Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Bilim ( Genel Konular )

Başlatan Tiversonus, 05 Ağustos 2009, 12:07:00

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

#15
Yani gidilmiş ise güzel bir şey bilgi, keşif adına, ben o zaman herhalde yürümüyordum, ayrıca şov için bunu stüdyoda abarttılar ise de ayıp bir şey. İşte yazarın aşırıya kaçtığı şeyler de var. Sonuçta o kadar gereksiz tartışma ki; büyük resmin yanında, ben kendi adıma bitirdim:)))


Tiversonus

#17
Mutluluğun Bir Sırrı da Acıdan Kaçmamakta



"Acıyı hissetmeyi sürdürdükçe, bir gün gelir içinizdeki hazine gün ışığına çıkar."

BARTHOLOMEW




Kaçırılmış fırsatlar, boşa çkmış beklentiler, yaşanan büyük acılar üzerinde düşünmek çoğu zaman sıkıntı ve üzüntü vericidir. Ancak ABD'nin Missouri Üniversitesi'nden Laura King'in de yedi yıllık bir çalışma sonunda gösterdiği gibi, bu deneyimleri doğru biçimde'sindirebilmek' kişilik gelişiminde ve sonuçta mutluluğa önemli bir katkı sağlayabilir. King, kötü deneyimleri halı altına süpürmek yerine onların üzerinde düşünmek için zaman ayıranların, daha olgun ve genel anlamda mutluluğa daha açık kişiler haline gelebildiklerini, bu kişilerin mutluluklarının da daha kalıcı olduğunu söylüyor: "insanlar, başlarından geçen acılı ya da sıkıntılı durumlardan sonra yeniden mutlu olabilmek için genellikle acele ediyorlar. Anlamaları gereken şeyse kendini kötü hissetmenin, üstelik de belli bir süre boyunca kendini kötü hissetmenin yanlış birşey olmadığıdır."




Araştırmasını uzun sürelerle izlediği yetişkinlerin deneyim ve görüşlerine dayandıran King, kayıp ya da acıları üzerinde düflünmek yerine, mutlu olmak için acele edenlerin bu mutluluğunun kırılganlığına da dikkat çekiyor. "Acılı ve trajik olaylar insanları değiştirir. Bu olay her ne ise, birdenbire öncesine dönüp, olay hiç olmamış gibi yaşayabileceğinizi düşünmek herşeyden önce gerçekçi değil. Mutluluk, acılı geçmişi unutarak değil, yaşamınızı daha önce yaptıklarınıza ya da yaşadığınız olumsuzlukların üzerine kurabilmenizle ilgili. Ya da bir zamanlar ne ve kim olduğunuzun..."
 


University of Missouri-Columbia Basın Duyurusu, 22 Aralık 2007

Bilim ve Teknik Ocak 2008[/size=1]

Tiversonus

#18
Cep telefonu tehlike saçıyor



Türkiye'de yaklaşık 40 milyon kişinin kullandığı cep telefonunun yaydığı radyasyon, insanların hücrelerini etkileyerek kısa ve uzun vadede birçok hastalığa davetiye çıkarıyor. Günlük yaşamda insanların olmazsa olmazları arasına giren cep telefonları kısa dönemde uyku bozukluğu, rüya görememe, baş ağrısı, unutkanlık, refleks kaybı, kulaklarda çınlama, gözlerde kararma, çapaklanmagibi rahatsızlıklara neden olurken, uzun süreli kullanımlarda ise beyinde tümör oluşumuna, kanserin tetiklenmesineyol açıyor.

Boğaziçi Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Şeker, günlük hayatta birçok elektronik araçta radyasyon olmasına karşın cep telefonunun uzun kullanımının hastalık nedenleri arasında öne çıktığını ifade etti. Şeker, 'Diğer aletlerin kullanımında aldığımız zararı, vücut kendini yenileyerek bertaraf edebiliyor. Oysa cep telefonunu yoğun kullandığımız için buna fırsat vermiyoruz. Cep telefonunun kullanımı gün geçtikçe artıyor. Dolayısıyla tehlike gittikçe büyüyor' dedi.

Zararları saymakla bitmiyor

Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı'nın (IARC), cep telefonlarından ve baz istasyonlarından maruz kalınan radyo dalgalarını içine alan elektromanyetik alanları, muhtemel kanserojen içeren 2-B grubuna aldığını da anımsatan Prof. Selim Şeker, cep telefonunun yaydığı radyasyonun kanserden beyin tümörüne, yüksek tansiyondan hafıza kaybına, cep telefonunun kısa ve uzun vadede ortaya çıkan ve çıkması muhtemel olumsuz etkilerinin olduğunu savundu.

Rüyaya bile engel oluyor

Prof. Şeker, 'Cep telefonundan yayılan radyasyon kısa sürede, görüş alanında daralma, yoğun stres ve yorgunluk hissi, konsantrasyon ve dikkat bozulması, kulak çınlaması ve kulaklarda ısınma, uyku bozukluğu, rüya görememe, baş ağrıları ve sersemleme gibi rahatsızlıklara neden oluyor. Uzun dönemde ise genetik yapının bozulması, beyaz kan hücresi (lenfoma) kanseri, kalp rahatsızlıkları, embriyo gelişiminin zarar görmesi, kadınlarda düşük riskinin artması, bağışıklık sisteminin bozulması, beyinde tümör oluşumu gibi hastalıkları oluşturuyor' dedi.

Çocuklar fazla etkileniyor

İngiltere Radyolojik Koruma Kurulu'nun 'Cep telefonları küçük çocuklarda tümör riski yaratıyor' şeklindeki araştırmasını hatırlatan Prof. Şeker, şunları kaydetti: 'Çocuklardaki beyin dalgaları ile cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik dalgaların değerleri benzer rakamlar arasında. Bu yüzden çocukların cep telefonu kullandıkları sıralarda dalgalar çakışması olur. Bağışıklık sistemini çabuk zedeler ve hastalıkları hızlandırır.'

İşte korunma yolları

Cep telefonu görüşmelerini mümkün olduğunca kısa tutup gereksiz konuşmalardan kaçının.

Acil durumlar hariç çocuklara kullandırtmayın.

Cep telefonunu bir kulaklık aracılığıyla kullanın.

Konuşma dışında cep telefonunun ekstra özelliklerini kullanmaktan kaçının. (Bir çalar saat, gece boyunca başucunuzda durarak biyolojik ritminizi altüst edecek telefonla aynı işlevi görecektir)

Cep telefonlarının en savunmasız zamanda yakalayacağı geceleri, cihazı kapatma alışkanlığı kazanmak.

Cep telefonlarının en çok radyasyon yaydığı zamanlar, çaldığı ve çevirdiğiniz numaranın bağlandığı anlardır. Bu sırada telefonu baş bölgesinden uzakta tutmak.

Cep telefonunu kalp, beyin organlarına yakın bir yerde taşımamak.

KAYSERİ - CİHAN


http://www.gundem-online.com/haber.asp?haberid=8007

elek

#19
tiversonus 11:11 de eklemişsin mesajı :) Bende 11:11 'i görmüş oldum sayende bu gün :)
Biz biliriz demeyelim,düşünüp inceleyelim. / Geçmiş güne ışık, gün geleceğe beşik.

Tiversonus

#20
Gönlünde sevgi olsun, dileğim bu.

Tiversonus

#21
Bütün Dünya'daki "bilgi" dostlarına hem bir hediyem olsun ve hemde güzel bir araştırmaya teşvik olsun diye Mevlana'nın bir şiirini paylaşmak istiyorum. Umarım araştırmaya bir teşvik için bir ışık yakar tüm insanlarımıza.

[h5]
DEVAM ET ARAŞTIRMAYA

Hazır olmadığını bile bile,
devam et araştırmaya: Tanrının yolu üzerinde
gerek yoktur hazırlanmaya.
kimi görsen kendini adamış olan araştırmaya,
dost ol onunla ve baş ey onun huzurunda,
çünkü seçerek komşuluk etmeyi araştıranlarla,
kendin bir olursun onlarla;
korunarak zaferi kazananlarla,
öğrenirsin zafer kazanmayı kendi başına.
Bir karınca Süleyman payesine ulaşmayı araştırırsa,
hor görerek gülme onun arayışına.
Herşey, sahip olduğun, beceride, zenginlikte ve el sanatında,
değilmiydi başında yalnız bir düşünce ve bir araştırma?



Mevlana

[/h5]



rinda

#22
Bir alman deyişi der ki; "Her kim (okumayı) araştırma yapmayı keserse enteresan olmayı da kesmiştir." (tam anlatamadım ne demek istediğimi aslında)

"Wer aufhört zu lesen, hört auf interessant zu sein"
Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.

Tiversonus

#23
Galaksinin ortasında dev kara delik!




Üstelik Güneş'ten 4 milyon kez daha ağır!

Alman astronomların araştırması, galaksimiz Samanyolu'nun merkezinde dev bir kara delik bulunduğunu teyit etti.

Astrophysical Journal dergisinde yayımlanan makaleye göre, Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi'ni kullanan Alman gök bilimcilerin, Samanyolu'nun merkezinde dönen 28 yıldızın hareketini izleyerek yaptıkları gözlemde, kara deliğin Güneş'ten 4 milyon kez daha ağır olduğu tespit edildi.

İngiliz Kraliyet Astronomi Derneği'nden Dr Robert Massey, bulguların, kum taneciğinin etrafını oluşturan inci gibi galaksilerin dev kara deliklerin çevresinde oluştuğunu gösterdiğini belirterek, "Kara deliklerin çok yaklaştığınızda tehlikeli olabileceğini biliyoruz, ama sadece bizim değil, tüm galaksilerin oluşumunda rolleri olabilir" diye konuştu.

Almanya'nın Max-Planck Enstitüsü'nden bilim adamları, 16 yıl süren araştırma sonunda varlığı doğrulanan dev kara deliğini 27 bin ışık yılı uzakta olduğunu, bu kara deliklerinin görevinin maddeyi bir araya getirmek olduğunu düşündüklerini ve gereğince yoğun madde varsa yıldızların oluşması için gerekli koşulların oluştuğunu kaydettiler.

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/468692.asp#storyContinues

Gregorsamsa

#24
Merhaba Arkadaşlar,

Malum geçen günkü göçüş ardından bazı mesajlar güme gitti (ya da Hunab-Ku'ya çekilmişlerdir). Onlardan birini hatırlayabildiğim kadarıyla tekrar etmek istedim.

