Kanal Bilgileri Tartışmaları (Genel)

Başlatan Tiversonus, 02 Nisan 2009, 00:30:45

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 13 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#345
bilgi notu için teşekkürler sevgili sirera.

ve evet, google'da "13 Temmuz 2002" kasyopya diye bir arama yapınca, gerçekten de bu celseyi daha önceden kısmi olarak çevirip aktardığımızı gördüm. (google'da arama yaparken çift tırnak içine alınan ifadeler/kelimeler, aynen o şekilde yani özellikle tırnak içinde verildiği şekilde/sıralamayla sorgulatılmış oluyor.)

daha önce yapılan o kısmi çevirinin geçtiği sayfaların linkleri:

http://www.budur.com/forum/topic.asp?TOPIC_ID=1805 (2009 Mart)
http://www.baskalarinahizmet.com/topic.asp?TOPIC_ID=11 (2009 Ağustos)

bir konu ile ilgili örnek vermek için biraz aceleyle çevirmişiz. belirgin birkaç çeviri hatası/problemi var.

bozadi

#346
"cinsel merkez" konusuyla ilgili şöyle birşeyin farkında vardım: kasyopyalılar "cinsel merkez" derken, mouravieff'in (veya gurdjieff'in) "cinsel merkez" diye tanımladığı şeyin güneş sinir ağına tekabül ettiğini vurguluyor. yani "cinsel merkez" tabiri onlara ait değil. bir öğretide geçiyor ve onlar da o öğretide geçen "cinsel merkez"in solar pleksusa tekabül ettiğini söylüyorlar. solar pleksusun (ve dolayısıyla 3. çakranın) spesifik bir şekilde "cinsel hisler / duygular / enerjiler / deneyimlerle" ilişkili bir unsur olduğunu söylemiyorlar. bu da dikkat edilmesi gereken bir husus. elbette bir alakası da olabilir cinsellikle, ama nasıl. şimdi "cinsel merkez" (sexual center) denen kavramın tam olarak hangi öğretide geçtiğini ve ne anlamlarda kullanıldığını tespit etmeye çalışıyorum. kaydadeğer birşey öğrenirsem mutlaka paylaşırım.

bozadi

#347
"cinsel merkez" temel olarak gurdjieff'in "4. yol" (4th way) öğretisinden gelen bir terim anladığım kadarıyla. mouravieff'in gnosis adlı üçlemesini hazırlarken gurdjieff'ten azımsanamayacak bir oranda bilgi hırsızlığı yapıp, bir de bu bilgileri "hıristiyanlık süslemesi" içine koyup gnosis kitaplarında kullandığı iddia ediliyor. hatta mouravieff'in öğrencisi ouspensky bu durumu görünce bayağı bir şaşkınlığa uğramış. konuyu iyice bir araştırmaya çalışacağım. bilgim çok yetersiz.

gurdjieff'in "merkezlerle" ilgili tanımları biraz karmaşık. öncelikle üç ana merkez ayrımı yapıyor. sonra beş merkez tanımı var. ve en son yedi merkez tanımı var görebildiğim kadarıyla. bunları biraz daha iyi anlayınca bir özetini yapmaya çalışacağım.

şuna gelmek istiyorum: gurdjieff'in "cinsel merkez" dediği merkez sadece cinsellikle/seksle ilgili değil. kasyopyalıların vurguladığı gibi benliğe temel bir enerji aktarım merkezi. hatta "libido" kavramıyla bile doğrudan alakalı olabilir.

libidonun tanımları arasında şöyle birşey geçiyor:

Freud'un tanımı itibariyle libidonun en yaygın kullanılan anlamı cinsel arzudur; fakat Carl Jung'unki gibi daha teknik çalışmalardaki tanımlara göre libido, bir bireyin kişisel gelişim veya bireyselleşme için kulandığı serbest yaratıcı (veya psişik) enerjiyi ifade etmektedir.

jung'un yaptığı libido tanımı, tam da kasyopyalıların "cinsel merkez solar pleksusa tekabül ediyor" ifadesine açıklama sağlayan bir unsur.

çünkü bireyselleşme, kişisel gelişim gerçekten de 3. yoğunluk (3. çakra / solar pleksus) ile en doğrudan şekilde alakalı. ve 3. çakra ile ilgili yaptığım araştırmalarda, "enerji/güç" kavramı çok vurgulanıyor.

elbette 1. ve 2. çakraları da cinselliğin çeşitli boyutlarıyla ilişkilendirmek mümkün, ama bizim anladığımız şekliyle "seks" kavramı aslında 3. çakra (ve 3. yoğunlukla) çok daha yakından alakalı. 1. ve 2. çakra seksin fiziksel ve hormonal yönleriyle daha yakından ilgili. 3. çakra tam da insanların seks/cinsellik algısı/tutumu/uygulamalarıyla doğrudan bir anlam bağlantısına sahip. istisnaları vardır herhalde ama hayvanlar (2. yoğunluk) zevk için seks yapmıyor, sadece üreme için yapıyor. evet, üreme güdüsüyle seks güdüsünün tetiklenmesi muhtemelen 2. çakrayla ilgili ama insanlığın hayatında en geçerli olan seks kavramı değil bu. insan daha çok zevk için seks yapıyor ve hatta hayatının hiç azımsanamayacak bir miktarını seksle doğrudan veya dolaylı şekilde alakalı düşüncelere vakfedebiliyor.

yani çeşitli boyutlarıyla cinselliği belirli bir çakrayla/yoğunlukla ilişkilendirmek imkansız gibi görünüyor, ama görünüşe göre aslında bizim en çok geçerli olan seks kavramı doğrudan 3. yoğunluk ve 3. çakrayla ilgili belki de. libido/yaşam enerjisi kavramı tam da bu kesişimde karşımıza çıkıyor.

4. yoğunluk/çakra sevgi/merhamet ile çok doğrudan alakalı. ama insanlığın seks anlayışında ve genel yaşamı içinde bunlar en çok eksikliği görülen şeyler. seks mevcut insan hayatının çok önemli bir parçasını/yönünü teşkil ediyor, ama merhamet aynı derecede teşkil etmiyor. 4. yoğunluk/çakra enerjileri bireylerde etkinleştikçe cinsellikteki sevgi/şefkat unsurunun giderek artacağı ve giderek cinselliğin bırakılacağı mantıklı görünüyor bence. kasyopyalılar bunu vurgulamıştı.

cinsel merkez / enerji merkezi / libido / seks kavramlarına dönecek olursak, madem solar pleksus bireyselliğimizi şarj etmek ve geliştirmek için ruhun çok üst katmanlarından enerji alıcısı görevi görüyor, neden bu enerji seksle bu kadar yakından ilgili bir hale geliyor? kendi görüşlerimi biraz daha toparlayınca paylaşmaya çalışacağım. sizlerin görüşlerini de merak ediyorum.

bozadi

#348
organik portallar dünya nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturmakla birlikte, diğer "ruhlu" kabul edilen kitle de yüksek merkezlerini çoğu durumda pasif tutuyor. kh yaşam koşulları, çevresel baskı, yani matrix faktörü bunda önemli bir etken tabi ki. ama bundan da önemlisi ve önceliklisi, bireylerin kendi kh eğilimlerini aşma konusunda pasif kalmaları. netice itibariyle ruhlu kitlenin de azımsanamayacak bir bölümü bir anlamda organik portal gibi yaşıyor.

hayvan gibi yaşamaktan kastedilen şey bu olmalı. yani insanların çok ciddi bir bölümünde hayvani tutumlar egemen. kendi çıkarı ve konforu için kısavadeli bir düşünme tarzı hakim. ve bu durum insanların birleşmesini, ortak çıkarları doğrultusunda uzunvadeli yatırımlar yapmasını zorlaştırıyor. ve dünyanın negatif güçleri tüm insanlığın gözü önünde her türlü negatif haltı yediği halde insanlık bir olup da buna karşı duramıyor. ve böylesine berbat koşullarda hayatı da kaderleştirmiş oluyorlar.

insanların ciddi bir bölümü 3. yoğunluk derslerini yakın bir zamanda tamamlayacak bir durumda değil. çünkü kh eğilimlerine teslimiyet, bölünme, atalet ve korku gibi nedenlerle her türlü özgürlüklerden o kadar çok taviz verildi ki, bu azımsanamayacak orandaki esaret durumu acısıyla-tatlısıyla nitelikli bir hayatı da uzaklaştırıyor. ciddi bir niteliksizlik hakim oluyor.

nispeten sağlıklı bir 3. yoğunluk deneyiminde bireyler bireyselliklerine doyabilmeliydiler. ama esaret koşulları bireylerin bireyselliklerini yaşamalarını ve doygunlaşmalarını zorlaştırıyor ve sürekli erteliyor. kh güçleri bizlerin sağlam, bağımsız, özgün, sağlıklı birer birey olmamızı istemiyor. karanlık, gizli ve güçlü bir otorite karşısında, düşük frekanslı bir sürü psikolojisine itaate zorlanıyoruz. bireysellik suç gibi görülmeye ve gösterilmeye çalışılıyor yaygın bir şekilde. özgünlük cezalandırılması gereken birşey gibi algılatılmaya çalışılıyor. bu ülkede bu durum öteden beri özellikle çok egemen oldu gibime geliyor. avrupalılar bu konuda bizden çok daha ileride sanırım. ama bu durum onların daha gelişkin olan bireyselliklerinin de mutlaka her durumda çok sağlıklı ve etrafa şifa/pozitiflik yayan bir bireysellik olduğu anlamına gelmiyor elbette.

ruhun yüksek bir yerlerinden 3. çakra aracılığıyla bireyselliğimize enerji akıyor gibi görünüyor son ele aldığımız verilere göre. ve hatta kasyopyalıların iddialarına göre alçak-yüksek tüm çakra merkezlerimiz de 3. kanaldan gelen bu enerjiden besleniyor/faydalanıyor gibi görünüyor doğrudan veya dolaylı şekillerde.

