Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

macka

#75
Paylaşım ve bilgiler için teşekkürler arkadaşlar.
Yaradanın bize şah damarımızdan yakın olmasına rağmen her türlü
gafletten uzak olması meselesi tabi üzerinde çok durulması gereken bir mesele.
Şöyle düşünebiliriz,ruhsal varlığımız Öz Ruh ve Eren Ruh olarak iki bölüm halindedir.

Öz Ruh doğrudan içimize Yaradanın koyduğu bir tanrısal kalıp gelişime ihtiyacı olmayan,bizim rol modelimiz ,yüksek benliğimiz,rehberimiz belki de vicdanımız belki de Yunus'un dediği
"Bir ben vardır bende, benden içeru"

Eren Ruh 1,2,3,4,5,6 yoğunluk kademelerinde tekamül eden, Öz ruha dönüşmeye çalışan,evine dönmeye çalışan ,hata yapan,yanan pişen tarafımız. Mevlana derki
 "Cemâdlık (maden, toprak) mertebesinden öldüm, nebât (bitki) oldum. Ve nebât (bitki) mertebesinden öldüm, hayvan ile berâber oldum. Hayvanlıktan öldüm; Âdem (insan) oldum. Şu halde ölmekten ne korkayım, ne vakit ölmekten noksan oldum?"
Sonuç olarak her ruh öncelikle kendi nefsini, eren ruhunu yenip ki asıl fetih budur ,öz ruhuna kavuşmak için ,hayırlı  7 ye ulaşmak için yol alacaktır.




Gerçek her zaman gönlünüzün dilediği değildir.Ancak gönlünüz arındıkça onu bulacaksınız,şüphesiz

Tgur


bozadi

#77
Değerli katkılarınız için teşekkürler arkadaşlarım :)

"Durduğumuz" yerde, sadece varoluşsal bir gerçeği hatırlamak suretiyle güvenimizi artırıp negatif duygu ve düşüncelerin etkilerini azaltma olasılığını biraz daha netleştirmeye çalışacağım. Düşünmesi biraz "zorlu" bir yönü olabilir bunun.

Varlık-Yokluk düalitesinin en nihai düalite olduğu ima edildi. Yani en temelde varlık ve yokluk düalitesi var gibi görünüyor. K'lar "Tanrı" dediğimiz şeyin Varlık'ı ifade ettiğini, var olan herşeyin Tanrı'nın bir parçası ve kendisi olduğunu söylediler. Ve "Mutlak yokluk mutlak varlığı dengeliyor" gibi bir ifade kullanmışlardı. Yani, Varlık anlamına gelen Tanrı (hem onun 7. yoğunluk dediğimiz saf merkezi, hem de onun kapsadığı diğer tüm daha alt varoluş seviyeleri) bile bir düalitenin parçası bir bakıma ve zıddı da "Yokluk". "Olmak ya da olmamak". İnsanın biraz kafasını karıştıran ve biraz da geren bir yönü var bu derinliğin, öyle değil mi? Yani olmak ya da olmamak bakış açısı.

Daha altı veya daha ötesi olmayan bu temel düalite üzerinde, var olan herşeyin asli "kimliği" de Varlık oluyor. Ama varlık aleminin bir parçası olan tüm aktörler Varlık'ı benimsemiyor, onu desteklemiyor, hatta bazıları onunla savaşıyor, onu şahsi kontrolü ve tahakkümü altına almaya çalışıyor. Burada özellikle adanmış KH aktörlerini kastediyorum elbette. Var olan herşeyin ve herkesin en temel kimliğinin "Varlık" olduğunu söylüyoruz ama bu tanım adanmış KH aktörleri için çok da isabetli bir tanım olmuyor aslında, onların da "var olmasına" rağmen. Özgür iradeyle seçilip artırılan KH kutbiyetinin "yok oluş" eğilimini ifade ettiğine dair çeşitli beyanlar, imalar geçti celselerde. Aynı şekilde, özgür iradeyle seçilip artırılan BH kutbiyeti de var oluşu artırma, derinleştirme, mutlaklaştırma eğiliminde. %100 BH 7. yoğunluk deneyimini, mutlak varlığı, mutlak birliği temsil ediyor. %100 KH ise mutlak manada yok olmayı temsil ediyor. 3. yoğunluktan 4KH'ye "mezun" olmak için KH kutbiyetini %95 seviyesine kadar artırmak gerektiği vurgulandı elimizdeki kaynaklarda. Düşünebiliyor musunuz, %95 KH! %100 KH'ye, yani karadeliğe çekilmeye, yani mutlak yok oluşa yalnızca %5 kalıyor! Boşuna değil, K'lar 4KH seviyesinin KH'nin en yüksek ifadesi olduğunu söylemişlerdi ve ayrıca Kertişlerin yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu ima etmişlerdi. 4KH'den 5KH'ye mezun olmak için KH kutbiyetinin artırılması değil azaltılması gerekiyor! 4. yoğunluğun yapısal bir "maddeselliğin/fizikselliğin" mevcut olduğu son seviye olduğu ve KH kutbiyetinin maddesellikle yakından bağlantılı olduğu söylenmişti. Yine, K'lar karadelik (yok oluş) realitesinin yalnızca maddeselliğin yapısal olarak mevcut olduğu 1'den 4'e kadarki yoğunluklar için geçerli olduğunu söylediler. Genel bir prensip olarak 5. yoğunlukta madde/fizik bitmiş oluyor, veya yalnızca istisnai miktarda kullanılıyor. Ama buna rağmen 4KH'den 5. yoğunluğa ve hatta 6. yoğunluğa mezun olabilen KH varlıkları olduğunu söylüyorlar kaynaklar. Peki, %95 KH kutbiyetiyle mezun olunan ve dolayısıyla da %100 KH yani mutlak yok oluş "imkanıyla" karşı karşıya kalınan 4KH aleminden 5KH'ye mezun olmak veya olabilmek ne anlama geliyor olabilir? Bu mezuniyeti gerçekleştiren varlıklar yok olmak istememişler demek ki. Ama yok etme ve yok olma eğilimini temsil eden KH kutbiyetini de azaltsalar bile bırakmıyorlar. Peki bu varlıklar ne istiyorlar, neyin peşindeler? Bu, Ra'da daha ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştı diye hatırlıyorum. 7. yoğunluğun temsil ettiği sonsuz zekaya, sonsuz imkana sahip olmak istiyorlar elbette ama bunu hala "şahsi" amaçlar için istiyorlar, tüm varoluşa tek başlarına hükmetmek, Tüm Varlık'ı "fethetmek", ele geçirmek istiyorlar! Yani "ego" devam ediyor. Ama o sonsuz zekanın kaynağına erişme çabası onları 7'ye doğru ilerlemeye zorluyor ve ilerledikçe de KH'lik kutbiyetlerini azaltmaları gerekiyor. Ve Ra'nın deyişiyle en geç 6. yoğunluğun başlarında bir yerde "Ego" tamamen erimiş oluyor ve oraya kadar KH kutbiyetlerini koruyan varlıklar artık o zamana kadar göremedikleri varoluş gerçeğini 6. yoğunluğun yüksek perspektifinden görüp anlayıp BH kutbiyetine geçiveriyorlar geridönüşsüz olarak! Varlık'ın birliğini görüyorlar.