Project Camelot (http://www.projectcamelot.org) 2-3 senedir takip ettigim bir site. yaptıkları şey daha çok röportaj yapıp, bunları yayımlamak. Röportaj yaptıkları kişiler genelde UFO loji konusunda uzmanlar, spiritüel araştırmalar yapanlar, bilim adamları, kanallık yapan figürler, hükümetler için gizli projelerde çalışmış ya da çalışmakta olan (ama bir şekilde suskunluğunu bozmak isteyen-bunlara ingilizcede whistleblower deniliyor) vs kişiler.
Bunlar 2-3 sene önce Henry Deacon takma adlı biriyle röportaj yapmışlardı. Ve bu röportaj çok ses getirmişti. Bu kişi hükümet için gizli projelerde görev almış ve halen görev almakta olan bir bilim adamı. Tabii ki takma isim kullanıldıgı gibi, görüntülü bir röportaj da söz konusu değildi. Bu kişi röportajında; kullanılmış ve kullanılmakta olan ve E.T. lerden elde edilmiş bir dizi gizli teknolojiden (geleceği görme[looking glass], yıldız kapıları [stargate] aracılığıyla gezegenler arası seyahatlerden vs ) bahsediyor ve bizzat Mars'ta bulundugunu iddia ediyordu. Ve Mars2ta ciddi bir faaliyetin ve üstlerin varlığından.
Her neyse, her ne kadar bizzat kendim bu kişinin deli ya da bunlaru uyduran biri olduguna inanmasam da mesajı yazma sebebim bu değil. Belki başka takip edenler de vardır; bu yaz özellikle Avrupa'nın bir çok kentinde çok sayıda konferans oldu bu gibi konularda. Barselona'daki sempozyumda Bob Dean isimli, eski bir A.B.D subayı olan ve vakt-i zamanında UFO projelerinde çalışmış bir UFO uzmanı sunum yaparken Mars'taki üstler ve yapılarla ilgili fotograflar göstermekteydi ve bu Henry Deacon (sonunda kendini deşifre ederek, gerçek kimliğiyle) spontane bir şekilde sahneye geldi ve onlarca gazete muhabirinin önünde bizzat bu üstlerde bulundugunu söyledi.
Şimdi; elbette bu bir kanıt filan degil. Zaten burada veya başka ortamlarda paylaştıgımız, deştiğimiz ya da edindiğimiz onca bilginin arasında önemli ya da en az inanılır da değil. Onca insanın gözleri önünde gerçekleşen böyle bir itirafın nasıl olup da basında yer almadığı da önemli değil, bunları zaten öğrendik.
Ama öyle veya böyle artık mızrak çuvala sığmıyor. Evet, ortalıkta bir çok dezenformatif ve "vay be" diyeceğimiz bilgi de dolanıyor ve daha büyük miktarda dolanacaktır da . Ama değişik bir zaman dilimine girdik diye düşünüyorum : sürprizlerle dolu, zor ve biraz da eğlenceli...
 

Tiversonus

#25
HEM DALGA HEM PARÇACIK : IŞIK


Canlılar ışıklardan ışık beğeniyor; kimi morötesine, kimi kızılötesine, çoğu da bunların arasındaki görünür ışık bölgesine; ama hepsi kendileri için uygun olana yöneliyor. Evrende dalga boylarıyla ifade edilen bir ışınlar dünyası var. Bunlardan bizim görüş alanımızdakiler çok dar bir aralıkta yer alıyor. Bir ucunda mikro dalgaları, diğer ucunda gama ışınlarını barındıran elektromanyetik spektrumun dalga boyları arasında çok büyük farklar var. Bazı dalga boyları kilometrelerce genişlikteyken bazıları, bir santimetrenin trilyonda birinden daha küçük. Bilimadamları bu farklı dalga boylarını sınıflara ayırıyorlar. Örneğin, santimetrenin trilyonda biri kadar küçük dalga boylarına sahip ışınlar, gama ışınları olarak adlandırılıyor. Bunlar çok yüksek düzeyde enerji taşıyorlar. Dalga boyları kilometrelerce genişlikte olanlaraysa radyo dalgaları deniyor. Bunlar çok zayıf bir enerjiye sahip. Bu nedenle gama ışınları bizim için öldürücüyken, radyo dalgalarının zararlı etkisi yok.




Işığın doğası, antik dönemlerden beri hep bir gizem. İlk çağlardan bu yana onu anlamaya çalışıyor, üzerine çeşitli yorumlarda bulunuyoruz. Popüler tanımlar, "Işık aydınlatılmış karanlıktır" gibi söz oyunlarını da içeriyor. Fizikçilere göreyse, görebildiğimiz ışık elektromanyetik dalga spektrumunun dar bir aralığı...


Milattan beş asır önce yaşayan Pythagoras görme olayının, gözümüzden çıkarak cisimlere ulaşan "görme ışınları" ile ilgili olduğunu, Empedokles ise bunun tersi cisimlerden çıkarak göze gelen akımlarla ilgili olduğunu söylemişti. Democritus bu fikri daha ileriye götürerek görme olayının cisimlerden koparak göze çarpan ve atom olarak adlandırılan küçük taneciklerle ilgili olduğunu belirtmişti. Aristo bu fikirlere karşı çıkmıştı. Ona göre ışık, gözle cisim arasındaki saydam ortam tarafından taşınarak görmeyi oluşturuyordu. Avrupa'da Alhazen adıyla meşhur olmuş arap bilgini İbn-Al-Haysam, görme olayını bu günkü haliyle açıklamıştı. Ona göre görme, cisimlerden çıkarak (yansıyarak) gözümüze gelen ışınlarla oluşuyordu.


19. yüzyılın başlarına kadar ışığın küçük parçacıkların akışından oluştuğu düşünülüyordu. Parçacık kuramının mimarı olarak kabul edilen Newton, ışığın bir ışık kaynağından parçacıklar olarak yayıldığı ve bunların gözde meydana getirdiği uyarımlar sonucunda görme olayının gerçekleştiğini söylüyordu. Kuramıyla yansıma ve kırılma olaylarını başarılı bir şekilde açıklamış, zamanın bilimadamları tarafından büyük kabul görmüştü. Onun yaşadığı zamanda ışığı açıklayan bir başka kuram ortaya atıldı. Bu kurama göre ışık, bir çeşit dalga hareketiydi ki, 1678'de Alman fizikçi ve gök bilimci Christian Huygens, kırılma ve yansıma olaylarının dalga modeliyle de açıklanabileceğini gösterdi.


1801 yılında Thomas Young, ışığın dalga kuramını destekleyen ilk gösteriyi gerçekleştirdi. Işığın uygun koşullarda dalgalar gibi girişime uğradığını gösterdi.


Işık hakkında en önemli kuramlardan biri 1865'de James Clerk Maxwell'in ortaya koyduğu elektromanyetik kuram oldu. Maxwel, bir elektrik akımının hızla değiştirilmesiyle çok büyük hızda ışınım yayan elektromanyetik dalgalar oluşacağını öngörmüştü. Hesaplarına göre bu hız (yaklaşık 300.000 km/saniye), ışık hızındaydı.

 
Elektrikle manyetizma arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak belirleyen Maxwel, ışığın bir elektromanyetik dalga olduğu sonucuna vardı. Daha sonraki yıllarda Hertz tarafından Maxwell'in kuramı kanıtlanınca, dalga modeli daha fazla taraftar topladı.


19 yüzyılın sonlarında Planck ve Einstein'in yaptıkları çalışmalar sonucu, tekrar parçacık modeli güçlendi. Plank'a göre bir enerji türü olan ışığın yapısı kesikli yani kuantumlu olmalıydı. Işık enerjisini taşıyan bu dalga paketleri (kuantalar) daha sonra Einstein tarafından foton olarak adlandırıldı. Parçacık modeline göre foton, ışık enerjisini taşıdığı kabul edilen ve kütlesi olmayan çık hızlı parçacıklar.


20. yüzyıla kadar iki farklı modelle açıklanmaya çalışılan ışık hakkındaki tartışmalara 1920'li yıllarda De Broglie ve Scrödinger tarafından farklı bir bakış açısı getirildi. Bu bilimadamları, ışığın tek bir modelle açıklanamayacağını, hem dalga hem de parçacık özelliği gösteren ikili bir yapıyasahip olduğu görüşünü ileri sürdüler. Işık hakkındaki bugün kabul edilen son görüş bu. Buna göre ışık, bazen dalga bazen de parçacık davranışı gösteren bir tür enerji.


Elektromanyetik Dalga


Işığın tanımındaki karışıklık onun hem "dalga", hem de "parçacık"gibi ikili özellik göstermesinden kaynaklanıyor. Bir deneye göre ışığın yayılması, havuza atılan bir taşın su yüzeyinde yaptığı dalgalanmalar gibi. Öte yandan bir başka deneyde ışık, dalga gibi değil de parçacık gibi, karşıdaki nesneye çarparak, kesikli ve aralıklı darbeler biçiminde kendini gösteriyor.


Maxwell'in bilime en büyük katkısı, tüm her şeydeki elektrik ve manyetizmanın bir araya gelerek ışığı oluşturduğunu keşfetmesi oldu. Artık geleneksel hale gelmiş olan; gama ışınlarından X-ışınlarına, morötesi ışığa, görünür ışığa, kızılötesi ışığa, radyo dalgalarına kadar çeşitli dalga boyları şeklinde var olan elektromanyetik spektrum anlayışını Maxwell'e borçluyuz. Radyo, televizyon ve radarı da tabii.


Maxwell, elektromanyetik dalganın kusursuz bir boşluk ortamında ya yılmasını gösteren mekanik bir model tasarlama zorunluluğu duydu. Zamana göre değişen elektrik ve manyetik alanları içeren ve destekleyen, eter adını verdiği gizemli bir maddeyle dolu bir uzay (evreni dolduran ve zonklayan, ama görünmez olan pelte gibi) varsaydı. Eterin pelte gibi titremesi, içinde ışığın yol almasının nedeniydi; tıpkı su dalgalarının suda, ses dalgalarının havada yayılması gibi. Ancak, bu eter çok ince, neredeyse cisimsiz, hayalet gibi bir yapıda olmalıydı. Güneş ve Ay, gezegenler ve yıldızlar yavaşlamadan, farkına varmaksızın içinde yol alabilmeliydi. Ama korkunç hızlarda yol alan tüm bu dalgalara dayanabilecek kadar da sert olmalıydı. Kuşkusuz radyo dalgalarının havasız ortamda yol alması, Maxwell'in vardığı önemli sonuçların ürünüydü.


Eter içinde yol alan ışık ve madde bulgusu, kırk yıl sonra Einstein'ın Özel Görelilik Kuramı'na ve birçok diğer buluşa temel oluşturacaktı. Daha sonra, Einstein'ın görelilik ve ardındaki deneyler elektromanyetik dalgaların yayılmasını destekleyen eter diye bir madde olmadığını gösterdi. Dalga kendi başına yol alıyordu. Değişen elektrik alanı manyetik alan; değişen manyetik alan da elektrik alanı üretiyor, böylece boşlukta durmamalarını sağlanıyordu.


Maxwell'in denklemleri, hızla değişkenlik gösteren bir elektrik alanının, elektromanyetik dalgalar üretmesi gerektiğini gösterir. 1888 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz gerekli deneyi yaparak yeni bir tür ışımayı, yani radyo dalgalarını buldu. Yedi yıl sonra Cambridge'deki İngiliz fizikçiler bir kilometrelik uzaklığa radyo sinyalleri göndermeyi başardılar. 1901'de İtalyan Guglielmo Marconi, Atlas Okyanusu'nun diğer yanıyla görüşmek için radyo dalgalarını kullandı.


Maxwell'in elektromanyetik dalga kuramı sayesinde verici kuleleri, mikrodalga röleleri ve iletişim uydularıyla modern teknoloji hızla gelişti. Uçakların, gemilerin ve uzay araçlarının kontrol ve rota tespiti, radyo gök¬bilimi ve dünyadışı yaşam arayışı, elektrik gücü ve mikroelektrik sanayi¬lerinin önemli özelliklerini de bu kurama borçluyuz.


