Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Sorular Kapıları Aralar

Başlatan Tiversonus, 04 Nisan 2009, 17:18:03

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Pınar

#315
Sevgili Tiversonus'a sorularım var:

1. Cep telefonu kullanıyor musunuz?

2.Bulunduğunuz bölgeye en yakın baz istasyonu kaç metre ya da kilometre uzaklıkta?

3. Bilgisayar başında kaç saat geçiriyorsunuz?

4. Tv açıkken karşısında uyuyakalıyor musunuz?
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Pınar

#316
Bir soru daha;

Yapılmaya değer tek faaliyet budur: Öğrenmek/öğretmek ya da öğretmek/öğrenmek

ise, bunu yapan kişilere niçin duvar oluyorsunuz?
Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)

Tiversonus

#317
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Pınar[/i]

Bir soru daha;

Yapılmaya değer tek faaliyet budur: Öğrenmek/öğretmek ya da öğretmek/öğrenmek

ise, bunu yapan kişilere niçin duvar oluyorsunuz?


Sanırım bir açıklama yapma gereği var. "Duvar olmak" bence bana karşı haksız bir eleştiri. Bunu haklı olmak için veya onaylanmak için yapmıyorum. Sadece "objektiflik" açsından bakyorum, evet kendime de bunu uygulamak ve gerekiyorsa kendimi eleştirmem gerekiyor, bu inançtayım. Ve kendime karşı da acımasız eleştiri yapıyorum, bilmeyenler için söyleyeyim.

Şimdi "elek" isimli kullanıcıyı ben kayıt ettim, maili gelince bir an bile tereddüt etmeden hem de. Diğer siteden tanyorum ve özellikle Kasyopya celsesine yaptığı eleştirinin ötesindeki, dar-gözlüklü yaklaşımını bildiğim halde...Benim için bu arkadaşın kendini ifade hakkı vardı sitemizde, Kasyopya celselerine eleştiryi aşan yaklaşımı buna engel değildi bana göre. O herşeyi seçebilirdi.

Sözkonusu eleştiriyi aşan fikirleri şunlar idi :



Alıntı YapOriginally posted by elek [/i]


Henüz sitede çevrilmemiş 13 Temmuz 2002 tarihli celseden alıntıdır:

...
S: (L) Mouravieff diyor ki; iki tür insan vardır. O bu iki türü "Adem öncesi" ve " Ademsel" olarak adlandırıyor [III. Kitabında bu konuda görüşlerini açıklıyor(çn: Gnosis 3. kitap)]. Ana fikir özet olarak; Adem Öncesi insan türünün bir "ruhlarının" olmaması ve bir ruh geliştirme ihtimallerinin de olmaması.

Adem öncesi insanların ruhlarının olmaması mı ? Ruh taşımayan insan diye bir şey söz konusu olabilir mi? İnsan dediğin varlık ruh ve bedenden meydana gelir.

S: (L) Mouravieff' e göre bu insan türünün farkındalıklarını [bilinçlerini] yükseltmeye yönelik her türlü çaba başarısız olmaya mahkum.
C: Oldukça. Büyük bir kısmı çok efektif makinalar. Sizlerin "psikopat" olarak tanımladıklarınız "defolu" olanlar. En iyileri çok uzun ve dikkatli bir gözlemlemeye tabi tutulmadıkça ayırdedilemezler.


C: Şimdi; karşılaştığın ve tanıştığın tüm insanları düşün ve özellikle de samimi olduklarını. Bunların hangi yarısının organik portal olduğunu ayırt edebilir misin ? Ayırt etmek zor değil mi ?

Paranoya ve ikililik yaratılmaya çalışılıyor. Kertişler size şöyle yapar böyle yapar. Şimdide karşımıza çıkan insanlara organik ruhsuz mu yoksa ruh taşıyan insan olarak bakmamız söyleniyor. Ne müthiş bir ikililik !

S: (BT) Bu İncil' de bahsedilen "kan soyunun kirlenmesi" ifadesinin ardında yatan orijinal anlam mı ?
C: Evet.

İncil'i sağlıklı bir kaynak olarak neden kabul edeyim ? Hz.İsa şüphesiz Allahın peygamberi. Ancak İsadan sonra 325 teki İznik konseyinde tahrif edilmiş bir kitap söz konusu olan. (hıristiyan kardeşlerimden özür dilerim)

(V) Geriye dönüp hayatımı incelediğimde, bana öyle görünüyor ki; babam kesinlikle bir organik portaldı.

obsede bilgiye yem oldu ve babasını organik portal sandı. vah vah :)

S: (L) Sanırım söyledikleri temel şey ; gerçekten iyi olanları [ç.n. gerçekten kusursuz bir organik portal olanları] çok uzun bir gözlemleme süreci hariç ayırt edemezsin. Psikopatlarla ilgili çalışma yaparken keşfettiğimiz temel anahtar onların eylemlerinin söyledikleriyle uyuşmuyor olmalarıydı. Peki ya bu yalnızca zayıf ve isteksiz olmanın bir semptomu olduğunda ? (A) Bir ruhum olup olmadığını nasıl anlayabilirim ?
C: Hiç başkası için için sızlıyor mu ?

Psikopatları da organik portal kabul ettiler. Amerikada katillerin beyinleri üzerine yapılan bir araştırmada, ön beyin lopunun fonksiyonlarının,normale göre çok zayıf oldukları gözlenmiştir. Bunun sebebleri araştırıldığında beyin travmaları,çocukken yapılan tacizler,sert davranışlar dayak v.b.. Sinir anında önleyici davranışı gösteremedikleri görülmüştür. Yani bilimsel bir açıklama size. Okuyun değerlendirin ya da organik indan iddiasına inanın. Sorgulamadan neden inanıyor bu celseyi yapan insanlar anlamak mümkün değil. Bakın suçluları toplum yaratıyor. Kimsse dünyaya psikopatlık yapsın diye gelmez. Evrensel kanunlara uygun yaşansa hiç bir varlık toplum zararlısı olmaz.





İşte bunu bildiğim halde, bu kişinin siteye üyeliği konusunda bir an bile tereddüt etmedi ve üyelik şifresini 10 dakika da yolladım.

Ve bu kişinin, siteye belirli şekilde fikirlerini açıkça ve dürüstçe yazmasını ben istedim. Ve bu arkadaşı yine bir an olsun dahi üyeliğini engellemeyi düşünmedim, onu üye yapan bendim. Ve kendisi bir şov ile ayrılmak istediğini yazdı.

