Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#270
Huzur ile BH arasında doğrudan bir bağlantı var. Şunun farkına varıyorum ki, "varoluşun çekirdeği", "7Y", "Tanrı", "Mutlak/saf varlık" gibi terimlerle ifade ettiğimiz şeyle özdeşlik kurma ihtiyacı, aslında daha basit bir şekilde BH ile özdeşlik kurma, yani BH'leşme ihtiyacı. BH'nin, yani Varlığın mutlak özü 7Y sonuçta. "BH" dediğimiz zaman "Varlık" demiş oluyoruz ve "Varlık" dediğimiz şeyin mutlak saf özü de 7Y.

Varoluşun mutlak özüyle özdeşlik kurulan yola BH (Başkalarına Hizmet) yolu deniyor. Ve bunun neden böyle adlandırıldığıyla ilgili basit anlamı şimdi daha iyi anladığımı hissediyorum. Burada körü körüne bir "başkalarına hizmet" veya "başkalarına iyilik"ten bahsedilmiyor. Zoraki bir şekilde değil, kendiliğinden olmalı, akmalı.

Bunun meditasyon denen şeyle bağlantısını daha iyi anlıyorum şimdi. Neden mi meditasyon? Çünkü meditasyonda olağan gündelik KH-egemen düşünce kalıplarını durdurma veya pasifleştirme söz konusu. K'lar sıkça "arzulu düşünüş" (wishful thinking) kavramına vurgu yaptılar, bunun KH veya egosal niteliğini vurguladılar. Maharaj da sıkça arzu-korku döngüsüne, bu ikisinin birbiriyle her zaman etkileşimli olduğuna dikkat çekti, arzulamayı ve korkmayı bırakmayı tavsiye etti.

İşte, meditasyonun bu anlamda KH tarzı düşünüşü, yani "arzulu düşünüşü", diğer bir ifadeyle de arzuya ve korkuya dayalı düşünüşü bırakmaya, azaltmaya, pasifleştirmeye yönelik bir etkisi var. Meditasyonla ilgili olarak sıkça vurgulanan "düşünmeyi durdurun" tavsiyesi bence gerçekten düşünmeyi bırakmaktan ziyade, farkına bile varmadan uyguluyor olduğumuz KH'ye, egoya, arzu ve korkuya dayalı "olağan" düşünüş şeklimizi azaltmak, bırakmaktır.

Yani bize ısrarla meditasyonu, meditasyondaki o zihinsel sükuneti tavsiye eden kaynaklar aslında bize şunu söylüyor olmalı:

"Siz, toplumsal dinamiklerinizde egemen olan şiddetli egosallığın da etkisiyle, bilinçli olarak farkında bile olmadan kendi kendine zarar veren bir düşünüş biçimiyle veya yöntemiyle düşünüyorsunuz. Kendi kendini bloke eden, kendine zarar veren bu düşünüş şekli evrenin, varoluşun her zaman her yerde hazır ve nazır olan pozitif enerjilerinin aklınıza, gönlünüze, bilincinize, benliğinize akmasını, birleşmesini engelliyor. Meditasyon denen şeyi yapın, yani bildiğiniz şekliyle düşünmeyi bırakın, durdurun, yavaşlatın ki kendi kendinize yapmakta olduğunuz bu blokaj zayıflasın ve her zaman her yerde mevcut olan evrensel/varoluşsal pozitif enerjiler ve sezgiler bilincinize, benliğinize akacak bir yol bulsun."

Peki, meditasyon denen şeyi yapmaya çalıştığımız halde pek bir faydasını göremememizin hatta bazen iyice huzursuz olmamızın nedeni ne olabilir? Farklı sebepleri olabilecek olsa da, genellikle bunun nedeni egosal (arzu-korku temelli) düşünmeyi bırakamamaktır herhalde; kendi deneyimlerimden en çok aşina olduğum açıklama bu. Arzulu düşünüşü yüzeysel olarak bıraksak da, derinde bir yerde onu bırakamıyoruz muhtemelen. Burada biraz kendi kendini kandırma durumu söz konusu oluyor sanırım. Şöyle bir gerekçemiz var belki de bu durumla ilgili olarak: "Düşünmeyi bırakmak boşlukta kalmak, korunmasız kalmak demektir. Uğraşmak, hesap-kitap-plan yapmak zorunda olduğumuz bir sürü sorumluluktan ve fırsatlardan kopmak demek. Bu aptallık!"

Şu düşünce de yaygın olabilir bilincimizde veya bilinçaltımızda:

"Çok büyük oranda, hatta sıkça aşırı, vahşi biçimlerde çıkara dayalı olan bu hayat koşullarında kendi çıkarlarımızı bile doğru dürüst koruyamazken "Başkalarına Hizmet"e, yani başkalarının çıkarlarına odaklanmak, yönelmek de neyin nesi? Bu enayilik değil mi?"

Hiçbir zorakiliği olmadan, tamamen kendiliğinden ve akarcasına Başkalarına Hizmet eğilimimizin gelişmesi nasıl mümkün olabilir? Böyle birşey neden ve nasıl olsun?

Elimizdeki kaynaklarda doğrudan veya dolaylı çeşitli biçimlerde vurgulandığını ve sizin de bildiğinizi, zaman zaman deneyimlediğinizi düşündüğüm açıklamamı paylaşacağım.

KH tarzı düşünmenin ne olduğuna, nasıl olduğuna dair bazı tasvirler yaptık yukarıda. Egosal düşünüş dedik, arzulu düşünüş dedik, arzu-korku temelli düşünüş dedik. Başkalarına değil, kendine hizmet etmeye odaklı bir düşünüş ve inanış biçimi.

Peki bu durumda BH tarzı düşünüş nasıl bir düşünüş veya inanıştır?

Sanıyorum ki burada KH'yi ve BH'yi birbirinden bağımsız olarak anlamaya çalışmak yerine, bunları özellikle yanyana koyup düşündüğümüz zaman, zıtlıkları yoluyla bunların ikisinin de anlamını daha iyi anlayabiliriz. Zaten bize bu iki kavramı sunan veya öneren kaynaklar, bunları özellikle zıtlıkları yoluyla birbirini bütünleyen ve tanımlayan şeyler olarak sunuyorlar sonuçta, öyle değil mi? Ve Ra'nın da K'ların da anlattıkları herşeyin temelindeki bu "BH-KH düalitesi" olağanüstü öneme ve açıklayıcılığa sahip en temel kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. 1 numara Birlik ise, 2 numara da BH-KH düalitesi. Ve bana öyle geliyor ki, 2 numaranın 1 numarayı anlamada çok önemli bir rolü var. Yani Kendine Hizmet ve Başkalarına Hizmet düşünüş/inanış biçimlerini, zıtlıklarını ve birbirini bütünleyiciliklerini anlamak, Birliği somut bir şekilde anlamanın, anlamlandırmanın temel bir yoluymuş gibi görünüyor.

Bir yanda Kendine Hizmet tarzı, diğer yanda Başkalarına Hizmet tarzı düşünüş ve inanış...

Bir yanda; hayata, evrene, varoluşa baktığınızda gördüğünüz, inandığınız şey gereği, neredeyse mutlak bir şekilde veya giderek mutlaklaşan bir şekilde kendi çıkarlarınıza, şahsi arzularınıza odaklı yaşıyorsunuz ve erişebildiğiniz, kontrolünüz altına aldığınız veya almaya çalıştığınız herkesi kendi şahsi arzu ve çıkarlarınıza hizmet ettirmek için elinizden ne gelirse yapıyorsunuz.

Diğer yanda; hayata, evrene, varoluşa baktığınızda gördüğünüz, inandığınız şey gereği, hayatınızdaki başkalarının çıkarlarını önceliyor, her zaman kendi şahsi çıkarlarınızın önüne koyuyorsunuz. Diğerlerine, başkalarına hizmet etmek için yaşıyorsunuz, bunun derecesini giderek artırıyorsunuz ve bundan çok büyük bir memnuniyet duyuyorsunuz.

Burada, bu iki görüş ve inanış biçimini kendi 3Y dünya insanlığı yaşam koşullarımızda tam boyutlarıyla göremiyoruz genellikle ve dolayısıyla da ikisi de bize aşırı gelebilir veya mümkün görünmeyebilir. Aslında sanıyorum siz de doğrulayabilirsiniz ki, KH ile ilgili tasvir, BH ile ilgili tasvirden nispeten daha aşina olduğumuz, daha mümkün gözüyle bakabileceğimiz bir tasvir. Böyle bireylerin veya grupların var olduklarıyla ilgili pek çok gözlemimiz, deneyimimiz olmuş olabilir. Hatta o derecede aşırı olmasa da, "kendine hizmet" sonuçta zaten bize yabancı değil, çünkü biz tekamül yolculuğundaki lokal düzeyimiz itibariyle zaten KH tipi bir yaşam yaşıyoruz. Daha önce tartışmaya çalıştığımız gibi, 3Y insanlığının KH'liğinin bir kısmı gayet doğal, ille de şeytani denemeyecek bir Kendine Hizmet biçimidir; tekamül yolculuğunda çocuksu sayılabilecek bir düzeyde bulunmamızdan kaynaklı olarak başkalarından ziyade kendimize hizmet etmemizin çoğu zaman zaruri olduğu bir deneyim seviyesindeyiz. İşte bu nedenle de yukarıdaki KH tanımına hiç de yabancı değiliz. Doğrudan şahsımızla ilgili olmasa bile, kendi ailemizin, kendi arkadaşlarımızın, kendi şehrimizin, takımımızın, milletimizin, ırkımızın, ideolojimizin, dinimizin, ülkemizin vs. çıkarlarını başkalarınınkine karşı savunmak, kayırmak, rakiplerle mücadelelere girişmek, onları "yenmeye", ezmeye, hatta yok etmeye çalışmak hayatımızın adeta en olağan gerçekliklerinden biridir. Bunlar bir ölçüye kadar makuldür, ille "şeytani" olması gerekmez ama yine de hem şahsi egomuz hem de daha büyük, daha profesyonel bazı egoların kışkırtması ve zorlamasıyla tüm bu ayrımcılık, rekabet ve "yenme/ezme" çabalarının "şeytani" boyutlara ulaştığına sıkça şahitlik ediyoruz, değil mi? İşte, çocuksu denebilecek tekamül düzeyimizin gerektirdiği olağan "kendine hizmet" eğilimini değil de, o profesyonel, ezici, sömürücü, yok edici eğilim anlamında, o düzeyde "Kendine Hizmet"in de var olduğunu gayet iyi biliyoruz. Ve bu yolu insanların genelinden çok daha profesyonel, mutlağa çok daha yakın düzeylerde güden, başka (üst) boyutlardan/yoğunluklardan varlık gruplarının mevcut olduğuna ve bunların insanlar üzerinde oldukça şeytani planlar güttüklerine dair şeyler okuyoruz elimizdeki kaynaklardan.

Dolayısıyla, yukarıdaki KH ve BH tanımlarında aslında KH'ye BH'den daha aşinayız. BH'nin bize daha uzak, daha uçuk görünmesinin nedeni, insanlık medeniyetinin hem çocuksu, hem de profesyonel KH'ye fazlasıyla aşina ve içiçe olmasıdır.

BH'yi de tatmışızdır illa ki. Aile, akrabalar, komşular, arkadaşlar vs. ile birlikte, herkesin birbirinin iyiliğine, sevincine, sevgisine, huzuruna nispeten de olsa adandığı durumlar yaşamışızdır, ne kadar nadir veya kısavadeli de olsa. İşte sanırım o durum, bir BH alemindeki yaşamın küçük bir önizlemesi sayılabilir. Yani ilgili deneyim ortamındaki bireylerin tamamının BH olduğu bir toplumsal yaşam düşünün. Kesintisiz bir şekilde. Böyle birşeye, yukarıda belirttiğim örnekler ve bunların daha seyreltilmiş diğer çeşitli olası örnekleri dışında şahitlik etmedik, deneyimlemedik. Ama BH sonuçta varlığın özünde yer alan birşey olduğu için, BH'ye az-çok adanışı olan bireyler olarak, olması gerekenin bu olduğunu bilir, sezeriz, ümit ederiz.

Toplumsal yaşamımızın genel koşulları itibariyle KH eğilimleri baskın olsa da, BH eğilimleri de yok değildir elbette. Ve ne yazık ki hayatımızda bu iki kutbun KH çoğu durumda baskın olmak üzere tuhaf karışımlarını yaşıyoruz. Mutlak bir şekilde KH'ye veya BH'ye adanmış bir "toplum/geniş kitle" görmeyiz pek. Ama elimizdeki kaynakların bize söylediği şey, mutlak bir şekilde KH'ye ve BH'ye adanan toplumların daha üst yoğunluk düzeylerinde mevcut olduğudur. Ve bizim de kendi içinde bulunduğumuz 3Y seçim yoğunluğunu tamamladıktan sonra yolumuza devam edeceğimiz toplum ya KH'ye ya da BH'ye adanmış bir toplum olacaktır.

Peki, tekrar asıl konu olduğunu düşündüğüm şeye dönecek olursak; bir bireyi BH'ye veya KH'ye meylettiren faktör, görüş, inanış nedir? Bu "seçimi", bu kararı, iradeyi sağlayan etken nedir? Bir birey ne görür ve inanır da KH'ye veya BH'ye adanır?

