Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#150
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen macka

"..Aslında yok olan, kaybolacak olan geçekten, yolundan ayrı durandır..! O her zaman var. O her zaman var olacaktır. Çünkü var eden O'dur. Ve varlık O'dur aslında..! Siz eğer şüphede iseniz, kendi kendinizle yalnız kalacak, yine siz garip olacaksınız. Siz kötüde iseniz, Ki...! Öylesiniz...! Şüphesiz...! Kötülüğün mutlak geldiği yere geri döneceğini bilen değil misiniz..? İşte asıl gülünç tarafınız, acınacak yeriniz bu; Her şeyi bilip, her şeyi öğrendiğiniz halde hiçbir şeyi bilmez gibi gaflet içinde olmanız..!"

Beyti Dost'un bu açıklamasını şaşırtıcı derecede anlamlı ve vurucu buldum macka. Paylaştığın için çok teşekkürler. Burada üzerinde odaklanmaya çalıştığım şeyi çok güzel özetlemiş ve sorunumuzun ne olduğunu, ne yapmamız gerektiğini hatırlatmış.

Aynı paralelde, bir Ra alıntısını tekrarlamak istiyorum:

Alıntı YapGerçekten çaresiz ve âciz olanlar, yollarını bilinçli olarak seçmeyip, yaptıklarının ve üzerinde gittikleri yolun farkında bile olmadan aynı deneyimleri, aynı kalıpları tekrarlamakta olanlardır.

İyiliğin ve kötülüğün, yani pozitiflik ve negatiflik yollarının ne olduğu konusunda fazlasıyla bilgimiz var aslında. Ve içimizdeki ve dışımızdaki tüm negatifliklere rağmen pozitifliği seçmeye niyet ediyoruz, bu yönde bir çabamız var ama sanki bu seçimi yeterince aktif bir şekilde yapamıyoruz gibi görünüyor. Üstteki mesajlarımda da biraz incelemeye çalıştığım gibi, bu biraz kompleks bir mesele olabilir. Tüm çevremizi saran negatif-baskın toplumsal düzen, biz farkında olmasak bile bizim kutuplaşma deneyimlerimiz üzerinde ciddi bir etki yapıyor. Tıpkı dünyanın bir "çekim gücü" olduğu gibi, egemen toplumsal düzenin de bir çekim/etki gücü var. Birey kutuplaşmayla ilgili irade geliştirirken farkında bile olmadan toplumsal düzenin çekim etkisi altında kalarak iradesine belirli sınırlar, şekiller uyguluyor. Üstelik toplumsal düzlemde baskın olan negatifliğin/egonun bireyin kendi içinde de zaten mevcut olması gibi bir durum vardır ve bu da toplumsal asimilasyon/benzerleştirme etkisini kolaylaştırır. Üstelik bir de hayatımızda çoğu durumda ekonomiyle de bağlantılı olarak pek çok zorlu koşulun neden olduğu sorunlar, acizlikler, hayalkırıklıkları, kızgınlıklar nedeniyle egomuzun iyice kristalize olduğu, somutlaştığı durumlar yaşarız ve bu da bizim tüm varoluşun esasında pozitif nitelikli olan yapısını fark etmemizi, ona inanmamızı, güvenmemizi zorlaştırır.

Bu hususların iyice farkına vararak çözüm için özel bazı çabalar geliştirmemiz gerektiği sonucuna varıyorum.

Genel felsefi bilgi ile bu bilginin zorlu denebilecek şahsi yaşam koşullarımız içindeki uygulaması arasındaki ilişkiye bakmamız gerekiyor. Şahsi yaşam koşullarımızın zorluğu derken, bu bazen doğrudan zorluklar, işkenceli koşullarla ilgili olabileceği gibi, bazen de sosyal cazibeye direnememeyle ilgili bir zorluk olabilir. Sosyal cazibe derken, az önce de bahsettiğim toplumsal egemen duruma veya örneğin yakın sosyal çevremizin gerektiriyor veya dayatıyor olabileceği koşullara direnememek nedeniyle pozitife odaklanış niyetini ve çabasını zorlaştıran bir durum içine düşülebilir.

Pasif denebilecek şekilde bilinen pozitivite bilgisinin/realitesinin bireysel ve bazen son derece zorlu olabilen yaşam koşullarında aktif bir şekilde uygulanmasının zorluğu meselesidir bu sonuç olarak.

Bazen boş, elverişli bir vaktim oluyor. Yani hemen ilgilenmemi gerektiren bir mesele veya angarya yok, beni olumsuz duygulara zorlayacak bir durum yok, köşeme çekilip rahatça tefekkür edebileceğim bir fırsat var ve buna istekliyim de. Ama bir bakıyorum ki pozitivite ile etkileşime giremiyorum. Tüm varoluşun özü olduğuna inandığım (veya inanmaya çalıştığım) derin bir huzur, sevgi, sevinç, güven deneyimleyemiyorum. Nasıl erişeceğimi bilemiyorum, bulamıyorum, odaklanamıyorum. Ve bu durum sinir bozucu ve caydırıcı bir etki yapabiliyor. İnandığımı, tüm varoluşun temeli olarak kabul ettiğimi sandığım realiteye böylesine elverişli bir koşulda bile ulaşamazsam, egomu (üzüntümü, acizliğimi, kızgınlığımı vs) tırmandırabilecek zorlu koşullarda nasıl erişebilirim diye düşünerek ciddi bir hayalkırılığına ve karamsarlığa kapıldığım oluyor. Sanki toplumsal egonun ve şahsi egomun birlikte yarattığı realitenin çekim alanına direnemiyor, o alandan çıkamıyor gibi hissediyorum.

