Çılgın Sarkaç (Itzhak Bentov)

Başlatan sirera, 10 Şubat 2010, 14:30:40

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

sirera

ZAMAN ÜZERİNE BİR DENEY
Bu bölüme başlamadan önce, okura bu kitabın Giriş bölümünde de yazılı olan amacını anımsatmak yerinde olur. Burada, açıklanması zor fenomenlerle karşı karşıyayız. Bilimin zihinsel fenomenleri kabaca anlamaya başlaması bile yıllar alacaktır. Bilimde genellikle, belirli fenomen dizilerini yakından açıklayan bir "model" oluşturmaya çalışılır. Bu ilk başta ilkel bir model olacak ve ilgili alanda daha çok bilgi edinildikçe model geliştirilecektir. Herhangi bir fenomen dizisi için yapılmış başarılı bir model, bu fenomenlere basit ve ekonomik bir şekilde uymak zorundadır. Modeli oluşturmak için ne kadar çok yeni ilke gerekirse, model de o kadar daha kullanışsız ve savunmasız olur.
Bilgi, yukarı doğru giderek genişleyen bir spiral şeklinde hareket eder. Böylece spiralin üst döngülerinden, geçmişteki bilgilerimizi daha geniş bir bakış açısından görebiliriz. Bu nedenle Newton mekaniği, Einstein'ın görecelik teorisinde "özel durum " halini almıştır. Yani sonunda Einstein'ın görecelik teorisi de hem fiziksel hem zihinsel fenomenleri inceleyecek bir bilimde "özel durum" halini alacaktır.

Yeni ve daha duyarlı yöntem ve araçlar, gittikçe daha gelişkin ölçümler yapmamıza olanak tanımaktadır. Artık başımızı  çevreleyen manyetik alanları, beyindeki küçük elektrik akımları yoluyla ölçebiliyoruz. Bedenin herhangi bir sisteminde en ufak bir değişiklik olduğu takdirde diğer tüm sistemlerin de bir şekilde etkilendiğini kanıtlayan yüksek düzeyde gelişkin ölçümler yapabiliyoruz. Artık bedenimizi, doktorun başka hiçbir organı etkilemeden bir organı tedavi edebildiği, bir torbaya atılmış ayrı ayrı organların toplamı olarak göremeyiz.
Beden nasılsa, toplum ve tüm gezegen, güneş sistemi, hatta tüm evren de öyledir. Bu kitabın sonuna geldiğimizde, kelimenin en geniş anlamıyla, yüksek düzeyde bütünleşmiş bir sistemin parçaları olduğumuzu kanıtlamış olabilmeyi umuyorum.
Ama şimdi modelimize geri dönelim. Bu model içinde mümkün olduğunca farklı fenomenleri biraraya getirmeye ve bunları kompakt bir sisteme oturtmaya çalışacağız. Fiziksel, objektif fenomenler bu modele başlangıç noktası oluşturacak.

Zaman ile bir deney
Önceki bölümlerde, çevreden girdi alan ve bunu bize eylem-duraklama şeklinde kodlayan sinir sisteminin eyleminden söz ettik. Bu eylem doğal olarak zaman içinde oluşur, yani bu olayların herhangi birinin gerçekleşmesi için zaman geçmesi gerekir.
Zamanı düşündüğümüzde aklımıza saat zamanı gelir. Dünyanın her bir yanındaki tüm eylemler tren saatlerinden tutun da tüm dünyadaki uçuş tarifeleri, seyrüsefer, astronomi, dünya çapında telekomünikasyon vb. hep saat zamanıyla   senkronize   edilmiştir. Bunların hepsi tamamen, kesin zamanlamalara dayalıdır. Zaman bildirme cihazlarının kesinlik standartları uzay iletişimi, seyrüsefer, astronomi gibi alanlarda kesin zamanlamaya duyulan ihtiyacın gitgide artmasıyla birlikte hızla yükselmiştir. Mekanik saatler yerine artık "atomik" saatlere güveniyoruz. Bu bizim bildiğimiz saat değil, sezyum atomlarının son derece stabil osilasyonlarını, yani salınımlarını saat tutma standartı olarak kullanan bir cihazdır.
Dedemizin saatlerinden kol saatlerine varıncaya dek tüm bu saatler kimi daha az, kimi daha fazla güvenilir bir şekilde, günün 24 saatini bizim için saatlere, dakikalara ve saniyelere ayırır. Herkesin saatinin, zamanı aynı kalınlıkta dilimlere ayırdığı varsayıldığından, bu tür zamanı "objektif olarak nitelendirelim. Ancak kişisel deneyimlerimizden, zamanın farklı koşullarda akarken aynı olduğu "hissini" vermediğini biliyoruz. İlginç bir işle uğraşırken zamanın "nasıl geçtiğini anlamayız"; dişçinin muayenehanesinde beklerken ise "zaman geçmek bilmez". Einstein'a bir zamanlar bu "psikolojik zaman"la ilgili soru yöneltildiğinde, şu meşhur gözlemini aktarmıştı: "Hoş bir kızla iki saat geçirirseniz, size bir dakika geçmiş gibi gelir. Ama kızgın bir sobanın üzerinde bir dakika oturursanız, size iki saatmiş gibi gelir." Zamanın göreceliğini böyle "sağlam bir şekilde" anlattıktan sonra, şimdi de bu sübjektif zamandan nasıl faydalanılabileceğini görelim.

