Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Bilim ( Genel Konular )

Başlatan Tiversonus, 05 Ağustos 2009, 12:07:00

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

Dev Bir Kozmik Kabarcığın İçinde mi Yaşıyoruz?



Dünya, hiç madde içermeyen anormal bir uzay-zaman kabarcığında kıstırılmış olabilir. Bilim insanları bu durumun şu anda karanlık enerjiyle açıklandığını ve artık açık bir olgu olan evrenin genişleme ivmesinin de bu durumla açıklanabileceğini ifade ediyorlar. Karanlık enerji, evrende olan her şeyi dışa doğru sürekli artan bir hızla çeken varsayımsal bir kuvvet.  Şu anda düşünülen, Evrenin % 74'lük kısmının bu egzotik karanlık enerjiden oluştuğu ve kalan kısmın % 21'inin karanlık madde ve yüzde 5'inin de bizim bildiğimiz madde olduğu şeklinde.

Şimdiye değin, boşluk açıklamasıyla karanlık madde açıklaması arasında tercih yapmamızı kolaylaştıran bir yol yoktu, fakat bu yeni çalışma, kabarcık senaryosunun doğruluğunu sınamak için kullanılabilecek bir yol sunuyor.

Eğer evrenin içerdiği madde bakımından beklenmedik biçimde seyrek bir bölümünde yer alıyorsak, bu kimi şeylerin olduğundan çok daha uzak gözükmesine neden olabilir ve kimi gökbilim gözlemlerinin karanlık enerjiyle açıklanmasına gerek kalmayabilir.

"Eğer çok geniş ve az yoğun bir yerde yaşıyorsak, o zaman uzay-zamanın kendisi ivmelenmiyor olur" diyen İngiltere'deki Oxford Üniversitesi araştırmacılarından Timothy Clifton sözlerine şöyle devam ediyor: "Bu bizim gözlemlerimiz yüzünden bize öyle geliyor olabilir."

Bilim insanları ivmelenmeyi ilk olarak uzak süpernovaların bizden olması gerekenden daha hızlı uzaklaştığını gördüklerinde fark ettiler. Süpernovaların Ia tipi, çok yararlı bir uzaklık göstergesi olarak kullanılabiliyor, çünkü patlamaların özgül parlaklığı her zaman aynı.  Kaynak uzaklaştıkça yaydığı ışığın şiddeti zayıflayacağı için ve parlaklık her patlamada sabit olduğundan bu değişim uzaklıkla ilişkilendirilebiliyor; çünkü ışık yakında daha parlak, uzaktayken de daha soluk gözükür.

Fakat eğer biz evrenin normalden daha az madde içeren bir kısmında bulunuyorsak, o zaman bizim bulunduğumuz yerdeki uzay-zaman, bulunduğumuz yerin dış kesimindeki yani çevresindeki uzay-zamandan farklı olacaktır, bunun nedeni de kütlenin uzay-zamanı bükmesidir.  Dünya'nın içinde bulunduğu kabarcığın dışındaki Süpernova'dan çıkıp bize doğru gelen ışık daha soluk gözükür çünkü bu ışık bizim kabarcığımızın içine girdiğinde beklentilerimizin ötesinde kırılır.

Boşluk fikriyle ilgili bir sorun, gökbilimde geçerliliğini 450 yıldan fazla korumuş olan evrendeki yerimizin özel bir yer olmadığı ilkesinin hükmüne bir son vermiş olmasıdır. Mikolaj Kopernik Dünya'nın Güneş'in çevresinde dönmesinin Güneş'in Dünya'nın çevresinde dönmesinden daha mantıklı olduğunu söylediğinde, bilimde devrim olmuştu. O zamandan bu yana yeni kuramlar Kopernik testini geçmek zorunda. Eğer kuram Dünya'nın eşsiz, yegâne olmasını gerektiriyorsa ya da Dünya'ya özel bir konum atfediyorsa, bu kuramın ya da savlarının yanlış olma olasılığının çok yüksek olduğu düşünülüyor.  

"Boşlukta yaşadığımız fikri gerçekten de aslında Dünya'nın yerinin çok özel olduğu anlamına geliyor" diyen Clifton, "Bilinen kozmolojik model, evrendeki yerimizin sıradan bir yer olduğu fikrine dayanıyor. Fakat bu yeni durum Kopernik ilkesiyle çelişebilir" diye ekliyor.

Clifton'la birlikte, Oxford Üniversitesi araştırmacıları Pedro G.  Ferreira ve Kate de, önümüzdeki yıllarda belki de karanlık enerjiyle boşluğu birbirinden ayırt edebileceklerini söylüyor. Bunun için, 2014 ya da 2015'de fırlatılması planlanan ve NASA ile Amerikan Enerji Bakanlığı tarafından ortak yürütülen bir proje olan Karanlık Enerji Görevi'ni işaret ediyorlar. Bu görevle yollanacak olan uydu 2300 kadar Süpernova'yı gözlemleyerek evrenin genişlemesini ölçmeyi hedefliyor.

Bilim insanlarıysa evrenin belirli bir bölgesinde yer alan çok sayıda Süpernova'yı izleyerek, gerçekten nesnelerin ivmelenip ivmelenmediğini ya da ışıklarının boşluk nedeniyle kırılıp kırılmadığını belirleyebileceklerini söylüyorlar.

Çeviri: Bilal Ayan
http://www.livescience.com/space/080930-st-universe-void.html
BiLiMveTEKNiK Kasım 2008

Tiversonus

#1
Mars Yakınlaşması

Her yıl, Ağustos ayında eposta kutularımıza "Mars'ın 27 Ağustos'ta Ay kadar büyük görüneceğine ve bu olayı kaçırmamamız gerektiğine" ilişkin epostalar gelir. Çeşitli internet günlüklerinde heyecanla bu "gerçek dışı" olaya değinilir.

27 Ağustos'ta bir hayal kırıklığı yaşanmaması için bunun niçin "gerçek-dışı" olduğunu, niçin asla Ay kadar görünemeyeceğini ve tarih konusundaki doğruları anımsatalım:

Evet, ne yazık ki bu Mars gözlemi haberi doğru değil. Ayrıca epey de abartı içeriyor. Mars'ın Ay kadar görünebilmesi için Dünyaya Ay-Dünya uzaklığının iki katı kadar yaklaşması gerek (Mars'ın yarıçapı Ay'ın yarıçapının yaklaşık iki katı olduğundan). Dolaşan epostada ise 34 milyon mil (eposta bir çeviri anlaşılan) yani 56 milyon km kadar yaklaşacağı belirtilmiş (en çok 55.7 milyon km yaklaşabiliyor). Ay mesafesinin iki katı ise 0.77 milyon km (2*384000 km). Kısaca 73 kez daha yakın olmalıydı ay kadar görünebilmek için.

Bir de bu dolaşımdaki mektup yıllar önceki bir epostaya benziyordu. Biraz internet araması yapınca mektubun ingilizce aslını ve bunun hatalı bir zincir-mektup olduğuna ilişkin uyarıyı bulabildim:

http://web.archive.org/web/20050924173117/http://sfsidewalkastronomers.org/thesky/marsnote

Burada, 27 Ağustos tarihinin ise 2003 yılına ait olduğu belirtiliyor.

Gezegenler ve Ay hakkındaki derli toplu çeşitli bilgileri ise NASA'nın şu adresinde bulabilirsiniz:

http://nssdc.gsfc.nasa.gov/planetary/



İnternette dolaşan ve hatalı bilgi içeren Mars hakkındaki eposta:

Mars gezegeni

Mars gezegeni Ağustostan itibaren geceleri gökyüzünün en parlak cismi olacak. Mars çıplak gözle dolunay kadar büyük görünecek. 27 Ağustos'ta Mars dünyaya 34,65 milyon mil yaklaştığında en büyük göründüğü gün olacak. 27 Ağustos gecesi 00:30#8242;da gökyüzünü izleyin. Dünyanın iki ay'ı varmış gibi görünecek.
Mars'ın dünyaya bu kadar yakın geçeceği bir sonraki tarih 2287 yılı. Bunu dostlarınızla paylaşın. Bugün hayatta olan hiçbir kimse bu olayı tekrar göremeyecek.




İstanbul Üniversitesi Gözlemevi bazen gözlemlerini internetten canlı olarak yayınlıyor. Adresi şu:
http://www.istanbul.edu.tr/fen/astronomy/

alıntı: http://www.bilimarsivi.com/mars-yakinlasmasi/

Tiversonus

#2
Evrenin Düzeni

"Evrenin düzeni" olarak algılanan bu düşünce birçok toplumda birçok biliminsanı tarafından modellenmeye çalışılmıştır. Hatta Eski Yunan'da Aristo Okulu tarafından farklı hızlarla dönmesi gereken bu görünmeyen kürelerin dönme frekanslarına bağlı olarak sesler çıkarması gereğini ileri sürmüş ve insanlar ıssız yerlerde inzivaya çekilip bu sesleri duymaya çalışmışlar. Duydum diyenler Tanrı'nın iyi kulları olarak adlandırılmış, günahkar kul olmayı kabul etmeyen çok kimse bu sesleri duyduğunu söylemiş. Olmayan yedi kürenin yine olmayan yedi sesinin o zaman taklit edilmesiyle yedi nota ve müzik doğmuş.

