OSHO / KITAPLARINDAN ALINTILAR

Başlatan Tsunami, 05 Mayıs 2009, 16:48:00

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

#15
1. Ne olman gerektiğini sana söyleyenleri asla dinleme.
HEP KENDİ İÇ SESİNİ DİNLE. Sen nasıl olmak istiyorsun?
Yoksa hayatın har can ır gider..

 

2. Eğer ilk adımı attıysan ancak 2.si mümkün olur.
ASLA MASKE TAKMA. Öfkeliysen öfkeli ol.
Bu risklidir; ama gülümseme, çünkü bu dürüst olmaz.
Tüm mekanizman ters yüz olmuş.
Çünkü kızmak istediğinde kızmadın, nefret etmek istediğinde etmedin.
Şimdi sevmek istiyorsun; aniden mekanizmanın çalışmadığını farkediyorsun.
Öfkesini bastıran insanlar hep çok yerler, öfkeli insanlar daha fazla sigara içerler.
Çünkü öfke tırnak ve dişlerden boşaltılır.



3. SAHİCİ OL.Şimdiki zamana sadık kal.
Çünkü tüm yalanlar geçmişten ya da gelecekten içeri sızar.
Geçmişi bir yük gibi üzerinde taşıma, gereksiz yere de gelecekle uğraşma.



OSHO

Alıntı: [email protected]
http://ayseninyolu.blogspot.com/2009/04/sevgili-arkadasm.html#comments

Tiversonus

#16
"Bir söz senin içine işlediği zaman, zihninde farklı bir iklime, farklı bir yaklaşıma, farklı bir vizyona neden olur. Aynı şeye başka bir isimle hitap et, ve göreceksin: Bir şey hemen değişir. Duygusal kelimeler var ve zihinsel kelimeler var. Zihinsel kelimeleri gitgide bırak. Daha ve daha da çok duygusal kelimeleri kullan. Politik kelimeler var ve dinî kelimeler var. Politik kelimeleri bırak. Hemen çatışma yaratan sözler var. Sen onları söylediğin an, münakaşa olur. Öyleyse asla mantıksal, tartışmacı dili kullanma. Sevginin, şefkatin, aşkın dilini kullan; böylece münakaşa olmaz. Eğer kişi bu yönde farkında olmaya başlarsa, olağanüstü bir değişimin meydana geldiğine tanık olur. Eğer kişi yaşamda biraz dikkatli olursa, birçok ıstırap önlenebilir. Bilinçsizce kullanılan tek bir kelime uzun bir mutsuzluk zinciri yaratabilir. Ufacık bir değişim, sadece çok küçük bir dönüş ve o, birçok fark yaratır. Kişi çok dikkatli olmalı ve mutlaka gerekli olduğu zaman kelimeleri kullanmalıdır. Bulaşık kelimelerden kaçın. Taze, tartışmaya yol açmayan, tartışmacı değil ama doğrudan senin duygularının ifadesi olan kelimeleri kullan. Şayet kişi bir kelime uzmanına dönüşebilirse, kişinin bütün hayatı tümüyle farklı olacaktır. Eğer ki bir söz ıstırap, kızgınlık, çatışma, ya da tartışmaya neden oluyorsa, bırak onu. Onu taşımanın ne anlamı var? Onu daha iyi bir şeyle değiştir. En iyisi sessizliktir. Sonraki en iyiler ise şarkı söylemek, şiir, aşktır..."[/font=Comic Sans MS]

OSHO

Tiversonus

#17
Koşullanmaların Zincirini Kırmak


Her türden koşullanma zehirdir. Bir kimsenin kendisini Hindu olarak düşünmesi, kendisini tüm insanlığın karşısında düşünmesi demektir. Birisinin Alman, Çinli olduğunu düşünmesi, insanlığa karşı olduğunu düşünmesidir; dostluk değil düşmanlık terimleri ile düşünmesidir.

 Kendini bir insan olarak düşün. Şayet birazcık zekân varsa kendini basit bir insanoğlu olarak düşün. Ve zekân birazcık daha geliştiğinde insan sıfatını dahi bırakacaksın; kendini bir varlık olarak, sadece bir varlık olarak düşüneceksin. Ve varlık her şeyi içerir; ağaçlar ve dağlar ve nehirler ve yıldızlar ve kuşlar ve hayvanlar. Büyü, kocaman ol. Niye tünellerin içinde yaşıyorsun? Niçin küçücük karanlık kara deliklerin içinde sürükleniyorsun? Ama sen büyük ideolojik sistemlerin içinde yaşadığını düşünüyorsun. Sen büyük ideolojik sistemler içinde yaşamıyorsun çünkü büyük ideolojik sistemler diye bir şey yok. Bir insanoğlunu içine alabilecek kadar büyük bir fikir yoktur; var olmak hiçbir kavramın içine sığmaz.

Tüm kavramlar sakatlar ve kafa karıştırır. Bir Katolik olma ve bir komünist olma; sadece bir insanoğlu ol. Tüm bunlar zehirdir, tüm bunlar önyargıdır. Ve çağlar boyunca bu önyargıların içinde hipnotize edildin. Onlar, senin kanının, senin kemiğinin, senin iliğinin parçası oldular. Bu zehirlenmeden kurtulmak için çok uyanık olmak zorunda kalacaksın. Bedenin zihnin kadar zehirlenmemiştir. Beden basit bir olgudur, kolaylıkla temizlenebilir. Eğer vejetaryen yiyecekler yemiyorsan bundan vazgeçebilirsin; bu, çok büyük bir şey değildir. Ve eğer et yemeyi bırakırsan, üç ay içinde vücudun vejetaryen olmayan yiyecekler tarafından yaratılmış olan tüm zehirden tamamıyla özgürleşecektir. Bu basit bir şeydir. Fizyoloji karmaşık değildir. Ancak, psikoloji ile birlikte problem ortaya çıkar. Bir Jaina rahibi asla zehirlenmiş, vejetaryen olmayan herhangi bir yiyecek yemez. Fakat onun zihni hiç kimsenin olmadığı kadar Jainizm tarafından kirletilip zehirlenmiştir.

Gerçek özgürlük tüm ideolojilerden özgür olmaktır. Hiçbir ideoloji olmadan basitçe yaşayamaz mısın? Bir ideolojiye ihtiyaç var mı? Niçin bir ideolojiye bu kadar ihtiyaç var? Ona ihtiyaç vardır çünkü o senin aptal kalmana yardım eder, ona ihtiyaç vardır çünkü o senin zeki olmadan kalmana yardım eder. Ona ihtiyaç vardır çünkü o sana kullanıma hazır cevaplar sağlar ve sen onları kendi başına bulmak zorunda kalmazsın. Gerçekten zeki bir insan hiçbir ideolojiye tutunmayacaktır; niçin yapsın ki? O kullanıma hazır cevapların yükünü taşımayacaktır. O yeterince zekâya sahip olduğunu bilir, bu sayede hangi durum ortaya çıkarsa çıksın ona yanıt verebilecektir. Niçin geçmişten gereksiz yükler taşınsın? Onu taşımanın ne anlamı var? Ve aslında geçmişten ne kadar çok şey taşırsan, şimdiki ana o kadar az yanıt verebileceksin çünkü şimdiki an geçmişin tekrarı değildir, o her zaman yenidir; her zaman, her zaman yenidir. O asla eski değildir; bazen eskimiş gibi gözükür ama eski değildir, bazı temel farklar vardır. Hayat asla kendini tekrar etmez. O her zaman tazedir, her zaman yenidir, her zaman gelişir, her zaman keşfeder, her zaman yeni maceralara doğru yol alır. Senin kullanıma hazır eski cevapların yardımcı olmayacak. Aslında onlar seni engelleyecek; senin yeni durumu görmene izin vermeyecek. Durum yeni olacak ve cevapsa eski olacak. Bu yüzden sen hayatın içinde bu kadar aptal gözüküyorsun.

Fakat aptal kalmak ucuz gibi gelir. Zeki olmak çaba ister, zeki olmak gelişmek zorundasın demektir ve gelişmek acı vericidir. Zeki olmak devamlı olarak uyanık ve farkında olmak zorundasın demektir; uykuya dalamazsın, bir uyurgezer olarak yaşayamazsın. Ve zeki olmanın birkaç tehlikesi daha vardır.

Zeki olmak çok zordur çünkü aptal kalabalıklarla birlikte yaşamak zorundasın. Kör insanlarla yaşayıp gözlere sahip olmak tehlikeli bir durumdur; onların senin gözlerini yok etmesi kaçınılmazdır. Onlar sana tolerans gösteremez, sen onlar için bir tehditsin. Bu yüzden İsa çarmıha gerilir, Sokrates zehirlenir, Hallac-ı Mansur öldürülür, Sarmad'ın kafası koparılır. Bunlar yeryüzünde yaşamış olan en zeki insanlardı ve biz onlara karşı nazik olduk mu? Sokrat'ın zekâsındaki bir adam niçin öldürülmek zorundadır? O, dayanılmaz hale geldi. Onun varlığı o kadar tehdit edici hale geldi. Onun gözlerinin içine bakmak, aynaya bakmak demekti. Ve biz o kadar çirkiniz ki çirkin olduğumuzu kabul etmektense, çirkinliğini unutup aynayı yok etmek ve dünyadaki en güzel insan olduğu rüyasını tekrar yaşamaya başlamak daha kolaydır. Sokrates'i yok ettik çünkü o bir aynaydı. Dolayısıyla insanlar sıradan kalmanın, aptal kalmanın daha iyi olacağına karar verdi.

Daha bir gün önce bir haber okuyordum. İngiltere'deki bazı psikologlar büyük politikacıların, yüksek pozisyonlara gelene kadar zekâlarını çoktan kaybetmeye başlamış olduklarını keşfetmişler. Seksen dört yaşında bir adamın başbakan olduğunu bir düşün! Bu psikologlar tüm dünyayı, bunun tehlikeli olduğu konusunda uyarmıştır. Altmış, yetmiş, seksen yaşını geçmiş insanlar başbakan ve başkan oluyor. Bu dünya için tehlikeli çünkü onların çok fazla güçleri vardır ve çok az zekâları kalmıştır. Fakat bu psikologlar benim sana söylemek istediğim başka bir şeyin farkında değiller.

 Aslında bu insanlar artık zeki olmadıkları için başbakan ve başkan olmayı seçerler. İnsanlar zeki kişileri sevmez. İnsanlar kendi gibi gözüken, onlar gibi olan insanlardan hoşlanır; onların yabancı olmadıklarını hissederler. Zeki insanlar garip olacaktır. Sokrat'ı başbakan olarak seçecek herhangi bir ülke düşünemiyorum; imkânsızdır. O çok farklıdır, onun hayata yaklaşımı çok farklıdır, onun olayları kavrayışı çok derindir. Hiçbir ülke bunun bedelini ödeyemez ya da hiçbir ülke onu başbakan yapacak kadar cesur olamaz çünkü o kaos yaratır. O her şeyi baştan değiştirir çünkü her şeyin en baştan değişmesi gerekir. Bu çürümüş toplum toptan yok edilmelidir; ancak o zaman yeni bir toplum yaratılabilir. Restore etmenin yararı yoktur. Aynı eskimiş yıkıntıları yüzyıllardır restore edip duruyoruz. Artık destek yok, artık restorasyon yok, artık boya-badana yok! Gereken tek şey onu yerle bir etmek ve yeni bir toplum yaratmaya başlamak. Yeni bir insanlık meydana getirelim; Homo Novus.

 Yeni bir şey, yeni bir zihin, yeni bir bilinç doğuralım. İnsanlar donuk, ölü kimseleri iktidara getirir çünkü onlarla kendini güvende hissedersin. Ülkeler ortalama zekâda insanları iktidara seçer çünkü onlar, onların geleneklerini, göreneklerini, önyargılarını kurtaracaktır. Onların durumlarını koruyacaktır. Onları yok etmektense onları zenginleştirecek ve güçlendirecektir. Zeki olmayan insanları güçlü konumlara getirmek kesinlikle tehlikelidir. Ve o giderek daha tehlikeli hale geliyor çünkü onların daha çok ve daha çok gücü ve çok daha az zekâsı vardır. Fakat bu, neden böyle olur?

 Bunun ardında ince bir mantık var. İnsanlar değişmek istemez. Değişim zordur, değişim güç bir şeydir.

www.oshoturk.com

Tiversonus

#18
Kendine Karşı Dürüst Ol

Farkında olmalı ve senden ne istendiğini görebilmelisin, meydan okuma nedir? Zeki insan koşulların gereklerine göre davranır ve aptalsa önceden oluşturulmuş cevaplara göre davranır.

(...) Ben sana itaatsiz ol demiyorum. Diyorum ki, eğer itaat etmek canın istiyorsa et; itaat etmemek istiyorsa canın şayet, kendine karşı dürüst ol. Senin tek sorumluluğun kendine karşı olan sorumluluğundur, başkasına değil.

Zeki bir insan risk alır. O alttan alacağına ölmeye razıdır. Elbette gereksiz şeyler için kavga etmeyecektir; o, öze ilişkin olmayan şeyler için kavga etmeyecektir; ancak, esas şeyler söz konusu olduğunda boyun eğmeyecektir.

(...) Bir şeyi çok net bir şekilde anlaman gerekiyor: Bir emre uymak ve bir şeyi anlamak birbirine taban tabana zıt iki şeydir. Eğer bir şeyi anlayarak zekân tatmin olursa ve sen buna dayanarak bir şey yaparsan, dışardan bir emre uymuyorsun; sen kendi zekânı takip etmektesin.

Tiversonus

#19
EGO HEP YÜKSEK DAĞLARI İSTER

Ego hep yüksek dağları ister, küçük tepelerde rahat etmez. Hatta, bu bir eziyet olsa dahi, o bir tepecik değil Everest olmalıdır. Mutsuzluk, perişanlık sıradan olmamalıdır. Ego, sefaletinizin de olağanüstü olmasını arzular!

İnsanlar sebepsiz yere büyük problemler yaratmaya devam ediyorlar.Bugüne kadar binlerce insanla onların problemleri üzerine konuştum ve gerçek bir sorunla henüz karşılaşmadım. Tüm problemler yapmacık, uydurma -onlar olmadan kendini bomboş hissettiğinden, onları sen yaratıyorsun. Onlarsız yapacak bir şeyin yok, kavga edecek biri,gidecek bir yer yok. Bir gurudan diğerine, bir ustadan diğerine, bir psikiyatristten diğerine, bir gruptan diğerine... Aksi halde kendini boşlukta hisseder aniden hayatın anlamsızlaştıgını görürsün. Hayatın nasıl zor birşey olduğunu, büyüdüğünü hissetmek için sürekli problemler yaratır ve onlarla ölesiye mücadeleye girişirsin.

Ego sadece mücadelenin olduğu yerde vardır -bunu hatırla; sadece kavga ederken. Şayet sana "Gidip üç sinek öldür, aydınlanacaksın" desem, bana asla inanmazsın: "Üç sinek!'' Bu kadar kolay olmamalı. Bu akılcı görünmüyor... Halbuki "yedi yüz aslan öldürün" demiş olsam,
bundan çok daha fazla hoşlanırdın. Daha büyük problem, daha büyük mücadele... ki bu mücadele yoluyla egon büyür, yükseklere süzülür...

Sen problemleri yaratırsın. Problemler mevcut değildir.

Din adamları ve psikanalistler ve gurular -onlar çok mutlular, çünkü tüm ticaretleri sadece sana bağlı. Sen bir hiçten tepeler yaratıp, sonrada bu tepeleri yüksek dağlara dönüştürmesen, sana yardım edecek olan gurunun işlevi ne olacaktı? Önce yardım alabilecek bir şekle gelmelisin!

Gerçek ustalar ise başka bir şey söylüyorlar. Onlar "Lütfen ne yaptığına bir bak, yaptıklarının anlamsızlığına bir bak. Önce bir problem yaratıyor, sonra ona çözüm arayışlarına girişiyorsun. Sadece neden bu problemleri yarattığına bak, işin en başı; problemi oluşturmaya başladığın nokta çözümün ta kendisidir – yani onu hiç yaratmamak" diyorlar. Ancak bu sana hiç hitap etmeyecektir. Yapacak bir şey, mücadele yoksa aydınlanma da yok ! Satori ? Samadhi? Hiç biri yok! Çok derin bir huzursuzluk ve boşluk... Bunu artık ne ile dolduracaksın?

Senin hiçbir sorunun yok; sadece bu anlaşılmalıdır. Çünkü bunu anladığın anda yaratıcısı olduğun tüm problemlerinden sıyrılabilirsin. Onlara başka bir şekilde bak, daha derinden bir bakış onları küçültecektir. Bakmaya devam et, onlar da azar azar yok olmaya başlayacaklardır.Gözünü dikip bakmaya devam edersen ansızın orada hiçbir şey olmadığını göreceksin. Sadece boşluk... seni saran hoş bir boşluk. Yapacak bir şey yok, olacak bir şey yok çünkü zaten sen o'sun.

Aydınlanma başarılması gereken bir şey değildir, o sadece yaşanılacak bir şeydir. Ben sana "aydınlanmayı başardım" dediğimde kastettiğim şey onu yasamaya karar vermiş olduğumdur. Artık tamam! Ve o andan itibaren onu yaşamaya başlarım. O, artık problem
yaratmakla ilgilenmemeye karar vermektir, hepsi bu kadar! O artık anlamsız problemler ve çözümleriyle uğraşmaya son vermektir.

Tüm bu anlamsız isler senin kendinle oynadığın bir oyundur. Sen kendin saklanıyor ve sen kendin arıyorsun, her iki taraf da sensin. Ve bunu bil! Bunu söylediğimde gülme, bu gülünç bir şey değil, onu anla! Bu senin kendi oyunun, kendin saklanıyor ve yine kendinden,
kendini arayıp bulmasını bekliyorsun.

Kendinizi hemen şimdi bulabilirsin çünkü saklanan sensin. Ne zaman birisi gelip de "ben bir Buda olmak istiyorum" derse bu son derece anlamsızdır: O bir Buda. Bir Buda gelip "ben nasıl Buda olurum" diyorsa benim ne yapmamı bekliyorsun. " Sen kimi kandırıyorsun, sen
Budasın! derim...

Kendine gereksiz sorunlar yaratma. Onları nasıl büyüttüğünü, onları topaç gibi nasıl daha hızlı, daha hızlı çevirdiğini anlamak seni aydınlatacaktır. Ve ansızın tüm mutsuzluklarının üstüne çıkacaksın. Dünyanın tüm şefkatiyle birlikte...

Ego problemler ister. Şayet bunu bir anlarsan, bir kez derinden kavrarsan dağlar önce tepeciklere dönüşüp sonra da tamamen yok olacaklardır. Ve aniden bir boşluk oluşur; her yandan katıksız bir boşluk. Bu aydınlanmanın ne olduğudur - hiçbir problem olmadığının
derinden anlaşılması. Çözülecek bir problem olmadan ne yapacaksın?Hemen yaşamaya başlarsın. Yiyeceksin, uyuyacaksın, seveceksin, sohbet edeceksin, şarkı söyleyeceksin, dans edeceksin. Yapacak başka ne var ki? Bir tanrı oldun ve yaşamaya başladın!

Şayet insanlar biraz dans edebilseler, biraz daha şarkı söyleyebilseler, biraz daha çılgın olabilseler, enerjileri daha fazla akacak ve problemleri azar azar yok olacak. Bundan dolayı dans etmenin üzerinde bu kadar duruyorum. Sonuna kadar dans et, bırak tüm enerjin dans haline gelsin ve göreceksin ki başın yok ! Başındaki tüm sıkışıp kalmış enerjiler; hoş resimler ve figürler olarak etrafında hareket ediyor. Ve dans ederken öyle bir an gelir ki, vücudun artık katı bir madde değildir, elastik akışkan bir hale dönüşmüştür. Ve dans ederken öyle bir an gelir ki, sınırların artık belirgin değildir, eriyip kosmosla birleşmekte ve tüm sınırlar birbiriyle karışmaktadır. Artık herhangi bir problem yaratamazsın.

Yasa, dans et, ye. Uyu ve bunları mümkün olan tüm bütünlüğünle yap. Ve tekrar tekrar hatırla ki, her ne zaman kendini bir problem yaratırken yakalarsan, onu bırak.

Hemen!


OSHO

Tiversonus

#20
Coşku


Şayet depresyonundan, üzüntünden, mutsuzluğundan bahsedersen herkes ona inanır; bu doğal gözükür. Şayet mutluluğundan bahsedecek olursan hiç kimse sana inanmaz; bu hiç doğal gelmez.



İnsan zihninde kırk yıl araştırma yaptıktan —binlerce insanla çalışıp, binlerce rahatsızlık geçiren zihni gözlemledikten— sonra Sigmund Freud mutluluğun bir kurmaca olduğu sonucuna vardı: İnsan mutlu olamaz. En iyi ihtimalle bazı şeyleri biraz daha rahat hale getirebiliriz, hepsi bu. En iyi ihtimalle mutsuzluğu biraz azaltabiliriz, hepsi bu kadar. Ama mutluluk? İnsan olamaz.



Bu çok karamsar geliyor... ama insanlığa bakarsan bu tam olarak böyleymiş gibi gelir; görünen o ki bu bir gerçektir. Yalnızca insanoğlu mutsuz. Çok derinde bir şeyler yanlış gitmiş.



Bunu sana kendi otoriteme dayanarak söylüyorum: İnsanoğlu mutu olabilir, kuşlardan daha mutlu, ağaçlardan daha mutlu, yıldızlardan daha mutlu olabilir çünkü insanoğlu hiçbir ağacın, hiçbir kuşun, hiçbir yıldızın sahip olmadığı bir şeye sahip. Onun bilinci var.



Fakat, bilincin olduğunda iki alternatif vardır: Ya mutlu olabilirsin ya da mutsuz olabilirsin. O zaman bu senin seçimindir. Ağaçlar basitçe mutludur çünkü mutsuz olamazlar. Onların mutluluğu kendi seçimleri değildir; onlar mutlu olmak zorundadır. Onlar nasıl mutsuz olunacağını bilmezler, onlar için bir alternatif yoktur. Ağaçlarda cıvıldayan kuşlar mutlu olmayı seçtikleri için mutlu değildir; onlar basitçe mutludur çünkü başka bir var olma yöntemi bilmiyorlar. Onların mutluluğu bilinçsiz; sadece doğal.



İnsanoğlu muazzam bir şekilde mutlu olabilir ve muazzam bir şekilde mutsuz olabilir. Ve seçiminde özgürdür. Bu özgürlük risklidir; bu özgürlük çok tehlikelidir çünkü sen sorumlu hale gelirsin. Ve bu özgürlüğün başına bir şey gelmiştir, bir şey yanlış gitmiştir. İnsan bir şekilde baş aşağı duruyor.



İnsanlar meditasyon arayışı içinde. Meditasyona ihtiyaç vardır çünkü sen mutlu olmayı seçmedin. Mutluluğu seçersen meditasyona ihtiyaç yoktur. Meditasyon ilaç gibidir: Şayet hastaysan o zaman ilaca ihtiyaç vardır. Bir kez mutluluğu seçmeye başladıysan, bir kez mutlu olma kararı verdiysen, o zaman hiçbir meditasyona gerek yoktur. Meditasyon kendiliğinden gerçekleşmeye başlar.



Pek çok din vardır çünkü çok sayıda insan mutsuzdur. Mutlu bir insanın hiçbir dine ihtiyacı yoktur; mutlu bir insanın hiçbir tapınağa, kiliseye ihtiyacı yoktur çünkü mutlu bir insan için tüm evren bir tapınaktır, tüm varoluş bir kilisedir. Mutlu insan dinsel aktivitelerin peşinden gitmez çünkü onun tüm hayatı dinseldir. Mutlulukla ne yaparsan yap o bir duadır; işin bir ibadete dönüşür, nefesinin onun için yoğun bir zarafeti ve ihtişamı vardır.



Hayatına uyduğunda, büyük bir ahenk içerisinde ona uyum sağladığında ne yaparsan yap keyif alırsın ve o zaman mutluluk gerçekleşir. O zaman aniden meditasyonun seni takip ettiğini göreceksin. Eğer yaptığın işi seversen, o zaman, meditasyon halindesindir. O zaman hiçbir şey seni rahatsız etmez. Bir şeyler seni rahatsız ettiğinde, bu basitçe senin bu şeylerle aslında ilgili olmadığını gösterir.



