Bilim ( Genel Konular )

Başlatan Tiversonus, 05 Ağustos 2009, 12:07:00

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Alemtac

#30
Elle yönetilebilen hologram geliştirildi 

Japon araştırmacılar, gerçek bir nesne gibi elle yönetilebilen ve elde dokunuş hissi yaratan hologram geliştirdi.

Tokyo Üniversitesi araştımacıları, ışıktan oluştuğu için elbette dokunamadığımız hologramları, hem elle yönetilebilir, hem de dokunuş hissi verir hale getirdi.

Hologramlarla etkileşebilmek için, kullanıcı, orta parmağının ucuna geri yansıtıcı bir işaret takıyor.

Bu işaret, iki adet kızılötesi LED lamba ile aydınlatılıyor. Parmağın yeri ve elin üc boyutlu ortamdaki hareketi, iki adet Wiimote ile (evet, bildiğimiz Nintendo Wii kumandası ile) takip ediliyor.

Böylece kullanıcı, eli holograma yaklaştığında görüntüyü gerçek bir nesne gibi hareket ettiriyor. Elindeki dokunuş hissi de, "akustik radyasyon" denen bir ultrason metodu ile deride baskı oluşturarak yapılıyor.

Kaynak: Yahoyt.com
 

Alemtac

#31
Aslında uzay yolculuğu için tasarlanmışlardı!

Uzay yolculuklarında kullanılması için geliştirilmiş pek çok nesneyi günlük hayatta sıradan bir şeymiş gibi kullandığınızı biliyor muydunuz?

Sadece belli bazı ülkeler uzay yolculuğunu gerçekleştirebildi ancak pepimiz biraz astronot sayılırız. Zira, uzay yolculuklarında kullanılması için geliştirilmiş ürünlerden bazılarını, evimize yerleşmeden önce uzaya gittiklerini hiç bilmeden kullanıp duruyoruz.

Yangın alarmı: İlk olarak 1970'lerde, Skylab uzay istasyonuna yerleştirilmek üzere tasarlandı. Artık pek çok ülkede evlerde bulundurmak mecburi.

Şarjlı el aletleri: Kablosuz, şarjlı pille çalışan matkap, tornavida gibi el aletleri, Apollo 12'daki astronotlara Ay'dan örnek toplamada yardımcı olması için, NASA tarafından Black&Decker'a yaptırıldı.

Nitinol: Nikel ve titanyum alaşımı olan bu metal "hafızalı", yani büküldüğünde, ilk şekline geri dönüyor. Uzay araçlarında kullanılmak üzere geliştirilen alaşımdan, şu an bildiğimiz diş teli yapılıyor!

Sis camı: NASA, uzay araçlarının atmosferden çıkış ve atmosferden girişinde görüşün engellenmemesi için, cama kaplanacak bir madde üretti. Bu madde daha sonra, kayakçıların siste görmelerini sağlayan gözlüklerde kullanılmaya başladı.

Astronot kalemi: İçindeki basınçlı kartuşlar sayesinde ters dururken de yazabilen bu kalem, günlük hayatta daha ziyade hava atmakta kullanılıyor.

El kameraları: Kameraların omuzda tutulan ve sadece televizyon kanallarıyla film stüdyolarında bulunan şeyler olması, Ay'a iniş yapacak aracın bacağına tutturulabilecek kadar küçük bir kamera yapılması gereksinimiyle başladı. Oradan da Flip Mino'lara kadar geldi işte.

Kişisel bilgisayarlar: IBM'in minicik uzay gemisi kabinine sığdırabilmek için, ayakkabı kutusu boyuna küçülttüğü bilgisayarlar ve onların işlemcileri, sonradan kişisel bilgisayarların gelişiminde çok büyük rol oynadı. Yoksa bilgisayarların, hala evimizde kendi odası olmak durumunda kalacaktı.

Kredi kartları: Bir yuvadan geçirilerek "okutulan" manyetik şeritli kartlar, ilk olarak, farklı kaynaklardan gelen verileri, uzay gemisinin bilgisayarına iletmede kullanıldı. Şimdi hayatlarına cüzdanlarımızda devam ediyorlar.

Kaynak: Yahoyt.com
 

Tiversonus

#32
Uygarığın Beşiğinde Bir Renk: Anadolu'da Keltler


Anadolu pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış, kimileri için yurt olmuş kimileri için yalnızca geçit noktası olan eşsiz bir yer. Anadolu uygarlıkları saymakla tükenmiyor: Hattiler, Hititler, Asurlar, Akhalar, Frigler, Hellenler, Urartular, Lidyalılar, Likyalılar, Romalılar, Türkler ve daha birçok kavim bu toprakların kültürel zenginliğine katkıda bulunmuşlar. Bunlar arasında diğerlerine göre daha az tanıdığımız bir kavim daha Keltler.



Anadolu'daki adlarıyla Galatlar özellikle Orta Anadolu tarihinde önemli bir yere sahip. Ankara'yı ilk kez başkent yapan ve adını veren kavmin Galatlar olduğunu biliyor muydunuz?


Galatlar, ya da diğer adlarıyla Keltler köken olarak Avrupalı bir kavim. MÖ 300'lü yıllarda Kelt kabileleri Avrupa'ya yayılmış. Bugün Avrupa'da ve Türkiye'de Galatların anısını taşıyan birçok yer var. Bu yerlerin isimleri bize ipucu veriyor. Sözgelimi Avrupa'da Galya, Galiçya, ülkemizde Gelibolu (Gallipoli), Galata gibi yerler Keltlerin izlerini taşıyor.


Antikçağ'da Galatia olarak adlandırılan bölge, adını MÖ 278'de Küçükasya'ya göç etmiş Galatlardan alıyor. Böylelikle bir zamanlar "Frigya" olan topraklar Galatların buraya yerleflmesinin ardından Galatia adını al›yor. Gerek Helenler gerekse de Romalılar bu insanlara "Bol Pantolonlular" lakabını takmışlar. Galatların kadınları da erkekleri de ayak bileklerinde toplanmış bol pantolonlar(bir nevi potur) giyerlermiş. Ayakkabıları nın altları da çiviliymiş.


Anadolu'ya yağmacı bir kavim olarak gelen Keltler, burada yağmalar yaptılarsa da, bir süre daha uygar bir görünüm çizerek yerleşik yaşam biçimine geçmişlerdi. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Galatlar hakkında şöyle yazıyor: "Onlardan daha iyi sihirbaz ve daha üstün kâhin yoktu. Fakat bu güçlerini asla şarlatan gibi kullanmadılar. Cinlere ve halkın önem verdiği Tanrı güçlerine pek inanmadılar. Toprak anayı dölleyen bir Tanrı-Baba Gök'e inanıyorlardı. Bu nedenle de göğe yakın olmak için her zaman göğe doğru yükselen, şimşek ya da yıldırım çeken, göğün verdiklerini alan her coğrafyayı kutsal saydılar."


Galatlar geniş bölgede üç boya ayrılarak yerleştiler. Sivrihisar (Pessinus ), Ankara (Ankyra) ve Yozgat Büyüknefes (Tavium) bu üç boyun merkezi oldu. Galatia'nın MÖ 1. yüzyılın sonlarında Roma egemenliğine girmesinden sonra kendi kültürel kimliklerini koruyamayarak asimile oldular.


Galatların Anadolu'ya girişi, Bithnia Kralı 1. Nikomedes (MÖ 279-255) zamanında olmuştu. 1. Nikomedes, bugün Nemrut dağında gördüğümüz heykelleri yaptıran 1. Antiokhos'a karşı krallığını savunmak amacıyla çeşitli ittifaklar kurma gereği duymuştu. Komşularıyla anlaşmalar yapan Nikomedes, kentlere yönetici olarak yerleştirdiği kardeşlerinin isyan haberini duyduğunda gücünün zayıfladığını düşündü ve dışarıdan yardım aramaya girişti. Bu sırada, bir süre önce Makedonya ve Yunanistan'ı istila eden Galat reislerinden ikisi; Leonarrios ve Lutharios, kendi boylarını alarak esas ordudan ayrılmış, Gelibolu yarımadasını ve onun kuzeybatısındaki Lysimakheia kentini ele geçirmişlerdi. Bugün kullandığımız Gelibolu adının yarımadaya verilmesi yine Galatlar nedeniyle Burası Galli-poli, yani "Galatların yerleştiği yer" olarak biliniyordu. Bu söz zamanla Türkçede Gelibolu'ya dönüştü. Tarihçi Livius'un anlattığına göre, Nikomedes, Leonarrios'la bir anlaşma yaparak, onu ordusuyla birlikte İstanbul Boğazı'ndan geçirmiş ve ülkesine getirmişti. Onun yardımıyla kardeşlerini yenen Nikomedes, toprakalarını genişletme olanağı da bulmuştu.


Bu sırada Lutharios'un emrindeki Galatlar da Çanakkale Boğazını geçmişler ve Anadolu'ya gelmişlerdi. Eş ve çocuklarıyla birlikte yaklaşık 20.000 kişi oldukları sanılan iki grup birleşip Sakarya ve Kızılırmak arasındaki bölgeye yerleştiler.


Anadolu'da Galatya bölgesi


Bir baflka tarihçi Cassius Dio'ysa, bir zamanlar önderleri Brennos başkanlığında Yunan kentlerini yağmalayan Galatların Trakya'ya geldiklerini, oradan da Bithynia'ya geçtiklerini ve Frigya'dan, Paflagonya'dan, Olympos (Uludağ) Dağı'nın bulunduuu Mysia'dan, ayrıca Kapadokya'dan bazı kısımları ayırarak oralara yerleştiklerini söylüyor. Nikomedes'in, hizmetleri karşılığınnda Galatları kendisine bağlı Frigya'ya yerleştirdiği de bir başka iddia. Galatların, Anadolu'nun ortasına yerleşmeleriyle ilgili başka öyküler de var. Byzantion'lu Stephanos'un Ethnika adlı ünlü coğrafya sözlüğünün "Ankyra" maddesine göre MÖ 278'de Küçükasya'ya gelen Galatlar, Pontus Kralı 1. Mithridates Ktistes'in ordusunda paralı asker olarak, Mısır Kralı 2. Ptolemaios'a karşı Paşagonya yöresinde savaşmışlar. Bozguna uğrayan Mısır ordusunu denize kadar kovalamışlar, hatta Mısırlıların birçok savaş gemisini de ele geçirmişler. 1.  Mithridates, Galatların bu yardımına karşılık olarak onlara Kızılırmak ve Sakarya ırmakları arasındaki toprakları bağışlamış. Galatlar, Mısırlıların gemilerinden aldıkları çapaları zaferlerinin bir belgesi olarak beraberlerinde yeni yurtlarına getirmişler ve bölgede bir kent kurup adını, çapa anlamına gelen Ankyra koymuşlar.


Galatlar ve Ankara kenti üzerine yapılan yorumlar farklılıklar gösteriyor. Kimi kaynaklara göre Galatlar Ankyra kentini sonradan ele geçirmişti. Kentin kurucusu, Frigya kralı Gordios'un oğlu Midas'tır. Galatların yurdunun onlara çeşitli krallar tarafından bağışllandığı görüşü tarihçiler arasında ağır basıyor.1. Nikomedes ve 1. Mithridates, Galatları orduları nda paralı asker olarak kullanmalarına karşın, barış zamanlarında yönetilmeleri çok zor bir kavim olduklarından, onları kendi krallıklarında değil de uygun bir uzaklıkta yerleştirmeyi daha yararlı görmüşler.


Bu iki kralın görüşlerine göre Galatlardan yardım istenebilir, onlar paralı asker olarak tutulabilir ama asla kendi topraklarına yerleşmelerine izin verilemezdi.  Çünkü Galatlar bir kere bir krallığın topraklarına yerleştiklerinde, buraları ele geçirme ve yağmalama hevesine kapılıyorlardı. Bu nedenle Galatlar, 1. Nikomedes'in güvencesinde Frigya'nın hakimi olmufllardı. Bu bölgenin asıl sahibi Nikomedes değildi. Galatlarla müttefik olan Nikomedes, Seleukos Kralı 1.  Antiokhos'un desteklediği isyankâr kardeşi Zipoites'i ortadan kaldırdıktan sonra Antiokhos'la karşı karşıya gelmemek ve kendi krallığını korumak için Galatlardan bir tampon bölge oluşturmak istiyordu. 1. Nikomedes ve 1. Mithridates, Galatları Frigya'ya yerleştirerek kendi güvenliklerini sağlıyorlardı.

Tiversonus

#33
Galatlar hakkındaki bilgilerin bir kısmını günümüze aktaran ünlü Frans›z araştırmacı Fernand Lequenne. Şöyle diyor Lequenne: "Galatlar'ın düşmandan ve kendilerine kinle bakan yüzlerden başka bir şeyle karşılaşmadıklarını sanmayalım. Hiç de böyle değil. İskender'in seferlerinden beri Asya'da kol gezen bir sürü maceraperest onlara katılıyordu.  Aynı zamanda Helenizm'e karşı derin bir tepki göstermeye hazır olan Anadolu'nun yerli halkı, bu adamları öç alıcı olarak görüyordu. Tektosaglar (Galat boyu) kendilerine düşen ve tutunmalarına olanak veren yüksek yaylalardaki bu tepkiyi çok daha güçlü bulmuşlardı."


Kelt geleneklerinde olduğu gibi ülkeye sahip olan kabileler ayrı bölgelerde yaşıyordu ve her boyun kendi şefi vardı.  Bu şeşere tetrark adı veriliyordu.  Orta Anadolu'da Tektosagların yaşadıkları ülke belki de Asya'n›n en yokul yörelerinden biriydi. Fakat yine de, o dönemde Anadolu şimdikinden daha çok orman, tarla ve çayıra sahipti. Bozkır daha azdı. Ankara civarında şimdiki kurak tepelerin yerinde geniş ormanlar uzanıyordu. Burada bugün Filistin, Lübnan ve Asya'nın birçok bölgesinde olduğu gibi bir ağaçsızlaşma ve kuraklaşma söz konusu.  Ormanlar özellikle yaylayı Bithynia, Karadeniz ve Kafkasya yönünden saran dağların üstündeydi. Galatlar'ın pek sevdiği meşe, gürgen ve çam ormanları, büyük olasılıkla tıpkı Keltlerde olduğu gibi kutsal din adamları druidlerin doğaya yönelik ayinlerini yaptıkları yerlerdi. Buralar Keltler'in kutsal hayvanları olan geyikler ve yaban domuzlarıyla doluydu.


Öte yandan Karadeniz'e doğru alçalan yüksek yaylalar (ortalama yükseklik 1000 metre) ve kimi zaman bulutları yere kadar inen uçsuz bucaksız bir gök Galatların yurdunu masalsı bir havaya büründürüyordu. Ünlü coğrafyacı Strabon bu bölgeyi şöyle anlatıyor:

 "Galat Yaylası'na çıkmak için her yanda köpüklü sellerin aktığı vadiler aşılır.  Karadeniz'e dökülen iki büyük nehir vardır: Batıda Frigya Yaylası'nın vahşi tepelerinden doğan, kutsal Gallos Irmağı'nın birleştiği Pessinus'tan itibaren gemilerin geçmesine elverişli olan, bol balıklı Sangaros (Sakarya), doğuda yukarı Fırat'ın yakınındaki yüksek yaylalardan doğup, dar boğazlardan akan, bulanık sulu, gemisiz, balıksız Halys (Kızılırmak).Bu iki nehrin güney kolları arasındaki yayla, Ionya'ya doğru ortasında Tatta (Tuz Gölü) bulunan büyük bir tuz çölüyle korunur; göl o kadar tuzludur ki, üstünden geçen kuşlar, kanatlarına biriken tuz billurlarının ağırlığından hemen düşer ölürler."