ve organik portallar ve organik portalımsı olan çoğunluk insan kitlesi, bu enerjiyi daha çok alt merkezler için kullanmaya adanıyor. temel maddi konforunu ve doyumunu sağlamak ve sürekli arttırmak. "kendi" soyunu, grubunu, türünü diğerleri karşısında avantajlı duruma geçirmeye çalışmak. bu faaliyetler/eğilimler sanırım ilk iki çakrayla yakından ilgili. ve hayvanımsı denebilecek eğilimler. elbette bu hayvanımsılık her durumda mutlaka negatif anlamda değil, gayet doğal ve gerekli yönleri de var, ama ağırlıklı olarak bunlara yoğunlaşılması, 3. yoğunluktaki hayatın kalitesini çok düşürüyor. 3. yoğunluk ilk iki çakranın/yoğunluğun temsil ettiği şeylere doygunlaşılıp artık bireysel varlığın potansiyellerinin, özgünlüğün, yaratıcılığın keşfedilmesi, ortaya konması gereken bir süreç. 3. yoğunluk bir bakıma "kendini gerçekleştirme" denen süreç anladığım kadarıyla. ama insanlığın en az yarısı henüz 3. yoğunlukta ruhlanabilecekleri, yani "aslında özgürüm, kendi gerçekliğimi kendim yaratıyorum, gerekli tüm kaynağa sahibim ve aynı zamanda deneyimlerimden sorumluyum" farkındalığına erecekleri seviyede değiller. ve bu durum dünyanın genel insanlık manzarasının frekansını çok düşürüyor. bu durum ve başka kh faktörleri nedeniyle diğer ruhlanmış kitlenin de ciddi bir bölümü ruhtan kastedilen yüksek merkezlerini çok sınırlı kullanıyor ve genel manzaraya/koşullara uyum sağlıyor. al sana berbat bir 3. yoğunluk ortamı/deneyimi.

tüm bunlar, ruhlu bireyler açısından, yüksek ruhsal merkezden çekilen enerji miktarını da düşürüyor. yüksek enerji talep edilemiyor, çünkü enerji kullanılmıyor zaten nitelikli bir şekilde 3. yoğunluk deneyimlerine yönelik olarak.

bu enerji konusu çok önemli bir konu. yani varlıksal/yaşamsal enerji konusu. libido kavramıyla da yakından ilgili görünüyor. konunun cinsellikle bağlantılarını anlamaya çalışıyorum hala ve eminliğe yaklaştığımı hissettiğimde, vardığım sonuçları paylaşacağım elbette.

enerji temel olarak herkes için mevcut. yani insan severek enerji harcamaya değer birşeyler bulduğu zaman, ruhun yüksek merkezleri o enerjiyi yolluyor zaten. ama içinde yaşadığımız 3. yoğunluk ortamı genel olarak o kadar berbat ki, severek yapabileceğimiz şeylerin miktarı, çeşidi, erişilebilirliği sınırlı. ve bizler yeterince özgür değiliz. ekonomi denen yolla ciddi oranda esaret altına alınmış, korkunç seviyelerde sınırlandırılmış durumdayız hemen hepimiz. buna her türlü korkuyu, endişeyi, özgüven eksikliğini vs dahil edince, ruhumuzdan nitelikli bir şekilde enerji talep edemiyoruz. ve etrafımızda nispi olarak (veya belirli bir süre için) bol enerjili olan bireyler ve eylemler gördüğümüz zaman, pek çok durumda bunu kıskanabiliyoruz. aslında o enerjiye/sevince/coşkuya kendimiz de sahibiz ama onu almayı hak edecek bir plan/program/niyet/amaç/girişime sahip olamıyoruz çoğu durumda. ve başkalarının enerjilerinden yararlanma çabası artabiliyor o durumda. bunun çok çeşitli uygulamaları olabilir. psişik vampirlik / enerji hırsızlığı tam olarak nasıl yapılıyor bilmiyorum ama bunun insanlar arasında çok yaygın olduğunu tahmin ediyorum. insanlar bireysel olarak kendi sonsuz enerji kaynaklarından enerji çekemedikleri için, spor takımları taraftarlığı gibi her türlü rekabet/taraftarlık içeren grupsal faaliyetlere yönelebiliyorlar. ve bu pek çok durumda, ilgili bireylerin, kendi sonsuz ruhsal enerji kaynaklarını kullanamamalarının sıkıntısının, nefretinin, suçluluğunun hıncını birbirinden almaya sevk edebiliyor bir yerden sonra.

cinselliğin yüksek enerji ile "alakalı" bir yönü var gibi görünüyor. çok güçlü bir manyetik enerji uyanıyor gibi görünüyor cinsel deneyimlerde. ama sanıyorum ki bu "çoğu durumda" bireye yüksek enerji kazandıran değil, yüksek enerji kaybettiren bir netice doğuruyor. yani uyuşturucu, alkolizm ve kumar vs gibi.

o özlemini duyduğumuz yüksek enerjili duruma erişmek için bunlar çok çekici görünebiliyor. yüksek merkezlerimizle olan enerji kanalımızdaki "tıkanıklığı" bu yolla açabileceğimizi düşünüyoruz belki de. ama aslında mesele özü itibariyle "tıkanıklık" mı acaba? evet, bir tıkanıklık var ama tıkanıklığa neden olan bizim kendimizden başkası değil. kendimizi, yani nedeni incelememiz, eleştirmemiz, geliştirmeye çalışmamız gerekirken, sonucu eleştiriyoruz.

daldan dala atlıyorum ama mesela zaman zaman şöyle birşey seziyorum: herhangi bir anda, her birey, yüksek enerjinin orada bir yerde durduğunu seziyor. yani doğru birşey yapsa, doğru seçimi yapsa, o enerjinin en hafif deyimle "tatmin edici" bir düzeyde akacağını biliyor, ihtiyaç duyduğu kaynağa sınırsız şekilde sahip olduğunu seziyor, ve olay tamamen bilinçle, düşünceyle, kabullerle ilgili.

bence subjektiflik çok temel bir problem. yani gerçekçilikten uzaklaşmak çok pahalıya mal oluyor bize. durumumuzla ilgili yapmamız gereken bazı tespitleri yapmıyoruz. o tespitleri yapsak, enerji akışını arttıracak bu. enerjiyi çekebilmek için bedel ödenmesi gerekiyor, ama o bedelin ödenmesinin zorluğu tamamen bize bağlı. biz kendimiz hakkında farkındalığımızı arttırmaya ne kadar isteksizsek, buna şu veya bu nedenle ne kadar ayak sürtüyorsak, bedel o kadar zor ve hatta imkansız hale geliyor.

ve işte biz, o kendi sonsuz enerji kaynağımızdan en azından tatmin edici oranda, istikrarlı bir süreklilikte enerji alabilmemizin önünü açma konusunda, nasıl bir bilinç/farkındalık geliştirebileceğimiz konusunda birbirimize yardımcı olmaya çalışıyoruz bir şekilde. bunun yolunu arıyoruz yani doğrudan veya dolaylı şekillerde.

ruhun o koruma/enerji sağlayan bereketli suları, bir bakıma yengeç burcu ile ilişkilendirilebilir. yengeç zaten enerjisel beslenme/korunma ile yakından ilgili. ve herkesin ruhunun başka yoğunluklardaki yüksek merkezleri, bu yoğunluktaki bireyselliğe ihtiyaç duyduğu tüm o kaynağı sunabilir ve sunmaya her an hazır ve istekli. ama eğer bunda problem yaşıyorsak, yengeç'in karşıtı olan oğlak'la ilgili yapacak birşeyler var muhtemelen. oğlak sorun tespiti, hedef oluşturma, hedefe ulaşımın planlanması-programlanması ve hedefe ilerlenmesi gibi önemli fonksiyonlara sahip. ciddiyet, soğukkanlılık, azim, çalışma, objektiflik, sabır, disiplin, direnç gibi özelliklere/temsillere sahip. tabi bunlarda da aşırıya kaçması durumunda yengeç'in özellikleriyle dengelenmesi gerekir.

ve biz de bir şekilde durup neyi veya neleri ciddi şekilde yanlış yaptığımızı anlama konusunda kendimize yönelik olarak eleştirel, objektif, soğukkanlı bir tutuma sahip olabilmeliyiz. bunun kendimize uygun şekilde yollarını geliştirebileceğimize inanıyorum.

sergilediğim fikir, görüşlerde, mutlaka kendi negatifliklerimin yansımaları mevcuttur. hatalar, eksikler, yanlışlar var mutlaka. size aşırı olumsuz gelen yönleri dikkate almayınız. şu anda bu fikirler hala ciddi oranda çiğdir. ısıtmaya çalışıyorum.

bozadi

#349
3. yoğunluk bireysellik yoğunluğu derken, aslında bunun biraz daha açıklamaya ihtiyacı var. 3. yoğunluk ikizler burcuyla yakından ilişkili. ama ikizlerin dengeleyicisi olan yay da yine 3. yoğunlukla ilişkili. ikizler bireysel keşif, yeteneklerini, seçeneklerini tanıma, geliştirme ile yakından ilgili. bunu sağlıklı bir şekilde deneyimleyen şahıs, bu eğilimin aşırılığını dengeleyecek olan enerjinin de farkına varacaktır. ki o da yay burcunun temsil ettikleri oluyor. ikizler çok bireyseldir, yay daha kitleseldir. ikizler son derece lokal ve spesifik (ve sıkça değişen) algı ve ilgilere sahiptir, yay ise evrensel, felsefi bir düşünüşe eğilimlidir. ikizler nispeten aceleci, yay nispeten yavaştır. ikizler nispeten bencil, yay nispeten diğerkamdır. ikizler tüm hafifliği ve mizahiliği ile birlikte genellikle huzursuz, yay ise nispi ağırlığı ve ciddiyetine rağmen iyimserdir. bunlar arketipik veya stereotipik özelliklerdir. genelleme niteliğinde.