Öğretmen çocuklara sürekli olarak, "Beni dinleyin! Dikkatinizi yoğunlaştırın!" deyip durur. Onlar dikkatli ama onlar başka bir şeye dikkat ediyorlar. Bir kuş okul binasının dışında tüm kalbiyle şarkı söylüyor ve çocuk kuşa dikkatini veriyor. Kimse dikkat etmediğini söyleyemez, kimse meditasyon halinde olmadığını söyleyemez, kimse derin bir konsantrasyon içinde olduğunu söyleyemez; o öyledir! Aslında o, öğretmeni ve öğretmenin karatahtada yapmakta olduğu aritmetiği tamamen unutmuştur. Çocuk tüm bunlardan tamamıyla habersizdir. O, kuş ve onun şarkısı tarafından tamamen ele geçirilmiştir. Fakat öğretmen, "Dikkatini yoğunlaştır! Ne yapıyorsun? Aklın başka yerlere gitmesin!" der.



Aslında öğretmen çocuğun ilgisini dağıtıyor! Çocuk dikkatli; o doğal olarak gerçekleşiyor. Kuşu dinlerken o mutlu. Öğretmen dikkatini dağıtıyor; öğretmen, "Dikkatini toplayamıyorsun" diyor. Öğretmen yalan söylüyor! Çocuk dikkatliydi. Kuş onun için daha cazipti, bu durumda o ne yapabilir ki? Öğretmen o kadar çekici değildi, aritmetiğin hiçbir cazibesi yoktu.



Bizler yeryüzüne matematikçi olalım diye gönderilmedik. Kuşlarla ilgilenmeyecek birkaç çocuk vardır; kuşların söylediği şarkının sesi giderek daha çok ve daha çok yükselebilir ve onlar karatahtaya dikkat etmeye devam edeceklerdir. Bu durumda aritmetik onlar içindir. O zaman onların bir meditasyonu vardır. Matematiğe sıra geldiğinde gerçekleşen doğal bir meditasyon hali vardır.



Aklımız doğal olmayan şeylerle meşgul: para, prestij, güç. Kuşları dinlemek sana para vermeyecek. Kuşları dinlemek sana güç, prestij vermeyecek. Bir kelebeğe bakmak sana ekonomik olarak, politik olarak, sosyal olarak yardım etmeyecek. Bu şeyler kârlı değil fakat bunlar seni mutlu eder.



Gerçek bir insan kendisini mutlu eden şeylerle hareket etme cesaretini gösterir. Eğer fakir kalırsa, fakir kalır; bu konuda bir şikâyeti yoktur, bir garezi yoktur. "Ben kendi yolumu seçtim; ben kuşları ve kelebekleri ve çiçekleri seçtim. Zengin olamam, bunda bir sorun yok! Ben zaten zenginim çünkü mutluyum" der. Fakat insanoğlu tepetakla olmuştur.



Şunu okuyordum:

İhtiyar Ted nehrin kıyısında oltasına tek bir balık vurmadan saatlerdir oturmaktaydı. Şişelerce bira ve sıcak Güneş'in karışımı uykuya dalmasına neden olmuştu ve güçlü bir balık oltaya takılıp misinaya kuvvetle vurduğunda tamamıyla hazırlıksızdı. Tamamen dengesiz bir şekilde yakalanmıştı ve toparlanamadan kendisini nehirde buluverdi.



Küçük bir çocuk tüm olan biteni büyük bir ilgiyle izlemekteydi. Adam sudan çıkmaya uğraşırken babasına dönüp sordu, "Baba bu adam mı balığı tutuyor yoksa balık mı adamı yakalıyor?"



İnsan tamamen tepetakla olmuştur. Balık seni tutuyor ve çekiyor; sen balığı tutmuyorsun. Nerede parayı görürsen, artık kendin değilsin. Nerede gücü, prestiji görürsen, artık kendin değilsin. Nerede saygınlığı görürsen, artık kendin değilsin. Aniden her şeyi unutuyorsun. Hayatının özünde taşıdığı değerleri; mutluluğunu, coşkunu, sevincini unutuyorsun. Her zaman dışarıdan bir şeyi seçiyorsun ve içinden bir şeyle onun pazarlığını yapıyorsun. Dıştakini elde edip içtekini kaybediyorsun.
Fakat, ne yapacaksın? Tüm dünyayı ayaklarının altına almış ve kendini kaybetmişsen, dünyanın tüm zenginliklerini fethetmiş ve kendi içsel hazineni kaybetmişsen, zenginliklerinle ne yapacaksın? Perişanlık budur.



Sadece tek bir şeyi öğrenebilirsen ki bu tek şey kendi içsel güdülerinin, kendi içsel yazgının farkında olmak, tetikte olmaktır. Onu hiç gözünün önünden kaçırma, yoksa mutsuz olacaksın. Ve mutsuz olduğunda insanlar, "Meditasyon yap ve mutlu olacaksın," diyecekler. Onlar şöyle der, "Dua et mutlu olacaksın; tapınağa git, dindar ol, bir Hıristiyan ya da Hindu ol ve mutlu olacaksın." Tüm bunlar saçmalık. Mutlu ol ve meditasyon onu takip edecek. Mutlu ol ve dindarlık onu takip edecek. Mutlu olmak temel koşuldur.



Fakat insanlar sadece mutsuz olduklarında dindar olurlar; o zaman onların dini sahtedir. Neden mutsuz olduğunu anlamaya çalış. Pek çok insan bana gelip mutsuz olduklarını söylerler ve benden onlara bazı meditasyonlar vermemi isterler. Öncelikle, temel olan şey, neden mutsuz olduğunu anlamaktır diyorum sana. Şayet mutsuzluğunun bu temel nedenlerini ortadan kaldırmazsan, meditasyon yapabilirsin ama bunun pek bir yararı olmayacaktır çünkü temel neden orada duracak.



Bir kimse çok güzel bir dansçı olabilirdi ve şimdi o yığılmış dosyaların ardında bir ofiste oturuyor. Dans için bir olasılık yok. Bir kimse yıldızların altında dans etmenin tadını çıkartabilirdi ama o banka hesabını çoğaltmaktan başka bir şey yapmıyor. Ve bu insanlar mutlu olmadıklarını söylüyorlar: "Bana yapacağım bir meditasyon ver."



Verebilirim ama bu meditasyon ne kazandıracak? Ne yapması bekleniyor ki? Onlar aynı kişi olarak kalacak; para biriktiren, piyasada rekabet eden... Meditasyon biraz daha rahatlamada onlara yardımcı olabilir, hatta bu sayede tüm bu saçmalıkları daha da iyi yapabilirler.



Bir mantrayı tekrar edebilirsin, belirli bir meditasyonu yapabilirsin; orada-burada sana biraz yardımı dokunabilir ama o sadece her ne isen o olarak kalmana yardım edebilir. Bu bir dönüşüm değildir.



O yüzden benim yaklaşımım hakikaten cesur olanlar, gözü pek olanlar, yaşam kalıplarını değiştirmeye hazır olanlar, her şeyi riske etmeye hazır olanlar içindir. Çünkü aslında riske edeceğin hiçbir şey yok; sadece mutsuzluğun, sefaletin. Fakat insanlar bunlara bile yapışırlar.



Şöyle bir öykü duydum:

Çok uzaklardaki bir eğitim kampında acemi erlerden oluşma bir müfreze yakıcı Güneş altında yapılan bir günlük yürüyüşten sonra çadırlarına geri dönmüştü.

"Ne hayat ama!" dedi askerin biri. "Herhangi bir yerden kilometrelerce uzakta, kendisini Hun İmparatoru Atilla zanneden bir çavuş, kadın yok, içki yok, izin yok ve tüm bunların üzerine bir de botlarım iki numara küçük geliyor."

"Dostum buna katlanmak istemiyorsan, niçin başka bir çift giymiyorsun ki?" dedi komşusu.

"Mümkün değil. Onları çıkartmak sahip olduğum tek zevk."

Riske edecek başka neyin var? Sadece sefaletin. Sahip olduğun tek zevk onun hakkında konuşmak. Sefaleti hakkında konuşan insanlara bir bak, ne kadar mutlu oluyorlar! Onun için para harcıyorlar; psikanaliste kendi perişanlıklarından bahsetmeye gidiyorlar, bunun için para ödüyorlar! Birisi dikkatlice dinliyor ve onlar çok mutlular.



İnsanlar mutsuzluklarından tekrar tekrar bahsediyorlar. Hatta abartıyorlar, süslüyorlar, olduğundan daha büyük gösteriyorlar. Onu gerçekte olduğundan daha büyük hale sokuyorlar. Niçin? Riske ettiğin sadece sefaletin, başka bir şey değil ama insanlar bilinene, tanıdık olana yapışırlar. Bildikleri tek şey mutsuzluk; hayatları bu. Kaybedecek bir şey yok ama onu kaybetmekten çok korkuyorlar.



Bana göre ilk olarak mutluluk gelir, coşku gelir. İlk olarak kutlayıcı bir tavır gelir. İlk önce hayatı onaylayan bir felsefe gelir. Tadını çıkart! Şayet işinden tat almıyorsan değiştir. Bekleme! Çünkü beklediğin tüm zamanlarda Godot'yu bekliyorsun ve Godot hiçbir zaman gelmeyecek. Kişi basitçe bekler ve hayatını boşa harcar. Kim için, ne için bekliyorsun?



Şayet hayatındaki belirli bir kalıptan mutsuz olduğun gerçeğini görebilirsen; bu durumda tüm eski gelenekler senin yanlış olduğunu söylerler. Ben ise kalıbın yanlış olduğunu söylemek isterim. Vurgudaki farklılığı anlamaya çalış. Sen değil, sadece senin kalıbın; öğrendiğin yaşama tarzı yanlış. Öğrendiğin ve kendinin olarak kabul ettiğin güdüler senin değil; onlar senin yazgını hayata geçirmiyor. Onlar senin tohumuna karşı; onlar senin özüne karşı çalışıyor.



Unutma: Kimse senin için karar veremez. Onların tüm emirleri, onların tüm düzenleri, onların tüm ahlakı seni sakatlamaya hizmet ediyor. Kendi kendine karar vermek zorundasın, hayatını kendi ellerine almak zorundasın. Aksi taktirde hayat senin kapını çalmaya devam eder ve sen asla orada olmazsın; her zaman başka bir yerdesindir.
Şayet bir dansçı olacak idiysen, hayat bu kapıdan gelir çünkü hayat şimdiye kadar bir dansçı olmuş olman gerekir diye düşünür. Bu kapıyı çalar ama sen orada değilsin; sen bir bankacısın. Hayatın senin bir bankacı olacağını bilmesi nasıl beklenir? Hayat sana doğanın senin olmanı istediği yoldan gelir; o sadece bu adresi bilir ama sen asla orada bulunmadın, sen başka bir yerdesin, başka birisinin maskesi altında, başka birisinin kıyafetlerine bürünmüş olarak, başka birisinin adı altında gizleniyorsun. Varoluş seni aramaya devam edip duruyor. O senin adını biliyor ama sen bu ismi unutmuş durumdasın. O senin adresini biliyor ama sen bu adreste hiç yaşamadın. Dünyanın aklını çelmesine izin verdin.



"Dün gece rüyamda bir çocuktum," diyordu Joe, Al'a, "ve Disneyland'daki her şey için geçerli olan serbest geçiş kartım vardı.
Oğlum öyle güzel vakit geçirdim ki! Hangisine bineceğimi seçmek zorunda değildim; ben de hepsine bindim."

"Bu ilgi çekici," dedi arkadaşı. "Ben de çok canlı bir rüya gördüm dün gece. Rüyamda güzel bir sarışın kapımı çaldı ve arzusuyla beni baştan çıkardı. Sonra tam başlamak üzereydik ki, başka bir ziyaretçi, muhteşem bir vücuda sahip çok çekici bir kumral içeri girdi ve o da beni istedi!"

"Vay be," diye araya girdi Joe. "Oğlum, orada olmak isterdim! Niçin beni çağırmadın?"

"Çağırdım," diye yanıtladı Al. "Ve annen senin Disneyland'da olduğunu söyledi."



Yazgın seni sadece bir şekilde bulabilir ve bu da varoluşun olmanı istediği; senin manevi olarak çiçek açmandır. Kendi özünü, kendi doğallığını bulamadığın sürece mutlu olamazsın. Ve mutlu olamazsan meditasyon haline giremezsin.



Meditasyonun mutluluk getirdiği fikri insanların aklına neden gelmiştir? Aslında, nerede mutlu bir insan bulsalar, her zaman meditasyon halinde bir zihin bulmuşlardır; bu iki şey birbiriyle özdeşleşmiştir. Ne zaman güzel, meditasyon haliyle çevrelenmiş bir kişi bulsalar, her zaman için bu kişinin muazzam bir biçimde mutlu olduğunu; ışıldadığını, büyük bir mutlulukla titreşimler yaydığını bulgulamışlardır. Onlar özdeşleşti.



İnsanlar meditasyon halinde olduğunda mutluluğun geldiğini düşündü.



Oysa bunun tam tersi geçerlidir: Meditasyon sen mutlu olduğunda gelir. Ama mutlu olmak zordur ve meditasyonu öğrenmekse kolaydır. Mutlu olmak hayatındaki keskin bir değişiklik; ani bir değişiklik demektir çünkü kaybedecek zaman yoktur. Ani bir değişim, bir kopuş, geçmişle bir devamsızlık. Ani bir yıldırım çarpması ve geçmişin için ölürsün ve her şeye taptaze olarak, ABC'den başlarsın. Anne-baban tarafından, toplumun tarafından, devletin tarafından hiçbir kalıba uyman dayatılmamış olsaydı yapacak olduğun gibi; aklını çelecek hiç kimse olmamış olsaydı yapacak olduğun gibi, o zaman büyük ihtimalle yapmış olacak olduğun gibi hayatına yeniden başlarsın. Ama aklın çelindi.

Sana dayatılan tüm bu kalıpları bırakmak zorundasın ve kendi içsel alevini bulmak zorundasın.


OSHO[/font=Times New Roman]

Tsunami

#21
Ahmak Uyur


Uyanıklık hayata giden yoldur.
Ahmak zaten ölüymüşçesine uyur
ama usta uyanıktır ve sonsuza dek yaşar.
O izler. O berraktır.
Ne mutlu ona! Uyanık olmanın hayat olduğunu gördüğü için.
Ne mutlu ona ki uyanmışların yolunu takip eder.
Mutluluk ve özgürlük arayışında büyük bir sebatla meditasyon yapar.

— Gautama Buda'nın "Dhammapada" isimli kitabından.


Herkes uyur, yani herkes aptaldır. Hakarete uğramış hissetme. Gerçekler olduğu gibi ortaya konulmalıdır. Uykuda yaşıyorsun; o yüzden tökezliyorsun, yapmak istemediğin şeyleri yapıp duruyorsun. Yapmamaya karar verdiğin şeyleri yapıp duruyorsun. Doğru olmadığını bildiğin şeyleri yapmaya devam ediyorsun ve doğru olduğunu bildiğin şeyleri yapmıyorsun.

Bu nasıl mümkün olabilir? Neden dosdoğru yürüyemiyorsun? Neden sürekli yan yolların tuzağına düşüyorsun? Neden sürekli yanlış yola sapıyorsun?

Çok güzel sesi olan genç bir adamdan, bu gibi durumlarda hep utangaçlık yaşadığını söylemesine ve yalvarmasına rağmen bir törendeki gösteride oyunculuk yapması istenir. Çok basit olacağı ve sadece bir satır konuşacağı konusunda söz verilir: "Buraya bir öpücük almaya ve savaşa katılmaya geldim. Ahhh! Bir tüfeğin ateş ettiğini duyuyorum." deyip sahneden çıkacaktır.

Oyun oynanırken son anda giymek zorunda bırakıldığı, üzerine yapışmış dapdar binici pantolonu yüzünden utana sıkıla sahneye çıkar ve artık bembeyaz elbisesiyle bahçedeki banka uzanmış kendisini bekleyen güzel kadın kahramanın önüne geldiğinde sinirleri iyice gerilir. Gırtlağını temizleyip, bağırarak der ki; "Paçanı öpmeye geldim — yok! — öpücük almak ve at arabasında osurmak — yani savaşa katılmak demek istiyorum! Ahhh! Fokurdayan bir çaydanlık duyuyorum — yok! — kıkırdayan bir çukur, zonklayan bir bok. Ohh, yarasaboku, fareboku, bok yağsın hepinizin üstüne! Bu lanet olası oyunda oynamayı zaten ta başından hiç istememiştim!"

Olan şey bu. Yaşamını izle; yaptığın her şey o kadar kafa karıştırıcı, o kadar kafanı karıştırıyor ki. Hiç netliğin yok, hiçbir algılaman yok. Uyanık halde değilsin. Göremezsin, duyamazsın; elbette ki duyabilecek kulakların var ama içerde onu anlayacak kimse yok. Kesinlikle gözlerin var ve görebilirsin ama içerde kimse mevcut değil. O yüzden gözlerin görmeye, kulakların duymaya devam ediyor ama hiçbir şey anlaşılmıyor. Ve her adımda tökezliyorsun, her adımınla yanlış bir şey yapıyorsun. Ve hâlâ farkında olduğuna inanmaya devam ediyorsun.

Bu fikri tamamen bırak. Onu bırakmak çok büyük bir sıçramadır, çok büyük bir adımdır çünkü bir kez "Ben farkındayım" fikrini bırakırsan farkında olmak için araçlar ve yöntemler aramaya başlayacaksın. Bu durumda içinde yer etmesi gereken ilk şey uykuda, tamamen uykuda olduğundur.

Modern psikoloji önemli birkaç şey keşfetti; bunlar sadece entelektüel olarak bulgulanmış olsa da yine de iyi bir başlangıçtır. Entelektüel olarak keşfedilebildiğine göre, sonradan, yakın bir zamanda varoluşsal olarak da deneyimlenecektir.

Freud çok büyük bir öncüdür; elbette ki bir Buda değildir ama hâlâ çok önemli bir adamdır çünkü insanın içinde çok büyük bir bilinçaltının gizli olduğu fikrinin insanlığın çoğunluğunca kabul edilmesini sağlamış ilk kişidir. Bilinçli zihin yalnızca onda birdir ve bilinçaltı zihin bilinçten dokuz kat daha büyüktür.

Sonra onun takipçisi olan Jung daha da ileriye gitti, biraz daha derine indi ve kolektif bilinçaltını keşfetti. Bireysel bilinçaltının ötesinde kolektif bir bilinçaltı mevcuttur. Artık mevcut olan bir şeyi daha keşfedecek birilerine daha ihtiyaç var ve umut ediyorum ki er ya da geç sürmekte olan psikolojik araştırmalar onu; kozmik bilinçaltını keşfedecektir. Budalar ondan hep bahsetmiştir.

Bu durumda biz son derece kırılgan bir şey olan, varlığının çok küçük bir parçası olan bilinçli zihin üzerine konuşabiliriz. Bilinçli zihnin arkasında bilinçaltı zihin vardır; belirsizdir. Onun fısıltılarını duyabilirsin ama ne olduğunu çıkaramazsın. O her zaman bilincin ardında durup onun iplerini çekmektedir. Üçüncüsü ise sadece rüyalarında yahut uyuşturucu kullandığında karşına çıkan bilinçsiz zihindir. Sonra kolektif bilinçaltı gelir. Onunla sadece kendi bilinçaltı zihnin içinde çok derin araştırmalara girecek olursan karşılaşırsın; ancak o zaman kolektif bilinçaltıyla karşılaşırsın. Ve hatta daha da ileri gidersen, daha derine inersen kozmik bilinçaltına geleceksin. Kozmik bilinçaltı doğadır. Kozmik bilinçaltı bugüne kadar yaşamış olan tüm insanlıktır; o senin bir parçandır.

Bilinçaltı, toplumun sende bastırdığı, ifade etmene izin vermediği, senin bireysel bilinçaltındır. Dolayısıyla geceleyin arka kapıdan rüyalarına girer.

Ve bilinçli zihin... Ben onu sözde bilinçli zihin olarak adlandıracağım çünkü lafta kalır. O kadar zayıftır ki, sadece yanıp sönen bir ışık gibidir ama sadece yanıp sönmesine rağmen yine de önemlidir çünkü tohuma sahiptir; tohumlar da her zaman küçüktür. Muhteşem bir potansiyeli vardır. Artık yepyeni bir boyut açılmakta. Nasıl Freud bilincin altında bir boyut açtıysa, Sri Aurobindo da bilincin üzerindeki boyutları açmıştır. Freud ve Sri Aurobindo bu çağın en önemli iki kişisidir. Her ikisi de entelektüeldir; ikisi de uyanmış kişiler değildir ama insanlığa muhteşem hizmetleri dokunmuştur. Bizlerin yüzeyde göründüğümüz kadar küçük olmadığımızı ve bu yüzeyin muhteşem derinlikler ve yükseklikler sakladığını entelektüel olarak anlamamızı sağlamışlardır.

Freud derinliklere gitti, Sri Aurobindo yüksekliklere ulaşmaya çalıştı. Sözde bilinçli zihnimizin üzerinde gerçek bilinçli zihnimiz vardır: Bu sadece meditasyonla elde edilebilir. Sıradan bilinçli zihne meditasyon eklendiğinde, sıradan bilinçli zihin artı meditasyon olduğunda gerçek bilinçli zihin halini alır.

Gerçek bilinçli zihnin ötesinde süperbilinçli zihin vardır. Meditasyon yaptığında sadece bir anlığına onu yaşarsın. Meditasyon karanlıkta el yordamıyla ilerlemektir. Evet, bazı pencereler açılır ancak tekrar ve tekrar olduğun yere geri dönersin. Süperbilinçli zihin samadhi demektir; kristal berraklığında bir algılamaya sahip olmuşsundur, tümleşik bir farkındalığa ulaşmışsın demektir. Artık onun altına düşemezsin; o senindir. Uykuda bile seninle kalacaktır.

Süperbilincin ötesinde kolektif süperbilinç vardır; kolektif süperbilinç dinlerde "tanrı" olarak bilinen şeydir. Ve kolektif süperbilincin ötesinde tanrıların dahi ötesine geçen kozmik süperbilinç vardır. Buda onu nirvana olarak adlandırır. Mahavira onu kaivalya olarak adlandırır, Hindu mistikler ona moksha demişlerdir; sen ona hakikat diyebilirsin.

Bunlar varlığının dokuz halidir. Ve sen varlığının sadece çok küçük bir köşesinde yaşıyorsun; küçücük bilinçli zihninde. Bu sanki birisinin bir sarayı varken onu tamamen unutup sundurmada yaşamaya başlaması ve bunun hepsi olduğunu düşünmesi gibi bir şey.

Freud ve Sri Aurobindo'nun her ikisi de öncüdür, filozoftur, birer entelektüel devdir ancak her ikisi de muhteşem bir tahmin işi yürütmektedir. Öğrencilere Bertrand Russell'ın, Alfred North Whitehead'in, Martin Heidegger'in, Jean-Paul Sartre'ın felsefesini öğretmektense Sri Aurobindo hakkında bir şeyler öğretilse çok daha iyi olurdu çünkü o bu çağın en büyük felsefecisidir. Fakat o akademik dünya tarafından tamamen göz ardı edilmiş, ihmal edilmiştir. Bunun nedeni Sri Aurobindo'yu okumak dahi sana farkında olmadığını hissettirecek olmasıdır. Ve kendisi dahi henüz bir Buda olmamıştır ama yine de sende utanç yaratır. Eğer o doğruysa, o zaman sen ne yapıyorsun? O halde neden varlığının yüksekliklerini keşfetmiyorsun?

Freud çok büyük bir dirençle kabul edildi ama sonunda kabul gördü. Sri Aurobindo henüz kabul dahi edilmedi. Aslına bakılırsa ona karşı dahi çıkılmamıştır; o yalnızca görmezden gelinmiştir. Ve nedeni çok açıktır. Freud senden düşük seviyedeki bir şeyden bahseder; bu utanç verici bir şey değildir. Bilinçli olduğunu ve bilincinin altında bilinçaltının, bilinç dışının ve kolektif bilinçaltının olduğunu bilmek seni iyi hissettirir. Ama bu hallerin hepsi senden aşağıdadır; sen tepedesin, kendini iyi hissedebilirsin. Ancak Sri Aurobindo'yu öğrenirsen utanç duyarsın, aşağılanmış hissedersin çünkü senden daha yüksek haller mevcuttur. Ve insanın egosu kendisinden daha yüksekte bir şey olduğunu hiçbir zaman kabullenmek istemez. İnsan her zaman kendisinin zirve, doruk, Gourishankar, Everest olduğuna; kendisinden daha yüksek bir şey olmadığına inanmak ister...

Ve kendi krallığını reddetmek, kendi yüksekliklerini reddetmek iyi hissettirir; kendini çok iyi hissedersin. Bunun aptallığına bir bak.

Buda haklı. Diyor ki: "Ahmak zaten ölüymüşçesine uyur ama usta uyanıktır ve sonsuza dek yaşar."