Savaşçı ve yağmacı bir kavim olarak bilinen Galatlar, yerleştikleri bölgeyi, kendi karakterlerine uygun bulmuşlardı.  Galatia bölgesi çok sayıda sığır, domuz, at, keçi yetiştirmeye elverişli düzlüklerin yanısıra, bölgede görülmedik derecede saf ve bol tane veren geniş arpa ve buğday tarlalarına sahipti. Strabon'a göre, doğuştan iyi hayvan yetiştiricisi olan ve et saklamayı bilen Galatlar, önceleri yünleri ve sucuklarıyla, tarımcılığı öğrendikten sonraysa ekmekleri ve biralarıyla yörede ün salmışlardı. Bunların yanında bölgeye yerleşen ve tarımla uğraşmaya başlayan Galatların nüfusu da hızla artıyordu. Çevre kentler, Galatların artan nüfusundan endişe duyuyordu, çünkü yağmacı bir halk olan Galatlar çevrelerine korku salmıştı. Bundan payını alanlardan biri de Bergama (Pergamon) kentiydi.


Keltlerin Anadolu'ya girdiği dönemlerde kral olan 1. Eumenes'in ölümünün ardından Bergama'nın başına Attalos geçmişti. Bergamalılar da birçok Anadolu kenti gibi o dönemde Galatlara haraç veriyordu. Attalos Bergama kralı olduğunda bu haracı vermeyi reddetti. Bunun üzerine Galat Tolistobag kabilesi Bergama üzerine yürüdü. Attalos onları karşıladı ve Galatlar yenildiler. Fakat bunun öcünü almak için hazırlanan Tolistoboglar, diğer bir Galat boyu olan Tektosaglarla birleştiler. Bu fırsattan yararlanarak Bergama'yı egemenliği altına almak isteyen Antiokhos Hiyeraks da Galatlarla birleşti. Böylece güçlü bir ordu oluşturan Galatlar Bergama'ya saldırdı.  Bu savaş sonunda bir zafer kazanan kral Attalos'a, Soter (kurtarıcı) unvanı verildi.  Galatlar ilk kez böylesine bir yenilgi almıştı. Kral Attalos bu zaferini ölümsüzleştirmek için hem yıllık bir festival düzenlenmesini emretti hem de sonradan dünyanın yedi harikasından biri olarak görülen Zeus sunağını yaptırdı. Bu sunağın çevresindeki rölyeşerde Attalos'un Galatlara karşı kazandığı zafer anlatılıyordu.


Galatlar›n etkinliği Küçükasya'da her zaman sürdüyse de, sürekli savaşlardan dolayı yıpranan bir halk görüntüsü çizdiler.  Bununla birlikte, bölge Roma egemenliğine girene kadar etkiliydiler. Anadolu'da pek çok savaşta aranan paralı askerler olarak varlıklarını sürdürdüler.


Galatlar esir olmaktansa topluca intihar etmeyi yeğliyorlardı.


Son olarak Seleukoslar Romalılara karşı yaptıkları savaşta yenildiklerinde Anadolu el değiştirdi ve MÖ 189'da bölgede Roma etkisi başladı. MÖ 64'teyse Galatya Roma'nın eyaletlerinden birisi olarak düzenlendi.  Keltlerin Anadolu'daki serüveninin bu kadarla sınırlı olduğunu sanabiliriz.


Ne var ki yıllar önce bir gazetede Semih Kaplanoğlu imzasıyla yayımlanan bir yazı da Anadolu'ya gelen başka Keltlerden söz ediliyor. Bunlar yıllar sonra haçlı seferleriyle Anadolu'ya gelmiş, Anadolu'nun dağlarında kalmış Keltler. Şöyle anlatılıyor bu tarihi olay:

"1094 yılında, Kuzey Britanya Kelt köylüleri birkaç yıl önce tanıştıkları ve kılıç zoruyla iman ettikleri isa'ya daha yeni yeni alışmaya çalışıyorlardı. Norfolk kontu Ralph Guader'e bağlı Bretagne şövalyeleri sisli bir kış günü erkekleri toplayıp götürdüklerinde, kadınlar gizledikleri totemleri tekrar ortaya çıkardılar ve erkeklerinin Raymond'un 1. haçlı seferi için askere alındığını öğrendiler. Kelt erkekleri düzenli ordunun onları beklediği kuzey Fransa'ya geçirildiler; iki yıl sürecek-önce Alpler üzerinden İtalya'ya sonra Draç ve Selanik'e, oradan da İstanbul'a sefere çıkarıldılar. Pek çoğu, bu zorlu yolculuk sırasında öldü. Bizans'ın başkentini geçip İznik önlerine ulaşabildiklerinde, koca orduda Keltlerin sayısı yüzü ancak geçiyordu. Aynı yıllar... Orta Asya... Selçuklu sultanı Kılıçarslan'ın komutanları, adım adım yaklaşan haçlı ordusuna karşı koyabilmek için Buhara civarında yerleşik düzene geçmeye çalışıyor. Şamanist Türkmenleri önce Müslüman yapıyor, sonra da orduya katıyorlar. Türkmen kadınları gök-deniz tanrılarını kuşlar-balıklarla yeryüzüne çağırıyor, haberci tanrılar, erkeklerinin Anadolu'ya, İznik önlerine savaşmaya götürüldüklerini söylüyor..."


Doğa güçlerine inanan yeni Hıristiyan olmuş Keltlerle şamanizmi yeni terk etmiş Müslüman Türkmenlerin Anadolu'da karşılaşmaları başlı başına bir söylence havasında geçse gerek. Tarihçi Foucher de Chartres'ın haçlı seferi sorasındaki notları, olanları anlatır gibidir:

 "Keltlerin başı olan şövalye Gnut, savaş sonrası ormanda gezerken çaputlarla süslenmiş kayın ağacına rastlar, burası onun için kutsal bir yerdir ve orada göktanrısına kendini yakın hisseder ve dans eder. Ağacı Türkmenlerin süslediğini bilmemektedir.


İki kavim çok daha sonra Eskişehir düştükten ve Kapadokya geçilip, Akdeniz'e vard›ktan sonra karşılaşır. Adana Haçlılar tarafından alınır. Haçlı Ordusu Adana'da mevsim nedeniyle duraksar; şövalye Gnut'a Toroslarda bir Roma şatosu düşer. şövalye kalan Keltlerle oraya yerleşir. Bir gece Türkmenler şatoyu kuşatır. İlk çatışma çetin geçer.  Birkaç gün sonra Gnut dışarıya bir elçi gönderir. Türkmenlerin komutanı Tusi Abu, elçiyi sur önünde karşılar. Elçi toprağa mesajını çizer. Mesaj, şahin, güneş, ay ve at şekillerinden oluşuyordur. Tusi Abu çok şaşırır çünkü y›llardır karşılaştığı bu insanları Hıristiyan sanmaktadır.  Ama yere çizilenler kendi şaman sembolleridir ve anladığı kadarıyla bahar şenliğini anlatmaktadır." İki kavim o bahar bayramını ve sonraki bayramları birlikte kutlar. Zamanla Toroslarda yerli halkla karışan Keltlerin öyküsü de böyle. Göğe-toprağa inanan bu insanların korktukları tek şeyse göğün bir gün başlarına çökmesiymiş. Anadolu'ya gelen Galatlar yolları üzerinde gördükleri insan biçimli Yunan tanrılarındansa hiç etkilenmemişler. Kelt liderlerinden Brennos'un tanrı heykellerini görünce gülüp, onları aşağıladığı söyleniyor.


Bununla birlikte bu durum her zaman geçerli değil. Galatların, yerleştikleri toprakların otokton tanrılarına saygı gösterdiği anlatılıyor. Sözgelimi Julius Caesar, Galya seferini anlattığı yazılarında Gallilerin Roma ve Helen tanrılarına taptıklarını ve özellikle de Mercurios'a inandıklarını söylüyor. Bununla birlikte bu görüş yalnızca kendi öz niteliklerini yitiren Galliler arasında geçerli olmalı.


Öte yandan Anadolu'ya gelen Galatların zamanla yerli tanrıları benimsediğini, özellikle de Kibele'ye önem verdiklerini biliyoruz. Kibele kültü, Galatları kendisine bağlayacak özelliklere sahipti. Kırlarda yüksek yerlerde bulunan sunaklar, menhirler gibi dikilmiş taşlar, kayaya oyulmuş tahtlar, ana tanrıça inancı Galatların doğaya, hayvanlara olan sevgisine uygun düşüyordu.


Toplumsal yaşamda Galatları hayvancılıkla uğraşan, topraktan yalnızca ihtiyaçları kadarını alan, zenginlikleriniyse besledikleri koyun ve at sürülerinden sağladıklarını biliyoruz. Bu yönleri, onların Türkmenlerle benzer olan bir başka özellikleri. Geniş ve çok olan hayvan sürülerinden elde ettikleri hayvansal gıdalar ve yünler onların önemli zenginlik kaynaklarından biri. Ayrıca Galatlar elde ettikleri yünü boyamakta da ustaydı. Aynı şekilde bu yünlerden çok hoş dokumalar yaptıkları da biliniyor.


Galatlar Anadolu'ya geldiğinde savaşçı ve barbar olarak görülüyorlardı. Zamanla bu topraklarda yaşayanların etkileriyle Anadolu'ya uyum sağladılar. Anadolu, üzerinde yaşayan bütün halklar gibi onları da kendi potasında eritti ve kültür mozaiğinde hoş bir renk oldular.




Alıntı: Gökhan Tok

Kaynaklar:
Arslan, M., Antikçağ Anadolusu'nun Savaşçı Kavmi Galatlar, Arkeoloji
ve Sanat, 2000.
Anadolu Uygarl›kları,s: 298, Görsel Yay›nlar, 1982.
http://indoeuro.bizland.com/project/chron/chron3.html#280
http://en.wikipedia.org/wiki/Galatia[/size=1]

Tiversonus

#34
Keltler Ve Druidler


""Kelt" içine herhangi bir şeyin konulacağı ve herhangi bir şeyin çıkarılabileceği bir tür sihirli torbadır... Ünlü Kelt alacakaranlığında her şey mümkündür ve bu tanrılarınkinden çok mantığın alacakaranlığıdır." J. R. R. Tolkien


Tarihöncesi ve ilkçağ döneminde yaşayan Avrupa kavimlerinin bir bölümüdür. Keltler (Galli) antik Yunancada "keltoi, galatai", "onurlu ve cesur olanlar" anlamına gelmektedir. Dört bin yıl kadar önce Keltler, Orta Avrupa'dan göç ederek özellikle Britanya adaları'na ve Galya'ya yerleştiler. Keltlerin genelde Kırım ve civarında ortaya çıktıkları ve buradan geldikleri görüşü hâkimdir. Savaşçı, avcı ve çiftçiydiler. Keltler, gerek yaşama biçimi, gerek kültür yönünden özgün bir halktı. Ürünlerin koruyucusu sayılan kır tanrılarına taparlar, geleneklerin koruyucusu olan hem kâhin, hem yargıç niteliğindeki din adamlarının (druidler) yönetiminde yaşarlardı.


Keltlerin ilk kez keltoi tabiriyle anıldığı yazılı kaynak Yunanlı tarihçi Hecataeus'a (M.Ö. 517) aittir. Hecataeus, Kelt kabilelerini Rhenaina (Batı/Güneybatı Almanya) bölgesinde gösterir. Yunan mitolojisine göre "Keltus" Herakles ve Keltin'in oğludur. "Kelt" terimi (Yunanca Keltoi, Latince Celta) önceleri Yunan Massalia kolonisinin iç taraflarında yaşayan insanları tanımlamak için kullanılırdı. Terim daha sonra Latince "Galli" (Galyalılar) ve onunla ilişkili Yunanca "Galatoi" (Galatyalılar) kelimesiyle eşanlamlı olarak, İ.Ö. 3. yüzyılda Atlas okyanusu'ndan Karadeniz'e kadar geniş bir Avrupa kuşağına hâkim olup İspanya, İtalya ve Anadolu'da kolları olan güçlü bir insan grubunu tanımlamak için kullanıldı. Hatta Anadolu'ya göçen Galatyalıların başkentlerinin Ankara olduğu ve Ankara'nın adını da kelt kökenli gemi çapası anlamına gelen "ankrya"dan aldığı bazı tarih kitaplarında söylenir.


Hint-Avrupa diller ailesinin bir parçası olan ve şimdi Kelt Dilleri denilen bir dili konuşuyorlardı. Bu dillerin çağdaş temsilcileri Galce, Brötonca, İrlanda Dili ve İskoç Galce'sidir. Kelt Dilleri, 5000 yıl önce gelişmeye başlamıştır. Britanya ve İrlanda halklarının çoğu geç tarihöncesi dönemde Kelt dilleri konuşuyordu. Konuştukları diller Kafkas dillerine benzerlik gösterir. Onların binlerce sene evvel Kafkasya'dan göç ettiklerine dair efsaneleri vardır. Keltlerin izlerini Anadolu'da da bulmak mümkündür. Keltlerin eski elyazması rulolarının birçoğu kayıptır. Keltler, müziğin insan üzerindeki etkisini de incelemişlerdir.


Kelt toplumu her alanda yüksek derecede rekabetçiydi. Keltler güçlü bir rahip sınıfı olan, mağrur savaşçı bir ırk olarak gösterilir. Keltlerin dini inançlarında korular, pınarlar ve nehirler gibi doğal yerlere saygı gösterilirdi. Keltlerde kutsal kaynakların ayrı bir önemi vardı çünkü sular ana toprak tanrıçası'nın iyilik ve iyileştirici gücünü yaymaktaydılar. Bu nedenle, örneğin İngiltere'de "Bath" kaplıca kaynaklarında Tanrıça Sulis'e yaranmak için para atıyor veya hediye veya kurbanlıklar sunuyorlardı. Çünkü su tanrılarının kişilere su-toprak-üretkenlik-mutluluk–zenginlik zincirinde yardımcı olacaklarını düşünüyorlardı. Su bu kültürde arındırıcı özelliği ile çok önemlidir. Keltler hastalığın iyileşmesini, evlilik gibi olayların gelişmesini ve hatta ölümün gelişini suya bakarak açıklarlardı.


Druidler Kelt rahipleri olarak tanımlanırlar. Druid kelimesinin kökeni "Deru" kelimesi "sağlam, katı, sabit olmak" anlamına gelir. Toplumsal birçok olayda rol oynuyorlardı. Druidler güneş, ay, yıldızlar gibi tabiatın unsurlarını kutsal kabul eden ve meşe, dağların zirveleri, nehirler hatta bazı bitkilere saygı gösteren politeistler idi. Ateş bazı ulûhiyetlerin sembolü addedilirdi ve güneş de temizlenme ile ilişkiliydi. Druid takvimi ay, güneş ve bitkisel döngülerle işlerdi. Arkeolojik kalıntılar her yıl iki ekinoks ve gün dönümünün kutlandığını göstermektedir. Bu festivaller Güneşin konumu ile yapılmaktaydı. Atalardan miras yoluyla yeni fertlere kalan bir görevdir. Druidlerin görevleri ve pozisyonları Hindistan'daki Brahman kastı veya İran'daki Magi ile karşılaştırılabilir. Hint-Avrupa kökenli bu toplulukların barındırdığı bu tip sınıflar birbirlerine benzerdirler.


"Druidler eğitimliler sınıfında yer alan bir sınıftı. Mısırın rahipleri gibi bir sınıftılar. Kendi aralarında bir hiyerarşileri vardı. Yüce kralın, diğer kralların, soyluların ve çiftlik sahiplerinin birbiri ile sorunları arasında arabuluculuk yapar, sorunlara çözüm bulurlardı. Druidler rahiplik, hâkimlik, doktorluk, öğretmenlik, şairlik, astrologluk ve büyücülük yaparlardı. Kendi geliştirdikleri ve oldukça eski bir alfabe olan dikey ve yatay kalem vuruşlarından oluşan harflerin meydana getirdiği Ogam alfabesini gizli bir şifreleme tekniği biçiminde kullandılar. Ogam adı verilen işaretler Keltlere özgüdür ve bir tür şifreli yazıdır. Ogamların yazıdan da öte bir sembolizmi vardı. Kelt öğretilerinde sembolizm çok çeşitlidir. Her bir işaret aynı zamanda bir ağaca ya da bir hayvana da karşılık gelebiliyordu. Kadim tüm uygarlıklar gibi Druidler de bilgilerini genelde yazarak değil ezberleyerek birbirlerine "ağızdan kulağa" öğrettikleri öğretim tekniğini kullanmışlardır. Druid öğretisine göre sözün ve her ismin bir enerjisi vardı ve dikkatli kullanılması gerekiyordu. Druidlerin öğretileri ezoterik öğretilerdi ve sadece seçilmişlere sözlü olarak aktarılırdı. Tanrılara ancak tanrısal doğadan nasibini almış druidler vasıtası ile ulaşacağına inanıldığı için Druid filozoflar ve din adamları olmadıkça tören ya da kurban sunuları yapılmazdı."