Gezegenleri taşıdığına inanılan ve görünmeyen iç içe yedi kürenin gökyüzünü yedi katman ayırması düşüncesiyle de yedi katlı gök kavramı doğmuştur. Bu kavramlar toplum yaşını ve kültürünü öyle etkilemiştir ki, örneğin yedi katlı gök kavramı kutsal kitaplar da bile yerini almıştır. Evrenin düzeni kavramı ile sonraki dönemlerde Eski Yunan'da Eflatun'un (MÖ.427-347), Rönesans sonrası Avrupasında da Kepler'in (1571-1630) ilgilendiğini görüyoruz. O zamanlara kadar evrenin hemen Satürn'ün ötesinde bittiği düşünülüyor ve içerdiği yedi gezegenin de bir düzen içinde hareket ettiği biliniyor, ancak bu düzen formülleştirilemiyordu.

Örneğin Eflatun gezegenlerin yere olan uzaklıklarının bir geometrik dizi ile ifade edilebileceğini düşünmüş ancak uzaklıklar doğru bilinmediği için doğru geometrik diziyi bulamamıştı. Kepler ise bulduğu üç yasa ile yetinmemiş (hatta bu üç yasaya inanmamış), gezegenlerin yörüngelerini içerdiğine inandığı görünmeyen kürelerin boyutlarını aralarına çokgenler yerleştirerek belirlemeye çalışmıştı, ancak bu düzen formülleştirilememişti.

Bu alanda ilk somut adımlar 18. yy.'da atıldı. Bu gelişmenin öyküsü 1764 yılında Amsterdam'da meşhur filozof Charles Bonnet (1720-1793)'in yazdığı "Contemplation de la Nature" başlıklı kitabı ile başlar. Kitap çok tutulduğu için dört dile çevrilmiştir. Bizi ilgilendiren, kitabın Almanca çevrisidir. Bu çeviriyi Johann Daniel Titius (1729-1796) yapmıştır. Çeviride ilginç olan şey orijinalinden farklı olarak eklemeler içermesidir. Titius basit çevriyi yeterli bulmayıp kitabın bazı yerlerine eklemeler yapmıştır. Bu eklemeleri de çevirmenin notu şeklinde ayrı olarak değil, fakat metin içerisine hiç belirtmeden koymuştur. Alışılmışın dışında olan bu eklemeler sonradan, Titius'un alçak gönüllüğüne yorumlanmıştır.

Almanca çeviride birinci kısmın dördüncü bölümüne yapılan ekleme oldukça önemlidir. Bu ekte şöyle denmektedir: Satürn gezegeninin Güneş'ten uzaklığı 100 birim alınırsa Merkür'ün Güneşten uzaklığı 4 birim, Venüs'ünki 4+3=7 birim, Dünya'nınki 4+6=10 birim, Mars'ınki 4+12=16 birim olmakta fakat bu sıraya göre Mars'tan sonra 4+24=28 birim konumunda bilinen hiç bir gezegen bulunmamaktadır. Bu yörünge boş olabilir mi? Kesinlikle hayır. Bu yörünge henüz keşfedilmemiş bir cisme ait olmalıdır. Bu cisim Mars'ın ya da Jupiter'in uydusu olabilir. Bu cisimden sonra Jupiter'in Güneş'e uzaklığı aynı kuralla 4+48=52 birim, Satürn'ünki 4+96=100 birimdir. Ne kadar ilginç bir bağıntı! Bağıntı gerçekten ilginçti. O zaman bilinen gezegenlerin Güneş'e uzaklıklarını tahmin etmek bir yana Mars ile Jupiter arasında bilinmeyen bir cismin varlığını da haber veriyordu.

kaynak:Populer Bilim Dergisi [153.sayı]




Tiversonus

#3
AY

Dünyamızın tek doğal uydusu, uzaydaki en yakın komşumuz Ay, binlerce yıl önceki uygarlıklar tarafından Tanrıça olarak değerlendirilirken, zamanla düzenli hareketleri ile takvimin oluşmasını da sağlamıştır.

Yakınlığı nedeni ile gözlemlenmesi kolay olan Ay'ın 17. yüzyılın başından itibaren teleskopla incelenmesine de başlandı ve bu gelişim 1969 yılında Ay'a ilk defa bir insanın ayak basmasıyla son aşamasına geldi.

Bütün bu gelişmelere rağmen Ay'ın nasıl oluştuğu hala bilinmiyor. Yaşının diğer gezegenler gibi dört küsur milyar yıl olduğu, şu anda dışında ve içinde hiç bir faaliyet olmayan ölü bir gök cismi olduğu, Dünya ile karşılıklı çekim gücü sonucunda denizlerde gel-git olayını yarattığı ve Dünya'nın dönüşünü gittikçe yavaşlattığı biliniyor ama nereden geldi, nasıl oluştu halen meçhul.

Ayın oluşumu hakkında üç teori vardır. Birincisi, dünyanın oluşumunun başlangıcında çok hızlı döndüğü ve bu nedenle bir parçasının koparak Ay'ı oluşturduğu şeklindedir. Yapılan hesaplamalara göre bu kopma olayının meydana gelebilmesi için Dünya'nın o zamanlar kendi ekseni etrafında iki saatte bir dönüş yapması gerekiyordu ki, bilimsel verilere göre, bu, mümkün değildir.

Ayrıca Dünya'nın ve Ay'ın yapılarındaki kimyasal birleşimlerin çok farklı olması ve bunun Ay'dan getirilen aytaşlarının analizleri sonucunda ispatlanması birinci teorinin doğruluğunu mümkün kılmamaktadır.

İkinci teori ise Ay'ın dünyanın yakınlarından geçerken, çekim alanına takılan bir gök cismi olduğudur. Bu tez, birinci teorideki kimyasal birleşim farkını açıklar ama bu şekilde, ayın hızını frenleyerek, yakalamayı sağlayacak büyük enerji miktarını bugüne kadar bilinen hiç bir oluşumun sağlayamayacağı hesap edilmiştir.

Üçüncü teoriye göre, Ay Dünya çevresinde dolanan, gaz, toz ve küçük taşlardan meydana gelen parçacıkların zamanla bir araya gelmesi sonucu oluşmuştur. Ancak bu da Ay'ın yörünge uzaklığım, neden büyük bir demir çekirdeğe sahip olmadığını ve kimyasal farklılığı açıklayamaz. Yani hiç bir teori ayın oluşumuna ait tutarlı bir açıklama getirememiştir.

Günümüzde Ay'ın tarihi çok iyi bilinmesine, 1969 ile 1972 yılları arasında Apollo projesi kapsamında üzerinde insanlar dolaşıp, dünyaya örnekler getirmelerine rağmen Ay'ın nasıl oluştuğu halen büyük bir sırdır.

Öyle görünüyor ki, günümüz bilimindeki tüm gelişmelere ve bu yoldaki gayretlere rağmen, biricik uydumuz Ay, sırlarını şimdilik bize açıklamak istemiyor. Ancak şurası mutlak ki, Ay genetik olarak dünyamızın yavrusu değil. Nereden geldi, kim bilir?



Not: Kasyopya celselerinde Ay için dünyadan kopma (dünya sıvı halde iken, 2.5 milyon yıl) diye bir cevabı hatırlıyorum) olduğunu söylerler. İncelemekte yarar var. Yani bütün sorun şurada; kayaç yapıları uymuyor, acaba bu diğer etkenler dolayısı ile mi fark oluştu bunu da tam bilemiyoruz...

Yaklaşık 40 yıl önce "ayak basıldığı" söylenen Ay'a; geçenlerde Rusya kaynaklı bir haber (ki abd de bazı çevrelerde var bu iddialar) de bunun Hollywood' da çekilmiş bir filim olduğu yönünde idi. Durum böyle olunca şunu de düşünüyor insan: "Neden 40 yılda bir daha ayak basılmadı?" yani neden oraya bir verici, silah projesi , araştırma için v.s. bir başka proje için kaç 40 yıl bekleyeceğiz???


Ağustos Ayı 2009 Ay Görünümü

Tiversonus

#4
Amerika aya hiç gitmedi mi?

http://www.ihlassondakika.com//detail.asp?id=173724



Komplo teorisyenlerinin en sevdiği konu. Aya gidildi mi? Gidilmedi mi? Fotoğraflarla gidilmediği kanıtlanmaya çalışılmış. Sizce inandırıcı mı?

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYIN...

Apollo 11 ile 20 Temmuz 1969'da aya gitti mi? Yoksa o fotoğraflar Nevada çölünde kurulan bir stüdyoda mı çekildi? Bu yıllardır süregelen, komplo teorisyenlerini en sevdiği konudur. Kimilerine göre "Amerika 1969' daki teknolojiyle aya gitmiş olsaydı günümüzde ay Amerika'nın bir üssü durumunda olurdu. Ama o tarihten beri hiç aya insanlı uçuş olmadı. 1969 lu yıllarda bilgisayarlar TIR larla taşınıyorken mekiğe nasıl sığdırıldı?" diyor. Kimileri ise aya gidildiğine inanıyor.