Farkındalık ölümsüzdür, ölümü hiç bilmez. Sadece farkında olmamak ölür. Demek ki bilinçsiz olarak, uykuda kalırsan yeniden ölmen gerekecek. Tüm bu tekrar tekrar ölmek ve doğmak perişanlığından kurtulmak istersen tamamen uyanık hale gelmen gerekecek. Bilinçte yükseklere daha yükseklere ulaşman gerekecek.

Ve bu şeyler entelektüel temelde kabul edilmesi gereken şeyler değildir; bu tür şeyler yaşantısal hale gelmek zorundadır, bu tür şeyler varoluşsal hale gelmek zorundadır. Sana felsefi olarak ikna olman gerekiyor demiyorum çünkü felsefi kanaatler hiçbir şey getirmez, hasadı yoktur. Gerçek hasat yalnızca sen kendini uyandırmak için büyük bir gayret sarf ettiğinde gerçekleşir.

Ancak bu entelektüel haritalar sende bir arzu uyandırabilir, bir istek yaratabilir. Potansiyelin, mümkün olanın farkına varmanı sağlayabilir; senin göründüğün şey olamadığın, çok daha fazlası olduğunu fark etmeni sağlayabilir.

Ahmak zaten ölüymüşçesine uyur ama usta uyanıktır ve sonsuza dek yaşar.
O izler. O berraktır.

Basit ve güzel ifadeler. Hakikat her zaman basittir ve her zaman güzeldir. Şu ifadelerin basitliğine bak... Ama o kadar çok şey içeriyorlar ki. Sözcükler içerisinde sözcükler, sonsuz sözcükler: O izler. O berraktır.

Öğrenilmesi gereken tek şey izleyiciliktir. İzle! Yaptığın tüm eylemleri izle. Zihninden geçen her düşünceyi izle. Seni ele geçiren tüm arzuları izle. Küçücük hareketlerini bile; yürümeyi, konuşmayı, yemeyi, duş almayı izle. Her şeyi izlemeyi sürdür. Her şeyin izlemek için bir fırsat olmasını sağla.

Mekanik bir şekilde yeme, kendini tıka basa doldurmaya devam etme; çok farkında ol. Çok iyi çiğne ve fark et... Ve bu ana kadar ne kadar çok şeyi kaçırmış olduğuna şaşıracaksın çünkü her ısırık sana müthiş bir tatmin verecek. Farkında olarak yiyecek olursan yiyecekler daha bir lezzetli hale gelecek. Sıradan yiyecekler dahi farkında olursan lezzetli olur; farkında değilsen en lezzetli yiyeceği bile yesen tadı olmayacaktır çünkü fark edecek kimse yoktur. Kendini sadece tıkayıp durursun. Yavaşça ye, farkında olarak; her ısırığın tadına varılmalı, çiğnenmeli.

Kokla, dokun, meltemi ve güneş ışınlarını hisset. Aya bak ve farkındalığın dingin havuzu ol ve ay muhteşem güzelliğiyle üzerinde yansıyacaktır.

Yaşamın içine sürekli farkında olarak katıl. Tekrar ve tekrar unutacaksın. Bu yüzden kendini harap etme; bu doğaldır. Milyonlarca hayattır farkındalığı hiç denemedin, bu nedenle sürekli olarak, defalarca unutman çok basit ve doğal bir şey. Ama hatırladığın anda tekrar izle.

Bir şeyi aklından çıkarma: İzlemeyi unuttuğunu anımsadığında üzülme, pişmanlık duyma yoksa yeniden vakit kaybediyorsun. Kendini harap etme: "Yine kaçırdım." "Ben bir günahkârım" diye hissetme. Kendini lanetlemeye başlama çünkü bu yalnızca vakit kaybıdır. Geçmiş için hiçbir zaman pişmanlık duyma! Anda yaşa. Unutmuşsan ne olmuş? Doğaldı bu; bu bir alışkanlık halini almıştı ve alışkanlıklar çok zor ölür. Ve bu alışkanlıklar bir tek hayatta özümsenmedi; bu alışkanlıklar milyonlarca hayatta özümsendi. Dolayısıyla birkaç anlığına dahi farkında kalabilirsen şükran duy. Bu çok az anlar dahi beklenenden çok daha fazlasıdır.

O izler. O berraktır.

Ve izlediğinde bir berraklık ortaya çıkar. Niçin berraklık izlemekten doğar? Daha çok farkında oldukça tüm telaşın giderek yavaşlar. Daha zarif hale gelirsin. İzledikçe geveze zihnin daha az gevezelik yapar çünkü gevezelik haline gelen enerjin dönüşür ve farkındalık halini alır; o aynı enerjidir! Artık giderek daha fazla enerji farkındalığa dönüşür ve zihin besinini elde edemez. Düşünceler giderek incelmeye başlayacaktır, kilo kaybedecektir. Yavaş yavaş ölmeye başlayacaklar. Ve düşünceler ölmeye başladıkça berraklık ortaya çıkar. Artık zihnin bir ayna haline geldi.

Ne mutlu ona! Ve bir kimsede berraklık varsa o kişi mutludur. Kafa karışıklığı sefaletin kökündeki nedendir; mutluluğun temelleri ise berraklıktadır.

Ne mutlu ona! Uyanık olmanın hayat olduğunu gördüğü için.

Ve artık o bilir ki ölüm yoktur çünkü uyanık olmak hiçbir zaman yok edilemez. Ölüm geldiğinde onu da izleyeceksin. İzleyerek öleceksin; izlemek ölmeyecek. Bedenin kaybolacak, toza toprağa karışacak ama farkındalığın kalacak; kozmik bütünün bir parçası olacak. Kozmik bilinç haline gelecek.

Böyle anlarda Upanishadları yazanlar "Aham brahmasmi — ben kozmik bilincim," diye ilan ederler. Bu tür durumlarda Hallac-ı Mansur "En-el hak! — ben hakikatim!" demiştir. Bu yükseklikler senin doğuştan sahip olduğun haklardır. Şayet onları elde edemezsen sadece sen sorumlusun, başka hiç kimse değil.

Ne mutlu ona! Uyanık olmanın hayat olduğunu gördüğü için.
Ne mutlu ona ki uyanmışların yolunu takip eder.
Mutluluk ve özgürlük arayışında büyük bir sebatla meditasyon yapar.

Bu sözleri çok dikkatle dinle. Büyük bir sebatla... Kendini uyandırmak için tüm gayretini ortaya koymazsan bu gerçekleşmeyecek. Kısmi gayret boşunadır. Şöyle-böyle olamazsın, ılık olamazsın. Bunun bir yararı olmaz. Ilık su buharlaşamaz ve uyanık olmak için yapılacak ılık gayretler başarısızlığa mahkûmdur.

Dönüşmek sadece sen tüm enerjini ona verdiğinde gerçekleşir. Yüz santigrat derecede kaynadığın zaman buharlaşırsın, o zaman simyasal değişiklik gerçekleşir. O zaman yükselmeye başlarsın. Hiç gözlemlemedin mi? Su aşağı doğru akar ama buhar yukarı doğru yükselir. Tamamen aynı şey olur: Bilinçsizlik aşağı doğru gider, bilinç yukarı doğru.

Ve bir şey daha: Yukarı doğru içe doğru ile eşanlamlıdır ve aşağı doğru da dışa doğruyla eşanlamlı. Bilinç içeri doğru gider, bilinçsizlik dışa doğru gider. Bilinçsizlik senin başkalarıyla; şeylerle, insanlarla ilgilenmeni sağlar ama her zaman başkalarıdır ilgilendiğin. Bilinçsizlik seni tamamen karanlıkta tutar; gözlerin her zaman başkalarına odaklanır. O bir çeşit dışsal alan yaratır, seni dışadönük yapar. Bilinç içsel alan yaratır. O seni içedönük yapar, seni içeriye doğru, derine daha derine götürür.

Derine ve daha derine aynı zamanda yükseğe ve daha yükseğe demektir; ikisi eşzamanlı olarak gelişir, tıpkı bir ağacın gelişmesi gibi. Sen sadece onun yükseğe doğru gittiğini görürsün, köklerin aşağı doğru gittiğini görmezsin. Ama öncelikle köklerin aşağı doğru gitmesi gerekir, ancak o zaman ağaç yukarı doğru yükselir. Şayet bir ağaç göğe ulaşmak isterse en alta köklerini göndermek zorunda kalacaktır, mümkün olan en düşük derinliklere. Ağaç her iki yönde de eşzamanlı olarak büyür. Tamamıyla aynı şekilde bilinç de yukarı doğru yükselir ... aşağı doğru köklerini senin varlığının içine gönderir.


FARKINDALIK KITABINDAN
OSHO

 

Tiversonus

#22
Başkaldırmak Hakiki Dindarlıktır

Başkaldıran bir insan geçmiş tarafından koşullandırılmış bir robot gibi yaşamaz.

Din, toplum, kültür...düne ait olan hiçbir şey onun yaşam tarzına, onun yaşam biçimine herhangi bir şekilde karışmaz.

Bireysel olarak yaşar; bir çarkın dişlisi olarak değil, organik bir bütünlük olarak. Yaşamı bir başkası tarafından değil, kendi aklı tarafından yönlendirilir. Yaşamının özündeki güzel koku, özgürlüğün kokusudur; sadece özgürlük içinde yaşamakla kalmaz, geri kalan herkesin de özgürlük içinde yaşamasına izin verir. Kimsenin onun hayatına karışmasına izin vermez; o da kimsenin hayatına karışmaz. Onun için özgürlük nihaî değerdir ve yaşam o kadar kutsaldır ki onun için her şeyi, sorumluluğu, statüyü hatta yaşamın kendisini bile kurban edebilir.

Tanrı, geçmişteki sözde inançlı insanlar için neyse, özgürlük de onun için öyledir. Özgürlük onun tanrısıdır.

İnsanoğlu asırlarca koyun gibi, bir kalabalığın parçası olarak, onun geleneklerine, kurallarına uyarak, eski kutsal yazıları ve eski disiplinleri takip ederek yaşadı. Ama bu şekilde bir yaşam tarzı bireylik-karşıtı idi; eğer sen bir Hıristiyan isen birey olamazsın; eğer sen bir Hindu isen birey olamazsın.

Başkaldıran insan tamamen kendi ışığına göre yaşayan ve özgürlüğe verdiği esas değer için gerideki her şeyi riske eden kişidir.

Başkaldıran insan çağdaş insandır. Kalabalıklar çağdaş değildir.

Hindular beş ya da on bin yıllık kutsal yazıtlara inanırlar. Bu diğer dinlerde de böyle; ölüler yaşayanlara hükmediyor.

Başkaldıran ölülere isyan eder, yaşamını kendi ellerine alır. Yalnız olmaktan korkmaz; tam tersine, yalnızlığını en kıymetli hazinelerden biri olarak düşünür ve ondan zevk alır. Kalabalık sana ruhun pahasına güvence ve güvenlik duygusu verir. O seni esir eder. Sana nasıl yaşayacağına, ne yapacağına, ne yapmayacağına dair kurallar koyar.

Dünyanın her yerinde, her dinde on emir benzeri bir şey vardır ve bunlar geleceğin nasıl olacağını, gelecekte insan bilincinin nasıl olacağını bilmeyen kişiler tarafından verilmiştir. Bu tıpkı küçük bir çocuğun, gençliğin ne demek olduğunu, yaşlılığın ne demek olduğunu, ölümün ne demek olduğunu bilmeden senin tüm yaşam öykünü yazmasına benzer.

Tüm dinler ilkeldir, hamdır ve onlar yaşamını şekillendirir. Doğal olarak tüm dünya sefaletle doludur: Senin kendin olmana izin verilmez.

Her kültür senin sadece bir karbon kopya olmanı ister, asla hakiki yüzün olmanı istemez.

Başkaldıran, hayatı kendi ışığına göre yaşayan, kendi aklı ile hareket eden kişidir. Yürüyerek kendi yolunu yaratır, otoyolda giden kalabalığı takip etmez.

Onun yaşamı tehlikelidir; fakat tehlikeli olmayan bir yaşam da yaşam sayılmaz. Bilinmeyenin meydan okumasını kabul eder. Geçmiş tarafından hazırlanmış, gelecekte meydana gelecek bilinmez ile karşılaşmaz. Bu insanlığın tüm ıstırabını yaratan şeydir; geçmiş seni hazırlar ve gelecek de asla geçmiş gibi olmayacaktır. Senin dünün asla senin yarının olmayacak.

Ama şimdiye kadar bu, insanoğlunun yaşama şekliydi: Dünlerin seni, yarınların için hazırlıyordu. Bu hazırlığın kendisi bile bir engele dönüşüyor. Özgürce nefes alamıyorsun, özgürce sevemiyorsun, özgürce dans edemiyorsun; geçmiş seni mümkün olabilecek her şekilde sakat bıraktı. Geçmişin yükü o kadar ağırdır ki herkes onun altında ezilir.

Başkaldıran basitçe geçmişe veda eder.

Bu hiç bitmeyen bir süreçtir; bu yüzden de başkaldıran insan olmak sürekli başkaldırı içinde olmak demektir; çünkü her dakika geçmişe dönüşecek, her gün geçmişe dönüşecektir. Geçmiş çoktan mezarlığa gömülmüş bir şey değildir; sen her dakika onun içinde ilerliyorsun. Bu yüzden başkaldıran yeni bir sanatı; bir sonraki anda özgürce yaşayabilmek için geçen her dakikada ölmek sanatını öğrenmek zorundadır.

Başkaldıran insan sürekli bir başkaldırı süreci içindedir; durağan değildir. Ve bu da benim bir devrimci ile bir başkaldıran arasındaki farkı ortaya koyduğum noktadır.

Devrimci de geçmiş tarafından koşullandırılan kişidir. İsa ya da Gautam Buda tarafından koşullandırılmış olmayabilir ama Karl Marx ya da Mao ya da Joseph Stalin veya Adolf Hitler ya da Benito Mussolini tarafından koşullandırılmıştır, onu kimin koşullandırdığının bir önemi yoktur. Devrimcinin kendi kutsal kitabı vardır; DAS KAPITAL onun kutsal kitabıdır; Sovyetler Birliği onun kutsal topraklarıdır; onun Mekke'si Kremlin'dir. Ve dindar her insan gibi, o da kendi bilincine göre yaşamamaktadır. O başkalarının yarattığı bir bilince göre yaşamaktadır. Bu yüzden devrimci, tepkisel birisinden başka bir şey değildir. Belli bir topluma karşı olabilir ama her zaman bir başka toplum için vardır. Belli bir kültüre karşı olabilir fakat her zaman bir başka kültür için vardır. Sadece bir hapishaneden diğerine, Hıristiyanlıktan komünizme, bir dinden öbürüne, Hinduizm'den Hıristiyanlığa geçerek yaşar. Hapishanelerini değiştirir.

Başkaldıran sadece geçmişin dışına çıkar ve geçmişin onun üzerinde baskı yaratmasına asla izin vermez. Bu sürekli, kesintisiz bir süreçtir. Başkaldıranın tüm hayatı yanan bir ateştir. Son nefesine kadar taze ve gençtir. Hiçbir duruma, geçmişine göre yanıt vermez; her duruma o andaki bilincine uygun olarak yanıt verir.

Bana göre bir başkaldıran olmak inançlı olmanın tek yoludur ve sözde dinler aslında din değildirler. Onlar insanlığı tamamen ortadan kaldırdılar, insanları köleleştirdiler, ruhlarını zincirlediler; böylece yüzeyde sen özgür gözüküyorsun ama dinler içinin derinliklerinde sana hükmeden belli bir bilinç yarattılar.



Başkaldırmak-Yaşamsal Bir Nitelik / OSHO

Tiversonus

#23
Seks Başarısız Olduğunda Politikacılar Türer


Sapkınlıklar nefret olarak kendisini dışa vurur. Nefret seksin başarısız olmasıdır, sevgi enerjisinin başarısız olmasıdır. Şiddet, para tutkusu, egoların sürekli çatışma davranışları göstermesi; savaş, politika – tüm bunlar cinsel sapkınlıklardır.


Cinselliği saptırılmamış bir kimse politikacı olamaz.


 Politikacıların hepsinin cinsel terapiye ihtiyaçları vardır; aksi taktirde tüm enerjileri fazla,daha fazla güç elde etmeye yönelecektir.  Seks doğal olduğunda sen gücü kendinde hissedersin, onu aramazsın. Seks iktidardır, güçtür. 


Gücün üzerine yağdığını hissedersin, onu arayıp bulmaya çalışmazsın. Ancak gücü orada yitirdiğinde, gücü bulabilmek için içinde çok büyük bir arzu belirir: politika doğmuştur. 


Sonrasında savaş, sürekli şiddet; nefret, kızgınlık ve bin bir türlü sapkınlık doğar.  İnsanlar sekste başarısız olduğunda nesnelere fazlasıyla bağlılık geliştirir, çünkü bu durumda kişilere bağlanamazlar. Çünkü insanlarla ilişki kurabilmek için akışkan olmak, açık olmak zorundasındır.


Nesnelerle akmana, açık olmana gerek yoktur. Nesnelere sahip olunabilir, kişilere ise olunmaz. Nesneler ölüdürler, insanlar ise değildir. Kişiler özlerinde özgürlüktür; onları sevebilirsin, onlardan haz alabilirsin ama onlara sahip olamazsın.


Cinsel işlevlerinin doğallığı engellenmiş, başarısız olmuş insanlar paraya ve dünyasal şeylere
çok fazla sahip olmak isterler

Tiversonus

#24
İlişki Kurmak

Eğer kendi merkezinde değilsen, kim olduğunu bilmiyorsan, gerçekten ilişki kuramazsın.

Kendini bilmeden kurulan ilişki tümüyle bir yanılsamadır. Diğeri seninle ilişkide olduğunu zanneder, sen onunla ilişkide olduğunu zannedersin; ne sen kendini tanıyorsun, ne de o kendini tanıyor. O zaman kim kiminle ilişkide? Hiç kimse yok! Sadece iki gölge oyun oynuyor. Ve ikisi de gölge olduğundan, ilişkide bir varlık yok. Ben bunu sürekli görüyorum: İnsanlar ilişki kuruyor, ama ortada bir varlık yok. İlişki kuruyorlar, çünkü eğer ilişki kurmazlarsa, yalnızlığa düşüp kaybolacaklarını sanıyorlar. O yüzden, düştükleri anda zıplayıp yeniden ilişkiye giriyorlar. Herhangi bir ilişki, hiç ilişki olmamasından daha iyi; düşmanlık bile olsa tamam, en azından insan kendini boşta hissetmiyor.


İşte bu yüzden, bu boşluğa girmelisin. Cesaretini topla ve içeri gir. Çok kederli ve yalnız bile hissetsen, endişelenecek hiçbir şey yok; bu bedeli ödememiz gerekiyor. Ve bir kere kendi kaynağına ulaştığın zaman, her şey tümüyle değişecek, ve dışarıya bir birey olarak çıkacaksın. Bana göre bir kişi ve bir birey arasındaki fark budur: Kişi, sahte bir olgudur; birey gerçektir. Kişi, kişilik, maskedir, gölgedir; birey varlıktır, gerçekliktir. Ve sadece bireyler ilişki kurabilir, sevebilir; kişiler sadece oyun oynayabilir..


Osho

Tiversonus

#25
YAKINLIK - OSHO

Herkes yakınlıktan korkuyor. Bu karmaşık bir sorun, çünkü herkes yakınlık istiyor..

Herkes yakınlıktan korkuyor; bunun farkında mısın, değil misin, o ayrı bir konu. Yakınlığın anlamı kendini bir yabancının önünde açığa vurmaktır. Ve hepimiz yabancıyız; kimse kimseyi tanımıyor. Kendimize bile yabancıyız çünkü kim olduğumuzu bilmiyoruz.

Yakınlık seni bir yabancıyla yanyana getirir. Bütün savunmaları bırakman gerekir ancak o zaman mümkündür yakınlık. Ve korkuyorsun; eğer savunmaları, maskeleri bırakırsan kim bilir o yabancı sana ne yapacak ? Bin türlü şey saklıyoruz; sadece başkalarından değil, kendimizden de. Çünkü her türlü baskı, çekingenlik ve tabuyla hasta düşmüş bir insanlık tarafından yetiştirildik. Korkuyorsun; o yabancıyla aranda biraz savunma, biraz mesafe tutmak sana kendini daha güvenli hissettiriyor. Ya senin zaaflarını, kırılganlığını, incinebilirliğini sana karşı kullanırsa ? O insanla otuz kırk yıl birlikte yaşamış olsan bile farketmiyor, yabancılık hiç kalkmıyor ortadan.

Herkes yakınlıktan korkuyor.

Bu karmaşık bir sorun, çünkü herkes yakınlık istiyor, aksi halde bu evrende yapayalnızsın; arkadaşsız, sevgilisiz, güvenip yaralarını açabileceğin hiç kimse olmadan. Yaralar da açılmazlarsa iyileşmezler. Gizlendikce daha tehlikeli olur, kansere dönüşürler.

Yakınlık bir temel ihtiyaç; herkes onun özlemini çekiyor. Bir taraftan karşındaki insanın sana yakın olmasını, savunmaları bırakmasını, kırılganlığını ve yaralarını göstermesini, maskelerini ve sahte kimliğini bırakıp çıplak kalmasını istiyorsun. Öbür taraftan da yakınlıktan korkuyorsun; yakın olmak istiyorsun ama kendi savunmalarını bırakmıyorsun. Dostlar, sevgililer arasındaki çelişkilerden biri bu : Kimse savunmayı bırakıp çıplak ve içten olmak istemiyor, ama herkes yakınlık istiyor.

Eğer baskıları ve yasaklamaları bırakmazsan - ki bunların hepsi sana dinlerin, kültürün, toplumun, anne-babanın, eğitimin armağanı - kimseyle yakın olamazsın. Ve adımı senin atman gerekiyor.

Eğer hiç baskı ve yasağın yoksa yaran da yok demektir. Eğer basit ve doğal bir hayat yaşandıysa yakınlık korkusu da olmaz. Sadece iki alevin birleşmesinden doğan harika bir neşe duygusu vardır. Bu birleşme insana büyük bir mutluluk ve doyum verir. Ama işte bu yakınlığa ulaşabilmek için önce kendi evini baştan aşağı temizlemen gerekiyor.

Ancak meditasyonla yaşayan bir insan yakınlığın olmasına izin verebilir. Saklayacak bir şeyi yoktur. Başkasının öğrenmesinden korkabileceği her şeyi kendiliğinden bırakmıştır. Sadece sessizlik ve seven bir kalp vardır onda.

Eğer kendi cinselliğini koşulsuz kabul edersen, insanın ve dünyadaki her varlığın kırılganlığını da kabul edersin. Hayat her an kopabilecek bir pamuk ipliğidir... Bunu kabul ettiğin anda bütün sahte egoları bırakırsın; Büyük İskender olmayı, Muhammed Ali olmayı; anlarsın ki, herkes kendi sıradanlığında güzel, herkesin zaafları var; bu da insan doğasının bir parçası, çünkü insan çelikten yapılmış değil. Çok kırılgan bir vücudun var. Haytını sadece oniki derecelik bir ısıaralığında sürdürebilirsin. Onun latına ya da üstüne çıktığın anda öldün demektir. Ve vücudun bunun gibi bin bir tane sınırla kuşatılmış durumda. En temel ihtiyaçlarından biri, sana ihtiyaç duyulması. Ama kimse şunu kabul etmek istemiyor: " İhtiyaç duyulmak, sevilmek, kabul edilmek benim temel ihtiyacım."

Böyle oyunlarla, ikiyüzlülüklerle yaşıyoruz; bu yüzden yakınlık korkuya yol açıyor. Göründüğün şey değilsin. Görüntün sahte. Bir aziz gibi görünebilirsin ama içinde bütün arzuları ve özlemleriyle bir insan var.

İlk adım kendini herşeyinle kabul etmek. Bütün insanlığı delirten o geleneklere rağmen. Kendini her şeyinle kabul ettiğin anda yakınlık korkusu da kaybolacak. O zaman saygınlığını, büyüklüğünü, egonu, dindarlığını, azizliğini kaybetmen mümkün değil; hepsini kendiliğinden bıraktın çünkü. küçük bir çocuk gibisin, tamamen masum. Kendini açabilirsin, çünkü içinde sapkınlığa dönüşmüş çirkin baskılar yok. Hissettiğin her şeyi gerçek ve içten olarak ifade edebilirsin. Ve eğer sen yakın olmaya hazırsan, karşındakinin yakın olmasına da yol açabilirsin. Senin açıklığın onun açık olmasını kolaylaştırır. Senin içtenliğin, onun içtenliğine, masumluğuna, güvenine, sevgisine, açıklığına izin verir.