Işığın Şaşırtan Özellikleri


Işık birçok yönden bir dalga gibi hareket eder. Örneğin, karanlık bir odada ışığın birbirine paralel iki yarıktan geçtiğini düşünün. Bu durumda yarıkların arkasındaki bir perdeye düşen görüntü, yarıkların bir dizi paralel aydınlık ve karanlık görüntüsü, yani bir girişim saçağı olur. Dalgalar bir kurşun gibi düz bir çizgi üzerinde hareket etmez, iki yarıktan çeşitli açılarda dağılırlar. Dalga tepeleri üst üste geldiğinde aydınlık bir görüntü yani yapıcı girişim oluşur. Dalga tepeleri dalga çukuruyla üst üste geldiğindeyse karanlık yani yıkıcı girişim oluşur. Bu bir dalgaya özgü davranış biçimi. Eğer bir dalgakırandaki rıhtımın dolgu maddesi üzerinde yüzeyden iki delik açılırsa, su dalgalarının da aynı şekilde hareket ettiğini görülür.


Bununla birlikte ışık aynı zamanda minik kurşunlardan oluşan bir nehir gibi de hareket eder. Bunlara foton denir.


Basit bir fotosel (bir fotoğraf makinesinde ya da ışıkla çalışan hesap makinesinde) bu şekilde çalışır. Gelen her foton hassas bir yüzeyden bir elektron fırlatır. Daha çok foton daha fazla elektron koparır ve böylece bir elektrik akımı oluşur. Carl Sagan "peki ama ışık aynı anda nasıl hem bir dalga hem de parçacık olabilir? Belki de ışığın ne bir dalga ne de parçacık değil, bilinen karşılığı olmayan başka bir şey olduğunu; bazı koşullarda bir dalganın, diğerlerindeyse bir parçacığın özelliklerini gösterdiğini düşünmek daha doğru olabilir" diyor.


Yine de birçok açıdan ışık sese benziyor. Işık dalgaları da üç boyutlu. Frekansı, dalga boyu ve hızı (ışık hızı) var. Ancak su ya da hava gibi, içinde yayılacak bir ortama ihtiyaç duymamaları şaşırtıcı. Aramızdaki boşluk hemen hemen tamamiyle havasız bir ortam olsa da, Güneş'in ve uzaklardaki yıldızların ışıkları bize ulaşıyor. Uzaydaki astronotlar birbirlerini kusursuz bir şekilde görebilirler ancak duyamazlar. Çünkü sesi iletecek hava yok.


Farklı frekanstaki sesleri nasıl farklı müzik tonları olarak duyuyorsak, değişik frekansta ışığı da değişik renkler olarak görüyoruz. Kırmızı ışığın frekansı saniyede 460 trilyon dalga, mor ışığın frekansıysa saniyede 710 trilyon dalga. İkisinin arasında da gökkuşağının bilinen renkleri yer alıyor. Her rengin bir dalgaboyu, dolayısıyla frekansı var.


Nasıl bizim duyamayacağımız kadar yüksek ve alçak tonda sesler varsa, görüş alanımız dışında kalan ışık frekansları ya da renkler de var. Işık, çok daha yüksek frekanslara (gama ışınları saniyede milyar kere milyar, yani 1018 dalga) çıkıp çok daha düşük frekanslara (uzun radyo dalgaları saniyede bir dalgadan az) inebilir.


Işık spektrumunda yüksek frekanstan düşük frekansa doğru geniş dilimler halinde; gama ışınları, x-ışınları, morötesi ışık, görünür ışık, kızılötesi ışık ve radyo dalgaları yer alıyor. Bunların hepsi boşlukta hareket edebilen dalgalar. Hepsi de bildiğimiz görünür ışık kadar gerçek bir ışık.


Bu arada bu ışınların biz canlılar için en önemli özelliğini de belirtmek gerek: Bu ışınlar, aynı zamanda bizi besliyorlar! Fotosentez adı verilen kimyasal tepkimeyle ortaya çıkan glukoz molekülü, yüksek enerji içeriyor ve tüm besinlerin temel taşını oluşturuyor.


Kısacası bitkiler fotosentez yaptıklarında, Güneş'ten gelen enerjiyi kullanarak besin üretiyorlar. Dünya üzerindeki en temel besin üretimi, bitkiler aracılığıyla gerçekleşen bu olağanüstü kimyasal işlemin ürünü. Diğer tüm canlılar bu kaynaktan besleniyor. Otoburlar bitkileri yediklerinde bu Güneş kaynaklı enerjiyi alıyorlar. Etoburlarsa bitkileri yiyenleri yemekle, yine Güneş kaynaklı enerjiyi elde ediyorlar. Biz de hem bitki¬ler hem hayvanlar aracılığıyla yine aynı enerjiyi alıyoruz. Bu nedenle, yediğimiz her şey aslında bize Güneş'ten gelen enerjiyi veriyor.



Bilgi Taşıyan Işık


Işık, iletişim tarihinin en başından beri bilgi iletim araçları içinde yer alıyor. Işık üreten kaynak olarak ateşin kullanıldığı ilk ışık hızında haberleşmeden binlerce yıl sonra yine aynı noktaya döndük. Sinyal aracı olarak görünür ışık kaynağı ateş kullanılmından, görünmez ışıklara geçtik. Sinyalleme araçları şekil değiştirdi ve bu işlem çok daha karmaşık bir hale geldi.


İletişim, bir iletinin kodlanarak elektrik, elektromanyetik ya da optik yoluyla bir yerden başka bir yere iletilmesi ve kod çözümü sonucu iletinin alınması biçiminde gerçekleşiyor. İletişim, kablolu ve kablosuz (wireless) olmak üzere iki ortam üzerinden analog ya da sayısal sinyallerle sağlanıyor.


Kablolu iletim ortamında elektrik, elektromanyetik ya da optik sinyaler, bakır ya da fiber optik kablolardan ve dalga yönlendiricilerden yararlanılılarak aktarılıyor.


Kablosuz iletim ortamındaysa iletiler elektromanyetik dalgalar biçiminde hava, su, boşluk gibi doğal ortamlardan yararlanılarak hedefe ulaştırılıyor. Elektromanyetik dalgalardan radyo dalgaları, çeşitli hızlarda titreşerek bilgi aktrarımında rol alırlar. Tel gibi somut bağlantılar kullanmadan, gazyuvarı içerisinde veri taşınmasına olanak tanırlar. Radyo dalgaları, diğer elektromanyetik dalgalardan göreceli olarak daha uzun dalgaboylarına sahipler.



Dünyanın her noktasının gerçek anlamda birbirine bağlanması ve "evrensel köy"e dönüşüm, tüm dünyaya bilgi iletebilen ve sıradan bir insanın en azından zaman zaman kullanabileceği kadar ucuz olan teknolojiler geliştirildi. Işık hızında haberleşme, telgrafın bulunuşu ve sualtı kablolarının döşenmesiyle başlayıp, telefonun icadıyla önemli ölçüde gelişti. Radyo, televizyon ve uydu haberleşme tekniklerinin icadı üzerine de dev boyutlarda yaygınlaştı.


Günümüzde düzenli olarak, rahatlıkla, üzerinde hemen hemen hiç kafa yormadan ışık hızıyla haberleşiyoruz. At, yelkenli gemi ya da buharlı tren hızından ışık hızına geçiş, neredeyse yüz milyon kat büyüklükte bir gelişme demek. Einstein'ın özel görelilik kuramında ortaya koyulan, Dünya'nın işleyişine ilişkin temel nedenlerden dolayı ışık hızından daha hızlı bilgi göndermenin mümkün olmadığını biliyoruz. Bir yüzyıl içinde hız sınırında son noktaya ulaşmış bulunuyoruz. Teknoloji o kadar güçlü, yansımaları o kadar geniş kapsamlı ki, toplumlar henüz ona yetişemiyorlar.


Özellikleri ve biçimi ne olursa olsun ışınlar, yüklendikleri görevleri "ışık hızında" yerine getiriyor. Birbirinden farklı sayısız elekromanyetik dalga, hava boşluğunda, iletken bir telde ya da fiber optik kabloda, karışmadan ve birbirini engellemeden yüklendikleri görevleri yerine getiriyorlar.



Duran Akca

Kaynaklar
French, A. P., Çeviri: Nazım Uçar, Titreşimler ve Dalgalar, istanbul, 2004
Goca, Niftali, Prof Dr., Çeviren: Çakır, Celal, Yrd Doç Dr., "Optik",
Aktif Yayınları, Erzurum, 2000 Joseph A.Edminister, Elektromanyetik, çev: Dr M.Timur Aydemir, Dr.
Erkan afacan, Dr. K.Cem Nakiboğlu, Ankara-2000 Sagan, C., Milyarlarca ve Milyarlarca Milenyumun Eşiğinde Yaşam ve
Ölüm, Çeviri: Füsun Baytok, TÜBİTAK Popüler Bilim Yayınları,
Ankara, 2006
Sagan, C., Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Çeviri: Miyase Göktepeli, TÜBİTAK Popüler Bilim Yayınları, istanbul, 1998[/size=1]


Tiversonus

#26
Açık Havanın Tedavi Edici Gücü



Kırda yürüyüşe çıktığınızda nasıl hissediyorsunuz? Hava ister çok soğuk, ister çok sıcak olsun yağmur yağsın kent içinde ya da dışınisterse sağanak da yeşilliklerin arasında, doğaya yakın olmak iyi hissetmemizi sağlar. Böyle bir ortamda gerçekleştirilen yürüme gibi orta düzeyli bir bedensel etkinliğin sağlımız ve mutluluğumuz üstünde olumlu etkileri olduğu açıktır.


Ayrıca dışarıda bir şeyler yapmanın(kısaca yeşil egzersiz) stresi azaltıp morali yükselterek ruh sağlığı açısından yararlar sağladığına yönelik İngiltere, İskandinavya ve ABD'den artan sayıda kanıt geliyor. İngiltere'deki Essex Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar, etkinliğin düzeyinden ve harcanan zamandan bağımsız olarak yürümekten at binmeye, balık tutmaktan koşmaya kadar yapılan bütün bedensel etkinlik lerin hem moralimizi hem de özgüve nimizi arttırdığını ortaya koyuyor. Bunlara ek olarak bu tür etkinliklerin sinirimizi, kafamızın karışıklığını, sıkıntı ve gerginliğimizi azalttığınıve bu sayede ruhsal açıdan daha sağlıklı olmamızı sağladığını da gösteriyor. Başka insan larla birlikte yapılan egzersizlerse sosyal iletişimi ve ilişkilerimizigeliştiriyor.

 

Üniversite'nin araştırmasında yer alan deneklerin dörtte üçü yeşil egzersizlerden sonra kendisini daha az depresif, daha az gergin ve daha az sinirlihissederken üçte ikisinin de genel ola rak moralinin daha yüksekolduğu göz lenmiş. Deneklerin yaklaşık üçte ikisi nin de özgüvenlerinin arttığı rapor edilmiş. Bütün gruplar, ortalama özgüven ve moral düzeylerindeartış göstermiş.


http://www.newscientist.com/channel/opinion/mg19626356.600-comment-the-healing-powers-of-the-great-outdoors.html

Çeviren  Cumhur Öztürk
Bilim Teknik 2008 Temmuz[/size=1]



Tiversonus

#27
Daha önce bu konuyu gündeme getirdiğimizde(sadece ben ve bir kaç kişi) çok tepki aldık...Kısaca teknolojiye karşı olmak düşünülemez burada önemli olan teknolojinin nasıl kullanıldığıdır.