Yukarıda, 3Y dünya insanlığının deneyiminde KH'nin nispeten masumane, doğal veya zorunlu versiyonu olduğunu ama aynı zamanda daha seçimli ve profesyonel (mutlaklaşan) bir adanış versiyonu olduğunu belirtmiştim. İşte, doğal ve zorunlu olan KH'den profesyonel KH'ye doğru geçişler, kayışlar olması gayet mümkün, öyle değil mi? Yani kendi hayat hikayemizde bir insanın ne görüp veya neye inanıp da KH'ye giderek mutlaklaşan düzeylerde adanabileceğiyle ilgili pek çok gözlem yapmışızdır farkında olarak veya olmayarak. Örneğin bahsettiğim binbir türlü rekabet unsurlarının birbirlerini ezme, yenme, aşağılama konusunda oldukça ileri, "şeytani" boyutlara ulaşıp birbirini gayet çekincesiz, vicdansız, vahşi biçimlerde öldürmeye, yok etmeye adandıkları durumlar görüyoruz. Ve dahası, çeşitli rekabet unsurlarını bu tür aşırılıklara zorlayan perde arkası bazı karanlık güçler (profesyonel sayılabilecek KH güçleri) olduğunu biliyoruz. İnsanlığı bir bütün olarak KH'leştirmek amacıyla mümkün olan her yolla onların BH potansiyellerini parçalamak için her tür böl-yönet projelerini uygulayıp onları birbirine düşürmeye çalışan, dünya genelinde ekonomi başta olmak üzere pek çok alanda oldukça güçlü bir kontrole sahip olan malum güçler.

Bir birey, toplumun (bir çevrenin, "mahallenin") daha önce değindiğim "asimile edici" özelliklerinin de etkisiyle, aidiyet bağı kurma eğiliminde olduğu bir dini veya siyasi ideoloji vs yoluyla, nispeten doğal ve meşru sayılabilecek çıkar çatışmalarından, ideoloji ötesi profesyonel KH'liğe doğru kayabilir pekala. Böylece, bir bireyin veya bireyler grubunun ne görüp, neye inanıp da KH yoluna girebileceğine dair kabaca da olsa bir örnek hatırlamış veya tasavvur etmiş olduk sanırım. Tam tersini düşünerek bir BH örneğinin gerçekleşmesinin de imkansız olmadığını varsayabiliriz sanırım. Lakin hem KH'leşme hem de BH'leşme ile ilgili seçim ve irade sürecini şekillendiren faktörü henüz yeterince çıplak bir şekilde ifade etmediğimi sanıyorum: Bir birey çevresinden veya toplumdan gördüğü güçlü veya nispeten saf pozitif etkiler sonucunda, bunun kendi varlık özüyle olan bağlantısını da sezerek, bilinçli veya bilinçaltı bir şekilde tüm varoluşun bir olduğunu, bütün olduğunu, bilinçli olduğunu, sevgiye dayalı olduğunu, özü ve geneli itibariyle pozitif nitelikli olduğunu ve kendisinin de onun bir parçası ve kendisi olduğunu sezebilir, inanabilir. Şahıs böylece BH nitelikli derin bir ilhama, yani bir bakıma "BH yolu yakıtına" (moraline, gücüne, iradesine) sahip olabilir. İşte bu şahıs muhtemelen hemen BH değil ama K'ların deyişiyle "BH adayı" durumuna gelmiş olur veya gelebilir bence. Bu yöndeki inancının, farkındalığının pekişme düzeyine bağlı olarak da zaman içinde bir 4 BH toplumuna (muhtemelen dünyada oluşacak 4 BH toplumuna) mezuniyet noktasına erişebilir ruhsal olarak.

Aynı şeyin KH versiyonunu düşünecek olduğumuzda ise, şahıs varoluşun bir ve bütün olduğuna ve kendisinin de onun bir parçası ve kendisi olduğuna inanmaz. Varoluşu bir "kurtlar sofrası" olarak görür. Şahsi kontrolü altına alma olasılığı ve arzusu duyduğu kaynaklar görür ve mümkün olduğu ölçüde tüm kaynakların, tüm gücün tamamını ele geçireceği bir duruma doğru ilerleme dürtüsü duyar. Yani giderek tüm evrenin veya varoluşun mutlak efendisi, sahibi olma yoluna girer şahsen. "Kötülük" anlamında KH yolu dediğimiz şeyin zihniyeti, felsefesi budur: "Fetih". Giderek tüm varoluşu şahsi (bireysel veya belki daha muhtemel olarak grupsal) kontrol amacıyla fethetme güdüsü.

"Çıplak gerçeklik" dediğim şeyi daha kısa olarak şu şekilde ifade etmek isabetli olabilir belki: BH yoluna giren şahıs zaten "Tanrı" olduğunu, yani tüm varoluşun bir olduğunu ve kendisinin de onun bir parçası ve "ta kendisi" olduğunu bilmekte, bilinçli veya yarı bilinçli bir şekilde bunu sezmektedir. Ve sanıyorum ki bu bilincin, bu inancın, kişiyi şifalandırıcı, güçlendirici, huzur ve güven verici bir etkisi vardır. KH yoluna giren şahıs ise "kurtlar sofrası" olarak algıladığı evrende sadece yenmesi ve sömürmesi gereken "rakipler", "düşmanlar" görür, kaos görür ve evrene şahsi (duruma göre bireysel veya grupsal) arzusuna, çıkarına uygun nizam, düzen getirme planları yapar, var gücüyle bunun hırsını güder. BH bakışaçısından evrenin, hayatın doğal ve güzel bir nizamı zaten mevcuttur, herşey o nizamın bir parçasıdır ve onun gerçekleşmesine, sürmesine hizmet eder.

K'ların KH güçlerinin yapmaya çalıştığı şeyle ilgili şu tasvirini tekrarlama gereği duyuyorum: "Sonsuza kadar sahip olduklarını sonsuza kadar arıyorlar."

BH yolunda huzurun ve zoraki olmayan, kendiliğinden akan başkalarına hizmet motivasyonunun nasıl meydana geldiğini anlama ihtiyacımızla ilgili olarak belirli bir düşünce ve inanç pratiği önermek istiyorum kabaca. Gizemli birşey değil, hepimizin az-çok, doğrudan veya dolaylı olarak sezdiği birşey muhtemelen ve zaman içinde daha incelikli, ustalıklı bir biçime veya biçimlere dönüştürülebilir, geliştirilebilir:

Mutlak bir ihtiyaçsızlık durumunu düşünün, deneyimleyin. Bulunduğunuz yerde tamamen yeterli, mutlak biçimde ihtiyaçsızsınız. Tüm varoluşun saf özü, sonsuz potansiyeli, kudretisiniz. Ebedi, mutlak gerçeksiniz. Hiçbir şey aramıyorsunuz, hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Olabilecek en mükemmel, en tam, en saf durumsunuz. Tüm varoluşun, tüm hayatın saf, mutlak, sarsılmaz özüsünüz. Tüm varlık sizsiniz. Kusursuz, huzurlu, sessiz, sakin, dingin.

Tüm varoluşun saf özü ve mutlak şekilde bir olan 7Y ile özdeşliği hatırlatan, düşündüren, teşvik eden bu tür düşünce ve inanç kalıpları, KH tarzı düşünce ve inançların bloke ettiği bilinç kanallarımızı arındırmaya, temizlemeye yardımcı olacak ve böylece varoluşun pozitif enerjilerinin ve sonsuz kudretinin bilincimize, benliğimize akmasına, bütünleşmesine imkan sağlayacaktır. İşte, sanıyorum ki, bu özdeşleşme, daha doğrusu özdeşliğin, birliğin farkındalığı önündeki blokajların giderek kalkması, bize ihtiyaç duyduğumuz tüm şifa ve kudreti ve fazlasını sağlayacaktır. Başkalarına hizmet motivasyonu doğuran düşünce, inanç ve kudretin bu olduğunu sanıyorum. Mutlak kudret olduğunuzda, o kudreti ihtiyaç duyulan yerlerde kullanmak, uygulamak keyifli ve güzeldir. Aslında herşey düşüncelerde, bilinçte olup bittiğinden, şimdi ve burada mutlak varoluş özüyle özdeşlik kurma ve onun gücü ve iyi niyetiyle tüm sorunları düşünce düzleminde çözüm yoluna koymak ve hatta çözmek bence gayet mümkündür. Düşüncede başka bireylerle de şu veya bu düzeyde bağlantılar kurulur. Ve herkesin özü aynı özdür. Buna binaen, bu özdeşliğin ve iyi niyetin çözemeyeceği hiçbir sorun olamaz. Çözüme niyet edilmeli, gerisi hayata bırakılmalıdır.

Zaman-mekan ötesi bu düşünüş ve inanışın içerisinden, lokal deneyimimizdeki sorunlarımıza çözüm niyetiyle pozitif, inançlı ve güvenli bir şekilde baktığımızda, çözümleri daha imkanlı, daha kolay hale getirmiş oluruz diye düşünüyorum.

bozadi

#271

Bir yanda lokal dünyevi gerçekliğimiz, diğer yanda mutlak evrensel veya varoluşsal gerçeklik, bir terazinin iki kefesi gibi. Bunlar arasında bir denge kurulması gerekiyor.

Diyelim ki bilincimizde kendimizi dünyevi koşullardan, pek çok olumsuz etkiden, düşünceden, inançtan yalıtıp tüm varoluşun özü olan 7Y ile özdeşlik kurabiliyoruz, şu veya bu ölçüde. Ve diyelim ki tam bir bağımsızlık, ihtiyaçsızlık, huzur ve sükunet deneyimleyebiliyoruz. Bilinçsel olarak dengeye ulaşabiliyor ve kendimize zarar veren düşünce ve inanç kalıplarından arınabiliyoruz.

Ama bu denklemin yarısı. Lokal gerçeklik önem bakımından mutlak gerçekten farklı değil. Sonuçta o da mutlak gerçeğin bir parçası ve kendisi. Varlığın kendini bilme ve sürdürme döngüsünde hayati bir işleve sahip. Bizim lokal gerçekliğimizde epeyce olumsuz koşullar egemen. Düşünce, inanç, irade gücümüzle tüm varoluşun mutlak ve saf esası olan 7Y ile özdeşlik kurup bunun dengeleyici pozitif etkilerini deneyimledikten sonra lokal dünyevi gerçekliğimize döndüğümüzde, moral gücü bir süre yüksek oluyor ve hatta sanki hep yüksek bir ilham hali devam edecekmiş gibi hissedebiliyor insan ama ne yazık ki dünyevi hayatın olumsuzlukları içinde savruldukça "yolumuzu kaybediyoruz". Yüksek bir bilinç düzeyinden çektiğimiz ve kendimizi manzaraya hakim hissettiğimiz resimdeki harita kayboluyor.

Ruhsal, varoluşsal moralin yükselmesi için dünyevi koşullardan bağımsızlaşmak, onun dışına çıkmak gerekiyor. Özgürlük, bağımsızlık, huzur, güven bulunabiliyor, 7Y'nin ne olduğu bilinerek, inanılarak, güvenilerek onunla özdeşlik kurulduğunda. Ama dünyevi realiteye girilip zaman geçirildikçe, bağımsızlık, tümsel farkındalık ve dolayısıyla güven ve huzur duygusunda ciddi kayıplar meydana geliyor. Dünyevi hayat koşullarının baskıları, işkenceleri, adaletsizlikleri, yıpratıcılıkları ve asimile edici tesirleri bilincimizde biriktikçe, varoluşsal yüksek farkındalık, bağımsızlık, kudret ve huzur yerini dünyevi hırslara, arzulara ve korkulara bırakıyor. Gerçeğin ışığında ve sevgisinde kuşlar gibi uçarken, bir süre sonra yalanların ve işkencelerin bataklığında sürüngenler gibi sürünür hale geliyor insan. Yükselişlerden sonra düşüşlerin şiddeti ve travmatik etkileri biraz da bilinçteki veya bilinçaltındaki arzu ve korkuların yoğunluğuna bağlı sanırım. Ama sanıyorum ki, bu iki realite arasındaki gidiş-gelişler sıklaştıkça ve hızlandıkça, farkındalık kanallarında bir genişleme oluyor, denge ve istikrar giderek artıyor. Korkular, acizlikler azalıyor. Dünyevi taraftaki aşırı dengesizlik ve olumsuzluk karşısındaki direnç ve hakimiyet artıyor.

"Şifa" denen kavramın, bu iki realite arasında önemli bir kesişim, örtüşüm veya dengelenme katalizörü/imkanı olduğunu tahmin ediyorum. Madem mutlak ve sonsuz olan gerçek tarifsiz ölçüde iyi, doğru, güzelken lokal gerçeklikte bu kadar çok dengesizlik, kölelik, kahır, işkence ve arzu-korku kısırdöngüleri var, o zaman ebedi mutlak gerçeğin farkındalığını ve gücünü lokal gerçeklikteki şiddetli dengesizlikleri dengelemek için, yani şifa için, iyileştirme için kullanmaya niyet etmek doğal ve gereklidir.

İnsanın meditasyon veya benzeri bir tefekkür, zihinsel arınma ve konsantrasyon zamanında, "şimdi ve burada", dünyevi gerçeklikteki yalanların ve işkencelerin tesirlerinden kendini yalıtıp evrensel, varoluşsal, mutlak, sonsuz gerçekle özdeşleşme, ihtiyaçsızlığı, sonsuz huzur ve sükuneti duyumsama süreçlerinde yapabileceği en güzel şeylerden biri şifaya odaklanmaktır. Yani dünyevi realiteden uzaklaşılmaya, bağımsızlaşılmaya çalışılan bir süreç olmasına rağmen, zamandan-mekandan bağımsız olan o evrensel realiteden, zamana ve mekana bağımlı olan dünyevi realiteye bakıp, aklımıza doğrudan veya dolaylı biçimlerde gelen, başta bizim ve sevdiklerimizin hayatındaki olumsuzluklara, korku ve endişelere, acizliklere, acı ve travmalara, çözümsüzlüklere yönelik iyileşme, düzelme, şifa niyetinde bulunmak. Ebedi gerçeğin sevgisini, gücünü, güvenini, o sorunların, kahırların, yaraların iyileşme, düzelme yoluna girmesi niyetine odaklamak. Şiddetli bir hırs veya beklenti duymadan, samimiyetle istemek ve bunu istemenin doğruluğunu, meşruluğunu, güzelliğini duyumsamak.