Güzel ve değerli olan her şey çok anlıktır. ama sen her şeyin kalıcı olmasını istiyorsun. Birini seviyorsun ve söz veriyorsun: "Seni hayatım boyunca seveceğim." Aslında çok iyi biliyorsun ki, yarından emin olamazsın; sahte bir söz veriyorsun. Bütün söyleyebileceğin şu : " Şu anda sana aşığım ve sana her şeyimi veriyorum. Bir sonraki an hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nasıl söz verebilirim? Beni affet."

Ama sevgililer her türden yerine getirilemez şeye dair birbirine söz verir. Sonra hayal kırıklığı çöker, mesafe büyür; arkasından kavga, çekişme, savaş ve daha mutlu olması beklenen hayat, bitmez tükenmez bir sefalet haline gelir.

Yakınlıktan korktuğunu fark edersen, büyük bir aydınlanma olabilir bu. Eğer içine bakar ve bütün o utançları bırakıp, doğanı -olması gerektiği gibi değil- olduğu gibi kabul edersen, bir devrim olabilir. Ben hiçbir " gereklilik" öğretmiyorum. Bütün gereklilikler insan zihnini hasta ediyor. insanlar "olmak" halinin güzelliğini, doğanın muhteşem büyüsünü keşfetmeli. Ağaçlar "On emir" hakkında hiçbir şey bilmiyor, kuşlar kutsal kitaplardan haberdar değil. Sadece insan kendine böyle sorunlar yarattı. Kendi doğanı suçlayarak bölünüyorsun, şizofren oluyorsun.

.....

Yakınlık kalbin kapılarının sana açık olmasıdır; içeri girip konuk olabilirsin. Ama bunu ancak, bastırılmış cinselliğin çürütmediği bir kalple yapabilirsin. İçinde sapkınlıklar kaynamayan, doğal bir kalple. Ağaçlar o kadar doğal, çocuklar kadar masum. O zaman yakınlık korkusu olmaz.

Benim yapmaya çalıştığım bu: Bilinçaltındaki, zihindeki yükleri atmana, sıradan olmana yardım etmek. O zaman istediğin kadar yakın dostun, yakın ilişkin olabilir çünkü hiçbir korkun olmaz. Herkesin okuyabileceği açık bir kitap olursun. Saklanacak bir şey olmaz.

.....

Bir sürü farklı yüzün var. İçinden birşey düşünüyorsun, dışından başka şey söylüyorsun. Organik bir bütün değilsin.

.....

Yakınlıkla, sevgiyle, kendini insanlara açarak zenginleşirsin. Ve eğer derin bir sevgiyle, derin dostlukla, derin yakınlıkla, bir sürü insanla birlikte yaşayabilirse, doğru yaşadın demektir. Ve bundan sonra nerde olursan ol, sanatı öğrendin artık, orda da mutlu yaşayacaksın demektir.

Eğer basit, sevecen, açık, samimiysen, etrafında bir cennet oluşur. Eğer kapalıysan, sürekli savunma halindeysen, birini zihnini okuyup rüyalarını, sapkınlıklarını öğreneceğinden korkuyorsa, cehennemde yaşıyorsun demektir. Cehennem senin içinde; cennet de öyle. Onlar bir takım coğrafi bölgeler değil, senin ruhsal alanların.

Kendini temizle. Meditasyon, zihinde biriken saçmalığı temizlemekten başka bir şey değildir. Zihin sessizleştiğinde ve kalp şarkı söylemeye başladığında -hiçbir korku olmadan ve muhteşem bir coşkuyla - yakınlığa da hazır olacaksın. Yakınlık olmadığı zaman, burada, yabancıların arasında yapayalnızsın. Yakınlık olduğunda dostların ve seni sevenlerle çevrilisin. Yakınlık harika bir deneyim. İnsan onu kaçırmamalı.

Osho

Tiversonus

#26
Evlilik ve Sevgi Denilen Sonsuz Dans

Ben hiçbir zaman "Evlilik sevgiyi öldürür" demedim. Evlilik sevgiyi nasıl öldürsün ki? Evet, sevgi evlilik içinde tahrip edilir ancak evlilik tarafından değil, senin tarafından. Sevgi, karı-kocalar tarafından öldürülür. Onu yok edersin çünkü sevginin ne demek olduğunu bilmiyorsun. Sen sadece onu biliyormuş gibi yapıyorsun, sadece bilmiş olmayı umut ediyorsun, bildiğini hayal ediyorsun ancak sevgi nedir bilmiyorsun. Sevgi öğrenilmelidir -işte en büyük hüner buradadır.


İnsanlar dans ederlerken seni de aralarına davet ettiklerinde "Nasıl yapılacağını bilmiyorum" dersin. Sadece sıçrayıp, hoplayarak dans etmeye başlayamazsın çünkü bu şekilde insanlara ancak ne büyük bir dansçı olduğunu değil sadece bir maskara olduğunu kanıtlayabilirsiniz. Dans etmek öğrenilmelidir -zarafeti, figürleri. Senin vücudunu bu yolda eğitmen gerekir.


Ortada sadece tuval, fırça ve boyalar var diye birden resim yapmaya başlayamazsın. "Gerekli olan her şey mevcut o halde bir resim yapayım" diyemezsin. Tuvali boyayabilirsin ancak bu yolla bir ressam olamazsın.


Sen bir kadın ile karşılaşırsın -ve tuval oradadır. Aniden bir sevgili olur ve onu boyamaya başlarsın. Ve o da seni boyamaya başlar. Şüphesiz, her ikiniz de sonuçta yaptığının saçmalığını er ya da geç anlarsın -boyalı budalalar. Sen hiçbir zaman aşkın bir sanat olduğunu düşünmedin. Sen bu sanat ile birlikte doğmadın, onu doğumunla birlikte getirmedin. Onu öğrenmelisin. Sevgi, en fazla maharet gerektiren, en zor sanattır.


Sen sadece bir yetenek ile doğdun. Şüphesiz bir vücudun var ve bir dansçı olabilirsin. Vücudunu hareket ettirerek dansçı olabilirsin ancak önce dans edebilmeyi öğrenmen gerekir. Dans edebilmeyi öğrenmek için daha fazla çaba gerekir. Ancak yine de onu tek başına yapabildiğinden bu çok zor olmayacaktır.


Sevgi çok daha zor bir şeydir. O başka biriyle dans etmektir. Diğerinin de dansın ne olduğunu bilmesi gerekir. Başka birisiyle uyuşmak büyük sanattır. İki insan arasında bir armoni yaratabilmek... iki insan iki farklı dünya demektir. Ve bu iki dünya birbirlerine yaklaştıklarında aralarında bir uyum oluşmazsa büyük gürültü kopacaktır. Ve mutluluk, sağlık ve uyum hep bu sevgiden ortaya çıkar. Sevmeyi öğren. Evlenmek için acele etme, önce sevmeyi öğren. Önce büyük bir sevgili ol.Bunun için ne yapmak lazım? İlk şart olarak bir sevgili her zaman sevgisini vermeye hazırdır ve karşılık görüp görmemek onu hiç mi hiç rahatsız etmez. Sevgi her zaman geri dönecektir, bu onun doğasıdır. O tıpkı senin dağlara gidip yüksek sesle şarkı söylemen ve vadilerin de sana cevap vermesi gibidir. Sen hiç dağlardaki yankılanmayı izledin mi? Sen bağırırsan vadiler de bağırır ya da şarkı söylersen onlar da şarkı söyler. Her yürek bir vadidir. Eğer ona sevgi dökersen o da size aynı şekilde cevap verir.


Sevginin ilk dersi onu talep etmemektir. Verici ol.


İnsanlar ise bunun tam aksini yaparlar. Hatta verdiklerinde bile çoğunlukla bunun arkasında, aşkın geri döneceğine, dönmesi gerekliliğine dair bir düşünce vardır. Bu bir ticarettir. Onlar paylaşmıyorlar, onlar özgürce paylaşamıyorlar. Ancak koşullu olarak paylaşabiliyorlar. Gözlerinin bir ucuyla hep onun geri gelip gelmediğine bakıyorlar. Zavallı insanlar... sevginin en doğal işlevini bilmiyorlar. Sen sadece akıtırsın, o geri döner.


Şayet geri dönmüyorsa, yine de sevmenin mutluluk olduğunu bilen gerçek bir sevgili için kaygılanacak hiçbir şey yoktur. Gelirse iyidir, mutluluk katlanır ancak hiçbir zaman gelmeyecekse sevginin gerçek doğası içinde öylesine mutlu ve öylesine vecd içinde olursun ki bu da seni asla rahatsız edemez.Sevginin kendine özgü bir mutluluğu vardır. Sevdiğinde o olur. Sonuçlar için hiç beklemeniz gerekmez. Sadece sevmeye başlaman yeter. Zamanla çok çok daha fazla sevginin sana geldiğini göreceksin. Sevmenin ne olduğu sadece severek öğrenilebilir. Yüzmenin yüzerek öğrenildiği gibi.


İnsanlar son derece hasisler. Sevmek için o en yüce sevgilinin gelmesini bekliyorlar. Kapalı kalıyorlar, bir kenara çekilmiş duruyorlar. Sadece bekliyorlar. Bir yerlerden bir Kleopatra çıkıp gelecek ve ancak o zaman kalplerini açacaklar... ki o zamana kadar da onu nasıl açacaklarını zaten unutmuş olacaklar.


Hiç bir sevgi fırsatını kaçırma. Sokaklarda yürürken bile sevebilirsin. Kimseye bir şeyler vermen de gerekmez, sadece gülümse yeter. Onun bir maliyeti yoktur, içten bir gülümseme kalbini açar, kalbini daha canlı yapar. Birisinin elini tut - bir arkadaş ya da bir yabancı fark etmez. Doğru insanla karşılaşınca seveceğim diye bekleme. O zaman hiçbir zaman gelmeyecektir. Sevmeye devam et. Daha fazla sevdikçe doğru insanla karşılaşma için ihtimaller de artacaktır çünkü kalbin bir çiçek gibi açmaya başlayacaktır. Ve çiçekler açan bir kalp de, kendisine daha fazla arı, daha fazla sevgili çekecektir.


Çok yanlış eğitildin. En önce herkesin halihazırda bir sevgili olabileceği gibi çok yanlış izlenimin var. Bir kere doğmuş olmakla bir sevgili olabileceğini sanıyorsun. Bu kadar kolay değil. Evet bir potansiyel var ancak bu potansiyelin disipline edilmesi, doğru yönlendirilip doğru eğitilmesi gerekir. Bir tohum vardır ancak ona çiçek açtırılmalıdır.


Sen tohumu taşımaya devam ediyorsun ancak bu halde hiçbir arı gelmeyecektir. Sen hiç tohuma gelen bir arı gördün mü? Onlar ancak tohum çiçek açtığında gelirler. Çiçeklen, bir tohum olarak kalma.


Ayrı ayrı mutsuz olan iki insan bir araya geldiklerinde çok daha fazla mutsuzluk yaratırlar. Bu matematikseldir. Sen mutsuzdun ve karın da mutsuzdu ve ikinizde bir araya gelerek mutlu olabileceğinizi umuyordunuz. Bu son derece sıradan bir matematik işlemidir; iki artı iki dört eder. Bu kadar basit işte. Bu hiçbir yüksek bilgi gerektirmez, çok sıradan, çok kolay, parmaklarınla da sayabilirsin. Siz her ikiniz de daha mutsuz olacaksınız.


Flört etmek başka bir şeydir. Flörte güvenme. Aslında evlenmeden önce flört etmeyi bırak. Benim önerim evliliğin balayından sonra olmasıdır, asla daha önce değil. Eğer balayında her şey yolunda giderse ancak ondan sonra evlenilmeli.


Evlilikten sonra yapılan balayı son derece tehlikelidir. Bildiğim kadarıyla evliliklerin yüzde doksan dokuzu balayının bitimiyle birlikte biter. Ancak artık yakalanmış olduğundan kaçacağın pek bir yer yoktur. Tüm toplum, kanunlar, yargı -her şey karını terk edersen ya da o seni terk ederse karşına çıkar. Bütün ahlak kuralları, dinsel kurallar, herkes sana karşıdır. Aslında toplumlar evliliğe giden yolda tüm engellemeleri koyup boşanmada tümünü kaldırmalı. Toplum insanların bu denli kolay evlenebilmesine izin vermemeli. Mahkemeler engellemeler koymalı -mesela evlilikten önce en az iki yıl birlikte yaşamayı şart koşmalı.


Şimdi ise olan bunun tam tersi. Evlenmek istediğinde kimse sana hazır olup olmadığını yada bunun geçici bir heves olup olmadığını sormaz -bir kadınla sadece burnunu beğendiğin için evlensen bile. Ne büyük aptallık ! Kimse sadece güzel bir burunla yaşayamaz ki ! İki gün sonra burun tamamen unutulur. Kim kendi karısının burnuna bakar ki? Kadın asla güzel görünmez, koca asla güzel görünmez. Birbirinizi tanıdıkça güzellik yok olur.


İki insanın evlilik öncesinde birbirlerini yeterince tanımalarına mutlaka fırsat verilmelidir. Daha önce evlenmeleri engellenmelidir. Ancak o zaman boşanmalar dünya yüzünden tamamen yok olur. Boşanmalar yanlış ve zoraki evlilikler yüzünden vardır. Evliliklerin romantik bir ruh haliyle yapıldığı için vardır.


Eğer bir şairsen romantik duygular iyidir... ve şairlerden iyi bir eş olduğu da henüz görülmemiştir. Gerçekten de şairlerin hemen tamamına yakını bekardır. Gelişigüzel ilişkilere girerler ancak asla yakalanmazlar ve böylelikledir ki romantizmleri hep canlı kalır. Şiirler yazmaya, çok güzel şiirler yazmaya devam ederler. Şairane bir ruh hali içindeyken asla evlenilmemelidir.Düzyazı halinizin gelmesini bekleyin, durulun. Günlük hayat şiirden çok düzyazıya benzer. Yeterince olgunlaşmalısın.


Olgunluk bir kimsenin artık romantik bir budala olmamasıdır. Hayatı anlar, hayatın sorumluluklarını anlar, başka bir insanla birlikte yaşamanın sorunlarını anlar. Tüm bu güçlükleri görür, onları kabul eder ve hala o insanla birlikte yaşamak isteyip istemediğine karar verir. Her tarafı güllerle çevrili bir cenneti umut etmez. Saçmalıkları umut etmez, gerçeğin pürüzlü ve sert yollarda olduğunu bilir. Güller vardır ancak çok daha fazla da diken vardır.


Tüm bu problemlerin farkında olarak hala o insanla birlikte olmanın bu risk ve zahmete değeceğini düşünüyorsan, o zaman evlen. Bu taktirde evlilik sevgiyi öldürmeyecektir çünkü bu sevgi gerçekçidir. Evlilik sadece romantik aşkı öldürebilir. Ve bu insanların çocuksu sevgi dedikleri şeydir. Ona asla güvenme. Onu sürekli bir besin olarak düşünme. Belki dondurmaya benzetilebilir. Bazen yenilebilir ancak asla yeterli değildir. Hayat daha gerçekçi olmalıdır.


Evliliğin kendisi asla herhangi bir şeyi tahrip etmez. Evlilik sadece sende saklı olanı açığa çıkartır, dışarı çıkarır. Şayet sevgi bir gösteriş, bir yem ise er yada geç yok olmak zorundadır. Ardından gerçekler, çirkin yüzler ortaya dökülür. Evlilik sadece bir fırsat yaratır, sahip olduğun her şeyin ortaya dökülmesi için iyi bir fırsat.Sevgi evlilik tarafından yok edilir demiyorum.


Sevgi, onun ne olduğunu bilmeyen insanlar tarafından yok edilir diyorum. Sevgi yok edilir çünkü gerçekte zaten hiç olmadı. Bir rüya görüyordun ve gerçekler bu rüyayı yok etti. Diğer yandan sevgi sonsuz, ebedi bir şeydir. Büyürsen, bu sanatı öğrenerek büyürsen, sevgi ve hayatı tüm gerçeklikleriyle kabul edebilirsen, o da her geçen gün biraz daha büyüyecektir. Ve evlilik de, sevgi içinde büyümek için muazzam bir fırsat olacaktır.


Sevgiyi yok edebilecek hiçbir şey yoktur. Eğer gerçekten orada ise ve büyümeye devam ediyorsa. Fakat öyle sanıyorum ki, ilk elde o zaten orada değildi. Sen kendini yanlış anladın, orada olan daha başka bir şeydi. Belki seks oradaydı, cinsel cazibeler oradaydı. Bir kadını ya da adamı gerçekten sevdiğinde cinsel çekim yok olur, çünkü o sadece bilinmeyene karşı duyulur. Birlikte olunduğunda bir süre sonra bu çekicilik kaybolur ve sevgi denilen sadece bunun üzerindeyse arada hiçbir bağ kalmaz. Sevgiyi asla başka bir şey ile karıştırma. O sevgi ise, sadece sevgidir.


Peki, gerçek sevgi derken neyi kastediyorum? Kastettiğim şey, sevdiğinin sadece orada olmasından duyulan ani mutluluktur, sadece birlikte olmanın getirdiği vecd halidir, sadece birlikte olmanın kalbinin en derinliklerinde bir yerleri doldurmasıdır.. yüreğinde bir şeyin şarkı söylemeye başlamasıdır, armoninin kollarında olmandır. Ne zaman bu birliktelikle birlikte daha fazla birey olursun, daha fazla merkezinizde olur ve yere daha sağlam basarsın, işte o zaman bu gerçek sevgidir.Sevgi bir tutku değildir, sevgi bir duygu değildir.


Sevgi, birisinin bir şekilde seni tamamladığının çok derinden anlaşılmasıdır. Birisinin seni tam bir daire haline getirmesi. Diğerinin varlığının senin varlığını arttırması. Sevgi, kendin olman için sana özgürlük verir, o asla sahiplenme değildir.


İzle. Asla seksi sevgi olarak düşünme aksi taktirde fena yanılırsın. Uyanık ol ve ne zaman ki birisinin varlığı, sadece varlığı - başka hiçbir şey değil, başka hiç bir şeye ihtiyaç olmadan, hiç bir soru olmadan sadece varlığı senin mutlu olman için yeterli ise... bir şeyler içinde çiçek açmaya başlar, bin bir tomurcuk patlar... o zaman seviyorsundur ve ancak o zaman gerçeğin yarattığı tüm güçlükleri göğüsleyebilirsin. Birçok acı, birçok kaygı - onları geçip gidebilirsin ve sevgin hep daha fazla, daha fazla çiçek açmaya devam edecektir. Çünkü şartlar seni daha da cesur yapacaktır. Ve tüm bunların üstesinden gelirken sevgin de çok daha güçlü olacaktır.Sevgi sonsuzluktur. Şayet orada ise, büyümeye devam edecektir. Sevginin bir başı vardır, ancak bir sonu asla yoktur.


Osho

Alemtac

#27
Osho - Benim Yolum Beyaz Bulutların Yolu


Tibetli gizemciler, Zen ustaları veya sufi dervişleri hep beyaz bulutlardan bahsetmişlerdir.

Beyaz bir bulut en gizemli şeydir, aniden belirir, aniden kaybolur. Bulutların ismi,cismi olmadığını hiç düşündünmü? Biçimi bir anlığına bile aynı kalmaz. Değişmekte, dönüşmektedir, nehir gibi bir akıştadır. Bir buluta biçim verebilirsin ama senin yakıştırmandan ibaret olacaktır o. Bulutun biçimi yoktur; biçimsizdir yada sürekli şekillenmektedir, bir akıştır o. Hayat da aynen böyledir. Her türlü biçim yakıştırmadan ibarettir.


Senin varmı belli bir biçimin? Yoksa sürekli değişmekte misin? Sen bir akış, bir bulutsun. Bir isme, bir kimliğe sahip misin? Kendine şu veya bu diyebilir misin? "Ben buyum" dediğin anda, aynı zamanda onun tersi de olduğunun farkına varırsın. 
 
İçinde tüm yaşamının kaynağını barındırıyorsun. Hayatta olup biten her şey, senide var etmiş olan aynı kaynaktan doğdu. Sen onunla akrabasın, onunla birsin.

Kuşlar böylesine mutlu olup şarkı söyleyebiliyorsa, onları bu mutlulukla, bu şarkılarla dolduran da aynı kaynaktır. Aynı kaynak senin de elinin altındadır ama sen bir şekilde tıkanıklıklar yaratmışsın. Bu ağaçlar bunca yeşil, bunca huzurlu, bunca endişesiz olabiliyorsa, sen de olabilirsin çünkü ağaca yürüyen özsu, sana da yürümektedir. Sen onu unutmuş olsan da, o oradadır.


Peki ben ne yapıyorum? Benim yöntemim bir sentezdir, çünkü artık Doğu, Batı diye bir şey kalmadı.Doğu,yüzünü Batıya dönerken, Batı da, Doğu'ya dönüyor. Yakında Doğu, Batı diye bir kavram ortadan kalkacak ve tek bir dünya varolacak. Bu coğrafi bölünme yeterince uzun sürdü;daha fazla süremeyecek.

Toplumdan başlayıp kendine ulaş. Toplumdan kaçma, dünyada yaşa ama dünyevi olma.


Hayatla savaşmadan, ona direnmeden, teslim olarak, süzülerek, beyaz bir bulut olarak yaşa.


***********


Ben kimsenin müridi değilim.

Ben hiç bir inanç sistemine ait değilim.

Dünyanın her yerinden olan insanları seviyorum ve onlar hiçbir zaman birbirleriyle karşılaştırmam.

Bir Zarathustra Zarathustra, bir Mahavira Mahavira, bir Buda Buda, bir İsa İsa ve bir Musa da Musa'dır; hepsi kendine özgüdür.
 
Öylesine kendilerine özgülerdir ki, onlardan birisini herkesin uyması gereken bir kriter yapmamalısınız.

OSHO









En önce anlaşılması gereken şey egonun ne olduğudur.


Bir çocuk doğar. Doğduğunda kendisi hakkında hiçbir bilinci, bilgisi yoktur. Ve bir çocuk doğduğunda ilk olarak farkına vardığı şey kendisi değil diğeridir. Bu doğaldır çünkü gözler dışa doğru açıktır, eller diğerlerine dokunur, kulaklar başkalarını duyar, damak yiyecekleri tadar ve burun dışarıyı koklar. Tüm bu duyular dışa doğru açıktır.


Doğmanın anlamı da budur. Doğumun anlamı, bu dünyaya gelmektir, dışarının dünyasına. Dolayısıyla da bir çocuk doğduğunda, bu dünyanın içine doğar. Gözlerini açar ve diğerlerini görür. Diğer siz demeksiniz. Çocuk ilk önce annesinin farkına varır. Daha sonra da yavaş yavaş kendi bedeninin farkına varmaya başlar. Bu da aslında diğerdir ve de bu dünyaya aittir. Acıkır ve bedenini hisseder; ihtiyacını giderdiğinde de bedenini unutur.


Bir çocuk şöyle yetişir: Önce sizin, ötekinin farkına varır ve sonraysa sizinle, ötekiyle kıyaslayarak yavaş yavaş kendisinin farkına varır.


Bu farkındalık yansıtılmış bir farkındalıktır. O kendisinin kim olduğunun bilincinde değildir. O yalnızca annenin ve de onun kendisi hakkında ne düşündğünün farkındadır. Eğer annesi ona gülümserse, onu takdir ederse, 'Sen çok güzelsin' derse, onu kucaklayıp öperse çocuk kendisi hakkında iyi şeyler hisseder. İşte şimdi bir ego doğmuştur.
 

Takdir, sevgi, ilgi aracılığıyla iyi olduğunu, değerli olduğunu ve bir önemi olduğunu hisseder.


Bir merkez doğar.


Yalnız bu merkez yansıtılmış bir merkezdir. Onun gerçek varlığı değildir. Kendisinin kim olduğunu bilmez; yalnızca başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü bilir. Ve bu bir egodur; yansıma,, başkalarının ne düşündüğüdür. Şayet herkes onun bir işe yaramaz olduğunu düşünürse, kimse onu takdir etmez, ona gülümsemez. Böyle bir durumda da bir ego doğar: Hastalıklı bir ego; üzgün, reddedilmiş, değersiz ve diğerlerinden aşağıda hissederken kendisini incinmiş. Bu da bir egodur. Bu da bir yansımadır.


Önce anne - ve anne başlangıçta tüm dünya demektir. Sonradan anneye başkaları katılır ve dünya büyümeye başlar.Ve bu dünya büyüdükçe de ego daha karmaşıklaşır çünkü birçok başka insanın daha görüşleri yansır.


Ego biriktirilmiş bir olgudur, başkalarıyla yaşıyor olmanın bir yan ürünüdür. Eğer bir çocuk tamamıyla yalnız yaşarsa, hiçbir zaman ego geliştirmiyecektir. Ama bunun bir yararı olmaz. Bir hayvan gibi kalacaktır. Hayır, böyle birşey onun gerçek kendi benliğini bileceği anlamına gelmez.