En azından "bilinçli kullanım" ya da çocuklardan uzak tutulması ya da konuşma sürelerinin azaltılması önerilebilinir...Veya en azından yaşanılacak sıkıntılar başladığında bir bilimsel nedeni bilirsiniz...Bu konu büyük şirketlerin kar güdüsünün ötesinde ileri de (belki günümüzde dahi) zihinsel programlama için kullanım alanlarını taşıyor..."Greenbaum" ile ilgili araştırma yapabilirsiniz...Bilimsel nitelikte bilgileri sunmaya gayret edelim bu başlıkta...




Ne Kadar Kontör, O Kadar Tümör

EMİN AKDAĞ   
Sayı: 761/ Tarih : 06-07-2009

http://www.aksiyon.com.tr/detaylar.do?load=detay&link=24446[/size=1]



Bir kişi 10 yıl boyunca 2 bin saat aynı kulağıyla cepten konuşursa beyin tümörü riski yüzde 30 artıyor. Türk halkı sınırsız konuşma girdabında sağlığını kaybediyor. Günde bir saat konuşanlar ciddi tehdit altında.   
 
 
Cep telefonu operatörlerinin rekabet adına başlattığı 'sınırsız konuşma' paketlerinin acı faturasını yıllar sonra ödeyeceğiz. Sağlığımızla oynandığının farkında değiliz. Tıpkı sigaradaki gibi. 1960'larda, sigaranın sadece öksürüğe sebep olduğu söyleniyordu. Bugün artık çok iyi biliyoruz ki, kanserin baş etkenlerinden biri. Veriler gösteriyor ki abone başına aylık ortalama kullanım dakikası verileri (MoU) incelendiğinde, 2009'un ilk üç ayında 2008'in aynı dilimine göre hayli artmış. Anlayacağınız ceple yatıp ceple kalkmışız. Artış yüzdeleri Turkcell'de 45, Vodafone'da 13,7, Avea'da ise 8. Bir ayda Turkcell'li 107,1 dakika, Vodafone'lu 141 dakika, Avea'lı ise 188 dakika konuşmuş. Tabii bu sayılar ortalama. Günde yarım ya da bir saat konuşanlar var. Konuşma alışkanlığının yanı sıra teknolojiyi takipte de, kelimenin tam anlamıyla, 'cep telefonu' müptelasıyız. Ortalama cihaz yenileme süresi Avrupa'da 2 yıl iken, Türkiye'de 11 ay.


Her an ve her yerde ulaşılmayı sağlayan bu teknolojik ürün dünya genelinde büyük ilgi görüyor. Uluslararası araştırma şirketlerinden IDC'nin çalışması bunu doğruluyor. Geçen yılın ocak, şubat ve mart aylarında 290 milyon cep telefonu satılmış. Bu yılki satış global ekonomik krizin tesiriyle 244 milyona gerilemiş. Dünya Telekomünikasyon Birliği (ITU), bu yılbaşı cep abone sayısının 4 milyarı geçeceğini duyurmuştu. Mobil telefon daha ziyade gençler arasında revaçta. Türkiye'de Turkcell'in 36,4, Vodafone'un 15,5 ve Avea'nın 12,6 milyon abonesi var. Avrupa'nın en genç nüfusuna sahibiz. Bu durum, cep telefonunun sağlığa zararında ülkemiz için yadsınamaz bir dezavantaj oluşturuyor.


TEHLİKEYİ KİM ÖRTÜYOR?


'Elektromanyetik dalgaların insanda yol açtığı tahribatın açık bir dille ortaya konulmamasında teknoloji firmalarının baskıları ne derece etkin?' sorusunun muhatapları, elbette ki hükûmetler. Birkaç dikkat çekici bilgiyle başlayalım. Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC), cep telefonları ve baz istasyonlarının yaydığı radyo dalgalarının meydana getirdiği elektromanyetik alanları, muhtemel kanserojen içeren 2-B grubuna dahil etti. İngiltere Radyolojik Koruma Kurulu da, cep telefonunun bilhassa küçük çocuklarda tümör riski doğurduğunu bildirdi. Çok yeni ve geniş çaplı araştırma sonuçları gerçekten vahim. ABD'li ve Danimarkalı bilim adamları 1990'ların sonunda dünyaya merhaba diyen 13 bin 159 çocuğu inceliyor. Belirliyorlar ki; hamileyken günde 2-3 defa cep telefonu kullananlarda, davranış bozukluğu yaşayan çocuk ihtimali yüzde 54 yükseliyor. Risk, çocuk ceple 7 yaşından evvel tanışırsa yüzde 80'lere fırlıyor. Bu annelerin çocuklarının karşı karşıya bulunduğu diğer risk yüzdeleri; hiperaktivitede 35, duygusal ve psikolojik problem yaşamada 25, arkadaşlarıyla sıkıntılı iletişim kurmada 34 ve çevresiyle uyum bozukluğunda 49 çoğalıyor.


Cebin sağlığa verdiği zararda ana unsur cihazın kullanım süresi ve kullanırken vücuda yakınlığı. Cep telefonu üreticileri ve onları destekleyen araştırmacılar maalesef bu kriterleri önemsemiyor. Radyo frekans dalgaları ve elektromanyetik alan iki türlü. İlki iyonlaştırıcı, ikincisi iyonlaştırıcısız. Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroşirurji Klinik Şefi Doç. Dr. İlhan Elmacı, cep telefonu kaynaklı dalga ve alanların iyonlaştırıcısızlığına sığınıldığının ve bu yüzden sağlığa zarar öngörülmediğinin altını çiziyor. Oysa gerçek sanıldığının tersine. Amerikan Ulusal Sağlık Örgütü'nün yayınlarını tarayan Doç. Dr. Elmacı, 'mobil phone - brain' (cep telefonu ve beyin) konulu 293 yayınla karşılaşıyor. 20'si 2009 tarihli. Yayınların çoğu, insan sağlığına maksimum değer atfeden Kuzey Avrupa ülkeleri ile Japonya'dan. "Bu alandaki araştırmalarda ciddi bir yoğunlaşma var." diyen Doç. Elmacı, şu ana kadarki çalışmalarda varılan sonucu şöyle özetliyor: "10 yıl süreyle aynı el ve kulağını kullanarak cep telefonuyla konuşan kişide glial (beynin kendi hücrelerinden köken alan) beyin tümörü ve işitme siniri kökenli tümör oluşma ihtimali yüzde 30 artmaktadır." Süredeki eşik 10 yıl, başka bir söyleyişle 2 bin saat. Zaten günde yarım saat cepten konuşan bir kişi yaklaşık 10 yılda saat limitini dolduruyor. GSM operatörlerinin 'sınırsız konuş'kampanyalarıyla olayın hangi boyutlara ulaştığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Kaba bir hesapla, günde 1 saatlik görüşme, tehlikenin kapıyı çalacağı yıl limitini 5'e indiriyor.


Çevreye dağılan radyasyon cep telefonu çaldığında ve aranan numaranın bağlandığı anlarda yoğunlaşıyor. Telefonun kulak mesafesindeki hayatiyet derecesi, konuşma süresindekini aratmıyor. Ha bir inç (1 inç 2,54 cm), ha 8 inç dememek gerekiyor. Telefondaki çağrıyı onayladıktan ya da karşıya bağlandıktan bir iki saniye sonra kulağı cihaza yaklaştırmak da sağlık açısından göz ardı edilemez bir tedbir.



ÇOCUKLARI CEPTEN UZAK TUTUN


 Doç. Dr. Elmacı'nın anlattığı bir ayrıntı, aynı zamanda biraz ürkütücü. Beynimiz yaratılıştan koruma altında. 'Kan beyin bariyeri' sayesinde her mikrop beyne geçemiyor. Bazı deney hayvanları üzerinde bu nüans irdelenmiş. Fareler bir hafta boyunca günde ikişer saat elektromanyetik alana bırakıldığında, koruyucu bariyerin bozulduğu; durumun, hayvanlarda baş ağrısı ve ateşlenme yaptığı belirlenmiş. Elmacı, araştırmaların, "cep telefonu sigaradan daha tehlikedir", "çocuk elindeki cep telefonunu hemen bırak" netliği kazandığını söylüyor. Niçin çocuklar? Cevabı, Hayykitap'ın yayınladığı 'Tehlikeli Oyuncak' adlı eserin yazarlarından Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Şeker'den öğreniyoruz. Cep görüşmesinde radyasyonun yüzde 40-50'si kulak bölgesiyle kafatasını çevreliyor. Artanı geriye dönüyor. Ama çocukların kafatasları yetişkinlere nazaran bir hayli ince. Radyasyon çocuktaki beynin tümünü etkiliyor. Öte yandan gelişim çağındayken, vücuttaki her mekanizma etkilenmeye müsait. Şeker, "Fizikte rezonans denen bir olay vardır. Çocukların ölçüleri ile cep telefonu dalgaları birbirine çok yakındır. O nedenle çocuklar büyüklerden çok daha fazla enerjiye maruz kalırlar." diyor. Medya çalışanları ve havaalanı radar görevlilerinin sık sık baş ağrısından yakınmalarının ardındaki gerçek de, elektromanyetik ortam imiş.


DOMATES BİLE BÜZÜLÜYOR


Şeker ilginç bir anekdot aktarıyor. Rusya'daki ABD elçiliğine Ruslar bilgi kotarmak gayesiyle epey bir müddet elektromanyetik şok uyguluyor. Amerikalılar olayı fark etmesine rağmen 'zararsızdır' düşüncesiyle aldırmıyor. 30 yılda dört elçiden üçü kanserden ölünce, elçilik Doğu Almanya'nın Bonn şehrine taşınıyor. Fransa'nın Clerment Ferrand Üniversitesi'ndeki cep telefonu deneyi de çok ilgi çekici. Le Parisien Gazetesi'nin manşetten duyurduğu deneyde, 10 dakika çalışan bir telefonun yanında duran domatesler yüksek oranda stres hormonu salgılıyor. 6 saat bittiğinde ezilip büzüşerek kendiliklerinden parçalanıyor.


Sakarya Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Çerezci'nin cep araştırmasında, 'biyokimyasal reaksiyon' ve 'psikolojik bozukluk' sonuçlarıyla karşılaşıldı. Cep başta konsantrasyonu ters yüz ediyordu. Sinirlilik, uyku düzensizliği, huysuzluk ve bitkinlik hâlleri sebebiyle yaşam kalitesi düşüyordu.


Dünyaca tanınan çok ödüllü beyin cerrahlarından Dr. Vini Gautam Krurana, cep telefonu hakkında yüzü aşkın araştırma ve incelemeye imza atmanın tecrübesiyle, kesinlikle bu cihazdan uzak durulmasını tavsiye ediyor. Önümüzdeki 10-15 yılda bu cihazdan dolayı ölen insan sayısında olağanüstü artışlar kaydedileceğini ileri süren uzman; cihazın sağlığı sigara, hatta asbestten dahi fazla zarara uğrattığını ifade ediyor. Krurana'ya göre, mutlaka bir gün cep telefonlarının üzerine de 'sağlığa zararladır' ibaresi yazılacak.


