Sevgiye açılan kapı.

Başlatan ahuela, 01 Ocak 2010, 19:59:15

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ahuela

Bir başlık açmak istedim,sevgiye dair şeyler konuşulsun.Aslında sitede hep bundan konuşuluyor da.Öyle işte , neyse.Bu şiiri çok beğendim arkadaşım paylaşınca ben de burada paylaşmak istedim.

Yusuf olmaksa muradın ya da Züleyha; Korkmayacaksın ölümden. Ölümün ayrılık değil kavuşmak olduğunu bileceksin.Dünyaya kafa tutacaksın tek başına. Yandaş yoldaş aramayacaksın. Bir Allah\'ına bir kendine güveneceksin sadece. Yol arkadaşın terk etse bile seni yarı yolda, aşkına sahip çıkacaksın sonuna kadar. Tek başıma taşıyamam demeyeceksin. Ölünceye kadar taşıyacaksın şerefle.Karşılık beklemeyeceksin. Sevmek olacak tek amacın. Sevilmemişsin ne fark eder.

Ayıplanmaktan korkmayacaksın. Sevgini gurur madalyası olarak taşıyacaksın göğsünde, kim ne derse desin...Sevgin için zindana atılmayı da attırmayı da göze alacaksın. Karanlıklar sırdaşın, böcekler yoldaşın olacak.Bileceksin sonunda ayrılık olduğunu. İsyan etmeyeceksin, vuslat beklemeyeceksin.

Zaman ve mekan sizi ayıramayacak. Nerede olursan ol, her daim sevdiğinin yanında olacaksın. Üzüntüsüne üzülecek, sevincine sevineceksin. Sanma ki beraber olmak için yan yana olmak lazım. Gönüller beraberse mesafenin ne önemi var!..

Gönül gözüyle görecek, duyacaksın. Gönül diliyle konuşacaksın. Bilmez misin gönlü kainat bile kuşatamaz dar gelir. Gönül dilinden anlamam konuşamam, dayanamam bu çileye karşılıksız hiçbir şey veremem diyorsan; talip olmayacaksın Yusufluğa. Yusuf olmak için Yusuf gibi yürek gerek, gönül gerek, iman gerek. Züleyha değilsen eğer peşine düşmeyeceksin Yusufların. Kendi ayarında birini seveceksin ki mutlu olasın.

Her babayiğidin harcı değildir Yusufluk ve her kadının harcı değildir Yusuf yüreklileri taşıyabilmek, layık olabilmek, Züleyha olabilmek!...
ALıntı
 

Tiversonus

#1
Daha önce siteye koyduğum bir alıntı idi, sanırım sildiğim kendime ait başlığın içerisindeydi...Eleştirdiğim bazı yönleri olsa da genel olarak katıldığım (ek koyduğum) bir alıntı, paylaşmak ve üzerinde diğer arkadaşlarında fikirlerini açıklaması gerekn bir önemli başlık.






Sevgi Gücünün Evrendeki Yeri


Sevgi temelde soyut bir kavram değildir. Yani sevgi izafi bir değere, izafi bir varlığa sahip değildir. Sevgi bütün varlık dizileri, varlık grupları içerisinde mevcuttur; hayvan topluluklarında ve hatta bitki aleminde dahi, yapılan çeşitli tecrübelerle, bu sevgi olayının somut örnekleri görülmüştür. Sevgi, metapsişik görüş ve anlayış çerçevesinde evrende bulunan bir güçtür. Onun bir güç, bir kudret tarzında oluşu, aynı zamanda sevginin her şeyi ve her yeri kaplamasıyla alakalıdır. Bu güç, sınırlı bir güç değildir. Bu güç, varlıkların dışında mevcut olan ve bütün varlıkları kendi bünyesi içerisine alan ve varlıklar tarafından da kendi niteliklerine, tekamül seviyelerine ve realitelerine göre yorumlanan, tezahür ettirilen bir güçtür. Bundan dolayı da sevgi, tanrılık ya da ilahi bir südur, yani bir emanasyondur, bir yayınımdır. Sevgi bizzat Yaradan'dan südur eden bir güç değildir. Bu önermede sevgi gücünün Yaradan'dan südur ettiği ifade edilmiyor; söylenebilecek husus, onun tanrılık, yani ilahi bir mahiyet taşıdığıdır.



SEVGİ HER VARLIK KADEMESİNDE ZORUNLU OLARAK TEZAHÜR EDER


Sevgi her varlık kademesinde zorunlu olarak tezahür ediyor. Yani bir gereklilik, bir icap vardır. Bu neye benziyor? Bu, yeryüzündeki çekim gücü, yeryüzündeki manyetik alan ve kozmik birimlerin aralarında görülen cazibe gücü gibidir; gereklidir ve zorunludur. Eğer bu çekim gücü, yani Genel Çekim Yasası'na bağlı olan bu çekim gücü ortadan kalkarsa, bütün bu yerleşik düzen, bütün bu birlik ve ahenk darmadağın olur ve kaybolur.



SEVGİ, TANRISAL ÇEKİM GÜCÜDÜR


Tıpkı bunun gibi sevgi de tanrılık bir südur olarak bütün varlık realitelerinde varlıkları birbirine dıştan ve içten bağlar. Bunu daha kolay bir şekilde ifade etmek gerekirse, sevgiye tanrısal çekim gücü ismini vermek mümkündür. Maddenin ve madde evreninin nasıl kendi arasında bütünlüğünü ve birliğini muhafaza eden bir genel çekim varsa, aynı şekilde varlıklar arasındaki birliği sağlayan da bu tanrısal sevgi veya tanrısal çekim gücüdür. Sevgi, Evrensel Çekim Yasası'nın insanlardaki tezahürü gibi de kabul edilebilir. Tabii ki, Evrensel Çekim Yasası iki yüzlüdür: Bir yüzü maddesel aleme ait bir çekim, diğer yüzü de manevi, ruhi aleme ait bir çekimdir; aynen kumaşın tersi ve yüzü gibi. Dolayısıyla bunlar Birlik ya da Teklik Yasası'na bağlıdırlar. Esasında tek bir Çekim Yasası vardır; bunun bir kısmı maddi, bir kısmı manevi bir görünüm içerisindedir.



