Göz göre göre gelen ve katilleri korunan katliam: Suruç... (20.7.17)

Başlatan bozadi, 20 Temmuz 2017, 17:46:11

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

20 Temmuz 2017

Göz göre göre gelen ve katilleri korunan katliam: Suruç...


Suruç Katliamı'nın üzerinden iki yıl geçti ancak failler hala cezalandırılmadı. Emniyet birimlerinin canlı bombadan haberdar oldukları ve olası bir saldırı bekledikleri ortaya çıktı. Suruç Emniyet Müdürü'ne "ödül" gibi ceza verildi. Davanın elle tutulur tek sanığı duruşmaya bile getirilmedi. Adalet hala yerini bulamadı. Göz göre göre gelen bu katliamda yaşamını yitirenleri saygıyla anıyoruz.




20 Temmuz 2015... Suruç Katliamı.

Katliamın üzerinden iki yıl geçti. Ancak iki yıl boyunca faillerin bulunması ve yargılanması açısından bir arpa boyu yol alınamadı. Deliller eksik toplandı, iddianamenin hazırlanması 18 ayı buldu, dosyaya gizlilik kararı konduğu için avukatlar toplanan bilgilere erişemedi, katliamda sorumluluğu olan Suruç Emniyet Müdürü'ne "ödül" gibi ceza verildi, zor bela açılan davanın tek sanığı duruşmaya bile getirilmedi. Tüm bunlar göz göre göre gelen bir katliamın nasıl üzerinin örtülmek istendiğinin ayan beyan göstergesi olarak karşımıza çıktı.

Peki, o gün neler oldu?

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyeleri Kobani'ye yardım götürmek için Suruç'ta bir araya gelerek Amara Kültür Merkezi'nde basın açıklaması yapıyordu. Daha sonra Şeyh Abdurrahman Alagöz isimli IŞİD'li olduğu anlaşılan canlı bombanın kitle içerisinde kendisini patlatması sonucu onlarca insan hayatını kaybetti, yaralananlar oldu.

Katliamdan hemen sonra ilk dikkat çeken bölgedeki polislerin olay yerine uzaklığı oldu. Tanıkların anlattığına göre, basın açıklamasının yapıldığı esnada polisler o "üst düzey güvenlik" önlemlerini almamıştı ve katliamdan hemen sonra da olay yerine mesafesini korumaya devam etti.

Katliamla ilgili AKP'nin ilk hamlesi elbette yayın yasağı oldu ve soruşturmaya gizlilik kararı getirildi. Ancak kısa süre sonra katliamı gerçekleştirenin IŞİD'li Şeyh Abdurrahman Alagöz olduğu anlaşıldı.


 

Kim bu Şeyh Abdurrahman Alagöz?

Suruç sokaklarında üç saat boyunca elini kolunu sallayarak gezen ve hiçbir engelle karşılaşmadan saldıracağı alana girebilen bir IŞİD'li. Hani, Davutoğlu'nun olay günü "Canlı bombayı yakalayıp adalete teslim ettik" dediği... Ancak bu isim katliamın sadece tetikçisi. Devletin bu isimden haberdar olduğunu ve Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğü'nün katliamdan 1 ay önce söz konusu şahsın olası bir canlı bomba saldırısına karşı uyarı içeren yazışmalar yaptığını söylesek? Katliamdan 1 gün önce yeniden uyarıda bulunduğunu ifade etsek? Buna geleceğiz...

Ancak önce IŞİD'li Alagöz kardeşlere ve daha sonra davanın sanığı olan aynı zamanda Ankara Gar Katliamı'nın failleri de olan IŞİD'lilere o dönem nasıl göz yumulduğundan bahsedelim.

ŞER ÜÇGENİ

Adıyaman-Diyarbakır-Suruç üçgeni. Diyarbakır saldırısı faili Orhan Gönder, Suruç Katliamı bombacısı Şeyh Abdurrahman Alagöz ve Ankara Katliamı'nın bombacısı Yunus Emre Alagöz. Bu üç isim de IŞİD'e Adıyaman'da örgütlendi.

Adıyaman'da "Dokumacılar" adı verilen ve onca zaman İslam Çay Ocağı adı verilen bir mekanda açık faaliyet yürüten bu isimler ne hikmetse devletin bilgisi dahilinde değildi.