GÜNDEMİN DEĞİŞMESİ GEREKTİ

Aya gidildiğine inanmayanlar için o tarih de çok önemlidir. Çünkü o günlerde ABD hükümetinin üzerine Vietnam savaşının kara bulutları çökmüştü. Gündemin değişmesi gerekiyordu. Savaş bir süreliğine unutulmalıydı. Bu arada o zamanlar Amerika'nın karşısındaki tek güç olan SSCB ise uzay çalışmalarında açık ara öndeydi. Amerika uzay çalışmalarına 30 milyar dolar harcamış ama elle tutulur bir başarı elde edememişti. Bu nedenle ne yapıp edip SSCB'nin ulaştığı başarıları geride bırakmalıydı. O yüzden Nevada'da bir stüdyo konuldu ve aya gidilmiş gibi yapıldı.

Aya gidildiğine inanmayanlar bu fotoğraflarla iddialarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Ne dersiniz aya gidildi mi gidilmedi mi? İşte o fotoğraflar:

GÖLGELERE DİKKAT

Neil Armstrong'un ay yüzüne indiği fotoğraf... Peki bu fotoğrafta yanlış olan ne? NASA astronotlar üzerinde hiçbir aydınlatma cihazının bulunmadığını açıklamıştı. Yani ay yüzeyindeki tüm ışıklar güneşten gelmekteydi. Resimdeki oklar göstermektedir ki gölgeler farklı yönlere düşmüş. Acaba ay yüzeyine kaç tane güneşin ışınları vuruyor?

AYDA AYAK İZİ NASIL OLDU?

Buzz Aldrin'in ayak izi!... Buradaki oklar gölgelerin farklı yönlere düştüğünü göstermektedir. Tıpkı bir stüdyoda olduğu gibi. Bilindiği gibi ay yüzeyindeki yer çekimi dünyadakilerin 1/6'sıdır. Yani normal bir insanın ayak izinin ayakkabının altındaki çizgiler belli olacak şekilde çıkmamalıdır.

AYDA RÜZGAR MI ESİYOR?

Eğer söylendiği gibi ay yüzeyinde bir atmosfer yoksa, rüzgar da olmaması gerekir. Eğer öyleyse resimde gördüğümüz ABD bayrağı nasıl dalgalanıyor. Ve eğer atmosfer yoksa aydan gökyüzü daha net bir şekilde görülebilmeli. O zaman resimde tek bir yıldız bile yok.

LANDER ORAYA ELLE Mİ KONULDU?

Dalgalanan ABD bayrağının arkasında duran lander (astronotları ay yüzeyine taşıyan cihaz) çok kuvvetli bir iniş mekanizmasına sahiptir. Fakat bu kuvvetli iniş mekanizması ay yüzeyinde hiçbir krater veya benzeri iz oluşturmamıştır. Oysa daha önceki fotoğrafta bir insanın ayak izi bile net bir iz oluşturmuştu. Nasıl oluyor da bu koskoca alet iniş ve kalkışta hiçbir çukur açmıyor?

ARMSTRONG BİR CÜCE Mİ?

1. Gökyüzünde tek bir yıldız bile yok!

2. Neil Armstrong'un fotoğrafını çeken astronot başlığın camına yansımış. Bu astronotun gölgesine göz atınca güneşin Armstrong'un tam arkasından yansıdığı söylenebilir. Ama Armstrog'a baktığımızda ise güneşin onun tam sağından vurmakta olduğunu görüyoruz. Bu nasıl oluyor?

3. Armstrong'un göğsünde C diye işaretlenen kameraya dikkatli bakın. Astronotlar fotoğrafları göğüslerindeki bu kamera tarafından çekiyorlar. Bu durumda Neil Armstrong'un boyu kendi fotoğrafını çeken astronotun ancak beline kadar gelmeli. Asronotlardan hiçbirinin boyu bu kadar değildi.

3. Kamera yukarı kaldırılarak da çekilmiş olamaz. Çünkü o zaman da ay yüzeyinin görünüş açısı böyle olmazdı.

GÖLGELER BİRBİRİNİN İKİ KATI

Armstrong ve Aldrin neredeyse aynı boydalar. Ama nasıl oluyor da Aldrin'in gölgesi Armstrong'un gölgesinin neredeyse iki katı oluyor?

LANDER'IN GÖLGESİ NEREDE?

Dünya üzerinde bir şeyin gölgesinin vurduğu yerde olan şeyler gözükebilir. Ancak bu resimde Landerın gölgesi üzerine vuran astronotu çok net görmemize rağmen nedense yüzeyindeki hiçbir şeyi karanlıktan görememekteyiz.

VE DİĞER DELİLLER

- Hesaplamalara göre Ay yüzeyindeki gündüz sıcaklığı 260 ile 280 Fahrenayt arasında değişiklik gösteriyor. Bu derecedeki sıcaklıkta filmler erir ve insanlar muhtemelen rahatsız olur. Hatta muhtemelen ölür ! Peki ama astronotlar neden bu kadar rahat görünüyor ?
- Ay ' ın görünmeyen karanlık yüzündeki hava sıcaklığının eksi 41 dereceye kadar düştüğü biliniyor. Eksi 40 dereceden itibarense cisimlerin kırılganlık derecesinin arttığı biliniyor. Bu sıcaklıkta elektrikli cihazlar çalışmaz Araba akülerini çalıştırmak da zordur. Sıcaktan soğuğa geçerken yaşanan bu ani ısı değişikliği, cisimlerde esnemelere ve kırılmalara sebep olur. Peki ekipmanlar ve astronotlar nasıl bu kadar rahat çalışabiliyor ?

- Niye 1/6 ' lık bir yerçekimi oranında astronotlar yürüme ile zıplama arasında gidip gelen hareketler yapıyorlar ? Televizyon çekimlerinin birinde, astoronotun zıplamak için dizlerini büktüğü ama sonuçta bir kaç adımdan öteye gidemediği gözleniyor. Astonotlar, yerçekiminin 6 kat daha az olduğu bir ortamda, niçin normal bir insanın yeryüzünde zıplayabiliceği kadar bir mesafeye zıplayabiliyorlar ?

KURŞUNLA KAPLI OLMALARI GEREKİR

- Bunun yanısıra, çekilen görüntülerde astronotların sert bir şekilde dizlerinin üstüne düştükleri birkaç sahne görüyoruz. Peki böylelikle kendilerini büyük bir riske atmış olmuyorlar mıydı ? Ya basınca dayanıklı elbiseleri yırtılsaydı ?

- Bilindiği gibi yeryüzünden 250 ve 750 mil yükseklikteki mesafeler arasında kalan bölgeye Van Allen Kuşağı ismi veriliyor. Bu kuşak, güneşten gelen radyoaktivite yüklü ışınların dünyaya gelmesini engelliyor. Astronotların, Ay 'a gidebilmesi için bu kuşak içinden geçmeleri gerekiyor. Bir insanın buradan geçebilmesi içinse, 4 metre kalınlığında bir kurşun tabakasıyla kaplanmış olması gerekiyor!




http://www.ihlassondakika.com/detail.asp?id=173724

Tiversonus

#5
Ayın insan bedenini dağa doğrusu insan kimyasını etkilediğini söyleyebiliriz. İnsan bedeni bir "kimyasal makina gibidir" diye düşüne biliriz. İşte bedenin yüzde (75-85) inin sudan oluştuğu bilgisi ile Ay'ın etkisi ile sıkıntılı hissedebiliriz. Bu neden ile "nefes çalışması" yapmamız faydalı olabilir. Konuyla ilgili sitemizin şu bölümüne bakabilirsiniz:

http://www.baskalarinahizmet.com/topic.asp?TOPIC_ID=234

Bir "Nefes" Önerisi:

HAYAT kelimesi= HA + YAT

1. Nefes alırken kesinlikle vucudun doğal akışı (vucut rahat) zorlanmamalı, bir rahatlık, huzur içinde olmalı bednimiz.

2. Burundan nefes alıyoruz ve içimizden kelimeyi yeterince uzatarak "HA" diyoruz.

3. Ağzımızdan nefes veriyoruz ve kelimenin ikinci kısmı olan "YAT" kelimesini yeterince uzatıyoruz.

3. Nefes alma ve verme bitişlerinde, fizik bedeni zorlamayacak şekilde "bir durma zamanı" uygulayabiliriz, ilk başlarda buna gerek olmayabilir. Başka "pozitif" kelimeler söylenebilir örneğin "ışık" gibi.

4. Nefes ile kimya üreten aracımızı, bazı kimyalar üretmeye sevk ediyoruz. En önemli şey bedeni "dinlemek" ve onu zorlamamaktır.

5.Zorlanarak alınan nefes insanın fizik bedenini öldürebilir de. Bu nedenle bedeni dinleyerek ve azar azar örneğin 5 ve katları şeklinde yapılması uygun gibi...Esneme veya seğirme v.b. var ise işe yarıyordur:))


Elbette bunlar önerilerdir, umarım faydalı olur ve herşeyden önce "düşünce gücü" önemlidir. Beden Aklın bir ürünürdür.

elek

#6
Ali Murat Güven-Yeni Şafak En sevilen komplo teorisi: ``Ay``a iniş gerçek mi?`` Düzenli takipçilerimiz, son yıllarda `Zamanda Yolculuk` köşesinde yayımlanmış kimi haber-araştırma dosyalarımız vesilesiyle hemen hatırlayacaklardır: Sinema dünyasına yönelik ilgi ve uğraşlarımın yanısıra, benim bir de `uçtu-kaçtı` işlere özel bir merakım var.

