Ölüm ve Varoluş Üzerine Fikirler/Bilgiler

Başlatan Mordevrim, 05 Nisan 2009, 06:32:33

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mordevrim

sonsuz:
Sevgili Cem, geçtiğimiz ay babasını kaybeden bir arkadaşım bana, \"Acaba orada yalnız mıdır? Yalnız olmadığını duymak istiyorum,\" demişti. Ölüm, yaşamla içiçe bir durum ve bir yakınımızı kaybetmek hepimizi etkiliyor. Bunda tabii sonrasında ne olduğunu pek bilmememiz de etken. Spiritüel bilgilerde ölümle ilgili çeşitli yaşanacağı söylenenler mevcut, ama onlarda da tutarsızlıklar var. Bu yüzden seninle bu sayımız için \"ölüm\"ü konuşalım istedim. Hem bana babasını soran arkadaşım hem de tüm okurlarımız için. İlk önce şununla başlamak istiyorum: Ölüm nedir?


cemsen:
Bilmiyorum.

sonsuz:
Hahahahahaha


cemsen:
Ama gerçekten bilmiyorum. Sen biliyor musun?

sonsuz:
E güzel. Bir röportajımızın sonuna daha geldik o zaman... (Gerçekten bilmiyor musun?)


cemsen:
Gerçekten bilmiyorum Hasan. Yani bana anlatılanlar var, varsayımlarım var ama gerçekten bilmiyorum. Henüz ölmedim çünkü. Fakat çalışmaların bir yerinde ölüm deneyimi yaşarsam belki o zaman yanıt verebilirim.

sonsuz:
Peki \"Thumos\" kitabında yazdıkların? \"Thumos\"un ölümsüz olmadan önce yaşadığı ölüm deneyimi? Onlar fantazi miydi?


cemsen:
Hayır. Fantezi değildi. Bu bilgiler bana aktarılan bilgilerin ışığında yazıldı. Yani hiçbiri benim ortaya attığım şeyler değil. Ustalardan gelen bilgiler. İkinci kitapta daha derin açıklamalarda bulunacağım. Elbette bana konulan sınırlar çerçevesinde.
Ben zor inanan bir insanım. Gerçekten çok şüpheci bir kafam var. Buna karşın sana çok net inandığım bir şeyi söyleyebilirim. Öte dünya var. Tanrı var. Ölüm zor konudur. Boşuna dememiş taocular yaşayanlar yaşayanların işleriyle ölenler ölenlerin işleriyle ilgilensinler diye.

sonsuz:
Bu ölüm meselesi tıkadı beni; ne yalan söyleyim.


cemsen:
Eee, normal değil mi? Peki aslında sen bana diğer bilgi kaynaklarının ölümle ilgili ne anlattıklarını söylesene. Ne diyorlar ölüm konusunda?

sonsuz:
Bir şey diyemiyor kimse aslında. Sağdan soldan okuduklarımızın dışında kimsenin bir yanıtı yok adam gibi.


cemsen:
Peki gel ben sana söyleyim bir şeyler ölümle ilgili. İçindeki sıkıntı geçsin biraz. Ama bunları kayıt dışı yapalım.

sonsuz:
Benim hissettiğim şeyler var, güzel olduğuna dair...


cemsen:
Ne hissediyorsun?

sonsuz:
Korkacak bir şey değil.


cemsen:
Yaşama güzel diyebileceğin kadar güzel ölüm de...

sonsuz:
Yaşam çok güzel. Biz sıkıyoruz biraz.


cemsen:
Tıpkı yaşamda olduğu gibi ölümde de evrim var Hasan. Ölümün nasıl olduğu senin Xing\'in ile yani kalbin ile yakından ilgili. Eğer kalp huzurlu ise ölüm de öyle. Buna doğal ölüm diyor ustalar. Yani öldürmemiş, ortalama huzurlu bir insanın ölümü.
Ama korkanların, kaza ile ölenlerin, amaçsızların ve arzulayanların ölümü de var. Her biri farklı etkilere sahip. En güçlüsü elbette ustaların ölümü.

sonsuz:
Adam iyi birisi ama kazayla öldü diyelim?


cemsen:
Kötü bir şey olmayabilir. Yani bir aç ruha dönüşmesi gerekmez. Genellikle amaçsızlar aç ruha dönüşüyor. Dünyaya bağlanıp kalıyorlar.

sonsuz:
...ya da intihar etti?


cemsen:
İntihar bazen bu hayatta çekilen acının bitmesinin sonucu olarak yaşanan bir özgürleşme hali olabiliyor. Elbette her intihar durumunda değil.

sonsuz:
Reenkarnasyona ne diyorlar peki?


cemsen:
Reenkarnasyon var. Ama yaygın kanıya göre anlatılandan biraz daha farklı.

sonsuz:
Nasıl bir şey peki?


cemsen:
Daha önceden anlatmıştım sanırım. Bireysel bir parçan varolmasına karşın asıl büyük parça ait olduğun toplam bilinçten geliyor.  Deneyimler de öyle.  Ama her bilinç tanrıya doğru evrimleşmeye çalışıyor.

sonsuz:
Mesela senin kitabın Thumos'ta, Thumos ailesine gidiyordu. Süper bir yere. Ben şunu düşünüyorum: öldüğümde annem babam annenem babaannem... artık tanıdık kim varsa onları tekrar göreceğim.


cemsen:
Evet. O nedenle bu yaşamda onları onurlandır ki sana destek olsunlar.

sonsuz:
Küserler mi yoksa?


cemsen:
Biraz fazlasını bile yapabilirler sanırım. Feng Shui\'nin asıl amacı ne sanıyorsun ki sen? İki tane vazo, bir tane ayna koymak mı? Doğru feng shui ile adam bile öldürebilirsin.

sonsuz:
Dur bakalım! Esas röportaj bu işte! Bunu yapacaktık. Ama kayıt dışı dedin?


cemsen:
Pekala bunları kullan; ama aynen konuştuğumuz gibi kullan. Biraz ciddiyetten uzak durabilir ama ne yapalım...

sonsuz:
O zaman ben hemen şu Feng Shui konusunu sorayım yahu, kafam karıştı. Nasıl adam öldürmek? Biz bambaşka biliyoruz bu Feng Shui\'yi. Biraz açar mısın?


cemsen:
Feng Shui gerçek kullanım alanı olarak Yin dünya ile Yang dünya arasındaki dengeyi kurmak için kullanılan bir disiplin. Bu disiplin aslında yalnızca Çin\'e özgü değil, dünyanın hemen her yerinde var. En bilenen örneği ise bizim topraklarımızda olduğu için Nekropolis ve Akropolis örneğidir. Eski Yunan\'da Nekropolis, ölülerin şehri, Akropolis ise yaşayanların şehridir ve bu iki şehir arasında bir denge kurulması gerekmektedir. Dolayısıyla Feng Shui ustası, Yin dünyaya ulaşabilen bir insandır. Bu dünyada varolan her şey Yin dünyanın bir izdüşümüdür Hasan. O nedenle Yin dünya ile çalışan bir Feng Shui ustası belli bir uygulama yaptığında bu uygulama bir insanın ölümüne ya da bir ailenin mahvına bile neden olabilir.

sonsuz:
Peki pusulalar ya da köşeler ile yapılan çalışmalara ne diyorsun? Çeşitli semboller yerleştirmeye, böylece yaşamını etkilemeye? Bu senin söylediğin biraz aşmış bir uygulama sanki. Benim gibi Türk vatandaşlarının Feng Shui uygulama çabaları tatlı hayaller mi oluyor bu durumda? Çünkü işe yaradığını düşünüyorum şahsen ben.


cemsen:
Belli bir düzeye kadar işe yarıyor; ama tam güçle çalışmıyor. Bak sana ilginç bir deneyimimi anlatayım. Uzakdoğu'ya yaptığım gezilerden bir tanesinde turizm şirketi sahibi bir arkadaşımın işleri çok kötü gidiyordu. Ona feng shui yaptırmasını önerdim. Fakat oradaki feng shui ustaları çok para istediği için yaptıramadı. Bunun üzerine, \"Ben bir feng Shui ustası değilim ama belli bir düzeyde biliyorum; dilersen senin için bir düzenleme yapayım,\" dedim. O da bundan memnun olacağını söyledi. Bunun üzerine diğer turizm şirketlerinin de bulunduğu bir merkezde yalnızca onun şirketine feng shui uyguladım. Bazı değişiklikler yaptık, koruyucu ruhları yerleştirdik vs.
Ben düzenlememi bitirdikten yarım saat sonra arkadaşım beni telefonla aradı ve akşam yemeğe çıkmamızı teklif etti. Yemekte bana, çalışmalarımı bitirdikten yarım saat sonra aylardır bir türlü almayı başaramadığı işi aldığını söyledi. Daha sonraki aylarda işleri o kadar iyi bir hale geldi ki sonunda bulunduğu ülkenin en prestijli iş merkezine taşındı. Hatta bir süre sonra uzakdoğuya turist görüten hemen her kurum arkadaşımla çalışmaya başladı. Fakat aynı düzenlemeyi buradaki bir iş yerine uyguladığımda bu derece güçlü sonuçlar almadım. Evet yine bir takım iyileşmeler oldu ama bu derece güçlü değildi. Bunun nedeni uzakdoğuda Feng Shui gerçeğinin artık yerleşmiş olması ve bir anlamda oradaki Yin dünyanın benim yaptığım düzenlemelere hemen   tepki vermesiydi. Ama elbette ben çok iyi bir Feng Shui ustası olsam burada da bir takım önemli şeyler başarabilirdim.

sonsuz:
Hmm aslında biraz da evin ya da işyerinin konumuna göre de etki ediyor Feng Shui sanırım. Neyse biz esas konumuza dönelim o zaman. Ölüm ve öte dünyayı tartışıyorduk. Reenkarnasyon konusunu çok hızlı geçtik, şimdi biraz daha açabilir misin? Nedir bu geldim gittim, ben oydum ben buydum hikayesi. Aslı astarı var mı? Yoksa birileri uyduruyor mu? Ayrıca reenkarnasyon varsa, cennet cehennem ne oluyor?


cemsen:
Hasan biliyorsun ben pek bu konuya girmek istemiyorum ama seni de kıramıyorum. Dolayısıyla haydi biraz konuşalım bakalım. Bu arada ben bu konuda kendi derslerim dahil ilk defa bu kadar şey anlatacağım sanırım. Yine de bazı şeyleri anlatamayacağım affına sığınarak. Ama bir gün yeterli sayıda öğrencim belli düzeye ulaştığında bunları da konuşacağız. Bütün bunları anlatmaya başlamadan önce dilersen biraz evrenin durumundan bahsedelim. Bunları daha ayrıntılı olarak şu anda yazmaya başladığım 2. Kitabımda anlatacağım ama biraz anlatmakta sakınca olmaz sanırım.
Hasan, bir yin dünya bir de yang dünya var biraz önce de söylediğim gibi. Her şeyin yaratıldığı dünya yin dünya. Yani örneğin, Einstein izafiyet teorisini bulduğunda aslında bu teoriyi o bulmadı. O kendi olağanüstü yetenekleri sayesinde yin dünyadaki bu bilgiyi kullandı. Bizim dünyamızdaki her tür teknoloji, bilimsel gelişme, felsefe yin dünyadan geliyor. Bizler hazır olduğumuzda bu bilgi bizlere ulaşıyor. Yin dünya, yang dünyayı kendi seviyesine ulaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle bir gün bu dünyanın ölümsüzlerle dolu olacağına inanıyorum. Elbette bu zamana kadar başka bir takım güçlere yenilmezsek.

Neyse konu karmaşık olduğu için biraz farklı konuları anlatıp ardından reenkarnasyona girmek istiyorum izninle. Bu sayede daha kolay anlaşılacaktır konu. Umarım senin için bu yöntemi izlemenin bir sakıncası yoktur?

Bu dünyadaki her şey 5 Elemente ve yin ile yang\'a göre düzenlenir. Örneğin bir zamanlar dünyada, metal elementindeki bir dengesizlik bitkilerin anormal büyümelerine neden olmuştu. Bunun nedeni zayıflayan metalin, ağaç elementini kontrol edememesiydi. Su elementi, Ağaç elementini besleyerek bitkilerin anormal büyümelerine ve bunun sonucunda da dinozorlarların yaratılmalarına neden omuştu.
Elbette bu oluşumun ardından başka şeyler de vardı ama bu da burada konuşmak istemediğim bir konu. Dünyada ya da Yang boyutta ne zaman bir felaket olsa Yin dünya devreye girerek bir kahraman yaratır ve bu kahramanın dünyaya yeniden düzen getirmesini sağlar. Aynı şey bu dönemde de yaşandı ve sonunda, insan türü yin dünyanın doğal bir izdüşümü olarak bu dünyada varlık göstermeye başladı. Beş elementin bu güçlü etkisi her zaman bu boyutun üzerinde hakim olacak. Bu arada geçen sayılarımızda 5 Element ile ilgili olarak yazdığım yazıyı bu aşamada okuyucularımız yeniden okuyabilirler.

İnsanın ruhu, bir tür zihin bedeni ve fiziksel bedeni vardır. Bu bedenleri bir arada tutan şey ise \"De\" ya da \"Te\" olarak adlandırılan ve genellikle \"Erdem\" olarak tercüme edilen şeydir. \"De\", 5 element sistemindeki \"Toprak\" elementine karşılık gelir ve tıpkı toprağın birleştirici gücü gibi \"De\" de bizim varlığımızı bir arada tutar. De arttıkça varlığımız daha da güçlenir. Enerjimiz artar, uzun bir yaşamımız olur ve en önemlisi de öldükten sonra bilincimizi korumayı başarabiliriz.

sonsuz:
Bir dakika bir dakika, karışıyor biraz. Oralara geçmeden önce Yin dünya, Yang dünya nedir? Kısaca farkı söyler misin?


cemsen:
Yin dünya her şeyin ilk olarak oluştuğu boyuttur. Burası bizim bildiğimiz anlamda ölümsüzlerin ve ölümsüzlerin de üzerindeki bir takım varlıkların sonsuzlukta varoldukları bir boyuttur. Yaratılan bir varlık ya da herhangi bir şey ilk olarak Yin boyutta yaratılır ve ardından bir tür izdüşüm olarak Yang boyutta yani yaşadığımız bu gerçeklikte fiziksel olarak bedenlenir.

sonsuz:
Manevi dünya yani değil mi?


cemsen:
Manevi dünya diyebiliriz evet. Dinler de buradan gelir. Örneğin Din kelimesinin çince karşılığı \"Ataların Öğretisi\"dir. Ancak ata için iki kelime kullanılar: Bir tanesi bizim maddi atalarımız bir tanesi de Yin boyuttaki ilk atalarımız. Yani Din, ilk atalarımızın öğretileridir. Konunun biraz karışık ve zorlu olduğunu biliyorum. O nedenle umarım çok akıl karıştırmıyorumdur.

sonsuz:
Valla biraz karışmadı desem yalan olur. Ama kaldığımız yerden devam edelim çünkü dallandıkça dallanır bu kısım. En son ödükten sonra bilincimizi korumayı başarbiliriz demiştin. Reenkarnasyon bir nevi bilinç transferi mi?


cemsen:
Evet ve hayır. Bunu anlamak için önce De yani erdem kavramına şöyle bir bakalım. Erdem, son derece önemli bir yapıştırıcı ya da birleştirici unsurdur demiştim. Erdem arttıkça ona bağlı olarak insanın enerjisi ve bilinci de artıyor ve güçleniyor. Fakat erdemin dereceleri var. En alt seviyede erdem, birilerine yardım etmek anlamında. Çalmamak, öldürmemek, yalan söylememek vs vs. En üst düzeyde erdem ise insanları Tao\'nun yoluna yönlendirmektedir. Tao kelimesine takılma lütfen. Tao derken bir tek doğru bu anlamında bir kelime kullanmıyorum. Başka adlarla da adlandırabiliriz bunu. Temelde anlatmaya çalıştığım şey, herşeyi oluşturan yüce güce yönlenmek. İnsanları, doğru çalışmalar aracılığıyla uyandırdığımızda, onların kalplerindeki acıyı dindirdiğimizde, onlara umut verdiğimizde, gerçeğe ulaştıran yolda yürümelerini sağladığımızda, istesek de istemesek de büyük bir De geliştirmeye başlarız. Ancak onları yanlış yollara yönlendirdiğimizde, içlerindeki karanlığı büyüttüğümüzde ise De\'miz azalır. Bu nedenle zaman zaman yanlış çalışmalara belki biraz saldırgan bir şekilde karşı çıkıyor ve sanki çok katı ve sinirli bir insanmışım gibi bir izlenim yaratıyorum. Aslında bütün bunların ardında insanlara duyduğum sevgi var. Onların yanlış yerlere yönlendirildiklerini gördüğümde çok üzülüyorum. Neyse yine konumuza dönelim. Eğer yeterince De\'miz varsa bu durumuda öldüğümüzde fiziksel bedenimiz ve enerjimiz alt boyutlara çekilirken ruhumuz Yin boyuta doğru çekilmeye başlar. Orta Yin boyut dediğimiz yere ulaştığımızda De\'mizin gücüne bağlı olarak, bu yaşamımıza ait olan bilgileri yitirmeye başlarız. Bir bilinç vardır ama yetersizdir. Fakat yine de De\'miz bizi bir arada tutar ve reenkarnasyyona sürükler. Yani, öğrenim sürecini devam ettirmek için yeniden geliriz dünyaya. Fakat, geçmiş yaşamlarımıza ait anılarımız silinip gider. Eğer çok güçlü bir De\'miz varsa, bu durumda bilincimiz ölümden sonra kaybolmaz. Fakat eğitimimiz tamamlanmamışsa yeniden bu boyuta çekiliriz. Bu boyuta doğduğumuzda geçmiş De\'mizin gücüne bağlı olarak hayatımız biçimlenir. En güçlü De\'ye sahip olan insanlar genelllikle ailelerinden oldukça farklı çocuklar olarak gelirler bu dünyaya. Bu insanların geçmiş yaşamlarını hatırlama ve bilinçlerini koruma potansiyelleri çok güçlüdür. Zamanla eğer doğru çalışmaları uygularlarsa bütün bilgilerini bir tür sezgi gibi anımsamaya başlarlar.