Yazının başında, "durduğumuz" yerde bize güven ve moral verecek bir gerçeği hatırlama ve onaylama hususundan bahsetmiştim. Bir "kimlik" olarak Varlık'tan bahsediyoruz.

"Ben kimim? Neyim? Herşey neyin nesi?" temel sorularını kendimize soralım. Cevabı hissedin: Ben Varlık'ım. Teorik bir yokluk zemini üzerinde ışıl ışıl parlayan Varlık'ım; var olma iradesiyim! Elbette bu hakikatin, yani yokluk karşısında varlığın anlamına, doğallığına, güzelliğine, zenginliğine ve aynı zamanda basitliğine zaman içinde daha fazla vakıf olacağız. Ama şimdi, özellikle yokluk karşısında bir bütün olan Varlık'ı "kimliğiniz", "yuvanız", "herşeyiniz" olarak düşünmenizi teşvik ediyorum. Siz Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma değilsiniz en gerçek manada. En üst, en derin, en sonsuz, en gerçek manada siz Varlık'sınız!

Bütün sonsuzluğu ve zenginliğiyle Varlık, Varoluş sizsiniz. Tüm kötülükler mutlak yok edişe ve yok oluşa yönelir. Tüm iyilikler mutlak var edişe ve var oluşa yönelir.

Mutlak Varlık olan 7. yoğunluk mutlak iyilik, mutlak güzellik, mutlak sevgi, mutlak adalettir, hepsinin kaynağı, nedeni ve kendisidir. İçinde yaşadığımız şeytani 3KH koşullarında bile nasıl mı mutlu olalım, heyecan duyalım, coşku dolalım, kudret bulalım, paylaşalım? Gerçeği hatırlayarak, gerçeğe inanarak, güvenerek. İnatçı karamsarlıkların, kötümserliklerin, ümitsizliklerin, acizliklerin hastalıkların, yani bizi kendileriyle birlikte Yok Oluşa sürüklemek isteyen Yalancıların ve onların Yalanlarının üzerimizdeki egemenliğini giderek azaltmayı yol belleyerek, Gerçeğe sarılarak.

İçinde bulunduğumuz varoluş seviyesinin tüm sınırlılıklarına rağmen yakınımızda ve uzağımızda görebildiğimiz, algılayabildiğimiz, sezebildiğimiz tüm Varlık'a bakalım, hatırlayalım. Tüm o Varlık bizim Varlık'ımız. Varlık bir bütündür. Biz Varlık'ın kiracısı değil sahibiyiz, daha da doğrusu, ta kendisiyiz! Varlık biziz aynı zamanda ve tüm Varlık bir!

Peki neden mi varlık içinde bu kadar yokluk, bu kadar acı, keder ve işkence yaşıyoruz? Yalana inandığımız, Varlık gerçeğini, yani aslımızı unuttuğumuz, hatta inkar ettiğimiz için.