 Komplo teorileri, dini içerikli efsaneler, antik uygarlıkların gizemleri, bedensiz varlıklar, dünya dışı hayat iddiaları ve uzay bilimleri... Frenklerin`paranormal phenomenon` dedikleri bu özel alanda vaktiyle epeyce kafa patlattım; çalıştığım gazete, dergi ve televizyon programlarında, yayımlandığında büyük ilgi gören ve uzun süre tartışılan dosyalar üretme fırsatı buldum.

 Ki bunlardan bir kısmını zaman zaman gazetemizin sayfalarında da benzer konulara meraklı olan okurlarımızın görüşlerine sunmaktayız. KOMPLO TEORİLERİ 1990`DA ORTAYA ATILDI`Ay`a inişin gerçek olup olmadığı`na ilişkin komplo teorileri, 1990`lı yılların ortalarında çok ciddi biçimde ilgilendiğim konu başlıklarından biriydi. Öyle ki bir ara bu işle iyice kafayı bozduğumdan, o günlerde editör olarak görev yaptığım ünlü bir televizyon programının bünyesinde, Londra`dan Houston`a, oradan da Gebze`deki Tübitak Marmara Araştırma Merkezi`ne dek uzanan oldukça kapsamlı bir araştırmaya imza atmıştım. Geçtiğimiz hafta NASA`nın Temmuz 1969`da gerçekleşen ilk Ay yolculuğunun toplam 400 kutudan oluşan televizyon kayıtlarını -kurumun arap saçına dönmüş arşivinde- `kaybettiğini` açıklaması, zaman zaman sakinleşip zaman zaman coşan komplo teorisyenlerini bugünlerde yeniden dalgalandırmaya başladı.

O dönemde henüz `Betacam` ya da `U-Matic` türü pratik video kaset formatları dolaşımda olmadığından, televizyon yayınlarının görüntüleri otomobil tekerleğini andıran dev boyutlu makara bantlara kaydediliyordu. Bunlar hantal, ancak görüntü kalitesi olarak son derece yüksek ve o oranda da dayanıklı veri saklama malzemeleriydi. İşte, NASA arşivcileri de bir `inanılmaz`ı başararak, şimdi bunlardan 400 kadarının yerini aylardır bulamadıklarını söylüyorlar. Gerçi, elde bu tarihi yolculuğun başka görüntüleri de var.

 Hem de yalnızca ABD`de değil -benim kişisel arşivim de dahil olmak üzere- dünyanın her köşesinde! Ama, kabul etmek gerekir ki bunlar suyunun suyu kopyalar; dolayısıyla teknik kaliteleri aslına göre çok daha düşük... Olayı duyan kompolcular durur mu; NASA sözcüsünün bantların yaklaşık bir yıldır sırra kadem bastığını açıklayan o utanç verici itirafı üzerine başladılar yaygaraya: `Biz dememiş miydik? Zaten baştan sona yalan olan bu yolculuğun son kanıtlarını da böylelikle ortadan kaldırdılar. İnsanoğlu Ay`a aslında hiç gitmemiştir! Mevcut bütün görüntüler gizli stüdyolarda hazırlanmış birer film hilesidir!` İşin daha bir ilginç yanı ise bugünlerde söz konusu iddiaya yavaş yavaş Türkiye`den de destek verenlerin ortaya çıkması... SAPLA SAMAN BİRBİRİNE KARIŞTI Sapla samanı birbirine karıştırırak ideoloji üretmeye çalışanlar, her zamanki yapageldikleri gibi, hem kendi bilinçlerine hem de başkalarınınkine onulmaz zararlar veriyorlar. Bana göre, `küresel ölçekteki saldırgan eylemlerinden dolayı ABD`ye öfke beslemek ve anti-emperyalist olmak` başka bir şey; `mankafa olmak` ise bambaşka bir şey...

Bu ülkenin sınırları içinde, `Ay`a iniş gerçek mi, değil mi` şeklinde özetlenebilecek komplo teorisi üzerine belki de en kapsamlı uluslararası araştırmayı yapmış ve elde ettiği bilimsel verileri 1998 yılında bir saatlik bir televizyon programı (Star), 2002 ve 2004 yıllarında da önce tam sayfalık bir gazete haberi, ardından da beş bölümlük bir söyleşi vesilesiyle (Yeni Şafak) Türkiye kamuoyuyla paylaşmış biri olarak kendimi, gençliğin bilime yönelik saygı ve inancını sarsmayı amaçlayan bu tür avami spekülasyonlara `Müslümanca bir tepki` vermek zorunda hissediyorum. AY`A İNİŞİN KANITLARI VAR Konuyla, ucuz palavralardan uzakta, doğru düzgün ilgilenenler için, `Ay`a iniş operasyonunun neden düzmece olamayacağının` mantıklı gerekçeleri o kadar çok ki ben burada yalnızca bir kaç tanesini bilginize sunmakla yetineceğim.

Birincisi, 1969-72 yılları arasında gerçekleştirilen altı ayrı insanlı uçuşun ardından, astronotlarca mühürlenmiş özel çelik kutular içinde dünyamıza getirilen yüzlerce kiloluk Ay toprağı ve kayaları... Bunların bir tek gramının bile o tarihe kadar dünyamızda bir eşi yoktu. İkincisi ise (ki bence bu Ay taşlarının dünyaya getirilmesinden bile daha önemli) değişik ırklardan, dinlerden ve kültürlerden gelip ortak bir ideal uğruna NASA`da toplanmış, Ay`ın fethine bütün hayatını adamış olan 6500 dolayındaki bilim insanının onuru... Tabii, bu arada -üç tanesi 1967`de, daha henüz ilk kapsülün fırlatma rampasında denemeler yaparken feci şekilde yanarak ölen- 100`e yakın Apollo astronotunun insanüstü gayret ve cesaretlerini de hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Bundan iki yıl önce Boston`da ulaşıp Yeni Şafak adına uzun bir söyleşi yaptığım ünlü Müslüman jeolog ve gökbilimci Prof. Dr. Faruk El-Baz, söz konusu iddiaları kendisine hatırlattığımda, `Ay`a gidilmediğini ileri sürmek, böylesine zorlu ve karmaşık bir projeye yıllarını veren insanlara yapılmış açık bir hakarettir` demişti.

Bilenler bilir; El Baz Ay`ın fethi konusunda sıradan biri değil, anılan dönemde NASA`daki bütün kritik kararları alan 3-5 lider kişiden biriydi. Bütün Apollo astronotlarını da bizzat o yetiştirdi ve Ay`a gidiş serüvenine yaptığı eşsiz katkılardan dolayı o günden bugüne kadar sayısız bilimsel ödüller kazandı. (Kendisiyle yaptığımız Ağustos 2004 tarihli 5 bölümlük söyleşiyi ve Ay`a aslında hiç gidilmediğine yönelik iddialar hakkındaki ibretlik cevabını aşağıdaki linkte bulabilirsiniz. http://www.yenisafak.com.tr/diziler/nasa/index.html ) Nitekim, `Ay`a ayak basan ikinci astronot` olarak ünlenen Edwin`Buzz` Aldrin de bundan bir kaç yıl önce kendisine yanaşıp alaycı bir ifadeyle, `İtiraf et ihtiyar, aslında oraya hiç gitmedin değil mi?` diye gevelenen genç bir magazin muhabirine -70`li yaşlarında olduğuna aldırmaksızın- esaslı bir yumruk indirmişti. Kelleyi koltuğa alıp dünyanın en tehlikeli yolculuğuna çıktıktan sonra aynı söz bana da söylense ben de benzer bir tepki sergilerdim hiç kuşkusuz... Ay yolculuğuna ait fotoğraf ve filmlerin aslında ABD`nin çöllük bölgelerinden birinde, yer altındaki gizli bir stüdyoda üretilmiş hileli görüntüler olduğuna ilişkin tez, ilk olarak 1980`lerde İngiliz fotoğrafçı ve belgesel film yapımcısı David Percy tarafından ortaya atıldı. Mesleği gereği optik ve ışık konularından iyi anlayan Percy, artık bu tarihi yolculuğun simgesine dönüşmüş olan bazı ünlü fotoğraflardaki ışık-gölge sapmalarından hareketle, Apollo Ay Programı sırasında bütün insanlığın kandırıldığı hileler yapıldığını öne sürdü. Percy`nin görüntülerdeki anormalliklerle ilgili kuşkusu aslında bütünüyle boş da değildi. Çünkü yalnızca tek bir ışık kaynağının -Güneş- bulunduğu Ay`da, Apollo astronotları tarafından flaş ya da spot gibi ekstra bir ışık kaynağı kullanılmaksızın çekilen bazı fotoğraflarda, cisimlerin gölgelerinin güneş ışığının tam tersi yönlere düştüğü, bazen de birbirleriyle orantısız hale geldiği görülmekteydi.