Bir de De\'si zayıf olan insanlar vardır. Bu insanlar öldükten sonra kendilerini korku dolu bir boyutta bulurlar. Ruhları o kadar zayıftır ki basit bir rüzgarın esmesi bile onlara parçalanma duygusunu andırır bir korku ve acı verir. Bu varlıklar, üst dünyalardan onları kurtarmaya gelen varlıkları bile dinleyemeyecek kadar \"BÜYÜK BİR UNUTMAYA\" çekilirler. Ve ne yazık ki reenkarnasyonları mümkün olmaz ve yokolup giderler.

sonsuz:
Yok olup gitmek mi? Nasıl yani?


cemsen:
Bildiğin anlamda yokolup gitmek Hasan. Ölürler. Bu ölümün ölümüdür.

sonsuz:
Örnek verebilir misin bu insan tipine? Dünyada nasıl görürüz onları?


cemsen:
Bu insanların en büyük özellikleri büyük unutma dediğimiz şeye çekilmiş olmalarıdır.
Negatif duyguları çok baskındır. Nefret, kıskançlık, açgözlülük gibi duyguları çok baskın hissederler. Hepsinden önemlisi de korkuyu. Bu insanlar aydınlanma çağrısını duyamazlar. Ruhsal gelişim için kalplerini açma potansiyelleri yoktur. Ölüm süreci başladığında da kendilerini amaçsız ve en önemlisi bilgisiz, cahil bir durumda bulurlar. Ama merak etme sakın. Ruhsal bir disiplinle ilgilenmeyen bir insan bu durumda değildir. Bir yanlış anlaşılma olmasın. Yine de her insanın özü aslında daha yüksek bir boyuta ilerleyecek bir tür ışığa sahiptir. Varolan tüm bilgi ışıkta gizlidir. İlk kaynak ışıktır. Bizim özgün DNAlarımız da ışıktır. Bu tür insanların ışığı iyice karartılmıştır. Onları görünce tanıyabilirsin. Bu insanların illa kötü olmaları da gerekmez bu arada. Fakat en belirgin özelliklerinden bir tanesi şudur: Maddi dünyaya ait çok fazla arzuları vardır. Bu da onları bu dünyaya çiviler ve ölümden sonra orta Yin dünyayı aşıp, bilinçlerini belli bir düzeyde koruyarak reenkarnasyon süreçlerini başlatmalarını engeller. Bunun sonucunda yalnızlık ve unutmaya çekilirler. Benim uzun süredir bütün bu hayal edin olsun, yok Secret filan gibi şeylere niçin karşı çıktığımı da belki şu anda anlıyorsundur. Çünkü bütün bunlar aşırı dünyevi takıntılara neden oluyor.

İnsanlar, ölümden sonra, De\'lerinin birleştirici gücünün de yardımıyla Orta Yin dünyanın karmaşasını aşıp Üst Yin dünyaya ulaştıklarında burada sakin ve huzurlu bir ortama ulaşırlar. Bu ortamda bilgileri yeniden derlenip toplanır ve bilinçlerine ulaşır. Ardından bulundukları seviyeye uygun olarak reenkarnasyonları başlar.

Reenkarnasyonlarında karmalarına da bağlı olarak geçmiş yaşamlarındaki arzularını gerçekleştirmek üzere yeniden bu dünyaya geri gelirler. Fakat De\'si güçlü olmayan insanlar orta yin dünyayı aşamadıkları için yokoluşa çekilirler.

sonsuz:
Hmmm peki ruhsal bir yola girmiş, ama işin ticari boyutuna fena halde takmış kişiler de mevcut. Onlar için de böyle bir durum sözkonusu olabilir mi? Yani uhrevi başlayıp, maddiye takılan birisi için de böyle bir durum söz konusu olabilir mi? Ya da mesela hepimizin bazı zayıf noktaları mevcuttur. Kimisi ruhsal gelişim de iyi gitmektedir, ama cinselliğe takıktır; kimisi pozitif ego yüklenmiştir... İlla safkan gitmek gerekmiyor öte tarafa değil mi?


cemsen:
Safkan ne demek?

sonsuz:
Yani pür-ü pak. Ermiş vaziyette.


cemsen:
Anladım. Hayır safkan gitmek gerekmiyor elbette. Yapabilsek ne güzel olurdu ama hayır. Eğitimin karşılığında para almanın bir sakıncası yok. Ya da cinselliğe meraklı olmanın da bir sakıncası yok. Ben enerjisi güçlü bir adam olarak cinselliğe meraklıyımdır örneğin. Pek çok ölümsüz ve ileri düzey çalışmalar yapan arkadaşlarımın da cinsel enerjilerinin güçlü olduğunu gördüm. Bu onları ruhsal olarak ilerlemekten alı koymuyordu. Dersleri için çok yüksek paralar alan tanıdıklarım da var. Bu da onların ruhsal gelişimine engel değil. Ama bu insanlardan hiçbiri önceliği paraya ya da cinselliğe koymuyorlar. Yani asıl öncelikleri insanların aydınlatmak.

sonsuz:
Zaten ben de önceliği ona koyanlardan bahsediyorum. İşini iyi yaptığın için para kazanmaya lafım yok. Bu insanlar zaten nasıl yaşayacaklar. Sen çok iyi öğretmensin diye Migros sana kapılarını açmıyor sonuna kadar. Ama bazıları da var, açık açık ben bu işte para gördüm, onun için girdim deyip, bir de insanları kılavuz karga modunda yanlış yönlendiriyorlar. Şeyh görünümlü şeytanlar diyorum bunlara. Onları kastetmiştim. Yani...


cemsen:
Haklısın.

sonsuz:
Yani 3-5 spiritüel kitap okudum diye \"kurtuluş\" baki değil sanırım.


cemsen:
Hayır kesinlikle böyle bir şey yok. Hatta bu ruhsal kitaplar bazen insanları yanlış yönlendirip içlerindeki karanlığı artırabiliyor ve onları \"Büyük Unutmaya\" çekebiliyor. Bu nedenle temkinli olmak lazım. Gerçek Yol o kadar zor değil Hasan. Çok basit ve çok güzel. Enerji dolu, keyifli ve mutlu.

sonsuz:
Peki bu noktada şu akla geliyor. \"De\"mizin ne kadar güçlü olduğunu nasıl anlayabiliriz?


cemsen:
De\'nin gücü arttıkça hayatın kolaylaşmaya başlar. Kendini keyifli ve sağlıklı hissedersin. İnsanlara yardım etmekten zevk alırsın. İyi bir şeyler yaparsın ama yaptıklarının bilinmesini istemezsin. De\'si güçlü olan insanlar genellikle uzun ve sağlıklı yaşar ve doğal bir şekilde ölürler. Ölümsüz olmak için güçlü bir De\'ye sahip olmak kesin bir ön şarttır. Aynı zamanda başka insanların içlerindeki De'yi geliştirmeleri için onları özendirirler.

sonsuz:
Zaten bir laf vardır: gerçek usta ustalar yaratır diye. Birileri sizi kendine bağımlamaya çalışıyorsa uzaklaşacaksın, ama ustalaştırmaya ve sizin onu aşmanıza çalışıyorsa, işte gerçek üstat o\'dur bence. Ben başka birşey soracağım yalnız.
Şimdi uzun, sağlıklı, mutlu insanlar deyince aklıma hep tarlasında pirinç yiyen Japon köylüleri geliyor. Hani 120\'sine kadar yaşarlar da, hükümetleri bile bıkar bunlardan. Bizim gibi Türkiye\'de yaşayan, gerçekten iyi niyetli, insanlar için birşeyler yapmaya çalışanların \"De\"si ne alemde? Öyle karmaşık bir ülkede yaşıyoruz ve yaşamlarımızda stres yüklü ki \"De\"ler ceeee yapıp duruyor bize.
Bizim durumumuz nedir üstat?


cemsen:
Biliyorum sevgi ile söylüyorsun ve ben de seni çok seviyorum Hasan ama öncelikli olarak ben bir usta değilim. Olmayı çok isterdim ama değilim henüz. Usta olmak terimini anlatayım önce ardından soruna yanıt vereyim. Usta kelimesi Çince\'de aynı zamanda baba anlamına gelir. Bir insanın usta olması için onun önce ölümsüzlüğün ilk aşamasına ulaşması ve ardından da kendi ögrencilerini ölümsüzlüğün ilk aşamalarına ulaştırarak onların bir anlamda ruhsal babası olması gerekir. Bundan sonra usta ünvanını alır. Yani ben henüz bir usta değilim. Şimdi soruna dönelim.

Dünya karmaşık bir hal almaya başladığında Yin dünya, her şeyi yoluna koyacak bir takım kahramanlar ya da güçlü insanlar yollar. Kim bilir belki Atatürkler, Yunus Emreler, İsa hep bu güçlü insanlardandı. Bu çağ da karanlığın gittikçe yoğunlaştığı ve insanların kitleler halinde büyük unutmaya çekildikleri bir çağ ne yazık ki. Dolayısıyla bir o kadar güçlü insanların da doğması için zemin oluşuyor. Belki de şu anda aramızdadır bu tür insanlar.Ben en azından birkaç tane çok güçlü insan tanıyorum. O kadar güçlüler ki gerçekliği bile değiştirebilirler. Türkiye gibi ülkeler değil yalnızca stres dolu ülkeler dünyanın her yanı bu durumda. Dünya genelinde akıl almaz bir karanlık var. Gittikçe de güçleniyor ne yazık ki. Ancak hiçbir karanlık gerçek ışığı boğamaz. Bu nedenle nerede olursak olalım De\'miz güçlenecektir.

\"Genellikle\" terimini kullandım çoğu zaman dikkat edersen. Bu durumda De\'si çok güçlenmiş bir insan illa ki hasta olmaz diyemeyiz. Fakat genellikle hasta olmaz. Benim derslerimin en önemli özelliklerinden bir tanesi şudur. Öğrencilerime dersler başladıktan bir kaç ay sonra genellikle şunu sorarım: Bu kış kim hastalandı içinizden? Veee hiç kimse el kaldırmaz. Şaşkınlıklarını görmelisin böyle zamanlarda. Aaa gerçekten de biz hiç hasta olmadık derler.
Qigong yapmak, meditasyon filan gerçekten de çok önemlidir. Ancak gerçek enerji De\'den gelir. De sayesinde kazandıklarımızı bu egzersizler aracılığıyla enerjiye dönüştürürüz. Bu nedenle De ile meditasyon, qigong gibi çalışmaların el ele gitmesi gerekir.

sonsuz:
Ben ama soruma yanıt alamadım. Böyle güçlü insanlar vardır dedin, tanıdığını da söyledin. Var mı bu ülkede öylesi sorusu aklıma geldi de. Ama önceki sorum yani bu kadar güçlü olmayan ama bu yolda ilerlemeye çalışan insanlar ne olacaklar? \"De\"lerimizi nasıl güçlendirebiliriz? Bu dünya için neler yapabiliriz? Malum herkes kahraman değil, ama iyi niyetli savaçı da bol.


cemsen:
Evet haklısın. Türkiye'de yakın zamana kadar güçlü insanlar vardı. Şu anda ben çok güçlü birisini göremedim. Ama benim görmemiş olmam böyle birisinin varolmadığı anlamına gelmez.
Peki sana De\'mizi nasıl güçlendireceğimizi De\'nin türleri ile birlikte anlatayım o zaman. Çince terimler kullanacağım onlara aşina olduğum için. De\'nin ilk aşaması Pin De aşamasıdır. Bu aşamada en önemli özelliğimiz şudur: insanların saygısını kazanmayı düşünmeden onlara yardım ederiz.
Burası çok önemli: insanların saygısını kazanmaya çalışmadan.

Yardım eder ve yardım ettiğimizin bilinmesine bile aldırmayız. Bunu para vermekten sırt sıvazlamaya, bir insana gülümsemeye, güzel sözlerle insanları rahatlatmaya kadar her şekilde değerlendirebilirsin. Bu tür insanlar, diğer insanların sevgisini ve güvenini kazanırlar. Ve genellikle uzun ve sağlıklı bir hayatla ödüllendirilirler.

İkinci aşama, Gong De\'dir. Bu aşamada toplumun gelişimine hizmet edersin. Örneğin hayır işleri ile ilgilenirsin, eğitime katkıda bulunursun vs.

Üçüncü aşama Yin De\'dir. Bu aşamada ölmüşlere, acı çeken ruhlara yardım edersin. Ölmüşlere saygı gösterirsin, onlara sunular yaparsın, dualar okursun vs. Eğer yeterince gücün varsa bulundukları aşamaya ulaşıp onların acılarını azaltmaya çalışırsın. Bu aşamada Yin bedenimiz, ruhsal zekamız ve enerjimiz akıl almaz bir güç kazanmaya başlar. Bu nedenle herkese atalarının resimlerin vs oluşan bir sunak tavsiye ederim. Ölmüşlerine saygı göstermelerini öneririm.

Dördüncü aşama en üst De düzeyidir. Bu düzey Dao De, olarak adlandırılır. Dao De\'de ise insanların içlerindeki karanlığı aydınlatıp onları Tao\'nun yolunda ilerlemeye özendirirsin. Yine Tao kelimesini dini anlamda kullanmadığıma dikkatini çekerim. İnsanlara ilham verir, onları aydınlanma yoluna yönlendirirsin. İçlerindeki unutmayı giderir, çektikleri acılardan kurtulmalarını sağlarsın. Bu en yüksek De\'dir ve akıl almaz bir enerji verir. Bu aşamada, yardım ettiğin her insan, senin ruhsal bedenini iki aşama yukarıya çıkarır.

sonsuz:
Yalnız bu anlattıklarının bizim kültürümüzle çakışan yönleri var. Direkt anlamıyla alsan, sanki tüm mezarlık imamları hepten üçüncü aşama gibi duruyorlar. Ama öyle olmadığı belli. Bir de bu sunak kültürü bize çok yakın değil sanki. Ölmüşlerin ruhuna mevlit falan okutmak da aynı işlevi görür mü? Bir de spiritüellik içindekiler de şunu düşünebilir, yahu benim rahmetli dede çoktan enkarne olmuştur... ona sunak yapsam ne, yapmasam ne? Ayrıca böyle onurlandırmaya neden ihtiyaç duysunları ki?


cemsen:
Evet, ölmüşlerin ruhlarına mevlüt okutmak böyle bir şey olabilir belki.  Yin dünyayı yalnızca kendi ölmüşlerin olarak düşünme. Ayrıca imamlar bunu bir görev olarak yapıyorlar. Burada imamlara bir lafım yok yanlış anlaşılmasın. Ama ben bir seramoniden bahsetmiyorum. Ben gerçekten Yin dünyaya destek olmaktan bahsediyorum. Orada acı çeken bir sürü varlık var. Mesele onurlandırmak da değil yalnızca, destek görmek. Unutma gerçek yaratma Yin dünyada başlıyor ve izdüşüm olarak yang dünyaya geliyor. Yani orada yaptığın katkının buraya yansıması çok daha güçlü olacaktır.

