OSHO / KITAPLARINDAN ALINTILAR

Başlatan Tsunami, 05 Mayıs 2009, 16:48:00

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tsunami

Sevginin Dört Safhasi

Korku, sevgi eksikliğinden başka bir şey değildir.
Bir şeyi sevgiyle yap, korkuyu unut.
Eğer iyi seversen, korku kaybolur.

Eğer derinden seversen, korku oluşmaz. Korku, bir negatifliktir; bir yokluktur. Bunu çok derinden anlamak gerekir. Eğer bunu kavrayamazsan, korkunun doğasını asla anlayamazsın. Korku, karanlık gibidir; karanlık yoktur, sadece öyle görünür. Aslında sadece ışığın yokluğudur. Işık vardır, onu alırsan karanlık olur.

Karanlık diye bir şey yoktur. Karanlığı alamazsın; ne istersen yap ama, karanlığı alamazsın. Onu getiremezsin, onu atamazsın. Eğer karanlıkla bir şey yapmak istiyorsan, ışıkla bir şey yapmak zorundasın. Çünkü, ancak varolan bir şey ile oynayabilirsin. Işığı kapatırsın, karanlık olur; ışığı yakarsın, karanlık kaybolur. Ama sen ışıkla oynuyorsun; karanlıkla bir şey yapamazsın.

Korku, karanlıktır; sevgi yokluğudur. Korkuyla bir şey yapamazsın; ne kadar yapmaya çalışırsan, o kadar çok korkarsın. Çünkü imkânsız olduğunu görmeye başlayacaksın; sorun giderek daha karmaşık hale gelecek. Eğer karanlıkla savaşırsan, yenilgin kesindir. Bir kılıç alıp karanlığı öldürmeye çalışabilirsin; sadece yorgunluktan tükenirsin. Ve sonunda zihin, "karanlık o kadar güçlü ki, onu yenmem mümkün değil" diye düşünmeye başlar.

Mantık, bu noktada hata yapar; bu tamamen mantıklıdır. Eğer karanlıkla savaşıyorsan, ve onu yok edemiyorsan, onu yenemiyorsan, "karanlık çok güçlü; onun karşısında çaresizim" yargısına varmak, tamamen mantıklıdır. Ama gerçek bunun tam tersidir; çaresiz olan sen değilsin, karanlığın kendisi. Aslında karanlık orada değil; o yüzden onu yenemedin. Olmayan bir şeyi nasıl yenebilirsin?

Korkuyla savaşma. Aksi halde, daha fazla korkmaya başlarsın. Ve yeni bir korku varlığına girer. Korkudan korkmak, çok tehlikeli bir şeydir. Öncelikle korku bir yokluktur, bunun sonucunda korkudan korkmak, yokluğun yokluğundan korkmak demektir; o zaman delirmeye başlarsın.

Korku, sevginin yokluğundan başka bir şey değildir. Sevgiyle bir şey yaparsan, korkuyu unutursun. Eğer iyi seversen, korku kaybolur. Eğer derinden seversen, korku bulunmaz.

Birine, tek bir an için bile olsa gerçekten âşık olduğun zaman, ortada korku var mıydı? Bir ilişkide, tek bir an için bile, iki insan birbirini derinden seviyorsa, ve bir araya geldiklerinde, birbirleriyle tam uyum içindeyseler, o anda, hiçbir zaman korku bulunmaz. Sanki ışık yakılmıştır; ve karanlık ortada yoktur. Gizli anahtar budur: Daha fazla sev.

Eğer varlığında korku hissediyorsan, daha fazla sev. Sevgide cesur ol. Cesur adım at. Sevgide maceracı ol. Daha fazla sev. Ve şartsız sev; çünkü ne kadar çok seversen, korku o kadar azalır.

Ve sevgi dediğim zaman, sevginin bütün dört katmanını kastediyorum. Seksten, samadhi'ye kadar.

Derinden sev.

Eğer cinsel ilişkide derinden seversen, bedenden çok büyük bir korku kaybolur. Eğer bedenin korkuyla titriyorsa, bu seks korkusudur; derin bir cinsel ilişki yaşamamışsındır. Bedenin titrer, bedenin gevşemiş ve yuvasında değildir.

Derinden sev. Bir cinsel orgazm, bedendeki bütün korkuları silip atar. Korkuyu silip atar dediğim zaman, bir yiğit olacağını söylemiyorum; çünkü yiğit insanlar, aslında sadece amuda kalkmış korkaklardır. Korku kaybolacak dediğim zaman, korkaklık ve yiğitlik olmayacak demek istiyorum. Bunlar, korkunun iki yönüdür.

Yiğit dediğin insanlara bir bak. Aslında onların korktuğunu ve o yüzden bir zırha büründüklerini göreceksin. Yiğitlik, korkusuzluk değildir; iyi korunmuş, iyi saklanmış, zırhın arkasına gizlenmiş korkudur.

Korku kaybolunca, korkusuz olursun. Korkusuz insan, ne kimsede bir korku yaratır, ne de bir başkasının kendinde korku yaratmasına izin verir.

Derin cinsel orgazm, bir bedene, yuvaya ulaştığı hissini verir. Bedende çok çok derin bir esenlik hissi yayılır. Çünkü beden bütün olduğunu hisseder.

Sonra, ikinci adım sevgidir. İnsanları sev; şartsız sev. Eğer zihninde bazı şartlar varsa, asla sevemezsin; o şartlar engellere dönüşür. Sevgi senin için o kadar faydalı ki, neden şartlarla uğraşacaksın. O kadar faydalı, o kadar derin bir sağlık duygusu ki, şartsız sev; karşılığında hiçbir şey isteme. Eğer bunu kavrarsan, insanları severek korkusuzluğunun büyüyeceğini anlarsan, sırf bu keyif için seversin.

Normalde insanlar sadece şartları yerine getirildiği zaman sever. Böyle böyle olmalısın, ancak o zaman seni severim derler. Bir anne çocuğuna, "eğer yaramazlık yapmazsan seni severim" der. Bir eş kocasına, "ancak böyle davranırsan seni sevebilirim" der. Herkes şartlar yaratır; sevgi kaybolur.

Sevgi, sonsuz bir gökyüzüdür. Onu dar alanlara, şartlı, kısıtlı noktalara zorlayamazsın. Eğer evini havalandırdıktan sonra her tarafını kapatırsan, bütün kapıları, pencereleri kapatırsan, o taze hava bir süre sonra bayatlar. Sevgi yaşandığı zaman, o özgürlüğün bir parçasıdır. Ama o taze havayı evine getirdikten sonra, her şey bayatlayıp kirleniyor.

İnsanlığın en derin sorunlarından biri budur. Bu çok derin bir sorun. Âşık olduğun zaman, her şey güzel görünüyor; çünkü o anlarda, hiçbir şart öne sürmüyorsun. İki insan, şartsız olarak birlikte hareket ediyor. Ancak birlikte yaşamaya başladıktan sonra, birbirlerini kanıksadıktan sonra, karşılıklı şartlar empoze edilmeye başlanıyor. "Böyle olmalısın, şöyle davranmalısın; ancak o zaman severim." Sanki sevgi bir pazarlık konusu.

Tüm kalbinle sevmiyorsun; pazarlık yapıyorsun. Sevginin şartı olarak, diğer insanı bir şey yapmaya zorlamak istiyorsun; aksi halde, sevgine ihanet edeceğini söylüyorsun. Bu durumda, sevgini bir ceza ya da zorlayıcı olarak kullanıyorsun; ama sevmiyorsun. Ya sevgini geri çekiyorsun ya veriyorsun. Ama iki durumda da, amaç sevgi olmuyor; başka bir şey oluyor.

Eğer bir kocaysan, eşine hediye götürüyorsun ... mutlu oluyor; sana sarılıp öpüyor ama eve bir şey getirmediğin zaman mesafe koyuyor; sana sarılmıyor, yanına gelmiyor. Bu tip şeyler yaptığın zaman, sevginin, asıl sana faydası olduğunu unutuyorsun. Öncelikle sevgi, sevenlere yardımcı olur. Ancak ondan sonra sevilene yardım eder.

İnsanlar bana gelip, hep "Eşim beni sevmiyor," diyor. Kimse bana gelip, "Ben eşimi sevmiyorum," demiyor. Sevgi bir talebe dönüşmüş. "Eşim beni sevmiyor." Diğer kişiyi unut; sevgi o kadar güzel bir olgu ki, eğer sen seviyorsan mutluluk verir.

Ve ne kadar çok seversen, o kadar sevilmeye layık olursun. Ne kadar az seversen ve başkalarının seni sevmesini talep edersen, o kadar az sevilirsin; giderek o kadar fazla kapanır, egonun içinde sıkışıp kalırsın ve alıngan olursun ki ... biri sana, sevmek için yaklaşsa bile korkarsın. Çünkü her sevgide, reddedilme ve geri çekilme olasılığı vardır.

Kimse seni sevmiyor. Bu, senin içinde yerleşik bir düşünceye dönüşmüş durumda. Bu insan, fikrini değiştirmek için nasıl davranıyor? Seni sevmeye mi çalışıyor? Mutlaka sahte olmalı. Seni kandırmaya mı çalışıyor? Kurnaz bir dalavereci olmalı; kendini korumalısın. Sen kimsenin seni sevmesine izin vermiyorsun; ve sen de başkalarını sevmiyorsun. O zaman korku ortaya çıkıyor, o zaman bu dünyada yalnız, tek başına kalıyorsun; kopuyorsun.

O zaman korku nedir? Korku, varoluş ile teması kaybetme duygusudur. Korkunun tanımı bu olsun: Varoluş ile teması kaybetme durumu korkudur. Sen yalnız kaldın... Çocuk evde ağlıyor; anne, baba, bütün aile tiyatroya gitmiş. Çocuk beşiğinde ağlayıp duruyor. Hiç kimseyle temas kuramıyor, koruyacak kimse yok, onu kucaklayacak kimse yok, sevecek kimse yok, her tarafta engin bir yalnızlık var; işte korku durumu budur.

Bu böyle yaşanıyor, çünkü yetiştirilme tarzın sevginin yaşanmasına izin vermiyor. İnsanlık başka şeyler için eğitilmiştir; sevgi için değil. Öldürmek için eğitilmişizdir. Ordular var; yıllarca öldürme eğitimi veriyor. Hesapçı olma eğitimi alıyoruz. Kolejler, üniversiteler, yıllarca eğiterek, sana hesap öğretiyor; kimse seni aldatamasın ve sen herkesi aldat diye. Ama hiçbir yerde sevgiye izin veren bir fırsat ortaya çıkmıyor; özgürce sevmek!

Hatta bu kadar da değil; toplum her sevgi çabasını baltalıyor. Ebeveynler çocuklarının âşık olmasından hoşlanmaz; hiçbir baba ve hiçbir anne hoşlanmaz. Niyetleri ne olursa olsun, hiçbir baba ya da anne çocuklarının âşık olmasından hoşlanmaz; onlar, ayarlanmış evlilikleri sever.

Neden? Çünkü genç bir adam, bir kadına ya da bir kıza âşık olduğu zaman, kendi ailesinden uzaklaşmaktadır. Yeni bir aile yaratıyor; kendi ailesini. O, eski ailesine tabi ki karşı. Karşı duruyor, "Artık ben gidiyorum, kendi yuvamı yaratacağım," diyor. Kendi eşini seçiyor. Babanın ya da annenin, bu kararda hiçbir söz hakkı yok; tamamen dışlanıyorlar.

Hayır, onlar ayarlamak ister. "Sen bir yuva yarat, ama bizim ayarlamamıza izin ver ki, bizim de söz hakkımız olsun. Ve sakın âşık olma; çünkü âşık olduğun zaman, bütün dünyan ondan oluşuyor," derler. Eğer ayarlanmış bir evlilikse, sadece toplumsal bir olay olur. Sen âşık değilsin, eşin bütün dünyan değil, kocan bütün dünyan değil. O yüzden anlaşmalı evlilik devam ettiği sürece aile devam eder ve aşk evliliği olursa aile ortadan kaybolur.

Batıda aile kavramı yok oluyor. Şimdi ayarlanmış evliliğin bütün mantığını görebilirsin, aile varolmak istiyor; eğer sen yok edilirsen, eğer âşık olma olasılığın yok edilirse, buna karşı durulabilir. Aile için kurban edilmek zorundasın; eğer ayarlanmış bir evlilik yaşanırsa, ortak aile varolabilir. Bu ailede yüz kişi bile yaşayabilir. Eğer evlilik ayarlanmamışsa; eğer bir oğlan ya da bir kız ötekine âşık olursa, o zaman iki kişilik bir dünya oluyorlar. Yalnız hareket etmek istiyorlar, mahremiyet istiyorlar, etraflarında yüz kişi olsun istemiyorlar. Amcalar, amcaların amcaları, kuzenler, kuzenlerin kuzenleri; onlar etraflarında böyle bir piyasa istemiyor. Kendi özel dünyalarına sahip olmak istiyorlar; bu da rahatsız edici oluyor.

Aile, sevgiye karşıdır. Ailenin sevgi kaynağı olduğunu duymuş olmalısın. Ama sana söylüyorum; aile sevgiye karşıdır. Aile, sevgiyi öldürerek varolmuştur; sevginin yeşermesine izin vermemiştir.

Toplum, sevgiye izin vermez; çünkü eğer bir insan, derin bir sevgi içindeyse, onu maniple edemezsin, onu savaşa yollayamazsın. "Ben olduğum yerde mutluyum. Beni nereye yolluyorsunuz? Neden gidip evlerinde mutlu olan yabancıları öldüreyim? Hiçbir anlaşmazlığımız, çıkar çatışmamız yok." diyecektir.

Eğer genç nesil sevgi yolunda hareket ederse, savaşlar ortadan kaybolacak; çünkü savaşa gidecek sayıda deli insan bulamayacaksın. Eğer seversen, hayattan bir tat almış olursun, o zaman ölümü ve insanları öldürmeyi sevmezsin. Ama eğer sevmediysen, hayata ait bir şeyin tadını almadıysan, ölümü seversin. Korku öldürür; öldürme duygusu yaratır. Korku yıkıcıdır. Sevgi yaratıcı enerjidir; sevdiğin zaman yaratmak istersin, şarkı söylemek, resim yapmak ya da şiir yazmak istersin. Ama eline bir bıçak alıp ya da atom bombası alıp, hiç tanımadığın insanları, hiçbir şey yapmamış, senin tanımadığın ve seni tanımayan insanları öldürmek için gitmezsin.