Varlık'ı, Varlık'ımızı hatırlayalım ve özgürleşelim. Diğer bir ifadeyle, "Gerçeği bileceğiz ve gerçek bizi özgür kılacak". Bu 1 günde veya falanca süre içinde olan birşey değil, bir süreç, bir "yol". Ama Varlık'ın ne demek olduğunu hatırladıkça, "sonsuzla" bağlantımızı, özdeşliğimizi de hatırlayacağız. Doğruya, feraha erişmek teorik olarak zor değil. Zor olan, ne ölçüde yalanın içinde olduğumuzla (ve yalanın ne ölçüde içimizde olduğuyla) yüzleşmek ve o yalanları bırakma kararını, cesaretini, çabasını ve azmini göstermektir, yalancılara ve yalanlara çok ciddi oranlarda boyun eğmiş şekilde yaşayan milyarlarca insanın arasında.

bozadi

#78
BH-KH düalitesini genellikle iyilik-kötülük, sevgi-nefret düalitesi olarak algılıyoruz, ki bu yanlış da sayılmaz ama bu terimlerle ilgili çok yoğun ahlaki, duygusal ve subjektif bir tını olabiliyor. Ele almaya çalıştığım konu itibariyle, Varlık-Yokluk kutbiyetinin biraz daha teknik ve objektif bir tanımlama olabileceğini düşündüm.

Bu anlamda, iyilik/sevgi dediğimiz şey Varlık'a hizmet ediyor. Kötülük/nefret dediğimiz şey ise Yokluk'a hizmet ediyor. Yani arasında karar vermemiz gereken ikiliği İyilik-Kötülük veya Sevgi-Nefret kutbiyeti olarak düşünmek yerine, Varlık-Yokluk kutbiyeti olarak düşünmemizin daha isabetli olacağını algılıyorum. Gerçekten de dostlarım, en nihai, en mutlak düalite bu gibi görünüyor, öyle değil mi: Olmak ya da Olmamak.

Şöyle bir içsel diyalog geçirebiliyorum aklımdan:

– Biz zaten varız ve olmaktan da memnunuz, yok olmak istemiyoruz, o halde bizim için varlık-yokluk diye bir seçim düalitesi üzerinde düşünmenin ne anlamı, ne faydası olur?

– Evet, o veya bu şekilde varız ama varlığımızdan yeterince memnun muyuz acaba? Var olmamız bize güçlü bir güven, neşe, huzur, moral veriyor mu?

– Vermeli mi? Veya verebilir mi?

– Eğer verebiliyorsa, sadece biz bakış açımızdaki sapmalardan ve blokajlardan dolayı o verilen paha biçilmez şeyi yeterince alamıyorsak, bu mesele üzerinde düşünüp bazı çözüm yolları denememiz iyi olmaz mı?

– Varlığımız bize büyük bir güven ve sevgi veriyor da biz mi onu almıyoruz?

– Anlatılanlara bakılırsa, evet, öyle bir sorunumuz var.

– "Varlığımız" ve "biz" nasıl oluyor da birbirlerinden kopuk olabiliyorlar?

– Tam olarak kopuk değil ama evet öyle görünüyor ki biz Varlık'ın özüyle ciddi oranda uyumsuz hareket edebiliyoruz.

Tgur

#79
Bozadi dostumuzun varlık ve biz hakkında yazdığı o doyurcu makaleden sonra sorduğu içsel sorulara cevap vermeye çalışalım, nedir o sorular,
----------------------------------------------

 "Biz zaten varız ve olmaktan da memnunuz, yok olmak istemiyoruz, o halde bizim için varlık-yokluk diye bir seçim düalitesi üzerinde düşünmenin ne anlamı, ne faydası olur?
– Evet, o veya bu şekilde varız ama varlığımızdan yeterince memnun muyuz acaba? Var olmamız bize güçlü bir güven, neşe, huzur, moral veriyor mu?
– Vermeli mi? Veya verebilir mi?
– Eğer verebiliyorsa, sadece biz bakış açımızdaki sapmalardan ve blokajlardan dolayı o verilen paha biçilmez şeyi yeterince alamıyorsak, bu mesele üzerinde düşünüp bazı çözüm yolları denememiz iyi olmaz mı?

---------------------------------------------------

Sorulara cevap verirken şu aktarımı izahın başına alarak düşünsel bir kalibrasyonu devreye almak faydalı olur kanaatindeyim,

-----------------------------------------------------

"S: (A) Evet felaketler... Kometler gelecek ve bunlardan bazılarının bir kutup kaymasına sebep olması söz konusu ve bu gerçekten de bir felaket anlamına geliyor...
C: Whoa! Bir dakika Arkadiusz! Bunların hepsi hangi perspektiften baktığına bağlı. Sübjektif olmayalım. Eğer birisi bu sözde "felaketin" ortasında 4. Yoğunluğa geçiyorsa, bu ne tür bir felaketsellik ?!? Ve bu denli belirlenmemiş bir şeyden bahsediyorken nasıl olur da birisi "zamanlamayı" bilebilir ?
S: (A) Tamam, anlıyorum; 4. Yoğunluğa geçecek bazıları için bu bir felaket olmayacak.
C: Ve 5. Yoğunluğa geçecek bazıları için de o kadar kötü olmayacak. Sanki bir çeşit, " arkana yaslan ve gösterinin tadını çıkar."