yay'ın yönetici gezegeni olan jüpiter bereketi, fırsatları, samimi inançları, benimsenen yolu, yüksek seviyelerle bağlantıları temsil ediyor sanırım astrolojide. ve dolayısıyla yay/jüpiter, 3. çakranın, yani seksüel merkezin, daha yüksek kanallardan enerji alış fonksiyonunu doğrudan temsil ediyor da olabilir. bunu daha derinlemesine incelemeye çalışacağım.

birey, 3. yoğunlukta bireyselliğini keşfederken ve deneyimlerken elbette bunun aşırılığının zararlarını da keşfedecek, insanlardan farklılıklarına gösterdiği ilgiyi (ikizler), insanlarla kitlesel kardeşliğine / birliğine de göstermeye başlayacaktır (yay). ama yay enerjilerinin nitelikli artışı ancak yavaş yavaş olacaktır. bireyselleşme sağlıklı ilerlemeden, toplumsallaşma da yeterince sağlıklı ilerleyemeyecektir. varlığımızın yüksek merkezlerinden alınan enerjinin miktarı, niteliği, istikrarı biraz da buna bağlı.

ve her bir yoğunluk bir sonraki yoğunlukla da bağlantılara sahip. çünkü varlık ilerleme eğilimindedir, ileri bakar. başını kaldırıp hedefe bakar. astro-kozmolojik olarak yengeç-oğlak dualitesinin önemi de buradan doğuyor. ve 3. çakradan alınan enerji, hem ikizler-yay dualitesinde gelişime harcanırken, aynı zamanda 4. çakra/yoğunluk olan yengeç-oğlak dualitesi seviyesiyle (hedef) uyumlanmaya yönelik bir yatırım olarak kullanılmış oluyor.

3. yoğunluğun ilk yarısındaki ve ortaları boyuncaki enkarnasyonlarda ikizler enerjileri çok daha vurgulu olduğu için, bireysellik, kısavadeli düşünüş, hatalar, ruhsal yaralanmalar da çok oluyor. bu ciddi güven problemleri doğurabiliyor. yay burcuyla olan dengelenme ancak ondan sonra daha vurgulu bir şekilde başlıyor ve artık bireysellikten ziyade evrensellik, varoluşun yasalarını keşif çabası, kitlesel hareket eğilimi, dayanışma gereksinimi ve motivasyonu artıyor. ama bizim dünyamızdaki 3. yoğunluk deneyimi oldukça problemli. dünyanın yarı nüfusu, diğer yarıdan oldukça farklı. neredeyse, iki farklı sınıf aynı ortamda ders görüyor gibi bir durum var ve bu çok büyük bir karmaşa yaratıyor. ve alt grup üst grubu sadece çıkar gereği taklit ederken, üst grup ise yozlaşma neticesi alt gruba benzemeye başlayabiliyor.

alt grup daha 3. yoğunlukta bireysel bir ruh sahibi bile olmamış. ki daha bireysel ruh sahibi olacak, bireyselliğini keşfedecek, buna doyacak da tekrar dayanışmaya yönlenecek! :)) daha çok işleri var.

onlar hala 2. yoğunlukla da bazı bağlarını tam koparamadıkları için, 2. çakra / boğa-akrep dualitesiyle de ciddi oranda bağlantıları var. tahmin ediyorum ki bu çakranın maddiyatçılıkla, maddi güç sahibi olma gereksinimiyle, maddi doyumlarla yakından ilgisi var. bu saydıklarımı "kötü" diye etiketlemiyorum. ve ayrıca örneğin bir insanın "burcunun" boğa veya akrep olmasının "2. çakra odaklı insan" olmayla veya "organik portal" olmayla hiçbir alakası yok. en yüksek seviyeli insan da dünyadaki enkarnasyonlarına boğa veya akrep burcu, veya 1. çakrayla ilişkili olan koç veya terazi burcu olarak gelebilir. burcun şu veya bu olmasının, falanca çakraya/seviyeye odaklı bir birey olmayla hiçbir ilişkisi yok. bunu başka bir zaman daha ayrıntılı olarak ele alabiliriz.

şuraya gelmek istiyorum; organik portallar, 3. yoğunluk enerji kanallarından aldıkları enerjiyi daha çok 1. ve 2. çakra gereksinimlerine yatırıyorlar. ve bunlar da maddi güç yoluyla imkanlarını ve özgüvenini arttırmaya yönelik muhtemelen. maddi ve duyusal doyum arayışı muhtemelen 2. çakrayla çok yakından ilgili. dolayısıyla elbette seks konusu 2. çakrayla önemli bir bağlantıya sahip görünüyor. bunun son derece doğal bir tarafı da var. çünkü şunu da unutmamak gerekiyor: 3. yoğunluk olmak demek, 1. ve 2. yoğunluktan tamamen yalıtılmak anlamına gelmiyor, o ikisinin üzerine yeni bir kat atmak anlamına geliyor. yani aslında 3. yoğunluk olmak, 1+2+3. yoğunluk olmak demek. dolayısıyla 3. yoğunlukta da elbette 2. yoğunluk yönümüzün, 2. çakrayla ilgili yönlerimizi yitirmiyoruz, sadece ilgi odağımız değişiyor veya değişme sürecinde oluyor.

maharaj'ın dediği gibi çiğneyip yuttuğumuz şeyi artık düşünmeyiz, gerisi otomatiktir. ilgi odağımız bu değildir.

her ne kadar hayvanlar zevk için seks yapmıyorsa da, insanların zevk/doyum için seks yapmasını otomatikmen "negatif" birşeymiş gibi etiketlemek yanlış olur. bu, seksin nasıl kullanıldığına bağlı birşey. ama 3. yoğunluk doğal bir bencillik/negatiflik içerdiği için, özellikle de organik portallar için ciddi oranda hala hayvani eğilimler içerdiği için, ve bir de bizim dünyamız doğalı da aşan negatiflikler içerdiği için, seks de diğer pek çok şey gibi epeyce negativiteye teslim olmak zorunda kalıyor muhtemelen.

bir de şu var: organik portallar nasıl diğer insanlar için bir can sıkıntısı meydana getiriyorsa (her ne kadar bu çok bilinçli bir farkındalık olmasa da), ruhlu kitle de organik portallar için bir can sıkıntısı ve huzursuzluk kaynağı olabilir aslında. iki taraf da dünyayı kendinin veya kendi gibilerin kabul ediyor doğal olarak. ve işin kötüsü nüfus yarı yarıya! : ) organik portallar diğer bireylerin, yaratıcı bireylerin, sanatçıların inanılmaz bireysel yaratımlarını gördüğü zaman neler hissediyor acaba? akılları almıyor sanırım. geleceği izliyorlar bir bakıma. kompleks ve ciddi negatiflikler içeren durum nedeniyle onlar bizim evrimimizi istikrarsızlaştırdığı gibi, biz de onların evrimini istikrarsızlaştırıyoruz.

ve organik portalların de hepsi tıpatıp aynı seviyede değil. her yoğunluk kendi içinde yedi seviyeye ve her bir alt seviye de yine kendi içinde yedi seviyeye ayrılıp devam ediyor sonsuza kadar, ra'nın tanımladığı gibi. yani iki organik portal birbirinden epeyce farklı bir durumda olabileceği gibi, iki ruhlu bireyin de birbirinden son derece farklı durumda/seviyede olması gayet mümkündür, her ne kadar genel bir benzeşim/uyum olsa da.

netice itibariyle, 3. yoğunluktaki durum insanların çoğunluğu için oldukça problemli durumda ve seks ilişkileri de bundan nasibini alıyor doğal olarak.

organik portallardaki mutlak durum olarak 2. çakra ile ilgili seks dürtüsünün ve eyleminin ciddi oranda otomatik, hayvani, bilinçsiz olduğunu düşünüyorum. yemek yeme ihtiyacı ile çok benzer birşey muhtemelen. ama seviye biraz daha arttıkça, daha yaratıcı, gelişime yönelik bir seks anlayışı da ortaya çıkacaktır doğal olarak. seksi 3. yoğunlukla, 3. çakrayla ilişkilendirme konusuna gelmek istiyorum şimdi.

organik portalları geçtik. 3. yoğunluğun ruhlu yarısını düşünelim. onların da ciddi bir bölümü, hem organik portalların mevcudiyeti nedeniyle ve hem de 3. yoğunluktaki kitlesel insanlık deneyiminin pek çok anormallik, negatiflik, bölünmüşlük, şiddet, vahşet, sömürü, baskı içermesi nedeniyle, o kitlenin de ciddi bir bölümü, örneğin belki yarısı yüksek merkezlerini çok pasif durumda tutuyor muhtemelen ve bu nedenle de pek çok durumda organik portala benzer şekilde geçiriyor zamanını. ve bizzat bu nedenle bu bireyler, her ne kadar "özgürüm, kendi gerçekliğimi kendim yaratıyorum, gerekli kaynağa koşulsuz bir şekilde sahibim ve bunun sorumluluğuna da sahibim" farkındalığını tatmış olsalar da, bunu kullanma konusundaki pasifliklerinin, problemlerinin neden olduğu sıkıntılardan, streslerden kaçmak için, gerici bir tutum izleyip maddi güç, maddi-duyusal doyumlara yöneliyorlar olabilirler. bu tür bir birey için seks, verimli kullanamadığı bireysel varlık enerjisinin, özgüven eksikliğinin, doyumsuzluğunun ve bunun neden olduğu varoluşsal suçluluk duygusunun kızgınlığının ifade edildiği ümitsiz bir kaçış ve hatta intikam çabası haline geliyor olabilir. son derece bencilce bir seks anlayışı muhtemelen. bu cinslerden belirli biri için daha vurgulu olabileceği gibi, her iki cinsiyet için de ve eşzamanlı olarak mevcut bir durum da olabilir.