Olduğumuz yerden tüm varoluşla sonsuz bağlarımız, bağlantılarımız olduğuna güvenmeliyiz. Ne de olsa hepimiz ve herşey mutlağın bir parçası ve kendisidir. Şimdi ve buradan, olduğumuz, durduğumuz yerden tüm sorunlarımızın çözüm yoluna girmesi için niyet etmek, sorunların ne zaman ne şekilde çözüleceği konusunda şiddetli bir beklenti içine girmeksizin bu niyetin, bu isteğin sorunların çözümü doğrultusunda şu veya bu ölçüde tesir ettiğine ve niyetimizi tekrarladıkça, tazeledikçe, olumlu tesirlerin de artacağına inanmak, güvenmek.

Lokal gerçekliğimiz olan dünya hayatımızda bu kadar çok dert, keder, acı varken, hayatımızı şifaya adamak kadar doğal ve gerekli birşey yok belki de.

bozadi

#272
Yerel, bölgesel ve küresel toplum düzeninde ciddi sarsıntıların ve yıkımların olduğu bir dönemde olduğumuz ve bu durumun şiddetinin giderek artacağı söylenebilir sanırım. Yaygın biçimiyle ifade edilecek olursa bir tür "Kıyamet" veya güçlü bir yıkım ve dönüşüm sürecinden geçiyoruz. Hem beşeri olaylar, hem de doğa olayları bağlamında.

Kaos tırmanışı bakımından bu sürecin hemen her insanın hem fiziksel hem de psikolojik yaşam koşulları üzerinde ciddi dezavantajları olduğu, olacağı açıktır. Ama ben dezavantajlara değil, bu başlık altında tartışmakta olduğum konular açısından oluşan muhtemel avantajlara odaklanmak istiyorum.

Toplum istikrarlı, güçlü ve nispeten güvenilir olduğunda, ondan bağımsızlaşma ihtiyacı ve isteği muhtemelen daha düşük olur. Tersi durumda ise bağımsızlaşma motivasyonu artabilir.

Dünyevi yaşamı tek ve mutlak gerçeklik olarak görme eğilimi, toplumun şu anda olduğu gibi ciddi bir kaosun giderek derinliklerine girmekte olduğu zamanlarda ciddi bir dezavantaja neden olacaktır. Kişi dünyevi insan realitesini tek ve mutlak gerçeklik olarak görme eğilimindeyse, insanlık bir tür kıyametin içine girdikçe, sadece dünya insanlığı değil tüm varoluş, tüm gerçeklik o kıyameti yaşıyor olacaktır ve duruma "dışarıdan" bakma imkanları çok kısıtlı olacaktır. Bir insanın ismen "materyalist" veya "inançlı/dindar" olması, o kişinin burada tasvir ettiğim şekliyle "dünyevi" veya "dünya-merkezli", "dünya-odaklı" (özellikle ortalamadan çok daha yüksek oranları kastediyorum bu sıfatlarla ilgili olarak) olup olmadığıyla ilgili çok kesin birşey ifade etmez aslında bence. Sonuç olarak, bildiğimiz manasıyla "dünya" (yani dünya insanlığının yaşam düzeni) yıkıldığında, dünyevi olma ölçüsünde insanlar çok büyük bir psikolojik yıkım, acizlik ve travma yaşayacaktır.

Benim bu başlık altında ele almaya çalıştığım konuların, bir yönüyle tam da bu potansiyel büyük soruna çözüm teşkil ettiğini, edebileceğini sanıyorum. Tabi sadece bu konular değil, forumun temel aldığı belli-başlı kanallama bilgilerinde ele alınan pek çok diğer konu da öyle.

Evrensel, daha da doğrusu varoluşsal perspektifimizi güçlendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Tabi, yine elimizdeki kaynakların da vurguladığı gibi kesinlikle dünyevi yaşamdan tam veya uzunvadeli bir yalıtımı savunmuyorum. Dünya insanlık medeniyetinin mensuplarıyız sonuçta, varlığımızı onunla özdeşleştiriyoruz adeta, biraz da doğal ve kaçınılmaz olarak. Ama gerçekten artık bunun dozunu ayarlamamız, düzeltmemiz gereken bir süreçte olduğumuzu düşünüyorum. Hele ki elimizdeki kaynakların söyledikleri gibi her geçen ay ve yıl, beşeri ve doğal olaylar kaos ve yıkım yönünde tırmanırsa, o zaman sanırım burada dikkat çekmeye çalıştığım şeyin, şeylerin hepimiz için önemi de artacaktır.

Dünyevi, yani kastettiğim manasıyla gereğinden fazla dünyevi olmak için ille de materyalizm veya benzer bir ideolojiye eğilimli olmak gerekmez. Daha önce de dikkat çekmeye çalıştığım gibi, ben aslında hepimizin zaten anormal oranda dünyevi olduğumuzu düşünüyorum. Burada aslında kendi şahsi algımı ve deneyimlerimi genelleme eğiliminde (ve hatasında) olabilirim tabi ama herkeste aynı şiddette olmasa da, insanların genelinde şu veya bu miktarda aynı şeyin bir problem olarak etki ettiğini tahmin ediyorum. Yani dünyada, insanlık realitesinde olan biten şeyler ve toplumsal koşullar bizim "gerçeklik" algımızı fazla belirliyor, şekillendiriyor.

Aslında dünyadaki travmatik koşullar hiç yeni değil elbette ama bunların nicelik ve nitelik olarak giderek ağırlaştığını, giderek görmezden gelinemez veya bilinçaltına gömülemez hale geldiğini ve giderek daha da öyle olacağını düşünüyorum. Çözümlenmeden bilinçaltına atılan çok sayıda olumsuzluk ve travma, "iç dünya" dediğimiz şeyi veya imkanı da ciddi oranlarda zehirledi, yozlaştırdı muhtemelen.

O nedenle de, burada ele almaya çalıştığım, birey-ötesi mutlak varoluşsal kimliğimizi, aslımızı hatırlama ve bu yolla mevcut dünyevi psişik prangalarımızdan kurtulma sürecini tasvir etmeye çalışıyorum. "Birey-ötesi" derken, deneyimlemeye çalıştığımız veya çalışabileceğimiz "aslına uyanma ve bağımsızlaşma" sürecinin bireysel olarak deneyimlenemeyeceği gibi birşeyi kastetmiyorum elbette. Ama varlığın saf özü bireysel bir deneyim seviyesi veya ortamı değildir, elimizdeki kaynaklardan anladığım veya sezgisel olarak anlamlandırmaya çalıştığım şekliyle. Ama yine de "tüm bireyler" O'dur, varlığın saf özüdür, onun belirli bir seyrelmişlik ve ayrışmışlık deneyimleyen uzantısıdır. Ayrışma ve bireyselleşme olmadan Hayat dediğimiz ve İlüzyon olarak da tanımlanan çok boyutlu zengin deneyim ortamı veya ortamları da oluşamazdı. Yani tüm varlığın saf özüyle özdeşleşmekte, O olduğunu düşünmekte, inanmakta, bilmekte hiçbir yanlışlık ve sorun olmadığı gibi, bunun yapılması doğal ve gereklidir de bence.

Mevcut dünyevi yaşam koşullarımızın uzun zamandır devam eden ve epeyce miktarı çözümlenmeden bilinçaltlarımıza yerleşen sorunları nedeniyle, kısacası kısmen farkında olduğumuz, kısmen (ve belki büyük ölçüde) farkında olmadığımız bilinçsel/ruhsal hastalıklarımız nedeniyle, baktığımız herşeye o hastalıkların gözlüğüyle bakmakta olduğumuzun da farkında değiliz pek. Yani örneğin işte hepimizin tüm varoluşun saf özüyle bir olduğumuz, onun bir parçası ve kendisi olduğumuz, tüm varoluşun bir olduğu, özü ve geneli itibariyle ve özgür iradenin de bu yönde kullanılması durumunda son derece iyi, doğru, güzel, adil ve sonsuz kudretli olduğu söylendiğinde, tüm varoluşla ilgili olarak nihai anlamda korkulacak-edilecek, yadsınacak, yabancılık/ayrılık/gayrılık duyulacak hiçbir şey olmadığı söylendiğinde, bu tür derin pozitif bilgi veya inanç olasılıklarına bile o bilinç hastalıklarının penceresinden veya gözlüğünden bakıyoruz.

"Bir" olan varoluşun saf özüyle özdeşleşme ve bağımsızlaşma sürecinde bilinç hastalıklarımızın, blokajlarımızın, kendi kendimizi sabote eden programların da giderek daha fazla farkına varıp kendimizi bunlardan arındırma tekniklerinde uzmanlığımızı giderek artıracağız.

bozadi

#273



Güneş ile kişiyi birlikte, daha doğrusu özdeş göstermeye çalıştığım bu simgede Güneş aslında 7Y'yi temsil ediyor, 3Y'den onu ne kadar anlayabiliyorsak artık.

İhtiyaçsızlık, sonsuz akıl, potansiyel ve güzellik. Hepimizin özünün bu olduğuna inanıyorum. Varlık bu. Başkalarına Hizmeti mümkün ve kolay kılan şey bu.

Ama acizlik programlamalarına o kadar uzun zamandır ve o kadar yoğun bir şekilde maruz kalıyoruz ki, varlığımızın ebedi gerçeğine kör yaşıyoruz adeta.

Tanrı dediğimiz ve ciddi oranda yanlış anladığımız veya yanlış anlamaya zorlandığımız varlık özü ile bireyi özdeşleştirirken, 3Y'deki bireylerin büyük resimde bir anlamda çocukluk/gençlik arası bir düzeyde oluşu kafa karıştırıcı olabilir. Elbette "büyüklerimiz" var, rehberlerimiz var ruhsal alemde. Tıpkı dünyada bebeklik, çocukluk ve gençlik aşamasında ve hatta tüm aşamalarda büyüklerin veya bir şekilde "başkalarının" yardımına, rehberliğine, paylaşımına ihtiyaç duyduğumuz gibi, hem 3Y'de hem de sonraki aşamalarda her zaman benzer yardımlara ihtiyacımız olacaktır. Ama ben bu durumun, burada anlatmaya çalıştığım Birey-Tanrı özdeşliğini geçersiz kılan bir durum olduğunu düşünmüyorum. Elimizdeki kaynaklarda İnsan-Tanrı özdeşliğinin güçlü bir şekilde vurgulanması boşuna değildir. Yardıma, paylaşmaya ihtiyaç duymak, bireyselliğin doğasında vardır ve kötü birşey de değildir ama bu durum tüm bireylerin, daha doğrusu var olan herşeyin aynı saf varlık özünün parçaları, uzantıları ve kendisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Örneğin, bizden daha yüksek farkındalık düzeylerinde yaşayan ve hatta bize rehberlik, ebeveynlik eden yüksek pozitif varlıklar, ışık varlıkları, melekler varken bizim kendimizi "Tanrı" olarak görmemiz saçma veya "şımarık / haddini aşan" bir yaklaşım gibi görünebilir ama değildir. Tam aksine, o yüksek pozitif varlıklar bizim Tanrı olduğumuzu bilmemizi istiyorlar. Bu tıpkı bir çocuğa yetişkinmiş gibi, aklına ve özgür iradesine büyük saygı duyarak, onda sonsuz bir potansiyelin varlığını onurlandırırcasına yaklaşan büyüklerin durumu gibidir. Kaldı ki, kimse sonsuza kadar büyük ve küçük olarak kalmıyor, ruhlar bir döngü halinde bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık kalıplarına girip çıkıyorlar. Yani kimsenin çocukluğu da yetişkinliği de yaşlılığı da mutlak değil, geçici, değişken bir durumdur. Mutlak ve ebedi olan şey herkesin tamamen aynı ebedi potansiyelin uzantıları ve kendisi oluşudur.

 Tanrı olmayla ilgili olumsuz yorum/versiyon, bir kişinin sadece kendini veya özdeşleştiği bir grup bireyi Tanrı (mutlak kontrol sahibi) yerine koyması, diğer herkesi ise alt düzeyde, yönetilen, sömürülecek statüde görmesiyle ilgili yaklaşımdır, ki ego dediğimiz, KH dediğimiz şey bununla birebir alakalı. Aslında KH güçleri gerçek anlamda Tanrısallığı hissedemez, çünkü bir KH bireyi veya grubu "tüm varoluşu" tamamen kontrolü altına geçiremedikçe "Tanrı" olmadığını "bilir."

BH varolan herşeyi Tanrının (mutlak varlık özününün ve tüm varlığın) bir parçası ve kendisi olarak görür. Bu nedenle de sömürmeyi düşünmez, hizmet eder.

Meditatif deneyimlerde "Güneş olma" fikri üzerinde odaklanılmasının faydalarından biri "bağımsızlık"la ilgili. Güneş'seniz, bağımsızsınızdır. Hiçbir eksiklik, acizlik yoktur. BH'deki "kendisi için birşey istememe" hali bunun bir yansımasıdır. Güneş'seniz, kimsenin size varoluşun anlamını ve gerekliliklerini "empoze" etmesine ihtiyacınız olmaz, böyle birşey mümkün de olmaz. Varoluşun anlamı sizsiniz.

Bulup bulabileceğiniz en büyük mutluluk, esenlik, huzur, güven, sevinç, varlığınızın özü ve kendisidir. Her zaman şimdi ve buradadır. Bu noktada yine K'ların KH'ye adanan varlıklarla ilgili o harika formülünü hatırlatmak istiyorum: "Sonsuza kadar sahip olduklarını sonsuza kadar arıyorlar." Egonun tanımı.

