Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Hayatın Amacı

Başlatan Arayis, 18 Aralık 2013, 01:33:17

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Arayis

Konulardan birinde denk geldim hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Amaç neydi diye sormuş biri. Bu soruyu kendimize ya da başkalarına sorduğumuzda genelde cevaplar birbirine yakın olur.

Dindar birilerine sorsanız imtihan  için yaratıldık der. Tabi ya Allah ın canı sıkılmış şu insancıkları yaratıyımda bi imtihan edeyim demiş sırf bunun için yaratmış bizi. Kimine sorsanız tekamül için yaratıldık der. Kimisi amaçsızca kendiliğimizden varolduk der. Sonuç olarak bunların hiç biri bu soruya malesef cevap veremiyor. Yani siz bir tanrının varlığını kabul etsenizde etmesenizde bu soruya verdiğiniz cevaplar hep aynı noktada tıkanıyor. 100 tane soru sorup 100 tane cevap alsanızda ''NEDEN?'' sorusunun tam olarak cevabı alınamıyor. Çünkü verilen cevaplar hiç bir şekilde bütün bu döngüleri başlatan gücün bunu yapmakda ki amacını açıklayabilmekden çok uzak.

Evet amacı neydi ister Tanrı deyin İster Allah amacı neydi de bunu başlattı ? 

Benim bugüne kadar zihnimde oluşturduğum cevaplara göre son vardığım nokta bu soruya cevap veremesede en azından bu konuyla alakalı başka bi soruyu yanıtlıyor kendi benliğime. Bu diğer soruda insan ın yaratılması neden mi sonuç mu.

ben sonuç olduğu fikrine vardım. Ama bu sonuç nedenle ilintili bi sonuç. Yani aslında bizim varolmamız için varolan bir evren yok ama bu evrenin bi sonraki aşaması için bize ihtiyaç olduğu için yaratıldık. Yani şöle düşünelim petrol dediğimiz şey arabalar icat edilmeden önce vardı petrolün amacı arabaları çalıştırmak değildi ama arabalar icat edildikden sonra sanki petrolün amacı arabaları çalıştırmakmış gibi oldu. İşte aynen bizim durumumuzda böle oldu diye düşünüyorum.

Siteniz hoşmuş bu arada yarın bazı sorularım var inşallah onlarıda sorarım iyi geceler
 

bozadi

#1
Foruma hoşgeldin Arayis.

"Neden?" sorusunun cevabının tam olarak alınamaması meselesiyle ilgili birkaç fikrimi paylaşmak istiyorum.

Her zaman aynı farkındalık düzeyinde veya modunda değilsin (tıpkı benim gibi ve herkes gibi). Hayatın, varlığın, varolmanın (veya var edilmenin) anlamı/nedeni ile ilgili olarak bazen aslında gayet tatmin edici farkındalıklar deneyimliyorsun. Yani herhangi başka bir konuda olduğu gibi bu konuda da her zaman aynı fikirde, aynı kavrayışta, aynı bilişte değilsin. Bazen bu konuda kendini sonsuz ve aşılması imkansız görünen bir belirsizlik ve karamsar bir karanlık içinde gördüğün gibi, bazen de herşeyin ne anlama geldiğini çok iyi bildiğin, bunun tadını çıkardığın durumlar, deneyimler yaşıyorsun. Öyle değil mi? Var olmanın ne anlama geldiğiyle ilgili son derece tatmin edici, mutlu, sevgi ve güzellik dolu, paylaşma ve hizmet arzusuyla dolup taştığın durumları belki sık olmasa da deneyimliyorsundur. Ve bunun tam tersi durumu deneyimlediğin durumlar da oluyor.

Durum gerçekten öyleyse, ki ben hem kendim için, hem de etrafımdaki herkes için bu teşhisi yapmaktayım, o zaman bu tartışma başlığında ele alınan meseleye biraz böyle dolaylı bir açıdan yaklaşıp belki pek çok başka konuda da netleştirmeler sağlayabileceğimize inanıyorum.

Yani çok ilginç ama bizler herhangi bir tartışma konusu, tahayyül edebildiğimiz herhangi bir konu veya soru başlığıyla ilgili olarak, farklı zamanlarda ve farklı durumlarda çok çeşitli bilinç seviyelerini deneyimleyebiliyoruz. Bazen bir konu veya soruyla ilgili falanca bir farkındalık seviyesini veya biçimini (ve duygusunu) deneyimlerken, başka bir zamanda, başka bir durumda çok farklı bir farkındalık seviyesini ve duygusunu deneyimleyebiliyoruz. Yani farklı zamanlarda veya farklı durumlarda "farklı şeyler biliyoruz" ve o farklı bilgilere / farkındalıklara dayalı olarak farklı tepkiler gösteriyoruz, farklı şeyler yapıyoruz.

Yani iddia ediyorum ki, bu başlıkta sorduğun veya sorulmasına iştirak ettiğin "Neden?" sorusunun cevabını yeterince tatmin edici bir şekilde bildiğin, bilmekle de kalmayıp o farkındalıktan hiçbir şüphe duymadan o bilgiyle, o farkındalıkla son derece emin ve güvenli bir şekilde belirli davranışlar içine girdiğin durumlar yaşadın. Ama ne kadar ilginç ki, başka bir zaman veya durumda, o belirli bilgi veya farkındalıktan çok farklı, hatta zıt nitelikli denebilecek başka bazı bilgi ve farkındalıklara sahip olup, o bilgi ve farkındalığın gerektirdiği bambaşka eylemlerde bulundun.

Eğer bu doğruysa, ki, dediğim gibi, ben kendi durumumu da, tüm insanların durumunu da aşağı yukarı aynı görüyorum, o zaman bu aslında çok ilginç bir durum teşkil ediyor, öyle değil mi?

Arayis

#2
Teşekkürler bozadi hoşbuldum.

Bahsettiğin farkındalık düzeylerinin değişkenliği konusunda haklısın sürekli olarak bu konuda farklı düşüncelere sevk olunuyorum bazen beni mutlu eden tatmin eden bir cevap bir süre sonra kesinlikle çok uzak bi ihtimal olarak görünüyor bana.

Ama sondan bi önceki paragrafında bahsettiğin neden sorusuna bulduğun cevaplar seni tatmin ediyor ve buna çok emin oluyorsun sözün keşke benim için gerçekten geçerli olsaydı. Çünkü neden sorusuna bende herkes gibi cevap bulabilmiş değilim. ben yaratıcının bu döngüyü neden başlattığı konusunda kesinlikle bi fikre sahip değilim çünkü hiç bir cevap bunu mantıklı kılmıyor. Ben daha çok bizim yaratılmamızın bu döngünün neresinde olduğu amaçmı sonuçmu olduğu konusunda kafa yordum ve konuyu açarken paylaştığım sonuca vardım. Bu sonuç şu an için beni tatmin etmiş durumda ama tabiki tam olarak kendi benliğime yeterli gelmiyor.

İnsan gelişen ve değişen bir varlık. Düşünceler de tıpkı insan gibi gelişiyor. Hani body e gideriz kaslarımız gelişir ya zihnimizdeki düşüncelerde üstüne yoğunlaştıkca gelişiyor ve değişiyor.

Ben son bir kaç senedir bu kadar çok düşünmeye başladım. Önce prangalarımı kırmam gerekti. Herşeyi sıfırladım bu kolay olmadı. Ve bu elimden geldiğince sıfırladığım zihnimle bi çok şeyi yeniden ele almaya çalıştım. Son paragrafında bahsettiğin ruh hali bu sanırım :) evet bu ruh halini bende gözlemliyorum çevremde ve iyi bişey olduğunu düşünüyorum. Eminim sizlerde bunları yaşıyorsunuz. Rahat değilsiniz. Bişeyler yanlış gidiyor ve insanlar sanki hiç bişeyi umursamıyolar ve farkında değillermiş gibi geliyor demi. Bakalım ne olacak durumumuz hayırlısı diyelim

 

Arayis

#3
Ayrıca bahsettiğin zıtlıklar benim din denilen olguyu bi derece anlamama vesile oldu. Bahsettiğim değişim sürecimde bu konuya çok yoğunlaşmıştım ve ilginç noktalara geldim. Bazı çalışma guruplarıyla tanıştım vs..  Denk geldikce konuşuruz inşallah
 

bozadi

#4
Alıntı YapAma sondan bi önceki paragrafında bahsettiğin neden sorusuna bulduğun cevaplar seni tatmin ediyor ve buna çok emin oluyorsun sözün keşke benim için gerçekten geçerli olsaydı. Çünkü neden sorusuna bende herkes gibi cevap bulabilmiş değilim. ben yaratıcının bu döngüyü neden başlattığı konusunda kesinlikle bi fikre sahip değilim çünkü hiç bir cevap bunu mantıklı kılmıyor.

Daha önce cevabı kesinlikle bilinmeyen bir soruya bilimsel / mantıksal açıdan kesin ve kalıcı bir cevap bulmaktan ziyade, yeterince ikna edici bir biçimde bildiğin birşeyi sanki hiç unutmamışsın gibi tekrar bilir hale gelmeyi kastediyordum; ve bir süre sonra da sanki hiç bilmemişsin gibi unutmayı.