Ayrıca bizim kültürümüz ölmüşlere sunu yapma konusuna hiç de yabancı değildir. Ölmüşlerin ardından dualar okunur, onlar adına yemek filan yapılıp insanlara dağıtılır. Hatta buna ölmüşlere hayır yapmak ya da ölmüşlerin hayrına gibi kelimelerle adlandırırlar. Bizim kültürümüz buna hiç de yabancı değil Hasan. Ayrıca bir insan reenkarne olsa bile hala yin kaynaktan beslendiğini unutma. Yani ölmüş atan yeniden doğsa bile ona bir şeyler sunmaya devam edebilirsin.

sonsuz:
Yabancı değil de şu kısım karışık geldi, 3. aşama buysa, o zaman bizim ülke de ermek üzere olan bir sürü amca-teyze var. Yani daha derin anlamı olmalı bu etkinliklerin. Yoksa İzmir\'de evinin önünde lokma döktüren teyzeye ben ermiş ya da ermek üzere gözüyle bakayım mı?


cemsen:
Hayır elbette. Belki de yanlış anlaşılmasına neden olacak şeyler söylemiş olabilirim. Yalnızca hayır yapmak ve De toplamak tek başına aydınlanma getirmez. De bize aydınlanma için gerekli olan enerjiyi ve \"şansı\" ya da \"Yuan\"i kazandırır. Yani hala çalışma yapmamız gerekiyor. Buradaki en önemli şeylerden bir tanesi bilinmemek ve saygı kazanmaya çalışmamak. Evinin önünde lokma döken teyze kendi ölmüşleri için çok güzel bir şey yapıyordur şüphesiz ama bu teyze bunu hiç tanımadığı ölmüşler için pek yapmaz değil mi? Fakat bizim kültürümüzde mezarlık yanından geçerken onlara dua okumak gibi güzel uygulamalar vardır. Bunları da göz ardı etmemek lazım.

sonsuz:
Anlattıkların biraz karıştırdı kafamı, çünkü her türlü naneyi yiyip, iki kurban kestiren ve fakirlere dağıttıran insanlar mevcut. Ve sanki onlar aşama kaydetmişler gibi duruyor anlattıklarından, ama her türlü pislik de mevcut. Sanırım temel bir fark var \"DE\" için değil mi?


cemsen:
Hayır asla böyle bir şey yok. Yani sen dediğin gibi her tür kötü şeyi yap ve ardından hayırda bulunup De toplamaya çalış gibi bir şey olamaz. Bu senin için ile ilgili. Gerçek De, senin yaptığın iyi şeyden zevk almanı sağlar. Şimdi yaptığı güzel şeylerden zevk alan bir insan niçin insanlara acı çektirecek bir şey yapsın ki? Bu olsa olsa iki yüzlülüktür. Belki onaylamadığımız, dini yanlış yorumlayan bir takım kötü kişiler böyle bir şey yapabilirler. Aman bu insanlarla gerçekten De kazananları karıştırma. De\'nin temelinin, insanların saygısını kazanma kaygısı olmadan yapılan şeyler olduğunu aklında tutarsan eğer bütün karmaşalar bir anda ortadan kalkacaktır. Ayrıca senin bahsettiğin bu tür insanlar belki, De\'leri kalmadığ için, ölümden sonra büyük unutmaya çekilip yokolan insanlar da olabilir.

sonsuz:
Peki yine şu ölüler ve acı çeken ruhlara yardım konusuna dönelim. Nasıl yardım ederiz? Ama daha da önemlisi neden acı çekiyorlar orada? Dünyada çok zorluklar yaşamış bir insan, ölünce rahata ermiyor mu yahu? Yok mu nefes almaya fırsat.


cemsen:
Aslında Yin dünyadaki varlıklara yardım etmek 3. aşama De. Bu nedenle ilk olarak ilk ikisinde ustalaşmak gerek ki 3. aşamaya geçelim. Yine de ilk aşamada ölmüş olanlara saygı göstemek, onlara beklenti olmadan destek vermek, onlar için dua etmek, onları anımsamak gibi şeyler yeterli olabilir. Daha ileri aşama yardımlar şu an için ortalama bir insanın yapabileceği şeyler değil. Ama bazı insanlar zaten böyle doğarlar.

Ben okulu çok kıran bir çocuktum. Devamsızlığımı burada yazsam beni nasıl okuldan atmadıklarını sorarsın. Ben okulu kırdığımda nereye giderdim biliyor musun? Mezarlığa. Orada zaman geçirirdim. Sapık filan değilim yanlış anlaşılmasın. Çok huzur bulurdum orada. Tek tek mezar taşlarını okur. O insanların hayatlarını hayal eder. Onlara şefkat duyardım. Bazılarında bu zaten var. Yine yanlış anlaşılmasın kimseye böyle bir uygulamayı tavsiye filan etmiyorum. Yin dünyaya ulaşmak için ilk etapta kendi ölmüşlerinle ilgilen yeterli. İleri aşamalarda onların desteğine ihtiyacın olacak çünkü.

Ben, hayatında sorunu olan pek çok insana ölmüşlerinin mezarları ziyaret etmelerini önerdim, onlarla ilgilendiklerinde hayatlarının daha iyi bir yöne gittiğini hayretle gördüler.  Bazen oluyor böyle şeyler.

Acı çekme meselesine gelince. Herkes çok mutlu yaşamıyor orada ne yazık ki.

Acılar sona ermiyor herkes için. Ayrıca karma etkisini sürdürüyor biz onu çözünceye kadar. Yin dünyaya katkı yaptığında o insan reenkarne olmuşsa bile halen onun karmasına destek olmayı sürdürebiliyorsun.

En önemlisi ne biliyor musun Hasan. Yaşarken insanın bir amacının olması. Eğer bir amacın varsa çoğu zaman Yin dünyada bu amaç seni bir arada tutabiliyor. Özellikle de bu amaç ruhsal gelişimi hedefliyorsa o zaman çok daha güçlü oluyor.

Bu arada insanlar hakkında kötü şeyler düşünmek bile hatalı De yaratabilir bazen. Bu nedenle Budistler ne zaman akıllarından kötü bir şey geçse, \"özür dilerim, çok özür dilerim,\" derler. Aynı şekilde aklımızdan geçen iyi şeylerin de illa ki insanlar tarafından bilinmeleri gerekmez. Yarattığımız kötü şeyler zaman içinde bir tür spiritüel DNA\'ya dönüşerek fiziksel dünyada bedenlenirler. Bazı hastalıkların ve virüslerin kaynağı bu olabilir mesela. Aynı şekilde iyi şeyler de iyi meyveler verebilir. İnsanlar bilse de bilmese de. Elbette senin aklından geçenler maddi dünyada güç ve saygınlık kazanmaksa belki bunu kazanırsın ama bunun De\'ne ne kadar katkısı olacağı tartışılır.

sonsuz:
Peki sana özel birşey sorayım. Gecinden olsun diyelim de yarın ölsen, seni ne bekliyor sence? Nelerle karşılaşacaksın? Hiç düşündün mü, bir fikrin var mı? Bir de insanların dünyevi inançlarına göre oluyor o tarafla karşılaşması diye biliyorum. Yani mesela koyu dindar bir insan nasıl inanmışsa onları yaşar diye biliyorum? Sen ne dersin?


cemsen:
İlk olarak umarım ki yarın ölmem. Yapacağım çok şey var. Bu bilinci kazanmak için kaç tane reenkarnasyondan geçtiğimi bilmiyorum ama çok olduğunu sanıyorum. Öldüğümde ne olacağım konusunda çok emin konuşamam tabii ki bu, burnu büyüklük olur. O nedenle sanırım, öldükten kısa bir süre sonra reenkarnasyonla yeniden geleceğimi ve kaldığım yerden devam etmeye çalışacağımı sanıyorum. Böyle bir zaman kaybı yaşamamayı tercih ederim tabii ki ama eğer Tanrı yarın ölmemi uygun buluyorsa buna da direnmem.

İnsanlar öldüklerinde inançlarına uygun şeyler yaşamıyorlar Hasan. Öldükleri anda ışık ile buluşuyorlar. Bu ışık bilgiyi içeriyor. Eğer De\'leri sağlamsa orta Yin dünyayı geçip üst yin dünyada büyük ruhsal varlıkların kendileri için hazırladığı cennet vari bir yere gidiyor ve burada dinleniyorlar. Ardından zamanı geldiğinde yeniden geri dönüyorlar. Bu cennet vari yerler biraz değişim gösterebiliyor. Yine de genellikle sevdiklerimizle buluştuğumuzu söyleyebilirim. En azından benim öğrendiğim bu.

sonsuz:
Cem, henüz konunun başlarında olduğumuzu biliyorum ama ne yazık ki bu ayki sayımız için ayırdığımız yeri çoktan doldurduk. Konu benim çok ilgimi çekiyor ve inanıyorum ki okuyucularımızın da ilgisini çekecektir. Eğer seni ikna etmeyi başarabilirsem önümüzdeki sayıda bu konuyu biraz daha tartışmak isterim.


cemsen:
Önümüzdeki sayı yeniden konuşuruz o zaman Hasan.

sonsuz:
Teşekkür ederim.


cemsen:
Ben de teşekkür ederim.

-Alıntı Derki.com-
 

Alemtac

Sevgili Mordevrim;

Guzel bir anlatim ve bilgi dolu alintin icin tesekkur ederim. Eger bolmuyorsam birseyler eklemek isterim, yok devam edecek yazi dizisi ise hemen silerim.

Her son yeni bir baslangictir, olumde oyle...

Anne karninda embriyo seklinden olusmaya ilk parmaklarimizla, sonra gozlerimiz ve kulaklarimizla basliyoruz. Once icinde bulundugumuz ortami dokunarak, sonra gorerek, duyarak algiliyoruz. Hayati bir sivinin sicakligi icinde huzur dolu bir ortamda yasiyoruz. Sonra sigamamaya basliyoruz ve bir guc bizi kara delige dogru ittiriyor...\"hayir istemiyorum, gitmek istemiyorum\"...ama nafile ne kadar cabalasakta o kara delikten girmek zorunda kaliyoruz. Karadeligin sonunda ki parlak isik gozlerimizi kamastiriyor, artik nefes alamiyoruz...\"oluyorum, olmek istemiyorum\"...sonunda bizi hayata bagliyan kordon da kopuyor...

Iste olum de boyle birsey.

Sevgiler
 

Tsunami

Paylasim icin cok tesekkürler sevgili Mordevrim, ilgiyle okudum ve sevgili Alemtac, öyle güzel bir tanimdi ki , tekrar tekrar okudum ..Hem de ne dogru:)
 

Mordevrim

#3
Not:Simenize gerek yok sevgili alemtac. Hatta daha çok yazılması taraftarıyım. Çünkü bu yazıları okuduğumdan beridir içeriğindeki bilgileri araştırıyor, düşünüyor ve tartıyorum. Bu bilgiler üzerine yorumları daha çok merak ediyorum. Kaldığım yerden devam edeyim ben.



Geçtiğimiz sayılardaki röportajlarımızı okuyan bir okurumuzun bir mailinde yazdığı satırlardan alıntı yaparak başlamak istiyorum bu sayıdaki sohbetimize. Okurumuz demiş ki: "Cem Bey'in bazı yazılarını ve röportajlarınızı okudum... Biraz katı buldum..... Sanki aşk ve sevgi eksik gibi geldi. Program, metod, öğreti falan filan....hepsi tamam da, ne için bütün bunların hepsi?" Bu noktadan yola çıkarak sormak istiyorum: Senin aktardığın öğretilerde aşk ve sevgi nerde? Yoksa herşey kaskatı bir metodlar bütünü mü?

Asla kaskatı metotlar bütünü değil. Eğer her şey yalnızca yöntemden oluşsaydı ya da tam tersine her şey yalnızca sevmekten oluşsaydı hayat çok kolay olurdu; ama mesele bunların ikisini uygun kıvamda karıştırmayı becerebilmekte. Bu konuda Taocuların ateş ve su benzetmeleri vardır: Ateş şehvet ya da dünyevi anlamda hareket, belki de bu anlamda metot gibidir. Su ise duygular, sevgi ve şefkat anlamına gelir. Bütün mesele suyun ve ateşin uygun karışımındadır. Eğer biri fazla olursa çok ciddi bir dengesizlik yaratılır. Bunu ruhsal çalışmalarda çok sık görüyoruz. Bazı insanlar yalnızca sevgiden bazıları ise yalnızca teknikten bahsedip duruyorlar. Ne yazık ki mesele bu değil. Tüm evren sevgi üzerine dönerken nasıl her şeyi metoda indirgeyebiliriz ki? Hatırlarsan ben yolda olmak aşık olmaktır demiştim. Fakat bir kez daha şunu da eklemeliyim: İnsanlar bir takım kavramları çok ezbere kullanıyor ve üzerinde hiç düşünmüyorlar. Sevgi de bunlardan bir tanesi. Ruhsal yolculuğun ilk adımlarından bir tanesi dairevi ve kısır döngüye takılmış düşünceyi bırakıp lineer, bir çizgi üzerinde ilerleyen ve gelişimci düşünce modeline geçmeyi gerektirir. Bu düşünce tarzına geçiş yapıldığında o zaman bu kavramlar daha iyi yerine oturacaktır. Bu arada Ölümsüz Destanlarının 2. Kitabı Daimon, tümüyle sevgi meselesi üzerine bir kitap olacak.


Aslında ben de senin gibi düşünüyorum bu konuda. Sevgi kavramı çok ayağa düşürülüyor, bir nev'i kavramsal yalamaya uğruyor. Bu birçok kavram ve ifade için de geçerli. Mesela "içinizdeki sesi dinleyin" o kadar yalama oldu ki artık gerçek mesaj kimselere ulaşmıyor. Dinlemiyor bile insanlar böyle mesajları çünkü evrenin temeli olan sırları sticker haline getirip, dolarplarımıza yapıştırıyor veya komedi filmlerinde malzeme edip dalga geçiyoruz. Halbuki en ihtiyacımız olan halen o bilgiler.