3. yoğunluğun ortaları ve hatta biraz daha ileri kesitlerindeki durum oldukça ilginç, çapraşık, zorlu olabilir dolayısıyla. bir yandan dünyadaki organik portal varlıklarının etkileri nedeniyle o seviyeden hala etkileniş var, bir yandan ikinci yarıda 4. yoğunluğun artan etkilerinden dolayı yengeç-oğlak seviyesine olan ihtiyaç/özlem var. arada kalmak diye buna denir sanırım.

seksi 3. çakra/yoğunlukla daha ilişkili buluyorum derken kastettiğim şey, az önce de belirttiğim gibi sadece 2. çakra temelli olan seksin son derece otomatik, sadece hormonal, hayvani birşey olması, bilinçlilik düzeyinin çok düşük olması. organik portal olmayan bireyler de elbette seks güdüsünü deneyimlerken tabi ki 2. çakralarından etkileniyorlar hormonal olarak, ama bambaşka durumlar da var. seksin 3. ve 4. çakra derslerinde ilerlemeye yönelik gelişimsel bir katalizör olarak kullanılma ihtimali/çabası var bu durumda. yani hem bireyselliğini keşif, hem de kitlesel işbirliği ve dayanışma seviyesine doğru ilerleyiş için bir katalizör olarak kullanılma ihtimali. bu ihtimal mutlaka belirli bir ölçüde geçerli oluyordur ama negatifliğin, bölünmüşlüğün, tıkanıklığın, bunun neden olduğu stresin, gizli kızgınlık ve nefretin yaygınlığı itibariyle, seksin büyük ölçüde pozitif bir katalizör olarak kullanılma durumunun son derece nadir ve/veya kısıtlı olduğunu düşünüyorum. diğer pek çok bağımlılık türlerinden biri haline geliyor çoğu durumda muhtemelen.

ben pek çoğumuzun, 3. yoğunluğun ikinci yarısının ortası ve ilerisi arasındaki bölgede olabileceğimize inanıyorum. ama parçalılık kavramını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. bazı parçalarımız biraz daha geride, bazı parçalarımız biraz daha ileride de olabilir. parçalılık, 3. yoğunluğun, özellikle de son derece problematik ve baskı altındaki bir 3. yoğunluğun doğal neticelerinden biri ve 4. yoğunluğa doğru ilerlerken, en büyük amaçlardan biri, parçalarımızı toparlamak, kendimizi birleştirmek, bütünleştirmek. 4'e mezun olabilecek durumdayızdır veya değilizdir, buna karar verecek olan da yine biziz, ama yeter ki şimdi ve burada tespit ettiğimiz problemlerimize çözüm geliştirmeye çalışalım. bu çaba kesinlikle boşa gitmeyecektir.

4. çakra / 4. yoğunlukla ilişkili bulduğum yengeç-oğlak seviyesiyle bağlantılarımız geliştikçe, sekste aranan şeyi sekssiz olarak bulabileceğimize, hatta bunun en doğal yol olduğuna inanıyorum.

ne arıyoruz peki sekste? bunu düşünmek gerekiyor. soğukkanlı bir şekilde düşünebilmek gerekiyor bunu. bunun üzerinde düşünmeye, fikirlerimi paylaşmaya devam etmek istiyorum.

bozadi

#350
seks güdüsünün dengesizce şiddetlenmesinin nedenlerinden biri de, karşı cinslerin birbirinin benliğine ve bedenlerine oldukça yabancılaşması-yabancılaştırılması süreci muhtemelen.

kasyopya bilgilerine göre, insanlığın "cennetten" düşüşünde de fizikselliğin zevklerini tatma arzusunun önemli bir payı olmuş ve cinselliğin de bununla yakından alakası var gibi görünüyor. seksteki suçluluk/kötülük/günah algısı kısmen bununla da ilgili olabilir. hem bu faktörün etkisiyle, hem de bununla ilgili kompleksin, negatif varlıklarca toplumsal baskı/koşullanmalar yoluyla iyice körüklenmesi neticesinde, karşı cins bireyler çocukluktan itibaren birbirine ve birbirinin bedenine büyük bir gizem, korku ve suçluluk duygusuyla bakmaya koşullandırılıyorlar toplum tarafından ve kendi genetik-bilinç kayıtlarının yönlendirmesi de bununla uyumlu belki de. istisna-kaide faktörünü de unutmayarak.

pek çok bileşeni olan bir konu olmakla birlikte, din ve ahlak 'adına' da bu süreç iyice körükleniyor pek çok durumda. tabi bazen de dinsel ahlak anlayışı sadece bir maske olarak kulanılıyor. yetişkinlerin bu 3kh ortamındaki kendi negatif ağırlıklı deneyim geçmişleri, kendilerine güvensizlikleri, bilinçsizlikleri, yeni nesillerin de bu durumdan nasiplerini almalarına neden oluyor.

pek çok faktörün bir neticesi olarak, karşı cinsler birbirlerini sadece aynı türün karşı cinsi olarak değil, sanki başka bir "tür" olarak algılamaya başlıyor ve yaygın içsel ve dışsal güvensizlik koşulları nedeniyle de birbirinin benliğine ve bedenine karşı yabancılaşma, güvensizlik, korku ve hatta nefret geliştirebiliyor gibi görünüyor. yani benim hem kendi şahsi deneyimlerim, hem çevremde tanıklık ettiğim pek çok durumla ilgili gözlemlerim bu şekildeydi ağırlıklı olarak. farklı-alternatif görüşler varsa duymak isterim.

sanıyorum bununla ilgili sorunun çözümünde, bireylerin benlik/varlık özleri itibariyle cinsiyetsiz veya cinsiyet ötesi olduklarını ve büyük ölçüde "aynı" olduklarını anlamalarının, hatırlamalarının payı büyük olacaktır.

enkarnasyon amaçları gereği o anda karşı cins beden kullanan bireyler, ruhsal-kozmolojik bilgilenme/aydınlanma yoluyla birbirlerinin kim, ne, nerede, nasıl olduklarını anladıkça, birbirlerinin benliğine ve bedenlerine olan huzursuz/faydasız yabancılıkları da giderek azalacak ve ciddi problemlerimizin çözümünde işbirliği ve dayanışma giderek artacak, etkili olacak. ve seks dediğimiz şeye olan ilgi ve ihtiyacın şiddeti de buna paralel olarak giderek azalacaktır diye düşünüyorum.

"sekste ne arıyoruz?" diye sorarken, aslında "herhangi bir şeyde ne arıyoruz?" diye sorsak aynı şey. arayışlar/icatlar ihtiyaçlardan doğar. ihtiyaçlar ise özellikle bizim durumumuzda çoğu zaman problemlerle birlikte varolan şeyler. yani dolayısıyla sekste de, herşeyde de, temel olarak problemlerimizin çözümünü aradığımızı söylemek yanlış olmaz sanırım. çünkü gerçekten epeyce sıkıntı, acı, travma ve karmaşa içeriyor dünya gezegenindeki deneyimlerimiz. elbette varoluşsal deneyimimiz sadece bunlardan oluşmadığı gibi, bilgilendikçe, kendini ve evreni tanıdıkça, insanın bundan çok daha berbat koşullarda bile moral, enerji, sevinç, sevgi duyabileceğinden, paylaşabileceğinden şüphe etmiyorum. her ne kadar mevcut çeşitli karamsarlıklarımın, fikirlerimi, görüşlerimi etkilemesi belki kaçınılmaz olsa da, karamsarlık propagandası yapma motivasyonuyla hareket ettiğimi düşünmüyorum.

ben bizlerin, 3. yoğunluğun ikinci yarısında epeyce mesafe katetmiş bireyler olduğumuzu düşünüyorum. ve dolayısıyla, yengeç-oğlak burç çiftiyle de ilişkili 4. çakra/yoğunluk enerjileriyle azımsanamayacak etkileşimlerimiz olduğunu da düşünüyorum.

hani zaman zaman öyle ilhamlar alır, öyle farkındalıklara erişiriz ki, dünyadaki yaşamın derin olumsuzluklarını ve onunla muhattaplığımızı bildiğimiz halde hiçbir korku ve endişe duymayız o anda. bilinçli bir iyimserlik, olumluluk ve çözüm iradesiyle dolarız. bütün negatiflikleri aşan yüksek evrensel bir güç veya güçler tarafından gözetildiğimizi, korunduğumuzu duyumsarız. güven ve sevgiyle dolarız. bu tür deneyimlerin güçlü "şarj" deneyimleri olduğunu düşünürüm. : ) buradaki "beslenme/korunma"nın ideal yengeç deneyimiyle ilişkili olduğunu düşünüyorum, kendi açımızdan. işte, sanırım burada önemli olan, o enerjiden/farkındalıktan ne yoksun olmak, ne de aşırısına kaçmak. bunun için, yengeç faktörlerinin, oğlak faktörleriyle güzel bir şekilde dengelenmesi gerekiyor. daha önce de tanımlandığı gibi, oğlak ciddiyet, objektiflik, çalışma, çaba, disiplin, gözlem, plan-program yapma ve uygulama gibi bazı şeylerle yakından ilgili. oğlak arketipi, insanlık için hayatın o "soğuk yüzü" gibidir pek çok zaman. zorlayıcı, baskıcı, kötü, zalim kader, kahpe felek... ama aslında bunlar, insanın kendi kolaya kaçıcılığı, ciddiyetsizliği, bilinçsizliği, aşırı subjektifliği, kendini kandırma eğilimi ve ataletinin doğal sonuçlarına gösterilen biraz nafile serzenişler.