----------------------------------------------

Bu oldukça çarpıcı aktarım, sübjektif görüşü saf dışı bırakacak farkındalık konusunu zenginleştirenler için başka ufuklar açar özellikte,

Bahsi geçen zenginlik neleri kapsamakta,
"Önemli olan beden değil ruh" anlayışı ,

Bu yoğunlukta varlığın imtihanlar halinde olmasının olağan bir yaşam şekli halinde dizayn edildiğini ispatlamakta ,ruhun ve bedenin girmiş olduğu her türlü hal, sadece hal dir..

Yani maddi veya manevi acıların kıvranışı içindeki bahsi geçen şikayetleri sıralayan bilinç sadece bu yoğunluğun kalıpları içinde daim olacağını kabul eden bilinçtir.Oysa K.ların yukarıdaki izahı bunun sadece "arkaya yaslanarak" gösterinin tadını çıkarmak şeklinde  kabul edilebilmesini önermekte,

Bu husus K.lar tabii ki çok kolay bir durum, maddenin acıları onlara epeyi uzak..Ama onların öğretilerine bunca benliğimizi veren bizlerin de onların ısrarla bize oturtmaya çalıştıkları bilinç yapısının böyle olması gerektiği şeklinde bir anlayışı oluşturabilmeliyiz.

Bu durumu Laura biraz anlamış hattta oldukça anlamış ,bir celsede bahsediyordu "rüyamada her şey ile bir olduğumu deneyimledim sanki o anda ilgilendiğim her şeyin kendisi idim", utanarak söyleyeyim aynı deneyimi ben de hem de bir hafta boyunca fasıla fasıla deneyimledim ,onun için birçok defa her şey birdir dediğimde bunu deneyimlemiş görmüş bir hali muhafaza ediyorum, kendimi bu şekilde deklare etmek hiç istemediğim bir şey ama "monoteizm "aldatmasına kapılmış bilinçlere acaba bir ispat olur mu şeklinde bir düşüncem var zira bu hali başka neyle birleştireceksiniz..

Diğer yandan ölüm ötesini geçici olarak (kaza veya başka bir yolla ölüp geri gelen) bir çok insan aynı konuları aynı anlayışı belirtmişlerdir,yani bu hal sadece bize mahsus değil birçok kişi bunları dile getirmiştir.Ruhların yolculuğu kitabında da bol bol geçilmişti ,anlaşılan şu ki olağan bir durum..

Bazı dörtlüklerimde adeta feryat ediyorum ,bazı sorularımda gafletten münezzeh olmadığımızı belirtmeye çalıştım ,yani gaflet, delalet, hernevi düşkünlük onun bizler bedeni ile sergilediği şeyler..

Böylece öz ile kopukluk diye birşey olmadığını da söyleyebiliriz..Olan her şey o nun tezahürü sizleri bilmem ama ben katiyen ayrı görmüyorum.

Bu anlayışa gelindiğinde eller ensede arkaya yaslanın ve gösteriyi seyredin..Bence gerçek seçim bu anlattıklarımın doğru olup olmadığına karar vermekte.


Scyth

#80
Bir ayının dişlerini ve tırnakları söktüğünde geriye kalan ayı görünümünde; fakat ayının ihtişamından uzak korunmaya muhtaç hayvandır. Koruyuculuğu üstlenenlerde ayıyı gelir kapısı olsun diye o halde getirdiklerinden durum ayı için çıkmaz sokak gibidir. Mucizevi bir biçimde dişler ve tırnaklar yeniden uzamadıkça ayı için durum işkenceden ibarettir.
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.

bozadi

#81
Sevgili Tgur, katılımın, görüş paylaşımın için teşekkürler.

"Gösterinin tadını çıkarma" hususunda tamamen aynı fikirdeyim. Yani en nihai ruhsal bakış açısıyla, ne kadar büyük felaketlere şahitlik edersek edelim, dünyanın gerekli ve faydalı bir dönüşümden geçmekte olduğuna güvenmeli, felaketlerden dolayı kendimizi travmalara veya karamsarlıklara teslim etmemeliyiz.

Yani, büyük resime güvenmek ve böylece küçük resimde moralimizi yüksek tutmak önemli. Ama "büyük resim" farkındalığına erişmek ve sürdürmek her zaman mümkün olmuyor diye düşünüyorum ve hatta çoğu zaman mümkün olmuyor belki de. Ben de aslında çoğu zaman kendimizi içinde bulduğumuz küçük resimle büyük resim arasında bilinçli, istikrarlı, güçlü bir köprünün kurulması çabasına önem veriyorum.

"Herşeyin birliği" ile ilgili güçlü ve uzun süreli denebilecek bir deneyim yaşamış olmanı gerçekten çok sevinç verici birşey olarak görüyorum ve imreniyorum :) Aslında benim de bu yönde güçlü ama birkaç saniyelik denebilecek deneyimlerim oldu kendiliğinden gelişen. Ama belirttiğim gibi, insanların çoğu için uzun süreli ve daha da iyisi devamlı bir nitelikte pozitif ve derin güven verici bir büyük resim farkındalığının yeterince deneyimlenmediğinden eminim, gözlemlerim beni yanıltmıyorsa. Yani sıkça ve bazen çok ciddi oranlarda negatif duygu ve düşünce etkileri altında olduğumuzu düşünüyorum çoğumuzun.