Julius Caesar "Gallia Savaşı " adlı eserinde druidler hakkında şu bilgileri verir:

"Bütün Gallia'da sayılan ve sevilen şahıslar iki sınıfa ayrılır. Halka ise hemen hemen esir gözü ile bakılır. Kendiliklerinden hiç bir işe girişmedikleri gibi herhangi bir mesele konusunda görüşleri alınmaz. Yukarıda sözü edilen iki sınıftan biri Druidler, öteki ise şövalyelerdir. Birinciler din işleri ile uğraşırlar, resmi ve özel kurban törenini yapar, ayinlere ilişkin meseleleri yorumlarlar."


Druidlerin öğretmek istedikleri en belli başlı inanç ruhların ölmediği ve ölümden sonra bir kişiden başka kişiye geçtiğiydi. Bu inanç ölüm korkusunu ortadan kaldırmaktaydı. Kelt mitlerinde ruhun bedenden bedene geçtiğini, çeşitli kalıplarda varlığını sürdürdüğü ileri sürmekteydi. Yıldızlar ve hareketleri, evrenin ve yeryüzünün büyüklüğü, tabiatın özü, ölümsüz tanrıların kuvvet ve kudretleri konusunda birçok tartışmalar yaparlar ve bilgilerini gençliğe aktarırlardı. Keltler tanrısal babadan doğduklarını ileri sürerlerdi. Doğaüstü öğretilerine ek olarak ahlak sorunlarıyla da uğraşıyorlardı. Hem bireylerlerle ilgileniyorlar hem de toplumun iyiliği için çalışıyorlardı.


Kelt ve Sümer teolojileri birçok benzerlikler gösterir. Üç âlem; Yer, Yeraltı ve Gök anlayışı Şamanizm gibi Kelt tradisyonunda da vardır. Eski kadim gelenekler aralarındaki mesafe farkına rağmen özde birçok noktada benzeşirler. Örnek olarak Mayalar güneşe "kin" derler, Keltler olumlu bir şeyi tanımlamak için "kin" derler. Bu eski Mısır dilinde "khen" diye okunur."Kun" Çincede "güneşin altında/aydınlıkta birlikte" anlamına gelir. "Kün" Altay Türkçesinde güneş demektir.


Druidler aralarına kadınları da kabul ediyorlardı ve bunlar "druides" adını alıyorlardı. Bu orta çağ efsanelerinde sık sık geçen "Bilge Kadın" motifine de kaynaklık etmektedir.


Demir çağındaki diğer Avrupalılar gibi, erken dönem Keltleri de politeistik mitoloji ve dini yapıyı benimsemişlerdi. Kelt mitolojisine göre Keltlerin tanrıçalarından biri olan Danu'nun dört hazinesi vardır. Bu hazineler Nuada'nın Kılıcı, Dagda'nın asla boşalmayan Kazanı, Lugh'un Mızrağı ve "Kader Taşı" Lia Fail'dir.("Kutsal Kâse" ya da "Graal" olarak da hikâyelerde geçmiştir.) Ölüleri canlandırabilen karışımlar, hastaları iyileştirme gücüne sahip kişiler de birçok yerde geçer.


"Tüm mitolojilerde anlatım metamorfozlar vasıtasıyla yapılmaktaydı. Kelt efsanelerindeki "dev" motifi de aynı zamanda yabani, evrimleşmemiş olan sıradan kişiyi sembolize etmekteydi. Balık ise başkalaşımlarda ileri bir aşamayı insanlık merdivenindeki daha yüksek bir mertebeyi sembolize ediyordu. Keltlere göre meşe de kutsaldı, eğer meşe ağacı üzerinde ökse otu var ise bu onu çok daha kutsallaştırıyordu. Tören için uygun zaman ayın altıncı günü olarak seçiliyordu ve bu gün için yemek ve kurban edilecek iki beyaz boğa hazırlanıyordu. Druidlerin insan kurban edilen törenleri de yönettikleri çeşitli kaynaklarda yazılmaktadır. Druidler filozof ve teologlardır. Onlar "Bilgeliğin Üsdatları" olarak anılırdı. Druidlerin yanına öğretiyi öğrenmek ve yetişmek için gelen adaylar belli sınavlardan geçerler, diğer erginlenmeye dayalı öğretilerde olduğu gibi ölüm ve yeniden doğma sembolizmi ile derece atlarlardı. Orta Çağ boyunca varlığını sürdürecek şövalyelik kurumu da Druid öğretilerinden etkilenmiştir."


Druid öğretisine göre, evren üç bölümden oluşmuştu. Bunlardan birincisi üzerinde yaşadığımız toprak, ikincisi hayaletlerin ve kaybolmuş ruhların bulunduğu yeraltı ve üçüncüsü batı adalarının ve Avalon'un olduğu öteki dünya.


"En çok ağaçlar ve korular kutsaldı. Kutsal alanlar buralardan seçiliyor ve toplantılar buralarda yapılıyordu. Koruların dışında dağlar da kutsaldı. Druid öğretisine göre dağlar ilhamın geldiği, tanrısal varlıkların insanlarla konuştuğu yerlerdi. Dağların Druidler için bir önemi de buralardan çok daha iyi astronomik gözlemlerin yapılabiliyor olmasıydı. Yeraltı dünyası ise daha gizemlidir. Yeraltı dünyasına açılan kapılar ise mağaralardır. Mağaralar birçok değişik inanca esin kaynağı olmuşlardır. Mağaralar yeraltı dünyasına , "Periler Ülkesi"ne bir geçiş olarak kabul edildiği gibi bazı yeteneklerin de kazanıldığı bir yer olarak görülmüştür. Druid öğretisine göre mağaraların aslında bilinçaltını ya da insanın kendi içine yapılan yolculuğu temsil ettiği ve mağaraya girip çıkma motifinin erginlenmenin bir adımını oluşturduğu düşünülür." Keltler için sembolik olarak ağaç, yeraltı dünyası (geçmiş), yer(şimdi) ve gök(gelecek) arasında bir bağlantıyı temsil etmektedir. Druidler, ellerinde bir ağacın küçük bir sembolü olan değnekleri taşırlardı.


"Sezar'ın "Commentarii de bello Gallico"'sunda Galya'nın Keltik tanrılarını konu alan bir metin vardır. Burada Sezar Galya'da tapılan beş baş tanrıyı bu tanrıların Roma mitolojisindeki figürlerinin isimleri ile zikreder ve rollerini açıklar. Merkür(Hermes) içlerinden en önemlisidir. Merkür tüm sanatların yaratıcısı, kaynağı ve gezginler ile tüccarların koruyucusu olarak görülür. Galya'da bu tanrıdan sonra gelen dört tanrı ise Apollo, Mars, Jüpiter ve Minerva'dır. Apollo hastalıkları def eder, Minerva yetenekleri arttırır, Jüpiter göklere hükmeder ve Mars savaşı, savaşçılığı etkilerdi.


Kelt panteonunun en önemi ve baş tanrısı Dagda'dır. İsminin anlamı "İyi Tanrı"dır ki burada iyi ahlâklı, her durumda iyi olmak anlamda değil de, her şeyde güçlü olmak anlamındadır. Eşi tanrıça Morrígan'dır. Dagda bir baba figürüdür, kabilenin koruyucusudur ve temel tanrıdır. Morrígan, "Büyük Tanrıça" veya "Hayalet Tanrıça" antik İrlandalı Keltlerin, üçe ayrılmış savaş tanrıçasıydı. Bütün olarak Morrigu olarak anılırdı, fakat parçalarına da Nemhain, Macha ve Badh denirdi. Bunların her biri savaşın bir yönünü temsil etmekteydi. Çoğunlukla bir karga veya kuzgun olarak görünürdü."


"Belenus bölgesel bir tarım tanrısıydı. Onunla özdeşleşmiş "Beltaine" isimli büyük bir festival mevcuttu. İsmi "parlak ve parlayan", "ateş" gibi bir anlama sahiptir. Ayrıca Beltaine bayramında yakılan büyük ateşleri temsil etmekteydi. Kelt mitlerinde Tanrı Lug ise genç bir adam olarak görünür. Mızrak ve sapan silahlarıdır. Merkür'den farklı olarak bir eşi de bulunur; Maia." Keltlerin taptığı ama bugün isimleri haricinde haklarında pek bir şey bilinmeyen birçok tanrı vardır. Tanrıçalar, Kelt mitolojisinde ilahi eş olarak tanrıları tamamlarlar, onların yardımcıları gibidirler. Eril eşlerini tamamlayıcı yönleri dışında bu tanrıçalar bereket ve mevsimsel döngü ile de ilişkilidir.


"Eski Kelt tanrıları İrlanda Hıristiyan folklorunda nasıl perilere dönüşmüşse, İran, Mısır, Babil ve Hint tanrıları da, İslam halk inancında cinlere dönüşmüştür." diyor Joseph Campbell.


Druidler rahiplik, şifacılık, âlimlik ve büyü gibi görevleri kendilerinde bir araya getirmişlerdi. Resmi din Hıristiyanlık olduktan sonrada tüm Druidler rahip ve rahibeleri oluşturmuştur. Bu tüm kadim uygarlıklarda böyle devam etmiştir. Yeni inanç sistemi eskisini tamamen yıkmadan onun üzerine temellerini kurmuştur.


"Zaman zaman ateş ve su galip gelse de; evrenin ve insanların ruhu yok edilemez."Druid metni



Berk Yüksel

Kaynakça:

"Druidler" Erhan Altunay

www.tarihsayfam.com

http://www.teoriler.com

http://tr.wikipedia.org

Alemtac

#35
Düşünen ilk robot bir Türk idi...
Cenazeye katılanlar, son yolculuğuna uğurlamaya geldikleri Sezar'ın tabuttan kalkıp, bir tarafından diğerine döndüğünü görünce korkudan küçük dillerini yutarlar! Çok sevdikleri liderleri, bedenindeki yirmi üç bıçak darbesine rağmen gözleri önünde bir anlık dirilmiştir!..


Cumhuriyet

Dergi- Sezar'ı öldüren suikastçılara karşı halkı ayaklandırmak isteyen Antonius, Roma İmparatoru'nun bir mumyasını yaptırmış ve bir otomatla onu hareket ettirmiştir. Sezar'ın cenaze merasiminde yaşanılan bu olay, tarihte bilinen, insan şeklindeki ilk otomat örneklerinden biridir. 1206 yılında Diyarbakır'da El-Cezeri tarafından yazılan "Kitab el-Hiyel" adlı eserde de insan şeklinde otomatların nasıl yapıldığı ve çalıştığı anlatılır. İlk yazıldığı halinin kayıp olduğu bu eserin, Topkapı Sarayı'ndaki III. Ahmet Kütüphanesi'nde bulunan kopyası, kitabın basımıyla aynı tarihli olup, Osman el-Haskefi tarafından yazılmıştır.

Fırat ile Dicle arasındaki bölgeye Araplar "ada" anlamına gelen "El-Cezire" derler. İnsan şekilli otomatları tasarlayan El-Cezeri'nin tam adı da, Bedi'üz zaman Ebu'l İzz İsmail ibn el-Rezzaz el-Cezeri'dir. Su saatleri, otomatlar, su kaldırma düzenekleri tasarlayan El-Cezeri'nin kitabında hareket eden pek çok insan figürü dikkat çekicidir: Birbirine şerbet ikram eden iki şeyh, abdest suyu döken çocuk, ellerindeki kâselere içki dolduran insanların olduğu "saki kayığı" ve fil üstünde yolculuk yapan adam

El-Cezeri'nin hareket eden insan otomatlarından yalnızca birkaçıdır.

Hem hareket eden, hem de düşünen insan otomatını yapmayı başaran ise Wolfgang Ritter von Kempelen adlı Macar asıllı bir mekanikçidir. Kempelen'in 1769 yılında gerçekleştirdiği insan otomatı, bir masaya oturmuş ve karşısındakiyle satranç oynayan bir adamdır! Başı dönen, gözleri oynayan, bir eliyle ucuna sigara takılı uzun çubuğu tutan, öteki eliyle de taşların yerini değiştiren otomat, rakibin şahını tehdit edecek bir hamle yaptığında ses de çıkarmaktadır! Kempelen, Viyana'da, İmparatoriçe Maria Theresia'nın desteğiyle yaptığı otomatına "Satranç Oynayan Türk" adını vermiştir.

Dünyanın ilk hareket eden ve daha da önemlisi düşünen adam otomatı Büyük Frederich ile satranç oynar ve Prusya Kralı'nı herkesin gözü önünde bir güzel yener! Yendiği sadece Büyük Frederich olsa iyi!..

Robot Türk, satranç oyununda hiç yenilmemiş olan Napoleon Bonapart'ı da mat etmeyi başarır. Oyuna başlamadan önce, Satranç Oynayan Türk'ün kapakları ve çekmeceleri açılarak, çarklardan oluşan mekanizması tüm izleyicilere gösterilir. İnsanlık tarihinin en çok konuşulan ve en uzun süreli ilgi uyandıran otomatını görenler arasında ünlü yazar Goethe de vardır. Kempelen'in otomatı 1820'de Amerika'ya gönderilir. Makineye hayran olup, hakkında yazı yazanlardan biri de Edgar Allen Poe'dur...

Satranç Oynayan Türk'ün şöhreti tüm dünyayı sarar... Ne var ki, bir gün Johann Allgaier adlı biri çıkar ortaya!.. Allgaier, makinenin içinde kendisinin olduğunu, bir ayna sayesinde oturduğu yerin görülmediğini açıklar. Kempeler'in aslında bir sihirbaz olduğuna herkes inanır. Bunun da nedeni, Allgaier'in iki bacağı da kesik bir cüce oluşudur! Satranç Oynayan Türk'ü görmek isteyenler yine de sergilendiği fuarlara akın ederler. Ta ki, kimi kaynaklara göre Philadelphia, kimilerine göre de Chicago'daki bir yangında Satranç Oynayan Türk kül olana kadar...

Çekoslavak yazar Karel Capek, 1920 yılında kaleme aldığı "Evrensel Yapay İnsanlar Fabrikası" adlı tiyatro eserinde, insan şeklindeki otomatlara "robot" adını verir. O günden beri de hareket eden insan görünümlü makineler bu adla anılır. Hepimizin bildiği Oz Büyücüsü adlı masalda insan şeklindeki adama robot değil de, "teneke adam" denilmesinin nedeni, eserin L. Frank Baum tarafından 1900 yılında yazılmış olmasıdır.

Capek'in tüm dillere armağan ettiği "robot" sözcüğü için on yedi yaşında şiir yazan bir şair, bu şiirini yazıldığı 1942 yılından tam 63 yıl sonra, 2005 yılında yayınlanan 3. şiir kitabında sunar okurlarına. Kitabın önsözünde de, "yirminci yüzyılda Robot'u da ilgilendiren başlıca neler olmuş bunları anımsamakta yarar var" diyerek alt alta sıraladığı bilgilerden bazıları şunlardır: "Mekanik robota androit yani düşünen robot boyutu da ve biyonik adam türleri de eklenmiştir... Aya gidilmiştir, gezegenlere de ulaşılmaya başlanmıştır, uzayda elde edilen olanaklar şimdilik dünya için bazı yararlar sağlasa da çok geçmeden bunlar dünyadaki hedeflere karşı saldırı üsleri olarak kullanılabilecektir..."

