya'da elmas gibi taşlarda az sayıdadır ancak kıymeti çok daha fazladır. Dünya'da üst yoğunluğa ilk geçiş için bir kaç kanalda 144.000 sayısından bahsedilmişti, çok az değil mi? Ya da kritik kütle için 1/200 oranından. Neyse kesin olmamakla beraber ülkemizde, buunduğumuz mahalleden, şehirden, ülkeye ve dünyaya doğru bir gözlem yaptığımızda bu küçük oranların hiçte yanlış olmadıklarını görebiliriz...Ve bu küçük oranların içindeki kişiler olarak bizim veya benzeri sitelerde bilinç besinlerini paylaşmak çok daha önemli geliyor bana, bir bakıma değerin miktar ile ters orantı olmasına bazen sıkılsak da genel olarak durum kanımca bu. Az sayıda bilinç evrimine gönül koyanlar var ama kıymeti bilinçte değer olarak üst yoğunlukların bile dikkatini çekecek kadar değerliler. En son "iki serçe bir para" alıntısı durumu çok güzel anlatıyordu, Kasyopya celselerinden...

Yazı hakkında bir şeyler yazmak gerekir ise, özellikle gelinen bölümün devamında ilginç bilgiler ya da bakış açısı bulunacağını seziyorum, bu bölümü merakla bekliyorum açıkçası ve ilgiyle okumaya, anlamaya çalışmaya devam edeceğim...Sayımızın az olması kıymetimizin - kıymetinde "bilinçlilikte bir değer" olarak- oldukça önemli olduğunu vurgulamak isterim...

bozadi

#12
birlikte ve sayımız arttıkça değerliyiz Tiversonus. bunun giderek daha da böyle olacağına inanıyorum. umarım bu ortamdaki dayanışma çabası giderek güçlenir. moral desteğin için teşekkür ederim.

belirtilen 144.000 kişi arasında bulunup bulunmadığımdan hiç emin olamıyorum. buna çok önem de vermiyorum. 3. yoğunluğu tekrarlamak da çok dokunmaz ruhuma belki, ama mevcut durumumuzu mümkün olduğunca aydınlatama gerekliliğine çok inanıyorum. elimizden geleni yapalım da, taşlar yerine oturacaktır diye düşünüyorum.

üçüncü yoğunlukta ikizler-yay döngüsüne dair şu anda kafamda toparlayabildiğim bazı görüşlerim... bu tanımlar giderek geliştirilecek, iyileştiricilecek, zenginleştirilecek.

ikizler burcu zeka, mantık, el ustalığı, pratik maharetler, çeşitli konular hakkında veri toplama, mantık yürütme, öğrenme, aynı anda birden fazla konuyu düşünüp farklı alanlarla ilgilenme, çeşitli durumlara hızla uyum sağlama, etkili dil kullanımı gibi gibi bazı özellikleri ifade ediyor. ilk aklıma gelenler bunlar oldu. şu anda aklıma gelmeyen kritik başka bazı özellikler olabilir.

2. yoğunluktan 3. yoğunluğa mezun olan bir varlık da, bu katın ilk yarısında ikizler burcunun temsil ettiği bir şemsiye altında deneyim yaşıyor daha çok. her ne kadar bu ilk yarının özellikle ilk çeyreğinde ve hatta bu katın ortalarına uzanan süreç boyunca bu varlıklar hayvanlara özgü pek çok eğilimlerini güçlü bir şekilde sürdürecek olsalar da, bizi hayvanlardan ayıran, çok daha geniş bir yelpazede akıl-mantık yürütme, el becerileri, yeni ve çeşitli şeyler öğrenme, çeşitli koşullara uyum sağlama gibi özellikler geliştireceklerdir. tüm bunlar bir yönüyle çok doğal ve gerekli şeyler tabi ama aynı zamanda bilinçte uygun yay burcu temsili enerjilerle dengelenmemesi durumunda ciddi fragmantasyonlar, bölünmeler ve dolayısıyla manipüle edilebilirlik meydana getirir. özellikle kh enerjilerinin oldukça yoğun ve hatta egemen olduğu bir 3. yoğunluk ortamında. bu ruhsal kat bireysel benliğin fark edilme ve geliştirilmesi ile doğrudan ilgili olduğu için ve bir ölçüde doğal olan ama 3. yoğunluğun doğal kh'liğinin çok üzerine çıkan negatif süreçlere de girdiği için, oldukla problemli egosal bir gelişime de yol açıyor muhtemelen.