niyeyse oğlak burcunun simgesi olan "oğlak/keçi" de konuyla ilişkili literatürde hep şeytanı simgeliyor gibi gösterilir. yengeç'le dengelenmeyen aşırı oğlak vurgusu için makul bir temsil/benzetme olabilir aslında. oğlak/satürn "otoriteyi" de temsil eder. yengeç/anne, oğlak/baba benzetimi vardır. şöyle bir ilişkilendirme de önerilebilir belki: yengeç/halk, oğlak/devlet. halk duygusal, devlet mantıksaldır. halk kaynaktır, devlet yöneticidir. denge gerekiyor. aslında hemen her ülke için geçerli birşey belki ama, özellikle kendi ülkemiz açısından, halk-devlet ilişkilerine baktığımızda, yengeç-oğlak dualitesinin pek dengeli/sağlıklı bir örneğini görmüyoruz. ama sanki denklemin yengeç kısmı çok sağlıklıymış da, sadece oğlak tarafında problem varmış gibi bir düşünce yanlış olur bence. devletin aşırı baskıcı, aşırı ciddi, aşırı otoriterliği vs kolayca ve haklı bir şekilde eleştiri kaynağı olabileceği gibi, halkın aşırı gevşekliği, aşırı ciddiyetsizliği, aşırı tembelliği vb de eşit ölçüde eleştiri sebebi olabilir.

ruhsal yaşantıda ideal yengeç deneyimi, ruhsal varoluşsal korunma/beslenme/güven aşılanma deneyimleriyle ilgili diye düşünüyorum. ideal oğlak deneyimi ise giderek bu ihtiyaçlarımızı kendi giderek arttırdığımız aklımız/bilgimiz/yeteneğimizle istikrarlı bir şekilde sağlayabilecek hale gelmektir diye düşünüyorum. yengeç amatör, oğlak profesyonel eğilime sahip. ikisi de vazgeçilmez şeyler ve dengeye ihtiyaç duyuluyor.

problemlerimizin tespitinde ve çözümünde ciddiyete, objektifliğe, soğukkanlılığa ihtiyacımız var. yengeç tarafımız kolay/kestirme çözümlere eğilimli olabiliyor.

ve işte, "her zaman değilse de" pek çok zaman, sekste (ve başka pek çok şeyde), özgüven eksikliği, mutsuzluk, endişe, değersizlik duygusu gibi sorunlarla tıkanan psişik enerji kanallarımızın "kendiliğinden" açılmasına duyulan biraz kaçışçı bir arzu söz konusu olabilir. objektiflik eksikliği, psişik tembellik, korku, bilgisizlik, umursamazlık nedeniyle bir türlü doğru dürüst tespit edemediğimiz ruhsal/varlıksal sorunlarımızı kısayoldan çözme arzusu. sekste deneyimlenen yüksek manyetik enerjinin, o özlemini duyduğumuz sürekli bereketli enerji/sevinç/güven akışını sağlamasını arzuluyoruz ama ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymuyor çoğu durumda. işte, oğlak'la işimiz var demek oluyor bu da.

güzel haber şu ki, hepimizin ihtiyaç duyduğu o enerji, o sonsuz güven/sevinç veren enerji, her varlığın tanrısal merkezle olan bağından serbestçe akan sonsuz, sınırsız bir bilinç enerjisi. o enerji kendi tarafından kendini sınırlamıyor, biz kendi tarafımızdan onun bize erişimini sınırlıyoruz. ve kitlesel ve bireysel olarak bunu nasıl becerdiğimizi durup elimizden geldiğince sakin, sabırlı, soğukkanlı bir şekilde keşfetmemiz gerekiyor gibi görünüyor.

bu problemin çözümünün ideal yolu nedir bilmiyorum ama elimizden geldiğince dikkatli bir şekilde deneme-yanılma girişimlerinden çekinmeye gerek yok sanırım. işte, ben de son zamanlarda astro-kozmolojik açıdan yaklaşma eğilimindeyim.

Tgur

#351
S: (I) Bazılarımız son zamanlarda Zulu halkının, Zulu dilindeki anlamıyla Işık Savaşçıları olmaları fikrini tartışıyoruz. Bu fikrin bir temeli var mı gerçekten?
C: Bir anlamda, ama tam olarak düşünüldüğü şekilde değil. İnsan grupları, küreselden ziyade kozmik anlamda enerji portallarını temsil ediyor. Işık savaşçıları kozmik bir seviyedeki "konektörler."

S: (L) Neyle ne arasındaki konektörler?
C: Tıpkı kapasitörler gibi geçiş enerjisi çeviricileri!

S: (L) Kapasitör nedir? (M) Elektriksel olarak, akan bir enerjinin toplanıp boşaltılması; enerjiyi biriktirip ani bir enerji patlaması şeklinde bırakma. Kapasitörler küçük miktarlarda enerjiyi uzun bir süre biriktirdikten sonra çok büyük enerjiler bırakabilir. Akümülatör de deniyordu. (J) Geçiş derken?
C: Sizin mekan/zaman sektörünüzün geçişi.

S: (I) Yani Işık Savaşçıları... Enerji biriktiriyorlar ve belirli bir noktada bizim geçişimize yardımcı olmak için... (S) Geçiş için gerekli enerjiyi mi sağlıyorlar?
C: Kısmen. Enerjiyi yönlendirmek için ne kadar çok farkındalık üretmeyi başardığınıza bağlı.

S: (I) Zulular, Işık Savaşçıları. Bu genetik bir işlev mi?
C: Aşağı yukarı.



S: (J) Genetikleri. Genetiklerinin bir neticesi... (A) Benzer yapıda başka bir millet veya kabile olup olmadığını sormak istiyorum. (S) Evet, belki de dünyanın her bölümünde bu nitelikte bir kabile falan vardır.
C: Mouravieff'in söylediği gibi bir "spektrum" var, ama Zulular bir tür monoton ton oluşturuyor. (ç.n.: "Drone" tone, diye geçiyor orijinalde)

S: (S) Bu onların kasıtlı olarak yaptıkları birşey mi, yoksa bilinçli olmayan bir şekilde mi?
C: "Temsil ettikleri" 4. yoğunluk enerjilerinin bir işlevi.

S: (A) Pekala, yani bu bir monoton ton. Armoni bilimindeki temel, ana ton. Bu altyapı üzerine müzik oluşturuyorsun. (L) 'Drone' var, bas var, melodi var. (J) Mouravieff'teki gibi bir spektrumun mevcut olduğunu söylüyorlar. Geçiş için ışık taşıyan veya ışık görevi görebilen bir genetik spektrum. Bunun nasıl... (L) Bence bir ruh tonundan bahsediyorlar. (I) Zuluların o kendine özel şarkı söyleme biçimi, o monoton tonu mu sembolize ediyor?
C: Evet, tıpkı tüm gerçekliğin, başka oluş seviyelerindeki ve "derinliklerindeki" şeyleri sembolize etmesi gibi. Zulular için "atalar" aynı zamanda "gelecek benliklerdir." Bunlar, sizin kültürel bağlamınız için aşina olmayan anlamlar taşıyan terimler.

--------------------------------




Afrika'da Ata Geleneği
Afrika'daki gelenekler, Çin kültüründe uygulanan ataları sayma törenlerinden çok farklıdır. Afrikalılar atalarına, Çinliler ile aynı tarzda değil, farklı bir şekilde saygı göstermektedirler.
Ruhsal ata gelenekleri, Afrika'da neredeyse tüm kabile kültürlerinde bulunmaktadır. Kabilenin ataları, kabile yaşamının ahlaki standartlarını koruyan ruhlar olarak saygı görmektedirler. Ayrıca, yaşayanlarla tanrısal güçler arasında aracı olduklarına inanılır. Eski Hıristiyan misyonerleri, Afrika'da yapılan uygulamaya "ataları sayma" demişlerdir. Afrika'da uygulanan ata geleneklerinde fertler, ölmüş ataları ile çok daha fazla interaktif ilişki içindedirler. Bert Hellinger, Afrikalı Zulu kabilesinin ataları ile ilgili bazı uygulamalarını şöyle tarif etmiştir:
"Zulular ölülerini gömerler ve aradan birkaç sene geçtikten sonra, ölmüş kişilere evde yapılan bir törenle tekrar "eve hoş geldin" derler. Aile fertleri bir dal alırlar ve ölmüş atalarının evin içine taşınmış bu dalın üzerinde oturduğunu hayal ederler. Kulübede atalar için özel bir yer ayrılmıştır ve ölmüş ataların yeri orasıdır. Ataların yerleri, biranın olduğu yerdir. Eğer birisi bira içerse, atalarına birkaç damla bira verir."
Afrika'da yapılan uygulamalarda, kişi ile ataları arasındaki ilişki, her iki tarafa akan ve karşılıklı olarak etkileyen sembiyotik bir ilişki olarak görülür. Afrikalı kabile üyeleri, şifa ve güç elde etmek için ataları ile işbirliği yaparlar.
Güney Afrika kökenli Zimbabve' li gazeteci ve araştırmacı Heidi Holland'a göre geleneksel Afrika inançları 3 ana konuya dayanmaktadır:
1.Geleneksel evreni düzenleyen Tanrı ve atalara ait kutsal resimler.
2.Bu kutsal resimlerin, ahlaki modelleri yaşanan kültüre aktardıkları dini tören ve ayinler.
3.Tanrılar ve ataların dünyadaki temsilcileri ve topluluğun hizmetkarları olan, insanlara ayinler ve kehanetlerle kutsal olanı aktaran geleneksel şifacılar, kahinler, peygamberler, din adamları ve kutsanmış krallar. (2001)
Afrikalıların kutsal resimleri, çoğunlukla atalarının ruhlarıdır. Tanrı yaratıcıdır; dünyadaki tüm yaşamdan (ataların yaşamları da dahil) sorumludur. Fakat sıradan ölümlülerin dualarını duymak için çok uzaktadır. Ölmüş atalar, ruh olarak Tanrı ile iletişim halindedirler ve Tanrı ile insanlık arasında aracılık görevi yapmaktadırlar. Bu durum, Bert'in şu fikrinde de ortaya çıkmaktadır: "Birçok kişi kendini ruhsal alanda geliştirerek ebeveynlerini saf dışı etmeyi denemektedir. Kişinin Tanrı'yı aramasında sık görülen nedenlerden biri, arayan kişinin babasının olmaması ve babasını aramasıdır. Baba bulunduğu zaman, Tanrıyı aramak artık o kadar önemli değildir veya farklıdır."
Holland'a göre (2003), geleneksel şifacılar ve kahinler Afrika kültürünün peygamberleri, doktorları, psikologları ve kötü ruhları kovan kimseleridir. Bunlar, Tanrı'nın isteğini yeryüzünde yorumlamak için atalar tarafından seçilmiş kişilerdir.
Batı Afrika'da her sene bir dans ayini yapılır ve bu ayin esnasında ataların meşhur ruhları erkeklerin başlarının üzerine "konar" ve ruhsal olarak onları ele geçirir. Her boyun, efsanevi bir kurucu çifti vardır ve bu çiftin oğlu en yaşlı ata olarak tüm ataların ruhsal mutlak hakimi olarak görülür. Boyun reisi (kabilenin en yaşlısı), açıklamalarına geçerlilik kazandırmak için, çağırabildiği ataların ruhları ile kendi mutlak hakimiyetini gerekçelendirmektedir.