Dört bölümden oluşan "Robot" şiirinden bir kıta okuyalım: "istediğini öldür / lüzum yok düşünmene cehennemlerde yanışı / ürkme hayattaki acılardan bile / voltlarla ölçülüdür/ bir robotun acıya dayanışı".

Bülent Ecevit'tir şairin adı!.. Kıbrıs'a yapılan askeri harekâtla ünlenecek ve "Karaoğlan" olarak bilinecek olan Bülent Ecevit, robot için şiir yazdığında on yedi yaşındadır... Ne gariptir ki, uzayda elde edilen olanakların ileride dünyaya saldırı üsleri olmasından endişe duyan Ecevit'in, Başbakan olduğu 21. hükümet döneminde Kıbrıs Barış Harekâtı yapılırken, Âşık Reyhani bir şiirinde şöyle seslenecektir: "Boş kavgayı terk edelim / İlim yolunu güdelim / Aya beraber gidelim / Çağdaş yoldaş dünyasında".

Kıbrıs Barış Harekâtı'nın gerçekleştiği 20 Temmuz 1974, insanın Ay'a adım attığı günün 5. yıldönümüdür!.. 2000'li yıllara gelindiğinde bile Türkiye ve Yunanistan, Ege Denizi'nde, tıpkı Ay gibi üstünde hayatın olmadığı küçük adacıklara bayrak dikme yarışını sürdürmekten vazgeçmeyeceklerdir!

23 Ağustos 2009

 

Tiversonus

#36
"Şu durmadan kurulup dağılan evrende Bir nefestir alacağın"

Ömer Hayyam




EVREN KURAMLARI


Başını kaldırıp hayranlıkla seyrettiği yıldızların, gezegenlerin nasıl ortaya çıktıklarını, nasıl yok olduklarını, nasıl hareket ettiklerini, enerjilerini nereden aldıklarını özel olarak merak etmeyen biri için gökbilimin temel sorunu, günlük yaşamımızda alıştığımız, hadi daha da ileri gidelim, okullarda öğrendiğimiz ya da zihnimizde canlandırabildiğimiz ölçülerle, boyutlarla uyumsuzluğu. Standart uzaklık birimi olan ışıkyılını, daha aşina olduğumuz bir ölçüye çevirmeye kalktığımızda karşımıza çıkan sayı, yaklaşık 10 trilyon kilometre. Bu durumda bize en yakın yıldız 40 trilyon kilometre ötemizde.


Samanyolu Gökadası Ve Güneşimiz


200 Milyar Civarındaki Gökadalar

Yolculuğumuzu sürdürelim. Samanyolu'nun yaklaşık 100 milyar yıldız barındırdığı sanılan, 100.000 ışıkyılı çapındaki diskini geçtik. Tanımadığımız, ışımayan gökcisimleri ya da tanımadığımız egzotik parçacıklardan oluşan, çok daha ötelere kadar uzanan karanlık haleden de çıktık. Şimdi gökadalar arası boşluktayız. Kendi gökadamızın cüce uydularını geride bıraktık, ufak tefek komşularımızı da selamladık, 2,4 milyon ışıkyılı uzaklıkta, mahallemizin patronu Andromeda gökadasını da geçtik. Yerel Grup diye adlandırılan kümemizden dışarı çıktığımızda, aslında bir arpa boyu yol gitmiş olmuyoruz. Ne yana bakarsak bakalım, görüyoruz ki ileride böyle küçük grupların oluşturduğu daha büyük gökada kümeleri, bunları bir araya getiren süperkümeler var. Arada muazzam boşluklar, bunların çevresine dantel gibi yayılmış gökadalar, ipliklerin kesişme noktalarına çöreklenmiş, binlerce gökadadan oluşan daha başka kümeler. Ne yana bakarsak bakalım, yaklaşık 14 milyar yıldızdan oluşmuş, en az 200 milyar gökada.


 

Kozmos'daki Gökadalar


Artık kozmolojinin (evrenbilim) ilgi alanındayız. İlgi konusu evrenin ortaya çıkışı, içeriği, işleyişi, tarihi ve geleceği. Bu alanın sorunuysa yalnızca çok daha büyümüş sayılar değil. Çünkü evreni açıklama iddiasındaki bu bilim dalı, akıl almaz uzaklıkların, olağanüstü büyük yapıların yanısıra, "atomaltı parçacıkların etkileşimliyle" de ilgili. Burada yalnızca sıradan meraklılar değil, pek çok bilim adamı için de sorun, insanlığın binlerce yıldır sorduğu soruların çok net yanıtları olmaması. Olanların da yalnızca alıştığımız ölçeklerle değil, "alıştığımız mantık kurallarıyla" da çelişir görünmesi. Görünen bir başka özelliği de, soruları yanıtlar görünen açıklama ya da kuramların, kısa sürede geçerliliğini yitirmesi...


Büyük patlama, zihnimizdeki birçok sorunu çözdüğü için sarıldığımız bir kuram... gerçi bırakın tüm evrendeki maddeyi, Dünya'yı bile çok gerilerde bir zaman içinde bir nokta halinde düşünmek güç... Ama evrenin 14 milyar yıl önce başladığı yolundaki hesaplar, yaşantımızda alıştığımız bir başlangıç duygusuna cevap veriyor...





Üstelik büyük patlama, evrenin içeriği, yoğunluğu, madde ve kuvvet parçacıklarının oluşumu ve derişimleri , yıldızların ve gökadaların nasıl ve ne zaman oluştukları konusunda bize çok değerli bilgiler sunmuş olan bir kuram.


Ancak tek başına açıklamada yetersiz kaldığı olgular da yok değil. Bunların başında; evrenin büyük ölçekte nasıl bu kadar "homojen" olduğu geliyor.


Büyük patlama, hemen ardından evrende meydana gelen yoğunluk farklarını açıklamakta da o kadar başarılı değil. Ayrıca evrenin genişleme hızının sabit mi olduğu, yoksa giderek hızlandığı mı yolundaki tartışmalara da fazla yardımı yok.


Kozmolojinin günümüzdeki standart modeli, orijinal büyük patlama ile şişme (enflasyon) senaryosunu birleştiren bir model. Şişme, Büyük Patlama'dan hemen sonra, evrenin yalnızca saniyenin neredeyse sonsuz küçüklükteki bir kesiri süresince (10-30 s) muazzam bir hızda genişlediğini söyleyen, ve mikrodalga fon ışınımı üzerinde yapılan son gözlem ve ölçümlerle doğrulanan bir senaryo. "Şişme", evrenin homojenliğini ve büyük ölçeklerde (100 megaparsekten daha büyük) gözlenen düzgün (izotropik) yapısını, düz geometrisini, gökadaların dağılımını ve mikrodalga fon ışınımındaki dalgalanmaları açıklayarak Büyük Patlama'nın eksikliklerini gidermek üzere geliştirilmiş bir senaryo.


Ancak, tüm bunlar standart modele, günümüz gözlemleriyle tümüyle örtüşen bir geçerlilik kazandırmıyor. Standart model, son gözlemlerin kesinlik kazandırdığı "ivmelenen genişleme" olgusunu ve "karanlık enerji" diye tanımlanan itici ve değişken boşluk enerjisini öngörmüyor. Standart modelin çok eleştirilen bir kusuru da "zamanın başlangıcını", evrenin başlangıç koşullarını ve evrenin uzak gelecekteki kaderi gibi önemli soruları havada bırakması.



Kozmolojik Dönme Dolap


Daha önce evrenin ivmelenen bir hızla genişlediği tezini ortaya atanlardan Paul Steinhardt (ve öğrencisi Neil Turok), evrenin bir "patlamayla" başlayıp "çöküş"le sona eren kozmik evrelerinin birbiri peşisıra "sonsuza kadar" sıralandığı kozmolojik bir model önerdiler. Steinhardt ve Turok'un önerisinin can alıcı noktası, standart modelin kusurları olan başlangıçtaki "tekilliği", günümüzdeki "karanlık enerjiyi" (quintessence) öngörmemesi gibi kusurlarını taşımayan, ayrıca günümüzde giderek yandaş kazanan sicim kuramının önerilerini de içeren bir genişleme tablosu çizebilmesi.


Standart modeldeki şişme evresi yerine Steinhardt'ın "Döngüsel Evren" modelinin her döngüsünde, (son yıllarda gözlemlerle doğrulanan) ağır bir tempoyla ivmelenen bir genişleme dönemi yer alıyor ve her seferinde bunu bir büzüşme dönemi izliyor. Steinhardt'a göre bu büzüşme, Büyük Patlama modelinin tek başına açıklamakta yetersiz kaldığı evrenin düzlüğü, homojenliği ve enerjisi gibi olguların ortaya çıkmasını sağlayarak, bir sonraki döngünün hazırlığını yapıyor.


Steinhardt'ın modeli, sonsuz sayıda genişleme ve büzüşme evresinin birbiri ardına sıralandığı bir evren resmi çiziyor. Tahmin edilebileceği gibi bu tablo, zamanda ne bir başlangıca, ne de bir sona gerek bırakıyor. Ayrıca bir başlangıç olmadığından "başlangıç koşulları" sorunu da kendiliğinden ortadan kalkmış oluyor. Steinhardt, modelinin karanlık madde olarak da şişme senaryolarına gerek kalmaksızın evrenin homojen yapısı, düz geometrisi ve içindeki yoğunluk dalgalanmalarını da yeterli bir biçimde ortaya koyduğunu söylüyor.


Steinhardt'ın modeli, 1930'larda ortaya atılmış "salınımlı evren" modellerinin, kusurlarından arındırılmış bir benzeri görünümünde. Salınım modelleri, madde yoğun ve dolayısıyla kütle-çekiminin genişlemeyi giderek yavaşlatıp sonunda geri çevirdiği kapalı bir evren düşüncesi üzerine kurulmuşlardı. Genişlemeyi çökme takip ediyor ve çökmenin yol açtığı enerji, bir yay gibi evrenin yeniden genişlemesine yol açıyordu. Bu modellerin sorunlarının başında, yine bir tekillik noktasından geçme zorunluluğu geliyordu. Üstelik bir döngü sırasında oluşan entropi (düzensizlik), bir sonraki evrenin düzensizliğine ekleniyor ve sonuçta her yeni döngü, bir öncekinden daha uzun hale geliyordu. Bu da geriye doğru gidildiğinde giderek kısalan döngüler, ve en sonunda da zaman içinde bir başlangıç noktasını gerekli kılmaktaydı. Ayrıca bugün evrenimizin madde yoğun, kapalı bir evren olmadığını biliyoruz. Tersine, içinde tanıdığımız ve tanımadığımız madde türlerinin, toplam enerji yoğunluğunun küçük bir bölümünü oluşturduğunun da farkındayız. İtici bir karanlık enerjinin egemenliğinde düz bir evren olduğunu da mikrodalga fon ışınımı üzerindeki ölçümlerden biliyoruz.





Bazı benzeşmelere karşın, Steinhardt'ın modelinin, salınımlı modellerden temel farkı, kapalı ve sonlu bir evren yerine, "sonsuz ve düz bir evreni" temel alması. Genişlemeyi geriye çevirip büzüşme devresini başlatmak için model, uzayın eğriliği yerine negatif (itici) bir potansiyel enerjiden (kütle-çekim) yararlanıyor. Ancak, döngüsel evren modelinde genişleme evresi oldukça uzun. Önce evren radyasyon ve maddenin egemenliğinde kalıyor, daha sonraysa giderek hızlanan uzun bir genişleme süreci başlıyor. Steinhardt, modelindeki genişlemenin, son yıllarda farkına varılan genişlemeyle örtüştüğünü de vurguluyor. İtici karanlık enerjinin sürüklediği genişleme, model için hayati önemde. Çünkü genişleme, mevcut evrendeki entropi, karadelikler ve öteki enkazı zaman içinde yok ederek, büzüşme, yaylanma ve yeni döngünün başlaması aşamalarına geçmeden önce evreni başlangıçtaki orijinal boşluk haline getiriyor.


Döngüsel evren modeli, elbette bir felsefi öneriler dizisinden ibaret değil. Önermelerini kuantum mekaniğine, kısmen de sicim kuramı adlı yeni bir teorik modele dayandırıyor (Bkz: Yeni Ufuklara-Sicim Kuramı). Çıkış noktası da şişme modelinde olduğu gibi, dört boyutlu bir kuantum alan kuramı içinde kütlçekiminin yanısıra bir skalar alan oluşması. Şişme modelinden ayrıldığı noktalar, kütleçekimin biçimiyle, skalar alanın madde ve ışınımla birleşmesinin değişik biçimleri.



Şişen Boşluk


Parçacık fiziğini yöneten yasalara göre, çok yüksek enerjilerde, örneğin Büyük Patlama'yı hemen izleyen anlarda evren trilyonlarca derece sıcaklıkta, neredeyse sonsuz yoğunlukta bir noktacık halindeyken ortaya çıkan madde, garip biçimler alabiliyor. Bazı durumlarda, bu parçalar kütleçekimini tersine çeviriyor ve kütleli parçacıklar birbirlerini çekecekleri yerde itebiliyorlar. Yine kurama göre, bu tür parçacıkların garip bir de özelliği oluyor: İçinde bulundukları uzay muazzam ölçüde genişlese de parçacıkların yoğunluğu aynı kalıyor. Parçacık fiziği kurallarına göre, uzayı dolduran bu itici madde, bir skalar alan olarak tanımlanabiliyor. Peki skalar alan ne? En basit anlatımıyla, uzayın değişik noktalarındaki bir sayı setini ifade etmenin bir yöntemi. Herhangi bir parametreyi farklı noktalarda ölçebiliyorsanız, (bir odadaki hava basıncı gibi) o zaman bir hava basıncı skalar alanından sözedebilirsiniz. Skalar alanların bir özelliği de kuantum dalgalanmalarının etkisi altında bulunmaları. Örneğin, yerçekiminin tersi etki yapan bir skalar alanda ortaya çıkan kuantum dalgalanmalar yeterli büyüklükteyse, uzayın bir bölümü hızla genişleyebilir. Bu skalar alanın içinde bulunduğu en küçük uzay parçası bile, çok kısa bir süre içinde exponential biçimde (katlı çarpanlarla) şişebilir.


Princeton Üniversitesi'nden fizikçi Alan Guth, geliştirdiği şişme kuramını, yerçekimine karşı etki yapan itici bir skalar alan üzerine bina ediyor. Guth'un geliştirdiği senaryo şöyle: Evren henüz saniyenin 10-35 yaşındayken bu skalar alanda meydana gelen kuantum dalgalanmaları, o anda bir protondan daha küçük olan evrenin boyutlarını, yine saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinin trilyonda biri kadar bir süre içinde 100 basamak birden katladı (önce 2 katı , sonra 2 x 2 = 4 katı, daha sonra 4 x 4 = 16 katı .... gibi 100 basamak). Bu şişme, itici maddenin kararsız hale gelip sonunda şişmenin oluşturduğu "enerjiyi madde ve ışınıma"dönüştürmesiyle sona erdi. Bu noktadan sonra evren genişlemesini çok daha ağır, ama günümüzde hızlandığını gözlediğimiz bir tempoda sürdürmeye başladı.


Guth'un bu modelinin, başta evrenin bugünkü durumunu açıklar görünmesine karşın, daha sonra bazı sorunların çıkması, kendisi de dahil olmak üzere başka kozmologların yeni yeni şişme modelleri geliştirmelerine yol açtı. Guth, ilk modelinde, itici kuvvetin egemen olduğu dönemden, ışınımın egemen olduğu döneme geçilmesini sağlayan faz geçişini, suyun kaynamasına benzetmişti. Kaynayan suyun içinde oluşan köpükler gibi, Guth'un orijinal modelinde de evren, şişmenin ardından çarpışıp birleşme olanağı bulamayan köpüklerle (ya da baloncuklarla) dolmuştu.