Yani, herşeyin veya kendi varlığının veya insanlığın varlığının neden var olduğu veya edildiği konusunda tatmin edici bir bilgiye sahip olduğun durumlar yaşadığını iddia ederken, o tür durumları deneyimlediğin sırada bu meseleyi (yani "Peki neden?" meselesini) spesifik bir "mesele" olarak hatırlamıyorsun zaten. O tür bir durumda "Peki neden?" diye bir soru sorma gereği duymuyorsun. O sırada cevabı o kadar iyi, o kadar derinden biliyorsun ki, bunu bir soru veya mesele formunda düşünmeye meyletmiyorsun muhtemelen. Ama bu yine de mümkündür kanaatindeyim. Yani "Neden?" sorusunun cevabını gayet derinden ve yeterli bir şekilde bildiğin bir durumdayken, "Yahu ben bundan kısa denebilecek bir süre önce şahsım veya insanlık bazında neden var olduğumuz veya var edildiğimiz konusunda beni rahatsız eden bir belirsizlik ve şüphe içindeyim ama şu anda böyle bir şüphe duymuyorum kesinlikle. Şu anda bildiğim ama o geçmişte bilmediğim (ve tuhaf bir şekilde gelecekte de bilmeyebileceğim) gerçeklik bilgisi nedir?" deyip o anda erişebildiğiniz ama daha öncesinde erişemediğiniz (ve garip bir şekilde daha sonra da erişemeyebileceğiniz) bilgileri yoklayıp bu bilgiyi/farkındalığı "sonraki durumlara" taşıma/aktarma çabasında bulunabilirsiniz ve bunu belirli bir ölçüde başarabilirsiniz de. Ama belirli bir "durumda" size gayet ikna edici gelen bir beyan veya gerçeklik bilgisi/tanımı, farklı bir durumda hiç de ikna edici veya anlamlı gelmeyebiliyor. Konunun bu "bilinçsel bölünmüşlük / zıtlıklar" kısmını şimdilik burada bırakıp, sorunuzun cevabıyla ilgili olarak şu anda erişebildiğim kendi en iyi farkındalığımı paylaşayım:

Belli başlı dinsel doktrinler, özellikle de üç "büyük" din (veya bu dinlerin klasik/resmi ideolojileri), insanlığın varoluşunu veya var edilişini Tanrı'nın tek "derdi" veya tek işi gibi anlatır senin de örneklediğin gibi. Yani koskoca evren veya hatta evrenlerin var edilme sebebi, sırf samanyolu diye adlandırdığımız bir galaksideki Güneş adlı yıldızın etrafında turlayan küçük gezegenlerden biri olan Dünya üzerindeki birkaç milyar insanın var edilip, bir sınavdan geçirilip sonsuz bir ödül veya cezaya maruz bırakılmasıymış gibi bir betimleme hakimdir. Tüm varoluştaki geri kalan herşey bu meselenin arka plan sahne dekoruymuş gibi hissettirilir. Bu betimleme bana son derece sahte ve kötü niyetli bir teşebbüsün zırvalamaları gibi geliyor bana.  İslam örneğinde düşünülecek olursa, ben bu hususta tasavvufun "vahdet-i vücut" kavramını sıcak bulur, sorularımın cevaplarını bu bakış açısıyla değerlendirmeye çalışırım. Buna göre Tanrı çeşitli seviyelerden oluşan varoluşun tepesindeki bir diktatör değil, canlı bir organizma olan tüm varoluşun saf/ayrışmamış çekirdeği, özüdür. Tüm varoluş tek bir bütündür ama aynı zamanda çok-boyutluluk gibi bir durum da vardır. Varoluşun neden çok boyutlu ve boyutları arasında devinimli bir yapıya sahip olduğu konusunu bu forumda sıkça tartışıyoruz ve farkındalığımızı artırmaya çalışıyoruz ama sonuç olarak ben şahsi kanaatim itibariyle büyük dinlerin resmi versiyonlarının açıklamasını kesinlikle ikna edici bulmuyorum. Tanrı'nın hem insanla hem de tüm varoluşla özdeş ve "bir" olduğu görüşünü benimsiyorum, samimi, ikna edici ve gerçek buluyorum. Şimdi, konuya bu açıdan bakıldığında, insan varlıklarının neden var olduğu sorusu, "tüm varoluşun", yani var olmanın, yani Varlık'ın, (yani bu anlamda Tanrı'nın) neden var olduğu sorusuyla özdeş bir sorudur. Varlık neden var? Benim var olma veya edilme nedenim neyse, tüm varoluşun var olma nedeni de odur.

Ve dikkat edin, belki siz de Tanrı'nın insanlığı neden var ettiği sorusunu sorarken, daha derin bir seviyede aslında Tanrı'nın kendisinin, yani Varlığın neden var olduğu sorusunu da soruyor veya soracak olabilirsiniz. Dediğim gibi ben olaya vahdet-i vücut bakış açısından yaklaşıyorum. Herhangi birşeyin varlığı ile mutlak/saf varlığın varlığı arasında bir fark yoktur. Var olma ortak paydasını taşıyan herşey nihai olarak aynı şeydir ve bir bütünlük oluşturur.

Ama elbette, çok-boyutlu ve evrimsel anlamda bir tür devinim içeren varoluş döngüsünün içinde belirli bir seviyedeki belirli bir varlık grubunun hikayesine özel olarak göz atılabilir. Forumumuzda bu konuyu da çeşitli zamanlarda çeşitli şekillerde ele almaya çalışıyoruz. En son olarak Zihnimiz ve Arkonlar bölümünde belirli bir yönüyle ele almaya çalışıyoruz insanlığın hikayesini. Konunun pek çok başka yönü de vardır elbette. Bu farklı yönlerle ilgili bilgilerimizi de sentezlemeye çalışıyoruz.

İnsanlığın varlığını (tıpkı herşeyin varlığı gibi) aynı ve bir bütün olan tüm varoluşun varlığı ile özdeş kabul edebiliyorsanız veya bunu varsayımsal olarak kabul edip bazı sorgulamalar, çıkarımlar denemek isterseniz, bu hususta bu başlık altında birlikte çaba göstermekten memnuniyet duyarım. "Neden?" sorusunun cevabını çok iyi bildiğiniz durumlar deneyimlediğinizi iddia ederken, o yüce birliğin birliğini, güzelliğini, çözümlülüğünü, kapsayıcılığını, şifasını, sevgisini ve sizin de onun bir parçası olduğunuzu, bunun huzurunu, güvenini ve sevgisini deneyimlediğiniz bazı durumlar yaşamış (ve yaşayacak) olduğunuzu iddia ediyorum. Ve o sırada "Neden?" diye sorma ihtiyacı duymadığınızı. Ama sonra bu farkındalığı kaybettiğinizi ve tekrar ne zaman deneyimleyebileceğinizi bilemediğinizi ve hatta sanki böyle birşeyi hiç deneyimlememişsiniz gibi hissettiğiniz zıt nitelikte (negatif) deneyimler/durumlar yaşadığınızı ve yaşayacağınızı.

bozadi

#5
Alıntı Yapevet bu ruh halini bende gözlemliyorum çevremde ve iyi bişey olduğunu düşünüyorum. Eminim sizlerde bunları yaşıyorsunuz. Rahat değilsiniz. Bişeyler yanlış gidiyor ve insanlar sanki hiç bişeyi umursamıyolar ve farkında değillermiş gibi geliyor demi. Bakalım ne olacak durumumuz hayırlısı diyelim

Eğer bahsettiğim zıt farkındalıklar arasında sürekli gidip gelme ruh halini kastediyorsan sevgili Arayis, ben bunun iyi birşey olduğunu düşünmüyorum. Bunun bir çeşit hastalık olduğunu düşünüyorum. Bu biraz da insanlık için olağan/normal denebilecek bir durum. Bizzat senin de söylediğin gibi, birşeyler yanlış gidiyor ve insanlar sanki hiç birşeyi umursamıyorlar ve farkında değillermiş gibi davranıyorlar. Bu iyi birşey değil.

Eğer dünyada pozitiflik hakim olsaydı, "Neden?" diye sorma gereği duymazdık. "Neden?" sorusu ve benzer pek çok felsefi soru, Pozitiflik ile Negatiflik arasındaki gidiş-gelişlerde veya mücadelelerde daha sık soruluyor gibi geliyor bana. İster pozitif olsun, ister negatif yönde olsun, varlıklar yeterince "kutuplaştıkları" zaman bu soruların cevapları konusunda şüphe içermeyen bir farkındalık düzeyine ulaşıyorlar ve eylemleri ve etkileri çok daha güçlü oluyor.