EVRENSEL ÇEKİM YASASI İNSANDA "SEVGİ" ŞEKLİNDE
ORTAYA ÇIKAR



Evrensel Çekim Yasası'na bağlı olmak üzere sevgi, varlıklarda fenomen tarzında ortaya çıkıyor. Daha doğrusu bu bir görünüştür ve ismine "sevgi" deniyor. Sevgi, temelde duygusal bir olay değildir. Bizim önermemiz budur. Fakat insan, almış olduğu etkiyi ancak çeşitli mekanizmalarını kullanmak suretiyle tezahür ettirebilir. Etkileri görünür hale getirebilmek, realiteye yansıtabilmek için insanın bugünkü gelişim düzeyinde kullanabildiği en önemli aygıtlarından biri de duygularıdır. Dolayısıyla sevginin yorumu ancak duygusal tarzda ortaya çıkmak mecburiyetindedir. Yoksa kökende sevgi, sadece insanın kendi bünyesi içerisinde, kendi şuursal faaliyeti içerisinde, kendi duygulanmalarıyla alakalı bir şey değil, ona dışarıdan gelen bir etkinin sonucunda ortaya çıkan bir olaydır. Yani sevgi, kendiliğinden bir olay değildir. Sevgi ancak bir etki sonucunda ortaya çıkan bir tezahürdür. Bu evrensel çekim gücünün, bu tanrılık çekim gücünün, atomik seviyede nükleer çekim, astronomik seviyede büyük gök cisimlerinin kütlesel çekimlerini, bitki ve hayvanlarda da otomatik olarak çalışan içgüdüsel çekimleri meydana getirdiğini ve nihayet insanlarda da duygusal sevgi tarzında kendini gösterdiğini biliyoruz. Işık bir prizma tarafından kırıldığı vakit nasıl yedi renkte kendini gösterebiliyorsa, bir ışık tarzında düşünebileceğimiz sevgi gücü de, canlı ve cansız varlık kademeleri arasında, aynen yedi rengin gösterdiği tarzda ayrı ayrı nitelikler gösterebilir. Bu, kiminde nükleer çekimdir, kiminde kütlesel çekimdir, kiminde sevgidir, öbüründe içgüdüsel tarzda yapılan hareketlerdir, hatta bitkilerdeki tropizmdir.
________________________________________

EK
________________________________________


_______________
_________________________
SEVGİ

Gök aşktan yanmasaydı
bu kadar aydınlık olmazdı.

Güneş aşktan yanmasaydı
hiç ışık salmazdı.

Irmak aşktan yanmasaydı
ses çıkarmazdı, akmazdı.

Deniz, toprak ve dağ sevdalanmasaydı
hiçbirşey doğmazdı-- ne balık, ne ağaç, ne de insan.


Mevlana

_______________
_________________________



SEVGİ DUYGU DEĞİLDİR


Sevgi duygu değildir, ama sanki ısıyı algılar gibi duyularla algılanır. Isı bir duygu mudur? Değildir, maddenin bir özelliğidir. Titreşimsel değişimden meydana gelmiş bir özelliktir. Değişik titreşim seviyesinde olan moleküller, yani havanın içinde bulunan nesneler, duyularımızın yorumu ile bir ısı şeklinde tezahür eder. Sesin yayılışı gibi ısının da yayılışı vardır. Moleküler titreşimlerin bizim duyularımızın üzerinde meydana getirdiği bir eylemdir. Bizim duyularımız bu sırada künt olsa, çalışamaz halde olsa, biz bu titreşimleri hissedebilir miyiz? Hissedemeyiz. Isı kaynağı da, ısı da varlığını sürdürdüğüne göre, sevgi de bizim duyularımıza bağlı olan bir şey değildir. Sevgi, ısı gibi her yerde dolaşıyor, ama biz ona ayna oluyoruz veya olamıyoruz, hissediyoruz veya hissedemiyoruz. Algılama gücümüzü geliştirdiğimiz oranda, sevgi gücünden aldığımız pay artar. O halde "seviyorum-sevmiyorum", "hoşlanıyorum-hoşlanmıyorum" sözleri tamamen rölatif kavramlardır. Bu, doğrudan doğruya insanın kendi devreleriyle ilgili, duyuş fazlarıyla alakalı bir durumdur.


Bazen insanların birdenbire birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine aşık olduklarını görürsünüz. Yani sevdalanmak, duyusal algılamanın bu genel sevgi enerjisini alabilmekte, ritmik düzeyde, en iyi olduğu bir devredir. Ritmik olarak en yüksek, en güçlü olduğu devrede varlıkların istilaya uğramasıdır. Varlıklar bu istilayı, birdenbire aşık olmak tarzında ifade etmektedirler.



İNSANLAR SEVGİ GÜCÜNE DİRENÇ GÖSTERİRLER



Her varlık, aldığı bu emanasyonu kendi şuur düzeyine göre yorumlar. Ve böylece insanlar arasında çeşitli seviyelerde sevgi örnekleri ortaya çıkar. Bu emanasyona, yani bu güce karşı, varlıklar direnç gösterirler; tıpkı elektrik enerjisinin çeşitli metallerde uğradığı rezistans gibi, sevgi çok çeşitli şekillerde görünüyor. Bunun sebebi, insanın algıladığı sevgi gücüne karşı gösterdiği dirençtir; maddi ve manevi bünyesinin direncidir.Birçok insan, birçok meseleyi kolaylıkla anlayamaz, kolaylıkla kabul edemez, kolaylıkla hissedemez.


Bir etki, herkes üzerinde aynı ve gereken cevabı uyandırmaz. Bu, bir direnç olayıdır. Çünkü etki her şeye ve herkese gitmektedir; güneş ışığının her yere aynı şekilde dağılması gibi. Sevgi bir güçtür, bir emanasyondur dedik. Bu güce varlıklar direnç gösterebilirler. Yani bu etki alınır, fakat herkes kendi tekamül düzeyine göre bir direnç gösterir. Hepimiz biliyoruz ki, elektrik akımının kaba bir nikelden, demirden geçişi ile altından, platinden geçişi arasında çok fark vardır. Madenler asallaştıkça kayıplar azalır, geçirgenlik gücü artar, kayıp giderek sıfıra yaklaşır. Dirençler çok şekillidir: Zihni, manevi, felsefi, fiziki dirençler vardır. "Komşunu seveceksin." ifadesi, bir direnç numunesidir. "Herkesi seveceksin." ifadesi, bakırdan gümüşe ya da altına geçiş gibi daha genişlemiştir. "Müslüman müslümanın kardeşidir." denmiş, sınırlanmış. Bu, bir kısım insanlar diğerlerine direnç halindedirler demektir. "İnsanlar kardeştirler." ifadesi ise, tüm dirençlerin kalkmasını anlatmaktadır.