Bir de Ay yüzeyindeki astronotlar, uzay araçları ya da yüzeye indirilen araç-gereçler gibi bazı canlı-cansız cisimlerin yakın plan görüntülerinde, aslında karanlıkta kalması gereken bölümlerin normalden çok daha fazla aydınlık, aydınlık görünmesi gereken bölümlerin de aşırı karanlık olduğu gibi, konuyla ilgili kuşkuları iyice artırıcı bulgular elde etti Percy. İngiliz araştırmacının iddiası açıktı. Bu fotoğraflar Ay yüzeyinde fazladan yapay ışık kaynakları olmadan asla çekilemezdi. Astronotlar da yolculukları sırasında böyle yapay ışık kaynakları kullanmadıklarına göre, bütün bu görüntüler güçlü spotlarla çevrili bir stüdyo dekoru içinde kaydedilmişti.

 FOTOĞRAFIN SIRRI NASA ise ilerleyen yıllarda İngiltere ve ABD`de Percy`nin taraftarları iyice çoğalıp dedikodular çığırından çıkınca, bu iddiaların tümüne tek tek bilimsel cevaplar verdi. Herşeyden önce, astronotlar birer profesyonel film kameramanı ya da fotoğrafçı değillerdi. Her ne kadar belli bir süre bu gibi yan görevlerin yüzeysel eğitimini almış olsalar da insana tamamen yabancı bir ortamda, üstelik de o hantal giyisiler (özellikle de parmakları kıpırdatmayı imkansız hale getiren kalın eldivenler) içinde dört dörtlük netliğe, ışık ayarına ya da çerçevelemeye sahip film ve fotoğraflar çekebilmek mümkün olmuyordu. NASA grafikerleri de Apollo misyonlarından sonra dünyaya ulaştırılan on bine yakın fotoğraf karesi ve yüzlerce saatlik 16 mm film şeridi üzerinde -bunların özellikle medyaya promosyon amaçlı olarak dağıtılanlarında- göze hoş gelecek bazı `rötüşlar` yapmaktaydılar.

Sözgelimi, uzay aracının gölgelik bölümünde kalan Amerikan bayrağının yapay yöntemlerle daha parlak ve görünür kılınması ya da astronotların toz toprak içinde kalmış giyisilerinin -katalog ve poster baskılarında yapılan titiz süslemelerle- gerçekte olduğundan daha gösterişli sunulması gibi... Bu gibi görsel hileleri bugün dünyadaki bütün reklam ajansları fazlasıyla yapıyor. Sonuç itibarıyla, uzay misyonlarına milyarlarca dolar harcayan NASA`nın da biraz karanlık çıkmış bir fotoğrafı ya da sinema filmini propaganda amaçlı olarak allayıp pullamaya hakkı var. Kaldı ki Percy gibiler topu topu 20-30 kare fotoğraf ve bir kaç dakikalık şaibeli film görüntüsü üzerinden atıp tutmaktalar. Oysa, günümüzde insanoğlunun Ay`a gidiş serüveninden geriye, aylarca hiç ara verilmeden ardarda incelense bile kolay kolay tüketilemeyecek kadar zengin bir görsel arşiv kaldı. AY`A BİR ÇOK KEZ GİDİLDİ Sözün özü, bugünkü ABD yönetiminden alerji kapmakla, Amerikan sisteminin -aslında göçmen bilim adamları yoluyla insanlığın ortak zekasını kullanarak- ortaya koyduğu bilimsel başarıları reddetme noktasına gelme safdilliğini mutlak surette birbirinden ayırmak gerekiyor.

 Ay`a elbette ki gidildi. Bu -eğer bilim diliyle konuşacaksak- tartışılmaz bir gerçek. Hem de bir kez değil, Apollo 11, 12, 14, 15, 16 ve 17 uçuşlarıyla tamı tamına altı kez gidildi. Bu büyük başarının ardında da dünyanın her köşesinden gelip birbirine kenetlenmiş binlerce bilim insanının emeği, sabrı ve cesareti vardı. O 6500 kişi NASA`nın dev monitörlerinde günler, haftalar ve aylar boyunca ortak bir halisünasyon görmediler. Kendi alanlarında dünyanın en değerli bilginleri olarak kabul edilen Werner Von Braun, Gene Krantz, İslam dünyasının gururu Faruk El-Baz, ayrıca onlara bu çalışmalar süresince var güçleriyle destek olan daha nice araştırmacı, bu kadar sefil bir yalanın oyuncağı olacak kadar basit, sıradan ve şahsiyetsiz tipler miydi? Dikkat ediniz; burada 6500 kişilik bir `bilim insanları ordusu`nun -ki bunlar Ay yolculukları sırasında tek bir mekanda değil, hem ABD`nin hem de dünyanın dört bir köşesindeki laboratuar ve üslerde olayı takip etmekteydiler- 37 yıldır ağızlarından tek bir kelime kaçırmadan, bunu eşlerine, çocuklarına, kardeşlerine, arkadaşlarına bir an bile anlatmadan özenle sakladıkları `kolektif bir yalan`dan söz ediyoruz.

Tabii, bu arada, o dönemin komünist Sovyetler Birliği ve Çin hükumetleri, Apollo uçuşlarını başlangıcından bitimine kadar ellerindeki bütün o gelişmiş iletişim araçlarıyla saniye bile sektirmeksizin takip ederken, böyle bir yalanı yaşatmak nasıl mümkün olabilirse! Bence, ABD`ye ille de sahip olduğu `yüksek teknoloji` üzerinden bir eleştiri getirilecekse, `Ay yolculuğu aslında plastik maketlerle çekilen bir bilim-kurgu filmiydi` türünden gülünç komplo teorilerine hiç gerek yok. 1969 yılının görece sınırlı bilimsel imkanları içinde Ay`a insan gönderen, oradan dünyaya çağının çok ötesinde `teknik donanımlar`la canlı yayın yapmayı başarabilen ABD yönetimi, bugün Lübnan`dan yeryüzüne yayılan çocuk çığlıklarını algılayabilecek `insani donanım`a ise sahip değil. Bence asıl sorgulanması ve yargılanması gereken nokta da bu. Yani, ABD`nin dünyadan uzaklaştıkça `insanlık`tan da uzaklaşıyor oluşu...


alıntı: http://www.tumgazeteler.com/?a=1652239


Biz biliriz demeyelim,düşünüp inceleyelim. / Geçmiş güne ışık, gün geleceğe beşik.

Tiversonus

#7
ve aslında herşeyin, hayatın özü:

"Yapılmaya değer tek faaliyet budur: Öğrenmek/öğretmek ya da öğretmek/öğrenmek... "

Ra Bilgileri 1

Sevgili elek, teşekür ederim alıntınıza. Okudum, şimdi word'a yazıp, parçalara bölüp okuyacağım. Size ve diğer arkadaşlara ve kendime bilgi adına şuna dikkat edelim diyorum: Yazılarda anlaşılmayı zorlaştıracak "şekli" birazcık kendimiz düzenleyelim. Vallahi yazı "şeklen" çok anlaşılmaz. Elbette bunu yayınlayan siteden kaynaklı bu...Yine de teşekür ederim, tekrar okuyacağım...

Tiversonus

#8
Yazıyı yazan arkadaşın "tepkisi" ne katılıyorum: Yani "ABD`nin dünyadan uzaklaştıkça `insanlık`tan da uzaklaşıyor oluşu..." Gerçi dünyadan uzaklaşmıyor ancak insanlıktan uzaklaşıyor da diyebiliriz.

Ay'a gidilip gidilmediği konusunda önyargım yok -bilmiyorum- ; ancak şüphe iddialarını basit, yabana atılır da bulmuyorum: İşte bilmiyorum.

Yazar'a bir eleştirim şu olur; yani ABD'yi eleştireceksen eleştir bu çok haklı sebep ama işte "Ay" mevzusu ile ne ilgisi var.

Sonuç olarak "ABD'yi in insanlıktan uzaklaştığı" tezini destekliyorum.

Diğeri ise (Ay konusu) bilim ile ilgilidir, yani bilim'in dini olamaz ki, her dinden bilimadamı vardır.




 En sevilen komplo teorisi: ``Ay``a iniş gerçek mi?`` Düzenli takipçilerimiz, son yıllarda `Zamanda Yolculuk` köşesinde yayımlanmış kimi haber-araştırma dosyalarımız vesilesiyle hemen hatırlayacaklardır: Sinema dünyasına yönelik ilgi ve uğraşlarımın yanısıra, benim bir de `uçtu-kaçtı` işlere özel bir merakım var. Komplo teorileri, dini içerikli efsaneler, antik uygarlıkların gizemleri, bedensiz varlıklar, dünya dışı hayat iddiaları ve uzay bilimleri...


Frenklerin`paranormal phenomenon` dedikleri bu özel alanda vaktiyle epeyce kafa patlattım; çalıştığım gazete, dergi ve televizyon programlarında, yayımlandığında büyük ilgi gören ve uzun süre tartışılan dosyalar üretme fırsatı buldum. Ki bunlardan bir kısmını zaman zaman gazetemizin sayfalarında da benzer konulara meraklı olan okurlarımızın görüşlerine sunmaktayız. KOMPLO TEORİLERİ 1990`DA ORTAYA ATILDI`Ay`a inişin gerçek olup olmadığı`na ilişkin komplo teorileri, 1990`lı yılların ortalarında çok ciddi biçimde ilgilendiğim konu başlıklarından biriydi.