Dünyaya tekrar sevgi girdiği zaman, bütün savaşlar geride kalacaktır. Politikacılar sevmeni istemiyor. Toplum sevmeni istemiyor. Aile sevmene izin vermiyor. Tek yapmak istedikleri, sevgi enerjisini kontrol etmek; çünkü varolan tek enerji o. O yüzden korkuyorlar.

Eğer beni iyi anlıyorsan, bütün korkuları bırak ve daha fazla sev; şartsız olarak sev. Sevdiğin zaman, diğeri için bir şey yaptığını düşünme; kendin için bir şey yapıyorsun. Sevmek sana iyi gelir, o yüzden bekleme, başkaları sevdiği zaman seveceğini söyleme; çünkü amaç bu değil.

Bencil ol. Sevgi bencildir. İnsanları sev ... bu sana tatmin verecektir; bu sayede daha fazla kutsanacaksın.

Sevgi derinleşince korku kaybolur; sevgi ışıktır, korku ise karanlık.

Ve sonra sevginin üçüncü safhası vardır. Dua. Kiliseler, dinler, tarikatlar, sana dua etmeyi öğretir. Ama aslında, seni bundan alıkoyarlar; çünkü dua kendiliğinden oluşan bir olgudur, öğretilemez. Eğer sana çocukluğunda dua etmek öğretildiyse, yaşayabileceğin çok güzel bir deneyim elinden alınmış demektir; duanın kendiliğinden oluşması gerekir.

Sana çok sevdiğim bir hikâye anlatacağım. Leo Tolstoy küçük bir hikâye yazmış: Rusya'nın belirli bir bölgesinde bir göl varmış ve bu göl, üç aziz yüzünden ünlü olmuş. Bütün ülkenin ilgisini çekmiş. Binlerce insan, o üç azizi görmek için ülkenin dört bir yanından o göle gidiyormuş.

Ülkenin Başpiskoposu korkmuş. Ne oluyordu, bu azizleri daha önce hiç duymamıştı, kilise tarafından kabul edilmemişlerdi, onları kim aziz yapmıştı? Hıristiyanlık dünyanın en aptalca işlerinden birini yapıyor. Sertifika veriyorlar. "Bu adam bir Aziz" diyorlar. Sanki bir adamı sertifikayla aziz yapabilirmişsin gibi.

Ama insanlar çıldırmış gibiydi ve sürekli mucizeler olduğuna dair haberler geliyordu. O yüzden Piskoposun gidip durumu yerinde görmesi gerekiyordu. O üç yoksul insanın yaşadığı adaya gitmek için tekneye bindi. Onlar basit, fakir insanlardı, ama çok mutluydular. Çünkü aslında tek bir yoksulluk vardır; o da sevemeyen kalbin yoksulluğudur. Bu insanlar fakirdi, ama çok zengindi; bulabileceğin en zengin insanlardandı.

Bir ağacın altında mutlu bir şekilde oturmuş, gülüyor, keyif çatıyorlardı. Piskoposu görünce önünde eğildiler. Ve piskopos sordu: "Burada ne yapıyorsunuz? Büyük birer aziz olduğunuza dair dedikodular var. Nasıl dua edileceğini biliyor musunuz?" Piskopos bu üç kişiyi gördüğü an, onların eğitimsiz olduğunu anlamıştı, hatta biraz aptallardı; mutlu ama aptal.

Adamlar birbirine baktı, "Üzgünüm efendim, kilisenin onayladığı doğru duaları bilmiyoruz, çünkü cahiliz; ama kendimiz bir dua yarattık, bizim yarattığımız bir şey. Eğer kızmazsanız size gösterebiliriz."

Piskopos meraklanmış. "Evet, nasıl ibadet ettiğinizi bana gösterin," demiş. Bunun üzerine adamlar anlatmış: "Düşündük, taşındık, ama biz iyi birer düşünür değiliz; aptal, cahil köylüleriz. Sonra basit bir dua üzerine karar kıldık. Hıristiyanlıkta Tanrı üçlü olarak görülür. Baba Tanrı, Oğlu ve Kutsal Ruh. Biz de üç kişiyiz. O yüzden şöyle bir dua yarattık; sen üçsün, biz üçüz, bize merhametini göster. Duamız bu. Biz üçüz, sen üçsün, bize merhametini göster."

Piskopos çok sinirlenmiş, burnundan soluyormuş. "Bu ne saçmalık. Ben hayatımda böyle bir dua duymadım, buna hemen bir son verin; bu şekilde aziz olamazsınız, sadece aptalsınız." Adamlar ayaklarına kapanmış ve "Bize gerçek duayı öğretin," demişler.

Piskopos onlara, Rus Ortodoks Kilisesinin onaylanmış duasını söylemiş: çok uzun, karmaşık, cafcaflı bir dua. Üç adam birbirine bakmış. Bunu hatırlamaları imkânsızdı, cennetin kapıları onlara kapanmıştı. "Lütfen bir kere daha söyleyin; çünkü çok uzun ve bizler cahiliz," demişler. Piskopos tekrar etmiş. "Bir kere daha söyleyin efendim, çünkü unuturuz, yanlış bir şey söyleriz." Piskopos bir daha söylemiş. Adamlar piskoposa kalpten teşekkür etmişler ve piskopos da, bu üç aptal insanı kiliseye kazandırdığı için kendini iyi hissetmiş.

Teknesiyle geri dönerken, gölün ortasında gözlerine inanamamış. O üç insan, o aptal insanlar, suyun üstünde koşuyormuş. "Durun. Bir kere daha! Yine unuttuk!"

Piskopos gözlerine inanamamış. Onların ayaklarına kapanmış ve "Beni affedin; siz bildiğiniz gibi dua etmeye devam edin," demiş.

Üçüncü sevgi enerjisi, duadır. Dinler, organize kiliseler, bunu yok etmiştir. Onlar sana hazırlanmış dualar sunmuştur; dua bir histir. Dua ederken bu hikâyeyi hatırla; bırak duan kendiliğinden oluşsun. Eğer duan bile içten olmuyorsa, ne içten olabilir? Eğer Tanrıyla birlikteyken bile, önceden hazırlanmış şeyleri kullanıyorsan, ne zaman içten, doğal ve gerçek olacaksın?

Söylemek istediğin şeyleri söyle. Tanrıyla, sanki bilge bir dostla konuşuyormuşsun gibi konuş; ama sakın resmiyet katma. Resmi bir ilişki, ilişki falan değildir. Tanrıyla da mı resmi olacaksın; bütün içtenliği kaçırırsın.

Duana sevgi kat. O zaman konuşabilirsin. Bu çok güzel bir şey; evrenle diyaloğa giriyorsun.

Ama hiç izledin mi, eğer gerçekten içtensen, insanlar seni deli olarak görür. Eğer bir ağaca gidip konuşmaya başlarsan ya da bir çiçekle konuşursan, insanlar deli olduğunu sanır. Eğer kiliseye gidip, bir haçla ya da heykelle konuşursan, kimse deli olduğunu düşünmez; aksine dindar olduğunu söyler. Tapınaktaki bir taşla konuşuyorsun ve herkes dindar olduğunu düşünüyor; çünkü onaylanmış şekil budur.

Eğer herhangi bir taş heykelden daha canlı, daha kutsal olan bir gülle konuşursan ... eğer hiçbir kökü olmayan haç yerine, kökleri Tanrıya ulaşan bir ağaçla konuşursan... Haçın kökü yoktur; o, ölü bir şeydir, o yüzden öldürür. Ağaç canlıdır; kökleri toprağın derinliklerinde, dalları gökyüzündedir. Bütüne bağlıdır; güneşin ışıklarıyla, yıldızlarla bir bütündür. Ağaçlarla konuş; kutsal olanla temas noktası olabilir.

Ancak eğer böyle konuşursan, insanlar deli olduğunu sanır, içtenlik delilik gibi görülür, resmiyet onlara göre sağlıklıdır; aslında gerçek bunun tam tersidir. Bir tapınağa girip ezberlediğin bir duayı tekrar ediyorsan, sadece bir aptalsın. İçten bir konuşma yap. Dua çok güzeldir. Bu sayede filizlenmeye başlarsın.

Dua sevgidir; bütüne âşık olmaktır. Bazen bütüne kızar ve konuşmazsın. Ne kadar güzel. "Konuşmayacağım. Bu kadar yeter. Sen beni dinlemiyorsun!" dersin. Ne güzel bir hareket. Ölü değil. Ve bazen, duayı tamamen bırakırsın; çünkü dua edersin ve Tanrı seni dinlemiyor. Derinden bağlı olduğun bir ilişki olduğu için kızıyorsun; bazen kendini iyi hissediyor, minnet duyuyorsun, bazen kızıyorsun. Zaten yaşayan bir ilişki böyle olur. O zaman dua gerçektir. Eğer bir gramofon gibi her gün aynı şeyi tekrar edersen, o zaman dua olmaz.

Çok hesapçı bir avukat olduğunu duydum. Her gece yatağına yatmadan önce gökyüzüne bakıp, "Aynısından; tıpkı diğer geceler gibi..." deyip yatarmış. Sadece bir kere dua etmiş. Hayatındaki ilk dua. Ve sonra, "Aynısından..." Sanki hukuki bir olay. Aynı duayı tekrar etmenin anlamı ne? İster aynısından de, ister hepsini tekrar et. İkisi de aynıdır.

Dua, canlı bir deneyim olmalı. İçten bir diyalog olmalı. Ve bir süre sonra, eğer gerçekten kalpten konuşuyorsan, sadece konuştuğunu hissetmez, karşılığını alırsın. O zaman dua kendini bulur; o ana ait olur. Karşılığı hissettiğin zaman, yalnız sen konuşmazsın; eğer bir monolog ise hâlâ dua değildir. Eğer diyalog olursa sadece konuşmaz, aynı zamanda dinlersin de.

Ve sana söylüyorum; varoluş karşılık vermeye hazırdır. Kalbini açtığın zaman bütünlük karşılık verir.

Dua kadar güzel bir şey yoktur; hiçbir sevgi dua kadar güzel olamaz. Nasıl hiçbir seks, sevgi kadar güzel olamazsa, hiçbir sevgi de dua kadar güzel olamaz.

Sonra bir de dördüncü safha var. Ben buna meditasyon diyorum. Orada diyalog da kayboluyor. Orada sessizlik içinde diyalog kuruyorsun. Kelimeler kayboluyor. Çünkü kalp gerçekten dolu olunca konuşamazsın. Kalp dolup taşınca, iletişim ortamı ancak sessizlik olabilir. Çünkü o zaman, "diğeri" yoktur. Sen evrenle bir olursun. Ne bir şey söylersin, ne bir şey dinlersin; sen birle, evrenle, bütünle bir olursun. Tam bir bütünlük: Meditasyon budur.

Bunlar sevginin dört safhasıdır ve her safhada korku kaybolacaktır. Eğer seks güzel yaşanırsa, beden korkusu ortadan kaybolur. Beden, nevrotik olmaz. Normalde binlerce beden gözlemledim. Onlar nevrozlu; delirmiş bedenler. Tatmin olmamış, yuvasına ulaşmamış.

Eğer sevgiyi yaşarsan, zihindeki korku ortadan kaybolacaktır. O zaman özgür, dingin ve kendini yuvada hissettiğin bir hayatın olacak. Ne bir korku gelecek, ne de bir kâbus.

Eğer duayı yaşarsan, o zaman korku tamamen ortadan kaybolacak. Çünkü dua sayesinde bir olursun ... bütünlükle derin bir duygu birlikteliği hissedersin. Ruhunda var olan korku kaybolur; ölüm korkusu sadece dua ettiğin zaman ortadan kaybolur, ondan önce değil.

Meditasyon yaptığın zaman ise korkusuzluk bile ortadan kaybolur. Korku kaybolur, korkusuzluk kaybolur. Hiçbir şey kalmaz. Ya da sadece hiçlik kalır. Engin bir saflık, bekâret ve masumiyet.


Osho /CESARET isimli kitabindan-


 

Tiversonus

#1
Not: Ladin'mi tehlikeli Osho mu? Aman hemen bu adamaı ortadan kaldıralım yoksa "sevgiyi yayacak", çabuk ortadan kaldırın bu adamı ve Osho pasaport sorunu nedeniyle ABD hapishanesinde kimyasallarla öldürülür:(((

Not: Bu nu kaldıracağım sadece içimi döktüm:((

Tsunami

Kaldirma bence, kalsin..Osho\'nun trajik sonu iste :(

Isiktan korkanlar, bütün isiklari söndürmek istiyorlar :(
 

Tsunami

Tiversonus , daha önce Osho diye baslik acmissin, yeni farkettim, bu yazdiklarimi oraya tasimak mümkün mü? iki ayri baslik yerine, ordan devam edebiliriz.
 

Tiversonus

#4
Sıradan Düşünme(Çağrışım), Tefekkür, Yoğunlaşma, Meditasyon...

"Tefekkür" yönlendirilmiş düşünce demektir. Hepimiz düşünürüz; bu tefekkür değildir. O düşünme yönsüz, belirsiz, hiçbir yere gitmeyen bir düşünmedir. Gerçekte bizim düşünmemiz tefekkür değildir. Freud'cuların çağrışım dedikleri şeydir. Bir düşünce, senin yönlendirmen olmadan bir başkasına yol açar. Düşüncenin kendisi, çağrışım yüzünden bir başkasına gider.



Sokağı geçen bir köpek görürsün. Köpeği gördüğün an zihnin köpekler hakkında düşünmeye başlar. Köpek seni bu düşünceye götürmüştür ve sonra zihne pek çok çağrışım doluşmuştur. Daha çocukken, belirli bir köpekten korkuyordun. O köpek aklına gelir ve sonra çocukluğun aklına gelir. Sonra köpekler unutulur; sonra çağrışım yoluyla, çocukluğun hakkında gündüz düşleri görmeye başlarsın. Sonra çocukluk başka şeylere bağlanır ve çemberler halinde hareket edersin.