Yani, Diyarbakır saldırısı sonrası Orhan Gönder üzerinden Şeyh Abdurrahman Alagöz'e ulaşılsaydı Suruç, Yunus Emre Alagöz'e ulaşılsaydı Ankara Gar Katliamı meydana gelmeyebilirdi.

Suruç Katliamı'ndan iki ay önce Yunus Emre Alagöz'ün kardeşi Yusuf Alagöz'e, "Belki seninle son görüşmem. Hem Abdurrahman'ın hem benim" dediği görüşmeler ortaya çıkıyor. Peki, bu konuşmalar nasıl biliniyor? Devlet telefon dinlemesi yaptığı için biliniyor. Yani, her iki canlı bombanın ismi de bilgi dahilinde.

Gerçi, neden şaşırıyoruz belki? Suruç Katliamı'ndan 3 gün önce değil miydi "Ebu Hanzala" kod adlı IŞİD'li Halis Bayancuk'un İstanbul Ömerli'de bayram namazı kıldırması? Cihat çağrıları yapması ve fotoğraflar basına servis edilmesine rağmen hiçbir müdahalede bulunulmaması?

Neyse... Devam edelim.

İDDİANAME TUHAFLIĞI

Gizlilik kararıyla yürütülen soruşturma neticesinde katliamdan 18 ay sonra iddianame ortaya çıkıyor. İddianamede Yakup Şahin, İlhami Balı ve Deniz Büyükçelebi sanık olarak karşımıza çıkıyor. Halil İbrahim Durgun ve Yunus Durmaz da "Suriye'de öldükleri" iddia edilerek sanık olmaktan çıkıyor. Bu isimler tanıdık değil mi? Bakalım nereden tanıyoruz...

İlhami Balı. Hem Diyarbakır saldırısının koordine edeni, hem Gaziantep'te yakalanan mühimmatlı araç davasının sanığı olarak karşımıza çıkan bir isim. İlhami Balı, Kilis'ten kaçak geçişleri sağlayan kişi olarak da anılıyor. Peki, Balı'nın adresi bilindiği halde operasyon yapılmadığını söylesek? Suruç Katliamı'ndan 1 ay önce yani Diyarbakır saldırısında adı geçen bir isimle ilgili telefon dinleme kararının aylar sonra, 29 Eylül'de alındığını söylesek? Gaziantep 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin aldığı telefon dinlemesi kararıyla söz konusu şahsın Kilis Elbeyli'deki adresi tespit edildiği halde gözaltına alınmaması nasıl açıklanacak? Hele ki İlhami Balı İstanbul'a gittiğinde bile dinlenmiş olmasına rağmen yine de yakalanmaması...

Bitmedi.

Bir diğer sanık Deniz Büyükçelebi. Suruç Katliamı'ndan 3 ay önce Suriye'den Gaziantep'e geldiğini öğreniyoruz. Bunu söyleyen şu an davanın tek elle tutulur sanığı olan Yakup Şahin. Sınır sorumlusu olarak faaliyet yürüten Büyükçelebi'nin Mayıs 2015'te Gaziantep'e geldiğini söylüyor. IŞİD'lilerin sınırı geçişinde önemli bir rol oynayan bu şahıstan nasıl olur da devlet haberdar olmaz ve nasıl olur da elini kolunu sallaya sallaya Gaziantep'e gelebilir? Sadece bu da değil. Ankara Gar Katliamı'ndan 10 gün önce de Gaziantep'e geldiği ortaya çıkıyor GSM sinyalleriyle. Yani, Suruç Katliamı'ndan önce de sonra da elini kolunu sallaya sallaya ülkeye girişe ve çıkışa devam ettiği anlaşılıyor.

Tek sanık konumunda olan Yakup Şahin ise Ankara Gar Katliamı davasından tutuklu. İddianame de onun beyanları üzerine kurulu. İlhami Balı'yla Deniz Büyükçelebi'nin birlikte Suriye'den Türkiye'ye canlı bomba gönderme faaliyetlerini yürüttüğünü anlatıyor. Bilindik başka IŞİD'li isimleri de zikrediyor.