Evet doğru söylüyorsun. İçimizdeki ses, yüreğinin götürdüğü yere git, sevgi, zaten orada değil miyiz ve bütün bu sloganları uzattıkça uzatabiliriz. Zaman zaman insanlar bana yazıp "bu işin kısa yolu nedir?" gibi sorular soruyorlar. Kısa bir yol yok ki. Keşke olsa. Bir insanın enerjisinin gelişimi ile çam ağacının gelişimi bire bir aynı süreyi alıyor: 7 sene. İster günde 15 saat çalış ister 2 saat, bu süreyi kısaltamıyorsun. Enerji kendini 7 senede olgunlaştırabiliyor. Yapacak bir şey yok. Kavramlar çok önemli. Kavramlar bizim gerçekliğimizi kurmamıza yardımcı oluyorlar, bu nedenle kavramlar üzerinde düşünmeli ve ardından kavramların arka planındaki boşluğa ulaşmayı başarabilmeliyiz. Ruhsal çalışmaların çok önemli önşartlarından bir tanesi de gevşeme ya da daha doğru bir şekilde ifade edersek çözünme. Bunun nedeni olguların temel itibariyle yaratıcı boşluktan oluşması. Çin felsefesinde bu durum Song kavramı ile ifade ediliyor. Song, yaratılan orijinal kaynağa doğru çözünmek ya da erimek anlamına geliyor. Örneğin, bedenimizi gevşetirken song olmaya çalışıyoruz. Ünlü bir T'ai Chi eğitmeni öğrencilerine sürekli olarak Song der dururdu. "Song olun, eğer birazcık bile song değilseniz o zaman hiç song değilsiniz," derdi. Sonra bir gün bir rüya görmüş, rüyada kolları yokmuş. "İşte o zaman song'un ne olduğunu anladım," demiş. Bedenimize song uygulamaya başladığımızda onu çözündürürüz. Dıştaki bir gevşeme yeterli değildir. Bir süre sonra en alttaki kaynağa, yani boşluğa ulaşırız ve orada enerji buluruz. Buna kong jing denir. Yani boşluğun enerjisi. Akıl almaz güçlüdür. Her şeyi yapabilirsin o enerjiyle. Elbette doğru yöntemi bilmek kaydıyla. Kavramlar için de geçerlidir bu durum. Meditasyona oturduğumuzda bir şeyler hayal etmeyiz, kafamızda güzel bir manzara filan da canlandırmayız. Kavramları izler ve ardından onları çözündürüp ardındaki boşluğa ulaşırız. O boşluk bize aynı zamanda kavramların gerçek doğasını anlatır. Oysa bakıyorum herkes meditasyon yapıyor. Ne yapıyorsunuz dediğimde bana neler hayal ettiklerini anlatıyorlar. Ama meditasyon tam kelime karşılığı olarak "Arada durmak" anlamına gelir. Yani yaşamla ölümün, geçmişle geleceğin, varlıkla yokluğun arasında olmak. Bir şey hayal ederek bu nasıl mümkün olabilir ki?


7 sene dedin de bir insan 7 senelik sürece başladığını nasıl anlar peki? Her spiritüel kitap okumaya başlayan bu süreçte midir?

Hasan, aslında ruhunda bir çağrı duyan herkes bence ruhsal gelişim yolunda ilerlemek için bir adaydır. Bu nedenle, insanların uyguladıkları teknikler hatalı bile olsa ben bu insanların tamamının, bu yaşamda ruhsal gelişim yoluna adım atmış ve burada ilerlemek üzere çalışan insanlar olduklarına inanıyorum. Bu insanlara büyük bir sevgi duyuyorum. Ama zaman zaman çok öfkelendiğim de oluyor. Bu öfke eşitin olan birisine duyduğun öfke değil de daha çok çocuğuna ya da sevgili öğrencine duyduğun öfke gibi bir şey; yani içinde şefkat olan bir öfke (biliyorum çoğu zaman dışarıdan öyle görünmüyor). Hatalı yollarda yürüyenleri gördüğümde üzülüyorum, onları hatalı yollara çekenleri gördüğümde kızıyorum. Uzattığımı biliyorum ama söylemek istediğim bir işi başarmaya aday olan insanı, uyguladığı yönteme bakarak değerlendirmemizin doğru olmayacağı. Yani günümüzde ruhsal yolda ilerlediğini söyleyen ve hatalı yolda ilerleyen bir insan elbette ki ruhsal gelişime adaydır. Yalnızca hatalı yöntemi kullanıyordur. Bizim görevimiz ise kalbimizdeki şefkat ile onlara doğru olan yolu göstermeye çalışmak. Elbette zaman zaman öfkelendiğimiz, üzüldüğümüz ya da kalabalıklardan uzaklaştığımız zamanlar olacak. Elbette zaman zaman yanlış anlaşıldığımız zamanlar olacak. Bunlarda bir sakınca yok. Bir şey yitirmekten korkmadan doğru olanı söyleyecek ve EN ÖNEMLİSİ, ÖZGÜR İRADEYE MÜDAHALE ETMEYECEĞİZ; çünkü ona tanrı bile müdahale etmiyor. Özgür iradesini kullanan insan ise hata yapabilir ve bu da onun deneyimini oluşturur. Şimdi 7 yıllık süreç soruna geri dönersem; hayır ruhsal yolda yürüdüğünü iddia eden herkes ne yazık ki bu süreci başlatmış olmuyor. Doğru yöntemi kullanmaya başladıktan sonra enerji tam 7 sene içinde gelişiyor. Hatırlarsan daha önceki yazılarımızda ruhsal gelişim yolunda ilerlemek için 4 temel şarttan bahsetmiş ve bunlardan ilkinin "Doğru yöntem ve doğru ustayı bulmak" olduğunu anlatmıştım.


Bir kişi kullandığı yöntemin hatalı olup olmadığını nasıl anlar peki?

Zamanında büyüklerimden bir tanesi, Fransızcadan dilimize girmiş bir kelimeyi hatalı söylediğimde, "Evladım bilmediğiniz kelimeleri kullanmayın; onun yerine bildiklerinizi kullanın," demişti. Ben de ona, "Haklısınız, ama ben o kelimeyi hatalı bildiğimi bilmiyorum ki," demiştim. O da bunun üzerine bana hak vermişti. Sanırım ruhsal yolda ilerlerken durum da bu. Samimi olmak gerekirse, kısa yolların tamamı hatalıdır. Ruhsal gelişimde kısa yol diye bir şey yoktur ilk olarak. Öyle bir günde kundalini uyandırmalar. karma temizlemeler, enerji bedeni uyandırmalar filan olmaz. Nereden biliyorsun diye sorarsan bunları yapabilen insanları tanıdığımı söyleyebilirim. Bunları yapabilen insanların neler yapabildiklerini biliyorum. Dahası bunları yapabilen insanların bunları yapabilmek için ne kadar büyük bir emek harcadıklarını da biliyorum. Şimdi eğer kendini bu insanlardan daha yetenekli sananlar varsa hemen bunu söyleyeyim, bu insanlar, sabahları sağlıklı yaşam için koşan insanların yanında olimpiyatlarda rekor kıran atletlere benziyorlar. Yani çok yetenekliler. Eğer bana onların yöntemleri yavaştı, artık zaman hızlandı, yok foton kuşağı geldi, efendim yeni afla beta gerçekliğinde artık bilinçaltından kuantum alanlarına iniyor, bilmem ne bedenimizi programlıyor bunun üzerine bir an önce bu ruhsal gelişim aşamalarını olduruveriyoruz diyen arkadaşlar varsa onlara diyecek bir şey bulamıyorum elbette. Özgür iradeye müdahale edemeyeceğimiz için her ne kadar buna tanık olmaya çok üzülsem de onların kendi hatalarını yapıp kendi deneyimlerini yaşamalarını izlemekten başka bir şey yapamıyorum. Samimi olmak gerekirse ruhsal gelişim adımlarının çok net göstergeleri vardır ve bunlar konusunda kandırmaca yapamazsınız. Örneğin, eğer yin ve yang, ya da dişi ve erkek enerjiyi bedeninizde birleştirdiğinizi iddia ediyorsanız, mecbursunuz bana maddeleri hareket ettirdiğinizi, elinizle en azından küçük bir saman yığınını yaktığınızı göstereceksiniz. Buna benzer bir sürü bedende ya da bedenin dışında yapılan testler vardır. Kundalini uyandığında göstergeleri, aydınlanmanın göstergeleri, kişisel karmanın bittiğinin göstergeleri vardır. Eğer okuyucularımız çok merak ederlerse bunları patanjali sutralardan, taocu kitaplara kadar günümüzde çevirisi yapılmış pek çok kadim kaynakta bulabilirler. Şimdi, doğru yöntem ve doğru usta ne yazık ki biraz da kaderdir.

Kader demişken, sence kader nedir? Sabit ve mutlak bir durum mudur? Yoksa değişken midir? İnsanın kendi hayatını belirlemedeki rolü nedir, kader bağlamından baktığımızda.

Hasan gerçekten de çok güzel bir soru teşekkür ederim ilk olarak. Aynı zamanda da uzun uzun yanıt verilmesi gereken bir soru. Bu nedenle belki biraz bölsek iyi olur. Kader konusunda ustalarımdan, oldukça güvenilir kaynaklardan öğrendiklerimi kendi deneyimlerimle de birleştirerek anlatmaya çalışayım. Öncelikli olarak kaderi temel 2 bölüme ayıralım ve bunlardan ilkine kişisel kader ya da karma ve ikincisine göksel kader diyelim. Kader ya da karma kavramlarına ek olarak aynı konu içinde bahsetmemiz gereken bir de görev kavramı var. Bu üçü bir araya geldiğinde KADER diyebileceğimiz bir şeyi oluşturuyorlar. Şimdi ilk olarak konuyu anlamak için bir benzetme kullanalım mı istersen? Yelken deneyimi olan insanlar belki bu benzetmeyi daha iyi anlayabilirler. Şöyle düşünelim. Yelken yaparken bir başlangıç, bir de varış noktamız var; bunların arasındaki yol ise bizim rotamız. Varış noktamız bizim göksel kaderimiz. Aynı zamanda da görevimiz de buna bağlı. Yelken ile başlangıç noktasından varış noktasına doğru hareket ederken rüzgarların yönünü ya da şiddetini ayarlayamayız. Yapabildiğimiz tek şey, yelkenlimizi bu rüzgarlarla uyumlu olacak bir şekilde belli bir rotada kullanmaya çalışmak. Eğer yeterince becerikliysek hedefe kısa bir rota kullanarak, yeterince becerikli değilsek daha uzun bir rotadan varabiliriz; ama her şekilde hedefe varırız. Yelkenliyi kullanmak bizim özgür irademize, atalarımızdan getirdiğimiz bir diğer kadere ya da karmaya ve geliştirdiğimiz becerilere bağlı ki bu beceriler, bu hayattaki doğru hareketlerimiz ve kalbimizi saflaştırmamız sonucunda kazanılıyor. Rüzgarları kişisel karma olarak adlandırabiliriz. Dolayısıyla görevimiz, karmanın rüzgarlarına karşı, özgür irademizi, doğru yöntemi ve kalbimizin bize kazandırdığı gücü kullanıp, yolumuzu uzatsak dahi varış noktamıza ulaşarak görevimizi yerine getirmek. Kaderi kabaca bir benzetme ile böyle tanımlayabiliriz.


Karma'dan kastettiğin nedir? Çokça kullanılan, ama anlamının tam da bilinerek kullanılmadığına inandığım bir tanım karma.

Karma iki ana başlıkta ele alınabilir Hasan. Bunlardan bir tanesi kişisel olanı bir tanesi ise göksel olanı. Göksel olan kader Taoizm'de Ming olarak adlandırılır. Karma ise bizim yaşamlar boyunca yaptığımız eylemlerin bir sonucu olarak gelişen etkiler ve tepkiler bütünlüğüdür. Bu etkiler ve tepkiler doğrudan doğruya bizim duygusal tepkilerimizi belirlerler. Senin anlayacağın duygusal tepkilerimiz ile karmamız arasında yakın bir ilişki bulunur. Aynı şekilde kişisel karmamız bedenimizde böbreklerimizin yakınında, (T-11 ile L-1 civarında) 3. bel bölgesi omurunun yakınlarında bulunan bir enerji merkezi ile ilişkilidir. Bu merkez "Yaşam Kapısı" olarak adlandırılır. Karnımızın altında bulunan Tan Tien bölgesinde yin ve yang enerji birleştirilip, tan tieni tutan bağlar koparılıp da tan tien serbest kaldığında ve bedende inci yaratıldığında "kişisel karma" bitmiş olur. Bundan sonra Ming'e, yani göksel kadere bağlıyızdır ve bu nokta itibariyle "görev" karmanın önüne geçer. Senin anlayacağın karma, yalnızca zihinsel olarak ele aldığımız, elle tutamadığımız gözle göremediğimiz, maddi varlığı olmayan bir şey değildir. Bedende izdüşümü vardır. Bedenin fizyolojik yapısını etkiler ve duygularımız üzerinde büyük bir güce sahiptir. Bu nedenle bedendeki yerinden, şeklinden bahsetmek mümkün olabilir. Elbette karma için yalnızca daha önceki borçlarımı ödüyorum diye söz etmek mümkün; ancak bu, konuyu biraz basitleştirmek olur. Yani geçmiş yaşamda birisini öldürdüm ardından o insan bu yaşamda benim çocuğum oldu gibi bir yaklaşım, karma konusunu açıklamak için yetersizdir. Elbette böyle bir şey doğru olabilir. Ancak etkileşimin olduğu her nokta karma yaratılmasına neden olacaktır; çünkü karma bir etki ve tepki kanunudur. Yani borç öderken bile yeni borçlar ya da alacaklar yaratabilirsin. Bu nedenle karmadan çıkmak için ilk olarak nötr yani tarafsız ya da zıtların birleştiği bir noktaya ulaşmak lazım. Bu nedenle Taoizm, Bön, Tibet Budizmi ya da Yoga disiplini bedenin öneminden bahseder durur; çünkü beden karma da dahil olmak üzere pek çok şeyi barındırır. Hatta görev kavramı bile beden ile belli bir ilişki içindedir. Taocuların her zaman söylediği gibi: Beden bizim tapınağımızdır. Orayı mükemmel hale getirmek lazım ki Tanrı gelip oraya yerleşsin.


Peki bir insanın görevini gerçekleştirebilmesi için illa ki herhangi bir -izm'le uğraşması mı gerekiyor. Bu kavramların hiçbirinden haberdar olmayan bir kişi, görevini başaramış mı oluyor? Keza Batılı yaşam tarzında yaşayanların da durumu vahim mi?

Hayır elbette böyle bir şey yok. Daha önceden de söylediğim gibi ruhsal gelişim batının ya da doğunun tekelinde değil. Aynı şekilde belli bir öğretiye ya da yola da ait değil. Yolların hepsi tanrıya çıkıyor. Yalnızca bazı yollar çok hızlı ve güvenilir. Elbette bu yollara biz değil ruhumuz karar veriyor. Örneğin ben kendi adıma Şamanizm'i de, Budizm'i de, Bön'ü de, Sufizm'i de çok beğenmeme karşın daha küçük bir çocukken bile Çin öğretilerine meraklıydım. Kalbime o yakın geliyordu. O yolu aklımla seçmedim. Bazıları ise belli bir yol izlemeden bile oraya ulaşabiliyorlar. Örneğin şu anda eğitim almayı hayal ettiğim Lung Men Pai yani Ejderha Kapısı Ekolünün ilk piri, Büyük Ata Chang, öğretmen ararken, bir nehrin kıyısında insanlara yardım etmeye karar veriyor. Öğretmene bir türlü ulaşamıyor çünkü insanların nehri geçmeye çalışırken sulara kapılıp ölmelerine üzülüyor. Orada 15 yıl filan kalıyor. Defalarca sulara kapılıp ölüyor ve yeniden hayata dönüyor. Sonunda insanlar için bir köprü inşe etmeyi başarıyor. En sonunda da bu ölme ve dirilme sayesinde en yüksek seviye olan 72. seviye bir ölümsüz oluyor. Daha sonra Cengiz Han ile birlikte Avrupa'ya kadar geliyor. Thumos'un devam kitabında Büyük Ata Chang ve Cengiz Han'dan biraz bahsetmeyi hayal ediyorum.


Nasıl yani? Adam ölüp ölüp diriliyor mu? Ben anlamadım o kısmı.

Evet. Hani günümüzde de insanlar ameliyat masalarında ölüp bir kaç dakika sonra hayata dönüyorlar ya onun gibi. Ama buna küçük ölümler deniyor. Büyük Ata Chang bu küçük ölümlerden sayısız kereler yaşıyor ve emin değilim şu an ama galiba 5 kere filan da büyük ölüm yaşıyor. Yani çok uzun süreli ölüp yeniden hayata dönüyor. Bu ölümlerde de evren ve ruhsal yol ile ilgili birçok şey öğreniyor. Bu sayede bugün Taoizmin en güçlü ekollerinden biri olan Lung Men Pai ekolünü kuruyor. Ekol o kadar güçlü ki, Cengiz Han her şeyi yasaklamasına rağmen onu yasaklayamıyor. Hatta onlara destek veriyor ve Büyük Ata Chang ile seyahat ediyor. Senin anlayacağın, Büyük Ata Chang belli bir ekole bağlı kalmadan ruhsal gelişim yolunu buluyor. Ama bizler onun gibi üstatların gösterdiği yolu kullanarak aynı gelişim aşamalarını kat etmeye çalışıyoruz. Elbette kendi yolumuzu bulmaya da çalışabiliriz. Kaderimizde varsa öyle de olabilir.