ABD'de şişmanlık hiç de uzun sayılmayacak geçmişte, 15-20 yıl önce müstakil hastalık kapsamında görülmüyordu. Bazı hastalıkların sonucu zannediliyordu obezite. Bugün çok iyi biliniyor ki, ülke sosyal güvenlik sistemlerini çökerten hastalıkların sebebi aynı zamanda. Şeker, kalp-damar ve hipertansiyon hastalıklarıyla kader arkadaşı... Tartışılan teknoloji harikaları arasına kablosuz internet 'Wireles Fidelity' (Wi-Fi) katıldı son aylarda. Fransa, okul ve kütüphanelerde yasakladı. İngiltere'de her an böyle bir karar yürürlüğe girebilir. Avusturya'da da bu yönde kamuoyu oluşmakta. Kablosuz interneti bir şehrin geneline yayan sistemlerin (WiMax) kurulması da tartışılıyor öte yandan.


Aslında cep telefonu yakın tutulan her organı sağlıksızlaştırıyor. İşin açıkçası cebimizde baz istasyonu taşıyoruz. Genellikle kulak ve beyne yaklaştırıldığından bu organlarda gelişen zararlar öne çıkıyor. Dünyaca meşhur beyin cerrahımız Prof. Dr. Gazi Yaşargil'in cep telefonu kullanmayı hiç tercih etmediği bilgisini dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Üstelik yakın çevresine telkin ediyor bunu. İnsanlık acaba sigaradaki acı sonucun bir benzerini cepte de görmek için onlarca yıl bekleyecek mi? Genç Türkiye, 'genç kanserliler ülkesi'ne dönüşmeden uyanma vakti şimdi!

 

Cep telefonunun tespit edilen zararları

 

KISA VADELİ: Geçici işitme aksaklıkları, Gözlerde kararma, sulanma ve yanma, Kalp ritminde bozukluk, Kalp pilinin arızalanma riski, Yoğun stres ve yorgunluk hâli, Konsantrasyon ve dikkat dağılması, Baş ağrısı ve sersemleme, Unutkanlık, refleks zafiyeti, Kulakta çınlama ve ısınma, Görüş alanında daralma, Gözlerin çapaklanması.

 

UZUN VADELİ: Beyin tümörü, işitme siniri kökenli tümörler, Lenfoma (beyaz kan hücresi) kanseri, Cilt kanseri, Yüksek tansiyon, Görme bozukluğu, Kan hücrelerinin deformasyonu, Kan beyin bariyerinin zedelenmesi, Kalıcı işitme kayıpları, Kalp hastalıkları, Hafızada zayıflama, Embriyo gelişiminin zarara uğraması, Düşük ihtimalinde artış, Sperm sayısının azalması, Bağışıklık sisteminde arızalar.

 

Birkaç önemli ikaz

 

Kısa sürelerle konuşun. Gerekmedikçe konuşmayın. Sabit hatları tercih edin. Zararı tümden engelleyemese de kulaklıkla görüşün. Kısa bilgi iletimlerini mesajla gerçekleştirin. Geceleri cep telefonunu kapatın. Hamileyseniz, mecbur kalmadıkça kullanmayın. Cihazlardan mümkün olduğunca uzak durun. Acil vaziyetler haricinde çocukları cepten görüştürmeyin. Siz görüşürken yakınınızda çocuk bulundurmayın. Telefon çalar çalmaz ya da karşı tarafı arar aramaz cihazı kulağınıza dayamayın. Cep telefonu bilhassa kalp, beyin ve üreme organlarına yakın yerlerde taşınmamalı. Dar ve kapalı alanlarda görüşme yapmaktan kaçının. Örneğin asansör ve otomobil gibi mekânlarda cihaz çekmediği için iletilen radyasyon artacaktır. Cep telefonu bir oyun ya da müzik dinleme aracı değildir.
 

rinda

#28
Yanan Gökkuşağı


Gökkuşağı renkleri ile göze yanan bir gökkuşağı şeklinde görünen bu doğa olayı da oldukça ilginç ve büyüleyici bir güzelliğe sahip... ABD'nin Idaho Eyaleti'nde (Washington eyalet sınırında) oluşan gökkuşakları görenleri şaşırtıyor. Bu gökkuşakları bildiğimiz gökkuşaklarından çok farklı. Dağılmış gibi görünen ve bir alevi andıran gökkuşağını inceleyen bilim adamları burada meydana gelen fenomenle ilgili olarak şöyle bir açıklamada bulunuyorlar; Güneş ufuktan 58 derece tepede olduğu sırada, yüksek seviyede cirus tipi bulutlar oluştuğunda ve de bu bulutlar heksagonal (altıgen) su kritallerinden oluştuğunda, güneş ışınları bu bulutlardan geçerken gökkuşağı renkleri oluşuyor.

Bu fotoğraf 3 Haziran 2006'da çekildi.

Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.

Tiversonus

#29
TUZ

Dünyada yaklaşık yedi milyon kilometrekare tuz bulunuyor. Ama sadece kapladığı alanla, yemeklere verdiği tatla, sebze, et ve balıkların bozulmasını engelleyen koruyucu özelliğiyle değil, kutsal bir sembol olmasıyla da tarih sayfaları arasında yerini alıyor tuz. Antik Yunan düşüncesine göre toprak, hava, su ve ateşin tümünü içerdiği için kutsal bir sembol. Birçok dinin şeytan çıkarma ayinlerinin de bir parçası. Bu kadarla kalmıyor; tuz, günümüzde birçoğu sağlık alanında olmak üzere 14 bin ayrı ürünün imalatında kullanılıyor.

Bizler artık her şeyi daha çok kendi içimizden gelerek yapmaya başlamalıyız. Çocuklarınızın okula götürmesi için sevecenlikle hazırladığınız bir tost ekmeğinde, 5 yıldızlı bir otelin menüsünden çok daha fazla enerji olduğu söyleniyor. Eskiden yemekler neden kutsanırdı? Tabi ki onlarla rezonansa girmek için. Bunun dindarlıkla hiç ilgisi yok. Bu doğayla tekrar bir olmak için, ahenkte olmak için. Bazı çiftçiler ayın ritmleriyle işlerini yaparlar. Biz bunu su ile denedik. Örn. dolunay ve yeni ayda aynı yerden su alıp kimyasal analizini yaptırdık. Sonuçta bu suların sanki farklı kaynaklardan elde edilmiş gibi bir sonuca vardık, çünkü dolunayda alınan suda çok daha fazla oksijen ve daha az nitrojen mevcuttu. Bunun sonucunda da suda farklı basınç durumlarının ve böylece de farklı mineral yapı oluştuğu görüldü.

Daha derinlere indiğimizde suyun doğal bir homeopatik olduğunu görüyoruz. Peki homeopati nedir? Örn. D 23'e kadar (23 katı) sulandırarak, aslında orijinal maddeden suda hiçbir şey kalmamasına rağmen iyileştirebilmektir. Fakat bizim için önemli olan madde değil, bizi ilgilendiren onun enerji içeriği. Homeopatik bir ilaç ne kadar çok sulandırılırsa daha etkili oluyor. Çünkü onu yavaşlatan madde enerjisinden arındırıp enerjilerinin rahat akışını sağladığımız için.

Buradan yola çıkarak şimdi tuz'a geçiyoruz , sözüm ona `beyaz altından - beyaz zehire'. Mutfağınızda bulundurduğunuz tuz, tuz değil, sadece NaCl. Bildiğimiz tuzun ana ögesi ne kadar çok NaCl olsa da aslında doğal tuz kimyasal olarak çok daha fazla elementten oluşuyor. Bunlarda bilinen yaklaşık 84 element, ve NaCl de bunun sadece 2 tanesini oluşturuyor. Doğa, aslında doğal olan her şeyde tamamın olmasını sağlıyor. Buna bakarak insan bedeni de sadece su ve tuzdan oluşuyor, ve bu tuz da aynı doğadaki tuz gibi bu 84 elementten oluşmakta. Ve öğrendiklerimize göre, önemli olan elementin kendisi değil, onun içerdiği enerji, enformasyonu, dalga boyu veya frekans deseni.

Doğal tuzda fizik bedenimizde de bulunması gereken tüm elementler mevcut. Ve vücudumuzda herhangi bir element eksik olduğunda da bunun tuzda mevcut olduğunu biliriz. Bu da %100 rezonans demektir. 1897 yılında, bay Schüßler (Schüßler tuzları'nın kurucusu) insan bedenlerinin yakıldığında geriye kalanın tuz olduğunu tespit etmiştir.

Modern bir çöp yakma tesisine gittiğinizde depoların beyaz tuz artıklarıyla dolu olduğunu görürsünüz.. Maddeyi de oluşturan budur. Böylece tuz da bir platonik şekil oluşturuyor. Suyun tetraeder şekli , kuvars'ın heksagonal şekli, tuzun da küp şekli var, 5 platonik şekillerden biri. Bu küp'ün içinde, kristal kafesinin içinde tüm frekans desenleri mevcut.

Bedeninizde tuz olmasaydı hiçbir düşünceyi düşünemeyeceğinizi biliyor muydunuz? Eskiden yemeklere tuz, yemeklerin tuzlanması için değil, düşünme yetisine sahip olabilmek için konulurdu. Kiliselerdeki takdis edilmiş su, belli bir titreşim karakterini aktarmak için kullanılıyor. Veya çocukların vaftiz edilmeleri örneği: çocuğa kendi içindekilerini hayatında güçlendirerek çıkarabilmesi, tanıyabilmesi için vaftiz suyu ile titreşimler verilmekte. Eskiden tuz hakları, tuz savaşları, tuz yolları diye terimler mevcuttu.

Tuz'un atom yapısı moleküler değil, elektriksel olarak görünüyor. Tuz'u suya koyduğumuzda ve çözüldüğünde, sole, yani bunların oluşumunun 3 . boyutu ortaya çıkıyor. Ve böylece iletkenlik meydana geliyor. Ve suyu buharlaştırdığımızda tekrar tuzu elde ediyoruz. Bu karşılıklı tesirden dolayı tuzun nötr gücü var, böylece bedende tuz ile her şeyi dengeleyebiliriz; bedenin içinde, dışında, tüm titreşim oranları tamamen nötralize edilebilir.

Belki eski geleneklerden tanırsınız, yeni evlilerin evlerinin dört köşesi de tuzlanırdı, bunu da kötü ruhları kovmak veya uzak tutmak için diye açıklanırdı, o zamanın kötü ruhları bugünün negatif enerjileridir. Artık bugün sadece tuzun kristalin yapısından dolayı radyasyon durumlarını nötralize etmek mümkün olduğunu biliyoruz. Örn. atom çöpü olan radyasyon artıkları tuz depolarında saklanıyor. Bu da tuz'un sırrı, bu sır da onun geometrik şeklinde saklı.

Tuz'un içinde fizik bedeni de oluşturan her tür titreşim oranının mevcut olduğu çok eskilerden beri bilmektedir. Örn. bir başbakan, Cumhurbaşkanı Polonya'ya gezi'ye gittiğinde kendisine bir ekmek ve tuz verilir, dostluğun simgesi olarak bir misafir hediyesidir bu. Ve o kişiyle de dost olunur.