Uyku üzerinde yapılan çalışmalardan, rüya görme dönemlerinde zamanın açılıp genişlediğini biliyoruz. Diğer bir deyişle, örneğin birisi çok kısa bir rüya görme dönemi sonrasında uyandığında ve bu kişiye rüyasında ne gördüğü sorulduğunda, genellikle uzun, aslında çok daha uzun bir süre alacak olan bir rüya ortaya çıkar.
İpnoz altında da zamanın açılıp genişlemesinin mümkün olabileceğini (15.not: Le Cron, Leslie M. Experimental Hypnosis (Deneysel Hipnoz) New York:MacMillan, 1952, s.217)ve bunun kolaylıkla fark edilebileceğini biliyoruz. Esrar, LSD vb. zihni etkileyen uyuşturucular üzerine yapılan çalışmalarda, zaman bozulmalarının olduğu görülmüştür. Bu kitabın okurlarının çoğunun bu maddelerin etkisini bildiğini varsayıp örnek olarak bunları kullanabiliriz. Zihni etkileyen bir uyuşturucu maddenin etkisi altındayken, başka birinin konuşması dinlendiğinde, o kişinin çok yavaş konuştuğu ve sözcükler arasındaki duraksamaların çok uzun olduğu hissedilir. Hatta bir sonraki sözcük gelene dek apartmanın etrafında bir tur atabileceğimizi bile düşünürüz. Sözcüklerin söylendiği sesin perdesinde bir değişiklik yoktur, yani sözcükler kasete kaydedilmiş ve yavaş çalınıyormuş gibi duyulmaz. Aslında olan şey, bir şekilde daha fazla sübjektif zamanımızın olması ve konuşma eylemini daha ayrıntılı olarak gözlemleyebiliyor olmamızdır. Acaba zihinsel süreçlerimiz, konuşan kişininkilere oranla daha mı hızlanmıştır? Yoksa yalnızca olayı gözlemleyebilecek daha fazla vaktimiz mi olmuştur?
Bu çelişkiye ışık tutabilecek bir deney yapalım. Bir kişi biyolojik geri bildirim (biofeedback) ile teta dalgaları üretme konusunda eğitilmişse veya kendi kendine derin meditasyon durumuna geçebilip de aynı zamanda önündeki bir saatin saniye kolunu izleyebiliyorsa, saniye kolunun durduğunu görünce şaşıracaktır. Bu genellikle şaşırtıcı bir deneyimdir ve verilen doğal tepki şöyle olur: "Bu imkansız!"(16.not: Floyd,Keith. Of Time and z-zaman ve zihin üstüne- White,John,ed.:Frontiers of Consciousness. New York:Julian Press,1974) O anda saniye kolu hızlanıp normal hızına döner. Ancak bu tepkimizi aşabilir ve yarı açık gözlerle, derin meditasyon durumundan çıkmadan saati izlemeye devam edebilirsek, saniye kolunun hareket etmesini dilediğimiz kadar uzun bir süre engelleyebiliriz.
Yukarıda anlatılan deney doğal olarak, şuur hallerini oldukça iyi kontrol edebilen insanlarla sınırlıdır. Ben, bu zaman değişimini en azından küçük bir deneyle yaşamak isteyen herkesin kolayca yapabileceği bir deney tasarladım. Bunun için eğitime veya uyuşturucu maddelere gerek yok. Tek ihtiyacımız olan şey, saniye kolu olan bir saat veya kadranı büyük ve net olarak görünen bir saniye kolu olan bir kol saati.

l.Adım: Gevşeyin. Saati masaya, tam önünüze; yarı açık gözlerle ek bir çaba harcamadan rahatça görebileceğiniz bir yere koyun. Dilerseniz dirseklerinizi masaya dayayabilirsiniz.

2Adım: Saate, gevşemiş bir halde bakın ve saniye kolunu takip edin. Hareket ettiği ritmi özümsemeye ve anımsamaya çalışın. Bunların hepsini kendinizi sıkmadan yapmalısınız.

3.Adım: Deneyin can alıcı noktası işte tam burası. Gözlerinizi kapatın ve en sevdiğiniz işi yaptığınızı hayal edin. Bu imgeleme, mümkün olduğunca mükemmel olmalıdır. Örneğin, yeni açılan bir lokantada yemek yediğinizi hayal ediyorsanız, orada olmalısınız, her şeyinizle. Yalnızca orada olduğunuzu düşünmekle kalmayın, yediğiniz yemeğin kokusunu, masa örtüsünün elinize dokunuşunu, lokantadaki diğer insanların masalarından gelen kaşık çatal çıngırtılarının sesini hissedin, tüm duyularınızı kullanın. Stresli bir iştense gevşetici, keyif aldığınız bir işi seçmeniz daha iyi sonuç verecektir.

4. Adım: Bu imgelemeyi iyice sabitleştirdiğinizi düşündüğünüzde, gözlerinizi yavaşça ama birazcık açın. Saate odaklanmayın, sanki tüm bunlarla ilgilenmeyen bir göz-lemciymişsiniz gibi, kadrana şöyle bir bakın. Talimatları doğru bir biçimde yerine getirdiyseniz, saniye kolunun ara sıra duraksadığım ve yavaşladığını, yerinde saydığını görürsünüz. Eğer çok başarılı olursanız, saniye kolunu bir süreliğine durdurabilirsiniz bile.
Bazı insanlar için bu, şok edici bir deneyimdir. İnsan şok olduğu anda saniye kolu hızlanır ve normal hızına döner. Burada çok rahatsız edici bir şey olduğu açık.
Zamanın bir şekilde yönlendiriliyor gibi göründüğü çeşitli örnekler verdik. Saatin hareketini gerçekten yavaşlatmış olduğumuzu iddia etmiyorum. Saat hala her zamanki objektif zamanı tutmaya devam ediyor. Ama biz, sübjektif zamanımızı esneterek, çok iyi bilinen objektif bir duruma benzerlik oluşturan sübjektif bir durumla karşı karşıya geldik. Bu durum öncelikle görecelik teorisinde açıklanmış, birbirlerine göreli hareket eden iki gözlemcinin, birbirlerinin saatlerinin çalışma hızları üzerinde anlaşmaya varamadıkları kanıtlanmıştı.
Tüm bu olgularda ortak olan yönü analiz ettiğimiz takdirde, tüm bu olayların arasındaki bağın, şuur halinin değişmesi olduğunu görürüz.(17.not: Tart,Charles T.Altered State of Consciouness -Değişmiş şuur halleri- New York :Wiley, 1969, s. 335-45;Londra:Wiley,1969) Bazıları son deneyin değişen şuur halleriyle bir ilgisinin olmadığını söyleyebilir; hatta bazıları şuur diye bir şeyin varlığını toptan reddedebilir.
Öyleyse saat niçin yavaşladı veya bir süreliğine durdu? Bence, gözlemleyen zihin (kısaca, "gözlemci"), yani kendisine beyin yoluyla iletilen bilgiyi bağdaştırıp anlamlandıran varlık orada yoktu. Yemeğe gitti ve "donanım"ı evde, tek başına bıraktı. "Donanım", yani duyu organları ve beyin, bilgiyi işledi ve üretti ancak bilgiyi bağdaştıran ve anlamlandıran varlık, bedeni bir süreliğine terk etmişti.
Bu, hiç de kulağa geldiği gibi uçuk kaçık bir fikir değil.(18.not: Monroe, Robert A. Journeys Out of the Body -beden dışına yolculuklar- New York: Doubleday&Co.,1971;Londra: Souvenir Press,1972) Böyle varsayımsal bir kaçak "gözlemci" doğru koşullar altında ve "duyarlı" veya durugörüye sahip bir kişi tarafından yemek yerken fark edilirdi. "Gözlemci" kendisine lokantadan gelen  bilgileri  bağdaştırmakla  meşgulken, saate bakan fiziksel gözlerinin kendisine sunduğu bilgilerle uğraşamamıştı. Saatin durduğu andan   tekrar  hareket  ettiği  ana  dek "gözlemci,   bedeninin dışındaydı". Saatin yalnızca yavaşladığı durumlarda ise "gözlemci, ikiye bölünmüştü".  Kısmen
lokantada, kısmen bedeninin içinde olduğundan bilgileri düşük hızla işliyordu. İlerideki bölümlerde, "gözlemci"nin bu tuhaf şeyleri nasıl yapabildiğini ele alacağım. Şimdilik, deneyimizin sonuçlarını tartışmaya devam edip bunlardan bir anlam çıkarmaya çalışacağız.
Saatin tamamen durduğu durumlarda, gözler atıl bir kamera görevi görmeye başlar ve beynin ekranına "gözlemci"nin oradan ayrılmadan önce son görmüş olduğu bilgiyi yansıtırlar. Günümüzde kullandığımız mini hesap makineleri de buna benzer bir şekilde çalışır. Ekran, operatörün girdiği son bilgiyi gösterir ve tutar.
Dikkatli okurlar, büyük olasılıkla bu "gözlemcinin ilginç bir özelliğinin farkına varmıştır: gözlemci, pek uzak yerlere saniyenin binde bîri gibi bir sürede uçup gidebilmektedir. Fiziksel bedenini terk ederek binlerce kilometre uzaklardaki bir lokantaya gidebilmekte, 1-2 saniyeye kalmadan da geri dönebilmektedir.