Bu soruna ilk çözümü, 1981 yılında Andrei Linde ile Paul Steinhardt ve Andreas Albrecht, birbirlerinden bağımsız olarak geliştirdikleri modelle getirdiler. Bu model, daha ağır işleyen bir faz geçişini temel alıyor ve köpükteki baloncuklar, giderek pelteleşen bir ortam içinde ortaya çıkıyorlardı. Bu süreç şişmeyi yavaşlatıp baloncuklara olağanüstü ölçeklere kadar büyüme olanağı sağlıyordu. Guth'a göre bu modelin doğru olması halinde öylesine büyük bir balon içinde yaşıyor olmamız gerekir ki, sınırlarını hiçbir zaman göremeyiz.


Daha sonra Steinhardt ve arkadaşları, faz geçişi senaryosu yerine skalar alanın değerinin değişmesine dayanan ve yeni enflasyon adını verdikleri bir şişme modeli geliştirdiler. Bu modelde itici skalar alan, başlangıçta tıpkı yokuşun başındaki bir top gibi yüksek bir potansiyel enerjiye sahipken, topun yuvarlanarak bir düzlükte durması gibi, en düşük enerji düzeyinde dengelenmek eğiliminde. Dolayısıyla, sistem denge noktasına doğru yol alırken, potansiyel enerjinin bir kısmı kinetik enerjiye, bu da sonunda şişme sürecini durduran ışınıma dönüşüyor. Işınımın bir bölümüyse daha sonra evreni dolduran maddeye dönüşüyor.


Linde'yse, daha sonra evrenin zorunlu olarak Büyük Patlama gibi sıcak ve yoğun bir dönemin ürünü olması gerektiğini reddederek, kaotik şişme denen bir model geliştirdi. Bu yaklaşıma göre, tümüyle rastlantısal olarak skalar alanın farklı farklı değerleri olabilir. Skalar alan, bazı yerlerde potansiyel enerjinin en alt düzeyi yakınlarında denge durumunda bulunurken, başka yerlerde daha fazla potansiyel enerjiye sahip olabilir. Enerjinin minimumda olduğu yerler şişmeyip düz kalırken, potansiyel enerji fazlası olan yerler şişerek katlı biçimde genişleyebilir.1980'li yıllardan beri kuramcılar, şişmenin yeni modellerini geliştirmeye devam ediyorlar: Açık şişme, iki aşamalı şişme, ya da farklı şişme modellerinin bileşimleri gibi...



Ek Boyutlarda Sörf


Daha önce şişme kuramcısıyken, zar evren modellerine transfer olan Steinhardt ve arkadaşlarının kafasını kurcalayansa, daha önce de değinildiği gibi, Büyük Patlama ve şişme sürecini içeren standart modelin, fizik yasalarının geçerliliğini yitirdiği bir tekillikten kaynaklanması. Steinhardt, Cambridge Üniversitesi'nden Neil Turok ile birlikte geçen yıl Yunanca'da ateşten doğma anlamına gelen "ekpyrosis" sözcüğünden esinlenerek ekpirotik evren adını verdikleri, sorunlarıyla birlikte Büyük Patlama ve şişmeyi de ortadan kaldıran bir model geliştirdiler. Gerçi bu modelde de evren bir patlamadan ve ateşten doğuyor; ama bu patlama bir tekillikten kaynaklanmıyor. Patlamanın kaynağı, evrenimizin doğuşuna yol açan, çok boyutlu boşlukta yanyana duran iki büyük plakanın çarpışması!





Daha sonra Steinhardt ve ekibi, ekpirotik evren modelini geliştirerek, yukarıda özetlediğimiz, çarpışmaların bir değil, "sonsuza kadar tekrarlandığı", başlangıcı ve sonu olmayan bir döngüsel evrenler modelini oluşturdular.


Steinhardt, kendi modeline göre evrenimizin bugünden sonraki yol haritasını şöyle çiziyor:

Standart modelde Büyük Patlama olarak tanımlananolaydan yaklaşık 14 milyar sonra, bugün evren, skalar alanın neredeyse sabit kaldığı ışınım -ve madde- egemenliğindeki dönemlerini geride bırakmış durumda. Bugün, potansiyel enerjisinin baskın hale gelerek, trilyonlarca yıl ya da daha fazla sürecek, ağır bir kozmik ivmelenme sürecinin başındayız. Bu süreç içinde evren, her Hubble hacmine yalnızca bir parçacık düşecek kadar genişlemiş olacak. Böylece evrende büyük patlamanın yarattığı maddenin, ışınımın ve karadeliklerin oluşturduğu entropi giderek azalacak, yüzeyindeki kırışıklıklar, buruşukluklar ortadan kalkacak ve düzgün, boş ve düz bir evren ortaya çıkacak. Daha sonra potansiyeldeki eğim, skalar alanın ters yöne doğru ağır ağır kaymasına neden olacak. Ancak kozmik ivmelenme, potansiyel enerjinin sıfır noktası yakınlarına kadar sürecek. Artık evren, skalar alanın kinetik enerjisinin egemenliğinde; ancak, genişleme bu enerjiyi zayıflatıyor. Sonunda toplam enerji (kinetik + negatif potansiyel) sıfırlanıyor ve evren bir an için statik duruma geçiyor. Daha sonra evrenin düzgün yoğunluğunda bozulmalar başlıyor. Skalar alan -sonsuz'a doğru yuvarlanmaya devam ettikçe, alanın kinetik enerjisi artıyor. Yani kütleçekim enerjisi, skalar alan kinetik enerjisine dönüşüyor. Böylece skalar alan potansiyel minimumundan geçiyor ve yaylanma (geriye dönüş) yakınlaşırken, kinetik enerji giderek baskın hale geliyor. Yaylanmadan ışınım ortaya çıkıyor ve evren genişlemeye başlıyor. Önceleri skalar kinetik enerji yoğunluğu ışınıma üstünlük sağlıyor, ancak hemen ardından evren, ışınımın egemenliğine giriyor. Skalar alanın hareketi hızla azalıyor ve böylece standart Büyük Patlama evrimi süresince (15 milyar yıl kadar) en yüksek değerine yakın bir yerde duruyor. Bundan sonra egemenlik, skalar alan potansiyel enerjisine geçiyor, alan -sonsuz'a yuvarlanmaya başlıyor, bir sonraki büyük çöküş gerçekleşiyor ve döngü yeniden başlıyor.




Tiversonus

#37
EK: Büyük Patlama ve Evrenin Genişlemesi


İçinde yaşadığımız evren genişliyor. Bunu biliyoruz; çünkü gökadaların ve gökada gruplarının gittikçe birbirlerinden uzaklaştığını görüyoruz. Bu genişleme, evrenin 14 milyar yıl önce oluştuğu, Büyük Patlama olarak adlandırılan çok sıcak ve yoğun olaydan beri devam ediyor.

Genişleyen evrenimizle ilgili 6 "sık sorulan soru" aşağıdadır.


1) Evrenin Merkezi Neresidir?


Evrenin merkezi yoktur, çünkü evrenin kenarı yoktur. Sınırlı bir evrende uzay kavislidir; öyle ki, düz bir çizgi boyunca milyarlarca ışıkyılı ilerleyebilseydiniz sonunda başladığınız noktaya geri dönecektiniz. Evrenimizin sonsuz olması da mümkün. Her iki durumda da, gökada grupları evreni tamamen doldurur ve her yönde birbirlerinden uzaklaşarak evreni genişletir (2. soruya bakınız).





Yalnızca 48 yıldız içeren çok küçük bir evren örneği. Bu yıldızların arasında uçan bir uzay gemisi, bu evrenin kenarını bulamaz. Eğer gemi evrenin bir kenarından çıkarsa, diğer kenarında tekrar belirir. Uzay gemisinin içindekiler, etraflarında sonsuz sayıda yıldız görürler. Bu evrenin hiçbir sınırı veya merkezi yoktur.


2) Büyük Patlama Evrenin Neresinde Meydana Gelmiştir?

Büyük Patlama'nın boş uzayda meydana gelen bir patlama olduğu ve patlamanın boş uzayda yayıldığı yönünde yaygın bir kabul var. Bu yanlış bir kabuldür.


Uzay ve zaman Büyük Patlama'da yaratıldı. Evrenin başlangıcında uzay tamamen madde ile doluydu. Madde, başlangıçta çok sıcak ve çok yoğundu. Daha sonra, sonunda bugün evrende gördüğümüz yıldız ve gökadaları oluşturacak şekilde genişledi ve soğudu.


Uzay, Büyük Patlama sırasında tek bir noktaya toplanmış olabilirse de, Büyük Patlama sırasında sonsuz olabilmesi de eşit oranda olasıdır. Her iki senaryoda da, uzay tamamen genişlemeye başlayan madde ile doluydu.





Genişlemenin bir merkezi yoktur, evren gerçekten her noktasında genişlemektedir. Herhangi bir gökadadaki herhangi bir gözlemci, evrendeki diğer gökadaların çoğunun kendinden uzaklaştığını görür.


"Büyük Patlama nerede oldu?" sorusunun tek cevabı, onun evrenin her yerinde meydana geldiğidir.



3) Dünya da Evrenle Birlikte Genişlemekte midir?


Ne Dünya, ne güneş sistemi, ne de Samanyolu genişlememektedir. Bu nesneler kütleçekimi etkisinin altında oluşmuş ve birbirlerinden uzaklaşmayı bırakmışlardır. Kütleçekimi, gökadaları da gruplar ve kümeler halinde bir arada tutmaktadır. Asıl olarak, evrende birbirinden uzaklaşanlar gökada grupları ve kümeleridir.



4) Evrenin Dışında Ne Var?


Uzay, Büyük Patlama'da yaratılmıştır. Evrenimizin bir kenarı veya sınırı yoktur; yani evrenimizin "dışı" diye bir şey yoktur (Bkz. Soru 1). Evrenimizin, sonsuz evrenlerin bir parçası olması olasıdır (Bkz. Soru 5); ancak bu evrenlerin içinde var olmak için ille de bir uzaya ihtiyaçları yoktur.




(5) Büyük Patlama'dan Önce Ne Vardı?


Zaman, Büyük Patlama'da yaratılmıştır. Büyük Patlama'dan önce var olup olmadığını bilmiyoruz. Bu nedenle bu soruyu cevaplamak zordur. Bazı kuramlar, evrenin sürekli olarak yaratılan sonsuz evrenlerin ("çoklu evren" olarak adlandırılır) bir parçası olduğu önermesinde bulunur. Bu olasıdır, ancak ispatlanması çok zordur.



6) Eğer Evren 14 Milyar Yaşındaysa, Gökadalar 14 Milyar Işıkyılından
Daha Uzağa Nasıl Gidebilmişlerdir?



Evrenimizin sonsuz büyüklükte olması ve Büyük Patlama'dan beri her yerinin madde ile doldurulmuş olması olasıdır (Bkz. Soru 2). Ancak; ortada evrenin ışık hızından daha hızlı genişlemesini engelleyen bir şey de yoktur. Evrendeki herhangi bir yerel noktada hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemese de, bu, evrenin tamamı için doğru değildir. Uzayın ne kadar hızlı genişleyeceği konusunda herhangi bir sınır yoktur.



Gökadaları, uzayı temsil eden esnek bir tabaka üzerinde duran toplar şeklinde hayal edebiliriz. Eğer tabakayı gerersek toplar birbirinden uzaklaşır. Birbirine yakın olan toplar birbirinden yavaşça uzaklaşacaktır. Birbirinden uzak olan toplar ise, birbirlerinden daha çabuk uzaklaşıyorlarmış gibi görünecektir.

Toplardan birinin üzerinde yaşayanlar, kendi toplarını durağan olarak göreceklerdir. Bu kişiler, yakındaki topların yavaşça uzaklaştığını ve uzaktaki topların hızla uzaklaştıklarını göreceklerdir. Çok uzaktaki toplar (ufkun ötesindekiler) ışık hızından daha hızlı uzaklaşıyor olabilir; ancak bu kişiler onları göremez, yerel olarak evrenin kendi bulundukları bölümünde hiçbir şey ışık hızından daha hızlı hareket edemez.



www.bulutsu.org

Tiversonus

#38
Bağlı Boyutlar


Peki ama bu plakalar ya da zarlar ne? Bu fazladan boyutlar da nereden çıkıyor?






Steinhardt ve Turok, yeni modellerini, son yıllarda yeniden kuramsal fiziğin gözdeleri arasına giren süpersicim kuramının son hali olan M-kuramına dayandırıyorlar. (Bkz: Yeni Ufuklara - Sicim Kuramı) Doğa kuvvetlerinden şiddetli çekirdek kuvveti, zayıf çekirdek kuvveti ve elektromanyetik kuvvetin etkileşimlerini kuantum mekaniğiyle açıklayan standart model, bildiğimiz parçacıkları noktasal varlıklar olarak tanımlar. Kozmolojik ölçekte etkileşen ve Einstein'ın genel görelilik kuramınca açıklanan kütleçekiminiyse açıklayamaz. Atomaltı ölçeklerdeki çekirdek kuvvetleriyle, kütleçekimini özdeşleştirebilme iddiasında olan süpersicim kuramına göre parçacıklar, sıfır boyutlu noktasal varlıklar değil, çok küçük de olsa (10-35m) uzamış, bir boyutlu (çizgi), iki boyutlu (zar) ya da üç boyutlu yapılar olarak tanımlanır.


Tanıdığımız ve tanımadığımız parçacıklar da bu açık ya da kapalı "sicim"lerin titreşim biçimlerine göre kimlik alırlar. Süpersicim ve sonraki versiyonu olan M-kuramı, birbiriyle bağdaşmayan kuvvetleri taşıyan parçacıklarla (bozon), bunların etkilediği madde parçacıklarını (fermiyon) özdeşleştirecek simetriyi kurabilmek için, her iki türden parçacıkların, karşı türden eş parçacıkları olması gerektiğini öne sürüyor. Ancak kuram, bu parçacıkların varlığı için, tanıdığımız dört boyutun (üç uzay boyutu ve zaman) dışında ilave boyutların varlığını da temel alıyor. Süpersicim ve M-kuramlarını oluşturan fizikçiler, bu ek boyutlardan altısının sicimler içinde akıl almaz küçüklükte yapılar halinde bir arada kıvrılmış olduğunu düşünüyorlar. Başkalarına göreyse, bu kadar küçük olmaları gerekmiyor. Bütün bunlar, ister kıvrık, ister açık, ister bir arada, ister ayrı olsunlar, bir "kütle uzayı" (bulk space) denen boşlukta etkileşiyorlar. M-kuramına dayalı kozmolojik modellerse, bu uzay içinde bizim tanıdığımız üç uzay boyutlu zar evrenler olduğunu öne sürüyorlar. Çünkü sicim kuramının çıkarsamalarına göre madde ve boyutlar zarlara hapsedilebilir. Ayrıca zarlar enerji (gerilim) taşırlar. Yani, kütle uzayda ne kadar boyut olursa olsun, yalnızca bizim tanıdığımız büyük ölçekli üç uzay boyutuna sahip zarlar (ya da evrenler) olabilir. Böyle bir üç boyutlu zara yapışan bir foton, fazladan boyutları inceleyemez. Dolayısıyla bu üç uzay + 1 zaman boyutlu, yani bizimki gibi dört boyutlu evrenlerde, kütleçekimi dışındaki kuvvetler, öteki boyutları hissetmiyorlar, bunlara etki yapmıyorlar ve bunlardan etkilenmiyorlar. Bir başka deyişle, üzerlerinde bulunan zara bağlı durumdalar. Dolayısıyla bunlara "sınır zarlar" da deniyor (boundary branes).


Ancak öteki kuvvetleri dört boyutlu (3 uzay + 1 zaman) zara bağlayan mekanizma, kütleçekimi için işlemiyor. Çünkü kütleçekimi, tarifi gereği kütle içinde, yani uzay-zamanın tümü içinde bulunmak zorunda.