Masada tuz'unuzu paylaştığınız kişiyle dost olursunuz, çünkü onunla aynı frekansta titreşirsiniz. Bütün bu mitolojiler bizi düşünmeye sevk etmeli. Tuz kelimesi Latince'den `salare'den gelmekte, bu da İngilizce'de salary olarak mevcut. Eskiden Romalı bir asker beyaz altını maaş olarak paraya tercih ederdi. Haçlı seferler Kudüs'ü dinsizlerden kurtarmak için değil, Ölü deniz'de tuz haklarını elde edebilmek için yapılmıştır.

Bu beyaz altının anlamını ve önemini doğru anlamak için tarihi doğru anlamalıyız. Sal kelimesi Latince'de `sol' kelimesinden geliyor, bu da Sole, yani su ve tuz'un oluşturduğu karışımın adı, yine aynı zamanda Latince'de ve İtalyanca'da Sol : güneş demektir. Böylece `sole' sıvı güneş ışığı, biyofotonlar, ışık kuvantları, anlamındadır. Bir çok insanda, bedenlerinde sodyum klorür fazlalığı olmasına rağmen, tuz eksikliği olduğunda, aslında damarlarında ışık olmadığı anlaşılmalıdır, bedenlerinde bütünselliği kaybetmişlerdir.

Dünyadaki tuzlar nereden geliyor ?

Milyonlarca yıllar önce, 250 milyon yıla kadar mevcut ana deniz güneşin de etkisiyle kurumuştur. Kuruma esnasında 84 elementin elektromanyetik güçleri tuzun kristal kafesleri arasına bağlanmıştır. Enteresan olan da, bu ana denizin içindeki tuz konsantrasyonu aynı bizim fiziksel bedenlerimizde olduğu gibi oluşu , bu da % 0,97.

Ve yine enteresan olan, tuzun içerdiği elementlerin aynıları bedenlerimizde de mevcut. Aynı güneş ışığında olduğu gibi, kristalin `sole' karışımını belli bir ışınım oranına maruz bırakınca, birkaç hafta içinde `hiç yoktan', aslında `her şeyden' amino asitlerin oluşmaya başladığını görüyoruz. Canlılığı oluşturan albümin yapıtaşları, yani organik yaşam oluşmaya başlıyor. Neden ? Sole'nin içinde `hiç bir şey' değil de `her şey' olduğu için !.



Şimdi Kimya'dan Fizik'e geçelim: örn. dışarıdan vitamin aldığımızda, mesela askorbikasit (C vitamini), ve biyokimyasal olarak kan değerimizi ölçtürdüğümüzde, kanımızda C vitamininin oranı yüksek çıkacaktır. Fakat bu yeni madde görevini yerine getirebiliyor mu? Her vitamin de bir enformasyon, yani bilgi taşıyıcıdır. Konu bilgiyi taşıyan madde değil, konu enformasyonun, yani bilginin içeriği.

Vitamin nedir? Çoğu kişi vitamini, bedenin kendisi üretemediği bir madde olduğunu sanıyor ve bu yüzden dışarıdan alınması gerektiğini düşünüyor. Burada yine düşüncede bir bağımlılık oluşturuyoruz. Bir vitamin, çeşitli elementlerin moleküler bağlantısından başka bir şey değildir. Örn. C vitamininde belli bir geometri oluşturup, moleküler yapıyı oluşturan karbon elementidir en etken olan. Ve enteresan olan, bizim vitamin diye adlandırdığımız tüm elementler aslında bedenlerimizde mevcut.

Bunu da ispat edebiliyoruz. Ve bedeninizin C vitaminini kendi üretemediğine de inanmayın. Dünyada 10.000 lerce insan artık katı madde almaksızın, sadece su ile besleniyorlar. Şimdi sadece hayvanların C vitaminini üretebileceklerini sanıyorsanız, onları da bizim beslendiğimiz gibi konserve ve işlenmiş gıdalarla beslerseniz, onlar da bu yetilerini kaybedecekler. Biz de beslenmemizi tekrar eskisi gibi, olması gereken gibi uygulasak, yani meyve ve hububatlar, meyva sularının özlerinden , strüktürlerinden, ihtiyacımız olan tüm enerjileri alabilir ve biyokimyasal anlamda vitamin dengemizi kendimiz sağlayabiliriz. Örn. B12 vitamini önemli bir sinir vitaminidir, genel söylentilere göre bedenimiz bu vitamini kendi üretemez, fakat 3 yıla kadar depolayabilir. ve bedendeki stok tükendiğinde sinir hastalığı oluşabilir.

Bu yüzden vejetaryenlere et yemedikleri için, ve B12 vitamininin sadece hayvansal gıdalarda olduğu varsayıldığı için , daha çok süt ürünleri yemeleri tavsiye edilir. Vejetaryen ve `veganer' (hayvansal hiçbir ürünü de yemeyenler) ve normal beslenenler arasında yapılan bir karşılaştırma çalışmasında en yüksek B12 değeri `veganer' grubunda tespit edilmiştir. Bağırsak florası hayvansal albümin tarafından işgal altında değilse, kendi B12 vit. oluşturabiliyor. Vitamin aldığımızda da doğal vitaminler aldığımız söylenip sakinleştiriliyoruz.

Peki, doğal özü çıkarılmış ürünler nedir? Örn. C vit., askorbik asidi doğal ortamından çıkardığımızda, mesela bir meyveden, bize enformasyonunu, yani enerjisini hala verebilecek mi diye düşünmeliyiz. 1999 yılında Berlin Teknik Üniversitesinin 5-yıllık bir araştırma çalışması tamamlanmış ve her gün askorbik asit alan kişilerin bağırsak duvarlarında deliklerin oluştuğu görülmüştür. Askorbik asit bütünselliğinden ayrıştırılarak elde edildiğinden agresif hale gelmiş ve bunun yanı sıra da biyofiziksel olarak hiçbir enformasyon taşıyamadığı görülmüştür. Bu da, örneğin birisiyle konuşmak istiyorum, fakat bütün bedenine ne gerek var, sadece kafasını kullanalım, ağzı nasıl olsa orada diye düşünmeye benzer.

İşte böyle bütünselliği bozuyoruz. Aynı olay doğal tuzu kullandığımızda gerçekleşiyor.
iyofiziksel olarak baktığınızda tüm enformasyonu alabiliyor, ve biyokimyasal olarak da tüm bedenimizi dengede tutan elektrolit dengemizi koruyor.

Herhalde okul zamanlarınızdan yaptığınız bir deneyi hatırlarsınız. Sadece suda iletkenlik mevcut değil, fakat suya biraz tuz ilave ettiğinizde deney lambanız yanar. Aynı şekilde sizin içinizdeki lambalar da yanar, sizin de iletkenkenliğiniz gerçekleşir. Bedende herhangi bir yerde gevşek kontaktınız oluştuğunda, bir yerleriniz ağrımaya başlar ve bir süre sonra kronikleşir. Bu durumda eski iletkenliğinize kavuşabilmeniz için doğanın tuzuna ve suyuna ihtiyacınız var, rafine edilmiş ürünlere değil.

Ufak bir deney yapmanızı tavsiye ederim: dilinizin ucuna biraz tuz serpin ve ne kadar dayanabileceğinize bakın, yaklaşık 30 san. sonra dilinize sanki delik delinirmiş gibi hissedeceksiniz, hatta ağzınızı yıkadıktan çok sonra bile hala diliniz uyuşuk olacak, NaCl bu kadar yakıcıdır. Artık tıp bile tuzsuz beslenmemizi öneriyor. Ve gerçekten de bu söz konusu tuzdan mümkün olduğunca az almalıyız. Yine de bedenimizin tuz ihtiyacı olduğu için günde 0,2 g tuz almalıyız. Fakat diğer rafine gıdalardan dolayı zaten istemeyerek 12 gr. A kadar günde tuz almış oluyoruz.

Tuzun bedendeki fonksiyonu , bedenimizin fiziksel anlamda bir arada tutulabilmesi , osmoz işleminin çalışmasını sağlamasıdır. Aksi taktirde 100 litre su bile içseniz, bedeninizde tuz olmayınca yine de susuzluktan ölürsünüz, çünkü tuzun sayesinde aldığınız su hücrelerinize bağlanabiliyor, hücreleriniz elektriğine kavuşuyor ve düşündüklerinizi uygulamaya imkan buluyorsunuz. Ve bedeninizdeki tuz oranı da sizin düşünme kapasiteniz ve şuur derecenizle eşdeğerdir.

Tuz olarak tanımladığımız NaCl'nin bedenimiz üzerinde yüksek agresiviteli bir etkisi vardır. Deri ve genelde böbrekler, bu NaCl'yi tekrar ayrıştırmamızı sağlarlar. Ancak yaşımız ve bünyemize göre sadece belirli bir miktarını ayrıştırabiliriz, günde yaklaşık 5-7 gramını, daha fazlasını değil. İlginç olanıysa, bizim günde sadece endüstriyel gıdalardan, yani konservelenmiş gıdalar olan hazır gıdalardan 12- 20 gram NaCl aldığımızdır ki, henüz bunun içinde kendimizin kattığı tuz yoktur.

Bu şekilde bedenimize ayrıştırabileceğ imizden çok daha fazla NaCl almış oluruz. Bedende ayrıştırılamayan kalan NaCl'den bedenimiz kendisini bir şekilde korumalıdır, yani bu agresiviteden.

Örneğin bir deney yapalım; 2 adet akvaryum alalım ve birinin içine doğal deniz suyu koyalım ve balığın yaşaması için gereken ortamı sağlayalım, diğer akvaryuma tuzlu, yani NaCl'li su koyalım ve aynı şekilde balığın yaşaması için gereken ortamı sağlayalım. Şimdi eğer balıkları içine koyarsanız, deniz suyunda olan balığın normal yüzdüğünü, diğerinin ise 2-5 dakika sonra zehirlenerek öldüğünü görürsünüz. Bu balıklar bedeninizdeki hücrelerdir ve siz böyle bir ortamda yaşayabileceğinizi düşünüyorsunuz. İşte bu nedenle bedeniniz sizi kendisinden korumaya çalışmaktadır.

Bedeniniz, ayrıştırılmamış olan tuzu bir şekilde nötralize etmek zorundadır ve bunu "değerli " hücre suyunuzla yapmaktadır. Hücrenizin canlılığını sağlayan şey, bedeninizdeki NaCl'yi izole etmek için, nötralize etmek için şimdi kurban edilmek zorundadır ve her defasında 23 katı miktarla. Ayrıştırılamayan her gram NaCl yüksek değerli, yüksek yapılı hücre suyunuzun 23 katına bağlanmak zorundadır ve bununla birlikte hücreleriniz ölürler, bu şekilde bedeniniz kurur. Ve sonrasında aynı ilkbaharda bodrumunuzdan çıkardığınız elmaya benzersiniz, kırışıktır ama hala elmadır, işte bu da bizim yaşlanma sürecimizdir.

Bazı insanlar ileri yaşlarda genelde sadece %58 sıvı ihtiva ederler. Tam bu durumda çok su içmek gereklidir, günde en az 2 litre , ancak yaşlılıkta insanın artık susuzluk hissetmez, çünkü susuzluk hissi artık yoktur, çünkü bedende çok az tuz vardır, ancak bu durumda osmose sağlayan tuzdan söz etmekteyiz. Ve eğer tuz alırsanız, o zaman doğal bir susuzluk hissiniz olur.