Rahat olduğunda, düşünceden geriye, düşüncelerin nereden geldiğine dönmeye çalış. Geri dön, kendi adımlarını takip et. O zaman göreceksin ki, bir başka düşünce oradaydı ve bu düşünceye yol açtı. Ve düşünceler birbirleri ile mantıksal olarak bağlantılı değildir, çünkü sokaktaki bir köpek senin çocukluğunla nasıl bağlantılı olabilir?



Mantıklı bir bağlantı yoktur... Yalnızca zihninde bir çağrışım vardır. Ben sokağı geçiyor olsaydım, aynı köpek beni çocukluğuma götürmeyecekti, başka bir şeye götürecekti. Üçüncü bir kişide, bambaşka bir şeye götürecekti. Herkesin zihninde çağrışım zincirleri vardır. Her insanda bir olay, bir kaza zincire yol açar. Sonra zihin bilgisayar gibi çalışmaya başlar. Sonra bir şey diğerine gider, bir başkası yine bir başkasına ve sen bütün gün bunu yapar durursun.



Bir sayfanın üzerine aklına her geleni dürüstçe yaz. Zihninde neler olup bittiği seni şaşırtacak. İki düşünce arasında hiçbir bağlantı yok ve sen böyle düşünüp duruyorsun. Sen buna düşünmek mi diyorsun? Bu yalnızca bir düşüncenin bir başkasını çağrıştırması; düşünceler kendilerine yol gösteriyorlar... Sana yol gösteriyorlar.



Düşünmek çağrışım yoluyla değil, yönlendirildiği zaman tefekkür olur. Belirli bir sorun üzerinde çalışıyorsun... O zaman her tür çağrışımı dışlarsın. Yalnızca o problem üzerinde hareket edersin, zihnini yönlendirirsin. Zihnin herhangi bir yan yoldan çağrışıma kaçmaya çalışır. Sen tüm yolları kesersin; zihnini tek bir yola yönlendirirsin.



Bir problem üzerinde çalışan bilim adamı tefekkür halindedir. Bir problem üzerinde çalışan mantıkçı, bir problem üzerinde çalışan matematikçi tefekkür halindedir. Bir şair çiçeği düşünür. O zaman tüm dünya dışlanır ve yalnızca o çiçek ile çiçek kalır ve şair çiçekle hareket eder. Yan yollardan pek çok şey onu cezp etmeye çalışır, ama o, zihninin başka bir yere gitmesine izin vermez. Zihin tek bir çizgi üzerinde, yönlenmiş olarak hareket eder.



Bilim tefekküre dayalıdır. Her mantıklı düşünce tefekkürdür: Düşünce yönlüdür, düşünce yönlendirilmiştir. Sıradan düşünce saçmadır. Tefekkür mantıklı, rasyoneldir.



Bir de "yoğunlaşma" vardır. Yoğunlaşma, tek bir noktada kalmaktır. Düşünmek değildir; tefekkür değildir. Aslında tek bir noktada kalmak, zihnin kıpırdamasına hiç izin vermemektir. Sıradan düşüncede zihin deli bir adam gibi hareket eder. Tefekkür halinde, deli adama yol gösterilir, rehberlik edilir; böylece o, hiçbir yere kaçamaz. Yoğunlaşmada zihnin kıpırdamasına izin verilmez. Zihin, sıradan düşüncede, her yere gidebilir; tefekkürde yalnızca belirli bir yere gidebilir; yoğunlaşmada harekete izin verilmez, yalnızca tek bir yerde kalabilir. Tüm enerji, tüm hareket durur, tek bir noktada kalır.



Yoga yoğunlaşma ile ilgilenir, sıradan zihin yönsüz düşünme ile, bilimsel zihin yönlü düşünme ile ilgilenir. Yogik zihin düşüncelerini odaklar, tek bir noktaya sabitler, harekete izin vermez.



Ve bir de "meditasyon" vardır. Sıradan düşüncede, zihnin her yere gitmesine izin verilir; tefekkürde yalnızca tek bir yöne gitmesine izin verilir, tüm diğer yönler kesilir. Yoğunlaşmada, tek bir yöne gitmesine bile izin verilmez; yalnızca tek bir noktada yoğunlaşmasına izin verilir. Ve meditasyonda, zihne hiç izin verilmez. Meditasyon zihinsizdir.



Dört aşamayı şöyle sıralayabiliriz: Sıradan düşünme, tefekkür, yoğunlaşma ve meditasyon.


Meditasyon zihinsizlik demektir... Yoğunlaşmaya bile izin verilmez. Zihnin var olmasına izin verilmez! İşte bu yüzden meditasyon zihin tarafından kavranamaz. Yoğunlaşmaya gelene kadar zihnin ulaşabileceği bir şey var, bir yaklaşımı var. Zihin yoğunlaşmayı anlayabilir, ama zihin meditasyonu anlayamaz. Gerçekten de, zihne hiç izin verilmez. Yoğunlaşmada, zihne bir noktada var olma izni verilir. Meditasyonda o nokta bile zihnin elinden alınır. Sıradan düşüncede, tüm yönler açıktır. Tefekkürde, yalnızca tek bir yön açıktır. Yoğunlaşmada, tek bir nokta açıktır... yön yoktur. Meditasyonda, o nokta bile açık değildir: Zihnin var olmasına izin verilmez.



Sıradan düşünce zihnin sıradan durumudur ve meditasyon en yüksek olasılıktır. En düşük olasılık sıradan düşüncedir, çağrışımdır ve en yükseği, zirvesi, meditasyondur; zihinsizlik.



Tefekkür ve yoğunlaşma gibi zihinsel süreçler, bir zihinsizlik durumuna ulaşmada nasıl bir etkiye sahiptir?



Soru önemlidir. Zihin sorar; zihin nasıl zihnin ötesine geçebilir? Zihinsel bir süreç nasıl zihinsel olmayan bir şeyin başarılmasına yardımcı olabilir? Çelişkili görünür. Zihnin zihinsiz bir durum yaratmak için nasıl çabalayabilir, çaba gösterebilir?



Anlamaya çalış. Zihin varken, bir düşünme süreci vardır. Zihin yokken bir düşünme süreci yoktur. Düşünme sürecini azaltır, azaltırsan, düşüncelerini çözer durursan, yavaş yavaş, zaman içinde, zihinsizliğe ulaşırsın. Zihin düşünce demektir; zihinsizlik düşüncesizliktir. Ve zihin kendi sonunu hazırlamada sana yardımcı olabilir. İntihar edebilirsin ve bunu yaparken, kendine, yaşayan canlı bir insan kendi ölümünü nasıl sağlar, ölümüne nasıl yardım eder diye sormazsın. Yaşadığın halde ölümünü sağlayabilirsin. Zihin de zihinsizliği sağlayabilir. Nasıl mı?



Düşünce süreci gittikçe yoğunlaşıyor, yoğunlaşıyorsa, o zaman zihinden daha yoğun bir zihne gidiyorsun. Düşünce sürecinin yoğunluğu gittikçe azalıyorsa, yavaşlıyorsa, kendine zihinsizliğe gitmekte yardımcı oluyorsundur. Bu sana bağlıdır. Ve zihin, zihinsizliğe ulaşmada sana yardımcı olabilir., çünkü aslında zihin şu anda bilincin ile ne yaptığın anlamına gelir. Bilincini rahat bırakırsan, onunla hiçbir şey yapmazsan, meditasyon gerçekleşir.



Yani iki olasılık vardır: Yavaş yavaş, zaman içinde zihnini azaltırsın. Yüzde biri azalmışsa, içinde yüzde doksan dokuz zihin ve yüzde bir zihinsizlik olur. Sanki odandan bir mobilya çıkarmışsın gibi... O zaman orada bir boşluk yaratılır. Sonra daha fazla mobilya çıkarırsın ve daha fazla boşluk yaratılır. Tüm mobilyaları çıkarttığın zaman, tüm oda boşluk halini alır.



Mobilya çıkararak boşluk yaratılmaz, boşluk zaten oradaydı. Yalnızca, boşluk mobilyalarla işgal edilmişti. Mobilyaları çıkardığın zaman, dışarıdan içeriye boşluk girmez; boşluk zaten oradaydı, mobilyalar tarafından işgal edilmişti. Sen mobilyaları çıkardın ve boşluk eski haline geldi, geri alındı. Derinlerde zihin, işgal edilmiş, düşüncelerle doldurulmuş bir boşluktur. Bazı düşünceleri çıkarırsan bir boşluk yaratırsın; daha doğrusu var olan boşluğa yeniden kavuşursun. Düşüncelerini çıkarmayı sürdürürsen, boşluğunu yavaş yavaş geri alırsın. Böylece meditasyon gerçekleşir.



Yavaş yavaş yapılabilir... Aniden de yapılabilir. Ömrünü, mobilyaları oradan oraya naklederek de geçirmemelisin; bu da sorun yaratır. Mobilyaları çıkarmaya başladığında, yüzde bir boşluk yaratılır ve yüzde doksan dokuz işgal edilmiş boşluk kalır. O yüzde doksan dokuz işgal edilmiş boşluk, boş kalan boşluğu doldurmaya çalışacaktır. Bu yüzden insan yavaş yavaş düşüncelerini azaltır, sonra onları yeni düşüncelerle doldurur.



Sabahleyin bir süreliğine meditasyon yapmak için oturursun; düşünce sürecini yavaşlatırsın. Sonra pazara gidersin ve düşünceler yine kafana doluşur. Boşluk yine dolar. Ertesi gün bunu yine yaparsın ve bunu yapmaya devam edersin... Dışarı atar, sonra yine içeri davet edersin.



Tüm mobilyaları aniden de atabilirsin. Sana kalmıştır. Zordur, çünkü mobilyalara alışmışsındır. Mobilyasız rahatsız hissedebilirsin; o boşlukla ne yapacağını bilmezsin. O boşlukta hareket etmeye bile korkarsın. Hiç böylesi bir özgürlük yaşamamışsındır.



Zihin bir koşullanmadır. Düşüncelere alışmışızdır. Hiç gözledin mi, her gün, aynı düşünceleri tekrarlar durursun. Bir gramofon kaydı gibisin; üstelik yeni bir kayıt da değil... Eski bir kayıt. Aynı şeyleri tekrarlar durursun. Neden? Ne faydası var? Yalnızca tek bir faydası var; çok uzun süredir süren bir alışkanlık; bir şey yapıyormuş gibi hissediyorsun.



Yatağında, uykunun gelmesini bekleyerek uzanmışsın ve her gün aynı şeyler tekrarlanır. Bunu neden yapıyorsun? Bir açıdan faydalı olur. Eski alışkanlıklar, koşullanmalar yardımcı olur. Bir çocuğun oyuncağa ihtiyacı vardır. Oyuncak ona verilirse, uykuya dalar; sonra oyuncağı alabilirsin. Ama oyuncak orada değilse çocuk uykuya dalamaz. Bu bir koşullanmadır. Oyuncak verildiği an, çocuğun zihninde bir şeyi tetikler. Artık uykuya dalmaya hazırdır.



Aynısı sana da olmaktadır. Oyuncaklar değişebilir. Yeni bir odada uykuya dalmakta güçlük yaşarsın. Belirli giysiler içinde uyumaya alışmışsan, o zaman her gün aynı giysilere gereksinim duyarsın. Hiç çıplak uyumamışsan ve sana çıplak uyuman söylenmişse, kendini rahat hissetmezsin. Neden? Çıplaklıkla uyku arasında hiçbir ilişki yoktur, ama senin için bir ilişki vardır, eski bir alışkanlık. İnsan eski alışkanlıklarla rahat hisseder.



Düşünce şekilleri yalnızca eski alışkanlıklardır. Rahat hissedersin... Her gün aynı düşünceler, aynı tekdüzelik. Her şeyin yolunda olduğunu hissedersin.



Düşüncelerine yatırım yapmışsın... Sorun bu. Mobilyaların yalnızca atılacak çöpler değil; onlara çok, pek çok yatırım yapmışsın. Tüm mobilyalar hemen fırlatılıp atılabilir: yapılabilir. Ani yöntemler vardır. Hemen, şu anda tüm zihinsel mobilyalarından kurtulabilirsin. Ama o zaman aniden boşluğu göreceksin ve kim olduğunu bilemeyeceksin. Artık ne yapacağını bilemeyeceksin, çünkü ilk defa, eski düzen olmayacak. Şok çok fazla gelebilir. Hatta ölebilirsin ya da çıldırabilirsin.



İşe bu yüzden ani yöntemler kullanılmaz. İnsan hazır olmadığı sürece ani yöntemler kullanılmaz. İnsan aniden delirebilir, çünkü tüm bağlarından yoksun kalır. Geçmiş hemen yok olur ve geçmiş hemen yok olduğunda geleceği kavrayamazsın, çünkü gelecek geçmişle bağlantılı olarak kavranabilir.



Yalnızca şimdi kalır ve sen hiç şimdide bulunmadın. Ya geçmişte ya gelecekteydin. Bu yüzden ilk defa kendini şu anda bulduğunda, deliye döndüğünü hissedersin. İşte bu yüzden, ani yöntemler, bir okulda eğitim görmediğin sürece, bir grup içinde, bir usta ile çalışmadığın sürece, tamamen adanmış olmadığın sürece, tüm yaşamını meditasyona adamadığın sürece kullanılmaz.



Bu yüzden zamana yayılan yöntemler iyidir. Uzun zaman alırlar, ama yavaş yavaş boşluğa alışırsın. Boşluğu ve güzelliğini ve mutluluğunu hissetmeye başlarsın ve sonra mobilyaların yavaş yavaş çıkarılır.