"Gösteri" çok geniş insan kitlelerini etkileyen olumlu-olumsuz şok edici olaylar niteliğinde olduğunda (örneğin başarısız darbe girişimi), evet, bu tür gelişmeleri veya doğal afetleri gösteri niyetine izleyip bir ölçüde keyif almak mümkün olabilir (elle gelen düğün bayram?) ama kendi günlük hayat düzenimizde hem kendi KH programlarımız hem de çevresel yoğun KH faktörleri (özellikle doğrudan ve dolaylı saldırı durumlarında) sıkça kendimizi berbat, çıkışsız ve ümitsiz hissetmemize neden olabiliyor ve o durumda bu kendi şahsi deneyimimiz konusunda arkaya yaslanıp tadı çıkarılabilecek bir gösteri duygusunu yakalamak çoğu zaman pek mümkün olmuyor gibi geliyor bana.

O yüzden, büyük resmin ne olduğu ve bizim şahsi küçük resmimizdeki tüm berbatlıklara rağmen o büyük resimle olan potansiyel güçlü ilişkimizin ne olduğu konusunda ortak bir bilinç ve inanç yapısı oluşturup bundan yararlanmamızı ümit ediyorum ve çabalarımı (hem kendim hem de herkes için) o yönde odaklamaya çalışıyorum, şu veya bu verimlilik düzeyinde.


bozadi

#82
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Scyth

Bir ayının dişlerini ve tırnakları söktüğünde geriye kalan ayı görünümünde; fakat ayının ihtişamından uzak korunmaya muhtaç hayvandır. Koruyuculuğu üstlenenlerde ayıyı gelir kapısı olsun diye o halde getirdiklerinden durum ayı için çıkmaz sokak gibidir. Mucizevi bir biçimde dişler ve tırnaklar yeniden uzamadıkça ayı için durum işkenceden ibarettir.
Hm, ilginç bir örnek vermişsin burada sevgili Scyth ama tartışılmakta olan şeylerle bağlantısını kuramadım :( Biraz daha açıklama yapman mümkün mü?

Bu arada, Tgur'un mesajındaki "özle kopukluğumuz yok" beyanı konusunda:

Evet, varoluşsal özümüzle mutlak manada bir kopukluğumuz olduğunu düşünmüyorum kesinlikle ama özle aramızda bir miktar kopukluğu ve uyumsuzluğu sıkça deneyimlediğimizi düşünüyorum. KH olmanın doğal bir neticesi bu diye düşünüyorum. K'ların dediği gibi, KH dengesizliktir ve bizler de halan KH statüsündeyiz, dolayısıyla da özle aramızdaki ilişkide bir dengesizlik, bir uyumsuzluk, bir tür kopukluk olduğu tanımlamasının genel olarak isabetli olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ama kesinlikle mutlak bir kopukluğu kastetmiyorum. Özellikle de hayatımızda zaman zaman da olsa çok derin, çok güçlü, çok gerçek bir huzur, güven, sevgi deneyimlediğimizde, bu durum özle kurulan güçlü bir iletişimin göstergesidir bana göre. "Gerçek" bir huzur/güven/sevgi derken, bunun egoistçe bir güven veya huzur olmadığını, başkalarıyla paylaşıma açık ve istekli, samimi, gerçek bir "pozitif" deneyim olduğunu kastediyorum tabi.

Scyth

#83
İnsanların hep bahsedilen potansiyeli ve onlardan alınmış yetenekleriyle alakalı. Bu eksik parçalar öze ulaşmamızın önünde bir engel çünkü kendiniz gibi olamıyorsunuz.
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.

bozadi

#84
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Scyth

İnsanların hep bahsedilen potansiyeli ve onlardan alınmış yetenekleriyle alakalı. Bu eksik parçalar öze ulaşmamızın önünde bir engel çünkü kendiniz gibi olamıyorsunuz.
Evet, şimdi anladım; dişleri, tırnakları sökülmüş, kar amacıyla kullanılan bir ayı gibiyiz :)

Bizden alınan veya bizde pasifleştirilen şey temel olarak "bilinçsel" birşey olduğu için (DNA'ların "fişlerinin çekilmesi" vs), benim de en çok üzerinde odaklanmak istediğim şey, zaman zaman veya tesadüfi bir şekilde deneyimlediğimiz en büyük  güvenimizi ve kudretimizi kalıcı bir şekilde uyandıracak bilgileri veya farkındalıkları tespit edip onlar üzerinde odaklanmak.

Zaman zaman o tür bilgilere veya farkındalıklara ulaşıyorum (çoğumuzun da zaman zaman yüksek farkındalık ve moral hallerine ulaştığını tahmin ediyorum). Bu tür haller kendiliğinden meydana geldiğinde, zaten akıyorsun, o durumu, o farkındalığı rahatça benimseyip tadını çıkarıyorsun ama sonra o yüksek hal mutlaka kaybediliyor. Ama kaybetsek bile mutlaka az-çok bir anısı kalıyor. İnkar edebilir miyiz? İçten ve dıştan aynı sorunlarla ve saldırılarla çevrili olduğumuz halde, tüm bu berbat koşullara "yukarıdan" baktığımız, etkilerini aştığımız, bir korkusuzluk, endişesizlik, saldırılamazlık / etkilenmezlik hali içinde olduğumuz durumlar yaşamadık mı hiç veya nadir de olsa yaşamaya devam etmiyor muyuz?