Aynı isimler etrafında dönüp dolaşan bir çember... Hakikaten ne iddianame ama! Hadi, tüm hükümet yetkilileri hakkında suç duyurularına arka arkaya takipsizlik çıktı. Yetmedi, Suruç'ta yaralananlara bile "Cumhurbaşkanına hakaret" gerekçesiyle dava açıldı.

KAPI KIRIP GÖRÜNTÜ İSTEMİŞLER

Katliamın faillerini yargılama iddiasındaki iddianamede nasıl elle tutulur somut deliller yer almaz? Evet, sanıklarda durum böyle. Ya görüntüler? Dosyada somut delil olacak güvenlik kamerası görüntüleri nasıl elde edilmeye çalışılıyor dersiniz?

İddianamede yazılana göre, Amara Kültür Merkezi'nin kapıları kırılarak. Yani, bombalı saldırıya uğrayan bir yere polisler kapı kırarak giriyor görüntü almak için. MOBESE görüntüleriyle ilgili de somut delil konmuyor. Abdurrahman Alagöz'ün Suruç sokaklarında gezdiği ve bahçeye girdiği görüntüler var ancak katliam sonrasına dair görüntüler dosyaya girmiyor.

İnsan aklıyla alay eder gibi...

SANIKSIZ DURUŞMA

Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde bu iddianameyle dava açılıyor. Davanın ilk duruşması bu yıl 4 Mayıs'ta yapılıyor. Katliamda yakınlarını yitiren aileler, kitle örgütleri, yüzlerce avukat yargılamanın başlamasını bekliyor. Bir de ne görüyorlar? Sanık yok! Yakup Şahin duruşmaya getirilmemiş, o davadan tutuklu yargılandığı için onun duruşmasına katıldığı ve bu duruşmaya getirilmediği aktarılıyor.

Skandal bununla da sınırlı kalmıyor. Müdahillik taleplerinden avukatların katliam sonrası görüntülerin de dosyada yer alması taleplerine kadar birçok ret çıkıyor mahkemeden. Ancak duruşma sonunda ilginç bir karar çıkıyor. Yakup Şahin hakkında tutuklama kararı! E bu davanın tek sanığı değil mi? Hala yakalama kararı olmaması tuhaf değil mi? Evet, Suruç Katliamı'yla ilgili yargılanabilecek tek sanıkla ilgili tutuklama kararı ancak duruşma başladıktan sonra mahkemece veriliyor.

Bu tuhaflıklarla biten ilk duruşmadan sonra ikinci duruşma 14 Temmuz'da yapılıyor. Yine aileler, avukatlar, kitle örgütleri duruşmada... Ama yine sanık yok! Yine sanıksız duruşma başlıyor. Mahkeme heyetinin değiştiği ortaya çıkıyor. Yani, bir önceki duruşmanın mahkeme heyetinden bambaşka bir heyet. Dosyaya hakim oldukları şaibeli.

Avukatlar artık sanığın duruşmaya getirilmesi için talep üzerine talepte bulunuyor. Normal şartlar altında, sanıksız duruşma yapılması absürt olduğu için artık mahkemenin "getirin şu sanığı" demesini beklersiniz değil mi? Mahkeme başkanı, sanığın getirilmesi talebini reddediyor.

Söz konusu olan, devrimcilerin katledildiği bir davanın duruşmasıysa mahkeme başkanının sanığın getirilmemesi için karşı oy kullanması belki şaşırtıcı olmasa gerek... Evet, mahkeme başkanı son duruşmada sanık Yakup Şahin'in getirilmemesi için ret oyu kullanırken diğer iki heyet üyesinin kabul oyu vermesiyle sanığın getirilmesi kararı çıkarılıyor.

Yani, bir sonraki duruşma olan 13 Kasım'da Yakup Şahin duruşmaya getirilmiş olacak. İddianamesinden davasına tüm bu tuhaflık silsilesi içinde zorlu bir adalet arayışı tüm bu yaşananlar...

EMNİYET 1 AY ÖNCE UYARMIŞ

Belki de tüm bu silsile içinde en olmadık karar Suruç Emniyet Müdürü ile ilgili verilen karar oldu denilebilir. Yukarıda da bahsetmiştik, Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğü'nün katliamdan 1 ay önce söz konusu şahsın olası bir canlı bomba saldırısına karşı yazışmalar yaptığını... Peki, ne demek bu? Anlatalım.