Düşünebiliyor musunuz? Hiçbir şeyin sarsamayacağı, tehdit edemeyeceği mutlak huzur, güven, sevgi, sevinç, varlığınızın kökü ve kendisi aslında. Her zaman; şimdi ve burada.

Bunu teorik olarak kabul edebiliyorum ama iş bunu tüm aklım ve gönlümle mutlak gerçek olarak kabul etmeye ve dolayısıyla o olmaya, herşeye sadece onun perspektiften bakıp davranmaya gelince, buna cesaret mi edemiyorum desem, korkuyorum mu desem, aptalca geliyor mu desem, iyi-kötü hayat/hayatım olarak algıladığım şeyle ciddi bir uyuşmazlığı olduğundan ve dolayısıyla herşeyi daha da kaotik ve kötü hale getirebileceğinden endişeleniyorum mu desem... Ne desem bilemiyorum. Hepsinin bir karışımı belki de. Hayat olarak kabul ettiğimiz sosyo-ekonomik-siyasi düzene hiç uymayan bir bakış açısı bu. Sadece dışarıdan mesafeli baktığımız, hatta eleştirdiğimiz, lanetlediğimiz bir "düzen"den bahsetmiyorum, son derece içinde olduğumuz ve son derece içimizde olan ve ciddi ciddi sorgulamaya hiç alışık olmadığımız bir toplumsal alışkanlıklar bütünü bu. Çoğunluğu son derece hastalıklı düşünüş biçimi alışkanlıkları. Kendi iyiliğimizi, huzurumuzu engelleyen, imkansızlaştırmaya çalışan düşünce ve inanç kalıpları. Bununla mücadele etmemiz gerekiyor.

Büyük oranda topluma uyum amacıyla benimsediğiniz ve zaman içinde mutlak gerçeklik olarak algıladığınız düşünce ve inançlarınızın, her zaman şimdi ve burada olan kendi ebedi mutluluğunuzu, huzurunuzu, sevincinizi, kudretinizi engellediğini düşünebiliyor musunuz?

Bu elbette tek başına mücadele edilebilecek bir sorun değil ama bireysel olarak kendi bilincimizde kendi iyiliğimizi engelleyen düşünce kalıplarını tespit ve mücadele etmede ne kadar güçlü hale gelebilirsek, çevremizde bu yönde mücadele potansiyeli ve eğilimi taşıyan bireylerle etkileşimimiz de o kadar verimli olur.

Aslında tüm huzurların, tüm güvenlerin, tüm sevgilerin kaynağının kendi varlığınızda olduğunu, sadece "tetiklenmeye" ihtiyaç duyduğunu biliyorsunuz; bilebilir, sezebilirsiniz. Ama toplumsal statükoda pozitif yerine ezici bir şekilde negatif duygu, düşünce ve inançların tetiklendiğini biliyorsunuz. Peki bu durumda sadece negatif potansiyelinizin aktif bir şekilde uyarılıp durmasına, pozitif potansiyelinizin çoğu durumda pasif modda kalmasına mahkum musunuz? Toplumsal sosyo-ekonomik-siyasi yaşam koşulları bizi ve insan yaşamının düzenini epeyce etkiliyor ve hatta belirliyor ama bu etkinin mutlak olmadığını biliyoruz. Peki bu konuda kimseden yeterince güçlü bir destek göremesek bile, kendi kendimize yapabileceğimiz hiçbir şey yok mu? Bu konuda sonsuza kadar tek başımıza mücadele vermek zorunda kalmayacağız kesinlikle. Ama sağlıklı topluluklar, sağlıklı bireylerden gelişir, oluşur. Bilinç detoksuna ihtiyacımız var.

bozadi

#274


Daha önce kanal bilgileri bölümünde K'ların "dikey gerçeklik" (perpendicular reality) kavramıyla ilgili tartışmada, doğadan "eşmerkezli dikey uzantılara" sahip örnekler vermiştim. Bu konunun, "7 evreli varoluş küresini" temsil ettiğini düşündüğüm simgeyle bağlantısı üzerinde düşünmeye devam ederken, simgeye üstteki görüldüğü gibi 7Y'den çeşitli yoğunluklara uzanan çizgileri ekleyerek bazı açıklamaları daha kolay yapabileceğimi düşündüm.

Çiçek örneklerinde tüm uzantıların boyu aşağı-yukarı eşit ama bunu çok boyutlu olarak düşündüğümüzde, çeşitli boylarda uzantılar söz konusu. Çünkü varoluşun farklı yoğunluk düzeylerini deneyimleyen ruhlar söz konusu. O çizgilerin hepsi birer ruhu temsil ediyor olarak düşünülebilir. Dolayısıyla, o çizgilerin toplam sayısının aslında tüm varoluşta mevcut olan toplam ruh sayısına (bu sayının değişken olup olmadığını bilmiyorum, iyi bir tartışma konusu olabilir) eşit olduğunu kabul edebiliriz. Yani tüm yoğunluklardaki tüm varlıkların/ruhların/canların sayısı. Elbette 2. yoğunlukta bireysel bir ruh söz konusu değil, 3'ün ilk yarısında bile değil. Çeşitli seviyelerde "ruh havuzları" söz konusu, dolayısıyla mesele elbette biraz karışık. Bir de, örneğin 3Y'yi deneyimleyen bir ruh, 1Y ve 2Y'yi bitirmiş demektir ama çizgide bunu gösteren bir durum yok, belki daha sonra bu durumu (bitirilmiş yoğunlukları) da ifade edecek bir düzenleme yapabilirim çizgilerde. Ayrıca bulunduğumuz yoğunluktan 7Y'ye uzanan kısımlar henüz deneyimlemediğimiz yoğunluklar, dolayısıyla çizgi sanki o yoğunluklar deneyimlenmiş gibi bir izlenime neden oluyor olabilir. Farklı varlık türlerinin ve özellikle de farklı kutbiyete (BH-KH) sahip varlıklarının ruhlarının farklı durumlarını temsil etme anlamında da çok yetersiz kalıyor. Bu simgenin kaba bir ifade şekli olduğu söylenebilir rahatlıkla; sadece genel bir fikir verme amaçlı. Sonuçta tüm varlıklar, varoluşun saf özüne (7Y) bağlıdır, O'ndan başka varlık yoktur, dolayısıyla tüm canlar/ruhlar onun seyrelmiş de olsa bir uzantısı, parçası ve kendisidir.

Burada dikkat çekmeye çalıştığım şey, tüm varoluşun farklı seviyelerinin çok genelleştirilmiş bir şekilde de olsa aynı anda görülebilmesi. Varoluşun farklı farklı seviyelerinde deneyim halinde bulunan tüm varlıkların eşmerkezliliğine, özdeşliğine, birliğine, bütünlüğüne eşzamanlı bakış.

Şimdi o çizgilerden biri olduğunuzu düşünün ve kökünüzün tıpkı diğer varlıkların durumunda olduğu gibi 7Y'ye uzanışını görün. Aradaki seviyeleri henüz deneyimlememiş olmanızın aslında nihai bir önemi yok; ne de olsa tüm seviyelerin mutlak saf kaynağı ve kökeni olan seviyenin bir parçası ve kendisisiniz, dolayısıyla tüm o farklı seviyeler de nihayetinde sizin varlığınızın bir parçası, uzantısı. Mutlak manada bir yabancılık, ayrılık, gayrılık, bilinmezlik olması mümkün değil.

Astronomik bir örnek verecek olursak, Güneş Sisteminde boşverin çıplak gözle hiç göremediğimiz uzak gezegenleri, bize en yakın gezegenleri bile gökyüzünde zar-zor seçebilirken, tüm bu gezegenlerin kaynağı olan ve etrafında dönüp durdukları Güneş'i biraz kaba bir şekilde de olsa son derece güçlü bir şekilde görüp etkilerini doğrudan hissedebiliyor, onun dünyadaki fiziksel hayatımızın kaynağı olduğunu biliyoruz.

"Bireysel" varlığınızın "tümsel" kökeni, tüm varoluşun bilgisini içeriyor. Farklı seviyelerde yalnızca bilinen şeyin üzerinden geçilmesi, spesifik bir şekilde deneyimlenerek farkındalığın doğrulanması, tazelenmesi, pekiştirilmesi söz konusu.


Celselerden alıntı:

Alıntı Yap
 Lütfen biraz sabırlı olun; size daha önce de söylediğimiz gibi evren yalnızca bir okuldur. Ve bu okul herkesin öğrenmesi için var. Herşeyin varolma sebebi bu. Başka bir sebep yok. Şimdi, eğer bu ifadenin gerçek derinliğini anlarsanız, deneyimlemesi mümkün olan tüm yoğunluk seviyelerini, deneyimlemesi mümkün olan tüm boyutları, tüm farkındalığı görmeye ve deneyimlemeye başlarsınız. Bir birey bu ifadeyi mümkün alan en büyük derinliğiyle anladığında, o birey aydınlanmış olur. Ve siz kesinlikle bunu duymuştunuz. Ve sonsuza kadar süren bir an için, o birey bilinecek herşeyi mutlak bir şekilde bilir.

Bir diğer alıntı:

Alıntı Yap
Hepimizin gidecek çok uzun bir yolu var ama oraya varmak eğlencenin yarısı.


7Y'ye varmak eğlencenin yarısıysa, kalan yarısı da hangi yoğunlukta bulunursak bulunalım "şimdi ve burada" 7Y'nin (herşeyin, Bir'in) bir parçası ve kendisi olmanın huzuru ve güveniyle deneyimlenmesi mümkün olan eğlencedir bence.

bozadi

#275
Mutlak özgürlük mümkün ve mevcut sanırım. Mutlak derken gerçekten mutlağı kastediyorum. Yani sadece dünya insanlık medeniyeti dahilinde önemli bazı zorluklarla devam eden hayat veya düzen içinde nispi bir özgürlüğe sahip olmayı kastetmiyorum. Sadece 3Y'de değil, tüm seviyeleriyle bir "bütün" olarak Varoluşta özgürlüğü kastediyorum. Devamlılık/ölümsüzlük ve özgürlük. Bu mümkün ve mevcut, yani zaten olan bu. Varlık ve Özgürlük eşanlamlı gibi birşey. Lokal deneyimimiz olan dünya insanlık medeniyetinde ciddi sıkıntılar var. İşin kötüsü, bizzat bu sıkıntıların da etkisiyle, kendimizi bu deneyimle fazla özdeşleştiriyoruz, kendimizi ona fazla mahkum ediyoruz, onu fazla mutlaklaştırıyoruz. "Gerçeklikten" kaçmayı öneriyormuşum gibi görünebilir. Öyle olduğunu sanmıyorum. Dünya insanlık deneyimi bizim tek gerçekliğimiz değil bence. Ondan kaçmayı da önermiyorum; ondaki sorunları çözme konusunda yaşadığımız zorlukları veya acizlikleri gidermeye yönelik bazı olasılıkları keşfetmeye çalıştığımı düşünüyorum. Belki de bazı ciddi sorunların en büyük nedeni veya nedenlerinden biri, varoluşun, yani nihai, ebedi, mutlak varlığımızın ve kimliğimizin ne olduğuyla ilgili bazı yanlış veya eksik algılardır. Yani en nihai olarak ne veya kim olduğumuzla ilgili eksik, yanlış, yamultulmuş algılarımız.

Çoğu sorunun yanlış veya eksik anlamalardan kaynaklandığı veya şiddetlendiği, epeyce sık deneyimlenen, yüzleşilen bir durum, değil mi? İşte, bana öyle geliyor ki, bizim dünya insanlık deneyimimizdeki pek çok sorun da, nihai varlığımızın, kimliğimizin, aslımızın ne olduğunu hatırlamayışımızdan veya yanlış hatırlayışımızdan kaynaklanıyor.

Peki biz nihai olarak neyiz? Varlığız ve doğal olarak özgürüz. Varlık birdir; var eden ve var edilen diye mutlak manada yalıtık iki ayrı varlık türü, sınıfı veya hiyerarşisi yoktur (göreceli veya geçici olarak olabilse de); varlık tektir ve dolayısıyla siz de osunuz. Varsınız, özgürsünüz.

Kurum, ülke, gezegen, galaksi... hepsi Varoluştan indirgenmiş şeyler. Hepsi "Varlık"ın alt grupları. Hiçbiri ve hiçbir şey "Var"lığın üzerinde değildir; daha doğrusu hepsi şu veya bu ölçüde saf varlığın dışında, çevresindedir; Ra'nın deyişiyle birer "sapma"dır, ilüzyondur ama yine de onun bir parçası ve dolayısıyla kendisidir. Hani, bir ülkenin vatandaşı veya bir kurumun üyesi olduğunuz zaman sahip olduğunuz belirli bazı haklar, imkanlar vardır. Peki, Varlık'ın bir parçası ve kendisi olarak sahip olduğunuz haklar, özgürlükler, imkanlar nelerdir? Sınırsız. Mutlak sınırsız.

Bu hususta derinleşmek üzere...

bozadi

#276
7y'nin ne olduğuyla ilgili son derece teorik bir bakış açısı veya olasılığa değinmek istiyorum. Doğruluk payı varsa da, bu bakış açısının veya olasılığın tek başına çok eksik olabileceği ihtimali de yüksek. Dolayısıyla, kendi başına çok ciddiye alınmaması gereken birşey, eğer alan varsa diye söylüyorum :)

Tüm varoluş bir olmakla birlikte, 7 aşamalı bir döngüsü olduğuna ve bizim de halihazırda 3. evrede olduğumuza sıkça değiniyoruz. 7. seviye "varlık" denen şeyin en saf ve mutlak olduğu çekirdek aşama. Hatta ona "aşama/seviye/evre" demek bir anlamda çok isabetli olmuyor. O tek mutlak gerçek, diğer tüm seviyeler şu veya bu ölçüde ilüzyon realitesi oluyor ve ilüzyondaki herşey de aynı ve bir olan mutlak varlığın birer parçası ve kendisi tabi. Tüm bireysel varlıklar onunla (7y, mutlak varlık, bir) özdeşleşme (BH) ve özdeşleşmeme (KH) yönündeki özgür irade tercihlerine göre yolculuklarına çeşitli biçimlerde devam ediyorlar.