Çin'de madem bu kadar cevval adamlar var, neden peki bu haldeler sence? İnanılmaz derin bir kültür var, bir sürü de usta; ama dünyadaki yerlerine bakıyorsun ya da tarihlerine bambaşka bir gelişim. Çinliler ustalarını pek dinlemiyorlar sanırım.

Haklısın. Bizde Mevlanalar, Yunus Emreler, Hacı Bektaşlar var. Niçin bu haldeyiz sence? Avrupa'da Maister Eckehartlar, Martin Lutherler var niçin bu haldeler sence?


Ne demişler, "Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma."; bizde, "hocanın dediğini çerçevelet as, yaptıklarına da helal olsun ne büyük zat deyip geç, kendi bildiğin boku ye" anlayışı hakim. Bu noktada hazır laf bizden açılmışken, sana Türkiye'yi sormak istiyorum. Malum ortalık toz duman, kılıçlar çekildi ve insanlar birbirine girmek üzere. Sen gidişatımızı nasıl görüyorsun? Türkiye'nin dünya üzerindeki yeri ne ve o yeri dolduruyor mu?

Biliyorsun Hasan ben politikaya bulaşmayı pek sevmiyorum. Orası benim alanım değil. Yalnızca kabaca bir iki gözlemden bahsedebilirim dilersen. Öncelikli olarak elbette Türkiye'nin bulunduğu durum kesinlikle iç açıcı değil. Yüzlerce yıl öncesinden başlayan bir hakimiyet kurgusu, son derece stratejik ve sabırlı bir şekilde günümüze kadar ulaştı. Bu çabalar dönem dönem daha başarılı oldu, Atatürk gibi bazı sıra dışı insanların döneminde ise geriledi; ama ne yazık ki asla durdurulamadı. Günümüzde geldiğimiz noktada ise, Türk insanı temel bir takım becerilerden o kadar yoksun bırakıldı, kendine güveni o kadar kırıldı ki, kendi sonuna doğru gittiğinin farkında bile olmadan çocuksu bir saflıkla olanı biteni izler oldu. Ne yazık ki arkadaş toplantılarında bunu ayrıntılı bir şekilde konuşsak da burada daha fazla konuşmak istemiyorum. Benim görevim, Buda'nın da söylediği gibi bulunduğum alanı aydınlatmaya çalışmak. Bu sayede bulunduğum alana katkıda bulunmak istiyorum. Bildiğin gibi karanlık yalnızca ışığın olmaması durumudur. Ben kendimde savaşımı çevremi aydınlatarak vermek istiyorum. İlk önce Dharma yayınlarını kurarak, ardından şimdi Klan yayınlarını kurarak, kitap yazarak, öğrencilerimi ruhsal gelişimin ileri aşamalarına çıkmaları için destekleyerek yapmaya çalışıyorum bunu. Eğer politika için isteğim olsaydı onunla yapmak isterdim. Ama böyle bir isteği hiç duymadım içimde. Biz Taocular her zaman dünya olaylarına bulaşmadan dışarda kalmayı ve insanlığa başka bir boyutta yardımcı olmayı kendine hedef seçen insanlar olmuşuzdur. Umarım ben de hem tüm insanlığa hem de kendi insanıma kendimce, minik de olsa böyle bir katkı sağlayabilirim.


Politikaya bulaşmayı pek sevmiyorsun, ama "Thumos"u yazıyor ve orda da dünyanın gidişatına dair birçok şey söylüyorsun ki özellikle nüfus ve dünyanın gidişatı hakkındaki sözlerin cidden dikkate çok değer. Geçtiğimiz günlerde bir bilimadamı çıktı ve senin kitapta söylediğine benzer ama daha ileri birşeyler söyledi. Dedi ki: 6 milyar insan bu gezegene çok fazla, sistematik olarak 1 milyara inmesi lazım. Tabii burada sistematik kısmıyla ne kastetti o tartışmalı ama, sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da esas büyük sorunu bu gezegenin kaldırabileceğinden fazla insan barındırması...

Haklısın. Thumos'ta bazı şeyler söyledim bu konuda. Aslında eğer kitabı başka bir gözle okursan orada yapmaya çalıştığım şeyi anlayacaksın. İlk olarak ben dünyanın sorunları ile ilgili bir gözlemde bulunuyor ama doğru olan şudur o nedenle bunun yapılması gereklidir diye bir şey söylemiyorum. Çok daha önemlisi de, yine dikkat ettiysen hem iyi taraf olarak adlandırabileceğimiz Doktor, hem de kötü taraf olarak adlandırabileceğimiz Büyük Patron dünyanın sorunları konusunda aynı gözlemde bulunuyor ama çözüm için iki farklı öneri getiriyorlar. Temelde ikisi de demokrasilerin işlemezliğinden bahsediyor ama bir tanesi insanları öldürmekten bahsederken bir tanesi nüfusu kontrol altına almaktan bahsediyor. Bunların ötesinde bir bilgeliğe sahip olan Düşler Ustası da bu iki insanla aynı gözlemde bulunuyor dünya ile ilgili olarak. Ama o bir öneride bulunmuyor çözüm için farkındaysan. Unutma, "Ölümsüz Destanları" 3 kitaptan oluşan bir seri. Henüz ilk kitabı okudunuz.


Yani sonraki kitaplarda öneriler gelecek mi diye anlayalım bunu?

Kim bilir belki. Dikkat edersen, Thumos'ta aynı sorunu bir sorun olarak gören 3 insan, üç farklı yaklaşım biçimine sahip. Oysa üçü de sorunun kaynağı konusunda hemen hemen hemfikir. Hayatımızda her zaman mesele budur zaten. Çok iyi bildiğimiz bir örnek bile bunu söyler bize. Bir bardak yarısına kadar su ile doludur ve bir insan onu "yarısı dolu bardak," diğeri ise "yarısı boş bardak" olarak görür. Mesele sorundan ziyade bizim onu nasıl gördüğümüz ile ilgilidir. Anlatabildim mi acaba? Sorun belki de sorunun kendisi değildir; bizim o sorunu nasıl gördüğümüzdür.

Benim aklıma hep şu takılıyor: Hastalıklara çare bulmakla aslında kendimize iyilik mi ediyoruz, kötülük mü? Şimdi bir yandan kanserden patır patır ölüyor insanlar. Çok üzülüyoruz, hele ki yakınlarımız öldüğü zaman. Ama bir yanda da dünyadaki nüfusun dengelenmesi gibi de bir durum var. Ölümler azalırsa bu sefer başka sorunlar baş gösteriyor. Bu bağlamda hastalıklar gerekli sanırım. Ama tabii sorun çok daha duygusal bir durum. Yani kimse kendi yakının ölmesini istemez, ama bir yandan da dünya nüfusu anormal büyüdü. Gerçi hoş bir yandan da 3. Dünya ülkelerinde veya ülkemizin doğusunda insanlar 8-9 çocuk birden yapıp ortalığa salarken, dünyanın dengesini sağlamak için benim anam babam niye ölsün diye de düşünmüyor değil insan.

Öncelikli olarak büyük olasılıkla hastalıkların olmadığı, acıların varolmadığı bir dünyada yaşamayı asla başaramayacağız. Karma boyutunda yaşadığımız sürece bunlar olmayacak. Durum böyle olunca da niçin 8-9 çocuk yapan insanlar yaşasın sorusuna yanıt geliştirmek kolaylaşıyor. İşin sırrı "şefkat"te ve empati kurabilmekte. Sen bu insanların çocuğu olabilirdin veya bu insanlar senin çocuğun olabilirdi. Temelde hepimiz bu kalbe ve bu bedene sahip olduğumuz için aynı acıları çekiyoruz. Üçüncü dünya ülkesinde acı çeken bir insan, benim acımı çekiyor. Bu da beni onunla kardeş yapıyor. Kendi acımı ve sevdiklerimin acısını nasıl ki dindirmeye çalışıyorsam onların da acısını dindirmek istiyorum. Çünkü ben ve onlar aynıyız. Çektiğimiz acı ve duygularımız bizi aynı şey yapıyor. Bizler birbirinden bağımsız ve kopuk varlıklar değiliz. Şu anda bunları yazarken bile kalbim büyük bir sevgi ve şefkatle doluyor o insanlara ve tüm insanlara karşı. Büyük bir güç ve bilgi büyük sorumlulukla birlikte gelir. Bilen ve anlayan bizlerin sorumluluğu bu nedenle çok fazla Hasan. Bütün bu insanlara yardımcı olmalı, onların acılarını dindirmeye çalışmalıyız. Anlatabiliyor muyum acaba? Ama bu ortalıkta sevgi çığırtkanlığı yaparak başarılamaz. Sevgi nerede? Aman da senin öğretinde sevgi yok gibi yüzeysel yaklaşımlarla çözülemez. Ben savaş sanatları eğitimi verdim bir zamanlar. Bu dersler sırasında sevgi böceği olan öğrencilerim ama hocam bu teknikler insanlara zarar verebilir. Savaş sanatlarının özü saldırmamak, sevmek değil midir derlerdi. Onlara şunu söylerdim. Güce sahip olmadan sevgiden bahsetmek, sizin pençeleri sökülmüş bir kedi olarak sevgiden bahsetmeniz ile aynı. Korkularınızı sevgi kılığına sokmayın. Pençelerinize sahip olun önce ardından sevgiden bahsedin. Peki ne olurdu biliyor musun? Biraz güçlenince çevrelerine en fazla zarar veren insanlar bir zamanlar sevgiden bahseden bu insanlar olurdu.


Peki ya hastalıklar?


Hastalıklar hiçbir zaman bitmeyecek Hasan. Geçmişte de vardı gelecekte de olacak. Karma boyutunda olduğumuz sürece her zaman olacak. Hastalıkların ortadan kalkması için yüksek bir seviyeye ulaşmak gerekiyor. O seviyeye kadar hepimiz hastalıkları tadabiliriz. Benim çok sevdiğim bir yoga öğretmeni arkadaşım vardı. Amerika'da ünlü bir yoga öğretmeniydi. Bilge adında bir hanım. Muhteşem bir yoga hocasıydı. Beyin tümöründen öldü. O nedenle çalışma yapılsa da yapılmasa da aynı olacak sonuç. Çünkü bu konudaki yaklaşım Nasreddin Hoca fıkrası gibi. Hani Nasreddin hoca karanlıkta anahtarını kaybeder de aydınlık bir yerde arar ya? İşte onun gibi. Bizler de yanıtı yanlış yerde arıyoruz. Hastalıklara bakışımız tümüyle hatalı. İlk olarak hastalık çoğu zaman bize bir kaç nedenle gelir. Bunlardan bir tanesi Bağışıklık sistemimizin zayıflaması. bir tanesi bilincimizdeki yanlışlar, bir tanesi doğanın yolundan uzaklaştığımızı söyleyen bir uyarı, son olarak da ruhlar dünyasından gelir. Eğer bu nedenlerin tümünü ortadan kaldıracak bir ruhsal olgunluğa ulayabilirsek o zaman hastalıklar olmayacaktır. O zaman bizler aydınlanmış varlıklar olacağız.
 

Tiversonus

#4
Çok güzel bir yazı paylaşım için teşekürler. Aklıma ilk gelen şu oldu: Bazen tek bir olaya bakıp, farklı ifade ediyoruz. Sonuçta olay orada duruyor. Madde ve antimadde alemi, birisi fizikselliğin diğeri ise eterik/ruhsal varoluşun ifadesi ve bunlar köprü olarak çekim ile birbirlerine bağlılar. Mevlana boşuna "ölüm günüm doğum günümdür" dememiş. Bunu kayıt edip bir daha okuyacağım. Teşekürler.

Mordevrim

#5
Geçen sayımızdaki sohbetimizde hastalıklar konusunda kalmışız. Ben kaldığımız yerden başlamak istiyorum. Çünkü kafama takılan bir nokta var tam netleşmemiş olan. Thumos'ta çözüm bulduğumuz hastalıkların dezavantajı olarak nüfüsun giderek artmasını söylüyorsun. Bu noktada hastalıklara çözüm bulmamak mı lazım? Gerçi etkili bir nüfus kontrolünün de altını çizmişsin, yani herkesin tek çocuk sahibi olmasından, fakat bunu uygulamak imkansıza yakın ki devlet adamları çıkıp 3 çocuk yapın ısrarındalar. Bu noktada hastalıklara çare bulmamak daha mantıklı bir çözüm mü? Daha doğrusu doğanın elinde kalan tek çözüm hastalıklar mı?

Aslında bu bir değil iki soru oldu Hasan. Genel bir yöntem izleyip ben de son soruyu yanıtlayım önce. Doğanın elinde kalan son yöntem elbette hastalıklar değil. Yine elbette doğa sanki insana saldırıyormuş gibi bir anlam çıkabilir bu söylediklerimizden ki doğa bu anlamda insana saldırmıyor. Yalnızca biz onunla olan uyumumuzu yitirdikçe ve onu bencilce sömürdükçe "doğa hastalanıyor" bu hastalanmanın sonucunda doğanın bir parçası olan bizler de hastalanıyoruz. Doğa, dişi bir varlık ve şu anda kanser olmuş durumda. Akciğerlerinde sıkıntı var, aynı zamanda rahiminde de ciddi tahribat var (özellikle Ortadoğu'daki petrol çalışmalarının bir sonucu olarak). Bu durumda doğanın bakıma ve bizim ilgimize ihtiyacı var. Tıpkı bize yıllarca bakmış olan bir annemize, ihtiyaç duyduğunda bizim yardım etmemiz gibi senin anlayacağın. Hastalıklara çözüp bulmamalı mıyız sorusuna gelince, ilk olarak gerçekten hastalıklara ihtiyacımız olup olmadığı sorusuyla yanıt vermek isterim. Gerçekten hastalıklara ihtiyacımız var mı?


Var mı?

Hastalık, kelimenin gerçek anlamında doğanın yolundan uzaklaştığımızda, ya da kendi doğamızdan uzaklaştığımızda yaşadığımız bir şey. Çağlar boyunca bilge kültürler hastalıkların temel sebebinin bu olduğunu bildiler ve hastalığı bilgeleşmenin bir yolu olarak kullandılar. Hastalık bazen şaman olması gereken bir insan buna direndiğinde açığa çıktı, bazen aşırı saldırgan olan bir insana saldırganlığını kontrol etmesi için geldi, bazen de ruhsal çalışmalara başka bir şekilde girmeyecek bir insana kendini iyileştirmek kimliğinde geldi. Örneğin benim tanıdığım bazı ileri düzey ustalar çocukluklarında ölümcül hastalıkların pençesinde olmuşlar ve ruhsal çalışmalarına başladıklarında bu hastalıklarından kurtulmuşlar. Fakat günümüzde, belki de ilk defa, her koyunun kendi bacağından asılmadığı bir durum yarattık. Artık kitlesel olarak verdiğimiz zararların, kitlesel olarak doğanın yolundan ayrılmamızın bir sonucu olarak hastalıklara yakalanmaya başlıyoruz. Kanser vakalarındaki inanılmaz artışın farkındasındır sanırım. Hepimiz bu tehlike ile karşı karşıyayız şu anda. Eğer doğanın yolundan gitsek ve içinde yaşadığımız bu dişi varlık ile uyum içinde olsak hastalıklara gerek kalmazdı. Bu durumda bu gün iyileştirdiğimiz ya da tedavisini bulduğumuz her hastalığa karşı yeni ve çok daha güçlü bir hastalık yaratılıyor. Kimse içinde bulunduğu akışla savaşarak onu yenemez. Rüzgarla savaşarak uçamazsın, onunla kanatlarını doldurarak uçabilirsin. Bu nedenle şu an yarattığımız yıkımı durdurmak için hastalıklara çözüm bulmak değil, doğa ile uyumumuzu yeniden kazanmak zorundayız. Senin anlayacağın Hasan, altı delinmiş bir teknedeyiz ve tekneye bir saniyede 3 litre su doluyor ve biz elimizde bir litrelik bir kova ile su boşaltmaya çalışıyoruz. Sence de önce deliği tamir etmenin bir yolunu bulmak daha iyi olmaz mıydı?