VARLIĞIN DİRENCİ AZALDIKÇA SEVGİ ENERJİSİNİ DAHA ÇOK ABSORBE EDER


Varlığın direnç niteliği azaldıkça sevgi emanasyonunu absorbe etmek kabiliyeti artar. Bu direnç nasıl çalışır? Dinlerin, felsefelerin, manevi eğitim sistemlerinin, ahlakın, gelenek ve göreneklerin gerçek fonksiyonu, bu direnci azaltmaya dayanır. Varlık düzeyinde meydana gelmiş olan bütün bu müesseseler, tanrılık bir sudur olan bu enerjinin, yani sevginin, varlıklar tarafından daha fazla alınması, daha fazla absorbe edilmesi, yani soğurulması, çekip alınması ve daha çok tezahür ettirilmesi için kurulmuş müesseselerdir. Onun için sevmek, tanrılık bir kanundur. Sevmek, evrensel bir kanuni mecburiyettir. İnsanlar için bir gerekliliktir. Hiçbir varlık bunun dışına çıkamaz. Yani yaradılışı itibarıyla, bu gerekliliğin dışında hareket edebilme kabiliyeti ve gücü yoktur.



DİRENCİ AZALMIŞ VARLIKLARIN NİTELİKLERİ


Direnci azalmış ya da sevgi emanasyonlarını almak kapasitesi artmış bir varlıkta bunun tezahürü nasıl olur? Bu insanların kendi kendini tanıma çabası hızla artar. Kendi kendini tanımanın, kendini bilmenin, kendini anlamanın sadece bilgi düzeyinde, kendi varlığının sebep ve yasalarını öğrenmek düzeyinde herhangi bir araştırması yeterli değildir. Kendi kendini tanıma, esasında direncin azalması ile mümkündür. Rezistanslarımız çoksa, her şeye karşı bir direncimiz varsa, genelde gelişmeye karşı bir direncimiz var demektir. Gelişmeye karşı direnci olan insanların elbette ki, kendini tanımaya karşı da direnci fazladır. Çünkü kendini tanıma, kendini bilme fonksiyonu, önce kendi duyularının fonksiyonunu anlamayla başlar. Çünkü insan yaşarken çoğu kez kendi duyularıyla ve duyularının kendisine kazandırmış olduğu duyumlarla, izlenimlerle, bilgilerle harekete geçer. Yani iyi ve kötü, hoş ve nahoş kavramlarını gözden uzak tutamayız. Beşeri münasebetlerde; dostluk, arkadaşlık münasebetlerinde bu duygusal ölçü, duygusal alış veriş çok önemli yer tutar; birbirimize karşı olan sevgi ve nefretimiz, itme ve çekmeler gibidir. Kendini tanıma çabası içinde olan bir varlığın, bu itme ve çekmelerin temeline inmesi gerekir. Bunların kendi varlığı üzerindeki etkilerini mümkün olduğu kadar bertaraf etmesi gereklidir. Yok ettiği nispette, o itme ve çekme arasındaki mesafe, giderek kısalır. Ne kadar çok kısalırsa, rezistansı da o derecede düşüyor demektir.



MANEVI YÖN GÜÇLENİR...


Direnç azalması varlıkta toleransı, hoşgörüyü, sevgiyi ve sabrı meydana getirir. Ahlaki veçhe, yani alınan bu enerjinin bizde meydana getirmiş olduğu manevi görünümler bundan ibaret değildir. Çok çeşitli manevi görünüşler vardır, ama temel bunlardır. Bilhassa insanlara ve haklarına saygı göstermek, onların tekamül çabalarına yardım etmek, tekamül çabaları içerisinde yürürken yollarını kesmemek, onlara engel olmamak; bütün bunlar, hepsi bir müsamahanın, bir sevginin tezahürüdür. Eğer biz bunları yapamıyorsak, sadece birbirimizin yüzüne bakıp tamamen çıkarcı bir sevginin içinde kalıyorsak, ki insanlık bugün bu durumdadır, kendimizi tanıma yolunda ve manevi gelişme yolunda olduğumuz pek söylenemez. Direnci azalmış ya da sevgi emanasyonlarını alma kapasitesi artmış bir varlıkta tezahürler nasıl oluyor? Buna ait, metapsişik araştırmalarımızın sonunda, bizden önce de yüzyıllar boyunca çeşitli kesimlerde tespit edilmiş büyük gözlemler vardır.



DAVRANIŞLARI POZİTİFLEŞİR...


Bu insanların; yani rezistansı azalmış insanların, sevgi enerjisini almak ve kullanmak, kendi varlığına geçirebilmek kapasitesini giderek yükselten varlıkların önce davranışları pozitifleşir, özverili ve özgeci tavırları belirginleşir. Halleri daima pozitiftir ya da mümkün olduğu kadar pozitiftir. Düşünce ve hareketleri diğerkamca, eril, yani verici bir biçimdedir.Kendi üretmiş olduğu iç gücünü dışarıya yansıtma uygulamasındadır. Yaşamı, almak ve vermek tarzında değildir. Çünkü ruh varlığı, kendi kendine enerji üreten bir varlık demektir. Madde ise, ancak dışarıdan aldığı enerjiyi kullanan varlık demektir; aldığı enerji ile varlığını sürdürebilir. Ruhun özelliği, varlıksal olarak kendi kendine yeten, kendinden enerji üreten bir varlık olmasıdır. Verici bir varlık demektir.Rezistansı azalmış, sevgi seyyalesini şuurlu olarak alan kimse, insanlarla olan ilişkisinde hoşgörülü, merhametli, yardımsever, şefkatli ve adildir. Kişisel etkileme gücü artmıştır. Çevresindeki insanlarda, pozitif düşüncelerinden dolayı, daima pozitif ve sakin bir etki uyandırır. Aydınlatıcı, sakinleştirici, ümit, şevk ve cesaret verici, teselli ve sevgi dağıtıcı bir rol oynar. Bunlar psişik tezahürlerdir. Sempatiktirler. Yani her ne olursa olsun, bu kimseler, eğer sürekli olarak toplum içerisinde bulunuyorlarsa, onların başkalarına antipatik geldiğini görmek pek mümkün değildir.