Daha önce de belirttiğim gibi, mutlak varlığı özellikle büyük dinlerin doğrudan veya dolaylı biçimlerde tasvir ettikleri veya yorumladıkları şekliyle bir "şahıs" olarak görmüyorum. Tüm şahıslar hata yapar, 7. yoğunluğun yani Varlığın mutlak saf özünün böyle bir "lüksü" yok anladığım kadarıyla. Peki şahıs değilse ne? Doğa. Mutlak, saf varlığın doğası. Bilimsel birşey adeta. "Varlık" (var olma) dediğimiz şey herşeyi kapsıyor, 7 temel aşamaya bölünüyor veya ondan 6 ayrı aşama doğuyor da diyebiliriz, ve Hayat dediğimiz ilüzyonun kökenine yaklaştıkça (4, 5, 6...) varolan herşeyin, yani Var'lığın mutlak ve saf özüyle karşılaşıyorsunuz. Gayet bilimsel, teknik, mekanik birşey. Varoluşun tekniği, mekaniği, doğası bu. Hem dünyanın (daha doğrusu varoluşun) en basit şeyi bu, ama aynı zamanda kavranması, anlaşılması, sindirmesi en zor şeylerden biri olduğu da söylenebilir, özellikle mevcut sayısız KH sapmalarımızın da etkisiyle. Tanrı'nın (7y'nin) mutlak adaleti ve tarafsızlığı da bundan kaynaklanıyor bence. Taraf seçme, adam kayırma gibi bir lüksü, seçeneği yok. Herhangi bir lükse ve seçeneğe sahip birşey değil çünkü.

Varlığa "şahsi anlam" veren, ona "tekniğin", "mekaniğin" ötesinde büyük "manevi anlamlar" atfeden, yücelten, kutsiyet atfeden biziz. Üstelik bu ille de çok yanlış birşey değil. "Bireysel ruhlar", Tanrı dediğimiz varoluş özü (Tanrı aslında varolan herşeydir ama bu bağlamda özellikle 7y'deki bireysel olmayan, mutlak saf varlık kastediliyor) herkesi, herşeyi kapsadığı için, bireysel ruhlar yoluyla Tanrı (Saf Varlık) aynı zamanda bireysel olmuş oluyor. Biz Tanrı'nın seçim yapabilen, hata yapabilen, keşfeden, öğrenen ve dönüp bireysel olmayan saf özüne bakıp onu kutsayabilen, onaylayabilen, seven veya duruma göre nefret edebilen uzantılarıyız. K'lar "Tanrı sadece yaratmaz, aynı zamanda yaratılır" gibisinden birşey söylemişlerdi. İşte, sanki Tanrının, yani Varlığın devamı biraz da bu uzantılara, yani bize, varolan herşeye, herkese bağlı. Bu bireysel uzantılar ve uzantıların İlüzyon realitesindeki keşif, öğrenme, sevme, onaylama yolculuğu Varoluşun devamı için vazgeçilmez bir işleve sahip gibi geliyor bana.



bozadi

#277
"1'e dönmek", "0'dan başlamak"... Dönecek sağlıklı bir 1'i olmamak... 2'den, 3'ten vb. başlamak zorunda kalmak, bağımsız olamamak...

Ruhsal/bilinçsel olarak bağımsız birer birey olma yolunda bizi çıkmaza sokan en temel sorun veya sorunlardan biri olduğunu düşündüğüm şeye biraz daha derinden yaklaşmaya çalışacağım.

Çocukken bağımsız değilsinizdir, ailenize bağımlısınızdır. Bizim yoğun KH faktörleri içeren deneyimimizde "aile" kavramı da idealden genellikle biraz uzak olsa da, çoğu durumda çocuk için ailesi ve evi onun nispeten güvenli kalesidir. Tıpkı doğmadan önce ve doğduktan sonra uzun süre annesine bağımlı ve onun tarafından korunmakta olduğu gibi.

Ben 7 aşamalı kozmolojik tabloda 1y ve 2y'yi bebeklik ve erken çocukluk, 3y'yi ise çocukluktan ergenliğe uzanan bir seviye olarak görüyorum; bu ölçekte zaman içinde muhtemelen küçük bazı oynamalar, düzeltmeler yapmam gerekebilecek olsa da. Şu an için 4y'yi ergenlikten olgunluğa uzanan (muhtemelen "gençliğin" büyük bölümünü kapsayan) bir seviye olarak görüyorum. (5y olgunluktan yaşlılığa, 6y ise yaşlılıktan 1'le birleşmeye uzanıyor.)

Bu forumun konularını samimiyet ve ciddiyetle ele alıp kafa yoran bizlerin 3y'nin son çeyreği içinde, potansiyel olarak "4y adayı" bireyler olduğumuza inanıyorum. Sanırım bu bizi 3y'nin kendi içinde "olgunluk ve yaşlılık" arası bir düzeye yerleştirmiş oluyor. Ama evrensel 7'li ölçek açısından düşünecek olursak, "ergenliği" deneyimlemeye başladık denebilir. Ergenliğe giriş, tam olgunluğa ve tam bağımsızlığa giden sürecin başlaması demek.

Dolayısıyla, ruhsal ergenliği deneyimlemeye başlamış olmak bizdeki "bağımsızlık" güdülerini güçlendiriyor. Ruhsal, bilinçsel olarak bağımlılıklardan kurtulmak, tamamen özgür (özgürlüğünün ve sorumluluğunun tamamen bilincinde) birer birey olmak istiyoruz. Bunun için de çocuksu bazı korkuları, kompleksleri mümkün olduğu kadar aşmak, geride bırakmak gerekiyor.

Hayatta ciddi ruhsal/bilinçsel çıkmazlara girdiğimizde, ciddi şekilde kafamız karıştığında ve bunun neden olduğu bir kaos, sıkıntı, huzursuzluk, güvensizlik, travma deneyimlediğimizde, kendimizi korumak veya iyileşmek, tekrar dengeli bir hale ulaşmak için "geri adım atmamız" gerekir.

Örneğin küçük bir çocuk dış dünyada özgüvenini ve özsaygısını yitirmesine neden olan ciddi bir sorunla karşılaştığında hızla ebeveynlerine, ailesine, evine "dönme" ihtiyacı duyar. Ama çocuk büyüdükçe, özellikle ergenlik ve gençlikte özgüvenini ve özsaygısını ailesinden bağımsız bir şekilde koruma, yani kendi başının çaresine bakma, kendi ayakları üzerinde durabilme, "bağımsız" olma güdülerine göre hareket etmeye başlar.

İşte, 7'li büyük ölçekte 3y'nin son çeyreği itibariyle ergenliği deneyimlemeye başladığını düşündüğüm bizler de, özgüvenimizi ve özsaygımızı inşa etme ve korumada bağımsız olma ihtiyacını ve güdüsünü duyuyoruz bence.

Tabi şiddetli KH faktörleri nedeniyle oldukça problemli bir 3y deneyimi şartları içindeyiz. Her yönden çok ciddi baskılar, işkenceler içinde yaşıyoruz. Aslında dış koşullardaki bu şiddetli olumsuzluk bombardımanlarını tırmandırmaya çalışan güçlerin amaçlarından biri de dikkatimizin sadece o dışsal faktörlere takılı kalması, içsel varlığımıza, ebedi varoluşla bağlantılarımıza, kudretimize bakma eğilimimizin zayıflaması ve körelmesi, böylece dışsal şartların kölesi olmamız.

Dolayısıyla, tabi ki dış şartları önemsememeyi ve kendimizi toplumsal deneyimden yalıtmaya çalışmayı daha önce de belirttiğim gibi önermemekle birlikte, müsait koşul ve zamanlarda içsel ve evrensel/varoluşsal deneyim alemine dönüp yapacağımız bazı inanç/bilinç/irade ayarlamaları yoluyla tüm zorluklara rağmen pozitif yönde ilerleme sağlayabileceğimize inanıyorum.

Dönecek sağlıklı bir 1'imiz olması gerekiyor. Hatta "dönmeyi" boşver, her zaman birlikte olmamız gereken bir 1'imiz olması gerekiyor. Bağımsızlığın temel şartının veya şartlarından birinin bu olduğuna inanıyorum. Peki "1" nedir? Bu aşamada bu konu epeyce tartışma ve farklı bakış açılarından yaklaşım gerektirebilecek bir konu ama kendi bakış açımdan kabaca tanımlamam gerekirse, özgüveninizin, özsaygınızın, anlam duygunuzun merkezi, kalesi gibi birşey. KH yönelimli "sistem mühendisleri" tarafından şiddetli arzu ve korku sağanağına maruz bırakılmakta olduğumuz ve ciddi dikkat dağılmaları, travmalar ve özgüven-özsaygı kayıpları yaşamakta olduğumuz için ve ne yazık ki bundan kalıcı bir şekilde korunmak, kaçmak mümkün olmadığı için, içsel (ruhsal, manevi) olarak dönüp bu "hayati" öğelerdeki eksiklerimizi gidermemiz icap ediyor. Ama bu konuda yeterince antremanlı değiliz, çoğu zaman hamız ve sıkça da bu nedenle çeşitli doğrudan ve dolaylı saldırıların üzerimizdeki etkisi artıyor. Savunmasız, gafil avlanıyoruz sıkça. İşte bu sıkıntıyı azaltmamız ve bu yangını kontrol altına alabilmemiz için, geriye, daha doğrusu içe dönüp anlam duygumuzu, kendimize güvenimizi ve saygımızı onarma ve daha iyi korunma adımları atmamız gerekiyor.

Devam etmek üzere...

bozadi

#278
3y'nin son çeyreğinde bulunmanın bir yandan lokal olarak yani 3y'nin kendi içinde düşünüldüğünde olgunluk-yaşlılık arası bir deneyime tekabül ederken, 7'li büyük ölçekte ergenliğin-gençliğin başlangıcına tekabül ettiği ve "tam bağımsız birey olma" güdüsünü artırdığı fikrimi paylaşmıştım.

Yalnız bu fikirde önemli bir faktörü gözardı ediyor olabileceğimi fark ettim. 3y'nin sonlarının "bireysellikten" ziyade "toplumsallıkla" veya daha doğrusu "ailesellikle" yakından bağlantısı vardır. Bireyin ve bireyselliğin önemi azalmıyor belki ama grupsallığın öneminde ciddi bir artış oluyor çünkü 3y'nin sonu, 4y'nin başlangıcıyla bağlantılı ve etkileşimli. Ra 4y için "sevgi yoğunluğu", "anlayış yoğunluğu" gibi terimler kullanıyor. 4. çakranın "kalp çakrası" olması da 4. seviyenin "sevgi" kavramıyla yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. K'lar da 4y bağlamında "ağ çalışması" kavramını çok vurguladılar, ki bu da aslında 4y'nin "ruhsal aile bağlantıları oluşturma" niteliğini vurguluyor bana göre. Bizim 3y'de bildiğimiz şekliyle biyolojik veya ruhsal veya herhangi başka bir manada "aile" kavramı, "ağ" teriminden kastedilen şeyle yakından bağlantılı. Aile ideal olarak bir "dayanışma ağı"dır.

Ben bireyselliğin önemini epeyce vurguluyorum ama bunu yapmaktaki amacım bireyler arası dayanışma fikrini anlamsızlaştırmak veya önemsizleştirmek değil. İster biyolojik aileler, ister herhangi başka iş-güç birlikleri şeklinde olsun, dayanışma ağlarının etkililiği, tek tek bireylerin etkililiğine bağlıdır. Etkili bir bireyler dayanışması, bireylerin kendi iç gelişimlerine de yardımcı olur doğal olarak.

Sevgi nedir? Bireylerin birbirlerinin iyiliğine çalışmasıdır. Özellikle sorunlara, sıkıntılara yol açan korku, endişe ve acizliklerini gidermek için ellerinden geleni yapmalarıdır. Birbirlerindeki iyiyi, daha iyiyi, en iyiyi ortaya çıkarmaya çalışmalarıdır. Hayat dediğimiz şey ideal anlamıyla bu birbirindeki ilahi cevheri keşfetme, ortaya çıkarma yolculuğunda yükselmek veya diğer bir bakış açısıyla derinleşmek, böylece giderek varlığın en saf, en mükemmel, en ayrışmamış özüne doğru yol almaktır, ki o da varolan herşeyin mutlak birliğinin deneyimlendiği, olunduğu yer olan 7y'dir, diğer bir bakış açısıyla 1'dir.

Başkalarına Hizmet budur; mümkün olduğunca tam bir iradeyle ve gönülle birbirindeki tanrısal (varoluşsal) cevheri onaylayacak, onurlandıracak, giderek daha derinlemesine keşfini ve tezahürünü destekleyecek şekilde yaşamaktır. Tabi bu tek taraflı olarak ilerleyebilecek birşey değildir, ilgili tüm bireyler arasında mümkün olduğunca karşılıklı, dengeli bir şekilde olursa sağlıklı ilerleyebilir.