Dönemin Suruç Emniyet Müdürü Mehmet Yapalıal'a "Görevi kötüye kullanma" suçlamasıyla dava açıldı. Suruç Asliye Ceza Mahkemesi'nde açılan bu davanın gerekçeli kararında, o tarihlerde emniyet birimleri arasında yapılan yazışmalar da yer aldı.

Buna göre, Adıyaman İl Emniyet Müdürlüğü 10 Haziran 2015 tarihinde Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğü'ne bir yazı gönderiyor. Şeyh Abdurrahman Alagöz'ün terör nitelikli kayıp şahıs olduğunu bildiriyor. Bunun üzerine Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğü 13 Haziran 2015 tarihinde Suruç İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne bildirimde bulunuyor. Söz konusu şahsın görülmesi durumunda TEM Şube Müdürlüğü'ne bilgi verilmesini istiyor.

Benzer bir yazışma bir kez daha yapılıyor. Katliamdan 1 gün önce, yani 19 Temmuz'da. Yine Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğü, 19 Temmuz'da "Takviye Kuvvet" başlıklı yazısında şu ifadeleri kullanıyor: "Suruç ilçesinde yaşanması muhtemel olayların önlenmesi, müessif bir olayın yaşanmaması amacıyla 19.07.2015 tarihinden itibaren ikinci bir emre kadar aldırılan emniyet tedbirleri aşağıya çıkarılmıştır. Görev alan tüm personel meydana gelebilecek canlı bomba saldırıları vb. konulara karşı görev yerlerinde dikkatli duyarlı ve müteyakkız bulunacaktır."


 

Yani, bir canlı bomba saldırısı beklenti dahilinde. Şeyh Abdurrahman Alagöz'ün Suruç'a gelmesi de olasılık olarak belirtilmiş yazışmalarda. E o halde? Bu şahıs nasıl üç saat Suruç sokaklarında gezdi? Nasıl emniyet şeridini geçerek saldırının yapılacağı alana geldi?

Suruç Emniyet Müdürü'ne bu uyarılara rağmen yeterli güvenlik önemli almadığı için suçlama yapılarak dava açılıyor. Şimdi ne olması beklenir? Emniyet birimlerinin böyle bir canlı bombayı ve saldırma ihtimalini bilmesine rağmen nasıl sokaklarda saatlerce gezindiğini açıklaması ve görevli emniyet müdürüne yüklü bir ceza verilmesi... Her ikisi de olmuyor. Alay eder gibi Suruç Emniyet Müdürü'ne 7 bin 500 lira para cezası verildi. Hem de 12 taksite bölünerek... Böylece katliamla ilgili tek kamu görevlisine açılan dava da skandal bir biçimde sonuçlandı. Ancak söz konusu soru işaretleri yine ve yine yanıt bulmuş değil.

GÖSTERMELİK YARGILAMA

Dava avukatı Gülhan Kaya'yla konuştuk. "Etkin bir soruşturma yürütüleceği algısı yaratan soruşturma kurulları gizlilik kararıyla bizi soruşturmadan uzak tutmaya çalıştılar" diyor. Davada 3 savcının değiştiğinden bahsediyor: "Hiçbirinde bu katliamı aydınlatma isteği yok, bu apaçık görünüyor."

Sözlerine şöyle devam ediyor: "Hangi bağlantılar varsa artık açığa çıkmalı! Diyarbakır saldırısından Ankara Gar Katliamı'na, tüm katliam dosyalarının birlikte ele alınması lazım. Olup bitenler bir 'ihmal' ile açıklanamaz. IŞİD'in ülkede elini kolunu sallaya sallaya nasıl bu katliamları gerçekleştirdiği ve hangi bağlantılı siyasi sorumluları varsa açığa çıkmalıdır, yargılanmalılardır."

İHMAL DEĞİL...

Olup bitenler ortada... Ortalıkta elini kolunu sallaya sallaya gezen IŞİD'liler, elle tutulur bir dava açamayanlar, birbirini kollayanlar... Ortada ne ihmal var, ne de yanılma. Göz göre göre gelen bir katliam ve hala adaletin işlemediği bir hukuk. AKP'nin Suruç Katliamı'yla ilgili tutumu ancak Davutoğlu'nun dediği gibi "Kendini patlatan canlı bombaları yakalayıp adalete teslim etmek..."