Hakkaniyet ilkesi ile düşünülmesini isterim, bu arkadaşın "öğrenmesine duvar" olduğumu düşünmüyorum.

Ve aynı durumda beni eski siteye üye yaparlar mı? Bunu dürüstçe düşünmenizi ve elinizi vicdanıza koymanızı isterim.

Ben kimseye ve hele ki "öğrenmek arzusunda olana" duvar olmayı düşünmüyorum. Farklı düşüncelere gayet açk bir insanım. Sadece niyetlerin temiz ve beyanlarınız açık, dürüst olmalı diye düşünüyorum. Kısaca bilimsel bir platform normları olsun.

Sonuç olarak aynı benim farklı fikirde olduğum durumların, diğer kişileri yaralamasını anlayamyorum. Yani belirli bir formatta yazılsın, ortada fikirler konuşsun, kişiselleşmenin (farklı düşünmeden dolayı kişisel algılanmanın) gereği yok kimseye de faydası yok. Herkes aynı fikirde olacak diye bir şey elbette düşünülemez. Ama bir tartışma formatının da olması düzen açısından gerekir diye de düşünüyorum.

Sonuç olarak, elinizi vicdanıza koyun ve her ne kadar farklı fikirleri paylaşmış olduğum isanlara dahi "duvar" olmadım, benim görüşüm bu.

Ha bakın bu sayfanın yukarısına, sözde benim yazdığım yazılara bir eleştiri getirilmiş. Getirilsin, sorun yok benim için. Ama bakn ama, eğer "benim düşüncelerimi açıklamam" evet sadece "benim düşüncelerimi açıklamam" bir duvar ise; İŞTE DURUN ORADA!!! Düşüncelerimi açıklamam DUVAR'dır denilecek ise, işte en büyük duvarı siz kendinize örersiniz: Düşüncelerime katılmayın, onaylamayın ve karşı-fikri yazın (pat,pat diye benim yazımın ardına değil, bana da niye böyle düşünüyorsun ??? diyerek değil, bir başka başlığa) evet yazın. Farklı düşünceler (tezler) benim bilinç besinlerimdir. Bana hizmet ederler. Ama benim düşünce belirtmem istenmiyorsa, işte duvarn en büyüğü bu...Sadece izlemeyenler için bu sayfaya bir göz gezdirin ve bakın kim kime duvar olmuş. Objektij olun, öncelikle kendinize. Kendinize olamıyorsanız, başkasına olamazsınız. İçeride ne varsa dışarıda da aynısı vardır ve birdir.

Bir insanın "Benim düşüncemden başka bir düşüncenin ifade edilmesine dayanamıyorum, istemiyorum" veya "Benim gibi düşünmeyene tahamülüm yok!" demesi; kişinin kendisine öreceği en büyük duvardır. Ben hep okurum, okurum, okurum ve genelde herşeyi okurum, çünkü kendime duvar oluşturmam, sakince okur ve düşünürüm. Yani benim kendime ördüğüm duvarım yok. Sapmalarım vardır elbette, kimin yok ki?

Elbette bu konuda yine yargıyı izleyenler kendileri vereceklerdir. Veya vermeyeceklerdir. Buna da saygılıyım.

Not: Yaklaşık 8 sayfa ve 200 mesajlık "Tiversonus Kendini Gözlemliyor" başlığını yanlışlıkla sildiğinde sevgili Pınar'a üzülmemesini ve "eski gazete gibi boşver, önemli değil" diyen de bendim. Sevgili Pınar aramıza dönmek istersen eğer, ben buna açığım, yani isterim.

Selamlar, Sevgiler...

Tiversonus

#318
Sevgi Gücünün Evrendeki Yeri


Sevgi temelde soyut bir kavram değildir. Yani sevgi izafi bir değere, izafi bir varlığa sahip değildir. Sevgi bütün varlık dizileri, varlık grupları içerisinde mevcuttur; hayvan topluluklarında ve hatta bitki aleminde dahi, yapılan çeşitli tecrübelerle, bu sevgi olayının somut örnekleri görülmüştür. Sevgi, metapsişik görüş ve anlayış çerçevesinde evrende bulunan bir güçtür. Onun bir güç, bir kudret tarzında oluşu, aynı zamanda sevginin her şeyi ve her yeri kaplamasıyla alakalıdır. Bu güç, sınırlı bir güç değildir. Bu güç, varlıkların dışında mevcut olan ve bütün varlıkları kendi bünyesi içerisine alan ve varlıklar tarafından da kendi niteliklerine, tekamül seviyelerine ve realitelerine göre yorumlanan, tezahür ettirilen bir güçtür. Bundan dolayı da sevgi, tanrılık ya da ilahi bir südur, yani bir emanasyondur, bir yayınımdır. Sevgi bizzat Yaradan'dan südur eden bir güç değildir. Bu önermede sevgi gücünün Yaradan'dan südur ettiği ifade edilmiyor; söylenebilecek husus, onun tanrılık, yani ilahi bir mahiyet taşıdığıdır.



SEVGİ HER VARLIK KADEMESİNDE ZORUNLU OLARAK TEZAHÜR EDER


Sevgi her varlık kademesinde zorunlu olarak tezahür ediyor. Yani bir gereklilik, bir icap vardır. Bu neye benziyor? Bu, yeryüzündeki çekim gücü, yeryüzündeki manyetik alan ve kozmik birimlerin aralarında görülen cazibe gücü gibidir; gereklidir ve zorunludur. Eğer bu çekim gücü, yani Genel Çekim Yasası'na bağlı olan bu çekim gücü ortadan kalkarsa, bütün bu yerleşik düzen, bütün bu birlik ve ahenk darmadağın olur ve kaybolur.



SEVGİ, TANRISAL ÇEKİM GÜCÜDÜR


Tıpkı bunun gibi sevgi de tanrılık bir südur olarak bütün varlık realitelerinde varlıkları birbirine dıştan ve içten bağlar. Bunu daha kolay bir şekilde ifade etmek gerekirse, sevgiye tanrısal çekim gücü ismini vermek mümkündür. Maddenin ve madde evreninin nasıl kendi arasında bütünlüğünü ve birliğini muhafaza eden bir genel çekim varsa, aynı şekilde varlıklar arasındaki birliği sağlayan da bu tanrısal sevgi veya tanrısal çekim gücüdür. Sevgi, Evrensel Çekim Yasası'nın insanlardaki tezahürü gibi de kabul edilebilir. Tabii ki, Evrensel Çekim Yasası iki yüzlüdür: Bir yüzü maddesel aleme ait bir çekim, diğer yüzü de manevi, ruhi aleme ait bir çekimdir; aynen kumaşın tersi ve yüzü gibi. Dolayısıyla bunlar Birlik ya da Teklik Yasası'na bağlıdırlar. Esasında tek bir Çekim Yasası vardır; bunun bir kısmı maddi, bir kısmı manevi bir görünüm içerisindedir.