3Y bireysellikle en doğrudan bağlantılı seviye belki de. 4Y (BH) bireysellikten ziyade ideal aile biçimindeki bir toplumsallığın egemen olduğu bir deneyim seviyesi diye anlıyorum. Ama bizler henüz 4y'de değiliz ve 3y'nin son çeyreğinde bile bulunuyor olsak, hikayemizdeki KH faktörlerinin baskınlığı veya etkinliği nedeniyle yaşadığımız pek çok sorun nedeniyle bireyselliğimizle ilgili henüz çözümleyemediğimiz sorunlarımız var, tamamlayamadığımız dersler, farkındalıklar söz konusu kaçınılmaz olarak. Hatta belki 4BH'ye mezuniyet bile o eksiklerin veya sorunların mutlaka tamamen sona erdiği anlamına gelmek zorunda değil. Özel koşullardan dolayı eksiklerin veya sorunların bir kısmı 4y'de bir ön aşamada veya 4y'ye geçişin bir ara aşamasında çözümlenecek belki de. Demek istediğim, bireysellik yoğunluğu olan 3y'nin sonunda ve aile toplumsallığı seviyesi olan 4y'nin eşiğinde olmamız bireyselliğin, bireysel farkındalığın anlam ve önemini ortadan kaldırmıyor, sadece onu "dengeleyici" bazı deneyimlerin artışı anlamına geliyor.

3y'deki deneyimimizde bunun çok bariz bir örneğini biliyoruz aslında. Bir birey olgunluk ve sosyo-ekonomik olarak bağımsızlık çağına, yani kendi ayakları üzerinde durabilme ve başının çaresine bakabilme çağına geldiğinde, çok ilginç bir şekilde bu aynı zamanda çoğunlukla o şahsın bir başka şahısla "evlilik bağı" yani "ortaklık, kalıcı birliktelik bağı" kurma, bir aile kurma çağıdır. Aynı zamanda akrabalık, arkadaşlık, iş hayatı ve başka çeşitli faktörler nedeniyle toplumsal ilişkilerin de giderek yoğunlaştığı bir aşamadır.

Sonuç olarak bireysellik de, bireyler arası ilişkiler de hiçbir zaman anlamını, önemini kaybetmiyor, arada hep bir denge kurulması gerekiyor gibi.

Ben felsefi bağlamda konulara sıkça bireysel farkındalık odaklı yaklaşıyorum sanırım fakat zaman zaman vurgulamaya çalıştığım gibi amaç toplumsallığın, beraberliğin, bütünlüğün anlamlı veya önemli olmadığını savunmak değil.

bozadi

#279
Ruhsal, manevi (ve dolaylı olarak da fiziksel, maddi) pek çok sorunumuzun sevgi eksikliğiyle çok yakından alakalı olduğu sonucunu çıkarmak sanırım yanlış olmaz. Hem 3y'nin doğal, çocuksu KH/ego nitelikleri, hem de insanlığın hikayesinde KH düzeyinin olağan seviyelerin çok üzerine çıkması, bencilliğin, şiddetli olumsuzlukların tırmanması sonucu oluşan karmaşık ve son derece zorlu tabloda, insanların birbirlerine yönelik sevgilerinde ciddi azalmalar oldu.

4y'nin "sevgi yoğunluğu" olduğunu söylüyor Ra. Tabi 3y dediğimiz seviye de 4y'ye hazırlık sayılabileceği için, sevgi kavramı bizim 3y'deki deneyimlerimiz için de oldukça önemli bir yere sahip.

Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi ben "sevgi"nin "iyilik"le çok yakından bağlantılı olduğunu düşünüyorum; hatta belki aynı şey. İnsanların birbirini sevmesi, birbirlerinin iyiliğine adanmaları demektir.

Eğer "sevgi" ve "iyilik" gerçekten aşağı yukarı aynı şeyse, o zaman 4y'nin "sevgi yoğunluğu" olduğunu söyleyen Ra, aslında aynı zamanda 4y'nin "iyilik yoğunluğu" olduğunu söylüyor demektir. Peki bu nasıl olabilir? Eğer yaklaşık olarak bile olsa doğruysa, bu ne gibi anlamlara geliyor olabilir? Yarın bazı görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.

bozadi

#280
3y bireyselliğin, bireysel özgür iradenin ve sorumluluğun ilk defa derinlemesine deneyimlendiği bir seviye. Bildiğimiz gibi elimizdeki kaynaklar 3y'nin aynı zamanda BH ile KH yolları arasında bir seçim seviyesi olduğunu söylüyor. Görünüşe göre, birey özgür iradesinin ve sorumluluğunun iyice ayırdına varınca, bu iradeyi ne yönde kullanacağı konusunda bir seçimle karşı karşıya kalıyor. 3'ten 4'e uzanan yolda, kabaca da olsa BH'nin iyilik, KH'nin kötülük yolu olduğu söylenebilir. İşte, sanıyorum ki Ra'nın deyişiyle 4y'nin "sevgi yoğunluğu" olması, 3y'de özgür irade ve sorumluluğun benimsenmesinden sonra geliştirilen seçime bağlı olarak, 4y'de ya kendine ya da başkalarına yönelik sevginin, diğer bir deyişle iyiliğin deneyimlenmesi anlamına geliyor. Hatırlayabileceğiniz gibi, Ra, 4y'deki sevginin kendine (negatif) veya başkalarına (pozitif) yönelik olabileceğine dikkat çekmişti.

Peki 3y'deki ve 4y'deki sevgi veya iyilik tamamen farklı şeyler mi? Anladığım kadarıyla hayır, tabi ki değil, aslında tamamen aynı şey. Ama saflıkları, uygulanma düzeyleri, derinlikleri, kesinlikleri farklı.

Bizler 3y'de özellikle toplum geneliyle veya belirli bazı birileriyle karşılaştırma yaparak "biz iyiyiz, iyilikten yanayız" deriz ama gerçekten iyi olmak, gerçekten sevgili olmak, sevgiyi temel almak göründüğü kadar basit birşey değidir. Aslında hem dünyanın/hayatın en basit şeyidir, hem de bizim koşullarımızda bir o kadar karmaşıktır.

Sosyoekonomik, siyasi, askeri, dini yaşam koşullarımızdan ciddi şekilde etkileniyoruz ve iyilik ve sevgi anlayışımızı bunların filtrelerinden geçirerek değerlendiriyoruz, belki yeterince farkında bile olmadan. Bu biraz da kaçınılmazdır hayata, içinde yaşadığımız düzene, topluma ayak uydurmak için ama işin aslını, esasını ortaya koymak gerekirse, yani iyiliği, doğruluğu, sevgiyi ideolojilerden, toplumsal şartlardan bağımsız olarak anlamak, hatırlamak, ifade etmek gerekirse, bizlerin çoğu zaman sevgiyi, iyiliği bizim için mümkün olan en saf şekliyle yaşamadığımız, benimsemediğimiz, uygulamadığımız kolayca anlaşılabilir diye düşünüyorum.

Biraz kaba, acımasız bir yaklaşım şekli olabilir belki ama, sanıyorum ki bu değerlendirmenin turnusol kağıtlarından biri "şikayet" halidir. Şikayetçilik ve hatta nefret dolu bir şikayetçilik hali içinde olmak, kendi başına ille de çok negatif bir anlama gelmek zorunda değildir, yani o halde olan kişinin negatife, olumsuzluğa adanmakta olan biri olduğu anlamına gelmek zorunda değildir ama gerçek iyiliğin, sevginin farkındalığına henüz ulaşılamadığının bir göstergesidir. Sevginin, iyiliğin ne olduğunu bilmek, tüm varoluşun öz itibariyle ne olduğunu bilmek ve kendini onun bir parçası ve kendisi olarak bilmektir. Özü ve geneli itibariyle varoluşun ne olduğunu bilmekle iyiliğin, sevginin ne olduğunu bilmek ve deneyimlemek aşağı yukarı aynı şeydir.

Dünyadaki şiddetli olumsuz koşullara güvensizlik duymak, kızgınlık ve şikayet tepkisi göstermek birşeydir, aynı güvensizliği ve kızgınlığı tüm varoluşa, özüne, geneline karşı duymak başka birşeydir. Gerçek iyiliği, sevgiyi bildiğinizde adaletsizlik olmadığını, olamayacağını bilirsiniz. Varoluş sağlamdır, iyidir, güzeldir, sizdir, herkestir, herşeydir, birdir.

Dünydaki insanların ciddi bir kısmının iyiliğe, sevgiye (BH anlamında) dayalı hareket etmiyor olması onları bağlar. Bu tabi ki bizi de etkiler ama bizim varoluşun ne olduğuyla ilgili algımızı, bilgimizi, inancımızı, sezgimizi, kararımızı "belirlemek" zorunda değildir. Dünyada kötü, çok kötü şartlar olması varoluşun kötü olduğu anlamına gelmez ve bizim varoluşun bir parçası ve ta kendisi olduğumuz gerçeğini değiştirmez.

Sevgi dediğimiz o yüce değerin kaynağı nedir? Aslı, esası nedir? Sevgi nedir? Nereden türer? Nasıl olur? Kim yaratır? Sevgi, bir bütün olan Varlığın kendisini koruması, sürdürmesi, kendisine özen göstermesi, iyi bakmasıdır.

Bizim hayatımızda sevmekle, iyi olmakla, iyi davranmakla alakasız, hatta zıddı yönünde ne kadar çok şey olduğunun hepimiz farkındayız. Ve bu durumu adeta hayatın "varsayılan değeri" gibi kabullenmiş, benimsemiş durumdayız. Evet, koşullar böyle ve bu koşullarda hayatta kalmak, varlığımızı sürdürmek için de şartlara uyum sağlamak durumundayız. Ama bu bizim gerçek sevgiyle, iyilikle bağlarımızı zayıflatıcı etkiler de yapar.

Gerçek sevginin, gerçek iyiliğin olmaması, gerçek bir hayatın da olmaması demektir, ki gerçekten de bizler aslında son derece sahte olan veya son derece sahte koşullar içeren hayatlar yaşıyoruz. Aslında mesele çok sorun olması değildir. Gerçek sevgi, sorunların ne niteliğinden, ne niceliğinden korkar, hepsinin çözülebileceğini, çözüleceğini bilir. Sevgi ve iyilik, hayatın, varlığın kendisidir. Hayatı, varlığı kim neyle korkutabilir?!

Ama sevginin, iyiliğin aslını bilmek ve olmak için, dünya denen gezegendeki birkaç milyar insanın belirli bir zaman diliminde yarattığı sosyoekonomik, siyasi, askeri, dini şartların kirlenmiş filtrelerinden geçirmeden, olduğu gibi, en saf, en gerçek, en çıplak haliyle yaklaşmamız, görmemiz, bilmemiz, olmamız gerekir onları.

Toplumdan bağımsızlık hakkında yaptığım önerilerin sebeplerinden biri bu. Kendinizi toplumla veya toplum geneliyle alternatifsiz bir şekilde özdeşleştirirseniz, toplumsal değer yargılarındaki yozlaşmalar, sizin iyilik, doğruluk, adalet, sevgi kavramlarınızı kaçınılmaz olarak çarpıtacak, bu kavramları mümkün olan çıplaklığıyla görmenizi, bilmenizi, olmanızı engelleyecektir. Ama sevgiyi, iyiliği basit ve ebedi çıplaklığıyla bildiğiniz, olduğunuz zaman da, çevrenizdekilerle, düzenle uyumluluk sorunları yaşayacağınızdan endişelenebilir veya bu uyumsuzluğu gerçekten bir ölçüde yaşaybilirsiniz ama gerçek sevgiyi-iyiliği deneyimlerken asla yalnız veya aciz hissetmezsiniz. Gerçek iyilik ve sevgi sizin varoluşla olan özdeşliğinizi apaçık görmenizi, bilmenizi, olmanızı sağlar. Tüm varlık olduğunuzu bilirken yalnızlık, acizlik, korku duymazsınız. Sevgi ve iyilik doğal bilinciniz ve davranışınız olur.


bozadi

#281
Bu sevgi meselesini kadın-erkek arasındaki romantik sevgi meselesi bağlamında sıkça düşünür, anlamaya çalışırım.

Kadın ve erkek birdir; aynı varlığın bu iki zıt cinsiyete bölünmesi, onların birbirlerini sevmelerini kolaylaştırıcı, teşvik edici bir faktörden başka birşey değil. "Sevgi" ile "şehvet" kavramlarını tartmaya çalışıyorum. "Cinsel şehvet" denen şey kısmen kaçınılmaz, doğal, meşru olabilir ama daha ziyade sevgi eksikliğinin neden olduğu büyük boşluktan kaynaklanıyor; bununla ilgili çaresizlik veya kızgınlık duygusunun sonucu. Kadının erkekte, erkeğin kadında, kendilerinde olmayan birşey olduğunu sanması ve araması da yine sevgi eksikliğiyle yakından bağlantılı. Kadın ve erkeğin birbirine ilgi ve çekim duyması son derece doğal ve güzel birşey ama zaten bu kutbiyet bölünmesinin yarattığı çekimin amacı sevgi, onaylama, ilgi, iyilik etkileşimidir, bunun teşvikidir, fazlası değil, çünkü tüm ihtiyaç duyulan budur. Kadın-erkek arasındaki kutbiyet bölünmesine ve çekimine bundan fazla anlam verilmesi nafiledir, bir yere çıkmaz. Bir yerde sevgi, yani ilgi, duyarlılık, iyilik varsa, tüm aksi şartlara rağmen iyiliğe inanç, güven varsa, eksiklik ve acizlik duyulmaz, tatmin vardır. Şehvet iyiliğin, yani sevginin eksikliğinden, bunlara inançsızlıktan, güvensizlikten doğar. Basit, doğal ve güzel olan iyiliğin ve sevginin onulmaz boşluğu, karşı cinsiyete veya herhangi başka birşeye "ihtiyaç duyulan olağanüstü kaynak/değer" gibi bir anlam atfedilmesine ve o kaynağın sonsuza kadar nafile bir şekilde sürecek arayışına girilmesine neden olur. Bu bağlamda "şehvet" derken, bunun ille "cinsel" anlamda olması gerekmez. Basit, evrensel, ebedi iyilik, birlik, sevgi (tüm varoluşla özdeşlik, birlik, bütünlük) deneyiminin eksikliğinden kaynaklanan dipsiz çukuru doldurabileceği hayaliyle ümitsizce peşine düşülen herhangi bir arzu nesnesi olabilir.