Ego bir zorunluluktur çünkü gerçek olan ancak sahtesi aracılığıyla anlaşılır. Kişi onun içerisinden geçip gitmelidir. Bu bir öğretidir. Gerçek yalnızca yanılsama sayesinde anlaşılır. Gerçek olanı doğrudan bilemezsiniz. Öncelikle gerçek olmayanın ne olduğunu bilmek zorundasınızdır. Önce gerçek olmayanı tanımak zorundasınız. Bu tanışıklık vasıtasıyla gerçeğin ne olduğunu bilmek için yeterli hale gelirsiniz. Şayet siz sahteyi sahte olarak bilirseniz, gerçek üzerinize gün gibi doğar.


Ego bir ihtiyaçtır; o toplumsal bir ihtiyaç, toplumsal bir yan üründür. Toplum sizin çevrenizdeki herşeydir - siz değil ama etrafınızdaki tüm şeylerdir. Herşeyden sizi çıkarttığınızdaki şeydir toplum. Ve herkes yansıtır. Okula gidersiniz ve öğretmen sizin kim olduğunuzu yansıtacaktır. Diğer çocuklarla arkadaşlıklarınız olacak ve onlar sizin kim olduğunuzu yansıtacaklar. Adım adım herkes sizin egonuza birşeyler katar ve herkes egonuzu topluma problem oluşturmayacak hale getirmeye çalışır.
 

Onların derdi siz değilsinizdir.

Onlar toplumla ilgilinmektedirler

Toplum kendisini düşünür ve bu böyle de olmalıdır.


Onların önemsediği şey sizin 'kendini bilen'insanlar haline gelmeniz değildir. Onlar için önemli olan sizin toplum denen mekanizmanın yararlı bir parçası olmanızdır. Resmi bozmamalasınız. Dolayısıyla da size toplumla uyumlu bir ego verirler. Size ahlak öğretirler. Ahlak, size topluma uyacağınız bir ego vermek anlamına gelir. Eğer siz ahlaklı değilseniz, şurada ya da burda uyumsuz olursunuz. Bu sebeple suçluları hapishanelere koyarız - hayır,yanlış birşey yaptıklar için ya da onları hapse atmakla onların iyileşeceği için falan değil! Sadece onlar uyumsuzdur. Onlar sorun üretirler. Onların sahip oldukları türden egoları toplum onaylamaz. Şayet toplum onaylarsa her şey iyidir.


Bir adam birisini öldürür - o bir katildir.


Ve aynı adam savaş zamanında binlercesini öldürür - o muhteşem bir kahraman haline gelir. Toplum cinayetten rahatsız olmaz ama cinayetin toplum için işlenmesi gerekir.O zaman sorun kalmaz.


Toplum ahlakı önemsemez.

Ahlak yalnızca sizin topluma uymanız demektir.

Toplum savaştayken ahlak değişir.

Barış dönemindeyken toplumun başka ahlakı vardır.
 

Ahlak toplumsal bir politikadır. Diplomatiktir. Tüm çocukların toplumla uyumlu halde yetiştirilmesi şarttır ve her şey bu kadar basittir. Çünkü toplumun ilgilendiği tek şey yararlı üyelerdir. Toplum sizin kendinizi bilmeniz gerekliliğiyle ilgili değildir.


Toplum bir ego yaratır çünkü ego istenilen yönde kullanılabilir ve kontrol altında tutulabilir. Kişinin öz benliğiyse hiçbir zaman kontrol edilip kullanılamaz. Toplumun bir insanın öz benliğini kontrol altında tuttuğu duyulmuş birşey değildir.
 

Çocuğun bir merkeze ihtiyacı vardır ve çocuk kendi merkezinin tamamıyla farkında değildir. Toplum ona bir merkez verir ve çocuk ta azar azar toplumun kendisine verdiği egonun kendi merkezi olduğuna ikna olur.


Bir çocuk eve döner - şayet sınıfta birinci olduysa tüm aile mutludur. Onu kucaklayıp öper, omuzunuza alır dans edersiniz ve, 'Ne güzel bir çocuk! Sen bizim için gurur kaynağısın' dersiniz. Ona ayırt adilmesi güç bir ego verirsiniz. Eğer çocuk eve utanç içinde, başarısız becerememiş, sınıfta kalmış olarak gelirse ya da alt sıralarda kalmışsa - o zaman kimse onu takdir etmez ve o da kendisini dışlanmış hisseder. Bir dahaki sefere daha sıkı çalışacaktır çocuk çünkü merkezi sarsıntı hisseder.


Ego her zaman sarsıntıdadır, her zaman beslenmenin peşindedir, yani birisinin takdir etmesi gerekir. Bu nedenledir ki sürekli ilgi talep edersiniz.


Kim olduğunuz hakkında başkalarından fikir alırsınız. Bu doğrudan bir deneyim değildir.


Sizin kim olduğunuz hakkında edindiğiniz fikirker başkalarından gelir. Onlar sizin merkezinizi biçimlendirir. Bu merkez sahtedir çünkü siz kendinize ait gerçek merkezinizi taşımaktasınız. O kimsenin karışamayacağı birşeydir. Kimse ona şekil veremez.
 

Siz onunla beraber gelirsiniz

Siz onunla doğarsınız.


Bu demektir ki, sizin iki merkeziniz vardır. Birisi varoluşun size vermiş olduğu, sizin beraber geldiğiniz merkezdir. Bu gerçek öz benliğinizdir. Ve diğeri, toplum tarafından yaratılmış olan merkez ise egodur. O sahte bir şeydir - ve çok büyük bir kandırmacadır. Ego arcılığıyla toplum sizi kontrol etmektedir. Siz belli bir şekilde davranmak zorundasınızdır, çünkü sadece o zaman toplum sizi takdir eder. Belli bir tarzda yürümek, belli bir şekilde kahkaha atmak; belli bir tarzı, ahlakı, formülü takip etmek zorundasınız. Ancak o zaman toplum sizi takdir eder, ve etmezse de egonuz sarsılır. Ve egonuz sarsıldığında, kim olduğunuzu, nerede olduğunuzu bilmezsiniz.
 

Başkaları size fikri verdi.

Bu fikir egodur.


Onu mümkün olduğunca derinden anlamaya çalışın, çünkü ondan kurtulmak durumundasınız. Ve ondan kurtulamazsanız hiçbir zaman öz benliğinize ulaşamazsınız. Çünkü siz merkeze bağımlı haldesiniz, hareket edemezsiniz ve öz benliğinize bakamazsınız.


Ve, egonun parçalanacağı, kim olduğunuzu bilmeyeceğiniz, nereye gidiyor olduğunuzu bilemeyeceğiniz, tüm sınırların eriyip gittiği geçici bir zaman dilimi, bir aralık olacağını anımsayınız.


En basitinden aklınız karışacak, bir kaos olacak.


Bu kaos nedeniyle egonuzu kaybetmekten korkarsınız. Fakat bu böyle olmak zorundadır. Kişi kendi gerçek merkezine varmadan önce bu kaosun içerisinden geçmek zorundadır.


Ve şayet cesursanız, bu dönem kısa olacaktır.


Eğer korkarsanız ve tekrar egonun kucağına düşerseniz, ve yeniden onu ayarlamaya başlarsanız, işte o zaman çok, çok uzun sürebilir; bir çok hayat ziyan edilebilir.



Şöyle bir öykü duymuştum: Küçük bir çocuk büyükannesini ziyaret etmekteymiş. Sadece dört yaşındaymış çocuk. Geceleyin büyükannesi onu uyuturken, çocuk aniden bağırmaya ve ağlamaya başlamış ve "Eve gitmek istiyorum. Karanlıktan korkuyorum" demiş. Fakat büyükanne de, "Çok iyi biliyorum ki, evde de karanlıkta uyuyorsun; hiç bir zaman ışığının yandığını görmedim. Öyleyse burada neden korkuyorsun?" diye sormuş. Çocuk, "Evet, bu doğru - ama o BENİM karanlığımdı" demiş. Bu tamamıyla bilinmeyen bir karanlık.


Karanlık ile birlikte bile, "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz. Dışarıdayken bilinmeyen bir karanlıktır. Egoyla birlikte ise "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz.


Sorunlu olabilir, belki de bir çok can sıkıntısı yaratır ama hala o benim. Tutunacağınız, yapışacağınız, ayaklarınızın altında olan birşey; boşlukta, vakumda değilsiniz. Berbat bir durumdasınız, ama en azından VARSINIZ. Kötü hissetmek bile size 'ben varım' hissi verir. Ondan uzaklaşınca korku her yanı sarar; bilinmeyen karanlıktan ve kaostan korkmaya başlarsınız - çünkü toplum sizden bir parçayı silmeyi başarmıştır.


Aynen ormana gitmek gibidir bu. Biraz temizlik yaparsınız, zemini biraz temizlersiniz; çit örer, küçük bir kulübe yaparsınız; küçük bir bahçe yaparsınız, çim bir alan, ve iyisinizdir. Çitinizin ötesi ormandır, vahşidir. Burada (alanınızda) herşey yolundadır, herşeyi planladınız. Nasıl olduğu böyledir işte.


Toplum sizin bilincinizde bir miktar temizlik yapmıştır. Küçük bir kısmını tamamen silmiştir, çitle çevirmiştir. Orada herşey yolundadır. İşte tüm üniversitelerinizin yaptığı da budur. Bütün kültürün ve şartlandırmanın temeli kendinizi evinizde hissettirecek bir kısımı temizlemektedir.



Ve siz o zaman korkarsınız.

Çitin ötesinde tehlike vardır.



Çitin ötesindeki de, çitin içindeki gibi sizsiniz - ve bilinçli zihniniz sadece bir bölümüdür, tüm varlığınızın onda biridir. Onda dokuz karanlıkta bekliyor. Ve bu onda dokuzun içinde sizin gerçek merkeziniz saklıdır.


Korkusuz, cesur olmak zorundasınız.

Bilinmeyene adım atmalısınız.

Bir süre tüm sınırlar kaybolacaktır.

Bir süre başınız dönecek.


Bir an için deprem olmuşçasına çok korkacak ve sarsılacaksınız. Ama eğer cesur olur, geri çekilmezseniz, sürekli bir şekilde egonuzun kucağına düşmezseniz, bir çok hayatlarınız boyunca taşımakta olduğunuz gizli bir merkeziniz vardır orada.


Bu sizin ruhunuz, benliğinizdir.


Bir kez ona yakınlaştığınızda, herşey değişir, herşey yerine oturur. Fakat bu yerleştirme toplum tarafından yapılmaz. Artık herşey bir kaos değil kozmoz'a dönüşür; yeni bir düzen ortaya çıkar. Fakat bu artık toplumun düzeni değildir - o tam olarak varoluşun kendi düzenidir.


O, Buddha'nın Dhamma, Lao Tzu'nun Tao, Heraclitus'un Logos dediği şeydir. İnsan yapımı değildir. O TAM OLARAK varoluşun kendi düzenidir. O zaman aniden herşey tekrar güzelleşir ve ilk olarak gerçekten güzeldir, çünkü insan yapısı şeyler güzel olamazlar.
 

Yapabileceğiniz en iyi şey onların çirkinliklerini gizlemektir hepsi bu. Onları süsleyebilirsiniz ama hiçbir zaman güzel olamazlar. Aradaki fark aynen gerçek bir çiçekle plastik ya da kağıt çiçekler arasındaki gibidir. Ego plastik bir çiçerktir - ölüdür. O çiçek gibi gözükür, çiçek değildir. Onu bir çiçek olarak adlandıramazsınız. Hatta onu çiçek olarak adlandırmak dilbilimi açısından da yalnıştır, çünkü çiçek, açan şeydir. Ve bu plastik şey sadece bir nesnedir, çiçek açmanın kendisi değil. O ölüdür. İçinde yaşam yoktur.


İçinizde çiçek açan bir merkeze sahipsiniz. Bu yüzden Hindular onu bir lotus çiçeği olarak adlandırırlar - o çiçek açmanın kendisidir. Bin yapraklı lotus çiçeği derler ona. Bin tane demek sınırsız yaprak demektir. Ve çiçek, açmaya devam eder, hiçbir zaman durmaz, ve hiçbir zaman ölmez.


Ama siz plastik bir egoyla yetiniyorsunuz.


Neden yetiniyor olduğunuzun sebepleri vardır. Ölü bir şeyde çok uygun şeyler vardır. Bir tanesi, ölü bir şeyin hiç ölmeyeceğidir. Ölemez - hiç yaşamadı ki! Dolayısıyla plastik çiçeklere sahip olabilirsiniz, bir yönden iyidirler. Kalıcıdırlar; ölümsüz değil, süreklidirler.
 

Bahçenin dışındaki gerçek çiçek ölümsüzdür, ama kalıcı değildir. Ve ölümsüz olanın kendisine özgü ölümsüz olma yolu vardır. Ölümsüz olmanın yolu tekrar tekrar doğup ölmektir. Ölüm yoluyla kendisini tazeler, gençleştirir.


Bize göre çiçek ölmüş gibi görünür - hiç ölmez.

Sadece bedenleri değiştirir, böylece her dem tazedir.


Eski bedeni bırakıp yenisine girer. Başka bir yerde açar; açmaya devam eder. Yalnız, biz bu sürekliliği göremeyiz çünkü o görünmezdir. Biz yalnızca bir çieçeği, başka bir tanesini görürüz, hiç bir zaman sürekliliği görmeyiz.


Dün açan çiekle aynı çiçektir o.

Aynı güneştir, ama ayrı bir elbisede.



Egonun belli bir niteliği vardır - o canlı değildir. O plastikten yapılma bir şeydir. Ve onu elde etmek çok kolaydır, çünkü onu birileri verir. Sizin aramanıza gerek yoktur, arayışla bir ilginiz yoktur. Bilinmeyenin peşinde bir arayan haline gelmezseniz, bir birey olamamışsınız demektir bu. Sadece kalabalığın bir bileşenisinizdir. Sadece bir kütlesiniz.


Gerçek bir merkeze sahip değilken nasıl bir birey olur sunuz?


Ego birey değildir. Ego toplumsal bir olgudur - o toplumdur, siz değilsiniz. Fakat o size toplumda bir işlev verir, toplumda bir yer verir. Ve eğer siz onunla yetinmeye devam ederseniz, kendi benliğinizi bulma fırsatını temelden yitirmiş olursunuz.


İşte bu yüzden son derece mutsuzsunuz.

Plastik bir hayatla nasıl mutlu olabilirsiniz ki?


Sahte bir yaşamla nasıl zevkli, huzurlu ve mutluluk içerisinde olabilirsiniz? İşte o zaman da ego bir çok can sıkıntısı yaratır, milyonlarcasını.


Siz onu göremezsiniz çünkü o sizin kendi karanlığınız. Ona göre ayarlandınız.


Tüm mutsuzlukların ego aracılığıyla hayatınıza girdiğini fark ettiniz mi? O sizi mutlu kılmaz; sadece mutsuz yapar.


Ego cehennemdir.


Acı çektiğiniz zaman izleyip analiz etmeye çalışın ve göreceksiniz ki, bir yerlerde neden egodur. Ve ego acı çekmek için sebepler bulmaya devam eder.


Siz de herkes gibi bir egoistsiniz. Bazıları yüzeydedir, çok belirgindir ve onlar çok ta zor değildir. Bazılarıysa çok derinlerde ve zor farkedilirler ve onlardır esas problem.


Bu ego sürekli olarak başkalarıyla çatışma halinde belirir çünkü her ego kendinden hiç emin değildir. Öyle olmak ta zorundadır - çünkü sahtedir. Elinizde hiç bir şey olmadığı halde var olduğunu düşünüyorsanız, sorun çıkacaktır.
 

Biri çıkar da "Sende hiç bir şey yok" derse, kavga başlar, çünkü siz de bir şey olmadığını hissediyorsunuzdur. Diğerleri gerçeği fark etmenizi sağlar.


Ego sahtedir, o hiç bir şeydir.

Bunu siz de biliyorsunuz.


Bunu nasıl olur da bilemezsiniz? Mümkün değil! Bilinçli bir varlık - nasıl olur da bu egonun sahte bir şey olduğunu bilemez? Ve birilere diyor ki, hiç bir şey yok - ve birileri hiç bir şey yok dediğinde gerçeği söylerler onlar; darbe yersiniz - ve hiç bir şey doğrular kadar çarpıcı olamaz.


Savunmak zorundasınızdır, çünkü savunmaszsanız, savunmaya çekilmezseniz, o zaman nereye gideceksiniz?


Kayıplara karışacaksınız.

Kimliğiniz dağılacak.



Dolayısıyla savunacak ve savaşacaksınız -  çatışma budur işte.


Kendi benliğini bulmuş bir insan hiç bir zaman çatışmaz. Birileri onunla çatışmaya gelse de, o kimseyle çatışma halinde değildir.


Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken başına böyle bir şey gelmiş. Bir adam koşarak gelmiş ve sert bir şekilde ona vurmuş. Üstad yere düşmüş. Ayağa kalkmış ve önceden yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış.
 

Yanında bir öğrencisi varmış. Şoka uğramış. "Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile" demiş.


Üstad da, "Bu onun sorunu, benim değil" demiş.


Siz aydınlanmış birisiyle çatışabilirsiniz, ama bu sizin sorununuzdur, onun değil. Ve bu çatışmada incinirseniz o da sizin kendi sorununuzdur. O sizi incitemez. Bu bir duvarı yumraklamak gibidir - canınız yanacaktır ama duvar değildir sizi inciten.


Ego sürekli problem peşinde koşar. Neden? Çünkü kimse size ilgi göstermezse, ego acıkmış hisseder.


O ilgi ile yaşar.


Dolayısıyla, birisi size kızgın ve sizinle kavga ediyorsa, bu bile iyidir, çünkü en azından ilgisi üzerinizdedir. Eğer birisi severse, iyidir. Eğer kimse sizi sevmiyorsa, o zaman kızgınlık bile iyi olacaktır. En azında ilgi üzerinizde olacaktır. Fakat, kimse size hiç bir ilgi göstermezse, kimse sizin önemli birisi olduğunuzu düşünmezse, o zaman egonuzu nasıl besleyeceksiniz?
 

Diğerlerinin ilgisine ihtiyaç vardır.


Milyonlarca şekilde insanların ilgisini çekersiniz; belli bir tarzda giyinirsiniz, güzel görünmeye çalışırsınız, çok kibar olursunuz, roller edinirsiniz, değişirsiniz. Ne tür koşulların geçerli olduğunu sezinlediğinizde , hemen insanların size ilgi göstereceği yönde değişiverirsiniz.


Bu çok derinden bir dilenciliktir.
 

Gerçek bir dilenci ilgi arayan ve talep eden kişidir. Ve gerçek imparator da kendi içinde yaşayandır; onun kendi merkezi vardır, başka kimseye bağımlı değildir.


Buddha bodhi ağacının altında oturuyor... o an dünya yokoluverse, Buddha için bir şey fark edecek midir? Hiç birşey. Hiç bir şey fark etmemiş olacaktır. Tüm dünya kaybolsa bir fark yaratmayacak çünkü o merkezine ulaşmıştır.


Ya siz; şayet eşiniz kaçar, sizi boşar, başka birisine giderse tamamıyla dağılırsınız - çünkü o size ilgi gösteriyordu, özen gösteriyor, seviyor, etrafınızda dolaşıyor, sizin kendinizi birisi olarak hissetmenize yardım ediyordu. Tüm imparatorluğunuz kayboldu, siz dağılıverdiniz. İntihar ertmeyi bile düşünmeye başlarsınız. Neden? Neden karınız sizi terk edince intihar edesiniz? ? Neden kocanız sizi terk edince intihar edesiniz? Çünkü kendinize ait bir merkeziniz yok. Karınız size merkezi veriyordu; kocanız size merkezi veriyordu.


İnsanlar bu şekilde varolurlar. Böylelikle insanlar başkalarına bağımlı hale gelir. O çok derinden bir köleliktir. Ego bir köle olmak ZORUNDADIR. O başkalarına bağımlıdır. Ve sadece egosu olmayan kişi ilk defa olarak efendidir; artık o bir köle değildir. Bunu anlamaya çalışın.


Ve egoyu kendi içinizde aramaya başlayın - başkalarında değil, bu sizin işiniz değildir.


Kendinizin ne zaman mutsuz hissedecek olursanız hemen gözlerinizi kapayın bu mutsuzluğun nereden gelmekte olduğunu bulmaya çalışın ve her seferinde göreceksiniz ki, sahte merkeziniz başka biriyle çatışmakta.


Siz bir şey umdunuz ve gerçekleşmedi.


Siz bir şey beklediniz ve tam tersi oldu - egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz. Yalnızca bakın; ne zaman mutsuz olursanız, neden olduğunu bulmaya çalışın.


Sebepler sizin dışınızda değil. Temel neden içinizdedir - ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız:


Beni kim mutsuz ediyor?

Benim kızgınlığımın sebebi kim?

Ben kim hayata küstürüyor?


Ve dışarı bakarsanız göremezsiniz.



Sadece gözlerinizi kapayın ve her seferinde içe bakın.[/font=Comic Sans MS]


Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli.


Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır. Eğer sizin başınıza dert açan şeyin kendi egonuz oldduğunu görebilirseniz, ondan kurtulmayı tercih edersiniz - çünkü hiç kimse mutsuzluğunun kaynağını anlayacak olduktan sonra onu taşıyamaz.


Ve şunu unutmayın ki, egodan vazgeçmeniz için bir neden yoktur.


Ondan vazgeçemezsiniz. Ondan kurtulmaya çalışırsanız, "Alçak gönüllü oldum" diyen, daha zor farkedilen türden bir egonuz olacaktır.
 

Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Bu kendini gizleyen bir egodur - ama ölü değildir.


Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Alçak gönüllü olmayı kimse deneyemez, ve kimse kendi çabasıyla alçak gönüllülüğü yaratamaz, asla! Ego ortadan kaybolunca, alçak gönüllülük size gelir. O yaratılan bir şey değildir. O gerçek merkezin gölgesidir.
 

Ve gerçekten alçak gönüllü bir adam ne alçak gönüllüdür ne de bencil.


O sadece basittir.


Hatta alçak gönüllü olduğunun bile farkında değildir.


Eğer alçak gönüllü olduğunuzun farkındaysanız, orada ego vardır.


Alçak gönüllü kimselere bakın...Kendilerinin gerçekten alçak gönüllü olduğunu düşünen milyonlarca insan vardır. Yerlere kadar eğilirler, ama izleyin onları - en sofistike egoistlerdir onlar. Artık onların besinlerinin kaynağı alçak gönüllüktür. "Ben alçak gönüllüyüm" derler ve sonra da size bakıp sizin onları takdir etmenizi beklerler.


Sizin onlara "Sen gerçekten alçak gönüllüsün" demenizi isterler. "Aslında sen dünyanın en alçak gönüllü kişisisin; hiç kimse senin kadar alçak gönüllü değil". Sonra da yüzlerine gelen gülümsemeye bakın. Ego nedir? Ego "Kimse benim gibi değil" diyen bir hiyerarşidir. Alçak gönüllülükle kendisini besleyebilir - "Kimse benim gibi değil, ben en alçak gönüllü kişiyim"


Zamanın birinde: Sabahleyin hava henüz aydınlanmamışken fakir bir dilenci caminin birinde dua etmekteydi. Kutsal bir gündü ve o dua edip şöyle diyordu, "Ben bir hiçim. Ben fakirlerin en fakiriyim, günahkarların en büyüğüyüm"


Birden. bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunu fark etti. Adam ülkenin imparatoruydu ve bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunun farkında değildi - karanlıktı, ve imparator da, "Ben bir hiçim. Kimse değilim. Sadece kapındaki bir dilenciyim" diyordu. Başka birisinin daha aynı şeyleri söylediğini duyduğunda imparator dedi ki, "Durun! Beni geçmeye çalışan da kim? Sen kimsin? Bir imparator 'bir hiç olduğunu' söylerken, onun önünde aynı şeyi söylemeye nasıl cesaret edersin?"


İşte ego böyle çalışır. Çok zor farkedilir. Onun çalışması çok kurnazca ve derindendir, çok çok uyanık olmalısınız, ancak o zaman onu görebilirsiniz. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Yalnızca tüm mutsuzlukların, acıların ego yoluyla geldiğini görmeye çalışın.


Sadece izleyin. Vazgeçmenize gerek yok.


Ondan vazgeçemezsiniz. Kim vazgeçecek ondan? O zaman da vazgeçenin kendisi egoya dönüşecektir. Her zaman geri dönecektir.


Her ne yapıyorsanız yapın, dışında kalın ve bakın, izleyin.