Ancak biz "Tuz"dan bahsediyoruz, NaCl'den değil! Beden, ancak belirli bir dereceye kadar hücre suyunu nötralize etmek için kurban edebilir, çünkü daha fazlası ödem oluşumuna sebep olur. Bunlar, hazır gıdalarla almış olduğunuz diğer anorganik cüruflar için mükemmel bir çöplük olarak hizmet eden su dokularıdır. Ve birdenbire ağırlaştıkça ağırlaşırsınız. Şimdi beden kendisini tekrar korumak zorundadır. Koruma için bedenin bir sonraki adımı rekristalizasyondur . Kristallerin basınç ile büyüdüklerini öğrenmiştik. Ve bunlar dağlarda büyürler. Bedenimizin dağları da kemiklerimizdir. NaCl rekristalizasyona başladığında kristaller buralarda büyümeye başlar. Ancak bunun için NaCl daha hayvansal albümine ihtiyaç duyar. Ancak bedeninize aldığınız tüm elementlerin öncelikle ayrıştırılmaları gerekmektedir. Ve bu da albüminde amino asitler demektir, bunların teker teker kombinasyonları ile , bunun için 347 trilyon kombinasyon mümkün, bedensel albümin oluşabilir, diğer adı ile kas dokusu. Fakat bu amino asitlerin tümü örn. hayvansal albüminde bulunmayan Lysin veya Triptosan gibi, katılamadığında gerekli olan 347 trilyon kombinasyon imkanları oluşamaz. Ve böylece almış olduğunuz albüminin hiçbir değeri olmaz, bedeninizde küçük kristaller olarak kalır.

Bunu, karanlık zemin mikroskopisi yapan doktorunuzda kendi kanınızla yaptırabilir ve böylece bu yöntemle ışık yandan gelerek kanınızın üç boyutlu halini, yani canlılığını görebilirsiniz. Böyle bir deneyden önce bir bardak süt içerseniz, sindirilemeyen albüminin nasıl da nereye gideceğini bilemediğini görürsünüz. Albümin vücuttan dışarı çıkabilmesi için asit ürik geliştiriyor. Vücut, bu asit ürik'in sadece bir kısmını atabiliyor, bir kısmı da bedende NaCl ile birlikte kemiklerin üzerinde kristal tortular oluşturuyor, kemiklerin kalınlaşmasına sebep oluyor. Mafsalların üzerinde oluşan bu kristallenmeden dolayı sürtünme oluşuyor. Sürtünme de iltihaplara sebep oluyor.İltihaplar şişmelere sebep oluyor ve sinirlerin üzerinde oluşan baskıdan dolayı ağrılarınız başlıyor. Doktora gittiğinizde de size romatizma, artrit, artroz, gut teşhisi konulacaktır. Kemiklerinizin üzerinde birikmiş olan bu "çöpler" den dolayı ölmek istemiyorsanı z, onlardan kurtulabilmeniz için rafine işlemiyle ayrıştırılmış olan antagonistlere ihtiyacınız var.

Size tavsiyemiz:kendinizi rafine edilmiş İnorganik olarak moleküler bir yapı oluşan ürünlerden ve insanlardan koruyunuz. Sonuçta, damarlarınızdaki tuz sayesinde bedeninizde ölçülebilir enerji, ölçülebilir elektrik oluşuyor. Örn. hastaneye götürülmek üzere ambulansa alınan bir kazazedeye tuz infüzyonu verilir, kana destek olmak üzere değil, elektrik devresini tamamlamak için. Devre kapanamadığı taktirde, ışıklarınız sönecektir. Bunun için de NaCl'ye değil, gerçek tuza ihtiyacınız var. Bu tuzun içindeki tüm anatagonistlere, yani diğer tüm elementlere ihtiyacımız var.

Aynı çamaşır makinasının kireçlenmesinde kullandığınız Kalgon tuzu gibi, bedeninizde de moleküler bağlantıları çözüp atmanız lazım. İnorganik olarak oluşan moleküler bağlantılar tekrar düzene maruz kalarak parçalanıp, çevreleri su ile kaplanarak, hidratize olarak, iyonlar halinde dışarı atılabilmekte. Çamaşır makineniniz de kullandığınız Kalgon hapları da tuz haplarıdır, kendinize de böyle bir "tuz tableti" verin, vücudunuzda oluşan inorganik moleküler bağlantılar tuzun sayesinde kırılsın ve suyun sayesinde de vücudunuzdan atılabilsin.
Tuzun çözelti etkisi elektriksel yapısından kaynaklanıyor, bu özelliği de endüstride kullanılmakta. Dünyadaki tuz üretiminin %93-94'ü direkt olarak endüstriye gidiyor. Onsuz ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar, ne de yağlar, üretemezdik. Kimyasal ayrıştırma işlemleri için en temiz NaCl gerekli. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemleri ile çıkarılarak sadece NaCl'in geri kalması sağlanıyor. Bu işlemler için ayrıştırılan tuz'dan endüstride kullanılmayan %6'lık kısımda gıda sektörüne aktarılıyor. Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza her yerden elde edilebiliyor.

Ama elinize geçen tuz artık gerçek tuz değil, elinizde bir artık mahsul tutuyorsunuz, bu da yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaları uzun süreli muhafaza etme işleminde, konserve işleminde kullanılıyor ve tüm hazır gıdaların uzun ömürlülükleri bu şekilde sağlanıyor. Kalan bir kısım da yemek tuzu olarak, içine bir de ayrıca mineraller eklenerek, örneğin iyot, sofralarımıza geliyor. Fakat vücudunuzda fazla nitrat bulunduğunda bu iyot sindirilemez, bunun için önce fazla nitratı dışarı atabilmeniz gerekir.

Almanya'da artık endirekt olarak iyot ilave ediliyor; her fırıncı, her kasap bu tuzu kullanmak zorunda. Fakat bu iyotlama işleminden sonra hastalıkların oranı %28 arttığı da gözlenmiştir. Kalp çarpıntıları, kalp ritm bozuklukları, yorgunluk, konsantrasyon eksiklikleri, uzun süre iyileşmeyen yaralar, kronik akne gibi rahatsızlıklarda artışlar mevcut. İyot alımı ile bedeninize yüksek agresivitesi olan bir metal almış oluyorsunuz. Buna ilaveten tuzlarınıza bir de fluor ilave edildiğinde, irade gücünüz tamamen zayıflıyor. Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E-530, E-533, E 550 gibi) maddeler de ilave ediliyor. Örn.sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyumhidroksit ilave ediliyor. Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanmama şansınız da çok düşüyor. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız. Ve siz tekrar gerçek doğal tuz almaya başladığınızda, bedeninize ihtiyacı olanı, eksik olanı sağlayarak kendinizi şifalandırırsınız.

Fiziksel veya manevi şekilde biriktirdiğiniz her şey önce tekrar ortaya çıkar, bundan dolayı önce ağrınız olan yerinizde iltihaplanma oluşur ve ardından iyileşme gerçekleşir. Doktorunuzun dediğinin aksine yüksek tansiyonda veya düşük tansiyonda da doğal tuz ile yapmış olduğunuz %26'lık `sole' yi içtiğinizde denge sağlanacaktır. İçtiğiniz tuz/su karışımından dolayı morfogenetik alanınız tamamen rejenere olur ve organlarınız eski enerjilerine kavuşur. Buna benzer uygulamayı yıllarca hamam kürleri ve terapileri ile gerçekleştirmekteyiz. `Sole' ile bir küre başladığınızda bedeninizin bataryalarına sıvı güneş ışığı vermiş oluyorsunuz.

Bir inceleme çalışması çerçevesinde şifalı bir maden ocağına gittik. Berchtesgaden' de (Almanya'da) böyle bir maden ocağı mevcut, buna tıpta Spelyoterapi diyoruz. Buraya çeşitli alerjileri, astımları olan hastalar iyileşmeye gönderiliyor. Böyle bir tuz madeninde tuzların iyonal etkilerinden dolayı tertemiz bir hava mevcut, havada hiçbir toz zerreciği yok. Bunun yanı sıra şifayı gerçekleştiren başka etkenler de mevcut. Örn. Velicka'da yerin 226 m altında bir tuz madeninin içinde gerçek bir hastane kurulu. Buraya yılda yaklaşık 3000 hasta gelmekte ve %97'si iyileşip çıkmaktalar. Bu kadar derinlerde yerin altında milyonlarca tonluk tuzun altında muazzam jeomanyetik frekans desenleri yayınlanıyor. Bunlar da hastaların bedenleri üzerinde rezonans yaparak etki yapıyor. Biz deney olarak farklı hastalıklara sahip kişileri madene götürdük. Örn. ciğerlerinde rahatsızlığı olan bir hastanın 2,5 saat sonra ciğer değerleri tamamen normale dönmüş ve 2 saat boyunca da bu şekilde kalmıştır. Örn. bu hastalıklı ciğerin frekansı rahatsızlığından dolayı 58 olmuş ve aslında 40 olmalı. Böyle bir durumda bu hastayı günlerce bu madene gönderdiğimizde eninde sonunda maddesi de enerjisine uyum sağlayarak değişecektir ve iyileşecektir. Herşey sadece zamana bağlı.

Fakat herkesin böyle bir madene gitme imkanı olmadığından bu uygulamayı evde `sole' ile gerçekleştirebiliriz. Bunun için gerçek doğal kristal tuza ihtiyacımız var, buna da jeolojik olarak `Hallith' diyoruz. Hallith kelimesi de : hall = titreşim, lith=ışık'tan kaynaklanmaktadır. Daha önce de anlatıldığı gibi istediğiniz kadar Ca-tableti yutabilirsiniz, fakat sadece 1 havuç yemiş kadar kalsiyumu bedeninize almamış olursunuz. Demek ki konu miktar değil, hücrelerin alabilme kapasitesiyle ilgili.

Hücrelerimizin belli açıklık ölçüleri var, biz buna tıpta semipermiyabilite diyoruz. Ve bu yüzden hücrelere 1/100.000 gr'dan daha küçük olan her şey girebilir, daha büyük olanlar dışarıda kalmak zorunda. Bu yüzden sebze ve meyvelerin içindeki mineraller iyonal olarak bir geometriye sahip olduklarından organik yapılarıyla hücrelerimize girebilir ve asimile edilebilirler. Fakat yapılarını bozduğumuz minerallerin hücrelere girebilme şansları asla olamaz. Bu da mineral ihtiyacımız için kahvaltı tabağımıza çelik bir çiviyi koymaya benzer.

Elementlerin bu şekilde hücrelerin içine girebilme durumlarına koloidal durum denir. Doğadaki kristal tuzu endüstriyel bir şekilde çıkarma imkanımız yok, çünkü bu kristaller yıllarca basınç altında oluşarak madenlerde damarlar içinde gelişiyor ve bunun için doğada çok bulunan kaya tuzundan 100 kg çıkardığınızda doğal sadece 1 kg kristal tuz elde edebiliyorsunuz. Fiyatının da yüksek olması buna bağlı.