İnsanlık "genel" itibariyle ne pozitif ne de negatif yönde kutuplaşamıyor ve dünyadaki pek çok acı, travma da bu kararsızlıktan kaynaklanıyor. Sorunlara kökten yanıtlar bulma arzusu pek çok felsefi teşebbüsün temelini oluşturuyor. Yani "felsefi çaba" dediğimiz şey, kararsızlık/belirsizlik durumundan kararlılık durumuna erişme çabasını temsil ediyor. Yeterince dikkatli bir şekilde incelenecek olursa, karar verilmeye çalışılan şey bir düalite etrafında döner: Pozitiflik ve Negatiflik. Bunlara kısaca sevgi yolu ve nefret yolu da diyebilirsiniz. Veya iyilik ve kötülük yolu. Veya Varoluş ve Yokoluş yolu.

Bu görüşlerden hangisine meylederseniz edin, güçlü bir "inançla" ilerleme katettiğinizde merak ettiğiniz tüm felsefi soruların cevabına ulaşırsınız. Tatmin olursunuz. Şüpheye düşmezsiniz. Bütün mesele bunlardan birine karar verebilmekte. Örneğin "gerçek" bir sevgi duygusu duyduğunuzda varlığın anlamı, nedeni ile ilgili hiçbir belirsizlik, şüphe kalmaz içinizde. Ne yapacağınızı çok bilirsiniz. Tüm varlığınızı saran çok güçlü bir öfkeyi, nefreti benimsediğiniz sırada da belirsizlik yoktur, herşey çok açıktır, ne yapılması gerektiği bellidir. Tüm felsefi soruların cevabı ya pozitifliğe, ya negatifliğe adanarak bulunur. İçinde bulunduğumuz süreçte gerçekliği giderek somutlaşan bir gerçeklik olarak "bitaraf olan bertaraf olur".

Resmi dünya biliminin insanlığa gerçek bir fayda, gerçek bir hizmet sunmamasının nedeni de pozitiflik ile negatiflik arasında bütüncül bir şekilde kararlı olamamasıdır.

Bu forumda doğrudan veya dolaylı bir şekilde en çok ele almaya çalıştığımız şey, pozitiflikten, sevgiden sıkça söz etmemize rağmen neden gerçekten pozitiflikte kalmanın, pozitifleşmenin, bunu paylaşmanın ve büyütmenin bu kadar zor olduğu ve bu konuda ne yapılabileceğidir. Eğer dünya insanlığı olarak, hayatımızın sosyo-ekonomik-siyasi-askeri bağlamında pozitiflik egemen olsaydı, tek tek bireylerin ve grupların da pozitifleşmesi çok daha kolay olurdu muhtemelen. Ama söz konusu bağlamda negatiflik pozitiflikten daha yaygın. Bu nedenle insanlığın çoğunuğu dünya genelinde egemen olan faşizan koşullara boyun eğiyorlar. Ama yine insanlık negatifliğin giderek artmasının sonucunu da az çok öngörebiliyor meydana gelen olaylardan. İnsanlık hayatın doğal olarak sezdirdiği pozitifliğin çekiciliğini, adaletini, iyiliğini algılıyor ama bir yandan da sosyo-ekonomik-siyasi-askeri yapıların kararlı ve şiddetli negatifliğine maruz kalınca pozitifliğe olan inancı zayıflıyor.

Yani sevgi, iyilik, güzellik dediğimiz realiteyi (BH realitesi) bazen ne kadar net bir şekilde algılarsak algılayalım, deneyimlersek deneyimleyelim, üyesi olduğumuz insanlık grubunun genel frekansları, genel kabulleri, şüpheleri, güçsüzlükleri bizim şahıs olarak o realiteye ne ölçüde erişeceğimiz, ona ne ölçüde ilerlediğimiz üzerinde ciddi belirleyici etkiler yapıyor. Bu hususta insanlığın genelinin düşük denebilecek frekansından kurtulabilmek için, pozitiflik dediğimiz, yani BH dediğimiz realite yönünde "adanmış", "disiplinli" bir ilerleme kaydetmemiz gerekiyor. "Akıntının" tersine yüzmeyi gerektirecektir adeta. Dünya genelinde günlük hayat realitemizin pek çok yönündeki akıntı ne yazık ki KH yönündedir çünkü. Egemen faşist güçlerin negatif yöndeki "nispeten kararlı" denebilecek faaliyetlerine karşı insanlığın boyun eğmişliğinden kaynaklanan bir durumdur bu.

Arayis

#6
Selamlar. Meslekden ötürü sürekli giremediğim için yazma imkanı bulamadım kusura bakmayın.

''Bu görüşlerden hangisine meylederseniz edin, güçlü bir "inançla" ilerleme katettiğinizde merak ettiğiniz tüm felsefi soruların cevabına ulaşırsınız. Tatmin olursunuz. Şüpheye düşmezsiniz. Bütün mesele bunlardan birine karar verebilmekte. Örneğin "gerçek" bir sevgi duygusu duyduğunuzda varlığın anlamı, nedeni ile ilgili hiçbir belirsizlik, şüphe kalmaz içinizde. Ne yapacağınızı çok bilirsiniz. Tüm varlığınızı saran çok güçlü bir öfkeyi, nefreti benimsediğiniz sırada da belirsizlik yoktur, herşey çok açıktır, ne yapılması gerektiği bellidir. Tüm felsefi soruların cevabı ya pozitifliğe, ya negatifliğe adanarak bulunur. İçinde bulunduğumuz süreçte gerçekliği giderek somutlaşan bir gerçeklik olarak "bitaraf olan bertaraf olur".''

Bozadi çok güzel özetlemşsin bu paragrafta aslında bu tarifini yaptığın şey hayatın en basit ve karmaşık iki ucunun tam olarak anlamlı hale geldiği yer. Yani çok karışık görünen şeylerin çok basit olduğu basit olan şeylerinde karmakarışık olduğu ruh halleri sanırım bunlar.
Dediğin gibi herşeyle barışık yargıların olmadığı bi ruh halinde zor ve karmaşık görünen bi çok şey basitleşiyor. Tam aksi ruh halinde ise bunun tam tersi oluyor.

''Bu forumda doğrudan veya dolaylı bir şekilde en çok ele almaya çalıştığımız şey, pozitiflikten, sevgiden sıkça söz etmemize rağmen neden gerçekten pozitiflikte kalmanın, pozitifleşmenin, bunu paylaşmanın ve büyütmenin bu kadar zor olduğu ve bu konuda ne yapılabileceğidir.''

Bunun sebebi samimiyet diye düşünüyorum. O kadar iki yüzlü bi dünyadayız ki hiç bi zaman olmasını zihnimizden geçirdiğimiz ve temenni ettiğimiz şeyleri, en başta kendimiz çiğneyip geçebiliyoruz. Bu özelliğimizden dolayı bi çok şeyi yanlış anlıyoruz. Bunun başında kitleleri etkileyen DİN olgusu geliyor. Samimi olmadığımız için hiç bişeyi tam olarak olması gerektiği gibi anlayıp yaşayamadığımız gibi din denen şeyide bu yönde yaşayamıyoruz. Ve evvel ki yorumunda dediğin gibi kafamızda ürettiğimiz zeus tarzında bi yaratıcı modeli oluşturuyoruz kafamızda. Din den örnek veriyorum çünkü insanların sosyopsikolojik olarak en çok etkilendikleri ve kendilerini o yönde davranış modellerine soktukları en etkili şey din. Bahsettiğin olgular din denen şeyin üzerinden sorgulanıp sonuca ulaştırılmadıkca tam olarak insanlık samimiyetin nası bişey olduğunu tadamayacak gibi.

''Eğer bahsettiğim zıt farkındalıklar arasında sürekli gidip gelme ruh halini kastediyorsan sevgili Arayis, ben bunun iyi birşey olduğunu düşünmüyorum. Bunun bir çeşit hastalık olduğunu düşünüyorum. Bu biraz da insanlık için olağan/normal denebilecek bir durum. Bizzat senin de söylediğin gibi, birşeyler yanlış gidiyor ve insanlar sanki hiç birşeyi umursamıyorlar ve farkında değillermiş gibi davranıyorlar. Bu iyi birşey değil. ''

Sanırım yanlış ifade ettim. Ben bu durumun farkına varmak güzel demek istemiştim ama cümleyi yanlış kurduğum için sanki sonradan söylediğim şey güzelmiş gibi durdu afedersin :)
 

bozadi

#7
Selam Arayis.

Alıntı YapDediğin gibi herşeyle barışık yargıların olmadığı bi ruh halinde zor ve karmaşık görünen bi çok şey basitleşiyor. Tam aksi ruh halinde ise bunun tam tersi oluyor.

Pozitif ya da negatif yönde güçlü bir kutuplaşma/adanma/ilerleme olduğu sırada belirsizlikler eriyip gidiyor. Bir birey negatiflikten ziyade pozitifliğe meyilliyse, negatif hallerde elbette ciddi bir karmaşa yaşıyor. Yani pozitif eğilimli birey pozitif haller yaşadığında tatmin oluyor, cevapları buluyor ama negatifliğe girdiğinde/maruz kaldığında bir süre sonra ciddi bir karmaşa içine girip güç kaybediyor. Aynı şey tam ters açıdan negatif eğilimli bireyler için de geçerli olacaktır. Yani negatif eğilimli birey negatif haller yaşadığında bir tatmin durumunda olacak, neyin ne olduğu konusunda emin olacak, bunun güveniyle hareket edecektir. Ama bu negatif eğilimli birey güçlü pozitif koşullara girdiğinde / maruz kaldığında, bu koşulların devamlılığına bağlı olarak bir süre sonra ciddi ölçüde karmaşa deneyimleyecek ve güç kaybedecektir.