İNSANLARI ETKİLEME GÜCÜ YÜKSELİR...


Şahsi tasarruf ya da insanlara etki etmek kabiliyeti yükselmiştir. Onun hoşgörülü, merhametli, yardımsever, şefkatli ve adil olması, aynı zamanda bu varlığın sosyal çevre içerisindeki durumunu da tayin eder. Bu insan sosyal bir insandır. Yani insanlarla düzenli bir uyum içerisinde yaşayabilen, onlarla yürüyebilen, onlara yardım eden, köstek olmayan, sadece kendi egosuna bağlı olarak durmadan bir şeyler alma yarışı ve projeleri içerisinde yaşamayan bir insandır. Pozitif insan, kafasında kendi egosunu tatmin edecek projelere çok az yer veren varlıktır.



GENİŞLEMİŞ BİR VARLIK SEVGİSİ DOĞAR...


Bu insanda, mistik tezahürleri genişlemiş bir varlık sevgisi doğar. Yani artık insan farkı gözetmez, cinsiyet farkı gözetmez, inanç farkı da gözetmez. Ayrıca, mistisizm tarihinden de biliyoruz ki, doğasındaki bu rezistansı hem şuurlu, hem şuur dışı olarak mümkün olduğu kadar sıfıra indirmeye çalışan bir varlıkta, çok çeşitli mistik tezahürler ortaya çıkmaktadır. Bu, sufiyane bir deyim içerisinde tanrısal bir cezbeye girmek şeklinde ifade edilmiştir. Bu cezbe, gerçekten de, mevcut sevgi enerjisinin o varlık tarafından en az dirençle, sürekli olarak kendi bünyesinden geçirilmesi ve büyük bir kısmının da muhafaza edilmesiyle, yani bir çeşit kondansatör haline gelmekle oluşur. Birçok insanda rezistans azaldıktan sonradır ki, bir teksif, enerjiyi biriktirme durumu ortaya çıkar. Burası önemlidir. Bu enerji her yerdedir. Hindular, havada bir prana, bir hayat enerjisi tasavvur ederler. Biz, her nefes alışta sadece oksijen, azot ve değişik gazlardan ibaret bir atmosferi solumuyoruz. Aynı zamanda, esiri bir şekilde mevcut olan pranayı da çekip alıyoruz. İşte biz, tıpkı prana enerjisini alışımız gibi, sevgi enerjisini de alıyoruz.



MUTLULUK EŞYADAN İNSANA YANSIMAZ


Bu güç insan varlığının bünyesinde yeterince toplanmadığı sürece, insanların mutlu olma, memnun olma sorunları hiçbir zaman bitmeyecektir. Hayatın kendilerine vermiş olduğu yüksek değerdeki sevinçleri; sevgi enerjisinin kendi bünyelerinde odaklaştıramadıkları için, biriktiremedikleri için, hiçbir zaman doğru dürüst tadamayacaklardır. Ve bu yüzden de, bugün insanlığın içine düşmüş olduğu materyal bir sevgi, materyal bir tatmin, materyal bir arayış mütemadiyen devam edecek ve artacaktır. Bugün insanlar sevgisizlik, sevgi açlığı içerisindedirler. Tatmin olmak, mutlu olmak çok kullanılan bir kelimedir. Ve en basit bir hareketle bile mutlu olmanın yolları aranmaktadır. Çünkü gerçekten, mutluluğun ilkelerini insanoğlu kaybetmiştir. Bunun sebebi, bünyelerindeki dirençlerdir.


Mutluluk eşyadan insana yansımaz; insandan eşyaya yansır. Bu, temel bir ilkedir. Mutluluk eşyadan değil, insandan yansır. Yani mutluluk, bir şuur olayıdır. Eşyanın bize vermiş olduğu bir etkinin kazandırdığı bir güç, bir tatmin, bir kudret sahibi olmak olayı değildir. İçsel bir olaydır. İnsanlara bunu yeniden öğretmek, tekrar tekrar anlatmak gerekir. İktidarın en büyüğü, dışarıda olan iktidar değil, içeride olan iktidardır. Ve bu iktidarın en büyük destekleyicisi, taşıyıcısı da sevgi gücüdür, sevgi enerjisidir. Bunu kendi bünyemiz içerisinde biriktirmek, çeşitli mihraklarımızı, çeşitli manevi melekelerimizi harekete geçirmek mecburiyetindeyiz. Bu manevi, yüksek melekelerimizin, yani biraz önce saymaya çalıştığımız ahlaka dayalı, insanlığa dayalı; merhamet gibi, yardımseverlik gibi, şefkat ve adalet gibi melekelerimizin gelişmesi, dışarıdan bize gelen bir etkinin değil, bizim kendi iç varlığımızda meydana gelen bir değişikliğin sonucudur.


Eşya, insana adaleti öğretemez, eşya insana şefkati, yardımseverliği, merhameti öğretemez. Bu bir şuur olayıdır ve bunu ancak biz kendimiz çeşitli tecrübelerle öğreniriz. Tecrübe edinmekten maksat da, işte bu yüksek sevgi enerjsini almaktır. Adı sevgi olan bu enerjiyi almaktır. Mistik tezahürlerin yanı sıra metapsişik birtakım olaylar da meydana gelir. Bu tanrısal çekime tutulduktan sonra, bu evrensel sevgiye yakalandıktan sonra, direnç çok azaldığından, madde üzerindeki hakimiyet artmaktadır. Maddeye olan hakimiyet arttığı zaman da, birtakım metapsişik olaylar meydana gelir: Şifalar, kehanetler, zamanı ve mekanı aşan çeşitli rüyetler gibi. Bunlar için çoğu kere azizlerin tezahürleri, evliyaların kerametleri, tanrısal inayetler tarzında çeşitli ifadeler kullanılmıştır. Bunlar sevgi enerjisinin yüksek düzeydeki tatbikatlarıdır.
________________________________________

EK
________________________________________


"Tüm şifa ve mucizeler içinizden kaynaklanır, onlar adeta sihirli bir biçimde hücresel düzeyinizin özünden gelirler. Sihrin geldiği yer kutsal iç benliğiniz ve yüksek parçanızdır. O, madde yaratabilen ve en büyük sevgi sırlarını bilen parçanızdır. Kısaca, Tanrıdan sizin için bir mucize yaratmasını istemeniz, kendi hücresel yapınızdan bir mucize yaratmasını istemenizdir!"