Bert Hellinger aile dizim işine başladığında, Güney Afrika'da Zulu kabilesi ile yapmış olduğu 20 senelik çalışmadan etkilendiğini açıklamıştır. Bu çalışmasının kendi fikirlerini ne derece etkilediğine dair kısa fakat şaşırtıcı ipuçları vermiştir. Fikirlerinin kökleri, büyük ölçüde Afrika'nın atalara dair kabile geleneklerinde yatmaktadır. Bu fikirler, Hellinger'in sistemik anlayışımızı önemli ölçüde genişleten teorilerinden bazılarına önemli ölçüde etki etmiştir.
Aile dizimlerinde tören şekillerinin kullanılması, her halde Bert Hellinger'in Katolik rahip olarak çalıştığı uzun senelerin etkisidir. Bu dizimlerde görülen Afrika örnekleri de oldukça önemli. Çünkü Hellinger, Güney Afrika'da Zulular ile birlikte çalıştığı 10 yıl boyunca, Zuluların müziklerini ve törenlerini Katolik ayinlere dahil etmeye çalışmıştır. Hellinger, insanların doğal güçlerden yön bulma temel ihtiyacı hakkında, Zulular'dan bilgi edindiğini tasdik etmiştir. Aile dizimlerinde, aile sisteminin sevginin doğal düzenlerine göre yeniden ayarlanması vasıtasıyla iyileşmelere yol açmasında, bu durum kendini göstermektedir. Bu sürecin esasını oluşturan parçalardan birisi -ilginçtir ki- daha önce dışlanmış olan kişileri kabul etmektir ve bu durum aynı zamanda Afrika ata geleneğinin de önemli bir parçasıdır.
Kendisi Güney Afrikalı bir yerli olan dizim uygulayıcısı Lindiwe Mthembu Salter, şunları söylemektedir (2008):
"Atalara inanmak, bilinen geçmiş nesiller ile bilinen veya bilinmeyen kabile gruplarında olan anıları saklama ihtiyacı veya isteğinden kaynaklanmaktadır. Dışlanmış olanların kabul edilmesinin öne çıkartılması birçok rahatsızlığın; örneğin bedensel rahatsızlıkların, ruhsal nifak veya genel anlamda kötülüklerin veya kötü ruhların yansıması olarak kabul edilen lanetin iyileştirilmesi için, temel oluşturmaktadır. İyi ruhlar saygı görür, onlara törenlerde ve temizlenme ayinlerinde teşekkür edilir. Örneğin bir kişi, seansı yöneten geleneksel şifacıdan problemin kaynağını veya çözümünü bulmasını rica eder. Bu da çoğunlukla, geriye kalan aile resminin dizimini yapmak için, yere kemiklerin serpilmesi ile gerçekleştirilir."
Geleneksel Afrikalı şifacılar, kemik kehanetini, ataların mesajlarının önceden aktarılması için bir yöntem olarak kullanırlar. Kemikler, farklı aile fertlerini ve onların hayatlarını temsil eden sembolik parçalardır: Para, sevgi, güç, beden organları, yaşama gücü vs. Kemikler yere serpildiğinde şifacı büyük bir dikkat ile birleşimleri ve kemiklerin birbirine karşı hangi düzenle durduklarını, kemikler arasındaki mesafeleri, hatları ve ortaya çıkan desenleri inceler. Kemikler, hastanın etrafındaki ruhların, kızgın ataların ruhlarının, küsmüş doğal güçlerinin veya kötü ruhların varlığını gösterecek şekilde yere saçılacaktır. Bu resim, şifacıya hastalığın nedenini ve ilacının ne olduğunu anlatacaktır.
Terapiler; hayvan kurban edilmesi, törenler, masaj, doğal çaylar, iyileştirici macunlar, enfiye, sargı, kökler ve çeşitli otlar içerebilir. Afrikalı kahinler, eski zamanlardan kalma ruhsal liderlerin rolünü oynamakta ve hem hastalıkları hem de ruhsal problemleri teşhis etmektedirler.
Bert Hellinger'in Afrika ata geleneklerini yansıtan fikirlerinden bazı örnekleri şöyle sıralayabiliriz:
Aile sisteminde biyolojik babaların, çocukları ile bunun dışında herhangi bir ilişkileri olmasa dahi, önemli oldukları bilgisi. Bu aslında, Boszormenyi-Nagys'in bağlamsal teorisinden de türetilebilir olsa da, daha önce hiçbir kimse açıkça bu konuya dikkat çekmemiştir.
Birçok nesil geride kalmış olan ataların, gücün kaynağı ve kökeni olarak algılanması fikri. Bu fikir, atalarımız ve ailelerimizin, sıhhat veya hastalık bakımından derin bir bağlantı içinde oldukları bilincini de içerir.
Bireyin, kendi ailesinin ve soyunun ayrılmaz bir parçası olduğu anlayışı. Bu fikir birçok kültürde kendini göstermektedir. Örneğin, Yeni Zelanda yerlileri olan Maori'lerde. Bunlar soylarına "whakapapa" adını vermektedirler.
Ailenin içindeki düzen anlamında yönlenme. Reisin kim olduğu, kabul görene kadar hâlâ problem yaratabilecek şahısların dikkate alınması gibi konular dahil olmak üzere, ailenin soyağacı ve sürekliliği.
Bir ailenin veya bir şahsın hayatında, bilinçli ya da bilinçsiz olarak dışlanmış parça veya konuların etkilerinin önemi.
Semboller ve törenlerin uygulanması. Ölmüş kişilerle bağlantı kurularak iyileştirme yapılması.
Yaşlıların sayılması ve ölüler için doğru yer. (alıntıdır)

---------------------------------------------------------------


Görüldüğü gibi ,Zulular hakkında ,perdenin öte tarafından K.ların izlenimleri ve tesbitleri,diğer yanda, dünyasal araştırmalar ve yorumlar sergilenmiş,

Bizlere düşen, bu iki görüşü birleştirecek bir anlayış geliştirmek ,
Varoluşun dünyasal yaşamında maddeye kilitlenmiş bilinçler, olma konusunun nasıl bir genişlik ihtiva ettiğini kolay anlayamazlar ,
Bir kısmı ise genişlik arıyorum diye detay dünyasında boğulup giderler ,

Oysa bu sade ve basit yaşamlarında  Zulu kavmi, K.ların belirttiği gibi atalarının kendilerinden ayrı olmadığını israrla belirtecek yaşam şeklini sunuyorlar,

Bu daha açık olarak neyi ortaya koyuyor,

-Varoluş tek yaşamlara sığdırılacak potansiyel değildir

-Atalardan yardım istemek ,bütünlüğe sevgiyle ve aidiyetle bakıp, onun içinde onunla beraber  olduğunu samimi bir ölçüde  kabul etmektir,

-Varoluş , bir noktada biten değil ,süregelen bir olaydır ,zaman ise bu süregelenlik içinde çeşitli kesimler halinde görecelilik değişkenlikleri gösterir ,

-Sonuçta zaman ,"drone tone" denilen monotonluk ifadesi ile "an" halini belirgeyen zamansızlık ile kendini ortaya çıkarır ,

-Başka oluşlar da vardır..

Netice olarak benim ulaşabildiklerim bunlar ..


Tgur

#352

"Drone ton"üzerinde durmak istiyorum ,sözlük manası pes ses, bal yapmayan iğnesiz arı,monoton bir ses çıkarmak ,vızıldamak ,durgun kalmak v.s ise de bu celsede ,Zulu kavminin törensel danslarında
çıkardıkları sabit ritm sağlayan ses üzerinde yoğunlaşmak, yorumlamak ve "tüm gerçekliğin başka seviyelerdeki derinliklerini sembolize etmesi" adına şunu da ilave edebilirim,

Bu hal , "an" daki oluşta saf, sade durgunluğu da işaret ediyor, üzerine herhangi bir fırça darbesi vurulmamış haldeki resim tuvali gibi..

Her oluşun o derinliklerindeki bakirliği..

Yaşamın diğer olguları bu saf baz üzerinde şekilleniyor ,

Fazla romantik oldu ,ama olsun..


yucelulu

#353
Ben de "aya besin olmak" eylemine kafayı taktım. Bu konuda bilgisi veya yorumu olan var mı?
 

bozadi

#354
kasyopya sözlüğünde (ingilizce) "Ay'a besin olma" (Food for the Moon) konu başlığıyla ilgili maddenin bir çevirisi:


Bu 4. Yol'un biraz daha problemli ve daha az açıklanmış kavramlarından biri. 4. Yol kozmolojisinde, yaratım/yaratılış Mutlak Güneş denen merkezi bir noktadan dışa ve aşağı doğru ilerlemektedir. Yaratım, kozmoslar veya dünyalar olarak bilinen çeşitli seviyelerden geçmekte ve sonunda Dünya'ya tekabül eden seviyeye ulaşmaktadır. Özel kozmik koşullardan dolayı, Dünya'daki organik hayat, yaratımın bu enerjisinin alınıp, büyümekte olduğu söylenen 'Ay'ı' 'beslemek' üzere aktarılabileceği bir biçime dönüştürülmesi için gereklidir. Tüm bunlar doğal bir süreç olarak görülmektedir ve bu süreçte, insan dahil olmak üzere organik Dünya hayatı, tıpkı bakterilerin insan sindirim sisteminde bir işlev yapması gibi, kozmik organizmada bir işlev yapmaktadır. İnsanlığın kolektif olarak çeşitli kozmik amaçlara hizmet etmek için belirli 'titreşimler' veya 'enerjiler' üretmesi gerektiği fikri, Gurdjieff'in "Beelzebub's Tales" (Beelzebub hikayeleri) boyunca vurgulanır. Gezegensel etkiler insanlığın savaşlar yapmasına ve afetlere maruz kalmasına neden olur ve böylece belirli bir kotada enerji salımı gerçekleştirilerek 'Ay beslenir.'