Alıntı YapBu forumda doğrudan veya dolaylı bir şekilde en çok ele almaya çalıştığımız şey, pozitiflikten, sevgiden sıkça söz etmemize rağmen neden gerçekten pozitiflikte kalmanın, pozitifleşmenin, bunu paylaşmanın ve büyütmenin bu kadar zor olduğu ve bu konuda ne yapılabileceğidir.
Alıntı YapBunun sebebi samimiyet diye düşünüyorum. O kadar iki yüzlü bi dünyadayız ki hiç bi zaman olmasını zihnimizden geçirdiğimiz ve temenni ettiğimiz şeyleri, en başta kendimiz çiğneyip geçebiliyoruz. Bu özelliğimizden dolayı bi çok şeyi yanlış anlıyoruz. Bunun başında kitleleri etkileyen DİN olgusu geliyor. Samimi olmadığımız için hiç bişeyi tam olarak olması gerektiği gibi anlayıp yaşayamadığımız gibi din denen şeyide bu yönde yaşayamıyoruz. Ve evvel ki yorumunda dediğin gibi kafamızda ürettiğimiz zeus tarzında bi yaratıcı modeli oluşturuyoruz kafamızda. Din den örnek veriyorum çünkü insanların sosyopsikolojik olarak en çok etkilendikleri ve kendilerini o yönde davranış modellerine soktukları en etkili şey din. Bahsettiğin olgular din denen şeyin üzerinden sorgulanıp sonuca ulaştırılmadıkca tam olarak insanlık samimiyetin nası bişey olduğunu tadamayacak gibi.

İçinde bulunduğumuz ve ilerleyen süreçte pek çok başka alanda olduğu gibi din alanında da ciddi yıkımlar yaşanacak. Bunun basit işaretlerinden birini Tayyip efendinin temsil ettiği AKP hareketi ile Fethullah efendinin temsil ettiği Cemaat hareketi arasında ortaya çıkan düşmanlık patlamasında gözlemledik, gözlemiyoruz. Daha önce belki de ihtimal verilmeyecek örtülü bir çekişme bir anda kabak gibi patlayarak ülkenin gündeminin ortasına düştü. Bu ve benzer kırılma ve dönüşüm süreçleri, hayatımızın etrafını saran üst üste yalan kabuklarının bir bir soyulmasını temsil ediyor. Askeriye, din, devlet... Son yıllarda hem Türkiye'de hem de dünyada pek çok alanda inanılmaz ifşalar, çatışmalar, dönüşümler yaşanıyor. Bu tür durumlar sürekli tırmanıyor ve tırmanmaya devam edecek elbette. Bu sürecin en sonunda varacağı noktada insanlar içinde bulunduğumuz deneyim seviyesinin doğal gerekliliği olan pozitiflik ve negatiflik yönündeki seçimlerini yapma gerekliliğiyle en çıplak şekilde karşı karşıya kalacaklar. Geri kalan herşey tuzla buz olacak ve buna din denen mekanizmalar da dahildir. Din dediğimiz şey hayatın önemli alanlarından biri olmakla birlikte tamamen egemen değil elbette. İnsanlar hayatın kendisinin en büyük din olduğu gerçeğiyle yüzleşecekler. Bu dinin iki adet mezhebi (seçeneği) var: Pozitiflik ve Negatiflik. Elbette bu iki eğilimin kendi içlerinde pek çok seviyesi de mevcut. Bir motorun kutupları gibi, pozitiflik ve negatiflik de hayatın doğal hareket mekanizmaları ve yolları. Geri kalan tüm dinler ve mezheplerin birer hikayeden, birer sanal gerçeklikten ibaret olduğu anlaşılacaktır.

Ve bunu aslında pek çok kişi biliyor. İnsanlar hayatın içinde başka bireylerle özellikle tesadüfi etkileşimlerinde, birbirleriyle gerçek uyumluluklarının veya uyumsuzluklarının herhangi bir dini veya siyasi veya başka türlü bir ideolojiye göre değil, temelde pozitiflik ve negatiflik eğilimlerine göre şekillendiğini fark ediyor. Yeterince olgun bireyler, birbirlerindeki pozitif eğilimleri sezdikleri, bildikleri ve güvendikleri zaman (o pozitif eğilim yeterince mevcutsa), son derece zıt olabilecek dini veya siyasi ideolojilerine rağmen gayet güzel bir iletişim ve etkileşim içine girebildiklerini göreceklerdir. Elbette hepimizde pozitiflikler ve negatiflikler biraz karmaşık şekilde mevcut olduğu için durum biraz karmaşıktır ama işin özü budur. Sadece pozitiflik ve negatiflik yolu vardır bizim için. Nihai gruplaşma buna göre olacaktır. Bu doğal iki yoldan birine adanabilecek kadar bilinci henüz geliştirememiş olanlar veya yeterli bilince sahip olduğu halde kutuplardan birinde karar kılıp ilerleyemeyen veya buna direnenler oyundan giderek eleneceklerdir. Bilinçsizler ve/veya iflah olmaz kararsızlar kendi bilinç seviyelerine ve tercihlerine uygun farklı deneyim ortamlarına götürüleceklerdir hayatın mekanizmaları yoluyla.

Vaaz verir gibi konuştuğum için özür dilerim. Giderek daha normal bir diyaloğa dönüşecektir tartışmalarda belirli hususlar üzerinde odaklanma sağladığımızda. Şu an için üzerinde özellikle odaklandığımız spesifik bir husus olmadığı için çeşitli seçenekleri hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyor olabilirim bilinçaltından. Elbette "din" konusu bir odak husus olabilir. Ama aynı zamanda çok geniş bir başlık. O nedenle din hususuna bakış açımın belli başlı bazı odak noktalarını, yani belirgin bazı fikirlerimi ve inançlarımı paylaşmak istedim.

Alıntı YapEğer bahsettiğim zıt farkındalıklar arasında sürekli gidip gelme ruh halini kastediyorsan sevgili Arayis, ben bunun iyi birşey olduğunu düşünmüyorum. Bunun bir çeşit hastalık olduğunu düşünüyorum. Bu biraz da insanlık için olağan/normal denebilecek bir durum. Bizzat senin de söylediğin gibi, birşeyler yanlış gidiyor ve insanlar sanki hiç birşeyi umursamıyorlar ve farkında değillermiş gibi davranıyorlar. Bu iyi birşey değil.
Alıntı YapSanırım yanlış ifade ettim. Ben bu durumun farkına varmak güzel demek istemiştim ama cümleyi yanlış kurduğum için sanki sonradan söylediğim şey güzelmiş gibi durdu afedersin :)
Hiç sorun değil : ) Benim o anda aceleci bir bakış açımın da etkisi olabilir.

Arayis

#8
''Pozitif ya da negatif yönde güçlü bir kutuplaşma/adanma/ilerleme olduğu sırada belirsizlikler eriyip gidiyor. Bir birey negatiflikten ziyade pozitifliğe meyilliyse, negatif hallerde elbette ciddi bir karmaşa yaşıyor. Yani pozitif eğilimli birey pozitif haller yaşadığında tatmin oluyor, cevapları buluyor ama negatifliğe girdiğinde/maruz kaldığında bir süre sonra ciddi bir karmaşa içine girip güç kaybediyor. Aynı şey tam ters açıdan negatif eğilimli bireyler için de geçerli olacaktır. Yani negatif eğilimli birey negatif haller yaşadığında bir tatmin durumunda olacak, neyin ne olduğu konusunda emin olacak, bunun güveniyle hareket edecektir. Ama bu negatif eğilimli birey güçlü pozitif koşullara girdiğinde / maruz kaldığında, bu koşulların devamlılığına bağlı olarak bir süre sonra ciddi ölçüde karmaşa deneyimleyecek ve güç kaybedecektir. ''


Selam bozadi. Kesinlikle dediklerini insanoğlu sürekli olarak yaşıyor farkında yada farkında olmadan. Biraz konu atlaması gibi olacak ama ben Pozitflik-Negatiflik kavramlarınıda anlamış değilim doğrusu. Kanal bilgilerinde negatifliğin kötü bişey olmadığı ders denilen ya da tekamül denilen şey için bunun gerekli olduğu vurgulanıyor. Ra bilgilerinin ilkini okudumda biraz sanırım ordaydı negatifliğinde tekamül içerdiğini sölüyordu. Yani aslında iki kutupdan da Yaratıcı ya geri dönülüyor ama iki kutbun mensuplarınında bu dönüşü gerçekleştirebilmesi için zıt kutba ihtiyacı var (anladığım bu şekilde yanlış anladığım nokta varsa lütfen düzelt). Bu konuyla ilgili zihninde oluşturduğun kendince cevaplarını (özellikle kendince diyorum çünkü insanların kendi kendilerine verdikleri cevaplar çok ufuk açıcı oluyor) alabilirsem mutlu olacam