""Bu sevginin madde üzerindeki gücüdür. Atomun içindeki enerji çorbasını hatırlıyorsunuz değil mi? O çorbanın sevgiye cevap verdiğini söylemiştik, bu durumda sevginin madde üzerindeki gücü sizi şaşırtmamalıdır."


Kryon

________________________________________

EK
________________________________________






SEVGİ İHTİYACI ve SEVGİ NAKLİ


Varlığın bir amacı da , evrende mevcut sevgi gücünü kendi bünyesinden geçirmek ve bunu nakletmektir. Tüm varlıkların vazgeçilmez ihtiyacı olan sevgi enerjisini tezahür ettirmektir.


Sevginin iletişimi, varlıktan varlığa intikali nasıl olur? Sevginin başkasına iletilmemesi, varlığın ıstırap çekmesine sebep olur. İnsan, sevgi iletişimini ve kapsamını artırmaya böylece zorunlu hale gelir. Çünkü ıstıraptan kaçmak, elemden kaçıp hazza doğru gitmek tarzındaki ikili sistem insan otomatizmasında mevcut olduğundan, bu direnç yüzünden de ıstıraba düştüğü için, otomatikman hazza koşmak mecburiyetindedir. O halde ne yapacaktır? Sevgiyi iletmek, sevgi iletişiminde bulunmak, dostane yaşamak, insanca yaşamak mecburiyetindedir.


Bunlar şuurlu yapıldığı müddetçe varlıkta bir yükselme, bir gelişme sebebi olabilir. Yoksa diğer haliyle otomatik bir yaşayıştan ibarettir.


Güncel durumda, insanlar otomatik olarak elemden kaçıp hazza ulaşmak gibi bir sevgi arayışı hali içindedir. Dünyamızı, içinde bulunduğu duruma getiren de işte bu haldir. Bu reel bir durumdur. İnsanlar daima, elemden kaçıp hazza koşmak peşindedir, ama otomatik olarak ve şuursuz bir şekilde. Sevgi intikalinin olmayışı çoğu kez, kibirden, bencillikten, kabalıktan ve anlayışsızlıktan kaynaklanır. Sevgi iletişimi kaba yöntemlerle yapılmaktadır. Yani bencillik, bencilce sevmek, kibirli, gururlu, büyüklük taslayarak sevmek, kendinden daha aşağıda gördüğü insanlara karşı yapmış olduğu, sözüm ona diğerkamca hareketlerle sevgi göstermek, içtenlik taşımasa bile bütün bunlar, yavaş yavaş, insanı gerçek sevgiye alıştıran birer etkendirler. Daha başka ifadeyle, kibir gibi, bencillik gibi, ululanmak gibi nefsani olayların arkasında sevgi intikalinin, sevgi aktarışının olmadığını görüyoruz. Eğer varlık gerçekten direncini azaltmış, sevgi enerjsini kendi bünyesine alabilmiş olsaydı, o enerjinin o bünyede meydana getireceği yüksek seviyeli değişiklikler, onun için mukadder olurdu. Bugün insanların kibir, bencillik, nadanlık, merhametsizlik gibi hor gördüğü, beğenmediği olaylar ortaya çıkmazdı. Eğer çıkıyorsa, bu gene sevgi enerjisinin alınıp, fakat büyük bir direnç gösterilerek bünyede muhafaza edilmesinden doğuyor.



KENDİNİ ve BAŞKASINI SEVMEK:


Kendini sevmek, almak ihtiyacından, sahip olmak, her şeye malik olmak ihtiyacından doğar. Bu, negatif bir yönelmedir ve kainat içerisinde buna, dişil prensibin işleyişi denir. Yani dişil prensibe sahip olan negatif yönde gelişir, hep almak ihtiyacındadır. Bunun diğer bir ismi, kendini sevmektir.Başkasını sevmek, vermek ihtiyacından doğar. Pozitif yönelmedir ve eril prensibin işleyişidir. Dolayısıyla "sevgi ahlakı" kapsamında en az iki türlü sevgi vardır: Bunun bir tanesi diğerkamca sevgidir; pozitif, verici sevgidir. Diğeri de, bencil sevgidir; alıcı sevgidir, almak için sever. Sevgi-rezistans ilişkisinde de üç türlü sevgi vardır:



1- Aldığı kadar vermeyenler: Bunlar bencil, çıkarcı sevgiyi uygularlar. Dirençleri çok fazladır.

2- Aldığı kadar verenler: Bunlar sevgi tacirleridir. Orta dirençli varlıklardır. Ne alırlarsa, onu verirler. Hiçbir şey almazlarsa, hiçbir şey vermezler.

3- Aldığından fazlasını verenler: Bunlar diğerkam sevgiyi yaşarlar. Dirençleri çok azalmış varlıklardır. Aldığından fazlasını verirler. Dirençleri az olduğu için hayatın çeşitli dönemlerinde kendilerinde sevgi enerjisi birikimi artmıştır, üstelik kendileri de üretmektedir. O halde bir alıp, üç verebilirler.


Aile, toplum ve millet olarak yaşayış, insanların, sevgi gücünü çekmeyi ve bunu yansıtmasını öğrenmelerine vesiledir. Sevgi ihtiyacı tatmin edilmez, nakledilmezse dengesizlikler, bunalımlar, stresler doğar. Bu, bütün bir toplumu kapsayabildiği gibi, her ferdi, her aileyi, her grubu da kapsayabilir. Daha ziyade psişik ve nevrotik mahiyette bulunan bir yığın rahatsızlığın temelinde sevgisizlik yatar. Sevgisiz olarak yetişmiş, sevginin nasıl alınıp verileceği öğretilmemiş veya karşısına bu imkan çıkarılmamış varlıklarda, sevgisizlikten doğan birtakım yan arızalar ortaya çıkar. Kendine güvensizlik, aşağılık duygusu, sadistlik, nefret, kendi içine kapanma gibi birtakım problemler ortaya çıkabilir.


Daha aile yuvasındayken sevgi enerjisini almayı, kendi varlığında tutmayı, çoğaltmayı öğreterek, yavaş yavaş çocuğun gelişmesini sağlamalıdır. Önce çıkarcı bir sevgiyi, ondan sonra sevgi tacirliğini öğretmek, daha sonra da diğerkam sevgiyi çocuğa öğretmek lazımdır. Zaten çocukların gelişimi genellikle böyledir.