 Öyle ki bir ara bu işle iyice kafayı bozduğumdan, o günlerde editör olarak görev yaptığım ünlü bir televizyon programının bünyesinde, Londra`dan Houston`a, oradan da Gebze`deki Tübitak Marmara Araştırma Merkezi`ne dek uzanan oldukça kapsamlı bir araştırmaya imza atmıştım. Geçtiğimiz hafta NASA`nın Temmuz 1969`da gerçekleşen ilk Ay yolculuğunun toplam 400 kutudan oluşan televizyon kayıtlarını -kurumun arap saçına dönmüş arşivinde- `kaybettiğini` açıklaması, zaman zaman sakinleşip zaman zaman coşan komplo teorisyenlerini bugünlerde yeniden dalgalandırmaya başladı.



 O dönemde henüz `Betacam` ya da `U-Matic` türü pratik video kaset formatları dolaşımda olmadığından, televizyon yayınlarının görüntüleri otomobil tekerleğini andıran dev boyutlu makara bantlara kaydediliyordu. Bunlar hantal, ancak görüntü kalitesi olarak son derece yüksek ve o oranda da dayanıklı veri saklama malzemeleriydi.

 İşte, NASA arşivcileri de bir `inanılmaz`ı başararak, şimdi bunlardan 400 kadarının yerini aylardır bulamadıklarını söylüyorlar. Gerçi, elde bu tarihi yolculuğun başka görüntüleri de var. Hem de yalnızca ABD`de değil -benim kişisel arşivim de dahil olmak üzere- dünyanın her köşesinde!

Ama, kabul etmek gerekir ki bunlar suyunun suyu kopyalar; dolayısıyla teknik kaliteleri aslına göre çok daha düşük... Olayı duyan kompolcular durur mu; NASA sözcüsünün bantların yaklaşık bir yıldır sırra kadem bastığını açıklayan o utanç verici itirafı üzerine başladılar yaygaraya: `Biz dememiş miydik?

Zaten baştan sona yalan olan bu yolculuğun son kanıtlarını da böylelikle ortadan kaldırdılar. İnsanoğlu Ay`a aslında hiç gitmemiştir! Mevcut bütün görüntüler gizli stüdyolarda hazırlanmış birer film hilesidir!`

İşin daha bir ilginç yanı ise bugünlerde söz konusu iddiaya yavaş yavaş Türkiye`den de destek verenlerin ortaya çıkması... SAPLA SAMAN BİRBİRİNE KARIŞTI Sapla samanı birbirine karıştırırak ideoloji üretmeye çalışanlar, her zamanki yapageldikleri gibi, hem kendi bilinçlerine hem de başkalarınınkine onulmaz zararlar veriyorlar.

Bana göre, `küresel ölçekteki saldırgan eylemlerinden dolayı ABD`ye öfke beslemek ve anti-emperyalist olmak` başka bir şey; `mankafa olmak` ise bambaşka bir şey...


Bu ülkenin sınırları içinde, `Ay`a iniş gerçek mi, değil mi` şeklinde özetlenebilecek komplo teorisi üzerine belki de en kapsamlı uluslararası araştırmayı yapmış ve elde ettiği bilimsel verileri 1998 yılında bir saatlik bir televizyon programı (Star), 2002 ve 2004 yıllarında da önce tam sayfalık bir gazete haberi, ardından da beş bölümlük bir söyleşi vesilesiyle (Yeni Şafak) Türkiye kamuoyuyla paylaşmış biri olarak kendimi, gençliğin bilime yönelik saygı ve inancını sarsmayı amaçlayan bu tür avami spekülasyonlara `Müslümanca bir tepki` vermek zorunda hissediyorum.


 AY`A İNİŞİN KANITLARI VAR Konuyla, ucuz palavralardan uzakta, doğru düzgün ilgilenenler için, `Ay`a iniş operasyonunun neden düzmece olamayacağının` mantıklı gerekçeleri o kadar çok ki ben burada yalnızca bir kaç tanesini bilginize sunmakla yetineceğim.


 Birincisi, 1969-72 yılları arasında gerçekleştirilen altı ayrı insanlı uçuşun ardından, astronotlarca mühürlenmiş özel çelik kutular içinde dünyamıza getirilen yüzlerce kiloluk Ay toprağı ve kayaları... Bunların bir tek gramının bile o tarihe kadar dünyamızda bir eşi yoktu.


İkincisi ise (ki bence bu Ay taşlarının dünyaya getirilmesinden bile daha önemli) değişik ırklardan, dinlerden ve kültürlerden gelip ortak bir ideal uğruna NASA`da toplanmış, Ay`ın fethine bütün hayatını adamış olan 6500 dolayındaki bilim insanının onuru...


Tabii, bu arada -üç tanesi 1967`de, daha henüz ilk kapsülün fırlatma rampasında denemeler yaparken feci şekilde yanarak ölen- 100`e yakın Apollo astronotunun insanüstü gayret ve cesaretlerini de hatırdan çıkarmamak gerekiyor.


Bundan iki yıl önce Boston`da ulaşıp Yeni Şafak adına uzun bir söyleşi yaptığım ünlü Müslüman jeolog ve gökbilimci Prof. Dr. Faruk El-Baz, söz konusu iddiaları kendisine hatırlattığımda, `Ay`a gidilmediğini ileri sürmek, böylesine zorlu ve karmaşık bir projeye yıllarını veren insanlara yapılmış açık bir hakarettir` demişti.

 Bilenler bilir; El Baz Ay`ın fethi konusunda sıradan biri değil, anılan dönemde NASA`daki bütün kritik kararları alan 3-5 lider kişiden biriydi.

 Bütün Apollo astronotlarını da bizzat o yetiştirdi ve Ay`a gidiş serüvenine yaptığı eşsiz katkılardan dolayı o günden bugüne kadar sayısız bilimsel ödüller kazandı. (Kendisiyle yaptığımız Ağustos 2004 tarihli 5 bölümlük söyleşiyi ve Ay`a aslında hiç gidilmediğine yönelik iddialar hakkındaki ibretlik cevabını aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.


http://www.yenisafak.com.tr/diziler/nasa/index.html ) Nitekim, `Ay`a ayak basan ikinci astronot` olarak ünlenen Edwin`Buzz` Aldrin de bundan bir kaç yıl önce kendisine yanaşıp alaycı bir ifadeyle, `İtiraf et ihtiyar, aslında oraya hiç gitmedin değil mi?` diye gevelenen genç bir magazin muhabirine -70`li yaşlarında olduğuna aldırmaksızın- esaslı bir yumruk indirmişti.


Kelleyi koltuğa alıp dünyanın en tehlikeli yolculuğuna çıktıktan sonra aynı söz bana da söylense ben de benzer bir tepki sergilerdim hiç kuşkusuz... Ay yolculuğuna ait fotoğraf ve filmlerin aslında ABD`nin çöllük bölgelerinden birinde, yer altındaki gizli bir stüdyoda üretilmiş hileli görüntüler olduğuna ilişkin tez, ilk olarak 1980`lerde İngiliz fotoğrafçı ve belgesel film yapımcısı David Percy tarafından ortaya atıldı.


 Mesleği gereği optik ve ışık konularından iyi anlayan Percy, artık bu tarihi yolculuğun simgesine dönüşmüş olan bazı ünlü fotoğraflardaki ışık-gölge sapmalarından hareketle, Apollo Ay Programı sırasında bütün insanlığın kandırıldığı hileler yapıldığını öne sürdü. Percy`nin görüntülerdeki anormalliklerle ilgili kuşkusu aslında bütünüyle boş da değildi.


 Çünkü yalnızca tek bir ışık kaynağının -Güneş- bulunduğu Ay`da, Apollo astronotları tarafından flaş ya da spot gibi ekstra bir ışık kaynağı kullanılmaksızın çekilen bazı fotoğraflarda, cisimlerin gölgelerinin güneş ışığının tam tersi yönlere düştüğü, bazen de birbirleriyle orantısız hale geldiği görülmekteydi.


 Bir de Ay yüzeyindeki astronotlar, uzay araçları ya da yüzeye indirilen araç-gereçler gibi bazı canlı-cansız cisimlerin yakın plan görüntülerinde, aslında karanlıkta kalması gereken bölümlerin normalden çok daha fazla aydınlık, aydınlık görünmesi gereken bölümlerin de aşırı karanlık olduğu gibi, konuyla ilgili kuşkuları iyice artırıcı bulgular elde etti Percy. İngiliz araştırmacının iddiası açıktı. Bu fotoğraflar Ay yüzeyinde fazladan yapay ışık kaynakları olmadan asla çekilemezdi. Astronotlar da yolculukları sırasında böyle yapay ışık kaynakları kullanmadıklarına göre, bütün bu görüntüler güçlü spotlarla çevrili bir stüdyo dekoru içinde kaydedilmişti.


 FOTOĞRAFIN SIRRI NASA ise ilerleyen yıllarda İngiltere ve ABD`de Percy`nin taraftarları iyice çoğalıp dedikodular çığırından çıkınca, bu iddiaların tümüne tek tek bilimsel cevaplar verdi. Herşeyden önce, astronotlar birer profesyonel film kameramanı ya da fotoğrafçı değillerdi.