Önceki bölümde osilatör ve sarkaçların davranışlarını incelemiştik. Sarkaç en uç konumlardan birine geldiğinde neler olduğunu anımsayalım. Sarkacın tamamen durduğu noktalarla yolculuğuna geri döndüğü nokta arasında zaman ile uzay arasındaki nedensel ilişkinin çöktüğü, konumunun "silinip bulanıklaştığını" ve eşyanın kuantum ölçeğinde etkili olan belirsizlik ilkesi nedeniyle, sonsuz veya sonsuza yakın hızlarla karşılaşıldığı bir alan var.
Fiziksel cisimleri ışık hızı düzeyinde hızlandıramayacağımızı veya sonsuz hızlardan bahsedemeyeceğimizi biliyoruz. Ancak tartışmakta olduğumuz koşullarda, fiziksel madde kesinliğini kaybeder, daha az "katı" bir hale gelir ve böylece gözlemcinin ondan ayrılmasını kolaylaştırır. 1. Bölümden de bildiğimiz gibi bedenlerimiz, sarkaca benzer bir şekilde davranış gösterir. Fiziksel kütlesi olmayan bir "gözlemci", bedeninin her yukarı-aşağı hareketiyle birlikte çok
yüksek hızlarda ileri-geri gidip gelebilir mi? Eğer gidip gelebilirse, nereye gider?
Basit bir şekil, bu fenomeni iyice anlamamıza yardımcı olacak. (Şekillerden gözünüz korkmasın sakın. Çoğu insanın matematik, grafikler vb.'yi sevmemesini gayet iyi anlayabiliyorum. Ancak şekiller sözcüklerden daha iyi ve daha hızlı iletişim sağlar. O yüzden bir süreliğine katlanmaya çalışalım; hemen bitecek zaten.) Şekil 23'te dört boyutlu uzay-zamanımız iki çizgiyle belirtilmiştir: dikey olan zamanı, yatay olan uzayı gösterir. Uzayın üç boyutu olduğunu unutmayalım, ancak burada boyutlar sadece yatay yönlerle belirtilmiştir. Zamanın geleceğe doğru gidişi yukarıya doğru hareket olarak ufuk çizgisinin üzerinde, geçmiş ise ufuk çizgisinin altında gösterilmiştir. Yatay ve dikey çizgilerin kesişme noktası bizim "şimdi"mizdir. Burası, tüm olayların başlangıç noktasıdır.


Şimdi de bu şekli kullanarak, bir ışık parçacığı olan fotonun bu şekilde nasıl bir davranış göstereceğini anlamaya çalışalım. Işığın yaklaşık 300.000 kilometre/saniye hızla gittiğini biliyoruz. "Şimdi" noktasından başlayarak, dikey çizgide zaman birimlerimizi işaretleyelim: 1, 2, 3 saniye. Yatay çizgide bu parçacığın gittiği mesafeyi işaretleyelim: İlk saniye 300.000 kilometre, ikinci saniye 600.000 kilometre, üçüncü saniyede ise 900.000 kilometre gitmiştir.
Dikey çizgi üzerinde zamanı belirten noktalardan ve de yatay çizgi üzerinde mesafeyi belirten noktalardan başlayan kesikli çizgiler çıkaralım. Bu çizgiler kesişecektir. Kesişme noktalarına, "şimdi" noktasından başlayan bir diyagonal çizgi çizelim. Bu diyagonal çizgiyi "şimdi" noktasından aşağıya, geçmişe doğru uzatabilir, aynı şekilde buna simetrik bir diyagonal çizgi çizerek, onu da "şimdi" noktasından geçirip geçmişe doğru uzatabiliriz. Bu iki diyagonal, "şimdi"ye dokunan iki üçgene ucundan dokunacaktır. Tabanları tabi ki açıktır çünkü geleceğe veya geçmişe hiçbir sınır koyamayız. Hatta "şimdi" noktasını, ardında geçmişimizi oluşturmuş pek çok "şimdiler"i bırakarak geleceğe doğru gidiyormuş gibi düşünebiliriz. Yukarıdaki (gölgeli) üçgenin gelecekte olacak olayları, aşağıdaki gölgeli üçgenin geçmişteki olayları temsil ettiğini de söyleyebiliriz.
Fiziksel dünyadaki en hızlı eylem, doğal olarak ışık hızıyla kısıtlıdır. Bu nedenle, ışık hızını temsil eden diyagonal çizgiler, bir cismin fiziksel evrenimizde gidebileceği hıza sınır koyarlar. Fizikçiler bu davranışa, normal uzay-zaman evrenimize gönderme yaparak "zamansı" demektedir çünkü bu şekil üzerinde bulunan ve ışık hızının altında gerçekleşen tüm eylemler, dikey zaman ekseninin etrafında toplanma eğilimindedir.
Tüm bu gözle görülür kısıtlamalara rağmen, şu anda ışık hızından daha hızlı hareket edebilen ve takyonlar adı
verilen hipotetik parçacıklar üzerinde çalışan cesur fizikçiler vardır. Takyonların hızı, tam ışık hızının biraz üzerinde başlar ve sonsuz hızlara kadar gider.
Böylece şeklin diğer kısmına geçeriz. Neredeyse sonsuz hızda giden bir takyonumuz olduğunu, bunun da doğal olarak yalnızca yatay uzay ekseni boyunca hareket ettiğini varsayalım. Öyle hızlı gidiyor ki neredeyse hiç zaman kullanmıyor. Bir önceki örnekte, şekilde de gösterildiği gibi, fotonun 900.000 kilometreyi gitmesi 3 saniye sürmüştü. Takyon ise bu mesafeyi hiç zaman kullanmadan gidecektir; böylece hareketini, dikey zaman eksenine bakmamıza gerek kalmadan, yalnızca yatay eksen üzerinde kesikli çizgiyle işaretleyebiliriz. Takyon, bu hareketi için hiç zaman kullanmadığından, dikey ölçekte işaretlenmesi gerekecek birşey de yoktur.
Şimdi de takyonun saniyede bir milyon kilometre yavaşladığını düşünelim. Bu yine de hala ışık hızından çok daha yüksek bir hızdır ve takyonun hızını belirten nokta da, tabi ki, şekilde gösterildiği gibi, dikey çizgide işaretlenecektir. Ancak bu nokta dikey eksenden çok yatay eksene yakın görünecektir. Kısacası, ışık hızının üzerindeki tüm hızlar yatay eksen civarında toplanma eğilimi gösterecektir; bu nedenle fizikçiler bu davranışa "uzaysı" derler. Uzayın çok az zamanda geçildiği hızlara ise bir terim olarak "uzaysı" etkinlik denir.
Bir şey neredeyse hiç zaman harcamayacağı kadar hızlı hareket ediyorsa neredeyse sonsuz hızda gidiyor demektir. Bir şey bu kadar hızlı gidiyorsa, aynı anda her yerde birden olması gerekir! Biz faniler bu tür bir davranışa daha uygun bir ad takabiliriz belki: her yerde mevcut olma. İlerde daha geniş inceleyeceğimiz, çok önemli bir kavram bu.