EVRENSEL ÇEKİM YASASI İNSANDA "SEVGİ" ŞEKLİNDE
ORTAYA ÇIKAR



Evrensel Çekim Yasası'na bağlı olmak üzere sevgi, varlıklarda fenomen tarzında ortaya çıkıyor. Daha doğrusu bu bir görünüştür ve ismine "sevgi" deniyor. Sevgi, temelde duygusal bir olay değildir. Bizim önermemiz budur. Fakat insan, almış olduğu etkiyi ancak çeşitli mekanizmalarını kullanmak suretiyle tezahür ettirebilir. Etkileri görünür hale getirebilmek, realiteye yansıtabilmek için insanın bugünkü gelişim düzeyinde kullanabildiği en önemli aygıtlarından biri de duygularıdır. Dolayısıyla sevginin yorumu ancak duygusal tarzda ortaya çıkmak mecburiyetindedir. Yoksa kökende sevgi, sadece insanın kendi bünyesi içerisinde, kendi şuursal faaliyeti içerisinde, kendi duygulanmalarıyla alakalı bir şey değil, ona dışarıdan gelen bir etkinin sonucunda ortaya çıkan bir olaydır. Yani sevgi, kendiliğinden bir olay değildir. Sevgi ancak bir etki sonucunda ortaya çıkan bir tezahürdür. Bu evrensel çekim gücünün, bu tanrılık çekim gücünün, atomik seviyede nükleer çekim, astronomik seviyede büyük gök cisimlerinin kütlesel çekimlerini, bitki ve hayvanlarda da otomatik olarak çalışan içgüdüsel çekimleri meydana getirdiğini ve nihayet insanlarda da duygusal sevgi tarzında kendini gösterdiğini biliyoruz. Işık bir prizma tarafından kırıldığı vakit nasıl yedi renkte kendini gösterebiliyorsa, bir ışık tarzında düşünebileceğimiz sevgi gücü de, canlı ve cansız varlık kademeleri arasında, aynen yedi rengin gösterdiği tarzda ayrı ayrı nitelikler gösterebilir. Bu, kiminde nükleer çekimdir, kiminde kütlesel çekimdir, kiminde sevgidir, öbüründe içgüdüsel tarzda yapılan hareketlerdir, hatta bitkilerdeki tropizmdir.


EK


[h5]

SEVGİ

Gök aşktan yanmasaydı
bu kadar aydınlık olmazdı.

Güneş aşktan yanmasaydı
hiç ışık salmazdı.

Irmak aşktan yanmasaydı
ses çıkarmazdı, akmazdı.

Deniz, toprak ve dağ sevdalanmasaydı
hiçbirşey doğmazdı-- ne balık, ne ağaç, ne de insan.


Mevlana

[/h5]




SEVGİ DUYGU DEĞİLDİR


Sevgi duygu değildir, ama sanki ısıyı algılar gibi duyularla algılanır. Isı bir duygu mudur? Değildir, maddenin bir özelliğidir. Titreşimsel değişimden meydana gelmiş bir özelliktir. Değişik titreşim seviyesinde olan moleküller, yani havanın içinde bulunan nesneler, duyularımızın yorumu ile bir ısı şeklinde tezahür eder. Sesin yayılışı gibi ısının da yayılışı vardır. Moleküler titreşimlerin bizim duyularımızın üzerinde meydana getirdiği bir eylemdir. Bizim duyularımız bu sırada künt olsa, çalışamaz halde olsa, biz bu titreşimleri hissedebilir miyiz? Hissedemeyiz. Isı kaynağı da, ısı da varlığını sürdürdüğüne göre, sevgi de bizim duyularımıza bağlı olan bir şey değildir. Sevgi, ısı gibi her yerde dolaşıyor, ama biz ona ayna oluyoruz veya olamıyoruz, hissediyoruz veya hissedemiyoruz. Algılama gücümüzü geliştirdiğimiz oranda, sevgi gücünden aldığımız pay artar. O halde "seviyorum-sevmiyorum", "hoşlanıyorum-hoşlanmıyorum" sözleri tamamen rölatif kavramlardır. Bu, doğrudan doğruya insanın kendi devreleriyle ilgili, duyuş fazlarıyla alakalı bir durumdur.


Bazen insanların birdenbire birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine aşık olduklarını görürsünüz. Yani sevdalanmak, duyusal algılamanın bu genel sevgi enerjisini alabilmekte, ritmik düzeyde, en iyi olduğu bir devredir. Ritmik olarak en yüksek, en güçlü olduğu devrede varlıkların istilaya uğramasıdır. Varlıklar bu istilayı, birdenbire aşık olmak tarzında ifade etmektedirler.



İNSANLAR SEVGİ GÜCÜNE DİRENÇ GÖSTERİRLER


Her varlık, aldığı bu emanasyonu kendi şuur düzeyine göre yorumlar. Ve böylece insanlar arasında çeşitli seviyelerde sevgi örnekleri ortaya çıkar. Bu emanasyona, yani bu güce karşı, varlıklar direnç gösterirler; tıpkı elektrik enerjisinin çeşitli metallerde uğradığı rezistans gibi, sevgi çok çeşitli şekillerde görünüyor. Bunun sebebi, insanın algıladığı sevgi gücüne karşı gösterdiği dirençtir; maddi ve manevi bünyesinin direncidir.Birçok insan, birçok meseleyi kolaylıkla anlayamaz, kolaylıkla kabul edemez, kolaylıkla hissedemez.


Bir etki, herkes üzerinde aynı ve gereken cevabı uyandırmaz. Bu, bir direnç olayıdır. Çünkü etki her şeye ve herkese gitmektedir; güneş ışığının her yere aynı şekilde dağılması gibi. Sevgi bir güçtür, bir emanasyondur dedik. Bu güce varlıklar direnç gösterebilirler. Yani bu etki alınır, fakat herkes kendi tekamül düzeyine göre bir direnç gösterir. Hepimiz biliyoruz ki, elektrik akımının kaba bir nikelden, demirden geçişi ile altından, platinden geçişi arasında çok fark vardır. Madenler asallaştıkça kayıplar azalır, geçirgenlik gücü artar, kayıp giderek sıfıra yaklaşır. Dirençler çok şekillidir: Zihni, manevi, felsefi, fiziki dirençler vardır. "Komşunu seveceksin." ifadesi, bir direnç numunesidir. "Herkesi seveceksin." ifadesi, bakırdan gümüşe ya da altına geçiş gibi daha genişlemiştir. "Müslüman müslümanın kardeşidir." denmiş, sınırlanmış. Bu, bir kısım insanlar diğerlerine direnç halindedirler demektir. "İnsanlar kardeştirler." ifadesi ise, tüm dirençlerin kalkmasını anlatmaktadır.