Aslında ilginç bir şekilde, her zaman değilse bile bazen, zorlu koşullar insanı pozitiviteyle aktif bağlantıya geçme konusunda daha fazla "motive" edebiliyor gibi geliyor bana. Örneğin normalde insanların geneli birbirlerine karşı genelde egotik olsalar da (ideolojik gerekçelerle, bambaşka gerekçelerle... egoya gerekçe mi yok!) herkesi aynı anda tesir altında bırakan doğal bir afet veya benzer nitelikte başka bir felaket meydana geldiğinde, kısa bir süre öncesine kadar birbirlerine olumsuz bir şekilde bakan insanların birden son derece pozitif kardeşlik duygularının tırmanışa geçtiği gözlenebiliyor. Bireysel bazı deneyimlerde de kişinin kendi içinde kendisine karşı yaklaşımında egosaldan/negatiften pozitife doğru güçlü bir eğilim meydana getiren şiddetli negatiflik durumlarıyla veya olasılıklarıyla karşılaşılabiliyor. Bu da yine "bir musibet, bin nasihatten iyidir" lafını getiriyor akla.

Tabi bu demek değil ki egoyu aşmaya, pozitiviteye yönelik tüm atılımlarımız ille kendimizin veya başkalarının karşı karşıya kaldığını gözlemlediğimiz yıkıcı bazı olay ve olasılıklar sonucu meydana gelsin. Bu kaçınılmaz bir şekilde oluyor veya olacak gibi görünüyor ama bizler öyle yıkıcı süreçlerle karşı karşıya kalmadan da, inanç, anlayış, odaklanış ve dayanışma yoluyla pozitivite ile bağlantıya geçebilmeliyiz, ki bunu da zaman zaman yaptığımıza şüphe yok ama bu konuda irade ve istikrar artışına ihtiyacımız olduğuna sanırım kimse itiraz etmez.

Bu hususla ilgili olarak son zamanlarda üzerinde odaklanma şansı bulduğum bir deneyimimden bahsetmek istiyorum. Hem nötr denebilecek koşullarda, hem de daha negatif baskın bazı koşullarda pozitiviteyle etkileşime girmeye çalıştım. Önceki pek çok deneyimimde olduğu gibi bunda istediğim gibi bir başarı elde edemediğimi gözlemleyince, yeni olarak ne deneyebileceğim üzerinde düşünmeye çalıştım. Ulaşmaya çalıştığım şeyin varlığından neredeyse hiçbir şüphe duymuyorum ve erişimin sadece uygun bir zihin/bilinç/inanç moduna geçmeyle mümkün olacağını biliyorum, sürekli bu konu üzerinde yazan, konuşan, bunun mümkünlüğüne dair adeta sürekli vaaz veren biri olarak bunu pek çok defasında yapamıyordum. Aslında bizzat bu içine düştüğüm durumdaki sorunun ne olduğuna ve nasıl çözüleceğine dair de bir bilgim/inancım var ama nedense egom bir şekilde bu bilginin gereğini yerine getirmeme, bunu tüm gücümle denememe engel oluyor gibiydi. Belki de, "ya bildiğim/inandığım çözüm de işe yaramazsa ne duruma düşerim" gibisinden bir kompleks duyarak durumu şimdilik "belirsizliğe" bırakmak daha çekici göründü. Aslında hala da o durumdayım. Çok kısmi olarak deneyimlediğim ve çok daha fazla yapmam, denemem, kendimi geliştirmem gerektiğine inandığım şey, "inandığın şey ol" şeklinde özetlenebilir belki veya "inanmaya, etkileşime girmeye çalıştığın şey ol". Yani önceki çeşitli deneyimlerimde yaptığım gözlemlerin sonuçlarına dayalı olarak, yukarıda macka'nın Beyti Dost'tan yaptığı alıntının sonunda da vurgulandığı gibi, kendi kendime şu mesajı vermeye başladım:

Pozitifliğe erişmeye çalışma. Pozitifliğe erişmeye, onunla etkileşmeye çalışmak, egonu muhafaza ederken pozitifliğin varlığına şöyle bir bakmak demek. Yani 'olma' niyetinden ziyade 'görme' niyeti bu. Tamam, görmek ile olmak arasında da yakın bir ilişki var bu anlamda ama pozitif 'olmak' yerine, daha doğrusu pozitife 'dönüşmek' yerine pozitifliğe 'erişmek' veya 'etkileşmek' istediğinde bunu egonu bırakmadan yapmak istediğini ifade etmiş ve esas amacını engellemiş oluyorsun.