Okurumuz Meral Söyler hastalıkların kaynakları ve iyileşme konusunda konuşabilir misiniz diye sormuş. Bireysel olarak düşünüldüğünde hastalıklar konusuna değindin, peki kitleselden öte biz kendimiz veya bir yakınımız hastalandığında, nasıl davranmamız lazım, geleneksel bilgilerin ötesinde? Yani düşünsel travmamızı mı temizleyelim hastalıktan kurtulmaz için? Kısaca teknedeki deliği tamir etmenin yolu nedir?

Hasancım ben hem öğrencim hem de arkadaşlarım olan bazı doktorlarla ortak çalışmalar yürütüyorum. Bazen teşhis ya da tedavi konusunda benim de fikrimi alıyorlar. Üzerinde çalışılan konular kanser gibi çok ağır durumlar; çoğu zaman da son aşamaya ulaşmış durumlar. Bu tür durumlarda bazen şunları görüyoruz. Hastanın iyileşmesi için, örneğin eşinden ayrılması gerekiyor ya da bazı sorumluluklarını bırakması gerekiyor. Çoğu durumda hastalığın yalnızca bir strateji olarak geliştirildiği o kadar apaçık ortada oluyor ki... Bu insanlara şunları söylemelerini tavsiye ediyorum: Bu taktiği geçmişte bir yerlerde kendinizi korumak için kullanmanızın geçerli sebepleri vardı; ama artık iyileşmek isteyen ve bunun için harekete geçmiş bir insansınız. Artık bu taktiğe ihtiyacınız yok; artık hastalığa ihtiyacınız yok. Şimdi iyileşebilirsiniz. Hasta eğer bunu gerçekten anlarsa iyileşme büyük bir hızla gerçekleşmeye başlıyor. Fakat bu durumu aşamazsa kemoterapi ya da şifalı otlar bir işe yaramıyor. Her hastalığın kendi dinamikleri var. Bazıları aile ve yakınlarla ilişkili olabileceği gibi, bazıları ölmüş olan atalarımızla bile ilişkili olabiliyor. Bu nedenle ilk olarak hastalığın kaynağını çok iyi saptamak gerekiyor. Fakat çoğu zaman geçerli olan durum şu: gerçek tedavi yalnızca bedene ve ruha kendini iyileştirebileceği hatırlatıldığında gerçekleşiyor. Ama sakın yanlış anlaşılmasın, bu sözlerimle tıbbı tedaviye ihtiyaç olmadığını söylemiyorum. Bizim, birer hasta yakını olarak ne yapabileceğimize gelince, elbette herkes için geçerli tek bir altın kural yok. Yalnızca şunu iyi bilmek lazım, iyileşmenin ne kadarını kendimiz için ne kadarını gerçekten hasta olan yakınımız için istiyoruz. Çünkü ölmesi gereken insanların yalnızca yakınları onlarla vedalaşmaya hazır olmadıkları için bir seneden fazla koma durumunda yaşatıldıklarına da şahit oldum. Bu durumda ölümden sonrası için gerekli geçiş aşamalarını yaşayacak enerjileri kalmıyor insanların. Yani böyle bir durum, sevdiğimizi söylediğimiz insanlara zarar veriyor. Ölme zamanı gelmişse eğer vedalaşmak en doğrusu. Elbette bunu söylemek yapmaktan çok daha kolay.


Az önce dünyanın rahmi hasta dedin ve petrol çalışmalarını bunun nedeni olarak gösterdin. Dünyanın rahmi derken kastettiğin Orta Doğu mu ve petrol çalışmaları nasıl hasta ediyor dünyamızı?

Dünya, tıpkı bir insanın bedenine benziyor. Dişi bir varlık. Eski Taocular, özellikle de Lung Men Pai yani Ejderha Kapısı Okulu dünyanın coğrafi olarak neresinin insan bedeninde nereye karşılık geldiğini bulmuş durumda. Ortadoğu yaklaşık olarak dünyanın alt enerji merkezinde bir yerlere karşılık geliyor. Örneğin ünlü Bermuda Şeytan Üçgeni de bizim Yaşam ve Ölüm Kapısı dediğimiz ve böbreklerimizin arasında yer alan Ming Men enerji merkezine karşılık geliyor. Petrol çalışmaları ve dünyanın kaynaklarının bu şekilde tüketilmesi tıpkı bir insanın bedenindeki elementlerin ve enerjinin sömürülmesi gibi. Biz eğer insan bedeninde hangi organların sömürüldüğünü bilirsek, 5 Element kuramına göre bunun sonuçlarının neler olacağını tahmin edebiliyoruz. Aynı durum dünya için de geçerli yalnızca çok daha büyük ölçekli meseleler söz konusu. Bu nedenle hepimiz bu sene borsalarda neler olacağını, doğal felaketleri ve bunun gibi şeyleri kestirebiliyorduk. Ya da ülkemizde parti kapatma olasılığını da biliyorduk ve ben bunu bir sene önce pek çok insana söyledim. Bazılarının bana güldüğünü itiraf etmem lazım.

Nasıl biliyorduk? Taocular mı biliyordu, yoksa senin uzmanlığın olan pinkod çalışmalarıyla mı biliyordun? Açar mısın bunu?

Biz Taocular pragmatist insanlarızdır. Yani fanatiklik yapmadan işimize gelen şeyi alır ve kendi sistemimize katarak kullanmaya başlarız. Bu nedenle bir Budist çalışma olan Shaolin öğretilerindeki Demir Gömlek ve Kas/Tendon Klasiği gibi yöntemler Budistler tarafından karalandığında, Taocularla Budistler rakip gibi görünmelerine rağmen o çağlarda Taocular bu çalışmaları almış ve daha da geliştirmişlerdir. Bu anlamda benim Pin Kod yöntemim de içinde pek çok Taocu unsurun, Beş Elementin ve başka bilgilerin bulunduğu bir yöntem. Yani orijinal pin kod değil, eklerle zenginleştirilmiş bir hali. Bu nedenle bu tür tahminlerde pin kod da dahil olmak üzere pek çok şey kullanıyorum.


Peki Türkiye, dünya bedeninin neresinde ve ülkemizin geleceğine dair görüşlerin neler?

Türkiye'nin bedenin neresinde olduğunu söylemeyeceğim. Bunun bir takım nedenleri var ama geleceğe ilişkin bazı şeyler söyleyebilirim. Bunları söylerken öncelikle bir açıklama daha yapmalıyım. Taocular çağlar boyunca daima siyasetten ve dünya meselelerinden uzak durmuşlardır. Onlar çok daha büyük yasalara dikkat ederler; çünkü bilirler ki ülkeler ve çağlar insanların daha küçük yasaları tarafından değil daha büyük yasalar tarafından yönetilirler. Dünyadaki yönetimler yalnızca daha büyük sahnede devam eden yönetim savaşlarının bir gölgesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle Taocular her zaman kendilerinden tavsiye isteyen yöneticilere daha büyük yasa uyarınca bir takım tavsiyelerde bulunmuşlar ama kendileri asla siyasete bulaşmamışlardır. Bu nedenle benim bu söyleyeceklerim de siyaset olmayacak. Yalnızca daha büyük yasadan kendi anlayabildiğim kadarıyla gözlemlediğim şeylerin bir kısmını anlatacağım.

Sevgili Hasan, bu noktadan itibaren söyleyeceklerim birbirleri ile ilişkili bir dokunun parçaları. O nedenle eğer yalnızca parça anlatılır da parçaların toplamı olan doku anlaşılmazsa doğru yaklaşımlar geliştirilemez. Senin alayacağın çok zor bir konu. Eğer konuyu yeterince iyi anlatamazsam okuyucularımız bilsinler ki bunun nedeni uzun bir açıklamaya ihtiyaç olması.

Öncelikle, Türkiye kendi ilk küçük yaşını doldurdu. Şu anda tüm kombinasyonları Cumhuriyet'in kurulduğu dönem ile aynı kombinasyonlarda. Bu da bize Türkiye'nin bir yenilenme döneminden geçeceğini anlatıyor. Bu yenilenmenin bu yıl itibariyle başlayacağını biliyorduk. Biraz sonra eğer bana bu yenilenme konusunu sormak istersen sana o konuda da bir şeyler söyleyebilirim. Geçen sene Türkiye'yi bir parça incelediğimde varolan siyasi partinin kendini sistem içinden çıkarmak isteyeceğini düşünmeme neden olacak şeyler gördüm. Yani her ne kadar bu bir kapatma davası olsa da sanki parti zaten kendisi sistem içinden çıkmak istiyor gibi bir izlenim yarattı bende. Neyse bak siyasete girmeyeceğim derken siyasete giriyorum. O zaman başka şeyler söyleyeyim. Dünya genelinde 3-4 yıl kadar sürecek olan bir ekonomik çalkantı yaşanabilir gibi görünüyor. Yine bu yıl ülkemizde ve bazı ülkelerde depremler olabileceğini sanıyorum. Ama bu beklenen İstanbul depremi mi bunu incelemedim samimi olmak gerekirse.

Yine yönetimde ilginç bir durum var. Yeni bir liderin ortaya çıkması ihtimali söz konusu. Ama bütün bunların yönünü Türkiye'nin özgür iradesi belirleyecek ve bu özgür iradenin temelinde ise Atatürk'ün inanılmaz bir öngörü ve zeka ile yaratmaya çalıştığı bir durum belirleyici olabilir. Bu durum da ülkeye bir Polis özelliği katmak ve bir idea yani bir fikir, bir amaç verme çabasıydı.


Polis derken "Şehir" anlamındaki Polis mi?

Evet, Polis kelimesini eski Yunan'da kullanıldığı anlamda Şehir ya da Devlet olarak kullanıyorum. Ama şehir ya da devlet dendiğinde tam anlamını karşılamıyor. Polis bir idealdir aslında. Vatandaşların kendilerini ait hissettikleri, bu sayede cesaret buldukları, bu sayede kendilerini güvende hissettikleri bir anne ve baba. Bu olmadığında ülkenin insanları kimsesiz çocuklara benzer. Türkiye'de benim karşılaştığım insanların büyük bir kısmı Taoculuk'ta Toprak elementine karşılık gelen sağlık sıkıntıları yaşıyor. Bu da kendi kökleriyle bağlantısını koparmak ve bir anlamda kimsesiz bir çocuk olmak gibi bir durum.

Aslında köklerine çok bağlı, hatta fazlasıyla bağlı olduğu için zor hareket eden bir toplum görüntüsündeyiz. Yoksa değil miyiz? Kökleriyle bağlantısı kopmayı açabilir misin?

Hayır ne yazık ki değiliz. Köklerimiz ile olan bağlarımızı tarihin çeşitli dönemlerinde çeşitli nedenlerle yitirdik. Bu nedenle yüzyıllardır, Selçuklunun son döneminden başlayıp Osmanlı'da ve Türkiye Cumhuriyeti'nde devam eden sıkıntıların büyük bir kısmı da bu köklerle olan bağlantıyı koparmamızdan kaynaklanıyor. Bu gün aman allahım şu olanlara bak bunlara bir çözüm bulalım diyen iki taraf da aslında sorunun kökünde bunun olduğunun bilincinde değil. Tarih sahnesinde bunun bilincine varabilmiş tek insan Atatürk oldu.Ancak ömrü yetmedi bu polis idealini kurmaya. Bugün yaşadığımız tüm o sıkıntılar işte bu idealin yoksunluğundan kaynaklanıyor. Bu ideal olmadığı için Selçuklu'dan başlayarak yapılmaya çalışılan şey yapılıyor ve ideal ithal ediliyor. Ancak ithal idealle olmuyor tabi ki bu durum.

Bana Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşı olarak ortak kimliğimizden ve ortak amacımızdan bahseder misin diye sorsam eminim ki net bir yanıt veremeyeceksindir. Nedir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak sence Hasan merak ettiğim için soruyorum bunu?


TC vatandaşı olmak değil de, Türk olmak diye sorduğunda, dünyanın "kilit taşı" noktasındaki bir ülkede, çevremizdeki üç kıtadan gelen her türlü enerjiyi, daha da yoğun şekilde yaşayan ve onca zorluğa rağmen ayakta kalmaya çalışan bir ulusun ferdi olmak demek ki bu ulusun zaman ilerledikçe, dünyanın diğer uluslarına manevi yönden yol gösterici olma potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Bana Türk olmanın anlamını sorduğunda aklıma gelen bu.

Anladım. Potansiyel açığa çıkmadığı sürece kullanılamaz malum. Bu nedenle potansiyellerin açığa çıkması gerekir. Atatürk bunun bilincinde olarak, potansiyelleri açığa çıkarmak için önce ortak bir ideal yaratmaya çalışmıştı. İdealin olmazsa karanlıkta yaşamaya mahkum olursun. Hatırlarsan geçenlerde seninle karanlık kavramını tartışmıştık ve ben sana karanlığın ne olduğunu sormuştum. Sen de bana bir yanıt vermiştin. Ben bu yanıtla tatmin olmayıp sana başka sorular sormuştum bu konuda ve en sonunda geldiğimiz noktada bana bir durumun sıfatlarını anlatıyorsun oysa benim ihtiyacım olan şey ismi demiştim; çünkü bir şeyi sıfatları değil ismi belirler. Aksi taktirde bir şeyi sıfatlarla tanımlamaya kalktığında onu başka şeylerle karıştırmak mümkündür. Sonuçta karanlığın isminin ne olduğunu bulmuştuk


Okurlarımız için tekrar hatırlatır mısın karanlığın ismini?

Ben bunu senin hatırlatmanı rica etsem?



Korku. Işık ise cesarettir demiştin.

Hayır, ışık aslında cesaret değil. Cesaret yalnızca korkunun karşıtı. Oysa dengenin diğer ucunda bulunan karanlığında tıpkı korku gibi kendine özgü bir ismi var. Seni ruhsal bir sorgulamaya sokmak isterdim çünkü insan ancak bu şekilde öğrenip özümseyebiliyor ama yine de sana söyleyeyim mi ışığın ne olduğunu?

Işık, sevgidir Hasan ve idealdir. Yani korkunun karşısında sevgi ve şefkat durur. Atatürk bunu biliyordu. Yurtta barış olması için dünyada da barış olması gerekir kavramını onun için ortaya attı. Boş bir laf değildi söylediği, politik bir slogan da değildi. Bİliyorsun yakın bir zamana kadar bunu dış politikanın temeline oturttuk biz. Yalnızca savunma amacıyla saldırabiliriz dedik. Hatta mümkün olduğunca diyalogla çözer ve saldırmayız dedik. Ancak sevgi olabilmesi için bir idealin olması gerekir. Bir şey yapabilmek için daima harekete geçirici bir güce, bir motivasyona ihtiyaç vardır. Bir milletten bahsettiğimizde bu motivasyon onun ortak idealidir. İşte bu gün karşı karşıya olduğumuz durum bu. Bir idealimiz, bu anlamda da ortak bir kimliğimiz yok. Yani kimsesiz çocuklar gibiyiz ve korkuyoruz. Bu da bizi ne yazık ki karanlık için güzel bir yeme dönüştürüyor.


Bu, bizi yeme dönüştürüyorsa, bu noktada bizi yemek için ağzı sulanan karanlık nedir ya da kimdir? Dünyadaki yansıması nedir?


Karanlığın bir şekli yok. Sadece sıfatları var. Bunu çok uluslu şirketler ve onların yönetimindeki ülkeler olarak algılayabilirsin. Ama bunlar bile yalnızca karanlığın sıfatları olur. Daha da acısı, satranç tahtasında pek çok kilit hamle yapılmış durumda ve şu anda mat demeye hazırlanıyorlar. Senin anlayacağın bir lidere ve bir ideale ihtiyaç var ki bu durumdan çıkabilelim. Onun dışındaki her tür çaba ne yazık ki bu durumu geciktirmekten başka bir işe yaramayacaktır.