3. seviyenin doğal kh'liği, bir bebeğin doğal kh'liğine benzetilebilir sanırım. bebek genel olarak "alır, vermez." spatyom aleminden (5. yoğunluk olarak kabul ediyorum) yeni enkarne olan ruhun taze ve belki henüz yeterince frekans düşürme uyarlaması yapılmamış hali, çevredekiler için oldukça ilham verici olabiliyor, ama bu da giderek azalıyor mecburen. bu "çok almak, az vermek" olayı negatiflik diye de ifade edilen "kendine hizmet" faktörüyle yakından ilgili. ama tıpkı bir bebek için bu belirli bir süreyi kapsayan durumun nispeten normal kabul edilmesi gibi, 3. yoğunluk varlıklarında da (özellikle ilk yarı), bu tür bir bebeksilik ve hatta hayvansılık denebilecek bir durum da 3. yoğunluğun doğasında var (birey dünyevi olarak kaç yaşında olursa olsun, ruhsal/psişik olarak bebeksilik/hayvansılık mevcut) ve normal koşullarda bu muhtemelen çok tolere edilebilir birşey olurdu ama bizim dünyamız pek normal bir dünya değil. kh'lik sapmalarının şiddetlenmesine neden olan pek çok süreç yaşandı. insanların maddesel arzuları, güç tutkusu, kıskançlık, şiddetli ego, gaddarlık, savaşlar, zihinsel bölünmeler, üst yoğunluklardan negatif güçlerin manipülasyonlarına açıklık vs. tüm bu süreçler sadece 3. boyutun ilk yarısında olanları değil, daha ileri aşamalarında olanları da etkisi altına alıyor. ama ilk yarıdakiler üzerindeki etki daha da şiddetli oluyor ve bu varlıklar çevrelerindeki daha ileri seviyedeki insanlar için oldukça sıkıntı yaratıcı tipler olabilirler.

ilk yarının niteliklerine dair hatırlanması gerekecek başka pek çok husus var pek muhtemel olarak, ama peki ikinci yarı, yani yay bölümü nasıl birşey ifade ediyor ilk yarıdan farklı olarak? ilk yarıda insanlık deneyimi hakkında bilgi açlığı içinde olan ve hayvani dürtülerini hala azımsanamayacak oranda sürdüren varlıklar, enkarnasyonlar ilerledikçe bir maymun iştahlılıkla çok çeşitli hayat/yaşantı biçimleri deneyimleyecektir doğal olarak. dünyamızın negatif koşullarının da etkisiyle bu açlığın oldukça egoistleşerek devam etmesi muhtemeldir. varlık 3. yoğunluk dünyasının sunduğu imkanları/seçenekleri az çok tanıdığı ve belirli bir ölçüde tatmin bulduğu zaman, ki bunun bu yoğunluğun ortalarında gerçekleştiğini düşünüyorum, bu birey epeyce yalnızlık deneyimlemiş, çok yorulmuş, yıpranmış, enerji kaybetmiş, ruhen soğuklaşmış, insanlık realitesi ve varoluşla birlik farkındalığından oldukça kopmuş, bilinç olarak çeşitli parçalara sahip olacaktır. işte ikinci yarı, tüm bu durumların dengeleyicisinin arayışında olunacak seviyedir. yaşanan acıların, açılmış yaraların neden olduğu vicdani bir gelişim de olacak, diğerleriyle bu konuda etkin bir dayanışmaya yönelme durumu da gelişecektir. kalp çakrası denen, vicdan/sevgi/şefkat duygularının güçlenmesi ile ilgili özellikler de tahmin ediyorum ki, 3. yoğunluğun ortasından itibaren etkinleşmeye başlıyor temel olarak. bu noktaya gelmeden önce varlıklar mutlaka aşırı vicdansızlık, sevgisizlik, şefkatsizlik hali içinde olmayabilirler, hatta kendilerine bunları sunan varlıkların etkilerini de çevreye yansıtabilirler ama bu özellikleri kendileri etkin bir şekilde üretemezler.

3. seviye ruh/psişe, çok çeşitli mecraları denemeye, kendini geliştirmeye yönelik çok sayıda enkarnasyondan sonra, pek çok çeşitli cephede savaşmaktan yorgun düşmüş, herşeyi açıklayan tek bir realitenin mevcut olup olmadığını ciddi bir şekilde sorgulamaya başlamış, hatta bu tür felsefeleri denemeye başlamıştır. yani inanç ve felsefe, yay aşamasının en belirgin özelliklerindendir. ilk yarıdaki varlıklar da inanç ve felsefi bazı eğilimlere sahip olabilir ama bu daha çok konforsal/çıkarsal ve taklide dayalı bir şekilde olacaktır. "çocuklar" nasıl büyümek için büyüklerini çok etkili bir şekilde taklit etmeye heves ederlerse, 3. yoğunluğun nispeten ilk bölümlerindeki varlıklar da hem çıkar hem de doğal gelişim için bu tür taklitlere çok yönelirler.