Ruhumuzun 3. yoğunluk içindeki kısmına nefes aldıran bu tür durumların meydana geliş şartları ve zamanlaması nasıl oluyor bilmiyorum ama ben artık deneyimlediğimiz en yükek farkındalık, moral ve güven halimize giderek daha kalıcı şekillerde ulaşabilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Evet, elbette genetik sınırlılıklarımızın, fiziksel ve psikolojik sağlık sorunlarımızın, yiyip içtiğimiz pek çok şeyin, soluduğumuz havanın, maruz kaldığımız elektromanyetik ve radyoaktif kirliliğin, içsel KH programlarımızın ve yoğun dışsal KH faktörlerinin negatif etkileri nedeniyle yüksek pozitif farkındalık ve moral durumlarına, yani bir bakıma "öze" güçlü bağlantılar kurmak hiç kolay değil. Güçlü bir akıntının tersine yüsen, hatta şelaleye tırmanan balıkların durumunda oluyoruz çoğu zaman bu çaba sırasında.

Bu çaba ne kadar zor olursa olsun denemekten vazgeçemeyiz bence. Yapacak başka gerçek bir işimiz yok bence. Daha doğrusu, o yüksek moral ve kudrete kavuşmadan veya ona doğru ilerlemeden, mevcut kişisel, ailevi, çevresel ve toplumsal sorunlarla yeterince etkili bir şekilde mücadele etmek de mümkün olmuyor bana göre.

Beni en çok ilgilendiren husus şu: Evet, koşullarımız berbat ama bu berbat koşullarda bile biz nadir de olsa güçlü bir sevinç, güven, mutluluk, korkusuzluk, endişesizlik deneyimlemiyor muyuz? Evet, o moral ve kudret erişebileceğimiz en yüksek moral ve kudret olmayabilir ama yaşamımızın genelinde deneyimlediğimizle kıyas kabul etmeyecek derecede iyi ve arzu edilebilir bir durum değil mi o? Çoğu durumda, evet, deneyimlediğimiz o durumu "tetikleyen" birşey oluyordur muhtemelen dış dünyada ama her zaman öyle bir tetikleyici olması gerekmiyor, bazen öyle tamamen kendiliğinden geliyor veya dışsal bir tetikleyici söz konusu olsa bile o tetikleyiciye o "tepkiyi" veren biz değil miyiz? İnsanın bünyesel salgılarını değiştiren uyuşturucu benzeri maddelerden veya benzer fiziksel etkilerden bahsetmiyorum dış tetikleyici derken. Gördüğümüz, farkına vardığımız ve çok olumlu bulduğumuz birşeye, bir habere veya gördüğümüz birşeye tepki olarak zaman zaman içimizde gelişen o yüksek (ama geçici) pozitif hali kastediyorum. Ya arkadaş, o yüksek pozitif hal benim fiziksel veya ruhsal bünyeme dışarıdan sokulmuş birşey değil, o "potansiyel" zaten ben de vardı ve bir şekilde "uyandırdım", yani "kullandım". Madem o yüksek potansiyel bende mevcut, neden ona erişmek için bir dış tetikleyiciye "muhtaç" olayım?

Anlıyorsunuz ya, erişebileceğimiz en yüksek haller de, en düşük haller de (veya o hallerin "erişim kanalı") içimizde zaten mevcut. Gövdenizin, göğsünüzün içinde, ortasında hissedebilirsiniz. En iyi ihtimaller de, en kötü ihtimaller de orada. Şu anda aktif olarak erişmeseniz, kullanmasanız bile, göğsünüzün ortasında hissetmiyor musunuz "olasılıkları". Onları ille de kesin bir şekilde somutlaşmış bir olaya veya sonuca dönüşmüş olarak hayal etmeye gerek yok, önemli olan belirli bir olaya ve sonuca dönüşmemiş, saf, taze ve potansiyel iyi olasılıkları, o yüksek enerjileri, frekansları fark edebilmek. Bizim "kanalımız" bu. O gövdemizin ortasındaki ruhsal pencereyi algılamaya çalışın (ille de göğüs veya gövde değil de, bir kalp-beyin koordinasyonu veya penceresi olarak da düşünülebilir belki). Evet, beyin bir projektör gibi algılıyor ve yorumluyor ama sanki alınan ve işlenen ışık gövdedeki bir perdeye yansıtılıyormuş gibi geliyor bana (gönül gözü?).

Hissedebildiğimiz ve belirli bir olaya veya sonuca dönüşmemiş o saf ve iyi olasılıklar bizim "erişebileceğimiz" olasılıklardır. Kullanımı mümkün frekanslardır. Aklımızı kullanarak, gövdemizdeki pencereye yansıyanları inceleyip seçimler, erişimler, yararlanımlar yapabiliriz aslında, her ne kadar bu konuda çok hamlamış, inançsızlaşmış, güvensizleşmiş olsak da. Ve tüm mesele K'ların ısrarla vurguladığı gibi onlara "erişmek", "yararlanmak"; "kullanmak". Bu konuda farkındalığımızı artırıp kendimizi eğitmemiz gerektiğine inanıyorum.