Bunlar "Thumos"taki büyük patron ve şirketi düzeyindeki şirketler mi? Biraz daha açar mısın? Hem neyin matı? Neyin hamlesi?

Evet Büyük Patron ve onun gibi insanların temsil ettiği şirketler. Yalnızca Irak savaşında bir tek şirketin kârı 500 milyar dolar oldu. Bu paranın çok daha üzeri var bu nedenle bir tek şirketi söyledim sana. 500 milyar dolar küçük bir ülke satın alabilecek bir para bunu unutma. Hamleler ise yüzyıllardır yapılıyor. Atatürk, akıl almaz karşı hamlelerle bu satranç oyununda Türkiye'yi çok uzun yıllardan sonra avantajlı duruma geçirmişti. Ancak dediğim gibi ömrü yetmedi; bu da ayrı bir konu ya neyse... Bu hamleleri becerebilirsem ikinci kitapta anlatmak istiyorum.

Hamleler öyle çok gizlenen hamleler değil aslında. Gazetelerde yazılıyor çiziliyor. Bir durumu gizlemenin en emin yolu onu ortalıkta yapmak ama ona başka bir kimlik kazandırmaktır. Özellikle son 60-70 yıldır imzalanan uluslararası ticaret anlaşmalarına bakmak bile durumun resmini çizmeye yetiyor.


Bu durumda fillerin tepiştiği büyük alanda ezilen çimenler konumundayız. Ülkemizde öyle ortak ideal yaratacak, bizi belli bir hedefe yönlendirecek bir lider mevcut da değil. Ortada "uyanın, bir şeyler yapın" çağrıları yapılıyor ama herkes birbirine bakıyor? Ayrıca bu ülkenin bütünü derken, gerçekten bütününü birleştirecek bir hareketten söz ediyoruz ki, ortadan ikiye üçe bölündüğümüz şu dönemde çok fantastik bir düşünce gibi geliyor. Bu durumda ne yapmalıyız biz?

Bölünme kısmı özellikle dikkat edilmesi gereken konu bence. Türkiye kendine özgü yapısıyla pek çok dünya ülkesinden farklı bir konuma sahip. Diğer ülkelerden bahsettiğimizde onların, kendi anavatanlarında yaşayan milletler olduğunu görüyoruz. Oysa Türkiye vatandaşları kendi anavatanları olan Asya'da yaşamıyorlar. Yani bir durum olduğunda talep edecekleri ana vatanları yok bu durumda. En azından bize çizilen resim bu. Kazım Mirşan'ı dinlediğinizde bundan farklı bir resim çizecektir size ama daha önceden de söylediğim gibi bu kadar değerli bir bilim adamının sesi kısılmış durumda. Eğer kendi anavatanımızda değilsek bize en çok benzeyen ülke sanırım ABD olabilir bu durumda. Fakat orada bile ülke kurulduktan sonra ülkenin kendi mitolojisi, kültürü ve gelenekleri gelişmeye başladı. Yüzyıl önce ya da iki yüzyıl önce Amerikalı olmak komik bir tanım olabilirdi ve biz o ülkeyi Avrupa mutfağından arta kalanların ısıtılarak yeniden servis edilmiş hali olarak görebilirdik. Fakat durum bugün öyle değil; çünkü ortak bir kimlik ve ortak bir ideal geliştirmeyi başardılar. Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşamak için de bu tür bir ortak ideal yaratmak gerekiyor. Bu nedenle karşıtlıklarımız yerine ortak yanlarımıza odaklanmakta fayda var bence. Türk insanı grup odaklı, tek başına işleyemeyen ve ne yazık ki biraz tembel bir insan. Bunu bir kötüleme olarak söylemiyorum. Bu, durumun resmi. Eğer durum buysa o zaman onu grupla hareket edecek şekilde, iyi ya da kötü amaçlı harekete geçirmek mümkündür. Yalnızca dışarıdan ortak bir düşman olduğunda ya da futbol maçlarında birbirimize kenetlenmeyi bırakabilirsek belki bir şeyler yapılabilir. Bunun için ise gerçek bir idealin yaratılması gerekiyor ve bu ideal için de bir lidere ihtiyaç var. Başka çözümlerin geçici olacağını sanıyorum.

Nasıl bir ideal olabilir sence bu? Yani nasıl bir ideal bu ülkeyi bir araya getirebilir?

Bunun din temelli olmaması gerektiğine inanıyorum ilk olarak. Bu daha önceden de denendi ve başarılı olmadığı gün gibi ortada. Türk folkloründen yola çıkan bir idealin bunun için mükemmel olacağına inanıyorum. Bizim yeni yılımız Ocak'ta değil ki mesela. Bizim yeni yılımız baharla başlar. Çinliler gibi. Mesela bu anlamda Çin toplumuna çok benzeyen bir toplumuz biz. Atatürk bu idealin temeline türk folklorünü yerleştirmeye çalıştı ve buna ek olarak kendi içimizde bulunan tüm etnik halkların folklörlerinin de birlikte özümsenebileceği bir yapı üzerinde çalıştı. Yani karşıtlıkları uyumlu bir beraberlikte bir araya getirmek istedi. Bence bu, bir ideal olabilir. Bu anlamda Türk olmak ırkı tanımlayan bir şey değil, ideali tanımlayan bir şeye dönüştürülmeye çalışıldı. Bence kaldığı yerden bu çabaya devam edilmesi gerekiyor. Yani "Ne mutlu Türküm diyene" lafı kesinlikle bir ırkı tanımlamıyordu.


Zaten Atatürk'ün de bir şiiri var ve içinde şöyle bir dize geçiyor:
"Türk sadece bir milletin adı değil, Türk, bütün adamların birliğidir." Bu aslında çok büyük bir ideal olabilir mi? Yani insanlığın bütün olmuş adamlar birliği haline gelmesi için yol gösterici olmak?


Evet, işte bu.


Bu bağlamda da bireysel olarak yapabileceğimiz şey, öncelikle kendimizi bütünlemek olabilir mi? Böylece kendi bütünlüğümüz, insanlığın bütünlüğüne katkıda bulanabilir ve bunun yansıması da dünyada ve ülkemizde, ışığa doğru bir yönelim oluşturabilir mi?

Bu soruna yanıt vereceğim Hasan çünkü önemli ama bir ekleme yapayım önce ki konu daha net anlaşılsın. İlk olarak Atatürk'ün onun karşısında yer alanlar tarafından da onun yanında yer alanlar tarafından da tam olarak anlaşılmadığına inanıyorum. Bugün bize çizilen, hem de her iki cepheden çizilen resimler bunun kanıtı. Oysa Atatürk, beni anlamak benim fikirlerimi anlamaktır dememiş miydi? Atatürk bir peygamber değil bir insandı elbette. Ancak sıradan bir insan olmadığına garanti verebilirim. Şimdi Antropolojik olarak bilinen bir gerçek vardır: Birden fazla kültür bir araya geldiğinde genellikle o kültürlerin en kötü tarafları açığa çıkar. Fakat eğer bu kültürler ortak bir ideali merkez alarak bir araya gelirlerse o zaman birbirlerini besleyip büyütmeye ve en iyi yanlarını bir araya getirdikleri mükemmel bir yapı yaratmaya başlarlar. İşte Atatürk tam olarak bunu yapıyordu. Bu durumda birey olarak yapılacak şey sağduyulu olmak ilk olarak. İki karşıt fikir bir araya geldiğinde, iki taraf da istediğini söylesin karşısındakinin fikrini değiştirmez ve bunun sonucu da çatışmadan başka bir şey olmaz. Basında iki tarafın da savunucusu olan yüzlerce köşe yazarı binlerce yazı yazdı. Ne değişti? Karşıtlardan hangisi "Aaaa bak ben yanılıyormuşum haydi senin fikrini kabul edeyim," dedi? Bunlar olmadı ve olmayacak da. İki taraf da birbirini canavar gibi görüyor. İki taraf da birbirinden korkuyor. İki taraf da bu nedenle karanlıkta kalıyor ve karanlığa yem olacak hale geliyor. Bu nedenle iki taraf da ortak bir amaçla bir araya gelmeli ve bir ideal yaratmalı. Bu iş laik müslüman çatışmasına dönerse, ya da Türk-Kürt itişmesi yaratılırsa kimse bir şey kazanamaz. Türk kültürünün en imrenilecek yanını sana söylememi ister misin?


İstemem, yan cebime koy. (Tabii ki isterim.) :-)


Peki. Bu çok önemli. Hani sen diyorsun ya hep Türkiye lider rol üstlenebilir ve tüm dünyayı değiştirebilir. Evet bu mümkün çünkü hamurundaki bir yetenek bunu sağlayabilir. Türkiye'nin en imrenilecek yani aslında tıpkı bir hamur gibi işlenebilmesi ve biçim değiştirebilmesi. Türk denilen o bilinç, o kadar sevdiğim o kadar hayran olduğum bir bilinç ki, kendi içine aldığı şeyi kendi misafirperverliği ile kendi malı yapar. Onu kendinden kabul eder. İslamı içine alır ve onu Türk İslamı yapar örneğin. Anlatabiliyor muyum? Aynı şekilde biçim değiştirirken özünde bir şeyi hep korur ve çevresini etkiler varolan o misafirperverliği, sevgisi, dolayısıyla cesaretiyle. Çanakkale savaşına bak göreceksin neler olduğunu. Bu bilinç, zaman içinde tüm dünya sahnesinde karşıtlıkların bir potada eritilmesini sağlayabilir.


Yine geldik Türkiye'nin yeri konusuna. Bu noktayı tam aydınlatmadan, kendi yerimizi bilmeden ilerlemek zor gibi görünüyor ve az önce bana sorduğunu ben sana soruyorum. Hatta bir değil iki soru soruyorum. Türkiye'nin "evrensel büyük plan" açısından bakıldığındaki yeri nedir ve yine bu bağlamda Türk olmak ne anlam taşır? Tabii Cem Şen için de Türk olmak neyi ifade ediyor? (İki demiştim ama üç soru oldu.)


Türkiye'nin büyük evrensel plan açısından yerini tam olarak anlayabilmek beni aşan bir şey; en azından şu an için. Ancak anlayabildiğim şeyi söylemem gerekirse bence karanlık ile aydınlık diyebileceğimiz şey arasında dengenin sağlanması için Türkiye çok önemli bir konuma sahip. Bu konum bizim cesaretimiz ve dolayısıyla sevgimiz ile ilgili. Yüzyıllardır Türk dendiğinde akla ilk gelen misafirperverliğidir örneğin. Bütün değerler yokolurken, mekanik dünya görüşü tüm dünyayı yönetirken, dünyada ilk kez birbirimize fiziksel olarak bu kadar yakın ama ruhsal olarak bu kadar uzak yaşarken bu değerler tüm insanlığın kurtarıcısı olabilecek değerler. Elbette biz bu değerleri yitirmezsek; ki yitirmeye çok yakınız. Dediğim gibi hamleler çoktan yapıldı. Türk olmak ise, eğer türk kelimesini bir ideal olarak kullanmıyorsan hiçbir şey değil. Yani şu anlamda hiçbir şey değil. Biz Türk olmanın idealini ve anlamının ortaya koyamadığımızda kendimize türk dememiz bir anlam ifade etmeyecektir. Bu nedenle ilk olarak ortak bilincinimiz tanımlamamız gerekir. Bu da yavaş yavaş sönen bir bilinç olduğu için canlandırılması gerekir. Bu bilinç dilimizde, folklörümüzde bulunur. Ben Türk olmayı, Cem olarak, bir ideal boyutunda kavramaya ve bu bilince katkıda bulunmaya çalışıyorum kendimce. Bu, içinde bulunulan fiziksel mekandan bambaşka bir şey benim için. Ben bu ideali seviyorum. Çünkü o ideal, daha büyük sahnede "Işık" ile çok benzerlikleri olan bir ideal. O nedenle hayatım boyunca bir yürüyüşe katılmadım, sokaklara dökülmedim, siyaset yapmadım, ama kendimce o bilince katkıda bulundum. Edindiğim her bilgiyi "bizim" yapmaya çalıştım. Bu kadar insan Zen ile uzakdoğu ile ilgilendi ama biliyorsun "Türk Zen"i söylemiyle ortaya çıkıp "Dolmuşa Binme ve Dolmuştan İnme Sanatında Zen"i bir tek ben yazdım 15 yıl önce. Benim çabam bu yönde oldu hep. İnanıyorum ki başka bireyler de bu ortak bilinç için başka çabalarda bulunabilir.

Çok teşekkürler Cem. :) Ben bu muhabbeti bu sayılık burada bitiriyorum. Gelecek sayı kaldığımız yerden devam edeceğiz.
 

Mordevrim

#6
Röportaj Bülent KISA iledir (Bülent KISA Havass ilmi ile uğraştığı için biraz uzak durulan birisi gözlemlediğim kadarıyla. Ama onu tanıyanlar onun hakkında hep iyi şeyler söylüyorlar. Özellikle Ekşi Sözlük'te adına güzel şeyler yazılmış. Buradaki fikirleri de oldukça farklı bir bakış açısında. O yüzden paylaşmaya değer buldum)

-Reenkarnasyon var mı?

-Bunu ruhsal ve fiziksel yapınıza göre iki şekilde almakta yarar var. Dini temellere göre reenkarnasyonu kabul etmek zorundasınız. Aslında, reenkarnasyon yok. Bir insanın ölünce tekrar beden olarak doğmasına imkan yok. Çünkü aynı genlerden oluşmaya imkan yok. Spiritüel enkarnasyon yok. Beden olarak bir enerji taşıyorsunuz, bunu kullanıyorsunuz. İnsanın sıfırdan kaynaklanan bir evrimleşmesi var. Hepiniz belli kültürleri taşıyorsunuz. Reenkarnasyonun burada oluşması imkansız, çok geriye gidilirse sizin çıkış noktanız aynı olabilir, beyniniz binlerce yıl öncesini hatırlayabilir, genetik hafıza reenkarnasyon zannediliyor. Ruh enerjsinini başka kanallara aktarılması mümkün, eskilerin el vermek dedikleri gibi. Ölünce ruh bütüne döner kaybolur, bunu önleme sistemi enerji kapılarıdır. Ancak bu şekilde yok olmayı ortadan kaldırabilirsiniz...

-Ölüm ötesindeki cennet-cehennem kavramları ne demektir?

-Siz, milyon yıllardan beri gelen bir programı uyguluyorsunuz. Bu programın içinde, yıllardır yerleşik bazı korkuları yaşıyorsunuz. Aslında bir gücü kullanıyorsunuz, Bu gücü belirli bir sembolizma haline getirmek için, bir sürü şey kullanmak zorundasınız. Bu da cennet, cehennem gibidir, iyilik yaparsan cennete gidersin, kötülük yaparsan cehenneme. Aslında hemen hiçbirinizin cehennemden kurtulmaması gerekir çünkü siz tam bir bencilsiniz. Bu insanoğlunun kendi yapısında var, eğer doğada yaşasaydınız yaşamak için öldürmek zorundaydınız. Bu doğanın kendi yapısıdır, bütün galaksiler için geçerli, düşünce tarzınızda cennet cehennem gibi sistemler olmasaydı, sizi durduracak bir engel olmasaydı yaşamak için karşınıza çıkanı yok edecektiniz. Bu zaten her varlıkta olan birşey, ruhlarda, enerjilerde var. Enerji gelişmek için küçük enerjileri yutar, büyümek zorundadır. Bu bir tür kanun, değiştirmeye imkan yok ama bir cennet, cehennem kavramı yaratılarak bu kanun bir yere kadar durdurulmuştur. Bu olmasaydı birbirinizi devamlı öldürürdünüz, insanlar daha tekamül etmiş olamazlardı.

-UFO´larla ilgili ne konuşabiliriz?