Yani bir bakıma "bir koltukta iki karpuz" taşımaya çalışıyor olabileceğimi fark ettim. Veya "Ne şiş yansın, ne kebap" hesabı. "Egom yok olmasın, pozitifliğe erişip onu kullansın" demek bir bakıma bu ve çelişkili. Aslında ben bunu yaparken "egomu bırakmaya" çalıştığımı sanıyordum ama bunu yarım gönülle yapmaya çalışıyor olabileceğimi fark ettim. Ama, bildiğim, algılayabildiğim tüm varlığımla "pozitif olmak", yani "pozitife dönüşmek" fikrinde sanki "varlığımı" bırakmam gerekecekmiş gibi bir endişeye kapıldığımı fark ettim. Ama konu hakkında düşünmeye devam ettikçe, bırakmaktan endişe ettiğim şeyin gerçek varlığım değil egom olduğuna ikna olmaya başladım. Madem "varlığın" pozitifliğe dayalı olduğuna ve tüm pozitif değerlerin kendisi olduğuna inanıyorum, o zaman sanki varlığımı veya bireyselliğimi kaybedecekmişçesine tüm varlığımla "pozitife dönüşme" fikrinden korkmama gerek olmamalıydı. En azından bunu denemem gerektiğine inandım. Bunu çok az sayıda denemiş durumdayım, hala tam gönüllü, tüm varlığımla deneyebilmiş değilim ama olumlu sonuç veya izlenimler aldığımı söyleyebilirim. Algılayabildiğim tüm fiziksel ve ruhsal varlığımla pozitife dönüşmeyi hayal etmek, bunu istemek, bunu denemek bahsederken, tabi ki bu beni bir anda geri dönüşsüz olarak tamamen pozitif bir varlığa dönüştürecek değil ama herhangi bir zamanda kendi bireysel bilincim ve irademle pozitif kutupsallaşma sağlama adına bundan daha iyi bir araç/yöntem bilmiyorum sanırım. Ha, tabi ki insan gördüğü, karşılaştığı, deneyimlediği bir duruma tepki olarak çok pozitifleşebilir, pozitiflik dolup taşabilir, bir başka bireyle olan etkileşiminde sevgi dolup taşabilir vs ama bu tür deneyimler çok sık yaşanmıyor bildiğiniz gibi ve tam tersi deneyimler çok daha sık yaşanıyor. Tüm deneyimler değerlidir tabi ki ama bireyin işini şansa bırakmadan, iradeli, bilinçli, inançlı bir şekilde pozitifleşme konusunda yapabileceği en iyi şeylerden birinin, tüm varlığıyla pozitifliğin kendisi haline geldiğini hayal edebilmesi, buna inanabilmesi, güvenebilmesi ve yapabilmesi olduğunu düşünüyorum şu anki bakış açımla.

Yukarıdaki diğer bazı mesajlarımda belirttiğim gibi bu aptalca/saçma görünebilir ama hiç de öyle değil bence. Tabi, pozitife dönüşme, tüm varlığıyla saf pozitifliğin kendisi olma dediğimiz şeyi tasavvur etmenin, bu inancı uygulamanın en ideal yollarını birlikte keşfetmemiz gerekecek gibi görünüyor ama kabaca ne yapılması gerektiğini tanımlayabildiğimi umuyorum. Saf pozitifliğe dönüşme fikrinin, "saf varlığa dönüşme" ile benzer bir niyet/irade olduğunu düşünüyorum. Hani şu güneş simgesiyle göndermede bulunduğum saf varlık. Madem tüm iyiliğin, tüm sevginin kaynağı saf varlık dediğimiz şey, o zaman ona "dönüşmekten" korkmaya gerek var mı? Bu "dönüşme" tabi ki mutlak bir dönüşme meydana getirecek değil, az önce de vurguladığım gibi. Ama evet, samimi olarak denendiği, yapıldığı her defasında "bir miktar" pozitif dönüşme meydana getireceği düşünülebilir bence. İstediğimiz, ihtiyaç duyduğumuz şey de bu değil mi?

macka

#151
beğendiğine sevindim Bozadi bu açıklamaların üzerine aklıma bir anda geldi ve çok iyi örtüştüğünü hissetim , ağ çalışması gerçekten çok ilham verici geniş açıklamaların üçin tekrar teşekkürler
Gerçek her zaman gönlünüzün dilediği değildir.Ancak gönlünüz arındıkça onu bulacaksınız,şüphesiz

Tgur

#152
Pozitifliğe ulaşma çabasında başarılı olamadım diyorsun sevgili Bozadi ,

Bunca yaptığın BH yolundaki davranışlarında ve ortama saçtığın kişileri pozitife yöneltecek olan o bilgi tomurcuklarını nerelere koyacağız veya bağlı olduğumuz ve çok sevdiğimiz sitemizi yürütme işni ne taraflara atacağız bunların tümü pozitifliğe doğru adım yoğunluğunu göstermiyor mu kaç kişi bu sitenin cazibesine kapılıp kendini bilgi zenginliğine atmıyor fark edilmiyor mu..