Bu yüzden, sıradan düşünceden tefekküre geçmek iyidir; bu, yöntemin bir kademesidir. Tefekkürden yoğunlaşmaya geçmek iyidir... ve yoğunlaşmadan meditasyona sıçrayış yapmak iyidir. O zaman yavaş yavaş hareket edersin, her adımda zemini hissedersin. Ve gerçekten bir adımda kök salmışken, ancak o zaman bir sonrakini atmaya başlarsın. Bu bir sıçrayış değildir, zamana yayılmış büyümedir. Bu yüzden dört şey... Sıradan düşünce, tefekkür, yoğunlaşma, meditasyon... Dört adımdır.
[/font=Comic Sans MS]

Tiversonus

#5
Egonun Kabuğunu Kırmak


Bana gelip aşktan korktuğunu söyleyen insanların sayısının çokluğu beni her zaman şaşırtmıştır. Aşk korkusu nedir? Bunun nedeni birisini gerçekten sevdiğinde egonun eriyip kaybolmaya başlamasıdır. Ego ile birlikte sevemezsin, ego bir engele dönüşür. Ve sen kendinle diğer kişi arasındaki engeli kaldırmak istediğinde ego, "Bunun sonu ölüm olacak, dikkat et!" der.


Egonun ölümü senin ölümün değildir, egonun ölümü gerçekte senin yaşam olasılığındır. Ego sadece senin etrafındaki ölü bir kabuktur, o kırılıp atılmalıdır. O varlığa doğal bir şekilde erişir; tıpkı bir seyyahın elbiselerinin, bedeninin üzerine tozları toplaması gibidir. Ve o bu tozdan kurtulmak için yıkanmak zorundadır. Biz zaman içerisinde ilerlerken tecrübelerimizin, sahip olduğumuz bilginin, yaşamış olduğumuz hayatın, geçmişin tozunu toplarız. Bu toz egoya dönüşür. O birikir ve kırılıp atılması gereken etrafındaki bir kabuğa dönüşür. Kişi her gün, aslında her an yıkanmak zorundadır. Böylelikle bu kabuk asla bir hapishaneye dönüşmez.


Egonun nereden geldiğini, köklerini anlamak faydalı olacaktır.


Bir çocuk, özellikle insan evladı doğar ve mutlak surette çaresizdir. O başkalarının yardımı olmadan hayatta kalamaz. Hayvanların, ağaçların, kuşların yavrularının pek çoğu anne babası olmaksızın, toplum olmaksızın, aile olmaksızın hayatta kalabilir. Arada bir yardıma ihtiyaç duyulsa da bu çok küçük bir şeydir; birkaç gün en fazla birkaç ay. Ancak insan evladı öylesine çaresizdir ki başkalarına yıllar boyunca bağımlı kalmak zorundadır. Köklerin aranması gereken yer burasıdır.


Niçin çaresizlik insan egosunu yaratır? Çocuk çaresizdir, başkalarına bağımlıdır ama ancak çocuğun cahil zihni bu bağımlılığı sanki kendisi dünyanın merkeziymiş gibi yorumlar. Çocuk, "Ne zaman ağlarsam annem hemen koşar, ne zaman acıksam sadece bir işaret vermeliyim ve meme bana verilir. Ne zaman altım ıslansa sadece azıcık bağırmak ve birisi gelir ve elbiselerimi değiştirir" diye düşünür. Çocuk bir imparator gibi yaşar. Aslında o kesinlikle çaresizdir ve bağımlıdır ve anne baba, aile ve onun bakıcıları onun hayatta kalmasına hep birlikte yardım ediyorlar. Onlar çocuğa bağımlı değildir, çocuk onlara bağımlıdır. Ancak çocuğun zihni bunu, sanki o dünyanın merkeziymiş gibi algılar. Sanki tüm dünya onun için varmış gibi yorumlar.


Ve çocuğun dünyası elbette başlangıçta çok küçüktür. O anne, bakıcı ve kenarda duran babadan oluşur; çocuğun tüm dünyası budur. Bu insanlar çocuğu sever ve çocuk giderek daha çok ve daha çok egoist hale gelir. O kendisini varoluşun tam merkezinde hisseder ve bu şekilde ego yaratılır. Bağımlılık ve çaresizlik aracılığıyla ego yaratılır. Aslında çocuğun gerçek durumu düşündüğünün tam tersidir, böylesi bir egoyu yaratmak için gerçek bir neden yoktur. Ancak çocuk tamamıyla cahildir, o bu şeyin karmaşıklığını anlayabilecek kapasitede değildir. O çaresiz olduğunu bilemez, o diktatör olduğunu düşünür. Ve sonra tüm hayatı boyunca diktatör olarak kalmaya çalışacaktır. O bir Napolyon, bir İskender, bir Adolf Hitler haline gelecektir; senin başkanlarının, başbakanlarının, diktatörlerinin hepsi çocukturlar. Onlar çocukken tecrübe ettikleri şeyin aynısını elde etmeye çalışıyorlar; onlar tüm varoluşun merkezi olmak istiyorlar. Onlarla birlikte dünya yaşamalı ve ölmelidir; tüm dünya onların çeperidir ve kendileri de onun merkezidir; yaşamın anlamının ta kendisi onların içinde gizlidir.


Çocuk elbette doğal olarak bu yorumun doğru olduğunu görür çünkü annesi ona baktığında annenin gözlerinde onun hayatının anlamı olduğunu görür. Baba eve geldiğinde çocuk babanın hayatının anlamının kendisi olduğunu hisseder. Bu üç ya da dört yıl sürer. Ve hayatın başlangıcındaki yıllar en önemli yıllardır; bir kimsenin hayatında asla aynı potansiyele sahip bir zaman olmayacaktır.


Psikologlar ilk dört yıldan sonra çocuğun neredeyse tamamlandığını söylüyorlar. Tüm kalıp sabitlenir; hayatın geri kalanının tümünde farklı durumlarda aynı kalıbı tekrarlayacaksın. Ve yedi yaşına doğru çocuk, tüm tavırlarını doğrulamıştır, onun egosu yerleşmiştir. Artık o dünyanın içine girer. Ve o zaman her yerde sorunlarla karşılaşır, milyonlarca problem. Bir kez sen aile çemberinin dışına çıktığında sorunlar ortaya çıkacaktır; çünkü hiç kimse seni annenin babanın umursadığı gibi umursamaz, hiç kimse seni babanın seni düşündüğü kadar düşünmez. Aslında her yerde sen kayıtsızlıkla karşılaşırsın ve ego incinir.


Ancak artık kalıp yerleşmiştir. Bu incitici olsun ya da olmasın çocuk kalıbı değiştiremez; o artık varlığına damga vurmuştur. O diğer çocuklarla oynayacaktır ve onlara hükmetmeye çalışacaktır. O okula gidecektir ve tahakküm etmeye, sınıfında birinci olmaya, en önemli öğrenci olmaya çalışacaktır. O üstün olduğuna inanabilir ama diğer çocukların da aynı şekilde inanca sahip olduğunu görür. Çatışma vardır, egolar vardır, kavga vardır, mücadele vardır.


O zaman bu hayatın tüm hikâyesi halini alır: Etrafında tıpkı senin gibi milyonlarca ego vardır ve herkes zenginlik, iktidar, politika, bilgi, kudret, yalanlar, ikiyüzlülükler, gösteriş aracılığıyla kontrol etmeye, tahakküm etmeye, avantajlı hale gelmeye çalışıyor. Dinde ve ahlakta bile herkes hükmetmeye, tüm dünyanın geri kalanına, "Dünyanın merkezi benim" diye göstermeye çalışıyor.


İnsanlar arasındaki sorunların kökeni budur. Bu kavram yüzünden sen her zaman için biri ya da diğeri ile mücadele ve çatışma halindesin. Başkaları senin düşmanın olduğu için değil; diğer herkes de tıpkı senin gibidir, aynı teknededir. Diğer herkes için durum aynıdır; onlar da aynı şekilde yetiştirilmişlerdir.


Batı'da, çocuklar anneleri ve babaları olmadan yetiştirilmediği sürece dünyanın asla huzur bulamayacağını iddia eden belirli bir psikanaliz okulu vardır. Onlara desteklemiyorum çünkü o zaman çocuklar herhangi bir şekilde asla yetişmeyecektir. Bu psikologların iddialarında doğru olan bir şey vardır ama bu çok tehlikeli bir fikirdir. Çünkü çocuklar bakım evlerinde anne ve babalar olmaksızın, hiç sevgi olmaksızın, mutlak bir kayıtsızlıkla yetiştirilirlerse onların ego ile ilgili problemleri olmayabilir ama onların belki de daha çok zarar verecek, daha tehlikeli olan problemleri olacaktır.


Eğer çocuk tam bir kayıtsızlıkla yetişirse onun bir merkezi olmayacaktır. O kim olduğunu bilmeyen bir karmaşa, şekilsiz bir karmaşa olacaktır. Onun herhangi bir kimliği olmayacaktır. Korkak, ürkek... o korku olmaksızın tek bir adım bile atamayacaktır çünkü onu hiç kimse sevmemiştir. Elbette ego olmayacaktır ama o olmadan onun hiçbir merkezi olmayacaktır. O bir buda haline gelmeyecektir, o sadece sakatlanmış ve donuklaşmış olacak, her zaman korku hissedecektir. Sevgi seni korkusuz hissettirebilmek, kabullenildiğini, faydasız olmadığını, çöplüğe bırakılamayacağını hissettirmek için gereklidir. Eğer çocuklar sevginin eksik olduğu bir durumda yetiştirilirse onların egoları olmayacaktır bu doğru. Onların yaşamında çok fazla mücadele ve kavga olmayacaktır. Ancak onlar kendileri için kendi haklarını savunamayacaklardır. Onlar her zaman uçuş halinde olacak, herkesten kaçacak, kendi varlıklarının içinde gizleneceklerdir. Onlar budalar haline gelmeyecektir, onlar yaşam enerjisi ile ışıldamayacaklardır, onlar merkezlenmiş, huzurlu, yuvalarında olmayacaklardı r. Onlar basitçe egzantrik, merkezin dışında olacaktır. Bu da iyi bir durum olmayacaktır.


Dolayısıyla bu psikologları desteklemiyorum. Onların yaklaşımı insanlar değil, robotlar yaratacaktır. Ve elbette robotların problemleri olmayacaktır. Ya da onlar daha çok hayvanlara benzeyen insanlar yaratabilir. Daha az kaygı, daha az ülser, daha az kanser olacaktır. Ancak bu bilinçte daha yüksek zirvelere doğru gelişememen anlamına geldiği zaman elde etmeye değmez. Tersine sen aşağı doğru düşeceksin, o bir gerileme olacaktır. Elbette sen bir hayvana dönüşürsen daha az ıstırap olacaktır çünkü daha az bilinç olacaktır. Ve şayet sen bir taş, bir kaya haline gelirsen hiçbir kaygı olmayacaktır çünkü içerde kaygı hissedecek, ıstırap duyacak bir kimse olmayacaktır. Ancak bunu elde etmeye değmez. Kişi bir taş gibi değil bir tanrı gibi olmalıdır. Ve ben bunu derken mutlak bilince sahip olmayı ve yine de hiçbir kaygı, hiçbir endişe, hiçbir problem olmamasını; hayattan kuşlar gibi keyif almayı, hayatı kuşlar gibi kutlamayı, kuşlar gibi şarkı söylemeyi ifade ediyorum: Gerileme ile değil, bilincin en ideal şekilde gelişmesi aracılığıyla.


Çocuk bir ego edinir; bu doğaldır, bununla ilgili hiçbir şey yapılamaz. Kişi bunu kabul etmek zorundadır. Ancak sonrasında, onu taşımaya devam etmenin bir gereği yoktur. Ego başlangıçta çocuğun kabul edildiğini, sevildiğini, buyur edildiğini —davet edilmiş bir misafir olduğunu, bir kaza olmadığını— hissetmesi için gereklidir.


Baba, anne, aile ve çocuğun etrafındaki sıcaklık onun güçlenmesine, köklenmesine, topraklanmasına yardım eder. Buna ihtiyaç vardır, ego ona korunma sağlar; o iyidir, o tıpkı bir tohumun kabuğu gibidir.
Ancak kabuk nihai şey haline gelmemelidir aksi takdirde tohum ölecektir. Korunma çok uzun sürebilir, o zaman o bir hapishaneye dönüşür. Korunma, korunmaya ihtiyaç duyulduğu sürece kalmalıdır ve tohumun sert kabuğunun toprağın içinde ölme zamanı geldiğinde o doğal bir şekilde ölmelidir. Böylece tohum çiçeklenir ve yaşam doğabilir. Ego sadece koruyucu bir kabuktur; çocuk ona ihtiyaç duyar çünkü o çaresizdir. Çocuk ona ihtiyaç duyar o zayıftır. Çocuk ona ihtiyaç duyar çünkü o korunmasızdır ve etrafında milyonlarca etki vardır. Onun bir korunmaya, bir yuvaya, bir temele ihtiyacı vardır. Tüm dünya kayıtsız olabilir ama o her zaman için yuvasına doğru bakabilir ve oradan önem kazanabilir.


Ancak önemlilikle birlikte ego gelir. Çocuk egoist hale dönüşür ve bu ego ile birlikte yüzleştiğin tüm problemler ortaya çıkar. Bu ego senin âşık olmanı engelleyecektir. Bu ego herkesin sana boyun eğmesini ister; o senin hiç kimseye teslim olmana izin vermeyecektir. Ve aşk sadece sen teslim olduğunda gerçekleşir. Başka birisini teslim olmaya zorladığında bu mahvedici, nefret uyandırıcı bir şeydir. O aşk değildir. Ve şayet aşk yoksa yaşamında sıcaklık olmayacak, onun içinde hiç şiir olmayacaktır. O düzyazı olabilir, matematik, mantık, rasyonellik olabilir. Ancak kişi şiir olmadan nasıl yaşayabilir. Düzyazı iyidir, rasyonalite iyidir, kullanışlıdır, gereklidir. Fakat yalnızca mantık ve sebep-sonuç şeklinde yaşamak asla bir kutlama olamaz, asla bir bayram olamaz. Ve yaşam bir bayram olmadığında sıkıcıdır. Şiire ihtiyaç vardır. Ancak şiir için senin teslim olmana ihtiyaç vardır. Bu egoyu fırlatmana ihtiyaç vardır. Eğer bunu yapabilirsen, eğer onu bir anlığına dahi bir kenara koyabilirsen yaşamın güzel olanı, ilahi olanı tatmış olacaktır.