Himalaya'dan gelen böyle yüksek basınç altında oluşmuş olan bir kristal tuza biyofotonemisyon ölçümleri yapıldığında, bu da onun ışık enerjisinin ölçülmesi anlamına geliyor, başka kristal tuzlarla karşılaştırmada bu tuzun mükemmel kristal yapısından dolayı 100 misli fazla enerji olduğu ortaya çıkıyor. Bu tuzu doğal su ile karıştırdığınızda, kısa bir süre içinde % 26'lık `sole' dediğimiz bir karışım oluşacaktır, Bu karışımın çok yüksek dezenfektan etkisi olduğundan uzun süre saklanabilir. Bu `sole'den her gün 1 çay kaşığı dolusu alıp bir bardak doğal su ile birlikte içen 123 hasta üzerinde yapılan kan ve idrar testlerinin sonucu aslında ayrıştırılamayan hayvansal albüminin bile tekrar idrarla dışarıya atılabildiği görülmüştür.

Kanınızda tuzdan dolayı oluşan düzen şekilleri bu kadar güçlü !

Kanınız aslında deniz suyu-benzeri bir sıvıdan başka bir şey değil. Bu `sole'den her gün bir çay kaşığı doğal su ile karışık içtiğinizde 6 dakika içinde elektrolit dengenizi düzeltmiş oluyorsunuz. Burada enteresan olan bedenimizin asit-baz dengesini tuzun sağlıyor olması. Normal koşullarda bedenimizde %70 baz ve % 30 asit olmalı, fakat gıdalarımızın endüstriyelleşmesinden dolayı bu denge %80 asit - % 20 baz'a doğru kaymış durumda.

Uzun vadede fazla ekşimeden dolayı, hücrelerimizin strüktürleri de bozulmaya başlıyor. Kanserli hastaların %90'ında kronik ekşime olduğunu ve bu hastaların %98'inin kanlarında hayvansal albümin olduğunu biliyor muydunuz ? Kanserin de beslenmesi gerekiyor ve sizin ihtiyacınız olmayanlarla besleniyor. Prensipte bu ana sebeplerden kurtulmaya çalışmalısınız, doğal asit-baz dengenizi korumaya çalışın. Bunun için de doğal tuz gerekli.

Bedenimizde kan dolaşımı sistemimiz olduğu gibi bir de kapalı tuz devir daimi mevcut. Gıda aldığınızda kanınızdaki tüm tuzlar uyarılır ve sindirme işlemi için yardımcı olurlar. Yemeği ağzınıza aldığınız anda kanınızdan tuz midenizin hücrelerine doğru yönlendirilir, orada ayrıştırılır, yani iyonize olur, klor iyonu bedeninizdeki suya gider onun sadece hidrojenini alır ve hidroklorürü oluşturur. Bu hidroklorür sayesinde biraz önce yediğiniz yemekler parçalanır, fakat hazmedilemez. Bu işlem tuzdan ayrıştırılan sodyumun karbondioksit ile sodyum bikarbonat oluşmasıyla gerçekleşir. Daha önce yediğinizi asitlerle parçaladıktan sonra bu bazlı bileşim hazmettirmeye yarıyor.. Bütün bu işlem bittikten sonra tuz tekrar kanınıza geri dönüyor ve böylece sizin asit-baz dengenizin korunmasını sağlıyor. Midenizde zaman zaman ekşime hissettiğinizde bir bikarbonat hapı aldığınızda, aslında hidroklorür üretimini teşvik etmiş olduğunuzun farkında değilsiniz.

Bedeninize kendi muhteviyatında ne varsa onu vermelisiniz, böylece kendi kendini nötralize edebilecektir. Bu `sole' sayesinde bedeninizden atıkların çıkması sağlanacaktır. Örneğin et yediğinizde, bedeninizde çürümek zorunda. Çürüme işleminden sonra atıkları çok hızlı bir şekilde atamayınca kanda yine fazla ekşime oluşuyor. Bu da bağırsaklarda çürüme işlemine sebep oluyor. Böyle bir durumda `sole' içme kürü uyguladığınızda birkaç gün ishal olacak ve bedeniniz kendi kendini rejenere edecek. Sadece bir çay kaşığı `sole' ile 6 dakika içinde bedeninizde bulunan 650 çeşit mikrop, bakteri, virüs ve mantar çeşitlerini nötralize edebileceğinizi biliyor muydunuz ? Bu da doğal olarak, bedeninizde tekrar strüktür, geometri, koruyucu duvarlar oluştuğu için böyle gerçekleşecektir.

Eğer herhangi bir cilt hastalığınız varsa, doktorunuz size denize girmenizi önerecektir, çünkü burada ihtiyacınız olan titreşim desenleri mevcut, bedeniniz tekrar bu enerjiler ile dolacaktır. Özellikle cilt sorunlarında bedeninizin içinde bir şeyler olduğunu düşünmelisiniz, çünkü cildimiz en büyük boşaltım organımız. Bu yüzden yüzünüzdeki her sivilcede içerideki düzensizliği görmeye çalışın. Çoğunlukla kanımız temiz olmadığında dışarıya sivilce, siğil, ben, mantar olarak yansır. Kanınızı temizlediğinizde, ona tekrar strüktür, geometri kazandırdığınızda, ister `sole'/su karışımı içerek, ister sadece `sole' cilde sürerek bunu yerine getirebilirsiniz. Zaten mantar da sadece strüktür, yani geometri olmayan ortamlarda büyüyebilir ve çoğalabilir.

Mesela deokristallerini kullandığınızda, koltuk altınızdaki cildinizin alanını nötralize etmiş oluyorsunuz. Diğer deodorantları kullandığınızda terlemeniz engellenmeye çalışılıyor, fakat terlememiz gerekli. Sadece neden kötü koktuğumuzu düşünelim. Fazla ekşimeye maruz kaldığımızdan burada bakteriler oluşabiliyor, bunlar da kokulara sebep oluyor. Bu küçük deokristaller ile bu alanı nötralize edebilirsiniz ve böylece bakteriler için meydan oluşmaz. Bu nötralize işlemini solunum yolu hastalıklarında `sole'ile buğu yaparak da uygulayabilirsiniz.

Tuzlu suyun buharını teneffüs ettiğinizden 25 dakika sonra balgamınızla birlikte belki 10 yıl önce içmiş olduğunuz antibiyotikler bile çıkacaktır.

Bu doğal tuzu yemeklerinizde de kullanmalısınız, çünkü bedeninizde ne kadar zararlı madde varsa, bu tuzun etkisiyle nötralize olacak ve zamanla atılabilecektir.

Profesyonel sporcular da elektrolit dengelerini sağlayabilmek için bu tuzu yalıyorlar ve böylece kas tutukluğuna sebep olan magnezyum eksikliği meydana gelmemiş oluyor. Genelde bağımlılık durumlarında beden kendi eksik olan ihtiyacını başka birşey ile karşılamaya çalışıyor. Örneğin şeker de aynı rafine edilmiş tuz gibi çok agresiftir. Mesela şekere düşkün olan çocuklara bir süre `sole'/su karışımı her gün verildiğinde, şeker arzuları azalacaktır ve dengeye gireceklerdir. Biz bunu eroin bağımlılarında uyguluyoruz ve %60'ında başarılı olmuş durumdayız, çünkü bedenlerindeki dengeden dolayı artık eroine ihtiyaç duymuyorlar.

Cilt hastalıklarında bütün vücudu %1'lik 37 derecelik bir tuzlu suya soktuğumuzda, bu suyun içinde banyo yaptırdığımızda, vücut sudan ihtiyacı olduğu her şeyi alabiliyor ve sanki 4 gün boyunca oruç tutmuş gibi zararlı toksinlerini cilt vasıtasıyla atabiliyor. Bize 12 yaşında tüm cildi yaralarla kaplı, nörodermitis teşhisli bir hastayı getirdiler. Ailesi tüm başvurulabilecek yerlere başvurmuştu ve hastalığın iyileşmez olduğu düşüncelerle sonunda bize gelmişlerdi. Biz kızın tüm kortizon ve antibiyotiklerini kestik ve 3 ay boyunca su- tuz kürleri uyguladık. Bu sürenin sonunda kızın tüm yaraları geçti ve iz bile kalmamıştı.

%1lik kürleri gözlerimize de uygulayabiliriz, her gün 4-5 dakika boyunca 2 defa tuzlu suyla göz banyoları yaparsak, gözlerimiz daha parlak, bakışlarımız daha berrak olacaktır.
Aynı şekilde su-tuz karışımını dişlerindeki asitlerden oluşan taşları temizlemek için de uygulayabilirsiniz, her gün dişlerinizi bu suyla fırçalayıp istikrarlı bir şekilde devam ederseniz taşların gittiği gibi dişlerinizin de beyazladığını görebilirsiniz.



Yüzünüze krem yerine, nemlendirici olarak da tuz-su karışımını sürebilir, cildinizin nem dengesini sağlayabilirsiniz. Bedeninizde herhangi bir dokunun strüktürel yapısı değişmeye başlamışsa, orada kanser oluşacaktır. Bunun için yine üst nanometrekerde bulunan belli bir dalga boyuna ihtiyacınız var. Bunu da dışarıdan tuz kristal lambaları ile yapabilirsiniz. Havada dengeli bir iyon potansiyeline ihtiyacımız var, mesela havadaki negatif iyonlar pozitiflere göre 2/3 oranındaysa aynı deniz iklimi gibi bir ortam yaratmış oluruz. Tuzun titreşim frekansı aynı bizim bedenimin frekansı gibi olduğundan bu da tuz kristal lambalarında kullanılmakta. Örneğin bizim beynimizin elektriğini ölçtüğümüzde 8 Hertz civarındadır, aynı frekansı bu lambalarda vermekte. Televizyon seyrederken 100 - 160 Hrtz. civarında frekanslara maruz kalıyorsunuz. Bu yüzden neden bir süre sonra sinirli olduğunuz belli: bedeniniz 20 misli frekansa maruz kalıyor

Lütfen buradaki konuyu sadece su ve tuz olarak ele almayalım, esas konumuz enformasyon ve bilinç. Böyle baktığınızda bedeninizin mükemmel bir araç ve şuurunuzun da efendi olduğunu göreceksiniz. Sizin her şeyi elde edebilmeniz sadece kendi sınırsızlığınıza bağlı. Bunun için de önce her şeyi bilmeniz ve anlamanız gerekiyor. Kararlarınız içgüdülerinize, duygularınıza göre belirleyin, sadece mantığınıza göre değil. Bu şekilde doğru yolda ilerlersiniz. Zaman zaman da sorunlarınız olduğunda, unutmayın ki her dezavantaj kendinde çok daha büyük bir avantajın çekirdeğini barındırmaktadı r. Bunu sadece görmelisiniz.

İyi veya Kötü diye hiçbir şey yok. Her şey sebep ve sonuçtan oluşuyor. Şu an oynayan film kendi çevirdiğiniz filminiz ve onu her istediğinizde değiştirebilirsiniz. Bu sizin bilinçlilik, şuurluluk durumunuza bağlı. Ve yardıma ihtiyaç duyduğunuzda sizinle aynı frekansta olan insanlara gidin, onlardan yardım isteyin. Idealistlere destek olun. Doğayla uyumlu olun, çünkü doğa yalan söylemez.


Alıntı: http://www.budur.com/forum/topic.asp?TOPIC_ID=1688&SearchTerms=tuz