''Son yıllarda hem Türkiye'de hem de dünyada pek çok alanda inanılmaz ifşalar, çatışmalar, dönüşümler yaşanıyor. Bu tür durumlar sürekli tırmanıyor ve tırmanmaya devam edecek elbette. Bu sürecin en sonunda varacağı noktada insanlar içinde bulunduğumuz deneyim seviyesinin doğal gerekliliği olan pozitiflik ve negatiflik yönündeki seçimlerini yapma gerekliliğiyle en çıplak şekilde karşı karşıya kalacaklar. Geri kalan herşey tuzla buz olacak ve buna din denen mekanizmalar da dahildir. Din dediğimiz şey hayatın önemli alanlarından biri olmakla birlikte tamamen egemen değil elbette. İnsanlar hayatın kendisinin en büyük din olduğu gerçeğiyle yüzleşecekler. Bu dinin iki adet mezhebi (seçeneği) var: Pozitiflik ve Negatiflik. Elbette bu iki eğilimin kendi içlerinde pek çok seviyesi de mevcut. Bir motorun kutupları gibi, pozitiflik ve negatiflik de hayatın doğal hareket mekanizmaları ve yolları. Geri kalan tüm dinler ve mezheplerin birer hikayeden, birer sanal gerçeklikten ibaret olduğu anlaşılacaktır. ''


Bahsettiğin paradigma resetinin olmasını bende dört gözle bekleyenlerdenim inşallah görürüz sonuca ulaştığını. Diğer yandan gene pozitif negatif konusu bahsettiğin paradigma resetinde biz tamamen negatif olsak ne değişecek. Sonuçda yukarda bahsettiğim sebepten yani tekamülün çift kutbu meselesinden dolayı farkeder mi pozitifden ya da negatif den gittiğimiz. Dünya şu anda ikisinin birbirine geçtiği bi düzen yaşıyor. Biz pozitiflik diyoruz ama tam tersi şekilde olsa da bişey farketmeyecekse neden uğraşıyoruz ki. ü




''Ve bunu aslında pek çok kişi biliyor. İnsanlar hayatın içinde başka bireylerle özellikle tesadüfi etkileşimlerinde, birbirleriyle gerçek uyumluluklarının veya uyumsuzluklarının herhangi bir dini veya siyasi veya başka türlü bir ideolojiye göre değil, temelde pozitiflik ve negatiflik eğilimlerine göre şekillendiğini fark ediyor. Yeterince olgun bireyler, birbirlerindeki pozitif eğilimleri sezdikleri, bildikleri ve güvendikleri zaman (o pozitif eğilim yeterince mevcutsa), son derece zıt olabilecek dini veya siyasi ideolojilerine rağmen gayet güzel bir iletişim ve etkileşim içine girebildiklerini göreceklerdir.''


Şu sözlerin değerinin farkına varabilmek için çok fazla zorluk çektim inan bozadi. Şükür şu anda yaşadığımı düşünüyorum ve çevreme de ne kadar zorlansam da anlatmaya çalışıyorum bahsettiğin bu kıymetli olguyu. Bu anlaşılsa zaten bütün meseleler çözülecek. Din de siyasette ekonomide herşey çözülecek bu mesele çözülse.





''Sadece pozitiflik ve negatiflik yolu vardır bizim için. Nihai gruplaşma buna göre olacaktır. Bu doğal iki yoldan birine adanabilecek kadar bilinci henüz geliştirememiş olanlar veya yeterli bilince sahip olduğu halde kutuplardan birinde karar kılıp ilerleyemeyen veya buna direnenler oyundan giderek eleneceklerdir. Bilinçsizler ve/veya iflah olmaz kararsızlar kendi bilinç seviyelerine ve tercihlerine uygun farklı deneyim ortamlarına götürüleceklerdir hayatın mekanizmaları yoluyla. ''


Oyundan giderek elenmek nasıl olucak bozadi. İlla ki seçim yapana kadar tekrar tekrar bi yerlerde doğacak mı bu kişi. Aslında burda tercih yapması ve tercih yaptığı yolda ilerlemesi istenen ruh oluyor demi. Ne derdi var Yaratıcı nın bu ruhla illa ki seçim yapmasını istiyor. Bi türlü tatmin ediyor beni bu durum. Bi tarafdan diyorum tamam bu işte, bi tarafdan diyorum bu kadar basit olamaz. Ya da tam olarak konuya hakim olmadığım için de böyle düşünüyorum




''Vaaz verir gibi konuştuğum için özür dilerim. Giderek daha normal bir diyaloğa dönüşecektir tartışmalarda belirli hususlar üzerinde odaklanma sağladığımızda. Şu an için üzerinde özellikle odaklandığımız spesifik bir husus olmadığı için çeşitli seçenekleri hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyor olabilirim bilinçaltından. Elbette "din" konusu bir odak husus olabilir. Ama aynı zamanda çok geniş bir başlık. O nedenle din hususuna bakış açımın belli başlı bazı odak noktalarını, yani belirgin bazı fikirlerimi ve inançlarımı paylaşmak istedim.''



Est. gayet güzel konuştun. Ra bilgilerinde çok sık rastladım bu 4 boyut kendine hizmet eden varlıklar diye bahsettiğiniz şey yani negatif varlıklar binlerce yıldır bizi kontrol ediyormuş. Saldırılarla ilgili bi konuyu başdan sona tüm yorumları okudum. Çok ilginç şeyler yazmışlar. Bu 4.boyut varlıkları bizi kontrol altında tutup bizden besleniyolarmmış. Bu reptilian diye bahsedilen şey sanırım burdan çıkmış ortaya. Bu varlıklar çok ileri teknolojileriyle zamansızlık boyutunda bizi takip ediyolarmış. Kutsal metinlerde bahsedilen şeytan figürüde bunlarmış. Mış lı konuşuyorum çünkü alıntı yapıyor gibi oldum. Bu konuyu ilk cümlemde dediğim gibi ''kendince'' açıklamasını yapabilirmisin
 

bozadi

#9
Alıntı YapKesinlikle dediklerini insanoğlu sürekli olarak yaşıyor farkında yada farkında olmadan. Biraz konu atlaması gibi olacak ama ben Pozitflik-Negatiflik kavramlarınıda anlamış değilim doğrusu. Kanal bilgilerinde negatifliğin kötü bişey olmadığı ders denilen ya da tekamül denilen şey için bunun gerekli olduğu vurgulanıyor. Ra bilgilerinin ilkini okudumda biraz sanırım ordaydı negatifliğinde tekamül içerdiğini sölüyordu. Yani aslında iki kutupdan da Yaratıcı ya geri dönülüyor ama iki kutbun mensuplarınında bu dönüşü gerçekleştirebilmesi için zıt kutba ihtiyacı var (anladığım bu şekilde yanlış anladığım nokta varsa lütfen düzelt). Bu konuyla ilgili zihninde oluşturduğun kendince cevaplarını (özellikle kendince diyorum çünkü insanların kendi kendilerine verdikleri cevaplar çok ufuk açıcı oluyor) alabilirsem mutlu olacam

Çok kritik bir noktaya ve noktalara temas etmişsin Arayis. Aynen öyle; pozitiflikle negatiflik arasında değer bakımından bir fark yoktur. Hiçbir şey hiçbir başka şeyden daha değerli değildir nihai gözle. Bu bakımdan, "nihai bakış açısından" negatif yol tercihi yapan bireylere/varlıklara "tu kaka" edilmediği anlaşılıyor. Tüm varlıklar Tanrının birer parçası ve kendisidir. Pozitiflik ve Negatiflik evrenin varoluş ve hareket mekanizması için doğal ve vazgeçilmez prensiplerdir. Ra, negatif varlıkların 7 varoluş seviyesi içinde 6. seviyeye kadar negatiflik seçimiyle ulaşabildiklerini ama 6. seviyede keşfettikleri, anladıkları şeyler nedeniyle negatifliği bırakıp pozitifleştiklerini söylüyor. Çünkü hem negatif olup hem de tüm varoluşun varlığını, birliğini tanımak, sevmek, onunla tamamen bütünleşmeyi istemek mümkün değildir. Negatif varlıklar kendi yollarında ilerledikçe, özellikle de 5. ve 6. seviyelerde evrenin işleyişiyle ve kendi varlıklarının evrenin bütünüyle ilişkilerini keşfettikçe, negatifliklerini giderek azaltıyorlar ve pozitife geçiyorlar. Ra'nın deyişiyle en geç 6. seviyede bu geçiş gerçekleşiyor. Bizler 3. seviye varlıklarız. 3. seviye, pozitiflik ile negatiflik yollarından birine karar kılınması gereken seviye. 4. varoluş seviyesine ancak pozitiflik ve negatiflik yönünde kesin bir karar verildiğinde geçilebiliyor. "Kesin karar" derken, bir inanca, bir yola severek ve bilerek tüm varlığını adamak anlamına geliyor bu. Elbette aşamalı/dereceli bir süreç. Dördüncü varoluş seviyesindeki bazı negatif ve pozitif varlıklar da dünya insanlığının bu hususta yapacağı tercihle ilgileniyor ve elbette kendi yollarına çekmeye çalışıyor. Ama pozitif varlıklar özgür iradeye son derece saygılı olduğu için, kandırmaya çalışmak gibi bir çabaları yok. Negatif varlıklar kendi yollarını insanlığa dayatıyorlar. İnsanlığın o veya bu şekilde negatifliği benimsemesini ve 4'e geçtiğimizde onların hizmetine girmemizi istiyorlar. Sömürü ve asker gücü olarak elbette. İşin bu kısmına, yani 4. seviyedeki varlıkların bizim üzerimizdeki faaliyetlerine şu anda ayrıntıyla girmeye gerek yok.