Bunu yapmaya korkan bir tarafımız var. Korkutulduk çünkü. Feci şekilde korkutulduk, örselendik, ezildik. Antenimizi, kanalımızı kullanarak en iyi olasılıklara odaklanmamızı, bu Tanrısal özelliğimizi kullanmamızı ve paylaşmamızı istemiyor "düzenbazlar".

bozadi

#85
Bir de, tesadüf eseri değil de, "kendi iradi çabamızla" yüksek ve hatta sonsuz frekanslara eriştiğimizde, o eriştiğimiz sonsuz zekanın ve imkanlılığın ne olduğuna ve bizim onunla ilişkimizin, hukukumuzun ne olduğuna dair temel bir bilgiye, inanca ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Yoksa o yüksek hal insanı kaosa da sürükleyebilir, yakıcı, yıkıcı etkiler de yapabilir. Çünkü gerçekten bu erişimde Tanrısal/Varoluşsal bir yön var, bütün varoluşun anlamına dair bir farkındalık var. Onu "kaldırabilmek" kolay olmayabilir. Güçlü bir "dengeleyiciye" ihtiyaç var, yoksa o birey-ötesi sonsuz/evrensel zekanın farkındalığı bireyi "ezebilir", "vurgun yedirebilir" bir ölçüde. Bir bakıma KH aleminden BH alemine geçici de olsa iradi bir erişim sağlamış oluyoruz, bir tür BH sızıntısı deneyimliyoruz o durumda. Ama biz BH denen frekansı, yani gerçek pozitif frekansları mevcut KH realitemiz içinde sadece "zaman zaman" temas kurulan ve ferahlatıcı birşey olarak kabullenme eğilimindeyiz doğal olarak. Onu kalıcı realitemiz olarak hayal etmek, bunu "istemek" o kadar kolay değil, belki faydalı da değil, mümkün de değil "henüz". "Faydalı değil" dediğim şu: KH aleminin birer mensubuyken ve mevcut KH realitesini ciddi oranda benimsemişken, tüm hayatımızı, tüm gerçekliğimizi bu realite içinde yaşarken bir anda BH alemine geçip temelli olarak oraya taşınacak halimiz yok. Bu adeta köklerimizi zorla ve şiddetle söküp kendimizi farklı bir araziye fırlatmak gibi olur ve muhtemelen pek anlamlı birşey değildir. Tamam, KH alemi bizi gerçek köklerimizi temsil etmiyor ama o kadar uzun zamandır KH aleminde yaşıyoruz ki, bir anlamda buraya köklenmiş durumdayız ve o kökleri bir anda söküp kendimizi bambaşka bir toprağa ekmeye çalışmamız pek anlamlı ve hatta mümkün olmaz sanırım. Bunun aşamalı olması gerekir ve tek başımıza değil, istekli diğer insanlarla aşamalı bir "ağ çalışması" halinde deneyimlenmesi sağlıklı olacaktır.

Bizler korkuya, acizliğe, imkansızlığa, bastırılmışlığa ve "kontrol" altında yaşamaya o kadar alışkınız ki aslında, şahsi iradeyle ve çaba göstererek erişeceğimiz BH frekanslarıyla, yani gerçek özgürlükle, daha doğrusu "BH Alemiyle" etkileşim bizi bir ölçüde "sudan çıkmış balığa" çevirebilir. Ama kalıcı bir şekilde BH'ye erişme ve BH'de yaşama isteğimizden vazgeçecek halimiz de yok. Bir şekilde "oraya" doğru ilerlemeye devam edeceğiz.

"Dengeleyici" derken kastettiğim husus daha çok şununla ilgili aslında: BH Alemiyle iradi etkileşimlerimizi sürdürdükçe, kaçınılmaz olarak BH Alemi'nin ne olduğuyla ilgili düşünme, anlamaya çalışma hali içinde olacağızdır. Bu çaba kalıcı BH deneyimine alışma sürecinin doğal bir parçası olacak diye düşünüyorum. İşte, elimizdeki kaynaklara ve kendi sezgi ve deneyimlerimize dayalı olarak "Varlık"ın ne olduğuyla ilgili farkındalık artırma çabasının bu nedenle gerekli olduğunu düşünüyorum. "Ben Varlık'ım", "Ben Tanrı'yım", "Ben O'yum" derken kaynakların kastettiği şeyin bu olduğunu tahmin ediyorum. BH sadece "erişilen" bir "dışsal" şey veya yer veya alem değildir, Varlık'ın ta kendisidir. İşte "dengeleyici" faktör de budur. BH'yi sadece erişilmesi gereken dışsal birşey olarak değil, onun varlığımızın ve tüm varoluşun özü ve ta kendisi olarak algılamak gerekir diye düşünüyorum.

Hani %51 BH olmaktan bahsediliyor ya, işte %51 BH olmak demek, "%51 var olmak" demek bana göre. Atıyorum, diyelim ki biz şu anda "%40 BH'yiz", mevcut algıma göre bu bizim "%40 var olduğumuz" anlamına geliyor. %50 önemli bir denge rakamı öyle değil mi? İşte bence %51 BH olunca, oradaki +%1, gerçek Varlık alemine, yani BH alemine giriş yapmak, yani bir anlamda gerçek varoluşa "doğmak" anlamına gelmiş oluyor.