Aslında kendini zorladığın ve eksik gördüğün problemlerini anlıyorum dostum bazen kişilere karşı ters davranıyorsun ,bu hepimizde mevcut olan ve sıyrılmaya çalıştığımız en kötü huy ,bu da ortamımız pozitif ve negatif çekişmesinin devrede olduğu bir ortam hücrelerimiz organlarımız ,zihnimiz ister istemez bu auranın etkisi altında.

Yani etki ve karşılığındaki tepkinin hayatiyeti işleten en büyük özellik olduğunu sergileyen bundan başka tavır olamaz bilincinin var oluşun bütün unsurlarında olduğuna inanmış ve yaşamı bu şekilde yürütmekten başka yol olmadığına kandırılmışız..

Oysa gerçeğin ,o aradığımız gerçeğin tamamen bu olmadığını senin de çabalarınınla genişleyen bilgi dağarcığımızın bilincimizi eriştirdiği sahalarda rahatlıkla görüyoruz ve özümüzde olan o birliği arayan kıvılcım bununla ateş alıp motivasyonumuzu sağlıyor ve işte bazen rol diye adlandırdığımız o ortam dışı ama sevgiye yönelik davranışları sergiliyoruz.

Bu gidilen yol çok hassas ama sağa sola bakıp kendimize çeki düzen veren davranışlara dikkat eden bir hal yaratıyor.

Mesela senin ortaya döktüğün onca müsbet şeyden sonra o bazen işe de yarayan ters veya site zararlılarını tesbit edip ayıklama işlerini görüp bazen acımasız ve haksız oluyorum dediğin ve kötülediğin tarafını düzeltme çabalarını doğal görmek lazım diyorum ,ama illa da pozitif değilim niye olamıyorum dediğin husus bu sefer arzulu düşünüş oluyor..

Pozitifi şiddetle arzu eden arzulu düşünüş.Malüm o da istenen veya normal olan denmiyor.Denge dışı bir davranış.

Neticede dostum kendini yaralama ,yaptığın ve ortaya çıkardığın şeylerin ne olduğunu gören bizler ve koca bir evren var..





bozadi

#153
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen macka

beğendiğine sevindim Bozadi bu açıklamaların üzerine aklıma bir anda geldi ve çok iyi örtüştüğünü hissetim , ağ çalışması gerçekten çok ilham verici geniş açıklamaların üçin tekrar teşekkürler
[:)]

bozadi

#154
Değerli takdirin ve yapıcı eleştirilerin için çok teşekkür ediyorum Tgur [:)]

bozadi

#155
Dün, son bahsettiğim hususlar üzerinde odaklanmaya çalışırken, yani pozitifliğe "erişmekten" ziyade pozitife "dönüşmeyi" tasavvur etmeye ve deneyimlemeye çalışırken zihnimde beliren bazı fikirlerden bahsetmek istiyorum. Bu fikirlerin bahsettiğim pratikle ne ölçüde bağlantılı olduğunu bilmiyorum, belki kendimle ilgili çeşitli nedenlerle hatırlamam gereken birşeydi.

Ayrıntılı bir şekilde hatırlamakta zorlanıyorum, aklımda kalanı biraz kaba bir şekilde de olsa ifade etmeye çalışayım. Bu aslında Beyti Dost'un "İşte asıl gülünç tarafınız, acınacak yeriniz bu; Her şeyi bilip, her şeyi öğrendiğiniz halde hiçbir şeyi bilmez gibi gaflet içinde olmanız..!" şeklindeki vurucu beyanıyla da yakından alakalı:

Ne kadar zor durumda olduğumuzun esasen bir önemi yok. Esas problem, durumu kabul edip (doğrulayıp, farkında olup) gereğini yapma konusundaki yetersizliğimiz. Hayatımızın bu haliyle yüksek oranlarda sahtelik, acizlik, kendini kandırma hali taşıdığını hissettim. "Peki gerçek olan ne?" diye sorduğumda, cevabın önemli bir bölümünün, çok ruhsal acı/sefalet çekiyor olduğumuz halde sanki öyle birşey yokmuş gibi davranıp bu şiddetli ızdırabın çözümüne tüm varlığımızla adanmıyor oluşumuz olduğunu hissettim. Evet, vurgu bu kısımdaydı: "şiddetli ızdırabın farkında olmak ve tüm varlığıyla çözümü istemek ve çözüm için yapabileceğinin en iyisini yapmak", başka hiçbir şeyi bundan daha fazla istemediğinden emin olmak.

bozadi

#156
Bu husus, "düzen/ilüzyon aklımızı başımızdan alıyor" meselesiyle yakından bağlantılı. Diğer bir ifadeyle, dış gerçekliğe atfettiğimiz önem/ciddiyet, iç gerçekliğimize yeterince ilgi göstermememize neden olabiliyor. İç gerçekliğimize ilgili göstermek derken temelde kastettiğim şey, kendimizi iyi hissetmiyor olma durumunda, yani bir bakıma kısa/geçici olmayan bir şekilde derin bir huzursuzluk, mutsuzluk, güvensizlik duyma halinde, bu rahatsızlık/hastalık durumunu ortadan kaldırmak için gereğini yapmak, yani kendimizi şifalandırmak. Bana öyle geliyor ki, biz öyle bir haldeyiz ki, dış gerçeklik / düzen / ilüzyon bizi öylesine etki altında bırakıyor ki, acil içsel şifa ihtiyacımızın farkına varamıyoruz, rahatsızlığımızı rahatsızlık olarak değil, adeta olağan bir durummuş gibi kabullenme halindeyiz, ki bunu da egemen KH düzeninin hepimiz üzerinde uygulamayı başardığı sinsi bir hipnoz hali olarak düşünebiliriz gibi geliyor bana.