Ne yaparsanız yapın - alçak gönüllülük, mütavazilik, basitlik - hiç birisi yardımcı olmaz. Mümkün olan sadece birşey vardır, o da tüm mutsuzluğunuzun kaynağının ego olduğunu izlemektir. Onu söylemeyin. Tekrar etmeyin - İZLEYİN. Çünkü ben onun tüm mutsuzluklarınızın kaynağı olduğunu söylersem ve siz de bunu tekrar ederseniz yararsız olur bu. SİZ bu anlayışa gelmek zorundasınız. Her mutsuz olduğunuzda yalnızca gözlerinizi kapayın ve dışardan nedenler aramayın. Bu mutsuzluğun nereden kaynaklandığını görmeye çalışın. O sizin kendi egonuzdur.


Eğer sürekli olarak egonun esas kaynak olduğunu anlar ve hissedecek olursanız, bu derinlerde kök salar ve egonun bir gün onun ortadan kayboluverdiğini görürsünüz. Kimse ondan kurtulmaz - kimse ondan kurtulamaz. Onu öylece görürsünüz; ortadan kayboluverir çünkü herşeyin kaynağının ego olmasının anlaşılması demek ondan kurtulmak demektir. BUNU ANLAMAK DEMEK EGONUN KAYBOLMASI DEMEKTİR.


Ve siz egoyu başkalarında görmek hususunda çok kurnazsınız. Her hangi birisi başka birinin egosunu görebilir. Kendinizinkine sıra geldiğindeyse, işte o zaman sorunlar ortaya çıkar - çünkü araziyi bilmiyorsunuz, orada hiç gezinmediniz ki.


Nihai olana, tanrısal olana giden yolun tümü, egonun bu zorlu arazisinden geçmek zorundadır. Sahte olanın sahteliği anlaşılmak zorundadır. Mutsuzluğun kaynağı olan, mutsuzluğun kaynağı olarak anlaşılmalı - o zaman ortadan kalkıverir.


Onun zehir olduğunu bildiğiniz zaman kaybolur. Onun ateş olduğunu bildiğinizde kaybolur. Bunun cehennem olduğunu anladığınızda yokolur.


Ve işte o zamandır ki, bir daha hiç "Egodan vazgeçtim" demezsiniz. O zaman herşeye, tüm mutsuzluklarınızın yaratıcısının kendiniz olduğu şakasına gülmek dışında hiç birşey yapamazsınız.


Charlie Brown'ın bazı karikatürlerine bakıyordum. Bir tanesinde legolarla bir ev yapıyordu. Duvarları yaptığı legoların ortasında oturuyordu. Duvarlarla çevrelendiği bir an geliyor; her tarafını duvarlarla kapattığı. Sonra da "İmdat, imdat" diye bağıryor.


Herşeyi kendisi yaptı! Şimdi de onlarla çevrelendi, hapsoldu. Bu çok çocukça, ama sizin de tüm yaptığınız bu işte. Kendi çevrenize bir ev inşa ettiniz ve şimdi de "İmdat, imdat" diye bağırıyorsunuz. Ve mutsuzluğunuz milyonlarca kez çoğaldı - çünkü sizinle aynı teknede olan yardımcılarınız var.


Çok güzel bir kadın hayatında ilk kez bir psikiyatriste gider. Psikiyatrist kadına, "Lütfen biraz yaklaşın" der. Kadın yaklaştığında hemen kadının üzerine atlayıp sarılır ve onu öper. Kadın şok olur. Sonra da adam "Şimdi oturabilirsiniz. Bu benim sorunumu halleder, şimdi sizin sorununuz nedir?" diye sorar.


Problem katmerlenir, çünkü aynı teknede olan yardımcılar var. Ve onlar yardım etmek isterler, çünkü birisine yardım ettiğinizde egonuz çok çok iyi hisseder - çünkü siz binlerce insana yardım eden büyük bir yardımcı, büyük bir guru, efendisiniz.


Ne kadar çok insan sizi izlerse, kendinizi o kadar iyi hissedersiniz.


Fakat siz de aynı teknedesiniz, yardım edemezsiniz.


Daha çok, zaranız dokunur.


Hala kendi sorunları olan birisinin başkalarına pek yararı dokunamaz.Yalnızca kendi sorunları olmayan birisinin size yararı dokunabilir. Ancak o zaman sizin içinizi görebilecek netlik vardır. Hiçbir soruna sahip olmayan bir zihin sizi görebilir; siz saydamlaşırsınız.


Sorunları olmayan bir zihin kendi içinden görebilir; bu nedenledir ki, başkalarının içini gçrebilme yeteneğine ulaşır.


Batı'da çok, birçok sayıda psikanaliz okulu vardır ama insanlara hiç bir yardımı dokunmadığı gibi, çoğunlukla da zarar verirler. Çünkü başkalarına yardım eden kişiler ya da yardım etmeye çalışan veya yardım ediyormuş gibi yapanlar da aynı teknenin içindeler.


[teal]...Kişinin kendi egosunu görmesi zordur. [/teal]


Başkalarının egosunu görmekse çok kolaydır. Fakat önemli olan bu değildir, onlara yardım edemezsiniz.


Siz kendi egonuzu görmeye çalışın.[/font=Lucida Console]



Sadece izleyin.


Ondan kurtulmak için aceleci olmayın, sadece izleyin. Ne kadar izlerseniz, o kadar yeterli hale gelirsiniz. Bir gün aniden görüverirsiniz ki, kendiliğinden kaybolmuş. Ve aslında sadece kendiliğinden olduğunda kaybolmuş olur. Başka bir yolu yoktur. Olgunluğuna erişmeden ondan kurtulamazsınız.


Kuru bir yaprak gibi düşer.


Ağaç hiç bir şey yapmaz - hafif bir meltem, bir şeyler olur ve ölü yaprak öylece düşer. Hatta ağaç yaprağın düştüğünün farkına bile varmaz. O ses çıkarmaz, bir şey idda etmez, hiçbirşey yapmaz.


Kurumuş yaprak öylece yere düşer ve dağılır hepsi bu.


Bilinç ve anlayış yoluyla olgunlaştığınızda ve egonun tüm mutsuzluklarınızın nedeni olduğunu derinden hissettiğinizde, birgün aniden, kurumuş yaprağın düşmekte olduğunu göreceksiniz.


O yere ulaşır ve kendi kendine ölür. Siz hiç bir şey yapmadınız dolayısıyla ondan kendinizin kurtulduğunu idda edemezsiniz. Onun kayboluverdiğini görürsünüz ve gerçek merkez ortaya çıkar.
 

Ve gerçek merkez ruhtur, tanrıdır, benliğinizdir, gerçekliktir ya da onu nasıl adlandırmak isterseniz odur.


Onun adı yoktur, o nedenle de tüm adlar uygundur.


Ona canınızın çektiği her ismi verebilirsiniz.







not: niye eklediğimin egosunu banyoda düşüneceğim belki daha sonra da:)))


 

Tiversonus

#28
Doğru Ve Yanlış Bilgi



Zihin, bağımlılığın kaynağı olabileceği gibi, özgürlüğün de kaynağı olabilir. Zihin, bu dünyanın kapısı, bu dünyanın girişidir; ama çıkışı da olabilir. Zihin, seni cehenneme götürür; ama seni cennete de götürebilir. Demek ki, zihnin nasıl kullanıldığına bağlıdır. Zihnin doğru kullanımı meditasyon olur; zihnin yanlış kullanımı ise delilik.



Zihin, herkesle her yerdedir. İçinde dolaylı olarak hem karanlık, hem ışık olasılığı vardır. Zihnin kendisi ne düşmandır, ne dost. Onu bir dost da yapabilirsin, bir düşman da. Bu sana bağlıdır, zihnin arkasına gizlenen sana. Zihnini aracın, kölen haline getirebilirsin, zihnin en üst noktaya ulaşmanı sağlayan geçiş olabilir. Sen zihninin kölesi olursan ve zihninin efendin olmasına izin verirsen, efendin olarak bu zihin seni en üst kedere ve karanlığa götürür.



Bütün teknikler, bütün yöntemler, Yoga'nın tüm yolları derinden sadece tek bir problemle ilgilenir: Zihnin nasıl kullanılacağı. Doğru kullanıldığında, zihin sonunda "zihinsizlik" noktasına gelir. Yanlış kullanıldığında ise sadece bir kaos olduğu, birçok senin birbirine düşman oldukları bir noktaya varır -çelişkili, karışık, deli.



Tımarhanedeki deli ve Bodhi ağacının altındaki Buda -her ikisi de zihinlerini kullanmışlardır; her ikisi de zihinden geçmişlerdir. Buda, zihnin yok olup gittiği bir noktaya gelmiştir. Doğru kullanıldığında, zihin yok olup gittiği bir noktaya gelir. Doğru kullanıldığında, yok olup gitmeye devam eder ve tamamen yok olduğu bir an gelir. Deli de zihnini kullanmıştır. Yanlış kullanıldığında, zihin bölünür; yanlış kullanıldığında birçok zihin olur; yanlış kullanıldığında kalabalıklaşır. Sonuç olarak zihin burada olur, ama sen kesinlikle yoksundur.



Buda'nın zihni yok olup gitmiştir, ama Buda bütünlük içinde hala vardır. Delinin zihni bir bütün olmuştur ve kendisi tamamen yok olup gitmiştir.



Buda da zihnini kullanır, onun zihni bacakları gibidir. İnsanlar bana gelip, "Aydınlanmış birinin zihnine ne oluyor? Sadece ortadan mı kayboluyor? Onu kullanmıyor mu?" diye soruyorlar.



Bir efendi olarak yok olup gidiyor, ama bir köle olarak kalıyor. Pasif bir araç olarak kalıyor. Bir Buda onu kullanmak istiyorsa, onu kullanır. Buda seninle konuştuğunda, ona ihtiyaç duyacaktır, çünkü zihin olmadan konuşmak mümkün değildir. Zihnin kullanılması zorunludur. Buda'ya gittiğinde, seni fark etmesi, daha önce de olduğunu fark etmesi için zihnini kullanmak zorundadır. Zihin olmadan farkındalık olmaz; zihin olmadan anı olmaz. Ama unutma ki, o zihni kullanıyor, aradaki fark bu -sen zihnin tarafından kullanılıyorsun. Onu ne zaman kullanmak istiyorsa, kullanıyor. Ne zaman kullanmak istemiyorsa, kullanmıyor. Zihin, pasif bir araçtır, üzerinde hiçbir etkisi yoktur.



Böylece Buda bir ayna olarak kalır. Aynanın önüne geçtiğinde, ayna senin görüntünü yansıtır. İlerlediğinde yansıma gider; ayna boştur. Sen bir ayna gibi değilsin. Birini görürsün, adam gider, ama düşünceler devam eder, yansıma devam eder. Onun hakkında düşünmeye devam edersin. Ve durmak istersen bile zihnin seni dinlemez.



Zihne egemen olmaktır Yoga. Ve Patanjali "zihnin durması" dediğinde, bunun anlamı, "bir efendi olarak durmak" tır. Zihin, bir efendi olarak durur. O anda aktif değildir. Pasif bir araçtır. Sen emredersin, o çalışır; sen emir vermezsin, sessiz kalır. Sadece bekler. Kendini belli etmez. Bildiri gücü gitmiştir. Seni kontrol etmeye çalışmaz.



Meditasyon, iç dengeyi bulmaktır. İç dengeyi kazandığında ve hiçbir ürperme yoksa, gövde zihninin tamamı durmuştur, doğru bilginin merkezi çalışmaya başlar. Bu merkez aracılığıyla bilinen her şey doğrudur.



Nerede misin? Merkezde değilsin. Yanlış bilgi ve doğru bilgi merkezleri arkasındasın. Bu nedenle kafan karışık. Bazen bir anlık bir görüntü gözüne ilişiyor. Doğru bilgi merkezine doğru eğiliyorsun; o anda bazı anlık görüntüler alıyorsun. Sapıklık merkezine doğru eğiliyorsan, sapıklık sana ulaşıyor. Ve her şey birbirine karışıyor; kaos içindesin.



Buda'ya binlerce soru sorulmuştur. Bir gün, adamın biri, "Yeni sorularla geliyoruz. Daha soruyu sorar sormaz, cevaplamaya başlıyorsun. Asla üzerinde düşünmüyorsun. Bu nasıl oluyor?"diye sormuş.



Buda'nın cevabı şöyledir: "Düşünme meselesi değil. Sen soruyu soruyorsun ve ben de ona sadece bakıyorum. Ve gerçek olan her şey ortaya çıkıyor. Hakkında düşünme ve kafa yorma meselesi değildir. Cevap, mantıklı bir sonuç olarak gelmiyor. Mesele sadece doğru merkeze odaklanmaktır."



Buda bir meşale gibidir. Nereye doğru hareket ediyorsa, orayı ortaya çıkarıyor. Soru ne olursa oldun, ana nokta o değildir. Buda ışığa sahiptir ve bu ışık ne zaman bir sorunun üzerine aksa, cevap ortaya çıkacaktır. Cevap, bu ışıktan doğacaktır. Bu basit bir fenomen, bir ifşadır.



Doğru bilginin üç kaynağı vardır:

Doğrudan idrak, sonuç çıkarma ve bilinçlenenlerin sözleri.



Pratyaksha, doğrudan idrak, doğru bilginin ilk kaynağıdır. Doğrudan idrak, herhangi bir arabulucu, herhangi bir medyum, herhangi bir aracı olmadan yüz yüze bir karşılaşmadır. Bir şeyi doğrudan biliyorsan, bilen bilinenle anında karşı karşıya gelir. Bağlantılı olduğun hiç kimse, arada hiçbir köprü yok. Bu doğru bilgidir. Ama birçok problemi de beraberinde getirir.



Genelde pratyaksha, doğrudan idrak, çok yanlış bir şekilde tercüme edilmiş, yorumlanmış ve hakkında yanlış yorumlar yapılmıştır. "Pratyaksha" sözcüğü, "gözlerinin önünde" anlamına gelir. Ama gözlerin kedisi de bir arabulucudur; bilen onların arkasında saklıdır. Gözler aracıdır. Beni duyabiliyorsun, ama bu doğrudan değildir, bu yakın değildir. Beni duyuların, kulakların aracılığıyla duyarsın. Beni gözlerin aracılığıyla görürsün. Gözlerin sana yanlış bilgi verebilir, kulakların yanlış rapor verebilir. Hiç kimseye inanmamalısın; hiçbir arabulucuya inanmamalısın, çünkü arabulucuya güvenemezsin. Gözlerin hastaysa, sana farklı bilgi vereceklerdir; gözlerin ilacın etkisi altındaysa sana farklı bilgi vereceklerdir; gözlerin anılarla doluysa sana farklı bilgi vereceklerdir.



Aşık olduğunda başka birini görürsün. Aşık olmadığın taktirde, bunu asla göremezsin. Normal bir kadın, aşık olduğunda dünyanın en güzel kadını haline gelebilir. Gözlerin aşkla doluysa, sana bir başkasını gösterirler. Ve aynı kişi, gözlerin nefret doluysa, dünyanın en korkunç insanı gibi görünebilir. Gözlerin güvenilir değildir.



Kulakların aracılığıyla duyuyorsun. Kulaklar sadece birer araçtır; yanlış çalışabilirler. Söylenmemiş bir şeyi duyabilirler, söylenen bir şeyi kaçırabilirler. Duyular güvenilir değildir; sadece mekanik birer araçtırlar.



Öyleyse pratyaksha, doğrudan idrak nedir? Doğrudan idrak, sadece bir arabulucunun, hatta duyuların bile olmadığı zaman mümkün olabilir. Patanjali, bu durumda bu doğru bilgidir, der. Doğru bilginin ilk temel kaynağı budur: Bir şeyi biliyorsan ve bu bilgi için başkasına bağımlı değilsen.



Duyuları ancak derin meditasyonla aşabilirsin. O zaman doğrudan idrak mümkün olabiliyor. Buda, en derin içsel varlığını tanımaya başladığında, o en derin içsel varlık pratyaksha, doğrudan idraktir. Hiçbir duyu dahil edilmez, hiç kimse bilgi vermez, aracı hiç kimse yoktur. Bilen ve bilinen karşı karşıyadır; aralarında hiç kimse yoktur. Yakınlık budur ve sadece yakınlık doğru olabilir.



Böylece ilk doğru bilgi, sadece kendi iç varlığımızın bilgisi olabilir. Dünyanın tamamını biliyor olabilirsin, ama kendi varlığının en içteki çekirdeğini bilmiyorsan, varlığın tamamı saçmadır, gerçek bilgi değildir; ilk temel doğru bilgi sana ulaşmadığı için doğru olamaz. Yapının tamamı yanlıştır. Birçok şeyi bilebilirsi...kendini tanımadıysan, bilginin tamamı raporlara dayanır, duyularının verdiği raporlara. Ama duyularının doğru bilgi verdiğinden nasıl emin olabilirsin? Geceleri rüya görürsün. Rüya görürken, rüyanın gerçek olduğuna inanmaya başlarsın. Duyuların rüyayı bildirir -gözlerin onu görür, kulakların onu duyar, ona dokunabilirsin. Duyuların sana bunu bildirir, bu nedenle gerçek olduğu illüzyonuna kapılırsın. Sen buradasın... o sadece bir rüya olabilir. İyi ama seninle gerçekten konuştuğumdan nasıl emin olabilirsin? Belki sadece bir rüyadır ...sen beni rüyanda görüyorsundur. Rüyayı gördüğün sırada her rüya gerçektir.



Duyulara güvenilmez. Öyleyse doğrudan idrak nedir? Doğrudan idrak duyular olmadan bilinen bir şeydir. Böylece ilk doğru bilgi ancak içsel varlığımızın bilgisi olabilir, çünkü ancak orada duyulara ihtiyaç duyulmayacaktır. Diğer her yerde duyulara ihtiyaç olacaktır. Beni görmek istediğinde, gözlerin aracılığıyla görmek zorundasın; ama kendini görmek istiyorsan, gözlerine ihtiyacın yoktur. Kör bir insan bile kendini görebilir. Beni görmek istiyorsan, ışığa ihtiyacın olacaktır, ama kendini görmek istiyorsan, bunu karanlıkta da yapabilirsin, ışığa ihtiyaç duymazsın. En karanlık mağarada bile kendini görebilirsin. Hiçbir arabulucuya -ışığa, gözlere- ihtiyaç duymazsın. İçsel deneyim hemen yanındadır ve yakınında olan deneyim bütün doğru bilgilerin temelidir.



Bu içsel deneyimde bir kez kök saldığında, sana birçok şey olmaya başlayacaktır. Onları hemen anlayamayabilirsin. Merkezine, içsel varlığına kök salmış, onun üstesinden gelmeyi, onun doğrudan bir deneyim olarak hissetmeyi başarmış kişi, duyuları tarafından aldatılamaz. O uyanmıştır. Gözleri onu yanıltmaz, kulakları yanıltmaz; hiçbir şey onu aldatamaz. Aldatılması imkansızdır.



Bir saplantı içinde yaşadığın için sen aldatılabilirsin. Doğruyu bilen haline geldiğinde aldatılamazsın. Aldatılamazsın! O zaman her şey, tek tek doğru bilginin şeklini alır. Bir kez kendini tanıdığında bildiğin her şey otomatik olarak doğru olacaktır, çünkü sen doğrusun. Unutulmaması gereken fark budur: Sen doğruysan, her şey doğru olur; sen yanlışsan, her şey yanlış gider. Öyleyse mesele dışarıda bir şeyler yapma meselesi değil, içeride bir şeyler yapma meselesidir.



Bir Buda'yı aldatamazsın -bu imkansızdır. Bir Buda'yı nasıl aldatabilirsin? O kendi içinde kök salmıştır. Sen onun için şeffafsın, onu aldatamazsın. Sen bilmeden, o seni bilir. İçinde en küçük düşünce parıltısını bile açıkça görür. En içteki varlığına kadar sana nüfuz eder.



Nüfuzun, başkalarına en az kendine nüfuz ettiğin kadardır. Kendi içinde nüfuz edebiliyorsan, aynı oranda her şeye nüfuz edebilirsin. İçeride ne kadar hareket edebiliyorsan, dışarıda da o ölçüde hareket edebilirsin. Ve içeride tek bir adım bile ilerlememişsen, dışarıda ne yaparsan yap, sadece bir rüya gibidir.



Patanjali der ki: sonuç çıkarma, doğru bilginin ikinci kaynağıdır. Doğru mantık, doğru şüphe, doğru iddia sana doğru bilgiye giden yolda yardımcı olabilir. İşte buna sonuç çıkarma, anuman der. Doğrudan görmedin, ama her şey sonu kanıtlıyor; böyle olmak zorunda. Böyle olması gerektiğine dair duruma bağlı kanıtlar vardır.



Patanjali der ki: sonuç çıkarma sana doğru bilgiye giden yolda yardımcı olabilir, ama bu, doğru sonuç çıkarma olmalıdır. Mantık tehlikelidir, çift kenarlıdır. Mantığı yanlış kullanabilirsin ki, böyle bir durumda da bir sonuca varırsın.



Doğru sonuç çıkarma, seni büyüten bir kişi, seni büyüten bir şeydir. Yanlış sonuç çıkarma ise ne kadar mükemmel görünürse görünsün, büyümeni engelleyen bir şeydir. Sonuç çıkarma da doğru bilginin kaynağı olabilir. Doğru bilginin kaynağı olarak mantık da kullanılabilir, ama ne yaptığının farkında olmalısın. Sadece mantıklıysan, bu seni intihara sürükleyebilir. Mantık, bir intihar haline gelebilir -ki birçok insan için intihar haline gelmiştir.



Sadece birkaç gün önce Kaliforniya'dan doğru yolu arayan biri buraya geldi. Yolu çok uzundu... Beni görmeye gelmişti. Bana şöyle dedi: "Meditasyon yapmadan önce ya da bana meditasyon yapmamı söylemeden önce -çünkü sana kim gelirse gelsin, onları meditasyona ittiğini duydum--yani beni meditasyona itmeden önce, birçok sorum var." En az yüz kadar sorudan oluşan bir listesi vardı. Mümkün olan hiçbir soruyu eksik bırakmadığını sanıyorum... Tanrı hakkında, ruh hakkında, gerçek hakkında, cennet ve cehennem ve her şey hakkında -sorularla dolu bir kağıt. Ve dedi ki: "bu soruları cevaplamadığın sürece meditasyon yapmayacağım."



Aslında bir taraftan çok mantıklı, çünkü "Soruların cevaplanmadan nasıl meditasyon yapabilirim? Haklı olduğuna güvenmediğim ve şüphelerimi gidermediğin sürece bana gösterdiğin yola nasıl saparım? Hatalı olabilirsin. O yüzden haklı olduğunu ancak şüphelerimi gidererek kanıtlayabilirsin." demektedir.



Ancak şüpheleri giderilemeyecek gibidir. İşte ikilem de burada: Meditasyon yaptığı taktirde, şüpheleri yok olabilir, ama o sadece şüpheleri olmadığı taktirde meditasyon yapacağını söylüyor. Peki bu durumda ne yapılabilir? "Önce Tanrı'nın var olduğunu kanıtla." diyor adam. Bunu bugüne kadar hiç kimse kanıtlamamıştır, kanıtlayamaz da. Bu, Tanrı'nın var olmadığı anlamına gelmez, ama Tanrı'nın varlığı da kanıtlanamıyor. Kanıtlanabilecek ya da kanıtlanmayabilecek küçük bir şey değildir ki. O sadece yaşamak zorunda olduğun, bilmek zorunda olduğun hayati bir şeydir. Hiçbir kanıt buna yardımcı olamaz.



Ama mantık açısından adam haklı. "Kanıtlamadığın sürece buna nasıl başlayabilirim? Ruh yoksa, meditasyonu kim yapıyor? Öyleyse önce bir özün olduğunu kanıtla ki, meditasyon yapabileyim." demektedir.



Bu adam resmen intihar ediyor. Hiç kimse asla onun sorularına cevap veremeyecektir. Bütün o bariyerleri kendisi kurmuştur ve bu bariyerler büyümesini engelleyecektir. Ama mantığı çalışıyor. Böyle bir kişiyle ne yapabilirim? Sorularına cevap vermeye başlarsam, yüzlerce şüphe yaratabilen bir kişi, milyonlarca şüphe yaratacaktır, çünkü şüphe duymak zihnin bir yolu, zihnin bir tarzıdır. Bir soruya cevap verirsin, ama bu cevapla on tane soru yaratır, çünkü zihin hep aynı kalır.



O, şüpheler aramaktadır ve ona mantıklı bir biçimde cevap verirsem, mantıklı zihninin beslenmesini, daha da güçlenmesini sağlamış olurum. Onu beslerim, ama bu bir işe yaramaz. Onun mantıksallıktan uzaklaştırılması gerekir.