Bu durumda akla şu geliyor doğal olarak: %95 KH ile 4KH'ye mezun olan bir varlık bu durumda yalnızca %5 oranında mı var? Koskoca bir gezegeni ve hatta belki başka gezegenleri ve ırkları kontrol altına almayı başaran bu varlıklar bunu %5, hatta daha düşük varlık seviyeleriyle mi başarıyorlar? Evet, bence bir şekilde bu doğru. Varlık/BH o kadar kudretli birşey ki, %1'iyle bile çok büyük şeyler başarılabilir. Ama yine de KH düzeyinin %100'e yaklaşması, o varlık (!) grubunu yok oluşa sürüklüyor olacaktır!

Hatırlarsanız K'lar bir celsede Kertişlerin "en uçuk rüyalarında bile göremeyecekleri kadar başarılı olduklarını" söylemişlerdi insanlık karşısında. İşte bu "kullanımla" ilgili birşey. %5, hatta daha düşük oranda varlığa sahip bir varlık grubu ve/veya onların güdümündeki elit bir KH grubu, çok daha yüksek oranda varlığa sahibi olan insanlığa hükmedebiliyor, kontrol altına alabiliyor. Bu durumda, "yüzde" meselesinin dışında birşey daha var demektir. Yine, K'ların "erişim", "kullanım/yararlanım" diye ısrarla vurguladığı kavramlar öne çıkıyor diye düşünüyorum. Bu şununla ilgili sanırım: Diyelim ki biz %40 BH, %60 KH'yiz. Sadece bu yüzdenin bilinmesi, ilgili bireyin veya varlık grubunun BH kutbiyetine mi yoksa KH kutbiyetine mi yöneldiğini açıklamaz. Hangi kutbiyetin daha çok kullanılmakta olduğuna dair kesin bir sezgi vermez. Bu ilgili bireyin ve varlık grubunun "özgür iradesidir", istediği zaman istediği kutbiyeti artırabilir veya azaltabilir, eğer gerçekten isterse. Veya dış koşullara, yani bir bakıma rüzgarın esişine, koşulların gidişatına bırakabilir kendini ciddi oranda.


arinmak

#86
Herkeze çok teşekkürler. İlgi ve keyifle okuyorum.
 Umarım , daha fazla katılımcıyla , daha aktif bir konu olur.

 

Tgur

#87
Çok kimlikle yaşamın ortasında, bahsettiğin veya bahsedilen KH dengesizliğinin varlığı bizi yaşam yollarında stress ve alt derecelere kadar inen bir bilinç yapısına soktuğu bir gerçek sevgili Bozadi ,

Mesela Scyth kardeşimizin anlattığım ve yorumladığım masum hususlar üzerine yapmış olduğu sert teşbih ile derdini anlatmaya kalkışması beni şu anlara kadar epeyi sarstı..Adeta ey gafil gel de bu durumda her şey birdir de ve bu anlatılanı kaldır, şeklinde zihnim epeyi meşgul oldu ,hatta çok veciz (hitap edilme şekline göre çok veciz) cevaplar hazırladım ve bu arada eski sitede yazmış olduğum "anti antikorlarla" yazı aklıma geldi ve durdum ,

Sonuçta gafletle dünyada yaşarken işte bir imtihandasın ey gafil dedim kendi kendime ,aş kendini aş..

Ve fırsat bulup siteye bakabildiğimde senin serinletici yorumlarını gördüm ,

Bu arkadaş "ayının tırnak ve dişlerini sökünce" deyince tahrip edilen DNA dan bahsediyormuş meğer ,insanlığın esaretini,ve dolayisiyle oluşan senin de bahsettiğin öz ile aramızdaki aşılmaz sanılan barajı.
Kanaatimce zihin insanoğlunun en mütekamil bir kazancı ve onun kullanılışındaki maharet, bilgi ve farkındalıkla dolu oluşu ile doğru orantılı ,ama bütün bunlara rağmen duygusal tetikleme bazen bunları atlayıp kişiyi adrenalin yüklü hale getirebiliyor.

Bunu dün kendimde deneyimledim,

Bütün bu yüzden KH dengesizliği tuzağına kapılmamak bu yaşlara gelmemize rağmen öğrenmemiz gereken önemli bir ders olmuş onu anladım..

not:işimin arasında ben bu yazıyı hazırlarken yorumlar olmuş.

bozadi

#88
Sevgili Tgur, evet, Scyth arkadaşımız biraz kaba örnekler veya açıklamalar yapabiliyor bazen. Ben zaten başta hiç anlamadım ayı örneğini ve hatta biraz da endişelendim acaba Scyth neye kızdı diye, ama açıklama ricam üzerine sağolsun neyi kastettiğini açıklayınca, örneğinin kimseye yönelik bir kabalık niyetiyle yapılmadığını, sadece kendi algıladığı şekliyle gerçeğe dair verilebilecek sonsuz örneklerden biri olduğunu düşündüm :) Senin başta gösterdiğin reaksiyonu da çok iyi anlıyorum. Gördüğün gibi hepimizin sinir telleri hiç beklenmedik şekilde titreştirilebiliyor :)

Scyth

#89
Almanlara bu örneği verseydim çok pozitif yaklaşırlardı. Ayıyı aslanla değiştirseydim o zaman size sempatik gelirdi.
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.