Ay'ın tam olarak neyi temsil ettiği çok ayrıntılı olarak tanımlanmamaktadır. Söz konusu besin, yoğun insan deneyiminin ürettiği frekanslar olarak tanımlanıyor; örneğin vahşi bir ölüm deneyimi. Besin olmak kaçınılmaz olmakla birlikte, insan yine de kozmik titreşim talebine olan katkısının niteliğini değiştirebilir. İnsan bilincini düşürdükçe, Doğa titreşimlerin niteliğinin yerine niceliğini geçirmeyi gerekli bulmuş ve böylece nüfus patlamasına ve doğal afet ve savaşların artışına neden olmuştur. "Beelzebub's Tales to his Grandson" (Beelzebub'un Torununa Hikayeleri) kitabından:

İşte böyle sevgili Hassein, kutsal maddeler olan Abrustdonis ve Helkdonis'i içlerine alıp dönüştürebilmek  ve böylece Ay ve Anulios'un bakımı için kutsal Askokin'i özgür bırakabilmek üzere bilinçli emek ve bilinçli acıya olan içgüdüsel ihtiyaç sonunda o sevdiklerinin psişesinden kaybolunca, o zaman Tabiat Ana bu kutsal maddeyi başka yollarla, oradaki o karşılıklı yıkım şeklindeki periyodik korkutucu süreçle alma yolunu benimsemek zorunda kaldı.

(ç.n.: esere/konuya yeterince aşina olmadığım için eksik/yanlış bir çeviri olabilir.)

Gurdjief insanın başka birşeyi beslemekte olduğu fikrini iddia eden tek kişi değildir. Aşağıda, çeşitli başka kaynakların konu hakkındaki görüşlerine bakacağız kısaca:

Arkaik Hıristiyanlıkta, Thomas İncili'nde şöyle birşey geçiyor:

Bir kuzuyla Judaea'ya giden bir Samiriyeli gördüler. Havarilerine dedi ki: 'Bu adam o kuzuyla ne yapacak?' Havariler dedi ki 'Onu öldürüp yiyecek.' Havarilere dedi ki: 'Canlıyken onu yemez, onu öldürür ve cesedini yer.' Havariler dedi ki: 'Başka türlü yapamaz.' Havarilere dedi ki: 'Siz de kendinize korunacak bir yer bulun ki ceset olup yenmeyesiniz.'

Bu iyi çoban temasıyla tam olarak uyuşmuyor. Fakat bu durum anlaşılabilirdir, çünkü Nag Hammadi metinleri yüzyıllar boyunca İncil'in geri kalanı gibi seçici değişikliklerden geçirilmemiştir. Öyle bile olsa, bu hikaye sayısız şekillerde yorumlanabilir. Meselenin özü, insanın ancak "ölü" olduğu zaman besin olmasıdır, ki bu da bilinçsiz, mekanik olma olarak yorumlanabilir.

Son kitabı "Sonsuzluğun Etkin Yanı"nda Castaneda, insanı besin olarak kullanan kozmik bir avcıdan bahsetmektedir: İnsanın parlayan bir farkındalık katmanı vardır. Avcı bu katmanı yer ve geriye sadece insanın fiziksel olarak canlı kalabileceği miktarda "bilinç maddesi" bırakır. Avcı insanı sürekli sıkıntı, kriz ve anlamsız meşguliyetler içinde bırakıp yiyebileceği farkındalık enerjileri ürettirme yoluyla insanı "sağmaktadır." Thomas'ta bahsedilen 'Kendinize korunacak bir yer bulun ki ceset olup yenmeyesiniz' ifadesi, avcıyı besleyerek 'ruhsal enerjiyi' boşa harcamayın anlamına geliyor. Yani dünyanın karşınıza çıkardığı şeylere karşı mekanik tepkiler göstermeyin. Diğer bir deyişle, "kendinizi hatırlayın."

Gurdjieff'ten ve muhtemelen Doğu Ortodoks keşiş geleneğinden yararlanan Boris Mouravieff şöyle diyor:

Görev zorludur. Normal barış koşulları altında, insan toplumunun ve onu çevreleyen hayvan ve bitki aleminin çalışmaları neticesinde Ay'a yetersiz miktarlarda enerji aktarılır. Bu durum Deuterocosmos'un müdahalede bulunarak Tritocosmos'ta sarsılmalar meydana getirmesine neden olur. İkincisinin amacı bu seviyede harcanan enerji miktarını arttırmak, böylece kozmik ceninin, yani Tessaracosmos'un beslenmesini ve gelişmesini sağlamaktır. Örneğin savaşların, devrimlerin, salgın hastalıkların ve insanlığı saran diğer büyük ölçekli afetlerin kozmik kökeni budur. ...İnsanın kendi evrimiyle, Kozmoslar Sistemi'nin uyumlu evrimine etkili bir şekilde katkıda bulunabilmesi için, 'dışsal adam'ın ezoterik düzlemde ciddi oranda bilinçli çabalar harcaması gerekir.

Mouravieff'i etkileyenler arasında olabilecek Gnostiklere göre, Dünya ve genel olarak maddi varoluş, "karanlığın arkonlarının" veya "havanın prenslerinin" şefi olan şeytani yarı-tanrının ürünüdür. Mouravieff bu varlığı veya ilkeyi 'Mutlak III' diye tanımlamaktadır ve ayrıca dolaylı olarak tıpkı Gnostikler gibi onu Tevrat'ın Yahova'sıyla ilişkilendirmektedir. Bu Mutlak III çeşitli ruhlar aracılığıyla tıpkı bir satranç oyununda olduğu gibi insanlığı kendisine karşı kışkırtmakta ve bunun sonucunda insanlık "Ay'ı besleyen" titreşimler üretmektedir.

Kanallanmış çeşitli modern kaynaklar, insanın çeşitli varlıklar için psişik bir besin kaynağı olmasından bahsetmektedir; somut olmak gerekirse tıpkı ekmek yer gibi. Barbara Marciniak'ın 'Bringers of the Dawn' ('Pleiades Öğretileri I') adlı kanallamasını örnek göstereceğiz:

Bilinç belli elektromanyetik frekanslarda titreşir ya da titreştirilebilir. Bilincin elektromanyetik enerjileri, besin kaynağı yaratmak üzere belirli bir şekilde titreşime geçirilebilir. Tıpkı elmanın çeşitli şekillerde hazırlanıp yenilebilmesi gibi bilinç de pek çok şekilde hazırlanıp alınabilir. Kendi evrim süreçleri içindeki kimi varlıklar, yarattıkları yaşamlara frekanslarını değiştirdikleri bilinç biçimleri yerleştirdikçe kendilerini doyurabildiklerini, beslenmelerini sürdürebildiklerini keşfetmeye başladılar. İlk Yaratıcının kendisini bu şekilde beslediğini anlamaya başladılar. İlk Yaratıcı dünyaya kendisi için bir besin kaynağı olmak üzere başkalarını bir bilinç elektromanyetik frekansı yaratmaya gönderdi. Gezegenin yeni sahiplerinin iştahı ve tercihleri, eski sahiplerininkinden farklıydı. Yarattıkları karmaşa ve korku bu yeni sahipleri besliyor, harekete geçiriyor ve güçlerinin sürmesini sağlıyordu. Üç yüz bin yıl önce gelen yeni sahipler, İnciliniz, Babil ve Sümer tabletleriniz ile Dünya'nın bütün metinlerinde sözü edilen olağanüstü varlıklardı. Dünya'ya geldiler, yerli insan türünü yeniden düzenlediler. Beslenmek ve güçlerini sürdürmek üzere DNA'nızı ancak sınırlı bir dalga boyunca belli frekansları yaymaya elverişli olacak şekilde değiştirdiler.

Bu fikir yeni değildir fakat Marciniak bununla ilgili konulardan bahsederken daha kalın bir tutum sergilerken, İsa, Gnostikler, Gurdjieff, Mouravieff ve hatta Castaneda, konuyu daha dikkatli bir şekilde ele almayı gerekli görmüştür.

Ve modern durumlar arasında son olarak UFO fenomeni var. Kaçırılma fenomenine göz attığımızda, bunun bilimsel bir araştırma olduğunu iddia etmek biraz zordur. Daha ziyade sistematik bir sömürü ve beslenme programına benziyor. Fenomen kısmen fiziksel görünüyor ama tamamen öyle değildir. Jacques Valle şöyle diyor:

UFO Fenomeni vardır. Tarih boyunca bizimle birlikte olmuştur. Fiziksel bir doğası vardır ve günümüz bilimi tarafından açıklanamamaktadır. Bizim henüz tanımadığımız ve boyutları zamanın/mekanın (bizim anladığımız şekliyle) ötesinde manipüle edebilen bir bilinç seviyesini temsil ediyor.

İnsanın psişik ve bazen fiziksel besin olması fikriyle ilgili olarak okuyucu kaçırılma fenomeni hakkında birşeyler okuyabilir. Fakat konu oldukça karmaşıktır ve bu karmaşıklığın tesadüfi olmadığını söyleyebiliriz ancak.