K'ların Ego/KH güçlerinin motivasyonuyla ilgili olarak yaptıkları o müthiş tanımla: "Sonsuza kadar sahip olduklarını sonsuza kadar arıyorlar."

bozadi

#282
Hangi koşullarda olursak olalım, bizi şimdi ve buradan ta 7y'ye (tüm varoluşla mutlak birleşmeye) kadar götürecek olan şey iyilikten, sevgiden başka birşey değildir. İyiliğin, sevginin kaynağı birliktir. İyilikte, sevgide derinleşildikçe mutlak birliğe doğru ilerleniyor. Bizi BH ile (iyilik alemiyle) irtibata geçiren, onunla ve dolayısıyla tüm varlıkla giderek "birleştiren" şey iyilik, sevgi güdüsü, iradesidir.

Deneyimleyebileceğimiz en küçük bir gerçek/saf iyilik, sevinç, sevgi, tüm varoluşun sevgisinin, sevincinin, iyiliğinin bir parçasıdır, ta kendisidir. O nedenle gerçek, saf bir iyilik, sevinç, sevgi deneyimlediğimizde acizlik, eksiklik, korku duymayız.

Yaşam koşullarımız bizi maalesef aksi yönde, yani epeyce negatif yönde duygu, düşünce ve inançların bombardımanına maruz bırakacak şekilde tasarlanmaya çalışılıyor bizi KH'leştirmek isteyen güçler tarafından. Ve olağan hayatımızı sürdürmek için bu düzene epeyce uyum sağlamak zorunda da kalıyoruz. Ama bir yandan da iyiliğin, sevginin evrensel, basit, çıplak, gerçek, saf anlamıyla olan özdeşlik farkındalığımızı güçlendirmemiz gerekiyor ki, daha iyiye doğru ilerleyebilelim.

bozadi

#283
Hani Kasyopyalılar "tüm ihtiyacınız bilgi" diyor ya; evet, bunun gayet doğru olduğunu görüyorum, bazen aksi yönde beyanlarda bulunuyormuş gibi görünsem de.

Tabi ki sevgi de "tüm ihtiyaç duyulan şey" olarak ifade edilebilir. Sevgiyle bilginin özdeş sayılacağı bir durum var.

"Tüm ihtiyaç duyulan şey bilgidir" deyince, kitaplar dolusu bilgi edinmekten, ansiklopedik veya genel kültür bilgimizi sürekli artırmaktan bahsediliyor gibi oluyor. Bu ille yanlış da değil ama aslında bilgide bir tür hiyerarşiden veya hiyerarşilerden bahsedilebilir. Ve en önemli, en temel, en belirleyici bilgilerin aynı zamanda en basit, en sade bilgiler olduğu söylenebilir. Temelde mutlu mu yoksuz mutsuz mu, ümitli mi ümitsiz mi, iyimser mi karamsar mı olduğumuzu veya olacağımızı belirleyen bilgi veya bilgiler (farkındalıklar), varoluşun en basit, bir anlamda en ilk-el bilgileri muhtemelen. Örneğin Maharaj'ın vurguladığı gibi "varoluşun en yüce gerçeğiyim", "tüm varoluş birdir ve ben O'yum" vb. BH ile KH arasındaki fark da bir anlamda basit bir bilgi farkı değil mi? Tüm varoluşla özdeş olup olmamak arasında?

Bilginin evrensel veya varoluşsal geçer akçe veya belirleyici unsur olması meselesinde, bizim durumumuzla ilgili şu husus dikkatimi çekiyor: Bazen öyle bir farkındalık halinde oluyoruz ki, belki kısa bir süre önce bizi ciddi karamsarlıklara boğan konular veya duygular, düşünceler bir anda bir balonmuş da patlamış gibi dağılıveriyor, yok oluyor. Bu temelde neyi gerçek ve/veya mutlak kabul ettiğimizle ilgili bir algı veya inanç farkından başka birşey değil özünde bence. Son derece basit görünümlü, çok ilkel bir farkındalık değişimi oluyor ve hooop, cehennemden cennete, veya cennetten cehenneme...

İşte bilgi hem bu kadar basit, hem de bu kadar belirleyici. Sevgi dolu olduğumuz, hiçbir şeyden korkmadığımız durumlarda olan da bu. Sadece bir "bilgi", bir "farkındalık" bu. Özü itibariyle son derece basit bir bilginin, inancın, farkındalığın sonucu o sevgi hali. Ama söylemesi kolay. Çünkü o bambasit bilgi, inanç veya farkındalık hali değişimini düzenli veya düzensiz aralıklarla yaşıyor olmamız bile bizim en hafif deyişle ne kadar "garip" (daha doğrusu "trajik") bir durumda olduğumuzu ortaya koymuyor mu? Madem sevgi, huzur, cesaret, güven bu kadar paha biçilmez birşey, neden o sevgi halini, o farkındalığı, o inancı, o bilgiyi bırakıyoruz? Elimizde olarak mı, olmadan mı bıraktığımızı söylemek pek mümkün değil sanki, ikisinin bir karışımı daha ziyade. Ne olursa olsun, burada biz insanoğlunun çiğliği, zayıflığı, egosuyla ilgili bir sorun olduğu bence açık.

Ebedi, en yüce, en mutlak gerçeğin ne olduğunu hepimiz biliyoruz, daha doğrusu bildiğimiz, deneyimlediğimiz oldu, olmaya da devam ediyor. Ama kesintisiz bir şekilde değil. Sarkaç gibi gidip geliyor bu bilgi. Tam tersi yönde denebilecek ve olumsuzlukla, negatiflikle ilişkilendirilebilecek bilgi veya inanç "seçenekleri" de sarkaç gibi gidip geliyor. İşte, diyorlar ya 3. yoğunluk seçim yoğunluğu diye. Resmen bir bilgi, inanç, farkındalık seçimiyle karşı karşıyayız. Ve bu bilgi, bu farkındalık, bu inanç özü itibariyle tüm varoluşun en basit, en ilkel bilgisi ve bu aynı zamanda BH ile KH'yi birbirinden ayıran şey. Varoluş nedir? Hayat nedir? Onunla mutlak şekilde özdeş miyiz, değil miyiz? Hayattaki en muhteşem ve en sefil deneyimlerimiz dahil olmak üzere tüm deneyimlerimiz bu basit, sade ve ebedi öz bilgi, farkındalık veya inanç seçimine bağlı, onun bir sonucu olarak yaşanıyor doğrudan veya dolaylı olarak.

Potansiyel bir farkındalık pratiği önerisiyle bitirmek istiyorum. Herşey şimdi ve burada. Tüm varoluş şimdi ve burada. Siz onun bir parçası ve kendisisiniz. Herşeye erişiminiz var, çünkü hepsi nihai olarak bir ve siz de osunuz.

Olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle tüm geçmiş yaşamlar, şimdi olarak algıladığımız şeydeki tüm deneyimler, gelecekteki olası tüm deneyimler, herkes, herşey... Şimdi ve burada. Hepsi nihai olarak bir ve siz osunuz. Kaçırdığınız, kaçırabileceğiniz hiçbir şey yok.

Zamansal veya mekansal olarak uzakta veya erişilmez görünen herhangi kişiler veya şeylerle ilgili ayrılık, etkileşimsizlik, çözümsüzlük gibi hislere kapılmanıza gerek yok. Hepsinin, herkesin, herşeyin şimdi ve burada olduğuna güvenebilirsiniz. Çünkü herşey bir. Tüm sorunları (özellikle ve öncelikle şahsen sizinle ilişkili olması ölçüsünde) şimdi ve buradan çözebilir veya çözüm yoluna koyabilirsiniz. Sadece düşünce, farkındalık ve niyetle. Zamanda ve/veya mekanda uzaklık sizi aldatmasın, bu tamamen ilüzyondur. Herşey birdir, herşey şimdi ve buradadır. Ve siz, iyileştirilmesi, düzeltilmesi gereken herşeyi düşünce ve niyet gücünüzle şimdi ve buradan iyileştirebilir, düzeltebilirsiniz. İyi niyetle yaklaşın, somut olarak neyin ne zaman nasıl düzeleceğini hayata bırakın, siz sadece eninde sonunda tüm sorunların çözümleneceğini bilmenin, birliğin, sonsuz kudretin, gerçeğin, sevginin, çözümlülüğün sevincini yaşayın.





bozadi

#284
"Herşey şimdi ve burada" düşüncesiyle veya inancıyla ilgili bir pratik önermiştim. Bununla bağlantılı olarak, şahsen etkili bulduğum, elimden geldiğince odaklanıp deneyimlemeye çalıştığım bir düşünce/inanç pratiği daha tanımlamaya çalışacağım. Tabi çok yeni birşey değil, şimdiye kadar tartıştığımız herşeyle yakından bağlantılı.

Yeni bir gerçekliğin çekirdeği, merkezi, kaynağı, başlangıç noktası olmakla, bağımsızlık olmakla, BH olmakla, var olmakla ilgili.

Gördüğünüz gibi bizim dünya üzerinde uzun zamandır ve halihazırda deneyimlemekte olduğumuz toplum ve yaşam düzeni, BH denen şeyi pek desteklemeyen bir nitelikte. Son derece derin, geniş çaplı ve kesintisiz haksızlıklar, hukuksuzluklar, işkenceler, katliamlar hayatımızın olağan gerçekliği adeta. Ve biz işte bu toplumsal, siyasi, askeri, dini ve ekonomik düzene "uyum" sağlayarak yaşıyoruz. Uyum sağlamak, dayatılmakta olan KH frekanslarını olduğu gibi benimsemek anlamına gelmek zorunda olmasa da, farkında olalım veya olmayalım, yine de bu uyum zorunluluğu nedeniyle epeyce KH yozlaşması veya BH yolunda ilerleyememe, derinleşememe sorunu söz konusu diye düşünüyorum.

İlginç olan şey şu ki, toplumsal değer yargılarının veya ideolojik önyargı ve sınırlamaların ötesine geçme konusunda önemli bir potansiyele sahip olduğunu düşündüğüm bizim gibi bireyler, BH'nin dışarıda, uzakta bir yerde veya zamanda değil, heryerde ve öncelikle ve özellikle kendi varlığımızın özünde bulunduğunu diğer çoğu insandan daha iyi biliyor, seziyor ve hatta şahsi iradesiyle bunu deneyimleyebiliyor şu veya bu sıklıkla. Ama nedense, bu konuda çok da içimize sinen bir durumda olmadığımızı algılıyor, seziyorum. Bu yorumu yaparken kendi şahsi deneyimimi fazlasıyla genelliyor olabilirim tabi, ama en azından kendi durumumu ifade etmiş olayım öyleyse de. Belirttiğim "ilerleyememe", tıkanıp kalma durumunu aşabilmek için olası yöntemlerden biri olarak öneriyorum.

Biz BH'nin ne olduğunu biliyoruz. Onun uzakta bir yer veya zamanda değil, şimdi ve burada, her zaman ve her yerde bulunduğunu biliyor, seziyoruz. Ama şu veya bu düzeyde uyum sağlamak durumunda olduğumuz toplumsal ortalamalardan uzaklaşmaktan çekinme ve bununla ilgili atalet nedeniyle, bildiğimiz, sezdiğimiz o şeye uygun yaşama iradesi ve cesareti göstermek pek kolay veya mümkün olmuyor. Tek başımıza kalmaktan veya çevremizdekilerin olası yadırgayıcı, yargılayıcı tepkilerinden de çekiniyoruz biraz muhtemelen.

Bazen de, BH'leşmek, yani nispeten de olsa somut bir şekilde BH modunda yaşamaya nereden, nasıl başlayacağımızı bulamıyoruz, kafa karışıklığı, endişeler, kompleksler nedeniyle. Yani kendi varlığımızda olduğunu sezdiğimiz halde o BH frekanslarına, farkındalığına, deneyimine erişememe sıkıntısı yaşıyor olabiliriz. İşte bunu yenmeye yönelik ne yapabileceğimi anlamaya çalışırken aklıma gelen birkaç olasılığı daha önce çeşitli biçimlerde, doğrudan veya dolaylı olarak tanımlamaya çalışmıştım; biraz daha yaklaşmaya, netleştirmeye çalışıyorum.

Madem bu düzen, bu hayat, bu gerçeklik BH düzeni değil ve BH'leşmeyi ciddi şekilde engelleyici, sabote edici özellikleri var, o halde bir yandan o düzendeki olağan hayatımızı sürdürürken bir yandan da BH'leşmeye çalışmak bazen veya sıkça verimsiz sonuçlanıyor muhtemelen.

Evet, dünya hayatı veya toplumsdal düzen tamamen KH veya tamamen KH'leştirici, BH'ye hiç imkan tanımayıcı değil elbette. KH düzeninin sahiplerinin tüm çabalarına rağmen insanlığın en azından bir kısmının pozitif eğilimleri, KH'ye direnci ve başka boyutlardan BH varlıklarının da yardımı, desteği ve kısmi müdahaleleri sayesinde hayatımızda BH'leşme imkanları da mevcut. Yoksa şu anda bulabildiğimiz kadar özgürlüğü de bulamazdık muhtemelen toplumsal düzlemde.

Ama yine de halihazırdaki toplumsal (siyasi, ekonomik, askeri, dini) düzen BH'den ziyade KH'leştirici etkiler yapıyor. Dolayısıyla bu koşullarda BH'leşmek, sıkça örnek verdiğimiz gibi akıntının tersine yüzen, hatta şelalelere tırmanan balıkların yaptığını yapmaya benziyor bir bakıma.