VARLIĞIN DİRENCİ AZALDIKÇA SEVGİ ENERJİSİNİ DAHA ÇOK ABSORBE EDER


Varlığın direnç niteliği azaldıkça sevgi emanasyonunu absorbe etmek kabiliyeti artar. Bu direnç nasıl çalışır? Dinlerin, felsefelerin, manevi eğitim sistemlerinin, ahlakın, gelenek ve göreneklerin gerçek fonksiyonu, bu direnci azaltmaya dayanır. Varlık düzeyinde meydana gelmiş olan bütün bu müesseseler, tanrılık bir sudur olan bu enerjinin, yani sevginin, varlıklar tarafından daha fazla alınması, daha fazla absorbe edilmesi, yani soğurulması, çekip alınması ve daha çok tezahür ettirilmesi için kurulmuş müesseselerdir. Onun için sevmek, tanrılık bir kanundur. Sevmek, evrensel bir kanuni mecburiyettir. İnsanlar için bir gerekliliktir. Hiçbir varlık bunun dışına çıkamaz. Yani yaradılışı itibarıyla, bu gerekliliğin dışında hareket edebilme kabiliyeti ve gücü yoktur.



DİRENCİ AZALMIŞ VARLIKLARIN NİTELİKLERİ


Direnci azalmış ya da sevgi emanasyonlarını almak kapasitesi artmış bir varlıkta bunun tezahürü nasıl olur? Bu insanların kendi kendini tanıma çabası hızla artar. Kendi kendini tanımanın, kendini bilmenin, kendini anlamanın sadece bilgi düzeyinde, kendi varlığının sebep ve yasalarını öğrenmek düzeyinde herhangi bir araştırması yeterli değildir. Kendi kendini tanıma, esasında direncin azalması ile mümkündür. Rezistanslarımız çoksa, her şeye karşı bir direncimiz varsa, genelde gelişmeye karşı bir direncimiz var demektir. Gelişmeye karşı direnci olan insanların elbette ki, kendini tanımaya karşı da direnci fazladır. Çünkü kendini tanıma, kendini bilme fonksiyonu, önce kendi duyularının fonksiyonunu anlamayla başlar. Çünkü insan yaşarken çoğu kez kendi duyularıyla ve duyularının kendisine kazandırmış olduğu duyumlarla, izlenimlerle, bilgilerle harekete geçer. Yani iyi ve kötü, hoş ve nahoş kavramlarını gözden uzak tutamayız. Beşeri münasebetlerde; dostluk, arkadaşlık münasebetlerinde bu duygusal ölçü, duygusal alış veriş çok önemli yer tutar; birbirimize karşı olan sevgi ve nefretimiz, itme ve çekmeler gibidir. Kendini tanıma çabası içinde olan bir varlığın, bu itme ve çekmelerin temeline inmesi gerekir. Bunların kendi varlığı üzerindeki etkilerini mümkün olduğu kadar bertaraf etmesi gereklidir. Yok ettiği nispette, o itme ve çekme arasındaki mesafe, giderek kısalır. Ne kadar çok kısalırsa, rezistansı da o derecede düşüyor demektir.



MANEVI YÖN GÜÇLENİR...


Direnç azalması varlıkta toleransı, hoşgörüyü, sevgiyi ve sabrı meydana getirir. Ahlaki veçhe, yani alınan bu enerjinin bizde meydana getirmiş olduğu manevi görünümler bundan ibaret değildir. Çok çeşitli manevi görünüşler vardır, ama temel bunlardır. Bilhassa insanlara ve haklarına saygı göstermek, onların tekamül çabalarına yardım etmek, tekamül çabaları içerisinde yürürken yollarını kesmemek, onlara engel olmamak; bütün bunlar, hepsi bir müsamahanın, bir sevginin tezahürüdür. Eğer biz bunları yapamıyorsak, sadece birbirimizin yüzüne bakıp tamamen çıkarcı bir sevginin içinde kalıyorsak, ki insanlık bugün bu durumdadır, kendimizi tanıma yolunda ve manevi gelişme yolunda olduğumuz pek söylenemez. Direnci azalmış ya da sevgi emanasyonlarını alma kapasitesi artmış bir varlıkta tezahürler nasıl oluyor? Buna ait, metapsişik araştırmalarımızın sonunda, bizden önce de yüzyıllar boyunca çeşitli kesimlerde tespit edilmiş büyük gözlemler vardır.



DAVRANIŞLARI POZİTİFLEŞİR...


Bu insanların; yani rezistansı azalmış insanların, sevgi enerjisini almak ve kullanmak, kendi varlığına geçirebilmek kapasitesini giderek yükselten varlıkların önce davranışları pozitifleşir, özverili ve özgeci tavırları belirginleşir. Halleri daima pozitiftir ya da mümkün olduğu kadar pozitiftir. Düşünce ve hareketleri diğerkamca, eril, yani verici bir biçimdedir.Kendi üretmiş olduğu iç gücünü dışarıya yansıtma uygulamasındadır. Yaşamı, almak ve vermek tarzında değildir. Çünkü ruh varlığı, kendi kendine enerji üreten bir varlık demektir. Madde ise, ancak dışarıdan aldığı enerjiyi kullanan varlık demektir; aldığı enerji ile varlığını sürdürebilir. Ruhun özelliği, varlıksal olarak kendi kendine yeten, kendinden enerji üreten bir varlık olmasıdır. Verici bir varlık demektir.Rezistansı azalmış, sevgi seyyalesini şuurlu olarak alan kimse, insanlarla olan ilişkisinde hoşgörülü, merhametli, yardımsever, şefkatli ve adildir. Kişisel etkileme gücü artmıştır. Çevresindeki insanlarda, pozitif düşüncelerinden dolayı, daima pozitif ve sakin bir etki uyandırır. Aydınlatıcı, sakinleştirici, ümit, şevk ve cesaret verici, teselli ve sevgi dağıtıcı bir rol oynar. Bunlar psişik tezahürlerdir. Sempatiktirler. Yani her ne olursa olsun, bu kimseler, eğer sürekli olarak toplum içerisinde bulunuyorlarsa, onların başkalarına antipatik geldiğini görmek pek mümkün değildir.