 

Kaynak: soL


bozadi

20 Temmuz 2017

Suruç Katliamının 2. yılında simge fotoğraftaki Dr. Çağla Seven konuştu


20 Temmuz 2015'te Suriye'nin IŞİD saldırısından kurtarılan Kobane kentine oyuncak ve yardım malzemesi götürmek için Urfa'nın Suruç ilçesine giden gençlerin, Amara Kültür Merkezi'ndeki konaklamaları esnasında düzenlenen canlı bomba saldırısında katledilmelerinin üzerinden bugün tam 2 yıl geçti.




Suriye, Irak ve Türkiye'de katliamlar yapan cihatçı terör örgütü IŞİD'ci Abdurrahman Alagöz'ün düzenlediği canlı bomba saldırsında 33 kişi yaşamını yitirmiş, 103 kişi de yaralanmıştı.

O saldırıda yaralı kurtulanlardan biri de Doktor Çağla Seven'di. Katliamın 2. yılında Çağla Seven saldırının tanıklığını, onlarca ameliyatla geçirdiği süreci ve Suruç saldırısının ardından devam eden kanlı döneme ilişkin düşüncelerini İleri Haber ile paylaştı.

"BİZİ ORAYA GÖTÜREN ŞEY NURİYE VE SEMİH'İNKİNDEN FARKLI DEĞİLDİ"

 7 Haziran seçimlerinden sonra muhalefetin sesinin yükseldiği bir dönemde Suruç Katliamı gerçekleşti. Türkiye'de katliamlar dönemini yeniden başlatan Suruç'a kadar olan süreci nasıl tarif edersiniz? Sizi oraya götüren şey neydi?

Çağla Seven: Bizi oraya götüren şey bugün Nuriye ve Semih'in yanına götürenden farklı değildi. Biz ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların, mazlumların yanında olmayı görev edinmiş devrimci gençlerdik. 7 Haziran'da ülkede bir umut doğmuştu, tekçi ve sağ iktidar döneminin dizginlenmesi adına ama bu umudu önceden görenler 5 Haziran Amed katliamını organize etmişlerdi bile. Suruç'la birlikte tüm umutların yitirildiği yüzlerce insanın, öldürüldüğü, sakat bırakıldığı, evsiz, işsiz bırakıldığı bir savaş sürecine girildi.

Katliamdan 21 ay sonra görülmeye başlanan Suruç davasının 2. duruşması 14 Temmuz'da Urfa 5. Ağır ceza mahkemesinde gerçekleşti. Mahkeme başkanı değişikliğinin duruşma sırasında öğrenildiği bir mahkemeden sizin ve Suruç Ailelerinin beklentisi ne yöndedir?

Ç.S.: Uzun sure gizlilik kararıyla saklanmaya, üzeri örtülmeye çalışılan Suruç Davası ikisi Suriye'de biri Ankara katliamından tutuklu göstermelik üç sanık ve para cezasıyla ödüllendirilmiş bir Emniyet müdürü ile Urfa Hilvan'da dağın başında bir cezaevinde görülmeye başlandı. Bizler bugünkü Türkiye'nin  alenen vesayet ve baskı altındaki yargısının Suruç katliamı ve benzeri davaları açığa çıkarma niyetine bile sahip olabilme ihtimalini çok düşük görüyoruz. Bugün biliyoruz ki kararlar hukuka göre mahkeme salonlarında değil daha yukardan alınıyor. Hakim ve savcıların bağımsız karar verme yetkisinin bulunmadığı bir sistemde böylesine organize, ipin ucunun nereye gideceği belli politik davaların çözümlenmesini beklemek safdillik olur. Ancak bir yandan da Türkiye gibi konjonktürün çok hızlı değiştiği ülkelerde ipin ucu bu kadar kısa da kalmayabilir. Biz sokakta olduğu gibi mahkeme salonunda da adalet talebimizi haykırmaya devam edeceğiz. Gücümüz nefesimiz yettiği kadar gidebildiğimiz yere kadar bu davayı taşıyacağız. İnsanlığın ve Türkiye'nin tarihine kapkara bir leke olarak geçmiş böylesi bir vahşetin hesabını sormak bize, bizden sonrakilere ve tüm toplumun üzerine düşmüş bir görevdir.