Çeşitli tanrılara kurbanlar sunma uygulaması tüm çağlar boyunca mevcut olmuştur. Kurban fenomeni et yemenin dinsel bir çerçeveye konmuş bir halinden, karmaşık insan kurban etme ritüellerine kadar uzanmaktadır. İkinci kategoride, Azteklerin uygulamaları bilgilendiricidir. "Aztec Warfare, Western Warfare" (Azteklerin savaşları, Batılıların savaşları) adlı kitapta Richard Koeningsberg, Aztekler'de savaşın Güneş tanrısını beslemek için kurban edilecek kişiler sağlama yönünde deklare edilmiş bir amaca sahip olduğunu belgelemektedir. Birinci Dünya Savaşı'nın Batılı güçleri de tam olarak aynı faaliyete girişmiştir, ama iki yüzlü bir şekilde: Yazar ülkelerin daha fazla genç insanı kurban etme yarışına girdiklerini ve onların kanının ulusun büyüklüğünü beslediğini söylemektedir. Müstakbel tanrının adı değişmektedir fakat fikir aynı kalmaktadır. I. Dünya Savaşı'nın siper savaşları askeri açıdan son derece verimsiz, zayiat olarak ise oldukça 'verimliydi.' Ulusların kanı akarken Ay her zaman bundan kazanç sağlamaktadır. Aztek'in ilginçliği bunun açıkça kabul edilmesi ve kana susamış tanrıyı besleyecek gönüllü katılımcıların mevcut olmasıydı.

Çeşitli kültürlerin ve çağların en üstünkörü incelemesi bile insanın bir besin olması temasına işaret etmektedir. Gerçekten bakıldığında bunun gözden kaçırılması zordur. Ama yine de bu en katı tabudur, bir inkar konusudur ve materyalist insan bu durumu ya cahil geçmişe, ya da aşçılığın uçuk bir alanına indirgemektedir.

Modern popüler kültürde bu konuyu yeni ele alış biçimleri vardır ve Matrix filmleri bunun belki de en iyi örneğidr. İkili bir etkisi vardır: Bir yanda konunun otomatik olarak bilimkurgu alemiyle ilişkilendirilme etkisini yaratmaktadır, ki bu herhangi sıkıntılı bir konuyu halletmenin eski bir yöntemidir, diğer yanda ise meselenin niteliğiyle ilgili kısmen de olsa doğru bir tasvirin yapıldığı modern bir bakış açısıyla yaklaşılmaktadır bu kadim konuya. Genel olarak efsaneler konusunda olduğu gibi, bu yapımlar farklı seviyelerde farklı dinleyici kitlelerine hitap etmektedir. Cehalet ve inkar güçle giderilemez, dolayısıyla insanın bu tür bilgilerden faydalanabilmesi için belirli sorgulayıcı/arayıcı bir ruhun mevcut olması gerekir. Bu güdü genel olarak faydalıdır ama yine de, bir hikayenin veya kahramanın ayrıntılarıyla çok fazla özdeşleşme yoluyla sapmak mümkündür.

Quantum Future School'un (ç.n.: kasyopya 'ekibinin' bir kuruluşu) anlayışına göre, Gurdjieff kendi zamanında benzetmelere başvurmak zorunda kalmış ve 'uzaylılar' diye tabir edilen varlıkların, yani 4. yoğunluk kendine hizmet varlıklarının insanlığı 'yetiştirilen, hasat edilen ve kaderi konusunda sonsuza kadar bilgisiz bırakılan' bir tür doğal kaynak olarak kullandığını açıkça söyleyememiştir.

Bu konuda ne yapmak gerekiyor? Gurdjieff Beelzebub's Tales'in bir bölümünü, savaş belasının herhangi siyasi bir çözümünün olmasının imkansızlığı konusuna ayırmıştır. Tarih ve günümüzdeki durum, onun görüşlerinin acı doğruluğuna tanıklık etmektedir. İnsan uyanmalı ve değişmelidir. Castaneda'nın deyişiyle, insan onu avcıya mahkum kılan sözleşmeyi onurlandırmayı bırakmalıdır artık. Fakat tıpkı Gurdjieff'in mitik "organ kundabuffer"ında olduğu gibi, avcı içseldir. Bu tür bir devrim öncelikle içseldir ama bu durumun mutlaka siyasi barışseverlik veya herhangi bir 'izm' biçimini alması gerekmez. Gnostiklerin insanlığın durumunu açıkça kınamaları onlara pahalıya malolmuştur. Gurdjieff tarihten bir ders almış olabilir ve bu durum şeytani yarı-tanrıları veya kana susamış saldırgan uzaylıları kozmogonisine dahil etmekten vazgeçirmiş olabilir onu, çünkü bu hem ona karşı olan husumet miktarını arttıracak, hem de dikkatini sorunun merkezi yönüne vermekten saptıracaktı: insanın evrimi. Durum, bir düşüşün ahlaki cezası olarak görülmemektedir. Bir durumun doğal bir neticesi olarak görülmektedir; tıpkı bir tavşanın bazen bir tilki tarafından yenmesi gibi bir doğal sonuç. Özgürlük ancak dikey bir eksende mevcuttur; o dikey eksende insan "oluşunu" evrimleştirebilir ve böylece başka türlü kurtulamayacağı yasalardan kurtulabilir. Ruhsal-ekolojik bir yer/konum geliştirmekten veya Thomas İncili'ndeki hikayedeki gibi "ölü" olmamaktan bahsedebiliriz.

İnsanlık bir bütün olarak bu durumdan çıkamaz ama birey grupları durumun farkına varıp bir çıkış bulabilir. Bu durum son derece nadirdir ve QFS bu çıkışın '4. yoğunluğa mezuniyet' veya simyacıların 'büyük çalışmasının' gerçekleştirilmesi anlamına geldiğini düşünmektedir.

İnsanın subjektiflik ve ego-merkezlilik eğilimi, bu statükonun sürdürülmesine hizmet etmektedir.

Gurdjieff ve de Kasyopyalılar, insanın tarihinin en erken aşamasında başka güçler tarafından bir araç olarak daha iyi kullanılabilmek için gerçekliğe duyarsızlaşmak üzere kasıtlı olarak değiştirildiğini ifade etmektedir. Hikayelerin ayrıntıları farklılık gösteriyor ama ortak konu insanın önce genetik sonra da kültürel olarak empoze edilmekte olan subjektifliği ve arzulu düşünüşüdür.


bozadi

#355
sevgili Tgur, Zulularla ilgili inceleme ve çıkarımlarınızı keyifle okudum. teşekkürler. :)

bozadi

#356
4. yol öğretisinde geçtiği şekliyle, "ay'a besin olmak" ifadesindeki ay'ın tam olarak neyi temsil ettiği belli değil gibi görünüyor ama neticede ra-kasyopya kozmolojisinde geçtiği şekliyle "4. yoğunluk kendine hizmet varlıkları" şeklinde yanıt veriliyor bu soruya.

4. yoğunlukla ilişkili olan 4. burç yengeç'in yönetici gezegeninin "ay" olması da burada güçlü bir ipucu sunuyor gibi görünüyor. tabi 4. yoğunluğun veya yengeç/ay'ın temsil ettiği şeylerin otomatikmen kh ile ilişkili olduğu gibi bir anlam çıkmaz tabi ki burdan, hiçbir kozmolojik veya astrolojik seviyenin veya temsilin kh veya bh'yle o tür doğrudan bir bağlantısı olmadığı gibi. hepsinin bh yönü/seçeneği de var, kh yönü/seçeneği de. 4. yoğunlukta bh deneyimi/grupları da var, kh deneyimi/grupları da.

ama "ay'a besin olmak" derken daha ziyade 4. yoğunluk kh varlıklarıyla olan sömürülme ilişkimiz kastediliyor gibi görünüyor. aslında yukarıdaki makalede gurdjieff'in beelzebub hikayesindeki betimlemeye bakılırsa, "ay'a besin olmanın" doğal bir yönü de var gibi görünüyor. yani bunun mutlaka kh'yle ilgili olması gerekmiyormuş gibi bir durum/ihtimal de var gibi göründü bana, ama emin değilim. eğer bu bakış açısı doğruysa, yani "ay'ı beslemenin" pozitif bir alternatifi de olabiliyorsa, o zaman insanlığın 4. yoğunluk başkalarına hizmet seviyesine olan çabaları, o doğrultudaki ilerlemeleri, 4. yoğunluk pozitif varlık gruplarıyla işbirliği çabaları gözüyle bakmak mümkün olabilir buna. ama insanlığın çoğunluğunun durumu öyle olmadığı için, belki de doğal olarak "ay'a besin olma" benzetiminin negatif versiyonu/anlamı daha vurgulu bir hale geliyor.

bir de ufoloji alanında ve kasyopya celselerinde geçtiği gibi, ay'da 4 kh varlıklarına ait "üsler" mevcut olduğu için, "ay" ile negatif varlıklar arasında bir bağlantı kuruluyor olabilir. yengeç/ay temsilleri ve 4. yoğunlukla ilgili olumsuz tasvirlerin vurgulu olmasının nedeni, insanlık kitlesinin çoğunluğunun 4. yoğunluk negatif varlıklarının planlarına uygun, mekanik, sömüren ve sömürülen, bilinçsiz-cansız-ruhsuz denebilecek bir yaşam biçimini benimsiyor olması gibi görünüyor.

Tgur

#357
Sevgili Bozadi ,hem gençsiniz hem de dolu bir gençsiniz ve incesiniz ,ne mutlu yaşamın bu ortamında sizlerle bulunan bizlere..
Ben de teşekkür ederim.

bozadi

#358
inceliklerimi arttırmaya, kalınlıklarımı azaltmaya niyet ediyorum sevgili Tgur :)

yucelulu

#359
Sevgili Bozadi
"Aya besin olmak" ile ilgili yaptığınız çalışma ve açıklamalar için teşekkür ederim. Simyada da gümüş  ay ile ilişkilendirilir ve dişil bir element kabul edilir. Ama bu besin işi ile ne kadar ilgilidir, bilemiyorum.