İNSANLARI ETKİLEME GÜCÜ YÜKSELİR...


Şahsi tasarruf ya da insanlara etki etmek kabiliyeti yükselmiştir. Onun hoşgörülü, merhametli, yardımsever, şefkatli ve adil olması, aynı zamanda bu varlığın sosyal çevre içerisindeki durumunu da tayin eder. Bu insan sosyal bir insandır. Yani insanlarla düzenli bir uyum içerisinde yaşayabilen, onlarla yürüyebilen, onlara yardım eden, köstek olmayan, sadece kendi egosuna bağlı olarak durmadan bir şeyler alma yarışı ve projeleri içerisinde yaşamayan bir insandır. Pozitif insan, kafasında kendi egosunu tatmin edecek projelere çok az yer veren varlıktır.



GENİŞLEMİŞ BİR VARLIK SEVGİSİ DOĞAR...


Bu insanda, mistik tezahürleri genişlemiş bir varlık sevgisi doğar. Yani artık insan farkı gözetmez, cinsiyet farkı gözetmez, inanç farkı da gözetmez. Ayrıca, mistisizm tarihinden de biliyoruz ki, doğasındaki bu rezistansı hem şuurlu, hem şuur dışı olarak mümkün olduğu kadar sıfıra indirmeye çalışan bir varlıkta, çok çeşitli mistik tezahürler ortaya çıkmaktadır. Bu, sufiyane bir deyim içerisinde tanrısal bir cezbeye girmek şeklinde ifade edilmiştir. Bu cezbe, gerçekten de, mevcut sevgi enerjisinin o varlık tarafından en az dirençle, sürekli olarak kendi bünyesinden geçirilmesi ve büyük bir kısmının da muhafaza edilmesiyle, yani bir çeşit kondansatör haline gelmekle oluşur. Birçok insanda rezistans azaldıktan sonradır ki, bir teksif, enerjiyi biriktirme durumu ortaya çıkar. Burası önemlidir. Bu enerji her yerdedir. Hindular, havada bir prana, bir hayat enerjisi tasavvur ederler. Biz, her nefes alışta sadece oksijen, azot ve değişik gazlardan ibaret bir atmosferi solumuyoruz. Aynı zamanda, esiri bir şekilde mevcut olan pranayı da çekip alıyoruz. İşte biz, tıpkı prana enerjisini alışımız gibi, sevgi enerjisini de alıyoruz.



MUTLULUK EŞYADAN İNSANA YANSIMAZ


Bu güç insan varlığının bünyesinde yeterince toplanmadığı sürece, insanların mutlu olma, memnun olma sorunları hiçbir zaman bitmeyecektir. Hayatın kendilerine vermiş olduğu yüksek değerdeki sevinçleri; sevgi enerjisinin kendi bünyelerinde odaklaştıramadıkları için, biriktiremedikleri için, hiçbir zaman doğru dürüst tadamayacaklardır. Ve bu yüzden de, bugün insanlığın içine düşmüş olduğu materyal bir sevgi, materyal bir tatmin, materyal bir arayış mütemadiyen devam edecek ve artacaktır. Bugün insanlar sevgisizlik, sevgi açlığı içerisindedirler. Tatmin olmak, mutlu olmak çok kullanılan bir kelimedir. Ve en basit bir hareketle bile mutlu olmanın yolları aranmaktadır. Çünkü gerçekten, mutluluğun ilkelerini insanoğlu kaybetmiştir. Bunun sebebi, bünyelerindeki dirençlerdir.


Mutluluk eşyadan insana yansımaz; insandan eşyaya yansır. Bu, temel bir ilkedir. Mutluluk eşyadan değil, insandan yansır. Yani mutluluk, bir şuur olayıdır. Eşyanın bize vermiş olduğu bir etkinin kazandırdığı bir güç, bir tatmin, bir kudret sahibi olmak olayı değildir. İçsel bir olaydır. İnsanlara bunu yeniden öğretmek, tekrar tekrar anlatmak gerekir. İktidarın en büyüğü, dışarıda olan iktidar değil, içeride olan iktidardır. Ve bu iktidarın en büyük destekleyicisi, taşıyıcısı da sevgi gücüdür, sevgi enerjisidir. Bunu kendi bünyemiz içerisinde biriktirmek, çeşitli mihraklarımızı, çeşitli manevi melekelerimizi harekete geçirmek mecburiyetindeyiz. Bu manevi, yüksek melekelerimizin, yani biraz önce saymaya çalıştığımız ahlaka dayalı, insanlığa dayalı; merhamet gibi, yardımseverlik gibi, şefkat ve adalet gibi melekelerimizin gelişmesi, dışarıdan bize gelen bir etkinin değil, bizim kendi iç varlığımızda meydana gelen bir değişikliğin sonucudur.


Eşya, insana adaleti öğretemez, eşya insana şefkati, yardımseverliği, merhameti öğretemez. Bu bir şuur olayıdır ve bunu ancak biz kendimiz çeşitli tecrübelerle öğreniriz. Tecrübe edinmekten maksat da, işte bu yüksek sevgi enerjsini almaktır. Adı sevgi olan bu enerjiyi almaktır. Mistik tezahürlerin yanı sıra metapsişik birtakım olaylar da meydana gelir. Bu tanrısal çekime tutulduktan sonra, bu evrensel sevgiye yakalandıktan sonra, direnç çok azaldığından, madde üzerindeki hakimiyet artmaktadır. Maddeye olan hakimiyet arttığı zaman da, birtakım metapsişik olaylar meydana gelir: Şifalar, kehanetler, zamanı ve mekanı aşan çeşitli rüyetler gibi. Bunlar için çoğu kere azizlerin tezahürleri, evliyaların kerametleri, tanrısal inayetler tarzında çeşitli ifadeler kullanılmıştır. Bunlar sevgi enerjisinin yüksek düzeydeki tatbikatlarıdır.


EK


"Tüm şifa ve mucizeler içinizden kaynaklanır, onlar adeta sihirli bir biçimde hücresel düzeyinizin özünden gelirler. Sihrin geldiği yer kutsal iç benliğiniz ve yüksek parçanızdır. O, madde yaratabilen ve en büyük sevgi sırlarını bilen parçanızdır. Kısaca, Tanrıdan sizin için bir mucize yaratmasını istemeniz, kendi hücresel yapınızdan bir mucize yaratmasını istemenizdir!"