yay aşaması varlığı hayatın bütününü yöneten yasalara/işleyişe ilgi duymaya başlamıştır. herşeyi açıklayan, veya açıklamaya çalışan bilgilerde yoğunlaşmaya, derinleşmeye yönelir. bu güveni arttırır, sakinleştirici, ağırlaştırıcı, rahatlatıcı, tahammül ve hoşgörüyü arttırıcı etki yapar. artık maddi/sosyo-ekonomik doyumlardan ziyade, daha yüksek ruhsal doyumlara yönelim ağır basar. tüm bunların bir anda başladığı bir çizgi yoktur elbette, yavaşça, aşamalı olarak uyanır tüm bu farkındalıklar. dünyasal yaşam koşullarının olumsuzlukları, şiddeti, baskısı, problemsellikleri yüzünden, uyumsuz çok parçalılık durumları da meydana gelir. bir parçamız gayet yüksek ruhsal seviyelerde doyum ararken, bazı parçalarımız daha alt, hatta çok daha düşük seviyelerde bazı arayışlar içinde olabilir. birbiriyle çok zıt şeyler düşünen, hisseden, arayan parçalarımız olabilir ve bunun etkin bir şekilde farkında olmayabiliriz. yine genelleme yapıyorum tabi. bu durumun yaygınlığına dair samimi gözlemlerim, sezgilerim ve bunun bir konu haline getirilmesinin faydalı olabileceğine inancım olmasa buna kalkışmazdım.

felsefi, inançsal eğilimlerin doğal neticelerinden/gereksinimlerinden biri, bir yola bağlanmak, buna göre hareket etmek, bunda derinleşmek/ilerlemek, yoluna göre dürüst bir yaşam/arayış içinde olmaktır. ilk yarıya özgü ikizler şemsiyesi altında ise böyle birşey bulmak pek imkan dahilinde değildir. taklidi/konforsal felsefi/inançsal davranış kalıpları dahilinde elbette dürüst denebilecek şekilde bir yaşantısallık mümkündür ama derin değildir, güçlü değildir, yaşama egemen değildir, tek-boyutlu ve nispeten sığdır. ikizler, yeni girilen bir ortamda, o ortamı tanıyıncaya, bir yer edininceye, bir ağırlık kazanıncaya kadar geçen süreçteki hafiflik, değişkenlik, nispi huzursuzluk, acelecilik, güvensizlik, endişe, bukalemunluk, aynı anda pek çok şeyi takip etmeye çalışma ve biraz boşboğaz meraklılık hallerini çağrıştırıyor belki de "bu bağlamda".

ikizler döneminin hep olumsuz özellikleri, yay döneminin hep olumlu özellikleri olurmuş gibi görünse de, bu böyle değildir. ayrıca her iki enerji türünün iç-içe, dengelenmiş şekilde kullanılması gerekecektir. yani ikizler enerjileri yay'ın vurgulu olduğu ikinci aşamada tamamen terk edilmeliymiş gibi bir durum yok. örneğin henüz bilgisine vakıf olmadığımız her alanda ikizler enerjisiyle yeni veriler elde ede bazı kavrayışlara ilerleriz. yay'ın temsil ettiği biliş/kavrayış hallerine, ancak ikizler'in temsil ettiği merak ve doğal sayılabilecek belirli dozda bir huzursuzluk/arayış içinde veri toplayarak ilerleyebiliriz aşamalı olarak. tıpkı koç-terazi aşamasında koç'un fonksiyonuna benzer bir şekilde, ikizler çeşitli yenilikleri, tazelikleri, konular arasında yeni bağlantılar kurmayı ve de mizahi/hafif tutumu birlikte getirir. bunun aksine, çok sağlıklı olmayan yay enerjisinde, katı, aşırı yargılayıcı, şefkatsiz bir inanç/felsefe anlayışı egemen olabilir vs.

bu ikizler'in vurgulu olduğu ve yay'ın vurgulu olduğu aşamalar hakkında tespit edilecek / hatırlanacak pek çok örnek vardır. ama bunu şimdilik burada bırakıp kendimize şunu soralım: biz şu anda ne durumdayız? buna dair görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.

bozadi

#13
temelde kendimi referans alarak ve tüm çevreme dair gözlemlerimi de dikkate alarak, "ne durumda olduğumuz" konusunda dikkatimi çeken şeyler;

bireysel olarak da, kitlesel olarak da, istikrarlı ve bütüncül bir bilinci sürdüremiyor olmamız, en temel problem olarak görünüyor bana. muhtemelen hepimizin 3. yoğunluk, ikinci yarı, yani "yay" sürecinde olduğumuzu düşünüyorum. bu da bilinci bütünlemeye yönelik eğilimle yakından ilgili. ama insanların yarısına yakın bir kısmı hala ilk yarı, yani ikizler sürecinde oldukları için ve mevcut zorlu/baskıcı koşullar ilk yarıda olduğu gibi diğer yarıdaki insanların da ciddi bir bölümünde bilinç bütünleme/dengeleme sürecini zorlaştırdığı için, dünyada genel olarak karşılaşılan dikkat ve hafıza bozukluğu, vurdumduymazlık, bencillik, manipülasyona açıklık durumları egemen. birlik, bütünlük, işbirliği, dayanışma çok ama çok eksik. bu nedenle de oldukça nahoş koşullarda devam ediyor süreç.