Şiir olmadan sen gerçekten yaşayamazsın, sen sadece var olursun. Aşk şiirdir. Ve aşk mümkün değilse sen nasıl dua ile dolup taşacak, meditasyon halinde, farkında olacaksın? Bu neredeyse imkânsız hale gelir. Ve dingin bir farkındalık olmadığında sen yalnızca bir beden olarak kalacaksın; sen asla en derindeki ruhun farkına varamayacaksın. Yalnızca dua ile dolup taşma halinde, derin bir meditasyon halinde ve sessizlikte sen zirvelere ulaşırsın. Bu ibadet halindeki sessizlik, bu meditasyon halindeki farkındalık tecrübelerin en yüksek zirvesidir ancak kapıyı aşk açar. Yaşam boyu süren, binlerce insan —hasta, psikolojik olarak sakatlanmış, ruhsal olarak karmaşa içinde—üzerindeki incelemelerinden sonra Carl Gustav Jung, gerçek problemi manevi olmayan, kırk yaşını aşmış tek bir psikolojik hastaya rastlamadığını söylemiştir.


Yaşamda bir ritim vardır. Ve kırklarına geldiğinde yeni bir boyut, manevi bir boyut ortaya çıkar. Eğer bunu doğru bir şekilde ele alamazsan, eğer ne yapacağını bilmiyorsan hasta olacaksın, huzursuz olacaksın. İnsanlığın tüm gelişimi bir süreklilik arz eder. Şayet bir adımı kaçırırsan o süreklilik ortadan kalkar. Çocuk egoyu edinir. Ve şayet o hiçbir zaman egoyu kenara bırakmayı öğrenmezse sevemez, hiç kimse ile rahat hissedemez. Ego sürekli olarak savaş içerisinde olacaktır. Sen sessizce oturuyor olabilirsin ama ego sürekli çatışma halindedir. Sadece tahakküm etmenin, diktatör gibi olmanın, dünyanın hâkimi olmanın yollarını araştırıyordur.


Bu her yerde sorunlar yaratır. Arkadaşlıkta, sekste, aşkta, toplumda; sen her yerde çatışma halindesindir. Hatta sana bu egoyu veren ebeveynlerle bile kavga vardır. Bir oğlun babasını affettiği çok nadirdir, bir kadının annesini affettiği çok nadirdir. Bu çok ender gerçekleşir. George Gurdjieff'in insanlarla toplandığı odada duvara asılı bir cümle vardı. Bu cümle şöyleydi: "Şayet sen annen ve babanla henüz rahat hissetmiyorsan o zaman çek git. Sana yardım edemem." Niçin? Çünkü sorun orada ortaya çıkmıştır ve orada çözümlenmelidir. Bu yüzden tüm gelenekler anne babanı sevmeni, anne babana mümkün olduğunca derin bir şekilde saygı duymanı söyler. Çünkü ego orada ortaya çıkar, toprağı odur. Onu orada çöz aksi takdirde o hiçbir yerde peşini bırakmayacaktır.


Psikanalizciler de yaptıkları tek şeyin, seni anne babanla aranda var olan problemlere geri götürüp onu bir şekilde onlarla çözmeye sevk etmek olduğu sonucuna varmışlardır. Şayet anne babanla çatışmanı çözebilirsen pek çok çatışma basitçe ortadan kalkacaktır. Çünkü onlar aynı temeldeki çatışmalara dayanmaktadır.


Örneğin babası ile rahat hissetmeyen bir erkek ofiste patronuyla da rahat hissedemez; asla, çünkü patron bir baba figürüdür. Anne babanla olan küçük çatışma senin tüm ilişkilerine yansımaya devam eder. Eğer annenle rahat değilsen karınla rahat olamazsın çünkü o kadını temsil edecektir; kadınlığın kendisi ile rahat hissedemezsin. Çünkü senin annen ilk kadındır, o ilk kadın modelidir. Nerede bir kadın varsa annen oradadır ve bu zor fark edilen ilişki devam eder.


Ego anne ve baba ile olan ilişkide doğar ve orada ele alınmalıdır. Aksi takdirde sen ağacın dallarını ve yapraklarını kesmeye devam edeceksin ve kök dokunulmadan kalacaktır. Eğer sen anne ve babanla ilişkini dengelemişsen olgunlaşmışsındır. Artık ego yoktur. Artık sen o zamanlar çaresiz olduğunu anlarsın, artık sen o zamanlar başkalarına bağımlı olduğunu, dünyanın merkezi olmadığını anlarsın. Aslında sen bütünüyle bağımlıydın; başka bir şekilde hayatta kalamazdın. Bunu anlayarak ego yavaş yavaş söner ve sen bir kez yaşamla çatışma halinde olmadığında rahat ve doğal ve gevşek hale gelirsin. O zaman yüzersin. O zaman dünya düşmanlarla dolu değildir, o bir ailedir, organik bir bütündür. Dünya sana karşı değildir, sen onunla birlikte akabilirsin. Egonun saçmalık olduğunu bularak, egonun var olmak için bir temeli olmadığını bularak, egonun cehalet içerisindeki bir yanlış anlama olduğunu, çocukça bir hayal olduğunu bularak kişi basitçe egosuz hale gelir.


Bana gelip, "Nasıl âşık olmalı, bir yolu var mı?" diye soran insanlar var. Nasıl âşık olmalı? Onlar bir yol, bir yöntem, belirli bir teknik isterler.


Onlar ne istediklerini anlamıyorlar. Âşık olmak demek artık bir yol, bir teknik, bir yöntem yok demektir. Bu yüzden ona "aşka düşmek" denir; sen artık kontrol eden değilsin, sen basitçe içine düşensin. Bu yüzden kafa merkezli insanlar aşkın gözünün kör olduğunu söyleyecektir. Aşk yegâne gözdür, yegâne görüştür ama onlar aşkın kör olduğunu söyleyecektir ve eğer sen âşıksan senin çıldırmış olduğunu düşüneceklerdir. Kafa merkezli insana bu delice gelir çünkü zihin büyük bir hükümrandır. Kontrolün yitirildiği herhangi bir durum zihin için tehlikeli görülür.


Fakat insan kalbinin bir dünyası vardır, insan varlığının ve bilincinin hiçbir tekniğin mümkün olmadığı bir dünyası vardır. Tüm teknikler madde ile mümkündür; bilinç ile hiçbir teknoloji mümkün değildir ve aslında hiçbir kontrol mümkün değildir. Bir şeyin olmasını sağlamak yahut kontrol etmeye çabalamanın ta kendisi egoistliktir.


OSHO - Aşık Olmak




Tiano

#6
teşekkürler Tsunami :)
 

Tsunami

#7
Rica ederim, Tiano:) Devam edelim o zaman:)

GERÇEK SEVGİ

""""Sadece digerinin mevcudiyetinin içindeyken ansızın kendini mutlu hissedersen, sadece birlikte oldugunuz için zevkten sarhoş olursan, sadece diğerinin mevcudiyeti yüreginin derinliklerinde bazı şeyleri tatmin ederse.... yüreginde bir şey  şarkı söylemeye başlarsa, armoninin içine girersen...gerçek sevgidir....
Digerinin sadece mevcudiyeti  beraber olmanıza yardım eder; daha çok birey olursun; merkezinde, ayakları yere basan.
O zaman  o  sevgidir.

Sevgi bir tutku degildir. Sevgi bir duygu degildir.

Sevgi birisinin bir şekilde seni tamamladığının  derinden anlaşılmasıdır.
Birisi seni tam bir döngü yapar.
Digerinin  mevcudiyeti ve yansıması seni çogaltır.
Sevgi kendin olma özgürlügünü tanır sana; o sahip olmak degildir.

O yüzden izle; hiç bir zaman seksi, sevgi olarak düşünme, yoksa kanarsın. Farkında ol ve birisiyle sadece mevcudiyetinin; başka bir şey değil, saf mevcudiyetinin yeterli olduğunu hissetmeye başladığında, başka hiç birşey istemediğinde, yalnızca varlığı, sadece olması seni mutlu etmek için yeterli olduğunda.......içinde birşeyler  çiçek açmaya başlar, bin bir tane lotus  çiçeklenir,
o zaman aşık oldun  Ve o zaman  gerçekliğin yarattığı  tüm zorlukları aşabilirsin.

Sevgi sonsuzluktur. Eğer varsa, o zaman sürekli olarak gelişir  ve gelişir...

Sevgi  başlangıcı bilir ama sonu bilmez........"""""

OSHO
Olgunluk-Kitabindan
 

 

Tsunami

#8
ISTIRABIN KÖKLERİ

Sefalet bir bilinçsizlik halidir. Sefil durumdayız çünkü ne yaptığımızın, ne düşündüğümüzün, ne hissettiğimizin farkında değiliz; bu yüzden her an kendimizle çatışma halindeyiz. Eylem bir yönde giderken düşünce diğerinde gider, hisler ise bambaşka bir yere. Sürekli bölünüyoruz ve giderek daha çok parçalara ayrılıyoruz.

Sefalet budur; bütünlüğümüzü, birlikteliğimizi yitiriyoruz. Tamamıyla merkezsiz kalıyoruz; sadece çeper. Ve doğal olarak da ahenksiz bir hayat perişan bir hal alacak, trajik olacak, bir şekilde taşınması gereken bir yük haline gelecek, ıstırap dolu olacak. En iyi ihtimalle kişi bu ıstırabı daha az sancılı yapabilir. Ve bin bir çeşit ağrı kesici mevcuttur.

Yalnızca uyuşturucular ve alkol değil; sözde dinler de afyon olarak işlev görmüştür. İnsanları uyuşturur. Ve doğaldır ki tüm dinler uyuşturuculara karşıdır çünkü bizzat kendileri bu pazarda mal satıyor; onlar rakiplerine karşı çıkıyor. İnsanlar afyon kullanırsa dindar olmayabilirler; dindar olmaları için bir nedenleri kalmayabilir. Onlar afyonlarını buldular, neden dini önemsesinler ki? Ve afyon daha ucuzdur, daha az uğraşmaları gerekir. İnsanlar şayet esrar, LSD ve daha da rafine uyuşturucular kullanacak olursa dindar olmamaları çok normaldir çünkü din çok ilkel bir uyuşturucudur. Bu yüzden de tüm dinler uyuşturuculara karşıdır.

Sebep onların gerçekten uyuşturucuya karşı olmaları değildir. Sebep uyuşturucuların rakip olmasıdır. Elbette insanların uyuşturucu kullanmaları engellenebilirse onlar eninde sonunda rahiplerin tuzağına düşeceklerdir çünkü bu elde kalan tek şeydir. Bu yüzden tekelleşme var. Bu sayede kendi afyonları piyasada tek kalır ve onun dışındakilerin hepsi yasadışı hale gelir.

İnsanlar ıstırap içinde yaşıyor. Bundan kurtuluşun iki yolu var: Meditasyoncu haline gelebilirler; uyanık, farkında, bilinçli... Bu çetin bir şeydir. Cesaret ister. Ya da, daha ucuz olan yol ise, seni daha da çok bilinçsiz hale getirecek bir şey bulmaktır, böylece ıstırabı hissetmezsin. Kendini tamamen duyarsızlaştıracak, sarhoş edecek, ağrı kesecek bir şey bul. Bu şeyler seni öylesine bilinçsiz hale getirsin ki tüm huzursuzluğundan, mutsuzluğundan ve anlamsızlığından, bilinçsizliğinin içine seni kaçırsın.

İkinci yol doğru olan değildir. İkinci yol ıstırabını biraz daha konforlu, biraz daha katlanılır, biraz daha rahat hale getirir. Ama sana bir yararı dokunmaz; seni dönüştürmez. Dönüşüm sadece meditasyonla gerçekleşir çünkü meditasyon seni farkında yapan yegâne yöntemdir. Bana göre tek gerçek din meditasyondur. Tüm diğerleri hokus-pokustur. Ve afyonun farklı markaları vardır — Hıristiyanlık, Hinduizm, Müslümanlık, Jainizm, Budizm — ama bunlar sadece farklı markalardır. Kutusu ayrıdır ama içindeki aynıdır; hepsi de bir şekilde senin ıstırabına kendini uydurmana yardım eder.

Benim tüm gayretim seni ıstırabının ötesine götürmektir. Istıraba uyum sağlamaya gerek yoktur; ıstıraptan tamamıyla özgürleşmek mümkündür. Ancak, o zaman yol biraz çetindir; o zaman yol bir meydan okumadır.

Bedenin ve onunla ne yaptığının farkında olmalısın...

Bir gün Buda sabah konuşmasını yapıyordu ve bir kral da onu dinlemeye gelmişti. Buda'nın tam önünde oturuyordu ve ayak başparmağını sürekli olarak hareket ettiriyordu. Buda konuşmasını durdurup kralın ayak başparmağına baktı. Buda adamın ayak başparmağına baktığında elbette kral onları oynatmayı durdurdu. Buda tekrar konuşmasına başladı ve kral tekrar başparmağını oynatmaya başladı. Buda sordu: "Neden böyle yapıyorsun?"

Kral: "Sadece sen konuşmayı kesip ayak başparmağıma baktığında ne yaptığımın farkına vardım. Aksi takdirde bilincinde bile değildim."

Buda şöyle dedi: "Bu senin başparmağın ve sen bilincinde bile değilsin... O zaman sen birisini bile öldürebilirsin ve farkında bile olmayabilirsin!"

Ve tam da bu şekilde insanlar öldürüldü. Ve katil bilincinde değildi. Pek çok kere dava sırasında katiller cinayet işlediklerini kesin bir dille reddettiler. Başlangıçta yanıltmaya çalıştıkları düşünüldü ama son bulgular kandırmaya çalışmadıklarını gösterdi; tamamen bilinçsiz bir halde yapmışlardı. O an, o kadar nefret içerisinde, o kadar öfkeliydiler ki nefretleri onları ele geçirdi. Ve sen öfkeliyken bedenin sarhoş edici zehirler salgılar, kanın zehirlenir. Öfke içinde olmak geçici deliliktir. Ve kişi o anı tamamıyla unutacaktır çünkü farkında dahi değildi. Ve insanlar böyle âşık oluyorlar, birbirlerini öldürüyorlar, intihar ediyorlar ve her türlü şeyi yapıyorlar.