Varlıklardan bahsederken, sadece insan varlığını değil, hayvan ve bitkileri de kastediyoruz. Hayvanlar ve bitkiler arasında acaba bir iletişim var mıdır? Elbette vardır. Hayvanlar arasında sevgi iletişiminden doğan koruma ve fedakarlık örneklerinin sayısı çoktur. Hayvanların birbirlerine karşı gösterdikleri fedakarlık ve koruma, içgüdü ismiyle anılmış olsa da, esasında büyük bir sevginin A, B, C'sini tezahür ettiriyorlar. Sevginin A, B, C'si içgüdüseldir. Bunu sadece hayvanlara atfedemeyiz. Çünkü insanların da çoğunun sevgisinin başlangıcı içgüdüseldir. Bazen anne-evlat arasındaki sevgilerin büyük bir kısmında bu içgüdüsel sevgi dahi tezahür etmeyebiliyor. Yavrusunu öldüren, yavrusunu satan, bir cami avlusuna bırakıp giden anne yok mudur? Bir güvercinin yapmayacağı şeyi insan yapabiliyor. Hiçbir kuş, yavrusunu yuvadan aşağı atmaz; ta ki, uçma zamanı gelinceye kadar. Bu da zaten atmak değil, onu uçmaya alıştırmak içindir, ilk harekettir. Leylek yavrusunu yuvasından atar, ama uçması için.


Bitkiler arasında acaba durum nedir? Bitkiler birbirini severler mi? Bitkiler bitki olmayan canlıları severler mi? Severler. Özellikle bitkiler daha da hassastırlar. Çünkü "Bitkilerin Gizli Yaşamı" isimli kitapta ifade edildiği gibi ve bugün de hala büyük çalışmalar halinde sürdürülen, bitkiler arasında "Baxter Etkisi" olarak bilinen mükemmel bir telepatik alışveriş mevcuttur. Yani birbirlerinden hoşlanan-hoşlanmayan bitkiler, bitkilerin hayvanlara karşı tezahürleri, bitkilerin insanlara karşı tezahürleri bilinen hususlardır.


Demek ki, sevgi evrenseldir, her yerdedir, her bünyenin içerisindedir. Atomun da, insanın da içerisindedir; bütün kainatı sarmıştır. Bu genel çekim, yani tanrılık cezbe her yerde mevcuttur. Her şeyi kendi kudretli eli içerisinde tutan bu güç, sevgi ismini verdiğimiz güçtür. Yoksa kavram olarak düşündüğümüz sevgi değildir. İnsanlardaki doğa, hayvan ve bitki sevgisinin asıl sebeplerinden biri şudur: Bitkiyi bitkiye, bitkiyi hayvana, hayvanı hayvana, hayvanı doğaya ve bütün bunlarla beraber daha şuurlu olan insana bağlayan bir bağ olması lazımdır. Bu sadece görgül bir mesele, yani görmekten dolayı, duyularla hissetmekten gelen bir birleşme, bir tabii kaynaşma değildir. Bu, her varlığı kendi içinden saran bir güçtür. Doğa, bitki, hayvan ve insan ancak birbirlerini içten sararak yakalayabilirler.


İnsanlardaki bitki, hayvan ve doğa sevgisinin sebebi, bitki ve hayvanların sevgi enerjisini çok daha az resiztansla almalarıdır. Onlar kesinlikle herhangi bir rezistansa sahip değiller. Dolayısıyla bizim onlara verdiğimiz sevgi, onlar tarafından çoğunlukla aynen kabul edilmektedir. Ve böylece onlardan bize saf bir sevgi aksetmektedir. Ama bu insanlar arasında mümkün olmuyor. Çünkü insanlarda direnç var; bitki ve hayvanlarda ise yoktur. Neyse odurlar. Alıyor ve veriyorlar. Dolayısıyla insanların bugün bitki ve hayvan beslemeye karşı, doğaya karşı maydana gelen sevgi artışının sebebi, bitki ve hayvanların sevgi enerjisini çok daha az rezistansla almaları ve vermeleridir.


Gerçekten insanlar insanlara sevgi vermiyor. İnsan hep menfaatle alakalı olmak üzere, belki de sürekli negatif tepkiler alıyor. Nefretler alıyor; zıt çekimler içerisinde bunalıyor. Ama ne hayvan, ne de bitki insandan nefret etmiyor. Hayvan ve bitki sevgisinin çok yayılmış vaziyette olmasının sebebi bize göre işte budur. Tek başına kedisi ile, köpeği ile, bitkileri yaşayan yüzlerce, binlerce insan bunun kanıtıdır.





Ergun Arıkdal
17-18 Mayıs 1989, "Sevgi Düşüncesi Semineri", Eskişehir Anadolu Üniversitesi

ahuela

#2
sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm,korktum. Ağladım.Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.Karanlığı gördüm,korktum.Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...Ağladım.Yaşamayı öğrendim.Doğumun,hayatın bitmeye başladığı an olduğunu,aradaki bölümün,ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.Zamanı öğrendim.Yarıştım onunla... Zamanla yarışılmayacağını,zamanla barışılacağını,zamanla öğrendim.İnsanı öğrendim.Sonra insanların iyiler ve kötüler olduğunu...Sonrada her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğu öğrendim.Sevmeyi öğrendim.Sonra güvenmeyi...Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,sevginin,güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.Evreni öğrendim.Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatmak gerektiğini öğrendim.Ekmeği öğrendim.Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.Düşünmeyi öğrendim.Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.Ve nihayet sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.Namusun önemini öğrendim evde...Sonra gerçek namusun,günah elinin altındayken,günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.Gerçeği öğrendim birgün...Ve gerçeğin acı olduğunu... Sonra kararında acının,yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.Her canlının ölümü tadacağını,ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya...
Kalp durur......
Akıl unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur... MEVLANA
 

ahuela

#3
Evet okumuştum Sevgili Tiversonus;teşekkür ederim.
 

Tiversonus

#4
Ben de sileyim diye sormayı düşünüyordum...Ve aslında eleştirilerim olan bir yazı. başlık için ben de teşekür ederim.

ahuela

#5
Bu herkese açılan bir başlık, öğrenmem gereken çok şeyler var:))))
 

ahuela

#6
Yusuf" yazdı Züleyha,sayfanın ortasına.Hala hitaptaydı kalemi,bir satır ileri geçemedi.