"GEZİ ELBETTE BU ÜLKEDEKİ EN BÜYÜK KOLEKTİF KARŞI ÇIKIŞLARDAN BİRİYDİ"

Haziran Direnişi sırasında gönüllü hekimlik yapmışsınız. Davanın 2. Duruşmasında Berkin Elvan'ın annesi Gülsüm Elvan, diğer Gezi Aileleri, Taksim Dayanışması da oradaydı. Gezi'den Suruç' a dayanışma ve mücadele sizce nereye evrildi?

Ç.S.:  Gezi elbette bu ülkedeki en büyük kollektif karşı çıkışlardan biriydi ve bu karşı çıkıştan korkanlar tarafından şiddetle bastırılarak kana bulandı. 14 yaşındaki çocukları toprağa verdik, Ali Ismail gibi pırıl pırıl gençleri kaybettik, Ethem gibi işçi öncüleri başkentin ortasında kameraların önünde katledildi. Ve bu insanların katilleri mahkeme salonlarına getirilene kadar ve öncesinde ciddi ve açık bir şekilde korundu, kollandı. Bugün tutuklulara tek tip kıyafetten bahsedenler bu katilleri duruşma salonunda dahi peruk, gözlük ve bıyıkla kamufle etmekten utanmamışlardır. Evladını yitiren anneler meydanlarda yuhalatılmıştır.Zaten asgari insani değerlerde bile ortaklaşmakta zorluk çeken toplum daha da kutuplaştırılıp birbirine ötekileştirilmiştir. Gezi gibi büyük ve güçlü hareketleri durdurabilmenin yolu da buydu Ancak bir takım kazanımlar olabilseydi bugün nasıl bir ülkede yaşayacağımızın ve iki yıldan fazladır gördüğümüz kabusu görüp göremeyeceğimizi elbette bilemiyoruz.

"BİZİM EN İYİ BİLDİĞİMİZ ŞEY DİRENMEK"

Bugün Suruç'un tam 2. yıl dönümü. Geçen iki yılın ardından sağlık durumunuz ve psikolojik durumunuz nasıl? Hayatınıza devam edebiliyor musunuz?

Ç.S.: Bizler en iyi bildiğimiz şeyi yapıp, direnmeye devam ediyoruz. Geçtiğimiz aydakilerle birlikte toplamda 32 kez ameliyat oldum ve tedavim halen sürüyor. 1 yıl gecikmeli olarak uzmanlık eğitimime başladım ama fiziksel olarak özellikle nöbetlerde olmak üzere epey zorlanıyorum.Ruhsal  olarak yaşadıklarımızı konuşmak ayrı bir başlık ister. Bunca acıyı taşımak zor, yan yana durmaya çalışsak da toparlanabilmiş değiliz. Velhasıl hayatımıza devam edemiyoruz, başka bir şey basladı, başlatıldı. Hayatlarımız canlarımız çalındı, biz sadece nefes almaya devam ediyoruz.

Suruç sol muhalefete dönük ilk kitlesel bombalı saldırıydı bu anlamıyla bir kırılma yarattı.Türkiye açısından ve Türkiye'deki muhalefet açısından neler değişti Suruç'tan sonra sizce?

Ç.S.: Ben yoğun bakımdan çıktığımda sokağa çıkma yasakları vardı ve çocuklar sokaklarda rastgele katlediliyordu. Bir savaş süreci başlamıştı ve bu kaçınılmaz değil iktidar mücadelesi için yaratılan, organize edilen bir çatışma ortamıydı. Barış için ilmek ilmek örülen umutlar hızla söndürülüyordu. Birtakım kişisel ve siyasi hırslar yüzünden ülke kan gölüne çevrildi. Muhalefet tamamıyla ortadan kaldırıldı ve bugün "barış" diyen akademisyenlerin, muhalefet liderlerinin, insan hakları savunucularının bile tutuklandığı,  insanların kolayca "terörist" "FETÖ'cü" diye yaftalanıp türlü haksızlıklara maruz bırakıldı#291;ı, hukuksuz, keyfi bir ortama  sürüklendik.