Konuyla ilgili mesele şurada düğümleniyor; bizler dahil olmak üzere dünya insanlığı henüz pozitiflik yönünde veya negatiflik yönünde kesin ve güçlü bir irade geliştirmiş değildir. Ama işin garibi, dünya üzerindeki insan yaşamının koşullarını ciddi ölçülerde kontrol altında tutan negatif eğilimli bireylerin ve grupların negatiflik yönündeki kutuplaşma düzeyi, insanlığın genelinin pozitiflik yönündeki kutuplaşma düzeyinden çok daha yüksektir. Yani eğer insanlığın pozitifliğe olan adanmışlığı, insanlığın yaşam koşulları üzerinde büyük bir kontrol sahibi olan bir avuç bireyin/grubun negatifliğe adanmışlığı kadar güçlü olsaydı, o zaman dünyada bu kadar zulüm, bu kadar berbat deneyim olmazdı. O yüzdendir ki bir avuç karanlık varlık, 7 milyar insanın canını, kanını emebilmekte ve hayat sahnemizi cehenneme çevirebilmektedir. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, o negatif eğilimli faşist bireyler de henüz mutlak bir negatiflik seçimi / iradesi içinde değildir ama insanlığın genelinin pozitifleşme seviyesiyle karşılaştırıldığında, onların negatifleşmişlik düzeyi çok daha yüksektir. Yani insanlığın genelinden çok daha "çalışkanlar." Ve çalışan kazanıyor.

Şimdi senin de sorduğun gibi şu durum ortaya çıkıyor: madem negatif - pozitif yollar eşit değerde ve ikisiyle de varoluşun özüne doğru ilerlenebiliyor, o halde negatiflik/pozitiflik diye kasmak niye? Çünkü ne pozitiflik ne de negatiflik yönünde güçlü bir ilerleme kaydetmiyoruz. Ve bireyler olarak hem de insanlık olarak çektiğimiz ızdırapların en büyük nedenlerinden biri bu. Karanlık güçlerin kötülük yönünde çalıştığı kadar çalışmıyoruz iyilik yönünde. Ve dünya insanlığının yaşam koşulları ortadadır. Savaşlar, katliamlar, işkenceler, ızdıraplar, yaşamımızı saran sayısız çeşit zehirler ortadadır. Tabi negatifliği seçen varlıklara "kötü" derken, "tu kaka" ederken, hayatın/evrenin/tanrısal merkezin olaya bu gözle bakmadığını biliyoruz. Kendi seçim gerekliliğimizde iyinin ve kötünün ayırt edilmesi ve kendi yolumuzu seçmemiz ve yolumuzda ilerleyip güçlenerek kendimizi gerçekten koruyabileceğimiz bir duruma erişme çabası sırasında bazı yargılayıcı bakışlar olabiliyor.

İyilik ve kötülük dediğimiz şeyin ahlaki bir yargı konusu olarak değerlendirilmesi aslında konunun teknik/bilgisel yönünün kavranmasını zorlaştırabilir. O nedenle, tartışmanın diğer tüm yönlerini şimdilik bir kenarda bırakıp, iyiliğin ve kötülüğün teknik anlamı konusunda ne bildiğimizi, bu hususta sahip olduğumuz verileri nasıl sentezleyebileceğimizi görmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Önce "kötü varlık" olmanın ne demek olabileceğini biraz düşünelim istersen. Ahlaki bir yargı konusu olarak değil, gayet olağan teknik bir husus olarak, bir bilim konusu olarak düşünmeye çalışalım.

Kötülük nedir? Kötülük yolunda ilerleyen varlık veya kötü varlık nedir?

Benim tüm bu kanal bilgileri ve kendi deneyimlerim, sezgilerim sonucu vardığım sonuç (tam şu anda zihnimde toparlayabildiğim kadarıyla) şöyle bir resim oluşturuyor:

Varlıklar, bireyler durup neyin içinde olduklarını anlamaya çalıştıklarında çevrelerini saran tüm hayatın ve tüm evrenin belirli bir düzene sahip olduğunu gözlemliyor veya seziyor. Yani güçlü bir istikrara, belirli bir yapıya ve karaktere sahip birşeyin içinde olduklarını seziyorlar. En azından bir olasılık olarak bunun üzerinde düşünüyorlar. Ve bireyler kendileri ile o büyük bütünlük arasındaki ilişkiyi anlamaya ve/veya belirlemeye çalışıyorlar. Bir yandan etrafımızdaki insan grubuyla birlikte belirli bir hayatı yaşamaya devam ederken, bir yandan da bu lokal yaşam koşullarından büyük ve sonsuz olan hayata bakıp onun ne olduğunu, onunla aramızdaki ilişkinin ne olduğunu anlamaya, bu konuda bir karar vermeye çalışıyoruz. İyilik ve kötülük yollarına eğilim, bireyin hayatla kendisi arasındaki ilişkinin ne olduğuna veya ne olması gerektiğine dair fikirlerine, inançlarına ve kararlarına göre şekilleniyor bence. Bu şekilde iyiliğe de, kötülüğe de eğilim çok çeşitli biçimlerle, senaryolarla, fikirlerle, inançlarla, kararlarla gerçekleşebilir ama örneğin şöyle bir senaryo düşünelim: Bu olağan lokal yaşamımızı sürdürüp bir yandan da hayatın evrensel yönlerini, özelliklerini ve bizimle onun arasındaki ilişkiyi anlamaya ve bu konuda kararlar vermeye çalışırken, lokal yaşam koşullarımızda pek çok ciddi olumsuzluğun, travmanın yaşandığını düşünelim. Bireyin başına gelen güçlü olumlu/olumsuz deneyimler, onun felsefi çıkarımlarını da etkiler. Kişi başına gelen herşeyi nihai olarak Hayat'tan bilir. Yani yaşadığımız tüm veya en önemli deneyimleri onun karşısına hayatın çıkardığını düşünür ki bu bir şekilde doğrudur. Hayatın bize "sundukları" elbette bizim hayat hakkındaki izlenimlerimizi etkileyecek ve hatta ciddi oranda belirleyecektir. Bu etkinin hızını, derecesini belirleyen pek çok unsur olabilir ama diyelim ki kişinin başına gelen, sayı olarak çok veya şiddet yolarak yüksek olumsuz deneyimler/travmalar/kayıplar, kişinin hayata çok kötü bir gözle bakmasına neden oldu. Hayattan nefret etmesine neden oldu. Ve bu nefretin derecesi/gücü çok yüksek. Öyle ki, birey mutlak bir karar almak istiyor. Örneğin kendini ve/veya hayatı yok etmek isteyebilir. Bu noktada sanırım "intikam" seçeneği de ciddi ciddi düşünülecektir: "Hayat bana büyük bir yanlış yaptı, ondan intikamımı alacağım." Bu şahıs Hayatın onu kontrol altında tutan nefret edilesi bir güç olduğunu düşünebilir. Bu kişi hayat olarak algıladığı herşeye (ki zaten hayat "herşey" anlamına gelebilir) şiddetli şekilde zarar verecek yollara girişebilir. Veya biraz farklı bir açıdan bakacak olursak: Kişi hayatı kendi kontrolü altına almak isteyebilir. Yani içinde olduğu veya erişebileceği tüm ortamlarda yaşanan hayatı kendi tam kontrolü altına almak isteyecektir. Ta ki tüm hayatı kendi tam kontrolü altına alana, böylece hayatın ona hiçbir "yanlış" yapma ihtimali kalmayıncaya kadar (kendi bakış açısından böyle düşünebilir).

Şu anda dünya insanlığını sömüren, ezen, parçalayan, yok eden global karanlık güçlerin tam da bu yapıda olduklarını düşünüyorum. ABD gibi devletlerin veya NATO gibi kurumların vs. başında olan siyasi tipleri kastetmiyorum. Onları yönetenleri yönetenlerden bahsediyorum. İlüminati konsorsiyumunun tepesindekiler veya civarındakiler olabilir örneğin. Dünyadaki insan yaşamını çok ciddi oranlarda kontrolleri altında tutuyorlar ve bu kontrolü giderek mutlaklaştırmak istiyorlar.