Nasıl toplumsal yaşamda kadim zamanlardan beri bizzat devlet veya devletle bağlantılı kurumlar tarafından uygulanagelen sayısız işkenceyi "normal" bir durum gibi algılamaya koşullandırıldıysak, yukarıda bahsettiğim marazi hipnotik hali de aynı şekilde kabullenmeye koşullandırılmış olduk. Elbette meselenin çok karmaşık yönleri var ama öyle ya da böyle, sonuç bu.

arinmak

#157
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadi

'olma' niyetinden ziyade 'görme' niyeti

Olmak yerine , görmeye çalışıyorum sanırım. Benim için çok önemli bir nokta ... kendimi sorgulamam gerekecek



Dün hava çok güzeldi , kalabalığa karışıp yürüyeyim dedim. Sonra büyük bir parkın içine girdim. İnsaları izledim ...  yıllar içinde bazı konularda takıntılı - aptal biri haline gelmişim. Umursamadığım , takıntı haline getirmediğim saçmalıkları , umursayıp - takıntı haline getirmişim :( .
Birde farkedemediklerim var  ...
Sadelik , karmaşanın en son halidir. Sadelikse yedidir (Yazdığımın ne kadar farkındayım ki ...  yazmak içimden geldi :).



İlgiyle okuyorum . Teşekkürler bozadi.
 

Tgur

#158
 "yaratımdan önceki kaosu yaşıyorsunuz"

Hatırlayalım sevgili Arınmak,sadelik "karmaşadan" yani kaostan evvelki durumdur ,ancak her karmaşa sadelikte bitmeli, KH bu karmaşayı daim tutmak ister bu yoğunluklarda takılıp kalmayı,yalnız sonuç yine onu sadeliğe sürükleyecektir zira o da sadeliğin seçtiği karmaşa guruplarından bir bölümdür ve kök noktalara gidip kara delikten sonra tekrar sadelik unsurlarından biri olacaktır.

Güzel bir benzetme yapmışsın..


bozadi

#159


Şimdi ve burada olması gereken...



Şimdi ve burada olması gereken sevinçtir, mutluluktur, güvendir, sevgidir. Çünkü bu pozitif değerler varlığın özüdür ve eğer biz varlığın özüne ilişkin bu değerleri deneyimlemiyorsak, sağlıklı bir şekilde varlığı deneyimlemiyoruz demektir. İstisnaları vardır illa ki ama bkz. İstisnalar ve Kurallar. Dikkat edin, negatif bir ruh hali içinde olduğumuz çoğu defasında yeterince sağlıklı düşünemeyiz, zihnimizdeki, bilincimizdeki verilere, kaynaklara bütüncül bir şekilde erişemeyiz. Pozitif, güvenli, huzurlu, neşeli bir ruh halindeyken bilincimizdeki verilere, bilgilere daha kolay, hızlı ve bütüncül bir şekilde erişip aralarında bağlantılar kurabiliriz.