Farkındalığın ilk adımı bedenini izlemektir. Yavaş yavaş kişi her harekete, her mimiğe dikkat kesilir. Ve farkında oldukça bir mucize gerçekleşir; eskiden yapmakta olduğun pek çok şey kayboluverir. Bedenin daha gevşek hale gelir, bedenin daha uyumlu hale gelir, bedenini bile derin bir huzur kaplar, derinden bir müzik çalmaya başlar bedeninde.

Sonra düşüncelerinin farkına varmaya başla; aynı şey düşüncelerinle de yapılmak zorundadır. Onlar bedeninden daha zor fark edilir ve elbette daha da tehlikelidirler. Ve düşüncelerinin farkına vardığında içinde olup biten şeylere şaşırıp kalacaksın. Herhangi bir andaki düşüncelerini yazacak olursan büyük bir şaşkınlığa düşersin. İnanamayacaksın; "Bu mu içimden geçen şeyler?" Yalnızca on dakika yazmaya devam et. Kapıları kapat ve kapı ve pencereleri kilitle ki kimse içeri giremesin. Böylece dürüst olabilirsin. Ve bir ateş yak — bu sayede hemen ateşe atabilirsin — ki senin dışında kimse bilemesin. Ve sonra da samimi bir şekilde dürüst ol; zihninden her ne geçiyorsa yazmaya devam et. Yorumlamadan, düzeltmeden, değiştirmeden. Sadece olduğu haliyle, çıplak bir şekilde kağıdın üzerine dök.

Ve on dakika sonra oku; içerde delirmiş bir zihin göreceksin! Bu deliliğin alttan alta akıp gitmeye devam ettiğinin farkında değiliz. Hayatındaki tüm önemli şeyleri etkiler. Ve tüm bunların genel toplamı da senin hayatın olacak!

Öyleyse bu delirmiş adam değişmek zorunda. Ve farkındalığın mucizesi farkında olmak dışında hiçbir şey yapmana gerek olmamasıdır. İzliyor olman gerçeği, onu değiştirir. Yavaş yavaş delirmiş adam yok olur. Yavaş yavaş düşünceler belli şekiller almaya başlar; artık kaotik değillerdir, artık daha bir kozmos haline gelmiştir. Ve tekrardan, daha da derin bir huzur yayılır.

Ve, bedenin ve zihnin huzurlu olduğunda onların birbirleriyle uyum içerisinde olduğunu göreceksin; bir köprü vardır. Artık farklı yönlerde koşmuyorlar, başka atlara binmiyorlar. İlk kez arada anlaşma vardır ve bu anlaşma üçüncü adım üzerinde çalışmada son kertede yardımcı olur; bu da duygularının, hislerinin, ruh hallerinin farkına varmaktır. Bu en ince katmandır ve en zorudur ancak, şayet düşüncelerinin farkına varabilirsen sadece bir adım sonrasındadır. Duygularını, hislerini ve ruh hallerini fark etmeye başlamak için biraz daha yoğun bir farkındalığa ihtiyaç vardır.

Bir kez bu üçünün farkına vardın mı hepsi tek bir olguda birleşir. Ve bu üçü bir olduğunda, mükemmel bir şekilde işlediğinde, beraberce titreştiğinde üçünün de müziğini hissedebilirsin — bir orkestra haline geldiler — ve dördüncü gerçekleşir. Onu sen yapamazsın; o kendiliğinden olur, o bütünden gelen bir armağandır. O bu üçünü yapanlara verilen bir ödüldür.

Ve dördüncüsü bir kimseyi uyanmış yapacak olan nihai farkındalıktır. Kişi kendi farkındalığının farkına varır; dördüncü budur. Bu insanı bir Buda, uyanmış kişi yapar. Ve sadece bu uyanışta kişi sonsuz mutluluğun ne olduğunu bilir. Beden zevki bilir, zihin hoşnutluğu bilir, kalp coşkuyu bilir ve dördüncüyse sonsuz mutluluğu bilir. Sonsuz mutluluk amaçtır ve farkındalık da ona doğru giden yoldur.



FARKINDALIK -OSHO

 

Tiversonus

#9
Osho, Sevgi Aşkın En Güzel Çiçeği adlı kitabında, "Bir kanun adamı olma, bir aşık ol," diyor.


Kendini, "Yeni bir dünyanın başlangıcıyım, ama yeni bir dinin değil. Yeni bir dindarlık türünün başlangıcıyım ki o hiçbir sıfat, sınır tanımaz. Sadece ruhun özgürlüğünü bilir," diye tanıtan ve düşünceleriyle Batı dünyasını etkileyen Osho, 21. yüzyıl insanını da etkilemeyi sürdürüyor. Ruhsal felsefesini Altın Gelecek, Aşk-Özgürlük- Tekbaşınalık, Cesaret, Sırlar, Coşku, İçten Gelen Mutluluk, Meditasyon gibi kitaplarında anlatan Osho, bu kez Sevgi Aşkın En Güzel Çiçeği adlı yeni kitabıyla okurlarla buluşuyor.

SEVGİ KORUR

Osho 'sevgi'yi korkusuzluğun ifadesi olarak tanımlıyor; "Sevdiğin zaman korku kaybolur, sevdiğin zaman korku yoktur. Bütünüyle seversen korku mutlak şekilde yoktur. Korku sadece sen sevmediğinde ortaya çıkar. Korku sevginin yokluğudur, kanun sevginin yokluğudur. Sevgi korunmasızdır, kanun ise savunmaya yönelik bir düzenlemedir. Birisini sevdiğinde yasadan bahsetmezsin. Sevdiğinde yasa kaybolur, çünkü sevgi nihai yasadır. Onun başka hiçbir kanuna ihtiyacı yoktur, o kendi başına yeterlidir ve sevgi seni koruduğunda başka hiçbir korunmaya ihtiyaç duymazsın. Yasal olma, aksi takdirde hayattaki tüm güzel şeyleri ıskalayacaksın."

HAYAT BİR DANS

Peki, komşumuzu, düşmanlarımızı bile sevmemiz gerektiği söylenirken hiç kendimizi sevmemiz gerektiği de hatırlatılıyor mu? Osho'ya göre kendini sevmeyen biri, başkalarını da sevemez, sadece öyleymiş gibi yapar: "Temel olan şey, senin kendini sevmendir; o kadar bütünüyle seversin ki böylece sevgi senden taşar ve diğerlerine ulaşır. Ben paylaşmaya karşı değilim, ama kesinlikle fedakârlığa karşıyım. Ben paylaşmanın yanındayım, ama önce senin paylaşacak bir şeyin olması lazım. Ve o zaman sen bunu birisine bir iyilik olsun diye yapmıyorsun; tam tersine senden bir şey alan kişi sana iyilik yapıyor. Ona minnet duymalısın, çünkü diğeri senin yardımını reddedebilirdi; o kişi sana cömertlik yaptı. Hayat bir olmalı. Ve herkesin hayatı bir olabilir. O bir müzik olmalı ve o zaman paylaşabilirsin; paylaşmak zorunda olacaksın. Bunu söylemeye gerek yok çünkü bu varoluşun en temel kanunlarından birisidir: Mutluluğunu ne kadar çok paylaşırsan, o kadar büyüyecektir."

Alemtac

#10
Soru:

Lütfen bize cinsel enerjinin ruhsal anlamını açıklar mısın? Seksi nasıl yüceltebilir, nasıl
ruhsallaştırabiliriz? Cinsel ilişkiyi, erkekle kadının birlikte yatmasını bir meditasyon olarak
kullanabilir miyiz? Bu şekilde, daha yüksek bilinçlilik aşamalarına ulaşmamız olası mıdır?
Osho:

Cinsel enerji diye bir şey yoktur. Enerji tek ve birdir. Bu da, yaşam enerjisidir. Seks, bir doğrultudur. Eğer
yaşam enerjisi biyolojik yönde akarsa, cinsel enerji haline gelir.
Seks yaşam enerjisinin kullanılış şekillerinden biridir. Onu yüceltmek de söz konusu değildir.
Eğer yaşam enerjisi başka bir yöne akarsa cinsellik kaybolur. Bu bir yüceltme değil, bir
değişimdir.

Seks yaşam enerjisinin en alçak kullanım şeklidir. O yaşam enerjisinin doruğunu değil, temelini temsil
eder. Eğer seks kişinin yaşamındaki her şey demekse bu tüm bir yaşamın boşuna harcanması
demek olur. Seks yalnızca bir araç olabilir, amaç değil. Eğer amaç olursa bu yıkıcılık
demektir. Ancak, bu aracın amaca uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanılması gerekir.
Yoksa, amaca ulaşmak olanağı yitirilir.
Seks yaşamın sürdürülmesi için bir ön koşul olduğu halde, bugün insanların yaşamlarındaki
temel yaşantı biçimi haline gelmiştir. Ne var ki, seks meditatif olursa o zaman ruhsallığa
geçişte bir atlama taşı olarak kullanılabilir.
Enerji kendi başına cinsel ya da ruhsal değildir. Adı da yoktur enerjinin. Hangi kanaldan
akarsa o kanalın adını alır. Kendini biyolojik olarak ifade eden enerjiye seks adını veriyoruz.
Duygusal olarak ifade edildiği zaman da sevgi, nefret ya da öfke adlarını alabilir. Enerji
zihinsel olarak ifade edildiğinde, bilimsel ya da edebi biçimlere bölünür. Bu farklar enerjiden
değil, onun aldığı biçimlerden ileri gelir.

Seks ile ne yapılabileceğini soruyorsun. Cinselliği bastırma girişimleri ona karşı doğrudan
doğruya bir saldırı sayılır. Bu yanlış bir şeydir. Cinselliğe dolaylı yollardan yaklaşmak
gerekir. Bu yolların hepsi de doğrudan cinsel enerji ile ilgili olmayabilir. Yapman gereken
şey, Tanrısala giden kapıyı açmaktır. Eğer bu kapıyı açabilirsen tüm enerjilerin oradan
akmaya başlayacaktır. O zaman seks kolayca sindirilir ve yok olur. Ruhsal yola girdiğin ve
daha yüksek mutluluk aşamalarına ulaştığın zaman daha alçaklardaki mutluluklar
kendiliğinden kaybolurlar. Onları bastırmaya ya da onlarla savaşmaya gerek kalmaz.
İnsan cinselliğe karşı ne yaparsa yapsın bu enerjiyi dönüştüremez. Tam aksine, insanın içinde
çelişkiler baş gösterir. Eğer enerji ile savaşırsan, kendinle savaştığını bilmelisin. Bu savaştan
kimse galip çıkamaz. Belki bir an için seksi yendiğini sanabilirsin ama çok geçmeden onun
çekimini yeniden hissedersin.

Bu bakımdan seks enerjisini daha yüksek amaçlar için kullanmalısın. Başka kapıları
açmalısın. İnsan elinde taşlarla giderken elmaslara rastlasa, taşları bıraktığının farkına bile
varmaz. Sen de seksi bıraktığının farkına bile varmayacaksın.
Bu o denli doğal ve kendiliğinden olur ki, cinselliğe karşı bir tavır takınmana gerek bile
kalmaz. Aslında gerçek olumlu eylem seks ile ilişkili değildir; aksine, meditasyon ile ilgilidir.
Seksi yüceltmek sözü kötü bir sözdür. Seks olduğu gibi kabul edilmeli, ne ise o şekilde
alınmalıdır. Ona ruhsal ya da anti-ruhsal anlamlar yüklenmemelidir. Onu, biyolojik bir gerçek
olarak kabul etmelidir. Onunla uyum içinde yaşanmalıdır.

Tıpkı gözlerin, ellerin olduğu gibi, cinselliğin de vardır. Ellerine ve gözlerine düşman mısın
sen? İşte, cinselliğini de öyle görmelisin; ondan yana ya da ona karşı olmamalısın.
Ölüm mutlaktır. Seksten bu denli etkilenmenin nedeni de budur. Bir gün gelecek ve biz bu
dünyada olmayacağız; onun için bizim yerimize geçebilecek başka bedenlere gerek vardır. Bu
da seks ile mümkündür. Doğanın seksi bu denli çekici kılmasının nedeni budur. Eğer seks
eylemi isteğe bağlı olsaydı insanlık dünya üzerinden silinirdi.

Seks, öylesine zorlayıcı ve isteğe bağlı olmayan bir şeydir ki, Tanrısala ulaşmadıkça, insan
onu aşamaz. Bu yüzden, cinsel güdülerden arınmışlık, Tanrısala erişmişliğin bir göstergesidir.
Ne var ki, seksin bırakılması tek başına Tanrısala erişilmiş olduğu anlamına gelmez.
Elmaslara rastlayan insan taşları bırakır ama taşları bırakan insan ille de elmaslara rastlamış
değildir. Seksi bırakırsan iki sandalye arasında oturmuş gibi olursun. Duyularını bastırmış
ama onları aşamamışsındır. Seks, bir volkan gibi, içinde kaynaşacak, yaşamını cehenneme
çevirecektir. Bastırılmış seks, kötülüğe, hastalığa, nevroza ve sapıklığa dönüşür. Doğallığı
bastırmak deliliktir. Sürekli bastırılan seks sonunda patlar, insanın yıkımına yol açan bir
patlama olur bu.

O halde ne yapmalıyız? Önce, seksi tanımalıyız! Seks yaparken bilinçli olmalıyız! Sana, yeni
kapıları açacak olan giz bunda yatar. Seks bilinçsizce yapılırsa biyolojik evrimin elinde bir
oyuncak olursun. Oysa cinsel birleşme sırasında tam bir bilinçlilik içindeysen derin bir
meditasyon olur bu.

Ancak, cinsel istekler öylesine zorlayıcıdırlar ki, birleşme sırasında bilinçli kalabilmek son
derece güç olur. Ama imkansız değildir. Eğer cinsel ilişki sırasında bilinçli olabilirsen,
yaşamındaki tüm öbür eylemlerinizde de bilinçli olabilirsin. Çünkü yaşamda, cinsel ilişki
kadar derin bir eylem yoktur.