Her yerde mevcut olma

Atlantik Okyanusunu bir buçuk saatte geçen sûpersonik uçakları hepimiz duyduk. Astronotlarımız Atlantik Okyanusunu 15 dakikada geçiyor. Şimdi de, Londra ile New York arasını yarım dakikada gelip gidebilen bir uçak geliştirildiğini düşünelim. Böyle bir uçaktayken, hostese nerede olduğunuzu sorduğunuzu düşünün. Size şuna benzer bir yanıt verecektir: "Şimdi New York'tan ayrıldık - Londra'ya yaklaşıyoruz - ee şey! New York'a dönüyoruz." Sorumuz, gayet tabi ki anlamlı bir soru olmayacaktır. Aynı anda aşağı yukarı iki yerde birden olduğumuz gerçeğini kabul etmemiz gerekecektir.
Şimdi de, neredeyse ışık kadar hızlı gidebilen bir araç yaptığımızı düşünelim. Yani dünyamızın çevresini saniyede yedi kez dolaşabiliyoruz. Böylece dünyanın üzerindeki herhangi bir noktayı bir saniye içinde görebilme olanağımız doğuyor. Ve dünya üzerindeki insanlar da bizi daima bir noktada veya diğerinde görebiliyor; böylece dünyanın çevresinde bir "mevcudiyet" kabuğu oluşturmuş oluyoruz.
Şimdi, neredeyse sonsuz hızda hareket ettiğimizi düşünelim. Böylece güneş sistemimizin (veya galaksinin veya evrenin) içinde ve çevresinde saniyede defalarca gidebilir, böylece o sistemde sımsıkı bir desen örebiliriz. Neredeyse hiç vakit harcamadan görülecek her şeyi görebilir, istediğimiz yerde olabiliriz. Diğer bir deyişle, her yerde mevcut olabiliriz.
Her yerde mevcut olmanın ilk heyecanını atlattıktan ve yüksek hızlara alıştıktan sonra, etrafta böyle vızır vızır gidip gelmenin bize yetmediği hissine kapılabiliriz. Güneş sisteminde nelerin olup bittiğini de bilmek isteriz. Bunun için çok hızlı bilgi işleyebilen bir bilgisayar icat etmemiz gerekir ki bunu da hayalimizde, hızla ve masrafa girmeden yapabiliriz. Güneş sistemiyle ilgili tüm bilgileri, buraya girdikleri anda özümseyebiliriz. Artık sadece her yerde mevcut değil, her şeyi bilen de olduk.
Artık güneş sisteminin her yerinde ve çevresinde, her şeyi gören ve her şeyi bilen titreşen kıpırtılı bir kabuğuz. Bu büyük teknik beceriye ulaşmanın tüm zorluklarını unuttuktan sonra, sonsuza yakın hızlara ulaşmak bizim için sıradan bir rutin halini alacak. Bu aşamada içe dönüp durumumuz üstünde derinden düşüncek olursak, bu kadar hızlı gitmenin, her yerde ve aynı anda durur halde olmakla, aynı şey olduğu gibi çelişkili bir sonuca varıyoruz! Bir şekilde bilincimizi genişletebildiğimiz takdirde, "gözleyici zihnimiz"in tüm uzayı doldurabileceği ve çok da hızlı gitmeye ihtiyacının olmayacağı sonucuna vardık. Ayrıca şimdi, sonsuz hıza ulaşmanın bir başka, daha yüksek duruş haline veya oluş haline ulaşmak anlamına geldiğini anlıyoruz. Çember burada kapanıyor.
Artık şekillerimize dönme vakti.
Şimdi Şekil 23'e benzer, aynı "objektif koordinatlara sahip bir şekil daha çizelim. "Objektif koordinat" derken, uzay ve zamanı bizim normalde bildiğimiz haliyle temsil eden koordinatlar demek istiyoruz. Ama bu objektif koordinatlara paralel olarak, sübjektif uzay ve sübjektif zamanda kendi sübjektif koordinatlarımızı temsil edecek kesik çizgiler de ekleyelim (Şekil 24). "Normal" uyanık olduğumuz şuur halimizde bu iki koordinat sistemi koşut ve üst üste binmiş halde kalırlar. Ancak çoğu zaman, yaklaşık yarım saatte bir tekrarlayan periyodik bir düzensiz değişiklik (dalgalalanım) olur.
(20.not: Lavie,Peretz ve Kripke, Daniel F. Psychology Today, Nisan 1957,s.54)

Bence, değişmiş şuur hallerinde, sübjektif zaman-uzay koordinatlarımız objektif koordinatlardan ayrılıp, Şekil 25'te de gösterildiği gibi, ortak bir merkezin etrafında dönmeye başlıyorlar. Sübjektif koordinatları + +(psi) adını vereceğimiz keyfi bir açıyla döndürelim ve 1-saniye işaretinden geçen, yatay objektif uzay eksenine paralel bir çizgi çizelim. (Bu, bir objektif saniyenin biçim sübjektif zamanımıza izdüşümünü ifade eder.)