Ama bu kadar çok negatifliğin ortasında öyle bir pozitifliğe nasıl erişeceğiz, öyle değil mi? Hayatımızı buna adarsak, bunu yapmak çok daha mümkün hale gelebilir. Ne de olsa, pozitif olmadığımızda biz biz değiliz, varlığı sağlıklı bir şekilde deneyimlemiyoruz. O zaman hayatımızı pozitifliğe adamak gayet mantıklı bir fikir olabilir. Kendi içimizde, kendi varlığımızda güveni, sevgiyi, sevinci deneyimlemediğimizde, herhangi bir "davaya" hizmet etmemiz de pek anlamlı olmuyor. Tüm davalar mutsuzluklara, sorunlara, neşesizliklere, güvensizliklere, şikayetlere dayalıdır. Gerçek pozitifliğin tüm davaları çözebilecek tek potansiyel olduğunu söylemek biraz kabadır ama gerçektir, doğrudur. Eğer biz mutlu değilsek, güvenli değilsek, sevinçli değilsek, bizim en büyük sorunumuz ve en büyük davamız aslında bu mutsuzluk, güvensizlik ve sevinçsizliktir. Bu haldeyken hiçbir davaya istikrarlı bir şekilde pozitif katkıda bulunamayız. Ayrıca davalar "dünyanın" malıdır, dünyaya aittir. Mutsuzluğumuza, güvensizliğimize, sevinçsizliğimize gerekçe dünyada olan bitenlerdir. Eğer dünyada olan biten olumsuzluklar mutsuzluğumuzu, güvensizliğimizi, sevinçsizliğimizi büyük ölçüde kesinleştiriyorsa, büyük ölçüde "dünyanın malı" haline gelmişiz demektir. Dünya dediğimiz, hayat dediğimiz, daha doğrusu "dünya hayatı" dediğimiz şey bir sonsuzluk arkaplanı önündeki birkaç onyıldan ibaret değil mi? Hiç o ortalama birkaç onyılı beklemeden, birkaç saniye içinde kolayca sona erebilen, erdirilebilen birşey değil mi? Böyle bir geçiciliğe, böyle bir ucuzluğa, böyle bir kepazeliğe mutlak gerçeklik muamalesi yapmanın alemi var mı? Mutlak gerçeklik ne mi? Ayrıntısı çok, ama bilmeli, hatırlamalı, güvenmeliyiz ki, mutlak gerçeklik pozitifliğe dayalıdır. Sevgiye, sevince dayalıdır. Ve zaten biz gerçek bir sevgiyi, sevinci deneyimlerken gerçekten var olduğumuzu hissederiz, nefes alırız, kendimizi ve başkalarını şifalandırıveririz, yani varlıklandırıveririz. Sevgiyi, sevinci deneyimlemeden gerçekten var değiliz. Ve sevgiyi, sevinci deneyimlemeyi dünya genelinde veya kendi hayatımız özelinde olan bitenle özdeşleştirirsek, bittiğimizin resmidir.

Artık bu çocukluğu, bu marazı aşmamız gerekiyor. Sevgisizsek, sevinçsizsek, hiçbir şey bizim bir an evvel sevgiye ve sevince kavuşmamızdan daha acil bir öneme sahip değildir. Ve eğer sevgiyi, sevinci dünya hayatında olan bitenle mutlak şekilde ilişkilendirir, özdeşleştirirsek, sevgiyi-sevinci kurda kuşa yem etmiş oluruz. Nasıl nefes almadan yaşayamıyorsak, ruhumuz da sevinçsiz, sevgisiz yaşayamaz. Ve sevgiye, sevince erişim için dünyayı aracı veya hakem hele ki "tedarikçi" olarak atamak hiç iyi bir fikir değil. Peki nasıl, nereden mi erişmeliyiz sevgiye-sevince? Varlığımızdan, varlığımızla! Sevgi, sevinç varlığın özelliğidir zaten. Eğer varsak, sevgi-sevinç de var demektir. Sevgiye-sevince neden aramak, varlığa neden aramaktır. Düşünmeye, tartışmaya devam edelim.

arinmak

#160
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Tgur


 "yaratımdan önceki kaosu yaşıyorsunuz"

Hatırlayalım sevgili Arınmak,sadelik "karmaşadan" yani kaostan evvelki durumdur ,ancak her karmaşa sadelikte bitmeli, KH bu karmaşayı daim tutmak ister bu yoğunluklarda takılıp kalmayı,yalnız sonuç yine onu sadeliğe sürükleyecektir zira o da sadeliğin seçtiği karmaşa guruplarından bir bölümdür ve kök noktalara gidip kara delikten sonra tekrar sadelik unsurlarından biri olacaktır.

Güzel bir benzetme yapmışsın..



beyenmenize sevindim. teşekkürler [:)]
 

Olcay

#161
Seçmek özgürlüğüne kesinlikle sahip varlıklar olarak sevgiyi seçmek bizim elimizde. Üzerimizdeki uygulanmış ve uygulanmaya devam eden programlamalar düşünce yapımız üzerinde aşırı olumsuzluklar yaratıyor. O yüzden anda kalmak şimdiyi yaşamak kararlarımızı özümüzdeki hislerle onaylamak gerekiyor.

Sevgili bozadi yazdıkların paylaştıkların  çok içten ve özümsendiğinde okadar derin ve iyi geliyorki yoldan sapanlara ışık oluyor.  Teşekkürler

bozadi

#162
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Olcay

Seçmek özgürlüğüne kesinlikle sahip varlıklar olarak sevgiyi seçmek bizim elimizde. Üzerimizdeki uygulanmış ve uygulanmaya devam eden programlamalar düşünce yapımız üzerinde aşırı olumsuzluklar yaratıyor. O yüzden anda kalmak şimdiyi yaşamak kararlarımızı özümüzdeki hislerle onaylamak gerekiyor.

Sevgili bozadi yazdıkların paylaştıkların  çok içten ve özümsendiğinde okadar derin ve iyi geliyorki yoldan sapanlara ışık oluyor.  Teşekkürler
Eyvallah Olcay, sevindim öyle düşünmene.