""Bu sevginin madde üzerindeki gücüdür. Atomun içindeki enerji çorbasını hatırlıyorsunuz değil mi? O çorbanın sevgiye cevap verdiğini söylemiştik, bu durumda sevginin madde üzerindeki gücü sizi şaşırtmamalıdır."


Kryon


EK


SEVGİ İHTİYACI ve SEVGİ NAKLİ


Varlığın bir amacı da , evrende mevcut sevgi gücünü kendi bünyesinden geçirmek ve bunu nakletmektir. Tüm varlıkların vazgeçilmez ihtiyacı olan sevgi enerjisini tezahür ettirmektir.


 Sevginin iletişimi, varlıktan varlığa intikali nasıl olur? Sevginin başkasına iletilmemesi, varlığın ıstırap çekmesine sebep olur. İnsan, sevgi iletişimini ve kapsamını artırmaya böylece zorunlu hale gelir. Çünkü ıstıraptan kaçmak, elemden kaçıp hazza doğru gitmek tarzındaki ikili sistem insan otomatizmasında mevcut olduğundan, bu direnç yüzünden de ıstıraba düştüğü için, otomatikman hazza koşmak mecburiyetindedir. O halde ne yapacaktır? Sevgiyi iletmek, sevgi iletişiminde bulunmak, dostane yaşamak, insanca yaşamak mecburiyetindedir.


Bunlar şuurlu yapıldığı müddetçe varlıkta bir yükselme, bir gelişme sebebi olabilir. Yoksa diğer haliyle otomatik bir yaşayıştan ibarettir.


Güncel durumda, insanlar otomatik olarak elemden kaçıp hazza ulaşmak gibi bir sevgi arayışı hali içindedir. Dünyamızı, içinde bulunduğu duruma getiren de işte bu haldir. Bu reel bir durumdur. İnsanlar daima, elemden kaçıp hazza koşmak peşindedir, ama otomatik olarak ve şuursuz bir şekilde. Sevgi intikalinin olmayışı çoğu kez, kibirden, bencillikten, kabalıktan ve anlayışsızlıktan kaynaklanır. Sevgi iletişimi kaba yöntemlerle yapılmaktadır. Yani bencillik, bencilce sevmek, kibirli, gururlu, büyüklük taslayarak sevmek, kendinden daha aşağıda gördüğü insanlara karşı yapmış olduğu, sözüm ona diğerkamca hareketlerle sevgi göstermek, içtenlik taşımasa bile bütün bunlar, yavaş yavaş, insanı gerçek sevgiye alıştıran birer etkendirler. Daha başka ifadeyle, kibir gibi, bencillik gibi, ululanmak gibi nefsani olayların arkasında sevgi intikalinin, sevgi aktarışının olmadığını görüyoruz. Eğer varlık gerçekten direncini azaltmış, sevgi enerjsini kendi bünyesine alabilmiş olsaydı, o enerjinin o bünyede meydana getireceği yüksek seviyeli değişiklikler, onun için mukadder olurdu. Bugün insanların kibir, bencillik, nadanlık, merhametsizlik gibi hor gördüğü, beğenmediği olaylar ortaya çıkmazdı. Eğer çıkıyorsa, bu gene sevgi enerjisinin alınıp, fakat büyük bir direnç gösterilerek bünyede muhafaza edilmesinden doğuyor.



KENDİNİ ve BAŞKASINI SEVMEK:


Kendini sevmek, almak ihtiyacından, sahip olmak, her şeye malik olmak ihtiyacından doğar. Bu, negatif bir yönelmedir ve kainat içerisinde buna, dişil prensibin işleyişi denir. Yani dişil prensibe sahip olan negatif yönde gelişir, hep almak ihtiyacındadır. Bunun diğer bir ismi, kendini sevmektir.Başkasını sevmek, vermek ihtiyacından doğar. Pozitif yönelmedir ve eril prensibin işleyişidir. Dolayısıyla "sevgi ahlakı" kapsamında en az iki türlü sevgi vardır: Bunun bir tanesi diğerkamca sevgidir; pozitif, verici sevgidir. Diğeri de, bencil sevgidir; alıcı sevgidir, almak için sever. Sevgi-rezistans ilişkisinde de üç türlü sevgi vardır:

1- Aldığı kadar vermeyenler: Bunlar bencil, çıkarcı sevgiyi uygularlar. Dirençleri çok fazladır.

2- Aldığı kadar verenler: Bunlar sevgi tacirleridir. Orta dirençli varlıklardır. Ne alırlarsa, onu verirler. Hiçbir şey almazlarsa, hiçbir şey vermezler.

3- Aldığından fazlasını verenler: Bunlar diğerkam sevgiyi yaşarlar. Dirençleri çok azalmış varlıklardır. Aldığından fazlasını verirler. Dirençleri az olduğu için hayatın çeşitli dönemlerinde kendilerinde sevgi enerjisi birikimi artmıştır, üstelik kendileri de üretmektedir. O halde bir alıp, üç verebilirler.


Aile, toplum ve millet olarak yaşayış, insanların, sevgi gücünü çekmeyi ve bunu yansıtmasını öğrenmelerine vesiledir. Sevgi ihtiyacı tatmin edilmez, nakledilmezse dengesizlikler, bunalımlar, stresler doğar. Bu, bütün bir toplumu kapsayabildiği gibi, her ferdi, her aileyi, her grubu da kapsayabilir. Daha ziyade psişik ve nevrotik mahiyette bulunan bir yığın rahatsızlığın temelinde sevgisizlik yatar. Sevgisiz olarak yetişmiş, sevginin nasıl alınıp verileceği öğretilmemiş veya karşısına bu imkan çıkarılmamış varlıklarda, sevgisizlikten doğan birtakım yan arızalar ortaya çıkar. Kendine güvensizlik, aşağılık duygusu, sadistlik, nefret, kendi içine kapanma gibi birtakım problemler ortaya çıkabilir.


Daha aile yuvasındayken sevgi enerjisini almayı, kendi varlığında tutmayı, çoğaltmayı öğreterek, yavaş yavaş çocuğun gelişmesini sağlamalıdır. Önce çıkarcı bir sevgiyi, ondan sonra sevgi tacirliğini öğretmek, daha sonra da diğerkam sevgiyi çocuğa öğretmek lazımdır. Zaten çocukların gelişimi genellikle böyledir.