Şimdi de bu çizginin sübjektif zaman tsübj ile kesiştiği noktayı bulalım. Diyagonal çizginin "şim-di"den kesişme noktasına kadar uzunluğunu ölçtüğümüzde, sübjektif zaman birimimizin objektif olandan daha uzun olduğunu görürüz. Kısacası, uğraştığımız neyse, onu yapmak için daha fazla zamanımız vörgibi görünmektedir. Aslında şekilde seçilen açıya göre, bir objektif saniyeye karşılık dört sübjektif saniyemiz vardır.
Şimdi de, konuşan birini dinleyen ve zihni etkileyen bir uyuşturucu maddenin etkisi altında olan insan örneğine dönelim. Bu konuşmacının, saniyede bir sözcük söylediğini varsayalım. Uyuşturucu maddenin etkisi altında ve muhtemelen şuur hali değişmiş olan insan, bu sözcüğü dinlemek için daha fazla sübjektif zamana sahip olacak, zihinsel süreçleri normal objektif hızda çalıştığı için, sözcüğü analiz etmek için daha elverişli bir konumda olacaktır.
Bu fenomene basit bir örnek verelim. Üzerinde düğümler olan bir sırığımız olduğunu varsayalım. Güneş alçak bir açıdayken sırığın gölgesi çok uzadığından, üzerindeki düğüm ve boşlukları daha detaylı görebiliriz.
Dikkatli okur, burada büyük olasılıkla şunu soracaktır: "Niçin her şeyi bu kadar karmaşıklaştırıyoruz? Bu fenomenlerin çoğunu, sadece zihinsel süreçlerimizin çok hızlanması ve bu nedenle algımızın keskinliğinin çok daha artmış olmasıyla basit bir şekilde açıklayabiliriz halbuki. Zaman çarpılmalarını açıklamak için sübjektif zaman ve uzaya ihtiyacımız yok."
Ancak durum, daha ilerde de göreceğimiz gibi, öyle değil işte. Şekle tekrar baktığımızda, ++ açısındaki her küçük artışın, sübjektif zamanı inanılmaz ölçülerde artırdığını görürüz.(21.not: 89 derecenin ötesine geçtiğimizde tsüb/tobj oranı değerleri hızla yükselir.89.9 derecede bu oran 573 civarındadır. 89.999 derecede bir milyonun üzerine çıkar)
Sübjektif zaman eksenimiz yatay çizgiye yaklaştıkça, her bir objektif saniyeye karşılık bir milyon sübjektif saniyemiz olabileceğini görürüz çünkü objektif zamanın bir saniye' noktasını belirten yatay çizgideki kesişme noktası, bizim kaykılmış sübjektif zaman eksenimizle, "şimdi" noktasının çok uzağında buluşacaktır. Ve bizim sübjektif zaman eksenimiz nihayet yatay hale geldiğinde, sübjektif zamanımız sonsuzca uzar ve bu koşullarda, hiç objektif zaman kullanmıyor oluruz. (22.not: + + açısı 90 derece olduğuunda sübjektif zaman sonsuz uzar. Çünkü 90 derecenin kosinüsü sıfırdır. Bu nedenle sübjektif zaman =1/kos + + =1/0 = #8734; = sonsuzluk.)

Bu noktada, iki uzay-zaman şeklinden öğrendiklerimizi özetlememiz faydalı olacaktır. Şekil 23'te, bir şeyin ne kadar hızlı hareket ederse, yatay çizgiye o kadar yaklaştığını, yani "uzaysı" bir davranış gösterdiğini öğrendik. Şekil 25'te "sübjektif zaman" eksenimiz yatay çizgiye ne kadar dayanırsa, o kadar çok sübjektif zamanımız olduğunu gördük. Bu iki şekli birleştirdiğimizde, sübjektif zaman eksenimizin eğikliğinin, bizim giderek daha fazla "uzaysı" bir şekilde davranmamıza, yani değişmiş şuur halinde hızla uzaya doğru genişlememize neden olduğu sonucuna varıyoruz. Diğer bir deyişle, şuurun genişlemesi uzaya doğru genişlemeye yol açıyor. Bu da ışık hızının altındaki veya üstündeki hızlarda gerçekleşebilir.
Dikkatli okur burada, sübjektif zamanımızda ışık hızı bariyerini sessiz sedasız aşmış olduğumuzu fark etmiştir. Bu hiçbir fiziksel cismin yapamayacağı bir şeydir; ancak fiziksel bir varlık olmayan "gözlemci"miz için böyle şeyler sorun değildir. Ancak bu "gözlemci" hafifçe de olsa hala fiziksel bedene bağlıdır ve fiziksel duyular kendisine, bozunmaya uğramamış bir formda hala mesaj göndermektedir. "Gözlemci" ne kadar gevşek bir biçimde de olsa, fiziksel bir uzay-zaman arka planına göre işlemektedir. Işık hızı bariyerini
geçtiğinde kendini uzaysı bir evrende bulur. Burası hız sınırının olmadığı, zamanın uzaya dönüştüğü tuhaf, yeni bir evrendir.
"Açılıp kapanan" bizler
Artık 3. Bölüm'de bahsettiğimiz sarkaç veya osilatörün var- sayımsal tuhaf davranışım da bunlara eklemenin zamanı geldi. Sarkacın hareket ettiği mesafe/birim zaman, en uç noktada aşırı küçük hale geldiğinde, sonsuz veya sonsuza yakın hızlarla karşılaşılır. Ama bu neyin sonsuz hızıdır? Yanıt şöyle görünmektedir: fiziksel bedeni, uzaydaki kesinliğini kaybeden "gözlemci"nin fiziksel olmayan varlığının sonsuz hızı. (Yani onun yerini bilemiyoruz). "Gözlemci" uzaya hızla genişlemesine rağmen, bilgi işleyen bir birim olarak bütünlüğünü korumaktadır. Bu sırada fiziksel beden hakkında tek söyleyebileceğimiz şey ise, bedenin her bir salınımda, duraklama noktalarında iki kez "açılıp kapandığı "dır.
Böylece bizim bedenlerimiz de saniyede yaklaşık yedi kez yukarı aşağı salınır; "gözlemci" her bir hareketin sonunda son derece kısa bir objektif zaman boyunca genişler ve ardından, bunun farkında bile olmadan, daralır. Diğer bir deyişle ++ açımız bir anlığına açılır ve tekrar kapanır; bu durum, objektif zamanla koşut gerçekleşir. Her bir döngüde iki duraklama noktamız olduğundan, bu durum saniyede yaklaşık on dört kez yaşanır. Normalde bu olayı hafızamızda tutmayız. Ancak "gözlemci" bu kısa süre içinde uzun mesafeler kat edebilir ve pek çok şeyi gözlemleyebilir. Öyleyse, uzaktaki bir lokantaya birkaç saniye içinde gidip gelmesine de şaşmamak gerek.
Genişlemiş şuur halinin sürdürebilme yetimiz geliştikçe, ++ açısı da kapanarak sıfır halini almayıp objektif zaman ekseninden belli bir mesafede dalganım yapar. Bu ise bizim sübjektif zamanımızı artırır ve böylelikle, beden dışındayken elde ettiğimiz bilgilerin bazılarını anımsamaya başlarız. Yukarıda tüm gördüklerimizden, bir insanın şuur düzeyini sübjektif zamanının objektif zamanına oranı ile tanımlayabileceğimizi çıkarıyoruz. Bu oranların aralığı çok geniştir. Normalde yalnızca "dikkatin orada burada gezinmesi" denebilecek küçük farklılıklarla başlar (saatle yaptığımız küçük deneyde olduğu gibi) ve ipnotik zamanın açılıp genişlemesine, muhakkak ki şuurun değişmiş bir hali olan rüya görmeye kadar gider. Ve son aşama olan derin meditasyon halinde, zaman "duraklar" veya neredeyse "durur". Bunu basit bir matematik formülle ifade edebiliriz:

Bu noktaya kadar, sübjektif zaman koordinatımızla birlikte dönen sübjektif uzay koordinatımıza neler olduğu konusuna odaklanmadık. Sübjektif zaman esnerken, "gözlemci" de aynı şekilde kendi sübjektif uzayına aoğru genişler. (Unutmayın, uzay koordinatı üç boyutlu uzay anlamındadır.)
Bizim zamansı boyutumuzdan uzaysı boyuta "tünel açışımızdan" sonra, uzay eksenimiz objektif zaman eksenine yaklaşır. Bu da bir dizi şaşırtıcı sonucu beraberinde getirir. Zamansı sübjektif uzayımız, sübjektif zaman haline dönüşmektedir. Yani "gözlemci"miz uzay olduğunu düşündüğü şeyin içinde gezerken, aslında kendisinin ve başka insanların objektif zamanında, geleceğe veya geçmişe doğru hareket etmektedir. Durugörürlerin çalışma mekanizmasını belki bu durum açıklayabilir. Durugörürler geçmişi açıklayabilir, bazıları bu konuda şaşırtıcı derecede iyidir. Hatta büyük olasılıkla geleceği bile görebilirler ancak gelecek, insanın özgür iradesine dayalı seçimlerden oluştuğundan, geleceğe yapılan yolculuklar daha ziyade belirsiz ve güvenilmez olacaktır (Şekil 27).

Bir durugörüre "bunu nasıl yaptığı" sorulursa, alınacak yanıt, "Senin geçmişine gidiyorum" şeklinde olacaktır. Zaman içinde hareket ettiğini hisseder o; zaman, onun için uzaydır.
Şimdi de saatle yaptığımız deneye dönelim. Sevdiğiniz bir uğraşınızı gözünüzde canlandırmanızı istemiştim. Bu şekilde "gözlemci"niz otomatik olarak geçmişe programlandı çünkü en sevdiğiniz uğraş ancak geçmişten edinilmiş bir deneyim olabilir. "Gözlemci"niz geçmişe doğru hareket etti ve göz açıp kapayıncaya kadar bir lokantaya gidip yine göz açıp kapayıncaya kadar geri döndü; sübjektif zaman ve uzayında farklı bir "gerçekliğe" gitti. İnsanın "gözlemcisi", fazla gayret gerektirmiyorsa, geleceğe de yansıtılabilir. Burada da zaman yine yavaşlayacaktır.
Bunlar ilk başta kulağa çok karmaşık geliyor. Ancak, henüz bilimsel bir açıklaması olmayan pek çok şaşırtıcı fenomeni açıklamanın basit ve derli toplu bir yolu sadece.
Peki o zaman gerçeklik neden oluşur? Tüm bunların ışığında gerçekliği nasıl görürüz?
Katı ve o kadar da katı olmayan gerçekliklerimiz
Şimdi  sarkaca,  yani  bedenimize   dönelim.   Bedenimiz saniyede yaklaşık yedi kez yukarı aşağı salınır. Beden ne zaman duraklasa (saniyede on dört kez)  "gözlemci" çok yüksek bir hızla, kendi sübjektif zamanından geçip objektif uzaya   doğru genişler. Bu genleşme aslında hiç zaman almaz. Şekil 28'de farklı gerçekliklerimiz arasındaki ilişki anlatılmaktadır. Katı fiziksel gerçekliğimiz her zamanki gibi, "gözlemci"mizin gidip geldiği küçük duraklamalar dışında devam eder. Eğitimsiz bir "gözlemci", diğer boyutlar veya gerçekliklerde geçirilen "gidiş" periyotlarından geriye, bu gidişe dair zihne ve beyine herhangi bir bilgi işlemeden döner. Diğer bir deyişle, bu deneyim, normalde şuurlu düşünce düzeyine ulaşmaz.
"Şuuraltına seslenen reklam" denilen olgu, bu duruma çok iyi bir örnektir. Bu, bir süre önce, sinemalarda veya televizyonda, çok kısa süreli bir mesajın perdede veya ekranda görünmesi şeklinde uygulanan bir teknikti. Mesaj, şuurlu zihni, tutarlı bir düşünce imgesi oluşturabilmek için harekete geçiremeyecek kadar kısa bir süreyle verildiğinden, halk olan biteni hiçbir zaman fark edememişti. Ancak çok daha hızlı olan şuuraltı zihin bu mesajı alıyordu ve insanlar mecburen gidip, reklamı yapılan ürünü tüketiyordu.
Bu teknikler, neyse ki o zamandan beri yasak. (!?)
Eğitimli bir "gözlemci" (yani bir süre yüksek şuur düzeyinde kalabilen kişi), daha önce de gösterildiği gibi, sübjektif zamanını  oldukça fazla esnetmeyi başarmıştır.