yay sürecinde, felsefi ve inançsal keşif ve yoğunlaşma aşamasında, düşüncenin/bilincin yaratıcılığına dair farkındalık da güçleniyor. pozitif düşüncenin herşeyi çözme potansiyelini hissediyoruz. ama etkili şekilde pozitif düşünebildiğimiz süreçler çok sınırlı kalıyor. başka başka filmlere/boyutlara kayıyoruz belki farkında bile olmadan. çünkü bilincimiz parçalı ve birbiriyle son derece uyumsuz parçalarımız var. bilinç ışığı çevreyle etkileşim halinde bir döngüyle hareket ederken, bir parçadan diğerine uyumsuz ve kopuk şekillerde kayabiliyoruz. belirli bir parçada herşeyi gayet güzel algılayabilirken, daha sonra öne çıkan bir parçada aynı şey söz konusu olmayabiliyor. hatta tam tersi bir ışık altında görünebiliyor herşey. belki bu durumda meydana gelen en büyük algı/yorum bozukluklarından biri, "hayatın/gerçeğin çelişkili" olduğu düşüncesi. yani aslında çelişki kendi parçalı zihnimizdeyken, bunun farkına varmakta sıkıntı yaşadığımız için (bizzat parçalılığın ve bunun getirdiği komplekslerin de etkisiyle), sorunu dünyaya/hayata/gerçeğe atfediyor olabiliriz.

ama yay sürecinin getirdiği bir sezgi var; çelişki yok, yanlışlık yok, adaletsizlik yok, herşey özünde gayet basit, doğal, anlamlı, bütüncül. bu sezgi çok isabetli bir sezgi, lakin bunu sezebildiğimiz parçamız pasif moda geçip alakasız bir parça etkinleştiği zaman, bütünlük, anlamlılık, sadelik, huzur farkındalığı aklımızdan bir anda uçup gidebiliyor.

insanların çoğunluğu aynı sorunlardan muzdarip, ama işbirliği yapıp bu sorunları çözemiyorlar. işte, zihinsel parçalanmışlığın, bilinçsel bütünlüksüzlüğün, yani hastalılık halinin bir yansıması.

bilincin en güzel hallerinden biri, içsel bir sükunet ve nispi durugörü halinde, hayatının genelini/bütününü (giderek daha fazla) algılayabildiği, sorunları çözme inancı/kuvvetini hissedebildiği, etrafındaki insanlara da bu bağlamda moral desteği verebildiği, işbirliği yapabildiği hali olmalı. ama sonra bu hal kolayca kaybedilebiliyor. daha düşük başka bir farkındalık seviyesi hakim olabiliyor. ve belki de bu durumu olağan kabul ediyoruz. bilincin parçalılığı, istikrarsızlığı, çelişkililiği, hastalığı bu. belki 3. yoğunluğun tamamı boyunca "parçalılık" devam edecek ama sağlıklı durumda bu parçalar gayet uyumlu, birbirini tamamlayıcı, bütüncül ve dolayısıyla sorunsuz olabilir.

bu hastalıklı haldeyken bile zaman zaman tüm yaşamımıza dair iyimser, çözücü, güvenli bir perspektif yakalayabiliyoruz. o anın bakış açısıyla, sanki zaten her zaman böyle düşünmüşüz (belki geçici bir süre bunu unutmuşsuz) ve bundan sonra da hep böyle düşünebilecekmişiz gibi oluyor ama sonra öyle olmuyor. o farkındalık, bilinç, o durugörü, o inanç ve güven yitiyor. kendimizi kandırdığımız bir sürece bile girebiliyoruz. bazı parçalarımız ciddi kompleksler, sıkıntılar, korkular içinde. onlar etkinleştiğinde herşey gayet karanlık bir hale girebiliyor.

bozadi

#14
herkese şöyle bir tavsiyem var; şu anda bilincinizi kontrol edin. şu anda nelerin farkındasınız? kendinize, başkalarına, hayata, evrene ne gözle baktığınızın (bakıp bakmadığınızın) farkına varmaya çalışın. mümkün olduğunca tüm kimlikliklerinizden sıyrılarak, sadece bir varlık olarak gerçekten ne hissettiğinize, ne gördüğünüze, ne düşünmekte olduğunuza bakın.

şu andaki farkındalık durumunuz/biçiminiz/seviyeniz ilerleyen saatlerde ne şekilde devam edecek, mümkünse takip etmeye çalışın.