 Her ne kadar belli bir süre bu gibi yan görevlerin yüzeysel eğitimini almış olsalar da insana tamamen yabancı bir ortamda, üstelik de o hantal giyisiler (özellikle de parmakları kıpırdatmayı imkansız hale getiren kalın eldivenler) içinde dört dörtlük netliğe, ışık ayarına ya da çerçevelemeye sahip film ve fotoğraflar çekebilmek mümkün olmuyordu. NASA grafikerleri de Apollo misyonlarından sonra dünyaya ulaştırılan on bine yakın fotoğraf karesi ve yüzlerce saatlik 16 mm film şeridi üzerinde -bunların özellikle medyaya promosyon amaçlı olarak dağıtılanlarında- göze hoş gelecek bazı `rötüşlar` yapmaktaydılar.


 Sözgelimi, uzay aracının gölgelik bölümünde kalan Amerikan bayrağının yapay yöntemlerle daha parlak ve görünür kılınması ya da astronotların toz toprak içinde kalmış giyisilerinin -katalog ve poster baskılarında yapılan titiz süslemelerle- gerçekte olduğundan daha gösterişli sunulması gibi... Bu gibi görsel hileleri bugün dünyadaki bütün reklam ajansları fazlasıyla yapıyor. Sonuç itibarıyla, uzay misyonlarına milyarlarca dolar harcayan NASA`nın da biraz karanlık çıkmış bir fotoğrafı ya da sinema filmini propaganda amaçlı olarak allayıp pullamaya hakkı var. Kaldı ki Percy gibiler topu topu 20-30 kare fotoğraf ve bir kaç dakikalık şaibeli film görüntüsü üzerinden atıp tutmaktalar. Oysa, günümüzde insanoğlunun Ay`a gidiş serüveninden geriye, aylarca hiç ara verilmeden ardarda incelense bile kolay kolay tüketilemeyecek kadar zengin bir görsel arşiv kaldı.


 AY`A BİR ÇOK KEZ GİDİLDİ Sözün özü, bugünkü ABD yönetiminden alerji kapmakla, Amerikan sisteminin -aslında göçmen bilim adamları yoluyla insanlığın ortak zekasını kullanarak- ortaya koyduğu bilimsel başarıları reddetme noktasına gelme safdilliğini mutlak surette birbirinden ayırmak gerekiyor. Ay`a elbette ki gidildi. Bu -eğer bilim diliyle konuşacaksak- tartışılmaz bir gerçek. Hem de bir kez değil, Apollo 11, 12, 14, 15, 16 ve 17 uçuşlarıyla tamı tamına altı kez gidildi.


 Bu büyük başarının ardında da dünyanın her köşesinden gelip birbirine kenetlenmiş binlerce bilim insanının emeği, sabrı ve cesareti vardı. O 6500 kişi NASA`nın dev monitörlerinde günler, haftalar ve aylar boyunca ortak bir halisünasyon görmediler.


 Kendi alanlarında dünyanın en değerli bilginleri olarak kabul edilen Werner Von Braun, Gene Krantz, İslam dünyasının gururu Faruk El-Baz, ayrıca onlara bu çalışmalar süresince var güçleriyle destek olan daha nice araştırmacı, bu kadar sefil bir yalanın oyuncağı olacak kadar basit, sıradan ve şahsiyetsiz tipler miydi? Dikkat ediniz; burada 6500 kişilik bir `bilim insanları ordusu`nun -ki bunlar Ay yolculukları sırasında tek bir mekanda değil, hem ABD`nin hem de dünyanın dört bir köşesindeki laboratuar ve üslerde olayı takip etmekteydiler- 37 yıldır ağızlarından tek bir kelime kaçırmadan, bunu eşlerine, çocuklarına, kardeşlerine, arkadaşlarına bir an bile anlatmadan özenle sakladıkları `kolektif bir yalan`dan söz ediyoruz.


 Tabii, bu arada, o dönemin komünist Sovyetler Birliği ve Çin hükumetleri, Apollo uçuşlarını başlangıcından bitimine kadar ellerindeki bütün o gelişmiş iletişim araçlarıyla saniye bile sektirmeksizin takip ederken, böyle bir yalanı yaşatmak nasıl mümkün olabilirse! Bence, ABD`ye ille de sahip olduğu `yüksek teknoloji` üzerinden bir eleştiri getirilecekse, `Ay yolculuğu aslında plastik maketlerle çekilen bir bilim-kurgu filmiydi` türünden gülünç komplo teorilerine hiç gerek yok.


1969 yılının görece sınırlı bilimsel imkanları içinde Ay`a insan gönderen, oradan dünyaya çağının çok ötesinde `teknik donanımlar`la canlı yayın yapmayı başarabilen ABD yönetimi, bugün Lübnan`dan yeryüzüne yayılan çocuk çığlıklarını algılayabilecek `insani donanım`a ise sahip değil.


Bence asıl sorgulanması ve yargılanması gereken nokta da bu. Yani, ABD`nin dünyadan uzaklaştıkça `insanlık`tan da uzaklaşıyor oluşu...



Güzel bir bilimsel "Ay'a gidildi" yazısı olmuş (Ali Murat Güven), kendisini tebrik ederim: Lütfen bir daha gitsinler bende (bilmiyorum) da kalmayayım ve yeni teknoloji ile yeni tesbitler ile "biliyorum" diyeyim.

Gerçekten gidilip gidilmediğini bilmiyorum; çünki -aynı fikirdeyiz- ABD ye güvenmiyorum. Gidilmedi diyenlerden ABD'de yaşayan çok insan var bildiğim kadarı ile.

Elbette insanlar delilleri kendileri değerlendirecek. Bazı iddiaları sunmaktan başka bir yoktu alıntımda ki o da ihlashaber dendi. Yanitartışacak bir şey yok, gidilmişse gidilmiştir, gidilecekse gidilecektir, gidilmeyecekse gidilmeyecektir.

Tiversonus

#9
Bazı ABD'lilerin açıklamaları ile fotoğraf (ay) "iddiaları" için aşaığaki linki incelemelerini öneriyorum:

http://forum.vatan.tc/aya-gidildi-mi-gidilmedi-mi-aiquest-t4600.0.html

elek

#10
Bu da ilginizi çekebilir. Kryon ay'a gidildiğini söylüyor;

kaynak: http://kryon.com/inspiritmag/archives/Q-A%20archives/2005-Q%26A/Q%26A-3rdquarter05.html#22

(22) QUESTION: Dear Kryon, did America actually go to the moon?

ANSWER: Yes, dear one, they did.

From Lee: This is a question we have seen before, and I wish to weigh in. There are many web sites and conspiracy groups that are convinced that we did NOT go to the moon, and that it was a hoax. Some of the "proof" is actually very laughable, with seeming NASA photos that show how the hoax was done. These photos are not from NASA at all, but are made to look like NASA photos in order to perpetuate the drama. Despite all those who are convinced that the moon landing didn't happen, so much that they would make up stuff to prove it, there are some very obvious things that show that a hoax of this kind simply could not have occurred, especially after all this time.

Some have said that the lousy TV picture was planned, and that it shows we needed to hide what we were doing and make the quality poor. Anyone who says this was not alive to watch it! They are locked into what TV is now, and have no concept of what was going on then. Our TV back then was good, but only if you had 50,000 watts of power on a hill! The LEM (Lunar Exploration Module) was broadcasting on only about 5 watts (or less) and represented one of the first attempts at remote TV from space... 240,000 miles away! Also remember that Neil Armstrong landed the LEM with a computer that has a fraction of the power and technology present in today's Ipod! It was so bad that he disengaged it to land (use the force, Luke!) In other words, our technology back then was very, very low. We had big rockets and brave astronauts, but no computers to speak of, and very little automation for this task. Today's generation can't really imagine an Earth without all the gadgets. But the truth is, in 1969 we just didn't have them yet.

Things to think about.

1. First... the big one. Remember what was happening back then? The Soviet Union was also trying to beat us to the moon. They had probes, even some capsules that crashed on the moon, (perhaps manned?) They were possessed with this lunar race! They had radar, satellites, and their best optic technology pointed at the moon when we were about to land. They also had a monstrous CIA-type group that spies and trys its best to uncover western deception. If it had been a hoax, they would have shouted, jumped up and down, and had the greatest publicity coup of all time! They would have been the first to know, and would have immediately told the Earth of the USA deception. In other words, you simply couldn't have kept it from the Soviets. Even if they suspected it, it would have been front page news. They will still do that today! They are very proud of their technology.

2. Thousands were involved in the moon landing project, yet not one has come forward with credible "whistle blowing" information proving that it was not real. In an age where secrets can't be kept for even a few hours, this is very telling about the fact that we actually did it. We would have had many come forward by now.

3. Thousands of amateur Astronomers all over the Earth were viewing the LEM capsule as it disengaged from the orbiting "Mother ship" and landed. They also saw it later rise from the moon's surface and rejoin the orbiter. For this to be a hoax, they would all have to have been "in on it." This stretches the imagination of conspiracy.

4. In the same vein, many countries participated in tracking this event and saw it all happen. They also would have had to be "in on it" and not talking after 40 years.
Biz biliriz demeyelim,düşünüp inceleyelim. / Geçmiş güne ışık, gün geleceğe beşik.

Tiversonus

#11
Teşekür ederim. Ayrıca bakın Kryon ne diyor:

http://www.baskalarinahizmet.com/topic.asp?TOPIC_ID=14&whichpage=6

"TANRI HAKKINDA HER ŞEY"


Tiversonus

#12
Gökbilimcilerin Gezegen Savaşları Devam Ediyor!