Doğal olarak gördüğü bilgileri gözleyebilir ve onların izlerini edinebilir. Sonra da geri döndüğünde, izlerini edindiği bu görüntüleri düşünceler halinde formüle edebilir.
Bir insan genişlemiş şuur halindeyken, gerçeklik şekli Şekil 28'dekinden giderek farklılaşır ve Şekil 29'dakine benzemeye başlar. Üst çizgiye dikkat ederseniz, bu diğer gerçeklik, bizim fiziksel gerçekliğimiz kadar sürekli ve esnemiş hale gelmiştir. "Gözlemci" orada, fiziksel düzeyde olduğu kadar çok vakit geçirmektedir (gerçek objektif zamanda değil). Bu nedenle, deneyimlerinin tutarlı bir resmini yapabilmesi ve orada gördüklerini anlatabilmesi gerekir. Bilgiyi tutabilme yetisinin geliştirilmesine önümüzdeki bölümlerde değineceğiz.
Şimdiye dek, bedenin 7 Hz'lik hareket hızını, gözlemcinin "fırlayıp gitmesi" için tetik olarak kullandık. Ancak 3. Bölümden de anımsayacağınız gibi, osilatörler kendi hızlarında kaybolup yeniden ortaya çıkma eğilimindedir. Bedenimizdeki atomlar da böyle osilatörlerdir; 1015 Hz civarında bir hızla titreşirler. Bedenlerimizin de bu çok yüksek hızda açılıp kapanıyor olması mümkündür. Bunu bilebilmenin hiçbir yolu yoktur çünkü şu anda böylesine hızlı fenomenleri kaydedebilmenin bir yolu yok. Ancak bedenimizdeki tüm atomların eşzamanlı veya tutarlı atımlar yaptığını varsayamayız. Bedenlerimizi derece derece açılıp kapanır bir halde düşünmeliyiz, kimi kısımlar gözden kaybolurken diğerleri yeniden ortaya çıkmaktadır. Diğer bir deyişle biz kısmen sürekli "dışarıda"yız. Ancak bu durum, burada sunduğumuz temel modeli değiştirmez çünkü açılıp kapanma periyotlarımızın ne kadar sürdüğü önemli değildir.
Bedende tam bir koherent oluş gibi pek olası olmayan bir durumda (bu ancak çok yüksek şuur düzeylerinde olabilir), doğaf olarak tüm beden tek bir birim gibi açılıp
kapanacaktır. Böyle bir durumda son derece şaşırtıcı şeyler görebiliriz. 7 Hz atımı, ölçülebilir bir sayı olduğu için bunu, açılıp kapanma periyotlarının minimum sayısı olarak aldık.
Özet
Zaman ile ilgili deney, normalde aynı zamanda gerçekleşen objektif ve sübjektif uzay-zamanlarımızın olduğunu gösteriyor.
Değişmiş şuur hallerinde bu ikisi birbirinden ayrılır ve biz sübjektif uzay-zamanımızda yaşayabiliriz.
Bu da durugörü, telepati vb. gibi pek çok fenomeni açıklar.
Aslında "psişemiz" olan bir "gözlemci" olduğunu ve bunun, çok kısa bir zaman için "her yerde mevcut" olduğunu düşünüyoruz. Bu, sarkaç veya osilatörün hareket yönünü değiştirmesi için gereken zamandır.
Bedenlerimiz de, bedenlerimizi oluşturan atomlar da birer osilatördür. Bu nedenle saniyede defalarca uzaysı bir boyuta genişler ve aynı hızla, büyük olasılıkla atomik titreşim hızında, gerisin geri çökeriz. Ancak değişmiş şuur halinde, sübjektif zamanımızı büyük ölçülerde genişletebiliriz. Böylece "dışarıdaki" diğer psişelerin eylemlerini rahat rahat, yeterli zaman içinde gözlemleyebilir ve "oradan" işe yarayacak bilgileri geri getirebiliriz. Bu sırada pek fazla objektif zaman kullanılmaz
Yani bizim gerçekliğimiz somut gerçekliğimiz ile herkesle paylaştığımız şahane gerçeklikler arasında sürekli ve hızlı bir gidip gelmeden ibarettir.
Genişlemiş veya daha yüksek bir şuur hali, psişemizin uzaya genişlemesini sağlar.
Beton ağır, çelik serttir ama çimenler her zaman galip gelir. (Yabanıl'dan)

Tgur

#1
Anda yaşamın bu kadar zahmetli tarifini okuyunca aklıma diğer sitede de bahsettiğim anda yaşam vizyonu geldi,
Üzerinde düşününce, bunun bana bu konuyu açıklayabilmek için yüksek benliğimin bana bir hediyesi olarak algıladım ve sonsuz teşekkürlerimi sunarım (buradaki şimdiki zaman kipinin neden devrede olduğunu anladınız).

Bilmeyenlere kısaca açıklayayım,

Uyku ve uyanıklık halinde iken bir anda bilinen bütün duygu hallerini bir arada hissetmeye başladım ,sevgi ,korku, heyecan, telaş, şehvet ,geç kalma,başlama , bitirme ve daha aklıma şu anda gelemeyen birçok duygu hali ,beraber,
Ve o aynı anda, bu şekilde yaşamanın mümkün olamadığını da algıladım ve bu duygulardan telaş ,en üstün oldu ,delirebilirim dedim ,

Birdenbire başımı bir büst halinde gördüm ve kafatasım ortadan ikiye ayrıldı ,bir tv kutusunun arka kapağının açılması şeklinde beyin ve diğer baştaki organlar yerine tv de olan o eski parçalar yani lambalar ,transistörler ,kondansatörler v.s. ortaya çıktı ve bunların arasından beyaz ufak bir flama belirdi ,üzerinde "uyku" yazılıydı ,

Uykuyu seçtim ,uyudum..