-Bu sizin taktığınız bir isim, insan o kadar gelişmiş değil, yavaş öğrenir, galaktik sistemde size benzeyen ya da sizden farklı olan, sizden düşük, ya da yüksek yapıda çok varlık vardır. Bu varlıkların, hepsinin sizin bulunduğunuz sistemde ve başka sistemlerde iç içe, bilgi alış verişi yapabilmek için çeşitli varlıklara ihtiyaçları vardır. Casus gibi, bu varlıklar arasında çeşitli ilişkiler söz konusu, bu tamamen sizin yapınızı, gelişim sürenizi incelemek için yapılan bir olay. Dünyanın gelişmesinden dolayı UFO´ların gelip gitmesi söz konusu değil. Bu tür olaylar, sadece insanların kendilerini yabancı varlıklara inandırmak psikolojilerinden kaynaklanıyor. Zaman zaman düşünce boyutundan da çeşitli varlıkların gelmesi de söz konusu. Uzaylı varlık söz konusu değil, siz de başka varlıklar tarafından uzaylı olarak nitelendirilebilirsiniz. Uzaylıların tanrısal tebliğlerle de ilişkisi yok, 5000 yıl önce Orion sistemiyle Tibet arasında bir izdüşüm vardı, yani 5000 yıl önceki Tibet uygarlığı ile. Ama bu Orion sizin bildiğiniz yıldız grubu değildir. Sizin dünya sisteminize göre Tibet merkezdir, yani Güneş Sistemi´nin yapısına göre demek istiyorum, coğrafi merkez değil. Buradan gelen enerji, dünyanın ana yapısını kontrol edebiliyor. Bunun karşıt noktası da Atlantis uygarlığının çıkış noktasıdır.

-İnsanlık için sadece kötü diyebilirmiyiz?

-İlk oluşum sürecinde, sadece cinsellik, kendi yaşamını sürdürmek, yemek yemek gibi bir ana sistem vardı. Önce bir düşünce yapısı söz konusu değildi, sonradan eklendi, önce iyi gitti ama sonradan birbirlerini yok etmeye başladılar. İyilik, kötülük kavramları eklendi ve yok etme savaşı başladı. Zaman içinde iyi taraflar yok edildi, kardeşlik, barış gibi. Direkt kardeşlik, barış olamaz, iyiliğin ve kardeşliğin olduğu yerde daima kötülük ve düşmanlık vardır. Yani sürekli iyilik düşünün, enerji olarak düşünün ama bu temel yapıya karşı çıkar. Bir ana enerjiden söz ediyoruz, bunu devamlı artı veya devamlı eksi enerji yüklü olarak düşünün, bir süre sonra patlar. Mecburen bir karşıt enerjiye ihtiyaç vardır. Tek yönlülük ana sisteme aykırıdır. Dünyaya uygularsak, eksi enerji kardeşlik ve barışın yerine yok edici şeyler veriyor ve eksi yük oluyor. Bir kurtarıcı gelip insanları kurtarırsa, bir süre sonra da kendi içine dönüp, diğer sistemleri yutmaya çalışacaktır, bu bir döngüdür.

-Peki, neden bilinçlendirme gereği duyuluyor?

-Farklı bir yapı gerekiyordu, dünyada yapıların belirli bir gelişme göstermediği gözlendi. Kendi içlerinde kısır döngüye girip kendilerini geliştiremediler. Şu anki insan modelinde bir varlık yaratıldı, insan türü türü olarak. Bu tür ilk başta düşük olabilir, düşünce olarak çok şey yapamadı ama zamanla ona çok şey öğretildi. Ama burada belirtilen varlık türünün maymundan insana dönüşmesi asla söz konusu değildir. Darwin Kuramı temelden yanlış, Adem ve Havva öyküsü de biraz, elma insanın kendi içinde yeni arayışlara yönelmesidir, şeytan ve yılan hikayesi insanın yapmak zorunda olduğu arayıştı.

-Evrende kanun buysa, güçler denge savaşındaysalar insanın dengesizliği ve kendisini yok etmeye gidişi neden hata oluyor? Bu gidiş normal değil mi?

-Tabii, evrensel sistem gibi gelişseydiler birbirlerini yok ederken, gelişebilirlerdi. Bir dönem bu iyiydi, hata son zamanlarda oluştu. İnsan gelişmekten çok gerileyip sadece yok etmeye çalışıyor. Sistem bozuldu, ekolojik düzen bozuluyor, insan kendi ekolojik düzenini bozduğu için geriliyor, 1800-1900´lara kadar sistem iyiydi, 1900´dan sonra bozuldu.

-Değişim ve hatadan kim sorumluysa düzeltmesi lazım, niçin insanlara gereğince anlatılmadı?

-İnsanlara pek çok şey anlatıldı. Ama insanlar bunu dinleyecek kapasitede değil. Olay, çığrından çıktı, bunu insanlara kim anlatacak? Bu gün bir peygamberi kim dinleyecek? Onu vururlar, sistem bozuldu artık, 200 yıl önce belki olurdu, bu gün kendilerini birşey zanneden, mantıklı sanan bir insan sürüsü var, dinlemezler. Belli gruplaşmalar var, insan dışı kaynaklarla uğraşan gruplar var, umutsuzluk ve dünya yaşamından soğuma artacağı için kendilerini toptan yok eden gruplar artacak.

-İntihar yasak değil mi?

-İnsanın soy sistemine bağlı birşey, dini kitapların yasaklaması da normal, çünkü soy üremezdi, bin yıl öncelerinde dünya nüfusu azdı. Ama bugün değil, bunun ekolojik düzende yeri var, nasıl hasta hayvanları diğerleri yok ediyorsa, intihar etmesi gerekenler de doğrusunu uyguluyorlar. Çünkü ekolojik düzen içinde kendilerini yok etmeleri gerekiyor.

-Bize biraz da beslenme hatalarımızdan söz edin..

-Bitkisel besinlere dönüş söz konusu gibi, vejeteryanlık söz konusu değil. Et için belirli bir gramaj düşünülebilir, günlük ihtiyaç 150 gr olabilir. Kısa aralarla azar azar yemek daha uygundur, mümkün olduğu kadar sebze yiyin, ıspanak gibi, kereviz, enginar, hindiba olabilir. Daha az yağ yemeli, vücuttaki yağ oranını azaltmaya çalışmalısınız. Hayvani gıdaların oranını düşürmelisiniz, tereyağ olabilir ama oranını azaltın. Yağlanmak beyin fonksiyonlarını azaltır. Soğan ve sarmısak faydalıdır, bu iki besinin ana destekleyici maddelerden olduğunu hiç unutmayın. Mideyi yoran et oranlarının yüksekliğidir, aslında İnsanlık olarak mevcut metabolizmanız et yemeğe uygun değildir. İnsanlık kolay geldiği için kendisini etobur sandı, soğan, sarmısak yemeye midenin alışması gerekir, zorlanıyorsanız yoğurtla beraber yiyebilirsiniz. Kekik yiyin, biber zorlar ama alışılır, zira doğanın kendisinde acılı bitkiler var, birer aylır kürlerle alışılabilir. Taneli bitkiler et gibi yorucudur, nohut, kara fasulye gibi. Alkolden kesin kaçın, sigaradan da. Hücre kontrolunu kaybedersiniz. Çay, kahve açık olması kaydıyla zararlı değildir.

- Spiritüel düşüncelerle yolan çıkan insanlar, ne durumdalar?

-Yaklaşımları çok farklı, ana bütünün saf parçaları olan enerjiler bu insanlara verildiğinde kendilerini kurtarıcı ilan edip saçma düşüncelere giriyorlar. Bu durum, sağlıklı veya sağlıksız değildir, sizin tarzınızdır. Birbirlerine benzeyen insanlar birbirlerini yakalayıp devam ediyorlar. Bu gruplaşmalar Güney Asya ve Güney Amerikada daha yoğun, biraz da Avustralya.

-Ya Türkiye´nin durumu?

-Türkiye hala ruh celseleriyle uğraşanlarla dolu, ana enerjiyi algılayanların sayısı bini geçmez, bunların da ancak dörtte biri değerlendirebiliyor.

-Çevrede bilinen, bilinmeyen kimseler var. Müridler topluyorlar, şeyhler, gurular gibi, bunlar için belli bir güç, manyetik bir etki gerekmez mi?

-Bazı insanlara bu imkan veriliyor, değerlendirmek önemli. Sansasyon merakı da var, insanlar beyinler arası statik algılamalar yapabilirler, içlerinden birisi daha akıllıysa, biraz da hassas bir beyine sahipse, diğerlerinin isteklerini anlayabilir. Bu kişiler tek başlarına olamazlar, algılamaları onları korkutur, gruplaşmaları gereklidir. Ama içlerinde belli enerji parçacıklarıyla iletişimde bulunanlar da var. Önemli olan, dinsel içerikler ve onları kullanmaktır. Bu da bir tercih.

-Demin Atlantis dediniz, gerçekten var mıydı? Veya Mu uygarlığı?

-İnsanlar arasında Atlantis üzerine çok spekülasyon car, Atlantis´i arayış var, görülen bulunan bazı şeyler var. Aslında, normal sıradan bir kara parçasının üzerinde sönmüş bir volkan vardı, çevresinde de büyük bir uygarlık. Teknoloji olarak bu günkü uygarlıktan ileriydiler, değişik yollarla metalleri ve taşları işliyorlar, pek çok şeyi kolaylıkla yapıyorlardı. Uzay ve silah sistemleri vardı, beyinleri çok gelişmişti, enerjiyi kullanabiliyorlardı, iyi bir sistemdi, ama birbirlerine saldırma isteğini duydular, üstün beyinlerin daha alt beyinleri yok edebilme kapasitesine sahiptiler. Açık renkli bir ırktılar, siyahımsı sarı renk gibi, başka kıtalarda yaşam olmadığı için temelde dünyayı kontrol edebiliyorlardı. Zaman içinde başka ırklar ortaya çıktı, karışma ve kopmalar başladı. Onlar da kendi ırklarını geliştirmek istediler. Orta Asya´da ırklar değişmeye başladı, ama bu yeni ırkların beyin kapasiteleri daha düşük olduğundan sorunlar oluştu. Atlantis´in veya o uygarlığın ortadan kalkması gerekiyordu. Bunu kendileri yaptılar, düzensizliği önlemek, dengeyi kurmak için. Bir kısmı Güney Amerika´da kaldı, soyları hala sürüyor, bir kısmı da Tibet´te, başka kalan yok. Onlar da insan ırkına karışmış durumdalar, bilinçleri uyarsa da anlayamayacak kadar zayıflar, özel bir uyarı gerekiyor, bunun zamanı da geliyor, o zaman yeni bir düzenleme olacak, zamanı gelince.

-Sevgiden söz edelim, her insanda bir sevgi duygusu var, bazen bir çocuk ile bir kediye duyulan sevgi eşit oluyor, insanın içinde saf, temiz duygular var?

-İnsanın yapısında bu var ama tersine de dönebilir. Sevgi çocuktan çok hayvan konusunda daha saftır, hayvani sevgiler daha saftır, çocuk sevgilerinde ego vardır. Kişi çocuğunu kendi devamı olarak görür, hayvanlara duyulan sevgi, bir üst boyutta olmaktan kaynaklanan koruma duygusundan gelen bir sevgidir. Bu çok nadir, özel varlıklara aittir. İnsanların çoğu hayvanlara karşı zalimdir, zevk için öldürürler. Bu tür sevgi enderdir, ama hayvanların türü de farklıdır, köpeklere duyulan sevginin altında bekçilik, güvenlik vardır, ama genelde kedigilleri bunun dışında tutabiliriz. Sevgi, bir koruma korunma güven duygusundan kaynaklanır. Evrensel sevgi derseniz, bunu insana göre anlatmak gerekir. Evrensellikte sevgi olamaz, bir varlığın, bir diğer varlığı sevmesi söz konusu değildir. Ya da farklıdır, evrensellikte amacı türemek olan birleşme var. Birleşme, çoğalma ve yok olma. Evren için geçerli olan görev duygusudur, bir programı uygulamak gibi.

- Yine reenkarnasyona dönmek istiyorum, doğum anında ana bütünden kopan parça bir cenine resgele mi giriyor? Yoksa bir seçim mi yapıyor? Ya da bir sistem mi var veya rasgele mi? Kopan parça zekiyse Amerika´ya, aptalsa Afrika´ya gibi bir düzen mi var?

-Böyle birşey yok, herkese eşit enerjiler yollanıyor, eşit enerji ve bilgiler, bazı çevresel enerjiler değişimler getirebilirler. Beethoven gibi bir deha geri zekalı bir anne babadan doğabilir. Genetik yapı da var, kalıtsal bilgiler ama bu enerjiyle bağlantılı değil. 1700´lerde dünyanın kendi yapısından kaynaklanan bir konum söz konusu oldu. Enerji yapısında fazla açılıma ihtiyaç vardı, bir enerji boşluğu vardı ve ana enerjiden yükleme yapılarak, büyük dehaların, müzisyenlerin doğması sağlandı.

-Bazı reenkarnasyon olayları var, bu bir enerji karışımı mı?

-Bu bir enerji sapması, sarkması. Ölmeden önce yersel manyetik etkilerden dolayı enerji geriye dönemiyor, bilgisini aktaramıyor, sarkma yapıp, ikiye üçüp bölünüp dağılıyor. Ama bu tehlikelidir, kişiden kişiye geçerek dolar, hele üçüncü kişide normal değildir.

-Gezegenlerin, güneşin belli bir ruh yapısına bağlı olduklarını söyleyebilirmiyizi?

-Ruh demek reğil, yaşayan birincil varlık, manyetik enerji yükü. Bilinçli bir öz enerji belki de. Bizim kontak kuramayacağımız belirli kendine öz bir bilinç. Dünyada bir doğa var, bir çark sistemi, atmosfer yapısıyla hareket ediyor, sürekli kendini yenilemeye çalışıyor.

-Yani vücudumuzda yaşayan virüslerin bizi anlamaması gibi mi?

-Sizin sistemde şu an 9 gezegen var. Daha önce 12 idi ama üçü patladı. Sonuçta güneş bir bilinç merkezi, tüm güneşlerin bilinci birleşip Samanyolu galaksisini oluşturuyor. Samanyolunun şu anki merkezi, sizin galaksinin ana bilinci, bütün sistem ona bağlı olarak hareket ediyor. Bunun gibi galaksi sistemlerinden oluşan 15 galaksilik bir sistem var. Güneş tüm bilgiyi Samanyolu merkezine iletiyor. Sizin farkınızda ama pek önemli değil. 15 galaksinin bilgisi tek bir merkeze ulaşıyor, sonra da tümü bir noktadaki enerjiye ulaşıyor. Öz enerji toplanacak ve bir süre sonra kendi kendini sıfırlayacak, galaksiler yakında küçülmeye başlayacaklar, ufalma olacak, manyetik enerjiler artıyor, ana merkez bilgi yüklemesinden dolup şiştiği için çekim gücü artıp, küçülme olacak. Küçülme arttıkça, tüm bilgi aktarılacak bilgi sürekli akar ama zaman zaman birikir ve şişer. Şişme arttığında, patlama olacak ve tüm bilgi bağlı olduğu ana merkeze aktarılacak. Sistem patlamadan sonra dağılıp, yenilenmeye doğru gider. Yaklaşık beyin hücreleriniz kadar, 13 milyar yıldız ve gezegen var. Bu sayı gerçektir...
 

ivrin

#7
Sevgiyle takip ediyorum paylaşımlarını sevgili Mordevrim:) sonsuz teşekkürler dostum..

Sevgiler
 

bona fide

#8
cem şen'in bi kaç roportajını dinlemiştim daha önce. seçkin biri edasında bir uslup kullandığından itici gelmişti bana. şimdi bu yukardaki roportajı okuyunca yine aynı duyguya kapıldım. mütevazi bir dil bulamıyorum nedense uslup gerçekten çok etkili ve cem şeni forum katılımcılarının ve yayınladığınız kitaplardaki -ra serisi, ruhların yolculuğu, plaides öğretileri, ben oyum_ kıyaslamak dahi istemem bu düşmanlık olarak bir tavır değil izlenim sadece. samimiyetini hissettiremiyor seçkin olduğunu özellikle vurguluyor ve özel bir grup için çalışıyor gibi parası olan için hizmet.