Daha Büyük Patlama'nın, sonsuz küçüklükte bir noktacığı, 200 milyar gökadaya çevirmesini, şişmenin, evreni ışığınkinden çok daha büyük bir hızla akıl almaz boyutlara genişletmesini zihnimizde canlandırmakta güçlük çekerken, bu yeni evren modelleri, üç boyutlu zarlar aklımızı biraz daha zorluyor. Ama önerilen modelleri daha iyi kavrayabilmek için, üzerinde durdukları temelleri biraz daha yakından tanımak gerekiyor.


Daha önce maddenin ve boyutların zarlara hapsedilebileceğini görmüştük. Çok boyutlu kütle uzayda dört boyutlu (3 uzay + 1 zaman) bir zarın bulunabilmesi için bunların gerilim taşıması gerektiği de belirtildi. Önemli bir gereksinim de, kütle uzayda, zar üzerindeki gerilimle ayarlı itici bir negatif boşluk enerjisi bulunması. Hatta bazı kuramlara göre kütleçekimi de "tuzaklanabilir" - ya da en azından tuzağa düşmüş gibi davranabilir.


Ayrıca, Nima Arkani Hamed, Savas Dimopoulos ve G. Dvali adlı fizikçiler kısaca ADD modeli diye adlandırılan bir modelde, fazladan boyutların çaplarının Planck Ölçeği (10'33 m) değil de çok büyük, örneğin 1 mm kadar olması halinde, hiçbir ek parçacık ya da kuvvete gereksinim kalmadan evrenle ilgili tüm gözlemlerin geçerli olacağını öne sürdüler. Bu durumda yalnızca beş boyutlu ( 4 uzay + 1 zaman) bir kütle uzayı içinde bile zar evrenlerin bulunması mümkün. Böyle bir kütle uzayda, kütleçekimi taşıdığı düşünülen parçacık olan graviton, beş boyutu hissedecektir. Ancak bu beş boyutlu gravitonun, zar üzerinde yoğunlaşmış ve yalnızca dört boyutu hissediyormuş gibi davranan bir bağlı biçimi de olacaktır. Kütleçekiminin milimetrik, hatta sınırsız boyutta olabileceği, ancak, dört boyutlu "zar evren" üzerinde yoğunlaşacağı benzer bir model de Harvard Üniversitesi'nden Lisa Randall tarafından öneriliyor. Böyle bir geometride, metrenin uzunluğu bulunduğu yere göre değişecektir. Evrenin düz olmasına karşın uzay-zaman bükülmüş görünecektir. Çünkü kütleçekimsel bağlanmanın şiddetinin her tarafta aynı olmasına karşılık, fiziki kütle ölçekleri zar evrenden uzaklaştıkça katlı biçimde azalacak; böylece zarın uzaklarında kütleçekimi zayıf gibi algılanacaktır.



Makro Kozmos


Mikro Kozmos


Kütleçekiminin farklı davranış yeteneği ve zar üzerinde yoğunlaşmasının ilginç başka kozmolojik sonuçları da var. Örneğin, bir zar modelinde gravitonun dört boyutlu bir biçim alması nedeniyle zarın yüzeyi ve yakınları dört boyutlu görünüyor. Ancak kütle uzayın büyük kısmı bu moddaki gravitonla etkileşmediğinden, buralarda bulunan canlılar beş boyutlu bir evren algılayacaktır. Bu düşünceye göre uzay-zaman içerisinde bizler, pek çok başkalarının olduğu gibi bir "kütleçekim adayısınız. Biz, kozmolojik ölçekteki gözlemlerle bile uzayın çok küçük bir kısmını görebiliyoruz, ve gördüğümüz yerin dört boyutlu olması da, bulunduğumuz yerin yol açtığı bir rastlantı. Uzayın geri kalan kısmı beş, hatta on boyutlu olabilir, ama bunu hiçbir zaman bilmeyebiliriz.



Kim Haklı?



Uzak gökadalardaki süpernova patlamaları üzerinde yapılan duyarlı incelemeler, kozmologlara göre evrenin giderek ivmelenen bir biçimde genişlediğini kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyor. Peki genişleme hangi hızda gerçekleşiyor? Sonuçlar pek net değil, ve biraz da çelişkili. Uzak süpernovalar giderek artan bir ivmelenmeyi gösterirken, evrenden yayılan ilk ışığın fosili olan kozmik mikrodalga fon ışınımı üzerinde yapılan duyarlı gözlemler de, evrenin düz bir geometride olduğunu gösteriyor. Bu da şişme kuramcılarınca kendi tezlerinin doğruluğuna bir kanıt olarak sunuluyor. Çünkü evrenin yapısındaki büyük çaplı düzensizlikler ancak, başlangıçta ortaya çıkan kuantum dalgalanmalarının, kütleçekim dengesizliklerinin yolaçtığı şişmeyle bugükü boyutlarına taşınmasıyla oluşabilir.


Ama gördüğümüz gibi, zar evren kuramcıları, bu düzensiz yapıya farklı açıklamalar da getirebiliyorlar.


Şimdilik ortalık toz duman. Eldeki veriler her iki tarafa da hak verdirecek kadar belirsiz. Ancak daha güçlü uydular, sondalar, teleskoplar uzayda yeni gözlem yerlerini aldılar ve yeni işaretlere bakıyorlar. Bunlardan biri mikrodalga fon ışınımını daha duyarlı biçimde gözlemek üzere yerini almış olan MAP (Mikrodalga Anizotropi Sondası). MAP ve 2007 yılında uzaya fırlatılacak Planck uydusunun hedeflerinden biri de, Einstein'ın kuramına göre evrende bulunması gereken kütleçekim dalgalarını yakalayabilmek.


 Kütleçekim dalgaları, karadelikler ya da nötron yıldızları gibi büyük kütleli cisimlerin çarpışmasından da kaynaklanıyor; ama MAP ve Planck'ın arayacakları, Büyük Patlama'dan kaynaklanan kütleçekim dalgaları. Bunlar evrenin ilk anları hakkında daha sağlıklı bilgiler verip rakip kuramların sınanmasına olanak sağlayacak. Ancak, Büyük Patlama'nın yol açtığı kütleçekim dalgalarının boyları da evrenin boyutları kadar olduğundan ve bunları saptamak için de evren boyutunda araçlar gerektiğinden, uydular bunları, mikrodalga fonu üzerinde yol açtığı dolaylı etkileriyle incelemeye çalışacaklar.


Evrenimizin, bir sonraki silbaştana daha en azından trilyonlarca yıl zamanı var. Bizimse fazla zamanımız yok. Güneşimiz gerçi daha birkaç milyar yıl ışıyacak, ama insanlığın o kadar yıl ayakta kalacağı şüpheli.


 Neyse ki, evrenin hızlanışına paralel olarak bilgi birikimimiz de hızlanıyor. Gerçi yeni bilgilerle kafamız biraz daha karışıyor; ama artık can alıcı soruları yanıtlamaya yakınız gibi. Binlerce yıl merak ettik, düşündük. Evrenimizi kaplumbağa sırtlarından, çok farklı yerlere taşıdık. İçeriği hakkında çok şey öğrendik. Ancak temel sorunlar hâlâ yanıtlanmadı. Ne zaman, nasıl ortaya çıktı, neden yapılı, ne olacak? Yanıtların en az bazılarına yakın olmak heyecan verici. Belki yanıt, bunların hiçbirini öğrenemeyeceğimiz, bir başlangıç ya da son olmadığı, evrenin de bakana ve baktığı yere göre değişebileceği şeklin¬de olacak. Ola ki, yeni gözlemler, yeni kuramlar gerekecek. Olsun. Gezegenimiz de bir Büyük Patlama, bir silbaştan yaşamazsa, belki herşeyi değil, ama pek çok şeyi öğrenmemize çok fazla kalmadı.




"Öğrencilerden Okulun Mimarları Olmaları Beklenmiyor"

K'lar



Gülümse

Durmadan kurulup dağılan bu yerde
Hiç bir dost arama.
Güvenilirbir sığınak, hiç!...
Bırak acı yüreğinde konaklasın...
Olmaza çare arama...
Kimse sana gülmeden sen acıya gülümse, Yaşamana bak!



Ömer Hayyam



R. Gürdilek

Kaynaklar
Randal, L., "Extra Dimensions and Warped Geometries" Science, 24 Mayıs 2002
Steinhardt, P. J., Turok, N., "A Cyclic Model of the Universe" Scien¬ce, 24 Mayıs 2002
Seife, C., "Eternal-Universe Idea Comes Full Circle", Science, 26 Ni¬san 2002
Nadis, S., "Cosmic Inflation Comes of age", Astronomy, Nisan
2002
Livio, M., "Moving Righ Along", Astronomy, Temmuz 2002 Lemley, B., " Why is There Life?", Discover, Kasım 2000

Alemtac

#39
Kozmoloji
11. boyut

Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını "Her Şeyin Teorisi" adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir "hiper uzay"ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde, paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor.

   
Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor 
 
 
Şu sırada, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da, bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır.

İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, "Sonsuz sayıda eşiz evrenler var" diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapıyor. "Amyotrofik lateral skleroz" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuruyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi"sinin (Theory of Everything) formülünü oluşturmayı başardı ve buna "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M" (magic, mysterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.

Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu "kobold evrenler"in yaşayanlarını "gölge insanlar" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti.

Bu, sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. "Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum" dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler... Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar?

Genç iş adamı, her pazar sabahı eşiyle birlikte tenis oynuyordu. O gün de, bütün diğer pazar sabahları gibiydi. Daha farklı geçeceğini gösteren en ufak bir belirti yoktu. Ancak, bir süre sonra iş adamı oyunu savsaklamaya başladı. Servis atışları hep fileye takılıyordu. Konsantrasyonu tamamen dağılmıştı. Huzursuzluğu giderek arttı. Birden aklına annesi geldi ve bu düşünceyi bir türlü kafasından silemedi. Eve döndüklerinde telefonları çaldı, arayan babasıydı. Öğlene kadar her yerde onu aramıştı. Annesi bir kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. İş adamının konsantrasyonu, bu olayı sezinlediği için mi dağılmıştı? Peki nasıl sezmişti bunu? Böyle bir olaya, şimdiye kadar sadece parapsikoloji uzmanları açıklama getiriyorlardı. Bilim adamları, ciddiyetsizlikle suçlanmamak için böyle konuların üstünde durmamayı tercih ettiler.

   
Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan "solucan delikler"in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor. 
 
 
Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Yani, tenis kortundaki olayları şöyle açıklayabiliriz: Görülebilir evrenimizin dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var.

İş adamı, annesinin geçirdiği kalp krizini telefonla öğrenmediğine göre, dolaylı yollardan öğrendi; yani eşizlerinden biri aracılığıyla.
Eğer Hawking haklıysa, daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hiçbir neden ya da bulgu olmadığı halde neden bazen korkuya kapılıyoruz? Eşizlerimiz o anda bu korkuları yaşadıkları için mi? Neden bazı insanlarla ilk kez tanıştığımız halde, sanki onu uzun süredir tanıyormuşuz duygusuna kapılıyoruz? Başka bir dünyada onu uzun süredir tanıdığımız için mi? Ya ilk bakışta aşk? Aslında böyle bir şey belki de yok ve her şey başka bir evrende yaşanan bir aşkın o an için hissedilmesinden ibaret. Gerçekten de, bir bilimkurgu senaryosuna benziyor. Stephen Hawking, bu fantastik fikre nasıl ulaşmıştı acaba?

Bilim adamı, böyle bir evren teorisine nasıl ulaştığını, "Ceviz Kabuğundaki Evren" adını verdiği son kitabında açıklamış.

Bu adı verirken İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in "Hamlet"inden esinlenmiş. Eserde Hamlet, "Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine hapsolsam da, kendimi bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim, keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı..." diyordu. Hamlet'in bu derin iç çekişi, sanki düşünür Hawking'i tarif ediyor.

Hastalığı onu, ceviz kabuğu olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapsetmiş. Ancak, o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hakim olmak istiyor. Hawking, Hamlet'in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç bölgelerin kapılarını aralayabiliriz.
 
Hawking'in geliştirdiği formül, makroskobik evreni ve temel parçacıkların mikroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, "Büyük Patlama" ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor?
 
Bugün 59 yaşında olan fizikçi, bazı basın organları tarafından Albert Einstein ile bir tutuluyor. Ancak birçok meslektaşı, bu karşılaştırmanın Einstein için bir haksızlık olduğunu belirtiyor. Ne de olsa bilim adamı, evreni açıklamaya yönelik geliştirdiği "görelilik teorisi"yle, tam bir devrim yaratmıştı. Ama Hawking yeni bir teori kurmamış, Einstein'ın kuramını temel alan bir teori geliştirmişti.

Bilim olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışın da dahil hiçbir şey çekim alanından kurtulamıyor. Fizikçiler bu duruma "tekillik" adını veriyorlar. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, "tekillik" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın planı"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor.

Bilim adamları, bir "tekillik" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının bu patlama sonucu ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar.

Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'ın 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı.

Stephan Hawking
 
Newton'ın teorisi, Albert Einstein tarafından geliştirilen "Genel Görelilik Teorisi"yle geçerliğini kaybetti. Yeni teori, zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünüyordu.

Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Önce Roger Penrose, sonra da Hawking, 1969'da Büyük Patlama'nın gerçek olduğunu ispatladıktan sonra, çekim kuvvetine dayalı teoriyi daha da geliştirdiler.

Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: elektromanyetik kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor), "güçlü kuvvet" (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) ve "zayıf kuvvet" (radyoaktif parçalanmayı sağlıyor)... Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan kütle çekimi, bir türlü "Her Şeyin Teorisi" ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir nok-tada, "hiçlik"i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, "tekillik" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi "Kuvantum Çekim Kuvveti"nde birleştirmeleri, yani "Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başaramıyorlardı.

"Her Şeyin Teorisi"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında, ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu.

80'li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwarz ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan "sicim teorisi", atomaltı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10 (üzeri -33) santimetre uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinenler arasında. Hawking, buradan yola çıkarak "kütle çekiminin kuvantum teorisi"ni geliştirdi.

Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara "membran" adını verdi ve daha da kısaltarak "bran" olarak kullandı. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı.

Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.

MTeorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper uzay". "Üç boyutlu kütlecikler" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler" beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: "Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?" Yanıtını ise şöyle vermiş: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğu-yor.

Fizikçiler, bu olaylara "kuvantum fluktuasyonu" adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşumuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor.

Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlar'la ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz?
Hawking'e göre bu soruların yanıtı evet!

Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız.
 
Hawking'in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunuyor.

Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine Dünya'nın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kâhinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır.
 
Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, "Uzayda, Al Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hâlâ yaşadığı paralel evrenler olabilir" diyor.

Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Fizikçi, bilimkurgu dizisi "Star Trek"e, konuk sanatçı olarak katıldığı bölümünde, Isaac Newton ve Albert Einstein ile poker oynamış, Marylin Monroe da dizinde oturarak ona şans dilemişti. Bilim adamı "Her türlü hikâye gerçek olabilir; bir evrende Marylin Monroe, diğer evrende de Kleopatra ile evli olabilirim. Böyle olduğuna dair elimizde bir kanıt yok. Keşke olsaydı, o zaman poker oyununda çok para kazanabilirdim" diyor.
 
Sicimler ve branlar'dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi" nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında da Tanrı'nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor.
 

Tiversonus

#40
KOZMIK YENI ATOM MODELIJosef KEMENY

Standart Model yalnızca bir çekirdek içermektedir. Fizikçiler için sorun : Uygulamada var olmayan Teori. "Kuantum Kütleçekimi" diye adlandırılan, rüya teoridir. Teoride sorun, hiç var olmamasıdır.

Makrokozmostaki Kütleçekimi Modeli için Relativite Teorisi Mikrokozmostaki Kuantum Fiziği ile kesinlikle yan yana gitmezler. Fizik dünyasında bu ciddi bir sorundur, başka biçimde ifade gerekirse : Bilime göre bu iki dünyalar birbirini dengede tutmazlar.