Dünyada genel yaşam koşullarında hala KH egemen olduğu için, bu hepimiz üzerinde ciddi yavaşlatıcı, zorlayıcı, engelleyici etkiler yapıyor BH kutuplaşması açısından. Yani adeta genel dünya düzeni, KH'nin sponsoru durumunda. Bunun psikolojimiz, özgüvenimiz, moralimiz, irademiz üzerinde yaptığı etkiyi düşünebiliyor musunuz? İşte bu yüzden genel toplumsal düzende egemen durumdaki KH'nin BH'leşme eğilimlerimiz üzerinde yaptığı yavaşlatıcı, engelleyici, zorlaştırıcı, tehdit edici tesirlerini yenebilmek için dünyadan daha büyük, daha güçlü birşeyin desteğine, bilgisine, ilhamına, gücüne, güvenine ihtiyacımız var sanki. BH anlamında yani. Dünyadadaki genel düzen KH'yi baskın kılıyorsa ve biz de bu düzene şu veya bu düzeyde uyum sağlamak zorundaysak, ki bu kaçınılmaz, o halde bu koşullarda BH doğrultusunda mesafe katetmemiz için dünyanın (dünyadaki KH-baskın toplumsal düzen realitesinin) dışında, ondan daha büyük, daha asli bir BH realitesini bilmemiz, sezmemiz, inanmamız, güvenmemiz, esas almamız gerekir ki aleyhteki tüm koşullara rağmen BH yönünde ilerleme kaydedebilelim.

Peki var mı öyle bir realite? Elimizdeki kaynaklar var diyor. Tüm varoluşun özü ve geneli BH nitelikli, diyorlar, her ne kadar KH denen şeyin de evrende/varoluşta teknik olarak denge gereksinimi nedeniyle bulunması zaruri olsa da. Ama var olması zorunlu olan KH'nin tamamı bizim "kötülük, şeytanlık" diyeceğimiz şey değil. Tıpkı örneğin dünyada doğanın sunduğu sayısız nimetlerin de mutlaka aktif ve iradeli bir şekilde "meleksi, çok pozitif" sayılamayacağı gibi.

Evet, dünyadaki genel toplumsal düzenin BH'den ziyade KH'yi besliyor olması gibi ve ondan kat kat fazla olmak üzere evrenin, varoluşun özü ve geneli BH'yi besliyor. Ki, dünyadaki tüm olağanüstü ve kesintisiz KH baskılarına, işkencelerine, katliamlarına rağmen içimizde BH'ye özgü sevinç, sevgi, kardeşlik, yardımlaşma, huzur, güven yeşerebiliyor ve paylaşılabiliyorsa, bunu destekleyen birşey olduğu içindir. Ve aleyhteki koşulların derecesini, derinliğini, yaygınlığını, ciddiyetini göz önünde bulunduracak olursak, bu koşullarda pozitifliğin yeşerebiliyor olması için dünyadan, dünyadaki beşeri, siyasi, askeri, dini, ekonomik işkence düzeninden ne kadar büyük birşeyin bunu destekliyor olması gerektiğini düşünün.

Pozitif eğilimli sayılabilecek insanların mevcut dünya nüfusu içinde çoğunluk değil azınlık olduğunu kabul etmemiz gerek bence. Nicel olarak azınlıklar, ama nitel olarak azınlık sayılamayacakları bir durum var demek ki. Yoksa KH güçleri dünya insanlığının çoğunluğunu şu veya bu düzeyde kontrol ve güdümleri altında tutabildiklerine göre, tüm bu olağanüstü baskı ve işkenceleriyle şimdiye kadar pozitif eğilimli insanları çoktan oyundışı bırakabilmiş veya dönüştürebilmiş, dünyayı tamamen kendi kontrolleri altına almış olmaları gerekirdi. Ama öyle bir durum söz konusu değil. Şu veya bu düzeyde aktif pozitif eğilime sahip insanlar sayı bakımından azınlık olsa da, nitelik bakımından azınlık değil ve evrensel BH güçlerinden de destek görüyorlar. Ve dolayısıyla da, KH'nin genel insanlık düzeni üstündeki egemenliğine, hakimiyetine rağmen, KH güçleriyle BH güçleri arasında ciddi bir rekabet ve mücadele söz konusu. Ve elimizdeki kaynakların söylediğine göre her ne kadar çok ciddi bir yıkım ve dönüşüm sürecine giriyor olsak da, dünya için ibre uzunvadede BH yönünde ilerliyor. Gerçekten de son yıllarda egemen KH düzenine ciddi darbeler inmesini sağlayan ilginç bazı gelişmeler oldu ve bunda özellikle Rusya'nın önemli bir öncülüğü var gibi görünüyor. Pozitifliğin, iyiliğin, doğruluğun, adaletin ırkı, milleti, dini, dili olmaz. Tartışmaya kesinlikle öyle bir açıdan yaklaşmıyorum. Bugün Rusya öncülük eder, geçmişte başkası etmiştir, yarın öbürgün ne olur bekleyip görmemiz gerekiyor. Rusya'nın öncülük etmesiyle olup bitecek bir iş de değil zaten pozitiflik. Global işbirliği ve kardeşlik dayanışması gerekir. Dünyevi siyasi, dini, ırksal veya milli ideolojilerin ötesindeki birşeyden bahsediyoruz. Evrensel, varoluşsal, bir-oluşsal birşeyden bahsediyoruz. İsim veya zümre tipi ayrıcalık, seçkinlik, üstünlük davaları BH değil KH yolunun davalarıdır çoğu durumda.

Egemen KH baskıları ile içgüdüsel BH eğilimleri arasında sıkışıp kalmaktan, BH yönünde ilerlemekte zorlanmaktan bahsediyorduk. Evrenin veya bir anlamda doğanın yardımıyla, yıkım ve vahşet görünümlerinde artış olmasına rağmen ibrenin artık BH yönüne evriliyor olmasının da yardımıyla, artık BH doğrultusunda daha bilinçli, daha kararlı bazı adımlar atabileceğimizi düşünüyorum.

Örneğin, elbette mevcut toplumsal düzene şu veya bu oranda uyum sağlayarak yaşamaya devam edeceğiz ama bu düzenin giderek yıkıma doğru gidiyor olduğunu ve tırmanan yıkım ve kaosa rağmen uzunvadede hayatın/evrenin dünyada BH eğilimini giderek daha fazla destekleyeceğini bilmenin, sezmenin de yardımıyla, artık hayatımızı yeni bir düzene göre şekillendirmeye başlamanın vakti geldi sanırım. Yaşamakta olduğumuz pek çok sıkıntının bu geçiş dönemindeki kaos ve endişeyle ilgili olduğunu sanıyorum. Geçişin olumsuz etkilerini azaltmak için, BH realitesine uygun düşünme ve davranma pratikleri geliştirme imkanlarımızın olduğuna inanıyorum. Toplum ve bireyler arası ilişkiler henüz doğrudan bu tür girişimleri desteklemez sanırım. Bu nedenle veya bu varsayımla, daha bireysel bazda BH'leşme, BH gerçekliğine göre yaşama pratikleri yapmayı öneriyorum başlangıç olarak. Bu pratikler arttıkça, aynı eğilime sahip bireyler arasında giderek BH tipi ağ çalışmasına, yani dayanışmaya dönüşecektir mutlaka.

Bireysel BH'leşme derken, herkese uygun olmayabilir, herkesin kendine uygun pratikler, yollar, yöntemler geliştirmesi daha uygundur ama örneğin ben bazen egemen dünyevi toplumsal düzenden tamamen yalıtıyorum kendimi, onu görmüyorum, daha doğrusu ona odaklanmayı bırakıyorum. Daha önce kendime odaklanma konusunda ciddi eksiklerim olduğuyla yüzleşiyorum. KH düzeninin mühendisleri, insanların dikkatlerini kendilerine değil düzene vermeleri için yoğun çaba harcıyor. Ve biraz da özgüvensizlik, kendinde değerli birşey, ebedi bir kaynak olduğuna güvensizlikten, inançsızlıktan kaynaklı olarak dikkatimi, odağımı kendime vermediğimi veya bu konuda çok eksik kaldığımı fark ediyorum. Kendimde odaklanacak pozitif bir cevher olduğuna inancımı kaybettim veya o cehverden yararlanma aleyhinde maruz kaldığım tehditlerin hipnotik etkisi altındaydım.

Son yıllarda elimizdeki kaynakların da yardımıyla birey-tanrı, birey-evren, birey-varoluş özdeşliği temalarının verdiği ilhamla, dünyevileşen ve bu anlamda bir bakıma farkında olmadan, adeta hipnoz altında materyalistleşen algı odağımı kendime, ruhuma ve dolayısıyla evrene, tüm varoluşa çevirme cesareti bulmaya, bu cesareti besleyip büyütmeye, iyileştirmeye çalıştım ve bir ölçüde de olsa sonuç almakta olduğuma inanıyorum.

Yapmakta, odaklanmakta çok zorlanmama rağmen, yapabildiğimde bana en çok pozitif güç verdiğini gözlemlediğim pratiklerden biri herşeyin başlangıç noktası olmayla ilgili. Tamamen sıfırdan başlamayla ilişkili. Tamamen bağımsız olmayla da ilgili. Birşeylerin etrafında dönmeyi, eksiklik-acizlik algısıyla birşeyler aramayı bırakıp, bulunup bulunabilecek, olunup olunabilecek tek ve en harika şey olmayı deneyimlemek. Güneş olmak. Bir olmak. Şimdi ve burada yeni, pozitif bir realite başlatmak, bunun odağı, merkezi, çekirdeği ve bütünü, kendisi olmak. Psişik yakıt üretimi ve tüketimi anlamında kendine yeten, pozitif, bağımsız, pozitif paylaşıma açık ve istekli.

Hepimizin pozitifliğe ihtiyacı var, sevince, huzura, güvene. Ve dikkat ederseniz, bu kaynaklar bizim kendi varlığımızda yok değil veya psişik alıcılarımız kendi varlığımızın özünden veya içinde bulunduğumuz alandan, yani tüm varoluştan bu kaynakları alamıyor, algılayamıyor değil, biz bazen öyle sanabilsek de. Özellikle "ben pozitif eğilimliyim" diyen, kalbinden bunu geçiren herkesin alıcıları ve bilinç işlemcileri pozitif değerleri, frekansları, dalgaları alabilir ve yararlanır, ki bunu farkında olmadan bile şu veya bu ölçüde yapıyoruz zaten. Neden bunu daha bilinçli, daha iradeli ve daha güçlü bir şekilde yapmayalım? Bunu yapmıyor veya yeterince yapmıyor olmamızın en büyük nedenlerinden biri toplumsal düzene, onun olumsuz etkilerine ve dayatmalarına uyum bence. Aptalca geliyor. Durup kendi varoluşsal alıcılarımızla kendi varlığımızın özünde ve tüm doğal/evrensel alanımızda veya çevremizde (K'ların deyişiyle "bilgi alanı") bulunan pozitif enerji dalgalarını almaya, beslenmeye, tadını çıkarmaya çalışmıyoruz? Zihniyetimizde yok çünkü bu veya ciddi şekilde engellenmiş, çarpıtılmış. Bunu yapmamızı engelleyen, sabote eden programlar var zihnimizde. Suçluluk ve kurbanlık duyguları, kompleksler, travmalar, hırslar, korkular. Pozitifliğe ölümüne susamış haldeyken bile kendi varlığımızda bulunan veya alıcılarımızın alabilecek durumda olduğu, içimizde ve dışımızda, tüm bilgi alanında (yani her yerde) mevcut olan pozitifliği bünyemize almaktan eriniyoruz, çekiniyoruz. Böylesine bir aptallık hipnozu içindeyiz.

İşte bu yüzden bazen, kendi içimde ve dışımda varlığını algılayabildiğim ve alabildiğim tüm pozitivite dalgalarını almaya odaklanıyorum yalnızca. Ve bunun için gerekirse diğer herşeyi görmezden geliyorum. Yok sayıyorum dünyayı, düzeni, herşeyi. Ama sonsuza kadar değil elbette. Acil bir ihtiyacı giderme anında olduğu gibi. Hiç bitmeyecekmiş, hiç doymayacakmışsınız gibi ama yeterince gıda aldığınızda doyuyorsunuz nispeten kısa bir süre içinde. Düzeni, toplumu görmezden gelmek, yok saymak derken de biraz bunu kastediyorum aslında. Daha önce de vurgulamaya çalıştığım gibi toplumdan tamamen kaçma, etkileşimden sakınma gibi bir amaç gütmüyorum şahsen ve önermiyorum da. Ama işte bazen gerekiyor. Tıpkı uyuma ihtiyacında olduğu gibi.

Ruhumun pozitiviteden, huzurdan, güvenden, şifadan başka birşeye ihtiyacı yok. Neden imkan bulduğum tüm durumlarda bu ihtiyaçlarımı karşılamayayım? En çok ihtiyaç duyulan şeyler maddiden önce manevi ihtiyaçlardır. Ve insanın bunu kendi kendine verme veya bu ihtiyaçlarını kendi varlığının derinlerinden çıkarma veya etrafındaki alandan (bilgi/gerçeklik alanından) alma imkan varken, bunu yapmasına engel olan, bunu erteleyen, zorlaştıran şeylere neden odaklanıp kendimizi verelim ki? Bu aptallık değil mi?

Ama evet, gücümüzü, direncimizi, moralimizi toparlama ölçüsünde toplumsal hayatın içinde etkileşimlere girmek sadece bir görev veya sorumluluk değil, çok güzel, paha biçilmez birşey.