Bir satır ileri geçsem hitaptan,dedi,yanacağım.Ses verdi içinden bir ses:"Yan o zaman,yan o zaman!"

Züleyha devam etti:

"Ah benim Yusuf'um,ah benim,ah/senim,dedi,başka bir şey diyemedi."

Züleyha Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca "Yusuf "diye başladı,"Yusuf " diye bitirdi.Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok.Ve Züleyha'nın lügatinde "Yusuf"tan öte sözcük yok.

"Yusuf,dedi,kelamım artık sende hükümsüz.Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme.Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var,ah ki dünya onun üzerinde durur,gökkubbe onun hararetiyle döner.."
Züleyha'nın gülümsemesi

"Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyha'ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha'nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha'nın yüzüne bakmaya başladı meczub, "Züleyha..." dedi, "sevindir beni!" Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczub oralı bile olmadı.
"Züleyha..." dedi, "Sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem."
Züleyha bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi.(...)

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısır'ın lisanına "sadaka vermek" anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha'nın gülümsemesi."

 

ahuela

#7
Yusuf'un Güzelliği


Güzeldi Yusuf. O kadar ki, adı Mah-ı Ken'an'dı. Yani Ken'an'ın dolunayı.


Güzeldi Yusuf. O kadar ki, o geçerken kentinin gecesinde kentinin sokaklarından, evlerinin sahibi olan kadınlar duvara vuran ışığın şavkımasından, Yusuf geçiyor, diye fısıldarlar da sevinçle birbirlerine, kandillerini söndürürlerdi. Işık gökten yere değil o geçerken, yerden göğe ağardı.


Güzeldi Yusuf. O kadar ki, her güzellik gibi onun da güzelliğinin olduğu yerde kıskançlık ve muhabbet bir arada yaşardı. Ve her güzellik gibi Yusuf'un güzelliğinin de kendisine zararı vardı. Ama sadece ilk anda, çünkü Yusuf dar zamanlar için değil geniş zamanlar ve uzun yollar için yaratılmıştı.


Güzeldi Yusuf, o kadar güzeldi ki Yusuf'u hiç görmemiş bir yazıcı onun güzelliğini anlatmaya gelince sıra, sadece susardı ve onun güzelliğini ancak özetleyebilirdi. Çünkü güzelliğinin özeti yazıcının sözcüklerinden çok okuyucunun muhayyilesi demekti. Sözcük sınırlı muhayyile ise sınırsızlıktı.


Öyleyse Yusuf'un güzelliği sözcüklerle sınırlı değil ancak hayalin ufukları ile sınırsızdı.


Öykü: Bedevinin Yusuf'a Bir Ayna Armağan Etmesi




Bir gün Yusuf'un güzellik şöhretini duyan bir bedevi, çöller aşıp seraplara kanmadan, vahalara duraklayıp en fazla, hiç yolundan sapmadan. Yusuf'u görmek için Ken'an iline varmıştı.

Yanına vardığı zaman, Yusuf, o güzellik güneşi, çocukça bir sevinçle gülümsedi. Ve dedi: De bakalım ey bedevi, bunca yolu aştın ve geldin. Bir yükün olmalı. Sözün hazinesinden ya da mera denizinden ne getirdin bana?


Yoksul bedevi gülümsedi.

Dedi: Yusuf, ey Ken'an'a doğan dolunay! Ey varlıklara sebep olandan nişane olan! Gülümsedin. İçim aydınlandı. Baktın ve konuştun ya benimle artık yitmem, eskimem. Lakin güzelliğin denizinde yekta inci iken sen, benim gibi yoksul bir bedevi sana ne verilebilir ki? Sende olmayan bende, ne olabilir ki?


Böyle diyerek bedevi, sırtındaki devetüyü heybeden bir ayna çıkardı usulca. Küçük, yuvarlak bir el aynası, kıymetsiz bir şey.


Sana, dedi en uygun armağan bir ayna olabilir yine de.

Bir ayna k ona baktığında kendi güzelliğini göresin.

Ve nasıl yansıyorsa senin güzelliğin şu aynaya, nasıl sen olmasan bir büyük boşluktan başka bir şey düşmeyecekse şu aynaya.

İşte öylece bilesin ki o en parlak ışığın yansımasından başka bir şey değildir senin de güzelliğin.


Sen suretsin O asıl. Sen fersin O mana.

Sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt.

Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık


Böyle söyleyip de geldiği uzun yolları aşmak üzere geri dönerken bedevi, Yusuf baktı elindeki aynaya. Ve bildim, dedi. Her şey O'ndan, sen de O'ndan, ben de O'ndan! Bunu söylemek istiyorsun. Ve ben bunu biliyorum.

 

Tiversonus

#8
Sevgili ahuela, esas öğrenmemiz gerek bizlerin-forum eski üyelerinin, sizin temel fikirlerinizin neler olduğu ile ilgili... Örneğin en çok etkilendiğiniz kitap hangisi, ritüel yapar mısınız? Bakınız geçen gün Sevgili Alemtac,  size 3 kaynak önerdi, şimdi şunu merak ediyorum; bu kaynaklardan okuduğunuz yerlerden sorularınız nelerdir  ve elimden geldiği kadar yardımcı olayım ya da olalım ancak bu kaynaklar okunmadan vereceğimiz her olası cevap, sizin daha fazla soru sormanıza  yol açacaktır ve hatta kafanızın karışmanıza. İşte dışarıdan ancak bilgi verilebilinir, kişi kendini tanıma süreci olarak, öz-keşiflerini kendisi yapacaktır.

Lütfen okuduğunuz bölümler ile soru sorarsanız -biz bunları yutmuş değiliz ancak- fikrimi en azından ben söylerim. Elbette Alemtac hanım gibi olmak istediğinizi belirterek, sevgili Alemtac'ın önerilerini de kayda değer bulduğunuzu düşünüyorum.

Ve sevgili Laura'nın güzel bir açıklaması olur; kendine gelen bir hippi gence; "benden 25-30 yıllık deneyimimi bir on dakika da özetleme mi istiyorsunuz, özetleyeyim: Evren'de beleş yemek yok, eğer olduğunu söyleyen var ise, s,z, yemeği düşünüyordur. Bir söz vardır, yeterince bilgin yok ise ejderhalara kepçaplı yemek olursun"...İşte sevgili Laura'dan müthiş değerli bir cevap. Ve bence siz kendiniz için çabayı ancak kendiniz yapabilirsiniz.