Plüton'un gezegen statüsünden çıkarılarak ''cüce gezegen'' ilan edilmesi, gökbilimciler arasında hararetli tartışmalara yol açtı. NASA'nın Plüton'a robot gönderen programının başkanı Dr Alan Stern, kararı alan meslektaşlarını 'özensiz, yalapşap bilim yapmakla' suçladı.


Karar dün binlerce gökbilimcinin üye olduğu Uluslararası Astronomi Birliği'nin Prag'da yapılan genel kurulunun son gününde alınmıştı.


Burada kabul edilen yeni gezegen tanımı, bir gök cisminin gezegen olması için üç kriter içeriyor:


Güneşin yörüngesinde dolanması,

Kendi çekim kuvvetinin etkisiyle yuvarlaklaşabilecek kadar büyük bir kitleye sahip olması,

Yörüngesinin etrafını diğer cisimlerden temizlemiş olması.



Cüce gezegenler ise bu üçüncü koşulu yerine getiremeyen, ancak bir başka gezegenin uydusu da olmayan gök cisimleri olarak tanımlanmıştı.


Plüton, yörüngesini Neptün'le paylaştığı gerekçesiyle diskalifiye edilmişti.


NASA araştırmacısı Alan Stern, bu tanıma iki nedenle itiraz ettiğini söylüyor.


"Birincisi, cüce gezegenlerle gezegenler arasında ayrım yapmak imkansız ve suni bir çabadır" diyor Stern.



YILDIZI SÖKÜLEN GEZEGEN


Adını ölülerin ve yeraltı dünyasının Tanrısı'ndan aldı.
Güneşe uzaklığı 5,9 milyar km
Yüzey sıcaklığı -233 derece
Yörüngede dönüşü 248 yıl
Kendi etrafında dönüşü 6,8 gün
Çapı 2.360 km
En az üç uydusu var
Yerçekimi dünyanın %6'sı
2015'de ABD sondası gidiyor


"Keyfi bir nedenle insanların insan olmadığını ilan etmek gibi birşey bu. Örneğin 'Grup halinde yaşayan insanlara artık insan demeyeceğiz' demekten farkı yok."


"İkincisi, gezegen tanımının kendisinde tutarsızlıklar var."


"Dünya, Mars, Jüpiter ve Neptün de yörüngelerini tamamıyla temizlemiş sayılmazlar. Dünyanın yörüngesinde 10 bin göktaşı var. Jüpiterse 100 bin Truvalı göktaşıyla birlikte dönüyor."
 

"Ve eğer Neptün yörüngesini temizlemiş olsaydı, Plüton burada olmazdı."


Göktaşları, Güneş Sistemi'nin bundan dört milyar yıl önce oluşmasından arta kalan kaya parçaları.


Doktor Stern, kendisi gibi düşünen gökbilimcilerle birlikte Plüton'a gezegen statüsünün geri verilmesi için imza kampanyası açtıklarını söylüyor.


İnternette de arabalara yapıştırılmak üzere, "Plüton hala bir gezegendir diyorsan korna çal" diyen çıkartmalar satılıyor.


'İsyan çıktı'


1919'dan beri gök cisimlerine ad verme hakkına sahip olan Uluslararası Astronomi Birliği'nin içinden de itirazlar yükseliyor.


Owen Gingerich, birliğin gezegen tanım komisyonu başkanlığını yapmış bir isim.Genel kuruldan çıkan karar dinamikçilerin intikamı mı?
 

Bu komisyon, genel kurula götürdüğü öneride gezegenler için daha geniş bir tanım yapmış ve sadece Plüton'un statüsünü korumasını değil, üç yeni gezegen ilan edilmesini de önermişti.


Önerilen tanımda "Gezegen kendi çekim kuvvetinin etkisiyle yuvarlak olan, Güneş'in etrafında dönen ve kendisi yıldız olmayan gökcismidir" deniyordu.


Harvard Üniversitesi'nde Ordinaryüs Profesör olan Gingerich, tanımlarının kabul edilmemesini dinamikçilerin 'isyanına' bağlıyor.


Dinamikçiler, gök cisimlerinin hareketini ve çekim kuvvetlerinin etkisini inceleyen bilimadamları.


Profesör Gingerich "Yaptığımız ilk tanım, gezegen jeologlarının isteklerini yansıtıyordu. Dinamikçiler onlara danışmadığımız için müthiş alındılar ve sayıları olay çıkardılar" diyor.


"Onların isyanı yüzünden kararımızın bilimsel bütünlüğü ve nüansları yok edildi."


Owen Gingerich ayrıca Prag'daki 10 günlük genel kurula 2.700 gökbilimcinin katıldığını, fakat oylamanın yapıldığı son güne ancak 424 kişinin kaldığını hatırlatıyor.


Gingerich'e göre öfkeli olan grup oylamaya tam takım katıldı ve üstün geldi.


Profesör Gingerich'in kendisi de işi dolayısıyla ABD'ye dönmek zorunda kalıp oy kullanamadığı için, gelecekte bu tür konularda elektronik oy kullanılmasını istiyor.


NASA'dan Alan Stern de bu teklifi destekliyor.


"24 Ağustos günü Prag'da bir odada bulunmadığım için oy kullanamadım" diyor Stern, "10 bin astronomdan sadece yüzde 4'ü oradaydı."


Plüton'u ve arkadaşlarının hepsini bu klübe almak istemiyoruz. Fazla kalabalık oluyor.

Profesör Iwan Williams

Stern kararın kalıcı olacağına inanmadığını ve bu nedenle de yazdığı astronomi okul kitabını değiştirmeyi düşünmediğini söylüyor.
Tabii kararı destekleyenler de var.

Uluslararası Astronomi Birliği'nin Gezegen Sistemleri Bilimi Başkanı Profesör Iwan Williams "Plüton'un çok sayıda arkadaşı var. Plüton'u ve arkadaşlarının hepsini bu klübe almak istemiyoruz. Fazla kalabalık oluyor" diyor.

Profesör Williams'a göre ilk önerilen tanım kabul edilseydi bu yüzyıl sona ermeden 100'den fazla gezegenimiz olurdu.

Plüton, son 76 yıldır güneş sisteminin dokuzuncu gezegeni kabul ediliyordu.

1930 yılında, o zamanlar henüz 24 yaşında olan Amerikalı gökbilimci Clyde Tombaugh tarafından keşfedilmişti.

Ancak 1990'larda Hubble gibi güçlü teleskopların keşfedilmesiyle güneş sisteminde Plüton kadar, hatta daha büyük cisimler olduğu anlaşıldı.

Örneğin 2003 yılında keşfedilen UB313, ya da diğer adıyla Zeyna'nın çapı Plüton'unkinden birkaç yüz metre büyük.

Prag'da dün alınan kararla UB313 de cüce gezegen ilan edildi.




Tiversonus

#13
Merhaba arkadaşlar

Şu "Ay" konusunda gerçekten "bilmiyorum" dediğim, yani gidilmedi şeklindeki iddiaların bir kısmı çok yabana atılır bulmamıştım. Yani bunu tartışmanında anlamı yok; sadece "iddia" edenlerin delilleri ortada bu konuda açık karar veremiyorum.

Aklıma şu geldi; acaba ABD soğuk savaş yıllarında Ay'a gitti, oranın koşulları dolayısı ile bunu bir "şova" dönüştürbilmek için, stüdyoda bu tür reklamvari resimleri hazırlamış olabilir mi? Yani olasılıklı düşündüğümde bu da aklıma geldi. Gitti ama "şov" kısımları burada hazırlandı, olabilir mi?

Dünya İlluminati'sinin gizli hükümetin, birçok insanlığı kandırma olayında bu "ay" mevzunun genel  resmi "kapatmamasını" diliyorum ve ben verileri bir tarafa yazdım ve hala karar vermedim...Herşey olasıdır, hatta geçmiş, gelecek ve şimdi.



Alemtac

#14
Beni düşündüren cümle;

"Kendi alanlarında dünyanın en değerli bilginleri olarak kabul edilen Werner Von Braun, Gene Krantz, İslam dünyasının gururu Faruk El-Baz, ayrıca onlara bu çalışmalar süresince var güçleriyle destek olan daha nice araştırmacı, bu kadar sefil bir yalanın oyuncağı olacak kadar basit, sıradan ve şahsiyetsiz tipler miydi? Dikkat ediniz; burada 6500 kişilik bir `bilim insanları ordusu`nun -ki bunlar Ay yolculukları sırasında tek bir mekanda değil, hem ABD`nin hem de dünyanın dört bir köşesindeki laboratuar ve üslerde olayı takip etmekteydiler- 37 yıldır ağızlarından tek bir kelime kaçırmadan, bunu eşlerine, çocuklarına, kardeşlerine, arkadaşlarına bir an bile anlatmadan özenle sakladıkları `kolektif bir yalan`dan söz ediyoruz."

Ve denemeler sırasında ölen 100 lerce Apollo astronatları. Ayrıca Aldrin'inin gösterdiği tepki de var. Tabii o dönemde de biliyorlardı mutlaka beyin kodlamasını. Düşününce antitezleri; haklılar diyorum yine de. Ancak insanlık adına, inşallah gidilmiştir diyorum.