Denklemin bir anlama varamaması gerçeği gayet doğaldır. Temel olarak Standart Model olduğu kadar Relativite Teorisinin de kusurlu olması demek bu iki dünyaların atom taslaklarının el ele gitmemesi anlamına gelmektedir. Ne yazık ki, ne Einstein'ın Relativite Teorisi ne de Standart Model artık geçerli değiller.

Realiteye uyarlanmış teori.

Relativite teorisini realiteye uyarlanmış teori ile değiştirmek isterdim. Bir vakumdaki ışığın hızının Relativite teorisine göre maksimum bir hızı vardır. Vakumdaki boşluk boş uzay diye tanımlanır. Eğer Vakumun vibrasyonel frekansını değiştirirseniz maddenin yeni dünyası aniden yeni bir vibrasyonel frekansta ortaya çıkar. Başka bir deyişle, halihazırda bilgilerimize göre farklı bağımsız vibrasyonel frekanslarında sadece bir maddede yedi farklı dünyalar vardır. Bu yedi dünyayı içeren maddeye ben "karanlık" madde diyorum. – Yıldızlar arasında yolculuk yapmayı dilerseniz, madde (uzay geminiz) enerjiye dönüşmek zorundadır ve bu enerji sonradan karanlık maddenin kütleçekimsel dalgalarında ışık hızından yüzlerce kez daha hızlı yolculuk yapar. Varışta, enerji maddeye dönüşür. (işte bu yöntemle Dünya dışı varlıklar, Ufolar Yıldızlar arasında yolculuk yaparlar.)

Karanlık Madde –A- Galaksiler içi

Karanlık Madde –B- Galaksiler arası ve dışı

Galaksiler arasında ve dışında ek boşluk vardır. Eğer onun vibrasyonel frekansını değiştirirseniz kocaman bir okyanusu bulacaksınız. Bu okyanus müthiş "karanlık enerji" kaynağıdır.


Kısacası : Karanlık maddenin iki değişik çeşidi vardır. Biz Galaksiler içinde mevcut olanı Karanlık Madde-A diye adlandırıyoruz. Galaksiler dışında ve arasında olan bir diğerini ise bizler Karanlık Madde-B diye adlandırıyoruz. Karanlık Enerji ile alakalı olan budur. Einstein'ın relativite teorisi bu içerikte saf ütopyadır.


Yeni Güneş Sistemi

Güneş Sistemi : Bilime göre, bizim Güneş Sistemimiz, gezegenlerin ve gezegenlerin de çevrelerinde bulunan uyduların çevresinde döndüğü bir merkezi olan güneş/yıldızdır.

Yeni Güneş Sistemi : Çiftli yıldız (İkiz yıldız) sistemi iki yıldızı içeren bir sistemdir. Bizim Güneş sistemimiz de aynı zamanda iki yıldızı içeren çiftli sistemdir. Çiftli yıldızlar, yalnızca tek yıldızlı sistemlerden daha yaygın ve daha sıkçadırlar. Bizim galaksimizde % 65 oranda güneş sistemleri çiftli yıldız sistemleridirler.


Çiftli yıldız sistemi Mikro Alem içine doğru da bütünüyle yeni yollar açmaktadır.

Biz bir çiftli yıldız sisteminde yaşamaktayız, ancak en önemli tesir tuhaf olarak daim parlayan Güneşten gelmez. Bunun yerine, bizi gizlice yöneten bir görünmez güç vardır. Bu görünmez güç, bizim kendi güneşimizin karanlık ikizi olan Nötron Yıldızı NEMESİS'dir.

Aynen Güneş gibi, Nemesisin etrafında dönen (tam yedi olmak üzere) gezegenleri vardır.Bir tanesine NİBİRU denir. Belli Bilimciler Nemesisin bir kahverengi cüce olduğunu öne sürerler, bazıları Nemesisin bir kızıl cüce olması gerektiğine inanırlar. Diğerleri ise hala onun bir nötron yıldızı olduğunu tahmin ederler.

Ancak Nemesis şimdi ortaya çıktığında, herhangi bir zamanda, Bilimciler onu yakın menzilden hem bileşimini belirlemek hem de onun ölü veya diri yıldız olup olmadığı hakkında inceleme yapabilecekler. Bu nötron yıldızı bizim güneşimizi güneş aktivitelerinin artmasını sağlamak için "patlatıyor".

Nötron yıldızı benim "akım radyasyonu" diye adlandırdığım elektromanyetik alanlar biçiminde enerji yayar. Nemesisin Güneş çevresinde geçişini tamamladığı her seferinde bu "akım radyasyonu" Dünyanın, Güneşin, diğer gezegenlerin ve onların uydularının merkezi çekirdeklerini etkiler. Bu akım radyasyonu ile göksel cisimlerin ferdi frekanslarının ve Nemesisin kütleçekimsel frekansının uyumlanması o zaman olur. Bu demektir Nötron yıldızının hareketi dik kütleçekimsel dalgalar içeren bir enerji kalıbını etrafında yarattığı anlamındadır. Geçişte ne oldğu şudur ki Yerküreye daha yüksek bir hıza karşılık gelen "dalga frekansı" ayrılır, örneğin Yerkürenin manyetik alanı değiştirilir ve gezegen daha yüksek vibrasyonel frekansı içine dönüştürülür. Güneş sistemimizdeki bütün göksel cisimleri bu ilgilendirir. Bu yöntemle, gezegenler yörüngelerini değiştirebilirler.

Çiftli yıldız sistemi böylece nötron güneş/nötron yıldızının acayip kuvvetli kütleçekim alanı tasarrufunda ve Güneş ve gezegenlerini etkileyen bir denklikte kuvvetli manyetik alan olduğu anlamına gelir. Bu nötron yıldızının yaklaşık 3661 yıllık beşgen yörüngesi vardır.


Çiftli Yıldız Sistemi ile aynı zamanda Mikro Alem İçine de yeni yollar açılır.

Eğer biz Makrokozmosu veya Makro Alemi incelersek bunun çiftli yıldız sistemi tarafından yönetildiğini buluruz. Benim realiteye uyarlanmış teorimde altını çizmeye çalıştığım şey, boş uzayın gerçekte boş olmadığını ama aslında maddenin bir farklı vibrasyonel frekansında bulunduğunu eğer biz varsayarsak bu çiftli yıldız sistemine kocaman atom sistemi diyebiliriz.


Madde için kocaman bir atom sisteminin bütün yıldız sistemi olabilirliği besbellidir.


Makrokozmos/Makro Alem Mikrokozmos/Mikro Aleme yansır ve karşılıklı olarak tersidir.


Bizler yıldız sistemi onun atom alemi olan canlı maddede var oluruz. Eğer gerçek bir atom modeli tasarlamayı dilerseniz makrokozmos'un yıldız sistemini ve buradan da yeni atom modelini yapmak durumundasınız.

PROTON

Standart Model
Üç kuvark içerir; ikisi yukarı kuvarklar ve biri aşağı kuvarklar, Pozitif yüklü

Evrensel Model
Temel-diziliş yıldız/güneş ve nükleer proton-proton zinciri ile nükleer reaksiyon, PP-zinciri ve CNO döngüsü. Pozitif yüklü.

NÖTRON

Standart Model
Nötron üç kuvark içerir, ikisi aşağı kuvarklar, ve biri yukarı kuvark. Yüksüz; Nötr,

Evrensel Model
Nükleer reaksiyonu sonlandırmış Yıldız/Güneş.


Standart Model
Tek çekirdek protonları ve nötronları birlikte içermektedir. Hem proton hemde nötronlar üç kuvark içerirler ve protondaki alışveriş nötrondan daha zayıftır. Görünüşte, hidrojenden helyuma dönüşüm nötronda sonlanması akabinde protonda sürer.


Evrensel Model
Çiftli yıldız sistemine göre ayrılmış çekirdekler, Protonlar ve nötronlar, Bu modelde proton temel-dizilişi yıldız/güneş ile karşılaştırılır, yaşayan yıldız/güneş, ve nötrona nükleer reaksiyonunu durdurmuş ölen yıldız/güneşe aynı zamanda eski yıldız denilmektedir.

Elektron = Gezegen Gezegen = Elektron

Benim atom modelimde olan budur. Ben makrokozmosu mikro aleme uyması için küçültürüm ve mikrokozmosu makro aleme uyması için büyültürüm. Başka biçimde ifade gerekirse : Makrokozmos mikrokozmosun bir yansımasıdır ve karşılıklı olarak tersi mikrokozmos makrokozmosun yansımasıdır.

Makrokozmos Ayna Mikrokozmos

Bu yöntemle Yeni Atom modelinin nasıl tasarlanacağını ben biliyorum.

Standart Model Mikrokozmos
Manchester, 1909, Ernst Rutherford araştırmasından atomun içinin boşluk olduğunu ortaya çıkardı.

Evrensel Model Makrokozmos
Astronomide onların vardıkları kanı : Uzay boştur ve bu boşlukta yıldızlar serbestçe asılı dururlar.

Bir temel mesele : nasıl olur da bir atom çekirdeği veya bir yıldız boş uzayda var olur? Rutherford'a göre, çekirdeğe çarpan ve gerisi (8000'in dışında biri) kaybolan hareketli alfa parçacıklarının (8000'in dışında biri) bir sayısı vardır. Eğer Rutherford alfa parçacık üzerine Mikro Aleme yolculuk yapmış olsaydı sanki boş uzay içinden çekirdeğin yolculuk yapmışlığı gibi kendini hissederdi. Fakat ona bilinmeyen ve farklı gelen, maddeye yapmış olduğu yolculukta anlamadığı maddenin sadece bir farklı vibrasyonel frekansında boşluğun olduğudur. Manchesterdaki araştırmasında o, altın maddesinin atom alemini incelemişti.

Herhangi bir engeller olmaksızın atomun aktivitelerini mikrokozmosta olduğu kadar makrokozmosta da sürdürüyor olması için boş uzay veya vakum gereklidir. Biz uzayda gezegenler çevresinde dönen uydular, güneşler çevresinde dönen gezegenler, milyarlarca yıldız görürüz. Bizler göktaşlarını ve kuyruklu yıldızları izleriz, ama herhangi bir madde görmeyiz. Rutherford altın ile alakalı madde deneyleriyle ve onun atomu aleminin vakumu içerdiğini biliyordu. Bilimciler şimdi karanlık maddeyi tartışmaya başlarlar ama karanlık maddenin doğrusu ne olduğunu bilmemektedirler, çünkü Evrenin bütünü farklı vibrasyonlardan yaratıldığından, böylece vibrasyonel frekanslara karşılık gelen farktan madde var olur.

Görünür olmayan madde ve boş uzay/vakum hakkında nasıl konuşabiliyorlar? Günümüz Standart Modelinin maddenin taslak sistemine uymadığı gayet açıktır.

Bu Standart Model, madde oluşturabilecek gerekli özelliklerden yoksundur.

Henüz bulunamamış olan Higgs parçacığı bu sorunu çözmüş olurdu.

Soruna çözüm bulmak için, Çiftli yıldız sistemine benzer bir yeni atom modeli bulmalıyız.

İki - veya çiftli çekirdek sistemi

Şekil 1 Nötron (!) protona (1) bir elips şekli yörüngede geçer, aynısı gibi de nötron (2) elips şekli yörüngede protona (2) geçer. Elektronlar hala çekirdekleri çevresinde dönerler : protonlar (1-2) ve nötronlar (1-2). Her bir geçişte ne olduğu şudur ki, Elektronlara daha yüksek bir hız devinimine karşılık gelen "dalga frekansı" verilir. Elektronlar hızını arttıran elektronların ferdi frekansları ve "kütleçekimi frekansı" arasında işte o zaman uyumlanma meydana gelir. Bu yolla elektronlar yörüngelerini ve vibrasyonel frekanslarını değiştirebilirler.


Örneğin nötron protonu ve onun elektronlarını etkiler, çekirdekler birbirlerini etkilerler, birlikte onlar yalnızca tek geniş ortak çekirdek oluştururlar.

Şekil 2 Daha ayrıntılı bir model ile alakalı aynı işlev anlatımı. Nötron (!) protona (1) bir elips şekli yörüngede geçer, benzer biçimde nötron (2) da aynı zamanda elips şekli yörüngede protona (2) geçer. Elektronlar hala çekirdeklerinin çevresinde dönerler : protonlar (1-2) ve nötronlar (1-2). Her geçişte olan şu ki, Nötron protona geçtiği zaman, baskı dalgaları yaratılır ve elektronlara daha yüksek bir hıza karşılık gelen bir "dalga frekansı" verilir. Nötronun kütleçekimi frekansı ve elektronların ferdi frekansları arasında bir uyumlanma olur; elektronlar hızlarını arttırırlar. Bu yolla elektronlar yörüngelerini değiştirebilirler. Başka bir ifade tarzıyla, daha yüksek vibrasyonel frekansa bizim dönüşümümüz vardır. Bu sadece proton çevresindeki elektronlar için geçerlidir. Çekirdekler birbirlerini etkilerler, birlikte onlar yalnızca tek geniş çekirdek oluştururlar, ancak hala ayrılardır. Bu sistemin farklı vibrasyonel frekanslardaki karanlık maddenin yapısı için temel oluşturması gerekir. Bu sistemin Higgs parçacığı için ikame olabilmesi gerekir.

Şekil. 3, Standart Model – Kuantum Fiziği

Bohr'un atom modeline göre elektronlar atom çekirdeğinin çevresinde belli tanımlanmış yörüngelerde devinirler. Elektron bir yörüngeden öbürüne geçtiğinde atom karakteristik dalga boyu radyasyon yayar. Şekil 3a altı elektron kabuğu arası geçişlerle atomun şema resmini yukarda göstermektedir. Elektronların çekirdeğin çevresinde yörüngelerini değiştirebilmeleri gerçeği iyi fikirdir, ama atom çekirdeğinden yayılmış radyasyon yüzünden münasip bu değildir. Ne yazık ki, onun enerjisi elektronların yörüngelerini etkileyebilecek kadar yeterli değildir.


Atom model C : Sommerfeld'in Bohr'dan geliştirdiği modeli uyarınca, elektronlar atom çekirdeğinin çevresinde elips şekli yörüngelerde devinebilirler. Bu model gayet iyi, fakat bunun eksiği elektronların yörüngelerini değiştirmeleri için gerekli dönüşüm gücü olmamasıdır. Standart modelin burada bütünüyle gelişmemiş olduğunu görürüz.

Araştırmacılar, Büyük Hadron Çarpıştırıcı Makinesinde (LHC) Higgs parçacığını bulma girişimlerinde başarısızlığa uğradıklarında bir yeni atom modeli bulmaya çalışmak için düşünmeye başlayacaklar. Higgs parçacığının veya Higgs bozonunun maddenin bütün diğer parçacıklarına kütle vermiş olduğuna ve bu suretle diğer şeyler arasında Superstring teorisi gibi açıklayacağını tahmin etmek çok zordur.

Araştırmacılar Higgs parçacığını bu biçimde anlatırlar : Kütleçekimini nicelleyen (kuantize eden) ve maddenin bütün diğer parçacıklarına kütleyi veren parçacıktır. Bilimciler onu henüz bulamadılar. Eğer Higgs parçacığı varsa Hadron Makinesi (LHC) onu belirleyecektir. Kütleçekimi ve Higgs parçacığı varsayımsal enerji parçacıklarıdır.


Higgs parçacığı için kılavuz, bana daha çok nötron yıldızı/nötronun özelliklerini hatırlatmaktadır. Nükleer yakıtını tüketmiş ve bir gezegen boyutuna düşmüş olan Nötron yıldızının çok kuvvetli manyetik ve kütleçekim alanı vardır ve bunlarla, dönen gezegenleri, ikiz veya çiftli güneşi yörüngelerinden saptırır ve hızlarını arttırmasını sağlayabilir. Bakınız şekil 1 ve 2. Diğer bir yandan, göksel cisimlerde olmayan kütleyi onlara verebilecek göksel cisim olmaz.