"BİRLEŞİK MÜCADELE BİZLERİ BU KABUSTAN UYANDIRACAKTIR"

Suruç Yaralıları ve Tanıkları Platformu nasıl bir çalışma, kimler var, neler yapılıyor  anlatır mısınız? Faşizme karşı birleşik mücadele talebinden bahsediyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?

Ç.S.: Biz tedavilerin ardından katliam yaralısı ve tanıklarıyla bir araya geldik ve hem süreci takip etmek hem deSuruç'un Suruç'tan ibaret olmadığından yola çıkarak Gezi, Amed, Ankara, Cizre, Sur direnişlerinin ve bu katliamlara hayır diyenlerin ortak hareket etmesini sağlamak amacıyla böyle bir ekip oluşturduk. Ülkenin çok ciddi bir süreçten geçtiğini ve bunun sadece Suruç katliamı üzerinden görmenin, örgütlenmenin eksik ve güdük olduğunu düşündük. Ekibimizde Suruç yaralıları ve  ailelerinden, ölenlerin okul arkadaşlarına, Suraç'a gelmek  isteyip gelemeyenden10 Ekim  yaralılarına, onların ailelerine, Gezi yaralılarına , hiçbirinde fiziken bulunmayıp fiziki yara almamış olanlara birçok insan var ve bu katliam unutulmasın, hesabı sorulsun, yenileri yaşanmasın diye mücadele veriyorlar. Tam da Gülsüm Elvan ve Mücella Yapıcı'nin Hilvana Suruç davasına gelmesi, Nuriye'nin "Suruç İçin Adalet" pankartı taşıması, Lisa'nın Günes'in elele vermesi bizi bu kabustan uyandıracak olandır diye düşünüyoruz ve birleşik mücadele çalışmalarımızı bu minvalde örgütlüyoruz.

Kaynak: İleri Haber


bozadi

20 Temmuz 2017

Tanrıkulu: Suruç katliamı aydınlatılsın


İki yıl önce bugün, 20 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa'nın Suruç ilçesinde IŞİD üyesi bir teröristin gerçekleştirdiği canlı bomba saldırısında 33 kişi hayatını kaybetmişti.




CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Suruç katliamının ikinci yıldönümünde katliamın aydınlatılmasını istedi.

İşte Tanrıkulu'nun o açıklaması:

"İki yıl önce bugün, 20 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa'nın Suruç ilçesinde IŞİD üyesi bir teröristin gerçekleştirdiği canlı bomba saldırısı, Türkiye'nin karanlık günlere girişinin miladı niteliğindedir.

Saldırı sırasında Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyesi gençler hedef alınmış ve 33 kişi yaşamını yitirmiş, yüzü aşkın kişi de yaralanmıştır.

Bu katliamdan sonra hükümet faillerin bulunması ve olayın arkasındaki güçlerin ortaya çıkarılması için yapması gereken hiçbir şeyi yapmamıştır. Bununla da kalmayan hükümet, faillerin bulunması için çağrıda bulunanları hedef göstermekten geri durmamıştır.

Suruç katliamından yaralı olarak kurtulan çok sayıda kişi daha sonra çeşitli sebeplerle ya gözaltına alınmış veya yargı kıskacına alınmıştır.

Suruç katliamından iki gün sonra yine Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesinde iki polis memuru evlerinde katledilmiş ve bu cinayetin de esas failleri bulunmamıştır. 20-22 Temmuz 2015 tarihleri karanlık ellerin devreye girdiği tarihtir! Bu iki günün aydınlatılması halinde son iki yılda yaşanan sayısız olay da aydınlanacaktır.

Suruç'ta bulunan gençlerin tek amacı, IŞİD katliamlarıyla karşı karşıya bulunan Kobanili sivillere insani destekti. Ancak bu gençler korunmak yerine katliama açık halde tutuldular ve korunmadılar. Tarih, bu katliamın sorumlularını mutlaka ama mutlaka gün yüzüne çıkaracaktır.

Bu vesileyle, Suruç katliamında yaşamını yitiren 33 kişiyi saygıyla anıyorum, adalete erişememiş olan yakınlarına sabır diliyorum. Keza Suruç'ta yaralanmış olan tüm yurttaşlarıma tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum."

Kaynak: Gerçek Gündem