"Çocukluğu" aşma gerekliliği hususu üzerinde düşünmeye devam ederken şu da geliyor aklıma:

İki tür "çocukluk" kavramı olabilir gibi geliyor bana. Benim yukarıda "aşılması" gerektiğini düşündüğüm çocukluk, olumsuz bir durumla karşılaşır karşılaşmaz tüm dünyası yıkılmayla ilgili birşey. İradesel bir zayıflıkla da ilgili bu. Bin tane olumluluk yaşadıktan sonra tek bir olumsuzluklta sanki o kadar olumluluk hiç yaşanmamış gibi kendini hemen güvensizliğe ve nefrete teslim etmek. Bir tür şımarıklık, egosallık sonucu meydana gelir bu aşırı tepki. Bebeklerin, çocukların bencil olması gerekir kendilerini koruyabilmek için çünkü sürekli dış yardıma muhtaçtırlar, ihtiyaçları karşılanmadığında hemen büyük bir üzüntü ve kızgınlık tepkisi vermeleri nispeten doğaldır.

Dünyadaki hayatımızın her gününde kesintisiz bir şekilde pek çok şiddetli olumsuzluk meydana geliyor. Kendimizi fiziksel bedenimizden ve dünya üzerindeki hayatımızdan ibaret gördüğümüzde, hayatımız içinde olan biten bu yoğun negatiflikler de bizi ciddi şekilde belirliyor, hem kendimize hem başkalarına karşı bizi egosallaştırıyor, korkutuyor, güvensizleştiriyor...

Diğer "çocukluk" kavramı daha pozitif. İncil'de geçen (ilk kez geçtiği yer bu kaynak mı bilmiyorum), "çocuk olmadıkça tanrının krallığına / cennetine giremezsiniz" gibisinden bir çocukluk.

Çocukluğun belirli bir dönemiyle, belirli bir çocuk ruh haliyle veya belirli bir çocuk cinsiyle mi ilgili bu bilmiyorum ama genellikle çocuklarda "eğlenme" kavramı güçlüdür. Birşey eğlendirmiyorsa onunla ilgilenmek yerine onlara eğlendirici gelen başka birşey bulurlar. Eğlendirici, heyecan verici, yaratıcı olmayan şeyler çekici gelmez. İlgilenilen şeyin niteliğinden ziyade, ilgi sürecinde deneyimlenen bu pozitif değerler (heyecan, eğlence, sevinç, coşku) önemlidir. Çocuk hiç umulmadık küçücük şeylerle bile mutlu olmasını bilir. Nesnenin kendisi sadece bir mazerettir, esas değer çocuğun içinden, varlığından, ruhundan gelmektedir, önemli olan o içten gelen pozitif değerin akışının devam etmesi ve artmasıdır. Bu son derece tanrısal birşeydir.

Büyüklükte, yetişkinlikte sorumluluklar hızla artar, dertler çoğalır ve giderek "içteki çocuğun" kaybedildiği söylenir. Aslında bunun böyle olmak zorunda değildir, yani sadece sorumluluklar arttı diye kişinin varlığından türeyen sevinç, heyecan, coşku kesinlikle azalıp yitmek zorunda değildir ama içinde bulunduğumuz yaşam koşullarının çok aşırı uçlara varan yoğun negatifliği maalesef "içimizdeki çocuğu" feci şekilde sınırlar ve adeta yok eder. Bu anlamda "çocukluk", hiçbir şeyin içten türeyen "varoluşsal" sevinci kaybetmeye değmeyeceği farkındalığıdır. İçsel/varoluşsal sevinç hayatı yaşanmaya değer kılan şeydir, o olmadan hiçbir şey yeterince değerli olamaz. Değerli olan dıştaki değil, içtekidir. Ve ne yazık ki içinde yaşadığımız sosyo-ekonomik-askeri-dini vs düzen, içteki çocuğu, yani içteki tanrıyı, içteki "varlığı", yaratıcıyı, sevinci, coşkuyu baskı ve kontrol altında giderek yok etmeye yönelik yoğun bir mesai yapacak şekilde tasarlanmıştır kasıtlı olarak. Dış dünyadaki yaşam koşullarını kontrol altına alıp insanları o kadar büyük bir yokluk, sefalet ve işkence koşulları altında bırakıyorlar ki, içimizdeki tanrı, yani içimizdeki varlık, içimizdeki sevinç, coşku, yaratıcılık, sonsuz kudret kanalı giderek küçülüp yok oluyor adeta. Irmağın suyu kesiliyor, sırf hayatta kalıp negatif sisteme hizmet etmeye yetecek kadar "damlamasına" izin veriyorlar, böyle bir hayat mühendisliği projesi uyguluyorlar.

Yani üstteki mesajda her ne kadar "çocukluğu aşmalıyız" desem de, garip bir şekilde aslında varmamız gereken durum da yine bir tür çocukluk denebilir.

Var olan herşey gibi tüm varlığın ortak sahibiyiz ve paylaşıyoruz. Bazı varlıklar diğerlerinin yaratıcılıklarını keşfedip uygulamaya geçirmesini istemiyorlar. Tüm yaratım sürecini kendi kontrolleri altına almaya, kendileri Tanrıyı oynayıp (psikopat bir tanrı) bize de kul rolünü benimsetmeye çalışıyorlar. Bu çirkin oyunu bozmamız gerekiyor. Hayat neymiş, varlık neymiş göstermemiz gerekiyor onlara.

gerçek tosun paşa

#163
Bozadi daha önce üzerinde felsefe yapmaya çalıştığım bir konuda yazmışsın yine harika açıklamışsın :) Bence üstünde durduğun noktalar çok kritik özellikle dikkat edilmesini rica ediyorum.