Etraflarında hayat namına gördükleri şeyleri ciddi oranlarda kontrolü altına almaya başlayan birey veya bireyler elbette bir manada "Tanrılaşmış" oluyorlar. Negatiflikleri dolayısıyla kendi aralarında da sürekli çekemezlikler ve çatışmalar içinde olan bu güçler tüm dünyayı tam veya tama yakın kontrolleri altına almayı başarmış olsalar, bu sefer elbette dünyanın kendilerine yetmeyeceğini hissedecekler. Yaptıkları herşey yok etmek üzerine kurulu olduğu için, yollarını değiştirmedikleri sürece bir şekilde en sonunda kendilerini yok etmekten başka bir seçenekleri kalmayacak. Çünkü hayat dediğimiz şey, varlık dediğimiz şey, öyle bir denge prensibine dayalı olarak kendini sürdürüyor ki, yaptıklarımıza biz de maruz kalıyoruz. Yok ettikçe yok oluyoruz (bir süreliğine öyle değilmiş gibi görünebilecek olsa da). Negatif varlıklar da hayata veya hayat dediğimiz bütünsel düzene karşı öylesine bir tiksinti ve nefret içindeler ki, onun o kontrol altına alınamayan doğal yapısından ve döngülerinden öylesine nefret ediyorlar ki, bir imparatorluk gibi tüm evrene yayılıp heryeri ve herşeyi tamamen kontrolleri altına almak, diledikleri gibi sömürmek, ezmek, yoketmek istiyorlar ama bunu yaptıkça kendileri de sürekli yokoluşa sürükleniyorlar. Tıpkı dünya tarihinden bildiğimiz imparatorlukların kendi sonlarını getirmeleri gibi.

Burada Tanrılaşmak demişken, sanıyorum işin düğüm noktası burada. Pozitif felsefede de, negatif felsefede de bireyin Tanrının kendisi olduğuna vurgu yapılıyor. Ama negatif varlığın Tanrı olmaktan anladığı şey, içindeki herşeyle ve herkesle birlikte tüm varoluşu tamamen kendi kontrolü altına alıp yok etmek. Pozitif varlık ise sadece kendisinin değil, varolan diğer herşeyin de Tanrının kendisi olduğunu kabul ediyor. Yani pozitif varlık Tanrısallığı bireysellikle özdeşleştirmiyor, bütünü Tanrı olarak görüyor. Diğer bir deyişle: Varlık = Tanrı.

Din dediğimiz mekanizmalardaki Tanrı kavramını bu açıdan da ele almak gerek. Dinlerin Tanrıyı ısrarla kişiselleştirici özellikleri pozitiften ziyade negatif bir etki yapıyor aslında. Tanrı bizi yarattı, Tanrı bizi dünyaya gönderdi, Tanrı bir elçi gönderdi, Tanrı kitap gönderdi, Tanrı emir ve yasaklar koydu, Tanrı bizi cennete veya daha muhtemel olarak cehenneme gönderecek, Tanrı şöyle dedi, Tanrı böyle buyurdu, Tanrı falancaya kızdı, Tanrı falancaya lanet etti, Tanrı falancayı çok sevdi, Tanrı şöyle yapar, Tanrı böyle yapar vs... Bunlar pozitiften ziyade negatif etkiler yapan sinyaller bilinçaltında.

Dinlerin kendi doğuş koşullarında bazı güçlü pozitif etkileri de olmuştur muhakkak. Merkezi nitelikte olmayan çok tanrılı, çok başlı evren anlayışını dengelemiş olabilir. Dinler sadece zihinsel ve inançsal açıdan değil, aynı zamanda sosyal olarak da çok dağınık ve zayıf olabilecek kitleleri daha güçlü bir bağla bir araya getirici niteliğe de sahip ve mutlaka bu yönde çok olumlu etkileri olmuştur ve halen de oluyordur. Ve her üç büyük dini getiren bireylerin de aslında son derece pozitif bazı idealler taşımış olduklarına inanabiliyorum ama dünyadaki negatifliğin, faşizmin egemenliği, o medyumik şahısların aldıkları ve tebliğ ettikleri bilgilerde ciddi oranlarda sapmalara neden olabiliyor. Yani "ikili" durumun gözardı edilmemesi gerekiyor bence. Yani dinlerde de şizofrenik bir durum var. Dinin hem karanlık hem de nispeten aydınlık bir yönü var. Negatif eğilimli varlıkların çıkarlarını koruyan ve destekleyen unsurlar çoğunlukta bence dinlerde. Bunun tek veya en büyük sebebi belki de peygamber dediğimiz insanlar değil, insanlık kitlesinin faşist yöneticilere olan boyun eğişi nedeniyle meydana gelen sapmalar. Yani dinin alıcı kitlesindeki negatiflikler de sunulan bilgiyi belirliyor, değiştiriyor hem o bilgi sunulduğu sırada, hem de özellikle sonrasında, zaman içinde. Ama pozitif eğilimlilerin kullanabileceği pek çok yönü de var dinlerin. Bu nedenle dinler aynı zamanda çok sayıda çelişkinin, dogmanın, dayatmanın ve bununla yakından bağlantılı olarak hesap sorulamazlığın ve aba altından sopa göstericiliğin son derece yaygın olduğu mecralar.

Varolan herşeyi kapsayan Tanrının, yani Varlığın bir kalbi/merkezi var ama o bir şahsiyet değil. Gerçeklik. Varlık. Temsil. Evet, evrenin bir nizamı, düzeni var ve bu nizam içinde tıpkı kanın kalpten çıkıp kalbe geri dönmesi gibi bir devridaim var ama bu nizamın, bu devridaimin, bu yolculuğun amacı sonsuz bir cennete veya cehenneme tıkılmak değil. Birliği, bütünlüğü, varlığı ve o varlığın sonsuzluğunu ve sonsuz imkanlarını keşfedip yaratmak, birliği, bütünlüğü, varlığı kutlamak. Dinlerde, dinlerin kitaplarında tanımlanan, söylenen herşey negatif değil elbette ama dinler ne yazık ki ciddi ve hatta baskın negatif öğeler de içeriyor ve dünyadaki egemen faşist güçlerin bundan büyük bir çıkar sağladıklarından şüphe edilmemeli. Dinlerin pozitif yanı negatif yanlarından az olsa da, dinler çok yaygın ve egemen oldukları için, dinlerden sakınmak insanlığın çoğunluğu için kolay olmadığı için, dinlere tabi olan insanlar arasında pozitif eğilimleri daha güçlü olanlar o dinde kabul edilen gerçekleri kendi pozitif evren anlayışlarıyla sentezliyorlar bir şekilde.

Yine çok uzattım. Bir konuyu konuşurken, kendi bilincimde biriken veri parçalarını birleştirmek için bir fırsat olarak kullanıyorum bunu ama bunu abartıyorum genelde. Ölçüyü kaçırıyorum. Çok yazınca aslında bu çok şey bilmekten ziyade, bilincimdeki çok sayıda veriyi bir büyük resimde toparlama, yanlışları tespit edip eleme çabasına dönüşüyor. Lütfen yazdıklarım arasında seni en çok ilgilendiren hususu dikkate al yalnızca.

isiklidusler

#10
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Arayis

Konulardan birinde denk geldim hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Amaç neydi diye sormuş biri. Bu soruyu kendimize ya da başkalarına sorduğumuzda genelde cevaplar birbirine yakın olur.

Dindar birilerine sorsanız imtihan  için yaratıldık der. Tabi ya Allah ın canı sıkılmış şu insancıkları yaratıyımda bi imtihan edeyim demiş sırf bunun için yaratmış bizi. Kimine sorsanız tekamül için yaratıldık der. Kimisi amaçsızca kendiliğimizden varolduk der. Sonuç olarak bunların hiç biri bu soruya malesef cevap veremiyor. Yani siz bir tanrının varlığını kabul etsenizde etmesenizde bu soruya verdiğiniz cevaplar hep aynı noktada tıkanıyor. 100 tane soru sorup 100 tane cevap alsanızda ''NEDEN?'' sorusunun tam olarak cevabı alınamıyor. Çünkü verilen cevaplar hiç bir şekilde bütün bu döngüleri başlatan gücün bunu yapmakda ki amacını açıklayabilmekden çok uzak.

neden yok;
kendinden

Alıntı YapEvet amacı neydi ister Tanrı deyin İster Allah amacı neydi de bunu başlattı ? 

başlamadı

başlama yok

Alıntı YapBenim bugüne kadar zihnimde oluşturduğum cevaplara göre son vardığım nokta bu soruya cevap veremesede en azından bu konuyla alakalı başka bi soruyu yanıtlıyor kendi benliğime. Bu diğer soruda insan ın yaratılması neden mi sonuç mu.

ben sonuç olduğu fikrine vardım. Ama bu sonuç nedenle ilintili bi sonuç. Yani aslında bizim varolmamız için varolan bir evren yok ama bu evrenin bi sonraki aşaması için bize ihtiyaç olduğu için yaratıldık. Yani şöle düşünelim petrol dediğimiz şey arabalar icat edilmeden önce vardı petrolün amacı arabaları çalıştırmak değildi ama arabalar icat edildikden sonra sanki petrolün amacı arabaları çalıştırmakmış gibi oldu. İşte aynen bizim durumumuzda böle oldu diye düşünüyorum.