Böylece ona bir soru sordum: "Hiç aşık oldun mu?" O da bana cevap verdi: "Ama neden? Konuyu değiştiriyorsun." Ben de dedim ki: "Sorularına döneceğim, ama aniden hiç aşık olup olmadığını sormak bana çok anlamlı geldi." O da bana cevap verdi: "Evet!" Yüzü değişti. Ben de sordum: "Sevmeden, aşık olmadan önce aşk olgusundan şüphe duydun mu?" O anda kafası karıştı. Ve kendini rahatsız hissetmeye başladı. Ve şöyle dedi: "Hayır, üzerinde hiç düşünmedim. Sadece aşık olmuştum ve sonradan fark ettim." Ben de şöyle dedim. "tam tersini yapıyorsun: Önce aşk hakkında düşün, aşkın mümkün olup olmadığını, aşkın var olup olmadığını, var olup olmayacağını. Ve önce kanıtlanmasını iste. Sonra da kanıtlanmadığı sürece hiç kimseye aşık olmayacağını bir koşul haline getir."



"Ne diyorsun? Hayatımı mahvedeceksin. Böyle bir koşul getirirsem, sevemem ki." dedi. "Ama..."dedim kendisine, "Bu senin yaptığın şeyin aynısı. Meditasyon tıpkı aşk gibidir, önce bilmen gerekir. Tanrı aşk gibidir. İsa'nın Tanrı'nın sevgi olduğunu söylemesi ondandır. Aşk gibidir. Önce denenmesi gerekir."



Mantıklı bir zihin kendini kapatabilir; hem de öylesine mantıklı bir şekilde ki, büyüme imkanlarına kendi kapılarını kapattığını hiçbir zaman hissetmeyeceği şekilde. Öyleyse sonuç çıkarma, yani anuman, büyümeye yardımcı olacak şekilde düşünmek demektir. O zaman doğru bilginin kaynağı haline gelebilir.



En güzeli üçüncü kaynaktır ve başka hiçbir yerde doğru bilginin kaynağı haline getirilmemiştir. Bilinçlenenlerin sözleri, agama. Bu üçüncü kaynak hakkında uzun tartışmalar yapılmıştır. Patanjali der ki: Doğrudan bilebiliyorsan, bu doğrudur. Doğru sonuç çıkartabilirsin; o zaman da doğru yoldasın ve kaynağa ulaşırsın.



Ama sonuç çıkartamayacağın ve bilemediğin bazı şeyler vardır. Ama bu dünyada ilk değilsin, ilk doğru yolu arayan değilsin. Milyonlarca çağ boyunca milyonlarca insan doğruyu aramıştır ve sadece bu gezegende değil, diğer gezegenlerde de. Arama sonsuzdur ve birçoğu yerine ulaşmıştır. Hedefe ulaşıp, tapınağa girmişlerdir. Onların sözleri de doğru bilginin kaynağıdır.



Agama, bilenlerin sözleri anlamına gelir. Buda bir şey söyler veya İsa bir şey söyler: Ne dediğini bilmeyiz, onu denememişizdir ve bu yüzden onu yargılayamayız. Bu sözler aracılığıyla ne gibi ve nasıl doğru sonuç çıkartacağımızı bilmiyoruz. Ve sözler çelişkili olduğundan, istediğin her sonucu çıkartabilirsin.



Sözler çok çelişkili ve mantıksızdır. Ve bilen herkes çelişkili konuşmak zorundadır, çünkü gerçek sadece çelişkiler aracılığıyla ifade edilebilir. Açıklamaları açık değildir; gizemlidir. Ve sonuç çıkartmaya başladığında, her türlü sonucu çıkartabilirsin. Sonuç çıkartıyorsan, zihnin burada demektir. Sonuç çıkartma işlemi, senin sonuç çıkartman olur. O yüzden ğuil der ki: Burada üçüncü bir kaynak var.



Bilmiyorsun. Doğrudan bilmiş olsaydın, soru olmazdı, herhangi bir kaynağa ihtiyaç olmazdı. Doğrudan idrak etmiş olsaydın, sonuç çıkartmaya veya aydınlanmış olanların sözlerine ihtiyaç duymuyor olurdun. Sen bizzat aydınlanmış olurdun. O zaman diğer iki kaynağı es geçebilirsin. Sonuç çıkartmış olursun, ama bu sonuç senin sonucun olacaktır. Çıldırmışsan, çıkarttığın sonuç da çılgın olacaktır. Ama durum böyle değilse, o zaman üçüncü kaynağı denemende yarar vardır-–aydınlanmış olanların sözleri.



Bunların ne doğruluğunu, ne de yanlışlığını kanıtlayamazsın. Sadece güvenebilirsin ve bu güven varsayımlara dayanır; bu oldukça bilimseldir. Bilimde de bir hipotez olmadan işlem yapamazsın. Ama hipotez inanç değil, sadece bir çalışma aracıdır. Bir hipotez sadece bir yöndür; sen deney yapmak zorunda kalırsın. Ve bu deney, hipotezin doğru olduğunu kanıtlarsa, hipotez bir kuram haline gelir. Deney yanlış giderse, hipotezin ıskartaya çıkar. Aydınlananların sözlerine de bir hipotez olarak güvenle yaklaşmalısın. Daha sonra bunları yaşamında tecrübe edersin. Doğru oldukları kanıtlanırsa, hipotezin bir inanç haline gelir; yanlış oldukları ortaya çıkarsa, hipotezi ıskartaya çıkartabilirsin.



Buda'ya gidersin. O sana, "Bekle! Sabırlı ol, meditasyon yap ve iki yıl boyunca hiç soru sorma." diyecektir. Ona güvenmek zorundasın, başka çaresi yok.



Şöyle düşünebilirsin: "Bu adam belki de beni aldatıyordur. O zaman hayatımın iki yılı boşa gider. İki yıl sonra bu adamın sadece bir hokkabaz, sadece bir aldatmaca veya aydınlandığına dair bir illüzyonla kendini kandıran biri olduğu ortaya çıkarsa, iki yılım boşa harcanmış olur."Ama yine de başka bir yolu yoktur. Bu riski göze almak zorundasın. Ve Buda'ya güvenmediğin halde orada kalırsan, bu iki yıl faydasız olacaktır, çünkü güvenmediğin sürece çalışamazsın. Ve çalışman öylesine şiddetlidir ki, sadece güvenin varsa kendini ona tamamen bırakabilir, tamamen içine girebilirsin. Güvenin yoksa, bir şeyleri geri çekmeye devam edersin ve bu geri çekmeler Buda'nın sana gösterdiklerini denemene izin vermeyecektir. Riski vardır, ama hayatın kendisi de bir risktir. Daha yüce bir hayat için daha yüksek riskler olacaktır. Tehlikeli bir yol üzerinde yürüyorsun. Ama unutma ki, hayatta sadece tek bir yanlış vardır, o da hiç hareket etmemek; sadece korkarak oturmak; sadece hareket ettiğinde bir şeylerin yanlış gideceğinden korkmak; yani beklemenin ve oturmanın daha iyi olduğunu düşünmektir. Tek yanlış budur. Tehlikede olmazsın, ama büyüme de olmayacaktır.



Patanjali der ki: Bilmediğin şeyler var; mantığın sonuç çıkartamayacağı şeyler var; bunlara güvenmek zorundasın. Bu üçüncü kaynak nedeniyle guru, efendi, bir gereklilik haline gelir -bilen biri. Ve riski almak zorundasın; bu bir risktir diyorum, çünkü hiçbir garantisi yoktur. Her şeyin sadece boşuna zaman israfı olduğu ortaya çıkabilir, ama riski almak daha iyidir, çünkü zaman israfı olduğu ortaya çıksa bile, birçok şey öğrenmiş oldun. Artık hiç kimse seni kolayca aldatamaz. En azından bunu öğrenmiş oldun.



Ve güvenle ilerlersen, tamamen ilerlersen, Buda'yı bir gölge gibi takip edersen, ona olanlar sana da olmaya başlayabilir. Bunlar Guatam Buda'ya, İsa'ya, Mahavira'ya olmuştur ve gittikleri yolu biliyorlardır. Onlarla iddia edersen, kaybeden sen olursun. Onlar kaybeden olmaz; seni sadece bir kenara atarlar.



Bu yüzyılda, bunlar Gurdjieff' e olmuştur. Birçok insan onun cazibesine kapılmıştır, ama o, yeni müritleri için öyle bir durum yaratmıştır ki, tamamen güvenmedikleri sürece -saçmalıklara bile güvenmedikleri taktirde- hemen ayrılmak zorunda kalıyorlardı. Ve bu saçmalıklar planlıydı. Gurdjieff yalan söylemeye devam ederdi. Sabah başka bir şey, öğleden sonra başka bir şey söylerdi. Ve sen soru soramazdın! Mantıklı zihnini tamamen altüst ederdi.



Sabah, "Bu çukuru kazın. Bu bir zorunluluk! Akşama kadar bitmesi gerekiyor." derdi. Ve bütün gün boyunca sen o çukuru kazardın. Güç sarfederdin, yorulurdun, terlerdin, yemek bile yemezdin ve akşam olduğunda gelip, sana"Toprağı çukura geri koyun. Yatağa girmeden önce bitmesi gerekiyor." derdi.



En sırada zihin bile böyle bir durumda, "Ne demek istiyorsun? Tüm günümü buna harcadım." der.



Böyle bir şey söylediğinde Gurdjieff şöyle diyecektir: "Hemen gidiyorsun! Git! Ben sana göre değilim, sen de bana göre değilsin."



Asıl mesele kazmak veya çukur değildi. Asıl mesele, saçma bir şey bile olsa ona güvenip güvenmeyeceğini denemekti. Ve bir kez ona güvendiğini ve seni nereye götürürse oraya gideceğini bildikten sonra, gerçek olaylar o zaman gelecektir. Test bitmiştir, sen denenmişsin ve özgün kabul edilmişsindir -çalışabilen ve güvenebilen gerçek bir arayan.



Patanjali bir efendidir ve bu üçüncü kaynağı binlerce müritle edindiği deneyimlerden dolayı çok iyi bilir. Birçok mürit ve doğru yolu arayanlarla çalışmış olmalı. Sadece bu sayede Yoga-Sutraları gibi bilimsel bir incelemeyi yazmak mümkündür. Bu, bir düşünürün eseri değil, zihnin çeşitli türleriyle deneyim kazanmış ve zihninin birçok tabakasına inmiş ve çeşitli kişilerle çalışmış birinin eseridir. Bunu üçüncü kaynak haline getirir: Bilinçlenmiş olanların sözleri.



Yanlış bilgi, nesnenin tam karşılığı olmayan

hatalı bir anlayıştır.



Hepimizin üzerinde büyük bir yanlış bilgi yükü vardır, çünkü bir gerçekle karşılaşmadan önce önyargılıyız.



Hiç kimse nesnelerle, kişilerle oldukları gibi karşılaşmaz -bir önyargı vardır. Bu önyargılar viparyaya yaratır; bu önyargılar yanlış bilgiyi yaratır. Ne düşünürsen düşün, gerçeği daha yeni öğrenmediysen, yanlıştır. Geçmişini, önyargılarını beraberinde taşıma. Zihinini bir kenara bırak ve gerçekle yüz yüze gel. Görülecek ne varsa, onu gör. Çağrışım yapma.



Çağrışım yapmaya devam ediyoruz. Zihnimiz tamamen doludur ve çocukluğumuza sabitlenmiştir. Her şey bize hazır sunulmuştur ve hazır sunulan bu bilgiden dolayı yaşamımız bir illüzyon haline gelir. Asla gerçek bir insanla karşılaşmazsın, asla gerçek bir çiçek görmezsin. Sadece "Bu bir gül." dendiğinde mekanik olarak "Güzel!" dersin. Güzelliği hissetmemişsindir, güzelliği duyularla algılamamışsındır, bu çiçeğe hiç dokunmamışsındır. Zihninde "Gül güzeldir." diye bir şey vardır sadece. "Gül" sözcüğünü duyduğun anda, zihninde bir çağrışım yapar ve sen de "Güzeldir." dersin.



Ve gülün güzel olduğunu hissettiğine inanmaya başlarsın, ama bu doğru değildir. Bu yanlıştır. Sadece bak. İşte bu yüzden çocuklar olayların iç yüzünü yetişkinlerden daha derin görebiliyorlar, çünkü isimleri bilmiyorlar. Henüz önyargıları yok. Bir gül sadece güzelse güzeldir; bütün güller güzel değildir. Çocuklar, olaylara yaklaşırlar; gözleri daha tazedir. Nesneleri oldukları gibi görürler, çünkü çağrışım yapmayı bilmezler.



Bizler ise onları bir an önce büyütmek, birer yetişkin haline getirmek için acele ederiz. Zihinlerini bilgiyle doldururuz. Bu, psikologların en yakın zamandaki keşiflerinden biridir ki, çocuklar okula başladıklarında, üniversiteden ayrıldıklarında sahip oldukları zekadan daha fazla zekaya sahiptirler. En son bulgular bunu kanıtlamaktadır. Çocuklar, birinci sınıfa başlarken daha fazla zekaya sahiptirler. Bilgileri arttıkça, zekaları düşecektir. Ve üniversite mezunu, master ve doktora derecesiyle geri geldiklerinde bitmiş olacaklardır. Doktora derecesiyle geri geldiklerinde, zekalarını üniversitede bir yerlerde bırakmış olacaklardır. Ölüdürler, bilgiyle doludurlar, bilgiyle tıka basa doldurulmuşlardır -ama bu bilgi yanlıştır; her şey hakkında bir önyargıdır. Artık hiçbir şeyi doğrudan hissedemezler, canlı insanları doğrudan hissedemezler, doğrudan yaşayamazlar. Her şey sözlü hale gelmiştir. Hiçbir şey gerçek değildir, zihinsel hale gelmiştir.



Önyargılarını, bilgini, anlayışlarını, önceden belirtilmiş bilgilerini bir kenara at ve canlan, tekrar çocuk ol. Ve bunu bir andan bir ana yapmalısın, çünkü her anı topluyorsun.



En eski Yoga aforizmalarından biri şöyledir: her an öl ki, her an yine doğabilesin. Geçmişteki her anda öl, topladığın bütün tozları fırlatıp at ve canlanmış görün. Ama bunu devamlı olarak yap, çünkü bir sonraki an toz yine toplanır.



An be an ölmeli ve tekrar doğmalıyız. Ancak o zaman yanlış bilgide kaçabiliriz.


Osho


not: teşekürler sirera.

Tiversonus

#29
Başkalarının Ne Düşündüğüne Bağımlılık


"Yaşlanmak Bilge Olmak Demek Değildir. Eğer Gençken Bir Aptalsan Ve Artık Yaşlandıysan, Sadece Yaşlı Bir Aptal Olursun, Hepsi Bu!

Olgun Bir Kişi Alsa Aynı Hatayı Tekrar Etmez. Ama Bir Kimse Sadece Yaşlıysa Aynı Hatayı Defalarca Ve Defalarca Tekrar Eder Durur. O Bir Çemberin İçinde Yaşar; Hiçbir Zaman Bir Şey Öğrenmez.


Sürekli Başkalarının Fikirlerini Hesaba Katan İnsanlar Olgunlaşmamıştır. Onlar Başkalarının Ne Düşündüğüne Bağımlıdır. Onlar Hiçbir Şeyi Özgün Bir Biçimde Yapamazlar, Dürüstçe Söylemek İstediklerini Söyleyemezler; Başkalarının Duymak İstediklerini Söylerler. "

Kitap : Olgunluk; Kendin Olma Sorumluluğu


***************************


En önce anlaşılması gereken şey egonun ne olduğudur.

Bir çocuk doğar. Doğduğunda kendisi hakkında hiçbir bilinci, bilgisi yoktur. Ve bir çocuk doğduğunda ilk olarak farkına vardığı şey kendisi değil diğeridir. Bu doğaldır çünkü gözler dışa doğru açıktır, eller diğerlerine dokunur, kulaklar başkalarını duyar, damak yiyecekleri tadar ve burun dışarıyı koklar. Tüm bu duyular dışa doğru açıktır.

Doğmanın anlamı da budur. Doğumun anlamı, bu dünyaya gelmektir, dışarının dünyasına. Dolayısıyla da bir çocuk doğduğunda, bu dünyanın içine doğar. Gözlerini açar ve diğerlerini görür. Diğer siz demeksiniz. Çocuk ilk önce annesinin farkına varır. Daha sonra da yavaş yavaş kendi bedeninin farkına varmaya başlar. Bu da aslında diğerdir ve de bu dünyaya aittir. Acıkır ve bedenini hisseder; ihtiyacını giderdiğinde de bedenini unutur.

Bir çocuk şöyle yetişir: Önce sizin, ötekinin farkına varır ve sonraysa sizinle, ötekiyle kıyaslayarak yavaş yavaş kendisinin farkına varır.

Bu farkındalık yansıtılmış bir farkındalıktır. O kendisinin kim olduğunun bilincinde değildir. O yalnızca annenin ve de onun kendisi hakkında ne düşündğünün farkındadır. Eğer annesi ona gülümserse, onu takdir ederse, 'Sen çok güzelsin' derse, onu kucaklayıp öperse çocuk kendisi hakkında iyi şeyler hisseder. İşte şimdi bir ego doğmuştur.

Takdir,sevgi, ilgi aracılığıyla iyi olduğunu, değerli olduğunu ve bir önemi olduğunu hisseder.

Bir merkez doğar.

Yalnız bu merkez yansıtılmış bir merkezdir. Onun gerçek varlığı değildir. Kendisinin kim olduğunu bilmez; yalnızca başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü bilir. Ve bu bir egodur; yansıma,, başkalarının ne düşündüğüdür. Şayet herkes onun bir işe yaramaz olduğunu düşünürse, kimse onu takdir etmez, ona gülümsemez. Böyle bir durumda da bir ego doğar: Hastalıklı bir ego; üzgün, reddedilmiş, değersiz ve diğerlerinden aşağıda hissederken kendisini incinmiş. Bu da bir egodur. Bu da bir yansımadır.

Önce anne - ve anne başlangıçta tüm dünya demektir. Sonradan anneye başkaları katılır ve dünya büyümeye başlar.Ve bu dünya büyüdükçe de ego daha karmaşıklaşır çünkü birçok başka insanın daha görüşleri yansır.

Ego biriktirilmiş bir olgudur, başkalarıyla yaşıyor olmanın bir yan ürünüdür. Eğer bir çocuk tamamıyla yalnız yaşarsa, hiçbir zaman ego geliştirmiyecektir. Ama bunun bir yararı olmaz. Bir hayvan gibi kalacaktır. Hayır, böyle birşey onun gerçek kendi benliğini bileceği anlamına gelmez.

Ego bir zorunluluktur çünkü gerçek olan ancak sahtesi aracılığıyla anlaşılır. Kişi onun içerisinden geçip gitmelidir. Bu bir öğretidir. Gerçek yalnızca yanılsama sayesinde anlaşılır. Gerçek olanı doğrudan bilemezsiniz. Öncelikle gerçek olmayanın ne olduğunu bilmek zorundasınızdır. Önce gerçek olmayanı tanımak zorundasınız. Bu tanışıklık vasıtasıyla gerçeğin ne olduğunu bilmek için yeterli hale gelirsiniz. Şayet siz sahteyi sahte olarak bilirseniz, gerçek üzerinize gün gibi doğar.

Ego bir ihtiyaçtır; o toplumsal bir ihtiyaç, toplumsal bir yan üründür. Toplum sizin çevrenizdeki herşeydir - siz değil ama etrafınızdaki tüm şeylerdir. Herşeyden sizi çıkarttığınızdaki şeydir toplum. Ve herkes yansıtır. Okula gidersiniz ve öğretmen sizin kim olduğunuzu yansıtacaktır. Diğer çocuklarla arkadaşlıklarınız olacak ve onlar sizin kim olduğunuzu yansıtacaklar. Adım adım herkes sizin egonuza birşeyler katar ve herkes egonuzu topluma problem oluşturmayacak hale getirmeye çalışır.

Onların derdi siz değilsinizdir.

Onlar toplumla ilgilinmektedirler

Toplum kendisini düşünür ve bu böyle de olmalıdır.

Onların önemsediği şey sizin 'kendini bilen' insanlar haline gelmeniz değildir. Onlar için önemli olan sizin toplum denen mekanizmanın yararlı bir parçası olmanızdır. Resmi bozmamalasınız. Dolayısıyla da size toplumla uyumlu bir ego verirler. Size ahlak öğretirler. Ahlak, size topluma uyacağınız bir ego vermek anlamına gelir. Eğer siz ahlaklı değilseniz, şurada ya da burda uyumsuz olursunuz. Bu sebeple suçluları hapishanelere koyarız - hayır,yanlış birşey yaptıklar için ya da onları hapse atmakla onların iyileşeceği için falan değil! Sadece onlar uyumsuzdur. Onlar sorun üretirler. Onların sahip oldukları türden egoları toplum onaylamaz. Şayet toplum onaylarsa her şey iyidir.

Bir adam birisini öldürür - o bir katildir.

Ve aynı adam savaş zamanında binlercesini öldürür - o muhteşem bir kahraman haline gelir. Toplum cinayetten rahatsız olmaz ama cinayetin toplum için işlenmesi gerekir.O zaman sorun kalmaz.

Toplum ahlakı önemsemez.

Ahlak yalnızca sizin topluma uymanız demektir.

Toplum savaştayken ahlak değişir.

Barış dönemindeyken toplumun başka ahlakı vardır

Ahlak toplumsal bir politikadır. Diplomatiktir. Tüm çocukların toplumla uyumlu halde yetiştirilmesi şarttır ve her şey bu kadar basittir. Çünkü toplumun ilgilendiği tek şey yararlı üyelerdir. Toplum sizin kendinizi bilmeniz gerekliliğiyle ilgili değildir.

Toplum bir ego yaratır çünkü ego istenilen yönde kullanılabilir ve kontrol altında tutulabilir. Kişinin öz benliğiyse hiçbir zaman kontrol edilip kullanılamaz. Toplumun bir insanın öz benliğini kontrol altında tuttuğu duyulmuş birşey değildir

Çocuğun bir merkeze ihtiyacı vardır ve çocuk kendi merkezinin tamamıyla farkında değildir. Toplum ona bir merkez verir ve çocuk ta azar azar toplumun kendisine verdiği egonun kendi merkezi olduğuna ikna olur.

Bir çocuk eve döner - şayet sınıfta birinci olduysa tüm aile mutludur. Onu kucaklayıp öper, omuzunuza alır dans edersiniz ve, 'Ne güzel bir çocuk! Sen bizim için gurur kaynağısın' dersiniz. Ona ayırt adilmesi güç bir ego verirsiniz. Eğer çocuk eve utanç içinde, başarısız becerememiş, sınıfta kalmış olarak gelirse ya da alt sıralarda kalmışsa - o zaman kimse onu takdir etmez ve o da kendisini dışlanmış hisseder. Bir dahaki sefere daha sıkı çalışacaktır çocuk çünkü merkezi sarsıntı hisseder.

Ego her zaman sarsıntıdadır, her zaman beslenmenin peşindedir, yani birisinin takdir etmesi gerekir. Bu nedenledir ki sürekli ilgi talep edersiniz.

Kim olduğunuz hakkında başkalarından fikir alırsınız. Bu doğrudan bir deneyim değildir.

Sizin kim olduğunuz hakkında edindiğiniz fikirker başkalarından gelir. Onlar sizin merkezinizi biçimlendirir. Bu merkez sahtedir çünkü siz kendinize ait gerçek merkezinizi taşımaktasınız. O kimsenin karışamayacağı birşeydir. Kimse ona şekil veremez.

Siz onunla beraber gelirsiniz

Siz onunla doğarsınız.

Bu demektir ki, sizin iki merkeziniz vardır. Birisi varoluşun size vermiş olduğu, sizin beraber geldiğiniz merkezdir. Bu gerçek öz benliğinizdir. Ve diğeri, toplum tarafından yaratılmış olan merkez ise egodur. O sahte bir şeydir - ve çok büyük bir kandırmacadır. Ego arcılığıyla toplum sizi kontrol etmektedir. Siz belli bir şekilde davranmak zorundasınızdır, çünkü sadece o zaman toplum sizi takdir eder. Belli bir tarzda yürümek, belli bir şekilde kahkaha atmak; belli bir tarzı, ahlakı, formülü takip etmek zorundasınız. Ancak o zaman toplum sizi takdir eder, ve etmezse de egonuz sarsılır. Ve egonuz sarsıldığında, kim olduğunuzu, nerede olduğunuzu bilmezsiniz.

Başkaları size fikri verdi.

Bu fikir egodur.

Onu mümkün olduğunca derinden anlamaya çalışın, çünkü ondan kurtulmak durumundasınız. Ve ondan kurtulamazsanız hiçbir zaman öz benliğinize ulaşamazsınız. Çünkü siz merkeze bağımlı haldesiniz, hareket edemezsiniz ve öz benliğinize bakamazsınız.