Cinsel ilişki sırasında bilinçli olabilen bir kimse, ölümünü bile bilinçlilikle karşılayıp o
deneyimi yaşayabilir. Cinsel ilişki de, ölüm de eş derinliktedirler. Böylece cinsel eylemde
bilinçli olunması, paha biçilmez dirliklerin, zenginliklerin anahtarıdır.
Cinsellikle savaşmayın. Onu bir meditasyon haline getirin. Seninle doğa arasında bir köprüdür
cinsellik. Aslında seks, erkekle kadın arasındaki bir diyalog değil, kadının erkek aracılığıyla
doğayla, erkeğin de kadın aracılığıyla doğayla diyalogudur. Birkaç dakika boyunca kozmik
akımın etkisine ve "bütün" ile uyum içine giriyorsun. Böylece erkek kadın tarafından, kadın
da erkek tarafından gerçekleştirilmiş olur.

Erkek de kadın da tam değildir, bütün değildir. Onlar bir "bütün"ün iki parçasıdırlar. Bu iki
parça cinsel eylemde birleştiği zaman nesnelerin iç doğasıyla, evrensel öz ile, Tao ile uyum
içine girerler. Bu yeni bir varlığın doğumu demektir. İşte bu eylem sırasında bilinçli
olabilirsen bu senin "ikinci doğuşun", ruhsal doğuşun olabilir.
Cinsel ilişki içinde bilinçli olduğun zaman, yalnızca bir tanıksındır. Sadece tanık olunması da
cinselliğin aşılmış olması demektir. Seks bu şekilde meditasyona dönüşür. Bir süre sonra da
sekse duyulan o yenilmesi güç istekler giderek yok olur.
Bunu tıpkı bir çocuğun büyümesine benzetebiliriz. Artık oyuncak eski anlamını yitirmiştir.
Gelişen çocuk için o eski oyuncak çocukça bir şey olarak görünür.
Meditasyon ne kadar çok yapılırsa seksin çekim gücü de o kadar azalır. Eskiden seks yoluyla
akan enerjiler artık meditasyonla açılan yeni kapıdan akacaktır.
Şimdi de biraz "seks" ile "sevgiden" söz edelim. Bu sözcükleri genellikle birbiriyle
bağlantılıymışçasına kullanırız. Oysa böyle bir şey yoktur. Sevgi, seksin aşılmasından sonra
gelir. Günümüzdeki anlamıyla sevgi bir tuzaktan, bir oyundan öte bir şey değildir. Çağdaş
insan için sevgi, sekse götüren bir ön oyun, bir ön hazırlıktır. İki insan arasında ne kadar çok
cinsellik varsa aralarındaki sevgi o kadar az demektir. Çünkü bu durumda, ön hazırlığa gerek
kalmıyordur. Aralarında cinsel ilişki bulunmayan iki kişinin sevgisi çok romantiktir. Ancak,
işin içine seks girdiği anda bu romantik sevgi sona erer. Çünkü seks kabadır. Kaba olduğu için
de bir ön hazırlığa, bir ön oyuna gerek duyar. İşte bu sevgidir. Bugünkü şekliyle sevgi, seksin
çıplak gerçeğini örtüp gizlemek için kullandığımız bir giysidir. Evliliğin romantik sevgiyi
öldürmekte olması da bu yüzdendir. Birbirlerini "tanıyan" iki eş, artık herhangi bir ön
hazırlığa gereksinme duymazlar.

Oysa gerçek sevgi bir ön hazırlık değildir. O, hassas ve ince bir şeydir. Bir önsöz değil, bir
sonsözdür. Eğer cinsel birleşme meditasyona dönüştürülürse, eşinin sırf bedensel zevklerini
tatmin eden bir araç olmadığını göreceksin. Sevgide minnettarlık, sevecenlik ve birlik
duygusu vardır. Eğer bu üç duyguyu da hissediyorsan, seviyorsun demektir.
Sevginin oluşmasıyla seks aşılmaya başlanmıştır. Sevgiyi doğuran sekstir; ama sevgi seksi
aşar.

Cinsel yaşantını bir meditasyona dönüştürürsen, sevgi bundan çiçek gibi açacaktır. Bu çiçeklenme Tanrısala ilk
adımdır. Seks bedenseldir; sevgi ise ruhsaldır. Sevgi çiçeğinin açmasıyla ilahi aşk da ortaya
çıkar. Kendiliğinden olur bu. Böylece Tanrısala, gerçek yuvana daha bir yaklaşmış olursun.
Bu aşamada sevgi üzerinde meditasyon yapmaya başlayabilirsin. Bu da ikinci adım
olmaktadır. Sevgi çiçeği açar açmaz meditasyona başla. Daha derinlere inerek, onu bütünüyle
hisset. Şimdi, artık bedenler değil, ruhlar birleşiyor. Ancak bu bile, hâlâ iki insanın
karşılaşmasıdır.

O anda sevgiyi de, seksi gördüğün gibi gör. Birleşmeyi, ruhsal karşılaşmayı gör. O zaman sevgiyi de
aşar, ilahi aşka ulaşırsın. Bir kapıdır ilahi aşk. O da bir karşılaşmadır. Ama, artık iki insanın
değil, seninle bütünün karşılaşmasıdır.
Ancak bu bile, bir karşılaşmadan başka bir şey değildir. Önünde sonunda onun da aşılması
gerekmektedir. İlahi aşkta, âşık ile Tanrısal ayrı şeylerdir.
İlahi aşkla dolu anlarında meditasyon yap. Yeniden bu olayın tanığı ol. Kendin ile bütünün
birleşmesini gör. Bilinçliliğin, ayrımsama gücünün doruğu sayılır bu. Eğer kendin ile bütün
arasındaki birleşmenin bilincinde olabilirsen, bu ikisini de, yani, kendini de, bütünü de
aşarsın. Bütün olursun. Bu bütünde ikicilik (dualite) yoktur, sadece Bir'lik vardır.
İşte bu "bir oluş", bizim seks, sevgi ve ilahi aşk ile aradığımız şeydir. Hepimizin çektiği
özlem, bu Bir'liktir.

 

Tiversonus

#11
Kendini Anlamanın Anahtarı

Osho,Sık sık kendi acılarımızı yarattığımızı hissederiz. Buna rağmen, neden— onları yaratmaya devam ediyoruz? Ve insan ne zaman, nasıl kendi— acılarını yaratmaktan vazgeçer?

İlk şey ve bu, anlaşılması gereken çok temel bir şeydir; "Sık sık kendi acılarımızı yarattığı mızı hissederiz," dediğinde aslında durum böyle değildir. Sen asla kendi acılarının yaratıcısı olduğunu hissetmezsin. Öyle düşünebilirsin, çünkü sana öyle öğretilmiştir; çünkü yüzyıllardır öğretmenler sana kendi acılarını yaratanın sizler olduğunu, başka hiç kimsenin sorumlu olmadığını öğretmektedir.

Bu şeyleri duymuş, bu şeyleri okumuşsundur. Bunlar senin kanın ve kemiğin olmuştur, senin bilinçsiz koşullanman haline gelmiştir, bu yüzden bazen papağan gibi tekrarlarsın: "Biz kendi acılarımızı yaratırız..." Ama böyle hissetmezsin, bu senin fark edişin değildir; çünkü bunu fark edersen, o zaman diğer şey mümkün değildir. O zaman, "Buna rağmen neden yarat maya devam ediyoruz?" diyemezsin.

Eğer gerçekten hissediyorsan ve kendi acını senin yarattığın duygusu gerçekten sana aitse, her an durabilirsin... Onu yaratmak istemiyorsan, ondan zevk almıyorsan, mazoşist değilsen durabilirsin. O zaman her şey yolundadır, o zaman mesele yoktur. "Ben acımdan zevk alıyorum," diyorsan tamam; yaratmaya devam edebilirsin. Ama "Ben acı çekiyorum ve onun ötesine geçmek istiyorum. Tamamen durmak istiyorum... Ve onu yaratanın ben olduğumu biliyorum." diyorsan, o zaman yanılıyorsun. Anlamıyorsun.

Sokrates'in, bilginin erdem olduğunu söylediği anlatılır. Ve Sokrates'in haklı olup olmadığı iki bin senedir tartışılmaktadır... Bilginin erdem olup olmadığı konusunda. Sokrates der ki, bir kez bir şeyi öğrenince ona karşı hareket edemezsin. Öfkenin, acının kaynağı olduğunu bili yorsan, öfkelenemezsin. Sokrates'in kastettiği budur... Bilgi erdemdir. "Öfkenin kötü oldu ğunu biliyorum; yine de öfke içinde hareket ediyorum. Şimdi bu konuda ne yapmalıyım?" diyemezsin. Sokrates ilk şeyin yanlış olduğunu söyler. Sen öfkenin kötü olduğunu bilmi yorsun; işte bu yüzden öfke içinde hareket etmeye devam ediyorsun. Biliyorsan, öfke içinde hareket edemezsin. Kendi bilgine karşı nasıl hareket edebilirsin?

Elimi ateşe soksam acı vereceğini biliyorum. Biliyorsam, elimi ateşe sokmam. Ama başka biri bana söylediyse, geleneklerden duyduysam, ateşin yaktığını yazmalardan okuduysam ve ateşi bilmiyorsam ve benzer bir deneyim yaşamamışsam, ancak o zaman elimi ateşe sokabilirim... Ve bu da yalnızca bir kez olur.

Kavrayabiliyor musun? Elini ateşe sokup yandıktan sonra, acı çektikten sonra, yine gidip, "Ateşin yaktığını biliyorum, ama buna rağmen elimi ateşe sokuyorum. Bu konuda ne yapabilirim?" diye soruyor musun? Bildiğine kim inanır? Ve bu ne tür bir bilgidir? Eğer kendi acı ve yanma deneyimin seni durduramıyorsa, seni hiçbir şey durduramaz. Artık olasılık yoktur, çünkü son olasılık kaçırılmıştır. Ama kimse bunu kaçıramaz; bu imkânsızdır.

Sokrates haklıdır ve bilen herkes de Sokrates'e katılır... Bu anlaşmanın içinde çok derin bir nokta vardır. Bir kez öğrenince... Ama hatırla... Bilgi sana ait olmalıdır. Ödünç alınmış bilgi işe yaramaz; ödünç alınmış bilgi faydasızdır. Senin kendi deneyimin olmadığı sürece, seni değiştirmeyecektir. Başkalarının deneyimlerinin faydası yoktur.

Kendi acını kendinin yarattığını duymuşsun, ama bu yalnızca zihindedir. Benliğine gireme miştir, senin kendi bilgin değildir. Bu yüzden tartışırken beyninle tartışabilirsin, ama asıl olgu gerçekleştiğinde unutursun ve bildiğin şekilde davranırsın, başkalarının bildiği şekilde değil.

Rahat, serin, kendine hâkim, sessiz bir şekilde öfkeyi tartışırken, onun bir zehir olduğunu, bir hastalık, şer olduğunu söyleyebilirsin. Ama biri seni öfkelendirdiğinde eksiksiz bir değişim gerçekleşir. Artık bu, düşünsel bir tartışma değildir, artık işin içinde sen varsın. Ve sen işe karıştığın an öfkelenirsin. Daha sonra, geriye dönüp baktığında, yine serinkanlılığını kazan dığında, an gelir, zihnin yine işlemeye başlar ve şöyle dersin: "Bu yanlıştı. Bunu yapmam iyi olmadı. Öfkenin yanlış olduğunu biliyorum."

Bu 'ben' kim?... Yalnızca zekâ, yalnızca yüzeysel zihin. Sen bilmiyorsun... Çünkü biri seni öfkelendirdiği zaman bu zihni fırlatıp atıyorsun. Tartışma söz konusu olduğunda faydalı, ama gerçek bir durum doğduğunda yalnızca gerçek bilginin faydası olur. Bu durum söz konusu olmadığında devam edebilirsin. Bir tartışmada bile gerçek bir durum doğabilir. Karşındaki sana öyle çok karşı çıkar ki öfkelenirsin ve sonra unutursun.

Gerçek bilgi, senin başına gelen demektir. Duymamışsın, okumamışsın, bilgi toplamamış sındır... Bu kendi deneyimindir. Ve o zaman soru olmaz, çünkü bundan sonra ona karşı davranamazsın. Ona karşı davranmamak için çaba göstereceğinden değil; yalnızca yapa mazsın.

Nasıl yapabilirim ki? Bunun bir duvar olduğunu biliyorsam ve bu odadan çıkmak istiyorsam, nasıl duvardan geçmeye çalışırım? Bunun bir duvar olduğunu biliyorum, o zaman kapıyı açarım. Yalnızca kör bir adam duvardan geçmeye çalışır. Benim gözlerim var. Bir duvarın ne olduğunu, bir kapının ne olduğunu biliyorum.

Ama ben duvara girmeye çalışırsam ve sana, "Kapının nerede olduğunu çok iyi biliyorum ve bunun bir duvar olduğunu biliyorum, ama buna rağmen kendimi bu duvara girmeye çalışmaktan nasıl alıkoyabilirim?" desem, o zaman bu, beni ilgilendirdiği kadarıyla kapının sahte göründüğü anlamına gelir. Bunun kapı olduğunu başkaları söylemiştir, ama beni ilgilendirdiği kadarıyla bu kapı sahtedir. Ve bunun bir duvar olduğunu bana başkaları söylemiştir, ama benim görebildiğim kadarıyla ben bu duvarda kapı görüyorum ve işte bu yüzden deniyorum.

Bu durumda, neyi bildiğin ile ilgili olarak neleri topladığın arasında net bir ayırım yapman gerekir. Bilgiye güvenme. En büyük kaynaktan da gelse, en büyük kaynaktan da edinsen, bilgi bilgidir. Bir usta sana söylemiş olsa bile sana ait değildir ve sana hiçbir şekilde faydası olmayacaktır. Ama sen bunun, senin bilgin olduğunu düşünmeye devam edebilirsin ve bu yanlış anlama yüzünden enerji, zaman ve ömür harcarsın.