Siteniz hoşmuş bu arada yarın bazı sorularım var inşallah onlarıda sorarım iyi geceler

insanın yaratılması diye bi şey ve olgu yok; her şey içiçe;
ihtiyaç yok;

zeka var ve yaratılmamış; kendinden,(kendiliğindne) öylece var

hayatın (varolmanın-'varolma olarak') bi amacı yok; zekanın kendini keşfetmesi-görmesi-öz niteliğini deneyimlemesinden-yansıtmasından başka,
yani, amaçta kendi içinde belirlenmiş saptanmış, dışsal bi amaç bağlanamaz;
ama varolma içinde hayat (yaratılan-oluşturulan)amacı kendi varlığını deneyimlemek
yani, varolması boşluğu dolduruyor - boşluğa doluluk oykluğa varlık kazandırıyor denemez;

Kasyopya yorumuyla her şey dersler ve öğrenme/öğrence;  (hayat için, gerçek için)
ama varlık-varolma için bi amaç ve başlama-başlangıç saptanamaz; neden de öyle;

Şafağı Getirenler yorumuyla ilk yaratıcnın(tümün) deneyimini yükseltmek-aşkınlamak; geliştirmek; yenilik ve öğrenme;
ve ilk yaratıcının deneyiminde herkes ilk yaratıcı olduğuna göre herkesin/herşeyin

"her şey kendi toprağında (kendinde) yetiştiğine göre ona nasıl bir nedne bulacaksın"-Maharaj
 

isiklidusler

#11
şunu ekleyelim son celseden; amacın gerçekleşmesi bir patlayış (yaratıyor) enerji patlaması;
ve büyük patlayış tabi bir patlayış,
bir de sıkıntıdan patlayış var;

amaç ne'ydi- kendi içinde cevap taşır ve tespittir, dil ve türkçe ilginç değil mi?
ne- nesne ve nesnellik;
Herşey 'kim ve 'ne'dir der bu celseler;
O halde kim'e ne gerek -ne'ye de kim; gerek;
nesneliliği nve nesnenin fizikselliğin kendini gerçekleştirmek bile bir amaç ve gerçekleşmş zaten ki görülüyor-gerçek dışarıda;
Bir kimlik ve nelik ; nesneler ve parçalar ve diğerleri deviniyor-eğleniyor-acı çekiyor ve arıyor arayışta;
Tüm bunlar zaten görünüyor ve gözlem ifadeleri gerçekleri, ki subjektifte olsa görülen ve ifade bu;
amaç sonuçsa ve gerçekleşense dediğiniz gibi bir tutarsızlık yok burada;

ama en çok arayışta ne güzel değil mi?
arayış ne güzel değil mi?
bulunuş patlama; ve patlatma;
 

isiklidusler

#12
tam şu an önemli olan nedir? -Kasyopya celseleri (sorusunun akılda tutulması)

amaç tam kabile gücü olmalı!

yada amaç güçlü bir kabile ve kabile gücü-kabilenin  birlikte güçlenmesi ve kabilenin gücünü artırmak olmalı;
ya da tam birleşmiş-uyumlaşmış birlikte bir kabile ve kritik kütle;

buradaki en keskin kalıp kendi yerine kabile koymak ve kabile anlayışı koymak gibi;
güç anlayışını ve bireysel güçlenme, aşma anlayışını biraz birlikteliğe yönelimli bükmek ve yanıltmak gibi;
bireye yönelmeyen bir saldırı kabileye yönelir ve bireye yönelmeyen bir saldırıya kabile karşı koyar;
ve başka bi şeyde; bireye de yöneliyorsa tüm kabile karşı koyar ve korur;
bu anlam ve anlamlar ne kadar vurgulanıyor bilmiyorum ama hissettirecektir ki çünkü kendim arıyordum hissedecek bi şey kabile gücü ne , ne olmalı ve nasıl anlatılmalı
şimdi biraz hissettim gibi son yazdıklarımdan sonra

kurdun gözü yılmış sürüden sözleri aklıma geldi;
ama saldırı kavramının parlaması burada biraz durdurdu aklımı; bu kabile ve saldırı anlayışı aklımı karıştırdı;
gerçekten böldü bireyselliğimi ve bi yerde toplaşmış birlikte yaşayan insanlar gibi bi düşünümde imlemde; bireysel saldırı göremedim ve hala şoktayım ve gerçekten kendimce -kısmen şoktayım; nokta;

(ikincil yazım-eksikli)
ben derken ve düşünürken kabile koymak/vurgulamak gibi;

örnek canım acıyor mu? kabilenin canı da acıyor mu? kabile de canı acıyan var mı? kabile canı acıyanları iyileştirmek için ne yapıyor; kabilenin ilacı ve otacısı-bilicisi var mı?
örnek, canım çok sıkkın; kabile de eğlendirici var mı?
ben yerine kabile koymak düşüntüsü, kendime öneriyorum-tam şimdi tam bu an; ben dediğimde ikinci bir ses içidmen kabile tekrarlasın ve hatırlatsın bana; tam şimdi;
benkabile, kabilebeni, ben bir kabile üyesiyim ve amacım kabilemle birlikte güçlenmek; ve kabilemin tam güçlü bir kabile oluşturması;

ne güzel olurdu kimsenin adı olmasa heklesin yanıda kabile üyesi yazsa;
karanlıkta yol bulmaya çalışan bizler herkesin birbirini sesinden tanıması/tanıyabilemsi gibi karanlıkta yazışından tanısaktı örneğin; Hemen burda-bir dünay ülke ve kabile kursaktı; Ve görenler şaşırsaydı-Fikir ithal etseydik;
Foruam gele nbiri ne çok şaşırsaydı da adı kabile üyesi olsaydı hemen;
Hemen isimelrle ve benlerle etiketlesekti birbirimizi;
kabile deyince akla gelen örneklerden biri şirinler kaiblesidir ve o kabile tembel şirini bile içsellemiştir, Çok yazı var bununla yazılmış ilgili
 Sosyalizm progpagandası-gargamel adb ya da israil felan gibi bi şey diye sanırım;
örneğin yazmanı da olsa ne çok yazsa, yazıp dursa,

(ilk yazım-beğenilmeyen sanırım)
tam da bunun cevabını veriyor işte celseler ve son celse, biz soruyoruz ve cevaba takıntılanıyoruz ve belki ve bugünlerde ne yapmalıya,
aslında tüm bu soruların cevabı yakın olarak kabilenin güçlenmesi/birliktelenmesi ve dış halkalarla eklemlenerek genişlemesi ve diğer kabilelerlerle de etkileşmesi gibi görünüyor;

bu kavramı eğip büküp duruyoruz;
başka türlü denemeyi, başka türlü düşünemeler, çok düşünme ve perspektif;

güçlü bir kabile-güçlenmiş bir kabile; kabilenin güçlenmesi ve tam kabile gücü;
kabile nedir ve nasıl ifade edilir ve neden kabile kavramı gibi yada başka türlü nasıl daha güçlü ifade edilir bu gibi;
bir kabile kaç kişiden oluşur bilmiyoruz ama bir tam kabile de tam bir uyum-işbirliği ve işbölümü vardır;
Şaman şamandır-avcı avcıdır
 

zna

#13
geçen yıl ocak ayında çorum'da bir eğitimdeydim. ne dersiydi cidden hatırlamıyorum. hoca tutup insan nedir diye bir soru sordu. önde oturan bir erkek personel de cevap verdi garip şivesi ile : insan yaratılmışların en şereflisidir. allahu tealanın elçisidir... vb
bir kaç kişi alkışladı bu dindar arkadaşı. fakat nedense ben onun gibi düşünmüyorum. Allah bizim kadar aciz bir varlığı elçi olarak seçemez gibi geliyor. (müslümanım, dinimi seviyorum Allah'a da inanıyorum ancak bu bazı şeylere körü körüne inanmamızı gerektirmiyor öyle değil mi?)
nedense hoca benim öfleyip püfleyen suratımı pek bir gözüne kestirmiş olacak (o zaman saçım sarı-maviydi ondan da olabilir) mikrofonu elime tutuşturuverdi. bana soruyor nedir insan diye. cevabı ben vermedim esasında. ağzına geleni saymak mı derler bilemiyorum ama konuşan gerçekten ben değildim.
"insan, kendisinden başka hiçbir varlığa tahammülü olmayan sürekli bir şeyleri bozup yıkmaya doğayı katletmeye çalışan her zaman kendi potansiyelinin altında işler yapan, bencil, nankör, allahın kendisine verdiği aklı kullanamayan saçma sapan bir varlıktır"
insanlar şakşakçılığa başlamıştı ancak esasında şaşıran bendim. konuşan ben değildim ya da bana öyle geliyordu.
kısacası hepimiz ölmek için dünyaya geliyoruz. ne yazık ki bu konudaki tek görüşüm bu.
 

Scyth

#14
İnsan 4. yoğunluk Orion insanın çift sarmallı dna'ya sahip 3 yoğunluk hali. Yaratıcısıda Orion'lular. Genetik olarak Kertişler tarafında da manipüle edilmiş ego merkezci canlılardır.
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.