Ve, egonun parçalanacağı, kim olduğunuzu bilmeyeceğiniz, nereye gidiyor olduğunuzu bilemeyeceğiniz, tüm sınırların eriyip gittiği geçici bir zaman dilimi, bir aralık olacağını anımsayınız.

En basitinden aklınız karışacak, bir kaos olacak.

Bu kaos nedeniyle egonuzu kaybetmekten korkarsınız. Fakat bu böyle olmak zorundadır. Kişi kendi gerçek merkezine varmadan önce bu kaosun içerisinden geçmek zorundadır.

Ve şayet cesursanız, bu dönem kısa olacaktır.

Eğer korkarsanız ve tekrar egonun kucağına düşerseniz, ve yeniden onu ayarlamaya başlarsanız, işte o zaman çok, çok uzun sürebilir; bir çok hayat ziyan edilebilir.

Şöyle bir öykü duymuştum: Küçük bir çocuk büyükannesini ziyaret etmekteymiş. Sadece dört yaşındaymış çocuk. Geceleyin büyükannesi onu uyuturken, çocuk aniden bağırmaya ve ağlamaya başlamış ve "Eve gitmek istiyorum. Karanlıktan korkuyorum" demiş. Fakat büyükanne de, "Çok iyi biliyorum ki, evde de karanlıkta uyuyorsun; hiç bir zaman ışığının yandığını görmedim. Öyleyse burada neden korkuyorsun?" diye sormuş. Çocuk, "Evet, bu doğru - ama o BENİM karanlığımdı" demiş. Bu tamamıyla bilinmeyen bir karanlık.

Karanlık ile birlikte bile, "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz. Dışarıdayken bilinmeyen bir karanlıktır. Egoyla birlikte ise "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz.

Sorunlu olabilir, belki de bir çok can sıkıntısı yaratır ama hala o benim. Tutunacağınız, yapışacağınız, ayaklarınızın altında olan birşey; boşlukta, vakumda değilsiniz. Berbat bir durumdasınız, ama en azından VARSINIZ. Kötü hissetmek bile size 'ben varım' hissi verir. Ondan uzaklaşınca korku her yanı sarar; bilinmeyen karanlıktan ve kaostan korkmaya başlarsınız - çünkü toplum sizden bir parçayı silmeyi başarmıştır.

Aynen ormana gitmek gibidir bu. Biraz temizlik yaparsınız, zemini biraz temizlersiniz; çit örer, küçük bir kulübe yaparsınız; küçük bir bahçe yaparsınız, çim bir alan, ve iyisinizdir. Çitinizin ötesi ormandır, vahşidir. Burada (alanınızda) herşey yolundadır, herşeyi planladınız. Nasıl olduğu böyledir işte.

Toplum sizin bilincinizde bir miktar temizlik yapmıştır. Küçük bir kısmını tamamen silmiştir, çitle çevirmiştir. Orada herşey yolundadır. İşte tüm üniversitelerinizin yaptığı da budur. Bütün kültürün ve şartlandırmanın temeli kendinizi evinizde hissettirecek bir kısımı temizlemektedir.

Ve siz o zaman korkarsınız.

Çitin ötesinde tehlike vardır.

Çitin ötesindeki de, çitin içindeki gibi sizsiniz - ve bilinçli zihniniz sadece bir bölümüdür, tüm varlığınızın onda biridir. Onda dokuz karanlıkta bekliyor. Ve bu onda dokuzun içinde sizin gerçek merkeziniz saklıdır.

Korkusuz, cesur olmak zorundasınız.

Bilinmeyene adım atmalısınız.

Bir süre tüm sınırlar kaybolacaktır.

Bir süre başınız dönecek.

Bir an için deprem olmuşçasına çok korkacak ve sarsılacaksınız. Ama eğer cesur olur, geri çekilmezseniz, sürekli bir şekilde egonuzun kucağına düşmezseniz, bir çok hayatlarınız boyunca taşımakta olduğunuz gizli bir merkeziniz vardır orada.

Bu sizin ruhunuz, benliğinizdir.

Bir kez ona yakınlaştığınızda, herşey değişir, herşey yerine oturur. Fakat bu yerleştirme toplum tarafından yapılmaz. Artık herşey bir kaos değil kozmoz'a dönüşür; yeni bir düzen ortaya çıkar. Fakat bu artık toplumun düzeni değildir - o tam olarak varoluşun kendi düzenidir.

O, Buddha'nın Dhamma, Lao Tzu'nun Tao, Heraclitus'un Logos dediği şeydir. İnsan yapımı değildir. O TAM OLARAK varoluşun kendi düzenidir. O zaman aniden herşey tekrar güzelleşir ve ilk olarak gerçekten güzeldir, çünkü insan yapısı şeyler güzel olamazlar.

Yapabileceğiniz en iyi şey onların çirkinliklerini gizlemektir hepsi bu. Onları süsleyebilirsiniz ama hiçbir zaman güzel olamazlar. Aradaki fark aynen gerçek bir çiçekle plastik ya da kağıt çiçekler arasındaki gibidir. Ego plastik bir çiçerktir - ölüdür. O çiçek gibi gözükür, çiçek değildir. Onu bir çiçek olarak adlandıramazsınız. Hatta onu çiçek olarak adlandırmak dilbilimi açısından da yalnıştır, çünkü çiçek, açan şeydir. Ve bu plastik şey sadece bir nesnedir, çiçek açmanın kendisi değil. O ölüdür. İçinde yaşam yoktur.

İçinizde çiçek açan bir merkeze sahipsiniz. Bu yüzden Hindular onu bir lotus çiçeği olarak adlandırırlar - o çiçek açmanın kendisidir. Bin yapraklı lotus çiçeği derler ona. Bin tane demek sınırsız yaprak demektir. Ve çiçek, açmaya devam eder, hiçbir zaman durmaz, ve hiçbir zaman ölmez.

Ama siz plastik bir egoyla yetiniyorsunuz.

Neden yetiniyor olduğunuzun sebepleri vardır. Ölü bir şeyde çok uygun şeyler vardır. Bir tanesi, ölü bir şeyin hiç ölmeyeceğidir. Ölemez - hiç yaşamadı ki! Dolayısıyla plastik çiçeklere sahip olabilirsiniz, bir yönden iyidirler. Kalıcıdırlar; ölümsüz değil, süreklidirler

Bahçenin dışındaki gerçek çiçek ölümsüzdür, ama kalıcı değildir. Ve ölümsüz olanın kendisine özgü ölümsüz olma yolu vardır. Ölümsüz olmanın yolu tekrar tekrar doğup ölmektir. Ölüm yoluyla kendisini tazeler, gençleştirir.

Bize göre çiçek ölmüş gibi görünür - hiç ölmez.

Sadece bedenleri değiştirir, böylece her dem tazedir.

Eski bedeni bırakıp yenisine girer. Başka bir yerde açar; açmaya devam eder. Yalnız, biz bu sürekliliği göremeyiz çünkü o görünmezdir. Biz yalnızca bir çieçeği, başka bir tanesini görürüz, hiç bir zaman sürekliliği görmeyiz.

Dün açan çiekle aynı çiçektir o.

Aynı güneştir, ama ayrı bir elbisede.

Egonun belli bir niteliği vardır - o canlı değildir. O plastikten yapılma bir şeydir. Ve onu elde etmek çok kolaydır, çünkü onu birileri verir. Sizin aramanıza gerek yoktur, arayışla bir ilginiz yoktur. Bilinmeyenin peşinde bir arayan haline gelmezseniz, bir birey olamamışsınız demektir bu. Sadece kalabalığın bir bileşenisinizdir. Sadece bir kütlesiniz.

Gerçek bir merkeze sahip değilken nasıl bir birey olur sunuz?

Ego birey değildir. Ego toplumsal bir olgudur - o toplumdur, siz değilsiniz. Fakat o size toplumda bir işlev verir, toplumda bir yer verir. Ve eğer siz onunla yetinmeye devam ederseniz, kendi benliğinizi bulma fırsatını temelden yitirmiş olursunuz.

İşte bu yüzden son derece mutsuzsunuz.

Plastik bir hayatla nasıl mutlu olabilirsiniz ki?

Sahte bir yaşamla nasıl zevkli, huzurlu ve mutluluk içerisinde olabilirsiniz? İşte o zaman da ego bir çok can sıkıntısı yaratır, milyonlarcasını.

Siz onu göremezsiniz çünkü o sizin kendi karanlığınız. Ona göre ayarlandınız.

Tüm mutsuzlukların ego aracılığıyla hayatınıza girdiğini fark ettiniz mi? O sizi mutlu kılmaz; sadece mutsuz yapar.

Ego cehennemdir.

Acı çektiğiniz zaman izleyip analiz etmeye çalışın ve göreceksiniz ki, bir yerlerde neden egodur. Ve ego acı çekmek için sebepler bulmaya devam eder.

Siz de herkes gibi bir egoistsiniz. Bazıları yüzeydedir, çok belirgindir ve onlar çok ta zor değildir. Bazılarıysa çok derinlerde ve zor farkedilirler ve onlardır esas problem.

Bu ego sürekli olarak başkalarıyla çatışma halinde belirir çünkü her ego kendinden hiç emin değildir. Öyle olmak ta zorundadır - çünkü sahtedir. Elinizde hiç bir şey olmadığı halde var olduğunu düşünüyorsanız, sorun çıkacaktır.

Biri çıkar da "Sende hiç bir şey yok" derse, kavga başlar, çünkü siz de bir şey olmadığını hissediyorsunuzdur. Diğerleri gerçeği fark etmenizi sağlar.

Ego sahtedir, o hiç bir şeydir.

Bunu siz de biliyorsunuz.

Bunu nasıl olur da bilemezsiniz? Mümkün değil! Bilinçli bir varlık - nasıl olur da bu egonun sahte bir şey olduğunu bilemez? Ve birilere diyor ki, hiç bir şey yok - ve birileri hiç bir şey yok dediğinde gerçeği söylerler onlar; darbe yersiniz - ve hiç bir şey doğrular kadar çarpıcı olamaz.

Savunmak zorundasınızdır, çünkü savunmaszsanız, savunmaya çekilmezseniz, o zaman nereye gideceksiniz?

Kayıplara karışacaksınız.

Kimliğiniz dağılacak.

Dolayısıyla savunacak ve savaşacaksınız -  çatışma budur işte.

Kendi benliğini bulmuş bir insan hiç bir zaman çatışmaz. Birileri onunla çatışmaya gelse de, o kimseyle çatışma halinde değildir.

Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken başına böyle bir şey gelmiş. Bir adam koşarak gelmiş ve sert bir şekilde ona vurmuş. Üstad yere düşmüş. Ayağa kalkmış ve önceden yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış.

Yanında bir öğrencisi varmış. Şoka uğramış. "Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile" demiş.

Üstad da, "Bu onun sorunu, benim değil" demiş.

Siz aydınlanmış birisiyle çatışabilirsiniz, ama bu sizin sorununuzdur, onun değil. Ve bu çatışmada incinirseniz o da sizin kendi sorununuzdur. O sizi incitemez. Bu bir duvarı yumraklamak gibidir - canınız yanacaktır ama duvar değildir sizi inciten.

Ego sürekli problem peşinde koşar. Neden? Çünkü kimse size ilgi göstermezse, ego acıkmış hisseder.

O ilgi ile yaşar.

Dolayısıyla, birisi size kızgın ve sizinle kavga ediyorsa, bu bile iyidir, çünkü en azından ilgisi üzerinizdedir. Eğer birisi severse, iyidir. Eğer kimse sizi sevmiyorsa, o zaman kızgınlık bile iyi olacaktır. En azında ilgi üzerinizde olacaktır. Fakat, kimse size hiç bir ilgi göstermezse, kimse sizin önemli birisi olduğunuzu düşünmezse, o zaman egonuzu nasıl besleyeceksiniz?

Diğerlerinin ilgisine ihtiyaç vardır.

Milyonlarca şekilde insanların ilgisini çekersiniz; belli bir tarzda giyinirsiniz, güzel görünmeye çalışırsınız, çok kibar olursunuz, roller edinirsiniz, değişirsiniz. Ne tür koşulların geçerli olduğunu sezinlediğinizde , hemen insanların size ilgi göstereceği yönde değişiverirsiniz.

Bu çok derinden bir dilenciliktir

Gerçek bir dilenci ilgi arayan ve talep eden kişidir. Ve gerçek imparator da kendi içinde yaşayandır; onun kendi merkezi vardır, başka kimseye bağımlı değildir.

Buddha bodhi ağacının altında oturuyor... o an dünya yokoluverse, Buddha için bir şey fark edecek midir? Hiç birşey. Hiç bir şey fark etmemiş olacaktır. Tüm dünya kaybolsa bir fark yaratmayacak çünkü o merkezine ulaşmıştır.

Ya siz; şayet eşiniz kaçar, sizi boşar, başka birisine giderse tamamıyla dağılırsınız - çünkü o size ilgi gösteriyordu, özen gösteriyor, seviyor, etrafınızda dolaşıyor, sizin kendinizi birisi olarak hissetmenize yardım ediyordu. Tüm imparatorluğunuz kayboldu, siz dağılıverdiniz. İntihar ertmeyi bile düşünmeye başlarsınız. Neden? Neden karınız sizi terk edince intihar edesiniz? ? Neden kocanız sizi terk edince intihar edesiniz? Çünkü kendinize ait bir merkeziniz yok. Karınız size merkezi veriyordu; kocanız size merkezi veriyordu.

İnsanlar bu şekilde varolurlar. Böylelikle insanlar başkalarına bağımlı hale gelir. O çok derinden bir köleliktir. Ego bir köle olmak ZORUNDADIR. O başkalarına bağımlıdır. Ve sadece egosu olmayan kişi ilk defa olarak efendidir; artık o bir köle değildir. Bunu anlamaya çalışın.

Ve egoyu kendi içinizde aramaya başlayın - başkalarında değil, bu sizin işiniz değildir.

Kendinizin ne zaman mutsuz hissedecek olursanız hemen gözlerinizi kapayın bu mutsuzluğun nereden gelmekte olduğunu bulmaya çalışın ve her seferinde göreceksiniz ki, sahte merkeziniz başka biriyle çatışmakta.

Siz bir şey umdunuz ve gerçekleşmedi.

Siz bir şey beklediniz ve tam tersi oldu - egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz. Yalnızca bakın; ne zaman mutsuz olursanız, neden olduğunu bulmaya çalışın.

Sebepler sizin dışınızda değil. Temel neden içinizdedir - ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız:

Beni kim mutsuz ediyor?

Benim kızgınlığımın sebebi kim?

Ben kim hayata küstürüyor?

Ve dışarı bakarsanız göremezsiniz.

Sadece gözlerinizi kapayın ve her seferinde içe bakın.

Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli.

Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır. Eğer sizin başınıza dert açan şeyin kendi egonuz oldduğunu görebilirseniz, ondan kurtulmayı tercih edersiniz - çünkü hiç kimse mutsuzluğunun kaynağını anlayacak olduktan sonra onu taşıyamaz.

Ve şunu unutmayın ki, egodan vazgeçmeniz için bir neden yoktur.

Ondan vazgeçemezsiniz. Ondan kurtulmaya çalışırsanız, "Alçak gönüllü oldum" diyen, daha zor farkedilen türden bir egonuz olacaktır.

Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Bu kendini gizleyen bir egodur - ama ölü değildir.

Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Alçak gönüllü olmayı kimse deneyemez, ve kimse kendi çabasıyla alçak gönüllülüğü yaratamaz, asla! Ego ortadan kaybolunca, alçak gönüllülük size gelir. O yaratılan bir şey değildir. O gerçek merkezin gölgesidir.

Ve gerçekten alçak gönüllü bir adam ne alçak gönüllüdür ne de bencil.

O sadece basittir.

Hatta alçak gönüllü olduğunun bile farkında değildir.

Eğer alçak gönüllü olduğunuzun farkındaysanız, orada ego vardır.

Alçak gönüllü kimselere bakın...Kendilerinin gerçekten alçak gönüllü olduğunu düşünen milyonlarca insan vardır. Yerlere kadar eğilirler, ama izleyin onları - en sofistike egoistlerdir onlar. Artık onların besinlerinin kaynağı alçak gönüllüktür. "Ben alçak gönüllüyüm" derler ve sonra da size bakıp sizin onları takdir etmenizi beklerler.

Sizin onlara "Sen gerçekten alçak gönüllüsün" demenizi isterler. "Aslında sen dünyanın en alçak gönüllü kişisisin; hiç kimse senin kadar alçak gönüllü değil". Sonra da yüzlerine gelen gülümsemeye bakın. Ego nedir? Ego "Kimse benim gibi değil" diyen bir hiyerarşidir. Alçak gönüllülükle kendisini besleyebilir - "Kimse benim gibi değil, ben en alçak gönüllü kişiyim"

Zamanın birinde: Sabahleyin hava henüz aydınlanmamışken fakir bir dilenci caminin birinde dua etmekteydi. Kutsal bir gündü ve o dua edip şöyle diyordu, "Ben bir hiçim. Ben fakirlerin en fakiriyim, günahkarların en büyüğüyüm"

Birden. bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunu fark etti. Adam ülkenin imparatoruydu ve bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunun farkında değildi - karanlıktı, ve imparator da, "Ben bir hiçim. Kimse değilim. Sadece kapındaki bir dilenciyim" diyordu. Başka birisinin daha aynı şeyleri söylediğini duyduğunda imparator dedi ki, "Durun! Beni geçmeye çalışan da kim? Sen kimsin? Bir imparator 'bir hiç olduğunu' söylerken, onun önünde aynı şeyi söylemeye nasıl cesaret edersin?"

İşte ego böyle çalışır. Çok zor farkedilir. Onun çalışması çok kurnazca ve derindendir, çok çok uyanık olmalısınız, ancak o zaman onu görebilirsiniz. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Yalnızca tüm mutsuzlukların, acıların ego yoluyla geldiğini görmeye çalışın.

Sadece izleyin. Vazgeçmenize gerek yok.

Ondan vazgeçemezsiniz. Kim vazgeçecek ondan? O zaman da vazgeçenin kendisi egoya dönüşecektir. Her zaman geri dönecektir.

Her ne yapıyorsanız yapın, dışında kalın ve bakın, izleyin.

Ne yaparsanız yapın - alçak gönüllülük, mütavazilik, basitlik - hiç birisi yardımcı olmaz. Mümkün olan sadece birşey vardır, o da tüm mutsuzluğunuzun kaynağının ego olduğunu izlemektir. Onu söylemeyin. Tekrar etmeyin - İZLEYİN. Çünkü ben onun tüm mutsuzluklarınızın kaynağı olduğunu söylersem ve siz de bunu tekrar ederseniz yararsız olur bu. SİZ bu anlayışa gelmek zorundasınız. Her mutsuz olduğunuzda yalnızca gözlerinizi kapayın ve dışardan nedenler aramayın. Bu mutsuzluğun nereden kaynaklandığını görmeye çalışın. O sizin kendi egonuzdur.

Eğer sürekli olarak egonun esas kaynak olduğunu anlar ve hissedecek olursanız, bu derinlerde kök salar ve egonun bir gün onun ortadan kayboluverdiğini görürsünüz. Kimse ondan kurtulmaz - kimse ondan kurtulamaz. Onu öylece görürsünüz; ortadan kayboluverir çünkü herşeyin kaynağının ego olmasının anlaşılması demek ondan kurtulmak demektir. BUNU ANLAMAK DEMEK EGONUN KAYBOLMASI DEMEKTİR.

Ve siz egoyu başkalarında görmek hususunda çok kurnazsınız. Her hangi birisi başka birinin egosunu görebilir. Kendinizinkine sıra geldiğindeyse, işte o zaman sorunlar ortaya çıkar - çünkü araziyi bilmiyorsunuz, orada hiç gezinmediniz ki.

Nihai olana, tanrısal olana giden yolun tümü, egonun bu zorlu arazisinden geçmek zorundadır. Sahte olanın sahteliği anlaşılmak zorundadır. Mutsuzluğun kaynağı olan, mutsuzluğun kaynağı olarak anlaşılmalı - o zaman ortadan kalkıverir.

Onun zehir olduğunu bildiğiniz zaman kaybolur. Onun ateş olduğunu bildiğinizde kaybolur. Bunun cehennem olduğunu anladığınızda yokolur.

Ve işte o zamandır ki, bir daha hiç "Egodan vazgeçtim" demezsiniz. O zaman herşeye, tüm mutsuzluklarınızın yaratıcısının kendiniz olduğu şakasına gülmek dışında hiç birşey yapamazsınız.

Charlie Brown'ın bazı karikatürlerine bakıyordum. Bir tanesinde legolarla bir ev yapıyordu. Duvarları yaptığı legoların ortasında oturuyordu. Duvarlarla çevrelendiği bir an geliyor; her tarafını duvarlarla kapattığı. Sonra da "İmdat, imdat" diye bağıryor.

Herşeyi kendisi yaptı! Şimdi de onlarla çevrelendi, hapsoldu. Bu çok çocukça, ama sizin de tüm yaptığınız bu işte. Kendi çevrenize bir ev inşa ettiniz ve şimdi de "İmdat, imdat" diye bağırıyorsunuz. Ve mutsuzluğunuz milyonlarca kez çoğaldı - çünkü sizinle aynı teknede olan yardımcılarınız var.

Çok güzel bir kadın hayatında ilk kez bir psikiyatriste gider. Psikiyatrist kadına, "Lütfen biraz yaklaşın" der. Kadın yaklaştığında hemen kadının üzerine atlayıp sarılır ve onu öper. Kadın şok olur. Sonra da adam "Şimdi oturabilirsiniz. Bu benim sorunumu halleder, şimdi sizin sorununuz nedir?" diye sorar.

Problem katmerlenir, çünkü aynı teknede olan yardımcılar var. Ve onlar yardım etmek isterler, çünkü birisine yardım ettiğinizde egonuz çok çok iyi hisseder - çünkü siz binlerce insana yardım eden büyük bir yardımcı, büyük bir guru, efendisiniz.

Ne kadar çok insan sizi izlerse, kendinizi o kadar iyi hissedersiniz.

Fakat siz de aynı teknedesiniz, yardım edemezsiniz.

Daha çok, zaranız dokunur.

Hala kendi sorunları olan birisinin başkalarına pek yararı dokunamaz.Yalnızca kendi sorunları olmayan birisinin size yararı dokunabilir. Ancak o zaman sizin içinizi görebilecek netlik vardır. Hiçbir soruna sahip olmayan bir zihin sizi görebilir; siz saydamlaşırsınız.

Sorunları olmayan bir zihin kendi içinden görebilir; bu nedenledir ki, başkalarının içini gçrebilme yeteneğine ulaşır.

Batı'da çok, birçok sayıda psikanaliz okulu vardır ama insanlara hiç bir yardımı dokunmadığı gibi, çoğunlukla da zarar verirler. Çünkü başkalarına yardım eden kişiler ya da yardım etmeye çalışan veya yardım ediyormuş gibi yapanlar da aynı teknenin içindeler.

...Kişinin kendi egosunu görmesi zordur.

Başkalarının egosunu görmekse çok kolaydır. Fakat önemli olan bu değildir, onlara yardım edemezsiniz.

Siz kendi egonuzu görmeye çalışın.

Sadece izleyin.

Ondan kurtulmak için aceleci olmayın, sadece izleyin. Ne kadar izlerseniz, o kadar yeterli hale gelirsiniz. Bir gün aniden görüverirsiniz ki, kendiliğinden kaybolmuş. Ve aslında sadece kendiliğinden olduğunda kaybolmuş olur. Başka bir yolu yoktur. Olgunluğuna erişmeden ondan kurtulamazsınız.

Kuru bir yaprak gibi düşer.

Ağaç hiç bir şey yapmaz - hafif bir meltem, bir şeyler olur ve ölü yaprak öylece düşer. Hatta ağaç yaprağın düştüğünün farkına bile varmaz. O ses çıkarmaz, bir şey idda etmez, hiçbirşey yapmaz.

Kurumuş yaprak öylece yere düşer ve dağılır hepsi bu.

Bilinç ve anlayış yoluyla olgunlaştığınızda ve egonun tüm mutsuzluklarınızın nedeni olduğunu derinden hissettiğinizde, birgün aniden, kurumuş yaprağın düşmekte olduğunu göreceksiniz.

O yere ulaşır ve kendi kendine ölür. Siz hiç bir şey yapmadınız dolayısıyla ondan kendinizin kurtulduğunu idda edemezsiniz. Onun kayboluverdiğini görürsünüz ve gerçek merkez ortaya çıkar.

Ve gerçek merkez ruhtur, tanrıdır, benliğinizdir, gerçekliktir ya da onu nasıl adlandırmak isterseniz odur.

Onun adı yoktur, o nedenle de tüm adlar uygundur.

Ona canınızın çektiği her ismi verebilirsiniz.