Nötron üç kuvark içerir, biri yukarı kuvark ve ikisi aşağı kuvarklar. Total şarjı sıfırdır yani nötron nötrdür. Nötron bütün dört temel enerjiler ile etkileşime girebilir : Elektromanyetizma, Güçlü ve Zayıf Nükleer Çekim Kuvvetleri ve Kütleçekimi Kuvveti. Ve onun kütlesi vardır. Nötron durağandır ve dağılmaz.

Başka parçacıklara kütle veren Higgs parçacıklarının bir kısa anlatımı daha (bilimcilerin teorisi). Higgs parçacığının her yerde birden bulunan Higgs enerjisinin birkaç çeşidi ile alakalı olduğuna dair Bilimciler tarafından olağanlıkla benzetimi kullanılır. Başka parçacıklar bu enerji alanında devindiklerinde, sanki melas pekmezinde hareket ediyorlarmış gibidir. Bazı parçacıklar onu miskin bulurlar, onların kütleleri geniştir. Çevreleyen Higgs enerjisi bir miktar Higgs parçacığını yaratır ve yok eder – bir küme gibi, Higgs parçacıkları sarkar iken ve tırmanırken, parçacıkları ağırlaştırmaktadır. Başkaları için daha küçük parçacıklarla bu daha kolaydır. Bunların çevresinde, daha az miktarda Higgs parçacıkları yaratılır ve yok edilir. Ve onlardan bazıları, fotonlar gibi, asla hiç etkilenmezler – onların hiç kütleleri bulunmamaktadır. Higgs parçacığı durağandır.

Yukarıda bahsettiğim gibi, tahmin edilen Higgs parçacığının bu anlatımı bana Nötron yıldızı ve Nötron'un özelliklerini hatırlatmaktadır. Çiftli yıldız sisteminde var ise, makrokozmosta nötron yıldızı serbesttir ve herhangi bir başka güneş çevresinde belli bir yörüngede hareket etmek için kendi seçeneğine sahiptir. Ancak başka gezegenlere ve parçacıklara kütle vermek yeteneği ütopyadır. Standart modelde, her nasılsa, nötron bir çekirdek oluşturan proton üzerine hızlıca zincirlenir. Bu durumda, çekirdek üzerine nötron hızlıca zincirlenir, Şekil.4. Her nasılsa, nötronu ve protonu ayırırsanız, onun özelliklerinin bir değişikliği olmaksızın bir serbest nötron elde edeceksiniz. Şekil. 5. Nötronun Higgs parçacığının yerini aldığı olayların rotasını resmeder, ama onda olmayan kütleyi başka parçacıklara vermek mümkün değildir. Superstring teorisi de aynı zamanda gizli boyutlar/vibrasyonel frekanslar ile düzenlenebilir.

Gizli boyutlara/başka vibrasyonel frekanslara siz yaklaşır yaklaşmaz, karanlık madde ve string teorisi, relativite teorisi uymaz. N.B! Yeni Denge! Bu Evrensel model bütünüyle geliştirilmek üzeredir.

Çevirmen : Nejdet KIRAL

Not: Şekilleri nette bulursam ilave ederim.

Tiversonus

#41
CERN'deki deneyde bulunması amaçlanan 'Higgs parçacığı'nı keşfeden Prof. Peter Higgs, "Parçacığın bulunamayacağına dair 100 dolar bahse girerim" diyen Hawking'in fizikten anlamadığını iddia etti

http://www.milliyet.com.tr/Yasam/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=yasam&KategoriID=&ArticleID=990061&Date=12.09.2008&b=Protonlardan%20once%20fizikciler%20carpisti&ver=33

Alemtac

#42
Uzaydaki otoyollar
Gezegenler ve uyduları arasındaki çekim alanının dengelendiği noktaları izleyen uzay araçları ucuz ve hızlı ilerleyebilir.

ntvmsnbc
Güncelleme: 15:09 TSİ 11 Eylül. 2009 Cuma
VIRGINIA - ABD'li astronomlar gezegen ve uydularının aralarındaki çekim alanlarının daha hızlı ve ucuz seyir sağlayacak koridorlar oluşturabileceğini belirledi. Uzay araçlarının bu koridorlarda yolculuğunu simüle eden ekip, kıvrımlı ve düşük anerjili bu patikaların haritasını çıkaracak.

Başkayan proje çerçevesinde gezegen ve uyduları arasındaki çekim alanları tespit edilip enerji yoğunlukları ölçülmeye çalışılacak. Buna bağlı olarak bazı koridorlaraki çekim alanlarından faydalanarak uzay raçlarının daha hızlı ve az yakıt tüketerek seyretmesi sağlanabilecek.

Bu koridorlar Lagrange noktası olarak bilinen ve iki cismin birbirine uyguladığı çekim kuvvetinin tam eşitlendiği noktaların birleşmesinden oluşuyor. Virginia Tech Üniversitesi'nden Prof. Shane Ross, bu denge noktalarında çekim enerjisinin çok düşük olduğunu, bu sayede oradan geçen bir uzay aracının daha az yakıtla daha hızlı gidebileceğini söyledi.

Ross şöyle devam etti: "Bu 'düşük enerji alanlı tüpler' oldukça dar başlıyor ancak ilerledikçe genişleyip çatallanabiliyor. Bu yolu takip ettiğinizde yakıt sarfiyatı 10'da birine düşebilir. Örneğin Jüpiter'in uyduları arasında bedavaya dolaşmak mümkün."

 

Alemtac

#43
Karıncalardan ilham aldılar
Araştırmacılar, yeni nesil bilgisayar antivirüs yazılımını geliştirmek için karıncaların davranış biçiminden yararlanıyor.


AA

Ankara- Kolonileri tehdit altındayken karıncaların verdiği savunma tepkisi, programcılara bilgisayar virüslerine karşı yeni silah geliştirmede ilham kaynağı oldu.

Karıncalardan biri herhangi bir tehdit tespit ettiğinde, düşmanı yenmek için diğerleri hemen bir araya toplaşıyor. ABD'deki Wake Forest Üniversitesinden bir ekip, karıncaların bu stratejisini deneme halindeki bir güvenlik yazılımına adapte ediyor.

Daily Telegraph'taki habere göre, bu çerçevede "dijital karıncalar" bilgisayar ağlarında dolaşarak, "işgalci" olup olmadığına bakacak. Bir karınca herhangi bir işgalci belirlediğinde savaşa katılması için takviye "asker" çağıracak.

Araştırmacılar, bu yeni karınca temelli sistemin, yeni virüsleri tespit etmek için sürekli güncelleştirme gerektiren geleneksel güvenlik programlarından daha hızlı çalışacağını düşünüyor.

Araştırmacı Glenn Fink, "Düşüncemiz, her biri bir tehdit olup olmadığını araştıran 3 bin farklı türde dijital karınca oluşturmak. Bunlar şebekede dolaşırken, doğadaki karıncaların diğerlerini yönlendirmek için arkalarında koku bırakmasına benzer şekilde dijital izler bırakacak. Dijital karınca, tehdit belirlediğinde arkasında güçlü bir iz bırakacak şekilde programlandı" dedi.

 

Alemtac

#44
Gizemli Günes Kapisi 'Zaman Dalgasi' Güney Amerika'yi Karanlikta Birakti

 

Sorcha Faal,

 

Bugün Kremlin'de dolasan ilginç bir raporda, geçen hafta Güney Amerika'yi vuran çok büyük elektrik kesintisinin Tiahuanaco adi verilen gizemli Bolivya Andlari bölgesinden yayilan 'Zaman Dalgasi' nedeniyle gerçeklestigi iddia ediliyor. Tiahuanaco'da gizemli 10 tonluk "Günesin Geçis Kapisi" monolitigi var (Andezit granitten oyulmus tek parça blok). Bu monolitigin, CERN tarafindan isletilen Isviçre'deki Dünya'nin en büyük ve en yüksek – enerji parçacigi hizlandiricisi olan Büyük Hadron Parçacik Hizlandiricidaki 'anormal olay' tarafindan 'tetiklendigi' ve Brezilya ve Güney Amerika'nin diger ülkelerinde bulunan binlerce kadim piramit komplekslerine dalga dalga yayildigi iddia ediliyor.

 

[Not: Bu raporlarda sözü geçen Zaman Dalgalari, Bati Dünyasinda yaygin olarak uzay – zaman egriligindeki dalgalanmalar olan yerçekimsel dalgalar olarak bilinir.]

 

Bu raporlara göre, Büyük Hadron Parçacik Hizlandiricidaki CERN bilim adamlari operasyonlari yeniden baslatmak için hazirlik olarak 1 Kasim 2009'da bir seri deneye basladilar. Testlerinin Dünyamizin manyetik alanini bozdugunu ve Gezegenimizin çekirdegine dogru "Zaman Dalgasi" firlattigini 'sok edici bir sekilde' kesfettiler, onlarin takibi 'Zaman Dalgasinin' yön degistirip Bolivya'nin And Daglarinin yükseklerindeki 'Günes Kapisina' yöneldigini gösterdi.

 

Ancak ne yazik ki, Büyük Hadron Parçacik Hizlandirici (LHC) tarafindan üretilen 'Zaman Dalgasi' 'Günes Kapisindan' püskürdü (patlayarak çikti) ve Güney Amerika üzerindeki uzaya dogru yöneldi; Santa Cruz, Bolivya'ya inisine baslamaya hazir olan Air Comet tarafindan uçurulan Iberworld Airbus A330-300 uçaginin yoluna çikip 'parildadi', fakat sonra uçak kendisini 'aninda ve gizemli bir sekilde' 8,900 km uzaktaki Ispanya, Santa Cruz göklerinde buldu. [Not: 170 yolcunun hepsi ve uçus mürettebati güvendeydi ve Ispanya'ya indikten 17 saat sonra Bolivya'ya sag salim geri döndüler.]

 

Bu gizemli olaydan sonra CERN bilim adamlari bir kusun açik alandaki teçhizatin üzerine bir ekmek parçasi düsürerek deneylerinin basarisiz olmasina neden oldugunu öne sürerek LHC'yi kapattilar, daha sonra Arastirma ve Bilimsel Hesaplama Yöneticisi Sergio Bertolucci devasa LHC makinesinin muhtemelen daha önce hayal edilmemis olan bilimsel fenomeni veya 'ekstra boyut' gibi 'meçhul bilinmeyenler'i yaratabilecegi veya kesfedebilecegi uyarisini yapti.

 

Ancak, LHC kapatildiktan sonra bile, bu 'Zaman Dalgasi' tarafindan Güney Amerika'da yaratilmis olan 'boyutsal bozulmalar' hissedilmeye devam etti ve "Günes Geçis Kapisi" monolitiginin Brezilya'daki binlerce Piramide ve Güney Amerika'nin And Daglari Bölgesindeki diger "kadim siteler"e Rus bilim adamlarinin "dijital iletisim"e benzettikleri bu dalgayi göndermesine neden oldu ve sonuçta milyonlarca insanin karanlikta kaldigi muazzam elektrik kesintisi gerçeklesti.

 

Bu muazzam elektrik kesintisinin gerçek nedenini saklamaya çalisan Brezilya hükümeti yetkilileri, "güçlü yagmur ve rüzgarla iliskili atmosferik elektrik bosalmalarini" suçladi.

Rapor söyle devam ediyor; Güney Amerika'daki bu bölgeler için daha kötüsü su ki, Sili, Bolivya, Paraguay, Brezilya ve Arjantin'deki kadim sehir bölgelerindeki sismik aktivitede artisi isaret eden Rus bilim adamlarina göre, bu 'Zaman Dalgasi'nin 'etkileri' 'çok uzaklara kadar ulasabilir'.

 

Bu 'Zaman Dalgasinin' etkilerine ugrayan bu kadim sehirlerin en sonuncusu, bugün 6.5 büyüklügündeki güçlü bir depremle çarpilan Loa nehri kiyisindaki Calama'ya yakin olan Inka – öncesi harabeler ve hemen arkasindan 5.8 büyüklügündeki deprem ile sarsilan Bolivya Tiahuanaco bölgeleridir.

 

Bati'da çogu insanin yaygin olarak bilmedigi sey, Amerikalarin Dünyadaki en büyük kadim kutsal site ve piramitlerin yogunluguna sahip olmasidir, özellikle Brezilya'da 1996'da bu yapilarin en eskisi kesfedildi ve Misir'daki büyük piramitlerden yüzlerce yil önce insa edildigi belirtildi.

 

Ancak Misir'daki piramitlere benzemeyen sekilde, Amerikalardaki piramitlerin insacilari bilinmiyor ve (Dünya'daki en uzun ve en eski daglar olan) Peru Andlarina yakin bulunan 12 Brezilya piramidinin insacilari hala kesfedilmedi.

 

Güney Amerika'nin insanlarinin kadim kaynaklari ile ilgili not edilecek daha da ilginç olan sey, onlarin dillerinin temel kökeninin Avrupa'ya bagli olmasidir, birçok Rus tarihçisi bunu insan uygarliginin Antediluvian (tufandan öncesine ait) "tufan – öncesi" periyodu olarak kategorize eder.

 

Güney Amerika And Daglari bölgesinin bilinen yasiyla, orada insa edilen binlerce kadim piramit ve sehirler birlestirilince, birçok Rus tarihçi uzun zamandir, bu büyük daglarin tufan – öncesi uygarligin en ileri üyelerinin evi oldugu teorisini gelistirdiler, Rus bilim adamlarina göre onlar Dünyamiz kendisini son kez ters çevirdigi zaman And Daglari bölgesine kaçmislardi.

 

Daha da ilginci, bu felaketsel Yerküre degisimlerinden hayatta kalan kadim insanlarin Güney Amerika boyunca ("Dünyamizin akcigerleri" olarak bilinen engin Amazon bölgesi), bu tür korkunç olaylar türlerimizi bir kez daha ziyaret ettigi zaman, insan türünün gelecek nesillerini önceden uyarmak için tüm Gezegenimize bagli olan bir 'uyari sistemi' olusturdugunu ifade eden teorilerdir. Ve onlarin bu "uyari sistemini" olusturma 'yöntemleri' ve Dünyamizin en kadim geçmisinin anilarini kodlamalari tüm Dünya'da granit ve kumtasi gibi silikonca zengin piramitler insa etmek vasitasiyla idi.

 

Su andaki modern teknolojik çagimizin temeli, Dünyamizin en yaygin metaloidi (madenimsi) olan silikondur. Silikon Gezegenimizde oksijenden sonra en bol bulunan elementtir, Yerkürenin kabugunun %25.7 sini olusturur ve silikon olmasaydi cam, beton, çimento veya elektrik cihazlari, özellikle bilgisayarlar olmazdi. Daha önemlisi, silikonun elektrigi hem depolama hem de aktarma yetenegi, yaklasik iki yüzyildir fosil yakitlar kullanmanin yikici etkilerine karsi Gezegenimizin uzun vadeli hayatta kalmasi için çok önemli olarak nitelendirilir.

 

Bugün bilim adamlarimizin bilmedigi sey, bu kadim 'silikon uyari sisteminin' aslinda ne kadar güçlü oldugudur veya hala ne kadar saglam oldugudur. Ama simdi, bu yeni "Zaman Dalgasi" ile çarpildiktan sonra, onlarin içinde hala sakli olan hayal edilemez gücün korkutucu isaretleri var. Su andaki Dünyamiz için hangi amaci tasiyor? Bugünkü bilim adamlari bunu bilmiyor, ama bu olaylarin gelecegi uyarisini yapmis olan insanlik geçmisimizde çok uzun zaman önce yasamis olanlar tarafindan biliniyor.

 

Üzücü olarak, kadim uyarilari dikkate alan çok az insan var. Ama, bu olaylarin en gerçek bilgisini arayanlar için, onlar taslari dinlemeyi yeniden ögrenmeye baslamalilar.

 

 

 

© 13 Kasim, 2009 EU and US all rights reserved

 

http://www.whatdoes itmean.com/ index1298. htm

 

(Çeviri: Saffet)