Temel şey, acının yaratılmaması için ne yapacağını sormak değildir. Temel şey, acını senin yarattığını bilmektedir. Bir sonraki sefer, gerçek bir durum doğduğunda ve sen acı çekti ğinde, bunun sebebinin sen olup olmadığını bulmayı hatırla. Ve eğer sebebin sen olduğunu öğrenirsen, acı kaybolacaktır ve aynı acı bir daha ortaya çıkmayacaktır... İmkânsızdır.

Ama kendini kandırma. Kandırabilirsin... Bu yüzden söylüyorum. Acı çekerken şöyle diye bilirsin: "Evet, bu acıyı benim yarattığımı biliyorum." Ama derinlerde başka birinin yarattığını bilirsin. Karın yaratmıştır, kocan yaratmıştır, başka biri yaratmıştır ve sen hiçbir şey yapamadığın için yalnızca bir tesellidir bu. Kendini teselli edersin: "Kimse yaratmadı; ben, kendim yarattım ve yavaş yavaş bırakacağım."

Ama bilgi anlık dönüşümdür; 'yavaş yavaş' diye bir şey yoktur. Onu senin yarattığını bili yorsan, hemen bırakırsın. Ve bir daha ortaya çıkmaz. Bir daha ortaya çıkarsa bu, anlayışın derine gitmediği anlamına gelir.

Bu yüzden ne yapacağını, nasıl duracağını öğrenmeye gerek yoktur. Tek gereken derine gitmek ve asıl sebebin kim olduğunu bulmaktır. Sebep başkalarıysa, o zaman durdurulamaz, çünkü sen tüm dünyayı değiştiremezsin. Sebep sensen, ancak o zaman durdurulabilir.

İşte bu yüzden insanlığı acısızlığa yalnızca dinin götürebileceği konusunda ısrar ediyorum. Başka hiçbir şey yapamaz bunu, çünkü başka herkes acının başkaları tarafından yaratıl dığına inanır; yalnızca din, sebebin sen olduğunu söyler. Böylece din seni kendi yazgının efendisi kılar. Acının sebebi sensin, dolayısıyla mutluluğun sebebi de sen olabilirsin.

osho
Sırlar Kitabı
Kendini Anlamanın Anahtarı


Alıntı: Safran

Tsunami

#12
İyi Niyet Taşları


Kör, köre yardımcı olamaz. Karanlıkta el yordamıyla yolunu arayanlar, başkalarını ışığa götüremezler.

Ölümsüzlüğü bilmeyenler diğerlerinin ölüm korkusunu bırakmalarına yardımcı olamazlar. Bütün ve yoğun bir şekilde yaşamayanlar, henüz kalpten şarkıları olmayanlar, dudaklarındaki gülümsemesi sahte olanlar başkalarının samimi ve hakiki olmalarına yardımcı olamazlar. İkiyüzlü, numaracı olanlar başkalarının dürüst olmasına yardımcı olamazlar.

Henüz kendisi olamamışlar, kendileri hakkında hiçbir şey bilmeyenler, kendi bireylikleri hakkında hiçbir fikre sahip olmayanlar — hâlâ sahte olan, toplumca yaratılmış olan kendi kişilikleri içerisinde kayıp olanlar — bireyselliğini kazanmaları için başkalarına yardımcı olamazlar. Tüm iyi niyetlere rağmen, bu basitçe mümkün değildir.

Şayet senin yaşam ateşin yanmıyorsa, nasıl olur da başkalarının yanmayan kandillerini yakabileceksin? Senin alevinin yanıyor olması şarttır; ancak o zaman başkalarını ateşleyebilirsin. Sen asi olmalısın ki, o zaman tüm etrafına asilik yayabilirsin. Eğer sen yanıyorsan, alevlendiysen hayal bile edemeyeceğin vahşilikte bir ateş yaratabilirsin. Ancak, öncelikle senin yanıyor olman lazım.

Kör bir adam başka bir kör adama yol gösteriyor ... mistik Kabir der ki her ikisi de kuyuya düşer. Orijinal olarak şöyle der, Andha andham thelia dono koop padant: "Kör köre yol gösterdi ve her ikisi de kuyuya düştü."

Körü doktora götürmek için gözlere sahip olmak zorundasın; bunun başka bir yolu yoktur. Diğerleriyle sadece sahip olduğun bir şeyi paylaşabilirsin. Eğer ıstırap içerisindeysen, ıstırabını paylaşacaksın. Ve iki ıstırap dolu insan bir araya geldiğinde ıstırap iki katına çıkmakla kalmaz, katlanarak çoğalır. Aynı şey senin saadetin için de geçerlidir, aynı şey senin asiliğin için de geçerlidir, aynı şey tüm tecrübeler için geçerlidir.

Dünyanın ne olmasını istersen, önce kendin örnek olman gerekir. Felsefenin doğruluğunu ateş testinden geçerek kendi örneğin ile kanıtlamak zorundasın. Onun hakkında tartışmalar yaparak devam edemezsin. İddialarda bulunmak ve mantığın bir faydası olmayacak; sadece senin kendi tecrüben diğerlerine sevgiyi, meditasyonu, sessizliği, dindarlığı tattıracaktır.

Tecrübe etmeden evvel asla herhangi birisine yardımda bulunmaya çalışma çünkü diğer kişiyi daha fazla berbat edeceksin. Onlar zaten mahvolmuş durumdalar. Asırların mirası herkesi mahvedip durmaktadır. Buna yardımcı olmamakla çok nezaket göstermiş olacaksın çünkü o tehlikeli olacaktır; senin yardımın diğer kimse için çok riskli olacaktır.

Önce yolu kendin katet, onun nereye gittiğini mükemmel bir şekilde bil; sadece o zaman diğerlerinin ellerinden tutabilir ve onları yola götürebilirsin.

Bu dünyada iletişim kurmak çok zordur. Tecrübelerini nasıl aktaracağını öğrenmek zorundasın. Böylelikle diğerlerine ulaşan şey tam olarak senin söylemek istediğin şeydir. Aksi taktirde sen nektar paylaştığını zannedebilirsin ve o onların hayatında bir zehre dönüşür. Onlar zaten yeterince zehirlenmişlerdir.

Önce kendini temizlemen daha iyidir, gözlerini daha da şeffaflaştır böylelikle daha iyi görürsün. Belki — o zaman bile sadece belki — başkalarına yardım edebilirsin. Arzu iyidir ama iyi, sadece iyi arzudan ortaya çıkmaz.

Eskiler şöyle der: Cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile döşelidir. İyi niyetlerle kendi verdikleri tavsiyelere kendilerinin de uymadığı gerçeğinden rahatsız olmadan başkalarına tavsiye veren, yardımcı olan milyonlarca insan vardır. Ancak tavsiye vermenin keyfi öyle çoktur ki ... kendi tavsiyeme benim uyup uymadığım kimin umurunda?

Başkalarına tavsiye vermenin keyfi çok ince, egoist bir hazdır. Tavsiye verdiğin kişi cahil hale gelir; sen bilgili hale gelirsin. Tavsiye herkesin verdiği ama hiç kimsenin almadığı dünyadaki yegâne şeydir. Ve hiç kimsenin almaması iyidir çünkü o, her ne kadar ardında kötü niyet olmasa da hiçbir şey bilmeyen insanlar tarafından verilmiştir.

Unutma ki eşyanın tabiatı gereği eğer dünyayı değiştirmek istersen önce kendini değiştirmek zorundasın. Devrim ilk önce sana gelmelidir. Sadece ondan sonra onu başkalarının kalbine yayabilirsin. İlk önce sen dans etmelisin ve sadece o zaman bir mucize göreceksin; diğerleri de dans etmeye başlamıştır.

Dans bulaşıcıdır; sevgi de öyledir, şükran da öyledir, dindarlık da öyledir, başkaldırı da öyledir. Onların hepsi bulaşıcıdır. Ancak ilk önce başkalarının gözlerinde görmek istediğin ateşe sen sahip olmalısın.



SEVGİ

OSHO
 

Tsunami

#13
YAKINLIK: GÖRÜNÜR OLMAK

Sevgi hedeftir, hayat da yolculuk. Ve hedefsiz yolculuk, nevrotik ve gelişigüzeldir; yönü yoktur. Bir gün kuzeye gidersin, öbür gün güneye; her şey rastlantısaldır, herhangi bir şey seni herhangi bir yere götürebilir.

Hedef belirli değilse, sürüklenen bir tahta parçası olarak kalırsın. Çok uzak bir yıldız da olabilir; önemli değil; ama belirli olmalı. Uzaksa sorun değil, ama orada olmalı. Gözlerin ona odaklanmışsa, o zaman on bin kilometrelik bir yolculuk uzun gelmez. Eğer doğru yönde gidiyorsan, en uzun yolculuk bile sorun olmaz. Ama yanlış yönde gidiyorsan, ya da hiç yönün yoksa, ya da her yöne birden gidiyorsan, o zaman hayat dağılmaya başlar.

Nevroz denilen şey budur; enerjinin dağılması, nereye gideceğini, ne yapacağını, ne olacağını bilmemek. Nereye gideceğini, neler olduğunu bilmemek içerde bir boşluk yaratır; bir yara, bir kara delik kalır ve oradan sürekli bir korku yükselir.

İşte bu yüzden insanlar titreyerek yaşıyor. Bunu gizleyebilir, örtebilir, kimseye göstermeyebilirler ama korku içinde yaşıyorlar. Bu yüzden insanlar biriyle yakınlaşmaktan bu kadar korkuyor; eğer çok yakınlaşmasına izin verirsen diğeri senin içindeki kara deliği görebilir.

Yakınlık kelimesi, İngilizcedeki intimacy, Latincedeki intimum'dan geliyor. Anlamı içsellik, en içerideki öz. Eğer orada hiçbir şeyin yoksa, kimseyle yakın olamazsın. Yakınlığa izin veremezsin, çünkü oradaki deliği, yarayı, dışarı sızan cerahati görürler. Senin kim olduğunu bilmediğini görürler, çılgın olduğunu görürler, nereye gittiğini bilmediğini görürler. Kendi şarkını bile duymadığını görürler; hayatının bir kaos olduğunu, bir kozmos olmadığını görürler. Yakınlık korkusunun nedeni budur.

Sevgililerin arasında yakınlık olması bile, az rastlanan bir durumdur. Sadece biriyle cinsel ilişkide olmak, yakınlık değildir. Genital orgazm yakınlığın tümü değildir, sadece yüzeyidir. Yakınlıkta bu olabilir de, olmayabilir de. Yakınlık tamamen başka bir boyuttur. Diğerinin senin içine girmesine izin vermektir, seni senin gördüğün gibi görmesine izin vermek; diğerinin seni senin içinden görmesine izin vermek, bir insanı varlığının en derin noktasına davet etmek.

Modern dünyada yakınlık giderek kayboluyor. Sevgililer bile yakın değil. Dostluk sadece bir kelime artık, giderek kayboluyor. Neden? Çünkü paylaşacak bir şey yok. İçindeki yoksulluğu kim göstermek ister? İnsanlar rol yapma derdinde: "Ben varlıklıyım, ben oraya ulaştım, ne yaptığımı biliyorum, nereye gittiğimi biliyorum." Kimse kendini açmaya hazır değil, içindeki karmaşayı gösterip kırılgan görünecek kadar cesur değil. Diğeri bunu kötüye kullanabilir; korku burada. Senin karmaşanı gören diğeri, seni hükmü altına alabilir. Senin bir sahip aradığını, kendi varlığının kendi sahibi olmadığını gören diğeri, senin sahibin haline gelebilir.

Bu yüzden de, içerideki çaresizliği kimse görmesin diye herkes kendini korumaya çalışıyor; aksi halde sömürülebilirler. Bu dünyada çok fazla sömürü var. Hedef, sevgidir. Ve hedefin bu şekilde belli olduğunda, içinde bir zenginlik büyümeye başlar. İçindeki yara kaybolur ve bir lotus çiçeğine dönüşür. Sevginin mucizesi, büyüsü budur. Dünyanın en büyük simyasal gücü sevgidir. Onu nasıl kullanacağını bilen, adına Tanrı denen en yüksek zirveye ulaşabilir. Onu kullanmasını bilmeyen, varoluşun karanlık çukurlarında sürünmeye devam eder, hayatın güneşle aydınlanan zirvelerine asla ulaşamaz.

OSHO-YAKINLIK
 

Tiversonus

#14
Aşk Tanrı'nın Bir Armağanıdır


Aşk çamurun içinde gizli bir nilüfer çiçeğidir...

Aşk çamurun içinde gizli bir nilüfer çiçeğidir. Nilüfer çamurdan doğar, fakat nilüfer çamurdan doğduğu için onu küçümsemezsin, ona çamurlu nilüfer, pis nilüfer demezsin.

Aşk seksten doğar ve sonra aşktan dua doğar ve sonra duadan Tanrı doğar. Kişi süzülerek gittikçe yükseğe, daha yükseğe yükselir.

Fakat rahipler ve sofular tüm olguyu cinselliğe indirgediler. Ve aşk bir kez seks oldu mu çirkinleşir, kişi kendini suçlu hissetmeye başlar. ve bu suçluluk nedeniyle şu deyiş, şu atasözü çıkmıştır: "İlk görüşte aşk, son görüşte bilgelik." Eğer bana sorarsanız ben bunu biraz değiştireceğim. şöyle diyeceğim: "İlk görüşte aşk, ilk görüşte bilgelik." Fakat bu ona nasıl baktığına bağlıdır. Eğer aşkın potansiyeline, ulaşabileceği en yüksek olasılığa bakarsan, o zaman aşk bir merdiven olur. Eğer sadece çamura bakar ve çamurun geleceğine karşı tümüyle kör olursan, o zaman aşk kesinlikle çirkin bir şey olur ve içinde büyük bir karşıtlık yükselir. Fakat aşka karşı olmak Tanrıya karşı olmaktır.

Aşk Tanrının en büyük armağanıdır. Aşk sanatını öğren. Aşk şarkısını, onu kutlamayı öğren.

Bu mutlak bir ihtiyaçtır: tıpkı bedenin besinsiz yaşayamayacağı gibi, ruh da aşksız yaşayamaz. Aşk ruhun besinidir, büyük olan her şeyin başlangıcıdır, ilahi olana açılan kapıdır.