 Varlıklardan bahsederken, sadece insan varlığını değil, hayvan ve bitkileri de kastediyoruz. Hayvanlar ve bitkiler arasında acaba bir iletişim var mıdır? Elbette vardır. Hayvanlar arasında sevgi iletişiminden doğan koruma ve fedakarlık örneklerinin sayısı çoktur. Hayvanların birbirlerine karşı gösterdikleri fedakarlık ve koruma, içgüdü ismiyle anılmış olsa da, esasında büyük bir sevginin A, B, C'sini tezahür ettiriyorlar. Sevginin A, B, C'si içgüdüseldir. Bunu sadece hayvanlara atfedemeyiz. Çünkü insanların da çoğunun sevgisinin başlangıcı içgüdüseldir. Bazen anne-evlat arasındaki sevgilerin büyük bir kısmında bu içgüdüsel sevgi dahi tezahür etmeyebiliyor. Yavrusunu öldüren, yavrusunu satan, bir cami avlusuna bırakıp giden anne yok mudur? Bir güvercinin yapmayacağı şeyi insan yapabiliyor. Hiçbir kuş, yavrusunu yuvadan aşağı atmaz; ta ki, uçma zamanı gelinceye kadar. Bu da zaten atmak değil, onu uçmaya alıştırmak içindir, ilk harekettir. Leylek yavrusunu yuvasından atar, ama uçması için.


Bitkiler arasında acaba durum nedir? Bitkiler birbirini severler mi? Bitkiler bitki olmayan canlıları severler mi? Severler. Özellikle bitkiler daha da hassastırlar. Çünkü "Bitkilerin Gizli Yaşamı" isimli kitapta ifade edildiği gibi ve bugün de hala büyük çalışmalar halinde sürdürülen, bitkiler arasında "Baxter Etkisi" olarak bilinen mükemmel bir telepatik alışveriş mevcuttur. Yani birbirlerinden hoşlanan-hoşlanmayan bitkiler, bitkilerin hayvanlara karşı tezahürleri, bitkilerin insanlara karşı tezahürleri bilinen hususlardır.


Demek ki, sevgi evrenseldir, her yerdedir, her bünyenin içerisindedir. Atomun da, insanın da içerisindedir; bütün kainatı sarmıştır. Bu genel çekim, yani tanrılık cezbe her yerde mevcuttur. Her şeyi kendi kudretli eli içerisinde tutan bu güç, sevgi ismini verdiğimiz güçtür. Yoksa kavram olarak düşündüğümüz sevgi değildir. İnsanlardaki doğa, hayvan ve bitki sevgisinin asıl sebeplerinden biri şudur: Bitkiyi bitkiye, bitkiyi hayvana, hayvanı hayvana, hayvanı doğaya ve bütün bunlarla beraber daha şuurlu olan insana bağlayan bir bağ olması lazımdır. Bu sadece görgül bir mesele, yani görmekten dolayı, duyularla hissetmekten gelen bir birleşme, bir tabii kaynaşma değildir. Bu, her varlığı kendi içinden saran bir güçtür. Doğa, bitki, hayvan ve insan ancak birbirlerini içten sararak yakalayabilirler.


İnsanlardaki bitki, hayvan ve doğa sevgisinin sebebi, bitki ve hayvanların sevgi enerjisini çok daha az resiztansla almalarıdır. Onlar kesinlikle herhangi bir rezistansa sahip değiller. Dolayısıyla bizim onlara verdiğimiz sevgi, onlar tarafından çoğunlukla aynen kabul edilmektedir. Ve böylece onlardan bize saf bir sevgi aksetmektedir. Ama bu insanlar arasında mümkün olmuyor. Çünkü insanlarda direnç var; bitki ve hayvanlarda ise yoktur. Neyse odurlar. Alıyor ve veriyorlar. Dolayısıyla insanların bugün bitki ve hayvan beslemeye karşı, doğaya karşı maydana gelen sevgi artışının sebebi, bitki ve hayvanların sevgi enerjisini çok daha az rezistansla almaları ve vermeleridir.


Gerçekten insanlar insanlara sevgi vermiyor. İnsan hep menfaatle alakalı olmak üzere, belki de sürekli negatif tepkiler alıyor. Nefretler alıyor; zıt çekimler içerisinde bunalıyor. Ama ne hayvan, ne de bitki insandan nefret etmiyor. Hayvan ve bitki sevgisinin çok yayılmış vaziyette olmasının sebebi bize göre işte budur. Tek başına kedisi ile, köpeği ile, bitkileri yaşayan yüzlerce, binlerce insan bunun kanıtıdır.




Ergun Arıkdal
17-18 Mayıs 1989, "Sevgi Düşüncesi Semineri", Eskişehir Anadolu Üniversitesi

Tiversonus

#319
Soru: Eski ahit (incil ve tevrat) neden Tanrı tarafından korunmadı?

rinda

Sevgi dünyadaki en incelikli güçtür. (Mahatma Gandhi)
Sizin deneyimleriniz başka kimsenin değer biçemeyeceği deneyimlerdir.

Tiversonus

#321
S: (T) İlüzyon, bağlantının olmadığının düşünülmesi. Üçüncü yoğunlukta... (L) Buldum! (T) Sakın bir anda yok olayım deme! [Gülüşme] (L) Aradığımız bağlantı, bilincin madde oluşu.

C: Yakın. Peki ya aynı zamanda tam tersine ne dersin?


Soru: "İçeride ne varsa, dışarıda o vardır ve ikisi birdir" sözünün "bilinç maddedir ve madde bilinçtir" ile akrabalığı var mııı???


Tiversonus

#322
Soru: Kadim Özgür irade yasası ile hiç "dayak" yedin mi?

Alemtac

#323
:))) ben yemişimdir. Mahallede çocukların hepsini peşime takmıştım, onlar kovalıyor ben kaçıyordum, işte böyle bir hatırayı getirdi aklıma sorunuz. Ama olay neydi, yani neden kovalanıyordum, hatırlamıyorum :))

İlk sorunuza cevap verip vermemeyi düşünüp duruyordum, başlamışken fikrimi yazayım: yoktur. İçerde ne varsa, dışarıda o vardır ve ikisi birdir derken elle tutulamayan yani bilinç dışıdır bahsettiğimiz. Bilinç maddedir, madde de bilinç derken; adı üstünde...Bilinç maddeyi yaratır, yaratılan madde de bilinci. Oysa içerde ne varsa halihazırda var olandır ve dışardaki de, içerdeki de insan bilinciyle yaratılmamıştır. Tek ortak noktaları herşeyin "bir" olduğudur.

Nacizene şahsi fikrim :) Bu arada yazılan her yazıyı okuyorum, üstüne koyacak söz kalmayınca yazacak şeyde kalmıyor :) Bazende öğretmenim olmuş oluyor yazar, güzel şeyler öğreniyorum. Emek veren ve değer verip bulan herkese teşekkürler.
 