Şunu düşünün; kendini bilgisiz hisseden bir insanın, kendi sorularının az olması mı çok olması mı çok daha önemlidir, yani soru sorabilmek için de bilgi sahibi olmak gerekir. Ve uygun sorular, varsayımsız cevaplara hazır olmayı, açık fikirli olmayı gerektirir. Uygun sorular için temeliniz hakkında en içtenlikle bir bilgim yok ve burada yazdıklarınızdan bazen 18 yaşında bazen de 38 yaşında hissediyorum sizi. Örneğin ben ritüel yapmam, yapan aile üyelerim var, örneğin siz yapar mısınız?

Çok daha önemli konu işte bu "ezoterik" öğretilerde bilginin aktarılışı ile ilgili "kuş dilini" öğrenmeniz gerekir. şimdi bizim yaptığımız ve sizin yapmaya çalıştığınız bundan tamamen uzak bir konu.

Ve ben öneriyorum:  Gudjieff ile başlayın o ekolün 4. yol öğretisi ile ve sonra Ra Bilgileri ve Pleiades Öğretileri ve Kasyopya Celseleri, ve açıkça söylüyorum bu dört temel eserden sorularınız dışında size cevap vermeyeceğim:)) Ve neden diye sormayın sadece neden cevabının içinde size cevap verdiğim takdirde sizi zora sokacak cevap var bu  neden sorusunun muhtemel sorulması durumunda...Ve evet dürüstçe, saatlerce zaman ayırmaya hazırım elbette bu site sınırları içinde olacaktır. Ve size açık emek teklifim bu, malum ben özel mesajlaştığım 4 kişiye araba çarptığından artık oradan kimse ile konuşmama kararını uygulama kararındayım:))

Tiversonus

#9
Ve başladığınız her eserde geldiğiniz bölümü tartışabiliriz, yani basamak basamak, bu ben biliyorum demek değil, benim fikrim bu demek şeklinde olacaktır ve elbette siz bunu olduğu gibi kabul ederseniz bu sizin seçiminiz olacaktır. Dürüstçe Ruhsal gelişimin esas yolu adım adım çıkmaktır. İnanın Ruh hastanelerinde nice insanlar yatıyor, bunu Pleiades Öğretilerinde dün okuyunca şaşırdım, yani bu Pleiades Öğretilerinde geçtiğinin bile farkında olmadığımı keşfetmem ile ilgili. Halbuki ben o kitabı cümle cümle bir okuyup, on düşünen bir yapıda olduğum halde, kendime bunu görmediğime, farkına varmadığıma şaşırdım.

Tiversonus

#10
Ve esas olayda şu aslında: Bir konuda bilginiz ve deneyiminiz var ise, yardıma ihtiyacınız azalmıştır, belki yardım istemek anlamsızdır. Ancak bir konuda bilginiz ve deneyiminiz yok ise; bırakın o bilgisi ve deneyimi olanların "uygun göreceği" yolu ya da sırayı izleyin...Basit "Dr. Hause" mantığı değil mi?

ahuela

#11
''Lütfen okuduğunuz bölümler ile soru sorarsanız -biz bunları yutmuş değiliz ancak- fikrimi en azından ben söylerim.'' Böyle söylenince ; doğrusu içerledim.
Yaşıma gelince evet bunu çok söyleyen oldu ,reelden bile. Bazen çocuk , bazen yaşlı. Geçen gün düşündüm ,acaba minik bir çocukken öldüm mü, sonrada yaşlıyken mi öldüm ...
4 kişiye araba mı çarptı ? Üzüldüm..Fakat bunu bilerek ,günlüğümdeki yazımdan doalyı bana neden özelden mesaj attınız ?Haliyle sorularım da geldi , belki toplum içine çıkmak korkusu bendeki:))) Korkuların bitmesi gerek , fakat bunu yaşayarak  öğreneceğim sanırım.Alemtac abla , bana geçen bir söz söyledi , anlamıyorum.Farklı bir şekilde anlıyorum . Olmuyor da olmuyor..Yaşadım ondan sonra anladım , aaa bunu demek istemiş.:)))) Evet mutluydum:)))
Bir de şunu belirtiyim , Housei izliyorum , onu anlamak için tıbbi terimler sözlüğüne bakıyorum:))) sözleri kaydedip.Normalde kitapları yazarak okurum , fakat netteki tüm bilgileri de sanırım yazarak okumam lazım. Pc başında çok durmamaya özen gösteriyorum ,deftere  yazarsam daha iyi oalcak ...Bazen bende atlıyor olabilirim de. Msnde yazılanı görmediğim gibi:))) Sizin  de farkına varmadığınız gibi sanırım:))) Birde doktor olmak isteği vardıya bende tümör bilimi diye kitap aldım , ama anlamam inanın zordu , tabi bunu kaç yılda öğreniyorlar değilmi:))) Bende bir çocuk gibi hadi öğreniyim hemen diyorum , çok özür dilerim.
.İlk baştan dediğim gibi , ben çok yazamıyorum . Alemtac ablaya açıldım biraz.Sonra günlük yazmaya başladım.
Aslında bu olayı ben günlükte yazacaktım , fakat burda yazmam gerekti sanırm :)) Günlüğüme de bununla ilgili bir hikaye kendi yazdığım yani onu yazarım :))) Ve ben bunu geçen farkettim, bu siteye girdikten sonra:)))
Şimdi birisi benim dış görünüşümle dalga geçiyordu.Birgün çok ağlattı.Sonra da başına kaç kez trafik kazası geldi, ailesine de.Kaç kez mahkemelik oldu , birileri diyordu dikkat et ,bişiler var , yok diyordu sonunda bir kaza daha geçirdi ve şoka girmişti .Sonra ona bunlar oldu diye çok üzüldüm ve sonra bir daha olmadı .Bilemiyorum beni ağlattığından dolayı yalnız bırakmayan varlıklar mı bunu yaptı ?demeye başladım.
Sizin de o kişilerin araba çarpması , ben ağlatmadım sizi , ki sorularım oldu. tamam tamam neden diye demeyeceğim . Bugün kü başıma gelenden sonra , buraya öncedne yazacaktım bir yakınımı hastaneye götürmek zorunda kaldım ve elimi kapıya sıkıştırdım ,çizildi.:((