 Ben konuyu "çocukluk" ve "çocuksuluk" olarak 2 kavrama ayırmıştım temelde. Özetlemek gerekirse çocuksuluk "masumiyet, küçük şeylerden mutlu olma, neşeli olma, küçük hesaplar peşinde koşmayıp arkadan iş çevirmeme" olarak özetlenebilir. Çocuksu olmanın her yaştan kişiye katacağı şeylerin çok olumlu olduğu yönünde çıkarımlar yaptım kendimce. Neşeli bir insan olup mutluluğu içte aramak bence büyük bir erdemdir. Bunu kişiden bağımsız olarak bile böyle görebilirim.

Kas. ların söylediği "sizi çocuklukta bırakıyorlar" sözü benim konuyu şu şekilde ele almama neden oldu. Çocuklukta nedensiz tutkularımız vardır. Nedensizce bir oyuncak arabaya takar benim olsun diye günlerce ağlayabilir ya da ağlamasak bile aklımızdan çıkmayacak bir takıntı haline getirebiliriz. Korkularımız gözümüzde büyür bir rehberimiz olmadan (anne-baba-kardeş-dayı-amca-teyze-hala vs.) korkumuzun üstüne gitmemiz çok ama çok zordur. Şimdi etrafımda bireylerin varlığıyla ilgili yaptığım çıkarımlar şu; büyümek analitik düşünme gereksinimlerini karşılayıp yapılan hatalardan ders çıkarıp olumsuzu seyreltmedir. Çocuk bunun muhakemesini son derece zor yapar fakat günümüz globalleşen toplumunda bahsettiğim şey farklı bir ilüzyonla karşımıza geliyor.

İnsan olarak hata yapmak bizim realitemizdir. Şükür ki hiç bir zaman hatasızlığımla övünecek yüzsüzlük ve empati yoksunluğunda biri olmadım. Hepimiz hatalar yapıyoruz. Yapmalıyız da. Çünkü algımızı oturtup bahsi geçen "ders" kavramı hakkında fikir sahibi olmak için bile hata gerekli. Yalnız iyi insan ile kötü insan veya akıllı ile aptal insan arasında farkı şöyle özetliyorum. Bir taraf hatalarından ders alıp düzeltme yoluna gidiyor algılayıp çözebiliyor, diğer taraf ise çok büyük bir tramva yaşamadan asla anlayıp üstünde durmuyor.

Etrafımda insanlar global etkiyle kapıldıkları kültürel, dinsel , sosyo-kültürel yozlaşmalara rağmen kendiliksizliklerinin farkında değiller. İnstagramda, dizilerde gördüğü havalı arabayı, güzel restoranlarda check-in yapmayı hergün çektikleri 4 saat trafiği tüm emek ve birikimini para kazanmaya yatırıp hayallerini bile sanal gerçeklikten satın aldıklarının farkında değiller. Hayal kurmak sınırsız bir dünyadır. Hayal kuramaycak bir kitle var. Kişinin hayali izlediği havalı filmler ve ünlülerin sosyal medya paylaşımlarından farklı değil. Çünkü havalı olmayı, statü sahibi olmayı öğrenmiş ve hiç düşünmemiş irdeleyememiş. Küçük bir çocuğa benziyorlar değil mi? Çocuklar da böyledir dikkatli bakalım tekrardan.  Bir çocuk oyuncak araba diye tutturur ve ona sahip olunca her sorun bitecek gibi algılar. Buyrun hayata yeni atılan bir erişkinin ihtiyaçlarını gözetmeden onlarca bin liralık araç satın almakla yaptığı tüketim çılgınlığına ufak bir çocukla özdeş zihinle kıyaslayarak bakın. Arada ne fark var?

İki tarafta (çocuk ve çocuk bırakılan yetişkin birey) sorgusuz sualsiz bir kandırmacaya ayak uydurabilir rol-model aldığı kaynaktan beslenip gerekli algı mekanızmalarını kullanamaz ama kendini yeterli sanır düşünme gereği bile duymaz.

Gaia

#164
Son iki paragrafında gerçekten sağlam bir noktaya değinmişsin gtp.

Ödül mekanizmasıyla, bir nevi çocuk tutuluyor yetişkin birey. Çocuk egosunu az çok gözlemliyoruz. İstediği bir şey olmadığında mızmızlanan ve maraz çıkarmaya meğilli olan bir ego. Yetişkinlerin arasında yaptığımız gözlemlerde de; biri bir şey başardığı zaman, diğeri de o şeyi başarmak ve öne geçmek istiyor. Hakimiyet ve daha iyi olmak istiyor. Ödüllerin en çoğunu,en fazlasını hep bir yarış halinde almaya çalışıyorlar.

Belkide buradaki kilit nokta ödülün illüzyonunun farkına varmaktır. O zaman bir büyüme başlayabilir.