Tiversonus

#324
Size vereceğim tek güzel cevap, sizi sevgi ile andığım olacak, kötü haber ise farklı fikirde (birazcık) olmamız: Maddenin de bilinci vardır:)) Tıpkı Mevlana'nın -750 yl 3 ay 28 gün önce- söylediği gibi tekamül yolu... :))

Bir iyi haber ise; dayak yememiz konusu.

Tiversonus

#325
"Sathya Sai Baba kırık bir granit parçasını eline alarak Haydarabad'daki Osmania Üniversitesinin Jeoloji Bölümü Başkanı Dr. Y.J. Rao'ya uzattı. "Bil bakalım bunun içinde ne var? " Jeolog granit parçasının barındırdığı minerallerden birkaçını saymaya başladı. Baba, "Ben onları sormuyorum, daha derinlere git" dedi. Jeolog bu sefer moleküller, atomlar, elektronlar ve protonlardan söz etti. Baba yine tatmin olmamıştı. "Hayır hayır, daha derinlere git." Bilim adamı daha fazlasını bilemeyeceğini söyledi. Granit parçasını adamın elinden alan Baba taşı parmaklarının ucunda tutarak üfledi ve Rao'ya uzattı. Granit parçası şimdi kaval çalan bir Krişna heykelciğine dönüşmüştü! Jeolog granitin iç yapısında bir değişikliğin meydana geldiğini fark etmişti, ama bunun nasıl yapıldığını anlayamamıştı. Sai Baba "Görüyor musun" dedi "senin moleküllerinin ve atomlarının ötesinde bu kayada Tanrı var. Tanrı tatlılık ve sevinçtir, heykelin ayağını kır da tadına bak!" Dr. Rao heykelciğin ayağını kırarken hiç güçlük çekmedi, kırdığı parçayı ağzına attığında bunun bonbon şekeri olduğunu farketti. Sağlam granit parçası bir anda Baba'nın elinde şekere dönüşüvermişti. Dr. Rao bu olaydan sonra bilimin ancak ilk sözü söylediğine, ama son sözün daima Tanrıya ait olduğuna kanaat getirdi. "

Yukarıdaki örnek güzel. Bir de "Ölümsüz Üstatlar" da bu geçiyordu; maddenin bir bilinç taşıdığı veya bilincin maddeyi şekillendirdiği; aslında her ikisi geçişken. Ayrı olduğunu düşünenler içinde aslında ayrı ve 3. yoğunluk ilüzyonu oluyor.

Alemtac

#326
Anlıyorum; "Bilinç maddeyi yaratır, yaratılan madde de bilinci" derken maddenin de bilinci vardır sonucu çıkmıyor mu? Pek çıkmıyor galiba :)) Maddenin de canlı olduğuna inanırım, toprak bir maddedir ve bedende olan herbir değer onda da mevcuttur. Dediğiniz gibi Mevlana tekamül yolunda bunu çok anlamlı bir şekilde ifade etmiştir. Tam da şiiri doğru cümlelerle hatırlamaya çalışırken, siz yazmışsınız :)). Ayrıca Kasyopyalılar'da da okudum, son yazınız da. Yani ifade edememiş olmama rağmen aynı fikirdeyiz. Maddenin bilinci vardır. Belki katılmadığınız "içerde ne varsa halihazırda var olandır ve dışardaki de, içerdeki de insan bilinciyle yaratılmamıştır" dememden dir.

S: (L) Yani üçüncü yoğunluk bilinç ilüzyonu sınırlandırmasının meydana getirdiği zaman algısı.
C: Daha yakın.

Bilinçten anladığım yukarıdaki ifade de olduğu gibi, bilinç ilüzyonu getirir, yaşadığımız dünya ve zaman bir ilüzyondur ve bilinç halindeyken yaratırız.

Neyse fazla uzatmıyayım :) Sevgiler benden efendim :)) (Zeki Müren'den)
 

Tiversonus

#327
Efendim ne münasebet, siz kim ben kim:))) Aslında uzayda bir bilinç(yüksek) bakıldığında biz 3. yoğunluk insanları bir ışık sutunu halinde gördüklerini söyleyen kanal bilgileri ve şu meşhur Matrix filminde uyabdıklarında aslnda zihne bağlı matematiksel çeviriciler 3. yoğunluğu "gerçek" kılıyor ya. Ve ölünce görülen beyaz gözkamaştırıcı ışığın "7. yoğunluğu görüyorsunuz" diyorlar ya...Yani hepsi bir ışık oyunu...Üst bakışa ermiş bilinç/ruhsal/maddi olmayan dan bakış ile ruh genetik ve zihin ile birleşiyor. İşte oradan çıkınca, yani üst realiteden baknca, şişeden çkmış gibi yine yeni bir ince süptil gerçekliğe (ki orada bile hala beden var, bilinçten ve 6. yoğunluktan dolayı) giriyor...Her şey ışık oyunu...

Sonuçta toplam bilinç/toplam ruh Tanrı;  ve ışık oyunu içindekiler ise kendilerini sapmalar içinde görüyor ve giderek bu daha az fark ve sapmaya dönüşerek çeşitli yoğunluk (bilinç katlarında) Tek'liğe doğru yolcuk yapıyorlar. Sonuçta herşey Tek Bilincin/Tek Ruhun ilüzyonu (elbette görebilen bilinçlere göre)...

Tiversonus

#328
Birara Kasyopyalılar çevrenizdeki her şeye bakın ve bütün gördüklerinizi "ses dalgası" olarak hayal edin gibi bir şey söylemişlerdi (bu zihin ile zor elbette) bu tıpkı bilgisayardaki 0101100 gibi dataların ses, görüntü, yazı v.s olması gibi...Yani algılama aletimiz yeterli olsa (bilincimiz açılsa) şu anki görünen "yukarıdan" görünen ile çok farklı olurdu. Yani Kryon, Pleyades'liler yalnız değilsiniz dediklerinde doğru ama işte onu görecek bilinç açılımında değilsek, o yok gibi görünmez. Şimdi film zamanı:))

Herkese İyi Geceler..

Tiversonus

#329
Soru: Sağ tarafın ve sol tarafın olmadığı bir yoğunluktan Dünya küresi nasıl gözükür?

ve

Soru: Sağ'ın ve sol'un olmadığı bir yoğunluk/alem, Dünya'dan nasıl görünür?

ve

Soru: "Sağı solu belli değil" özdeğişi hangi yoğunluktan türemiştir? :))