Şu evreler ,konu anda yaşam üzerinde yoğunlaştığından, kurgu bilim gibi gelen bu hali tekrarlayıp lineer yaşam  ve algı standında olan bizlerin düşünsel faaliyetlerinde birşeyler anlatmaktır  maksadım,
Lineer algıda olanların anda yaşamı anlamaları gerçekten çok zordur, K.ların "bilemiyeceğiniz yoğunluk yaşamları hakkında varsayımlara kapılmayın" ikazlarına rağmen arada bir dördüncü yoğunluk sızıntılarına maruz kaldığımız da bir gerçektir ,delirmeyi seçemiyeceğimize göre, konuyu şu sıra elimizdeki malzemeyle didiklemek de  faydasız değildir ,

Çok yakın alıntılarda da (özellikle sevgili Tiversonusun aktardığı Kryon mesajı) anda yaşam ,geçmiş ,şimdi ,ve geleceği içine alan algılama hali,
Bu algıya etki eden diğer faktörleri de gözden çıkarmamak lazım ,
Mesela,bunları yazarken işyerindeyim, tv haberleri açık ,Cem gariboğlunun yargısı ile ilgili haberler,havanın yağışlı olması,dışardaki araç gürültüleri ,biraz evvel içtiğim sebze çorbasının midemdeki baskısı ,ortamın sıcaklığı, sözleşmelerin henüz olmadığı ve ne olacağı hakkındaki endişe,burnuma gelen turp kokusu ve benim onun hakkında çalışana hafif takılışım,gelen müşteriye güleryüz gösterdiler mi arayışı, ve bunlar benzer lineer birçok maddesel ve duygusal algılamalar,

Yukarıda şu andaki algıları tarif ettim ama anda yaşamı evrensel olarak tarif edebilmem için bellek olarak doğumdan şu ana kadar geçenleri de devreye sokup genelleme yapmam lazım, bahsedilen anda yaşam bu etkilerin de altında,
Dikkat ederseniz ileride olacak kavramını anlatımdan uzak tuttum zira olacak olanlar şu an idraklerimle, seçimlerimle oluşacaktır,
Ayrıca ,unutma perdesinin olmadığı diğer bizimle ilgili olmuşları da bu tarif çerçevesi içine sokarsak ,bütünlüğün ben olarak sınırlamış olduğum bölümünde olup bitenleri anlamış oluruz.
Bu yoğunluk bireysellik bölümü olduğundan zihin olarak her duyguyu bir anda algılamak istesek de beceremeyiz, zira mevcut dokularımız yahut onu meydana getiren hücrelerimiz biolojik saat ayarlaması altındadır ,
Bu ayarı kim yaptı,
Biz yaptık,
Değiştirebilir miyiz,
Evet,
Akşam yatış saatinizi vardiyalı çalıştıranlar gibi sabaha çevirin ,biolojik saatinizi değiştirdiniz..
Sabah kalkış saatinizdeki ayarlamaları kimse sizin önünüze koymuyor,dayattırmıyor.
İşte bunun gibi ayarlamalarla organlarımız çalışmalarını bir düzene bağladık,nefes alışmaları hakkında anlatılanları hatırlayın ,diaframdan değil ,yanlışları devreye alan soluk almalar ve buna bağlı sırt, omuz, bel ağrıları ve diğer sağlıksızlıklar..
Yoga çalışmaları yapanların termal ayarlamalarını hatırlayınız ,
Özetle ,
kendi uygulamalarımız bu lineer algılamalar yoğunluğunu zamana kilitleyen bir duruma sokmuştur.Alışkanlıklarımızı ,hücrelerin ,bu uyuma göre zaman algılama ayarlarını genetik aktarımı ile iş daha da mantıksallaşmış bir hale gelmiş ve vazgeçilmeyecek bir lineer alışkanlıklar yoğunluğunu böylece yaratmışızdır.
Daha da özetle ,
Bu yoğunluğun sıkıntılarını inşa etmek ve geliştirmek için manüplasyon peşinde olanların ekmeğine yağ sürecek uygulamalar ,ikinci yoğunluk yani mineral,bitki,hayvan yoğunluğunun zamanı uzatmış veya  zamana hapsolmuş çaresiz halinden, bilinçsizlik durumundan kurtulamayışımızdandır.
Şu halde nasıl olacaktık ,
Bu izah ile, zamana galebe gelmek ,bekleyişleri ortadan kaldırmakla olur ,bu da sabrın devreye konması gerekliliğini yaşam şekli haline sokmakla ilgilidir. 
Sabrın devreye sokulması,
Bu da birçok bilince ters ve zor ,hatta bunu söyleyenlere olumsuz bakışlar fırlattıracak ölçüde düşünceler yarattırır,

Kolay mı sabrı devreye koymak..

Bilgi işte yine burada karşımıza çıkıyor, bütünlük bilinci ,yaratma hadisesinin biz dediğimiz bölümü ile sıkı ilişkisi ,yani yaratma konusunun bizden uzak olmadığını idrak ettirecek bir inanç ,imaj ve düşüncenin oluşumun maddi manevi mekaniğinde rolümüz olduğu neticesine vardıran etkisini ortaya çıkarır.

Oluşumda rol aldığını bilen bilinç ,beklentiyi ortadan kaldıran bir karaktere bürünmeye çalışır,bu da sabırın zaten ana baz olduğu davranışı ortaya çıkarır..

Netice,
Zaman görecelidir ,onu anda yaşama çevirebilecek kabiliyet bizlerde mevcuttur ,yoğunluk hasadı denilen üst yollara çıkış ,bilgilenmeden kaçan bilinçlerin bulunduğu ortamı iyileştirmek yolu ile oluşumun ortamında görünmez hale getirmektir ,bu ilkel yoğunluk görünmezliğini sağlamak ,kollektif bilinçteki hoşgörünün ,negatif unsuru ve ona eşlik eden pozitifizmi, bir tecrübe ,potansiyel  yaratan faktör olarak kabul etmesi ile olacaktır.

Sevgiler..


Tiversonus

#2
Teşekürler, sevgili Tgur'a. İhtiyacımın olduğu yerde, ihtiyaç duyduğum şeylere vurgulardan bir sürü taşıyan bir yazı olmuş...Ve bütün her türlü bilginin veya yapılacakların ötesinde, bir an, evet bir an, zihnin varolan ilüzyonik aleminden gelenlere minumum açık, ama başka bir frekansa odaklı durumunda ki bedenin ağırlığı ve ihtişamının da minumum olduğu bir an'da tüm rollerin artık yoğunluk başrollerindeki isimlerin dışında tek bir varlığın deneyimini algıladığınızda ve duyumsayacak kadar da duyumsadığınızda bunları paylaşabilmek için zihne pike yapıp, zihin arezisindeki hurdalıkta ve gerekli kelimeleri aradığımda ki bendeki hurdalık bir gün önceki deolabilir, artık anlatılacak olanın uzağına düştüğümü görürürüm. Artık anlatabilmek için anlamdan uzaklaşmış durumdayımdır...Tüm yapılabilecek faydalı şeyler ise ancak evet bu vurgulu ancak; sadece bir üst yoğunluk için kazanılacabilecek bu yoğunluk temelli şeylerin bir kısmını ötelemektir. Ötelenen şey bu yoğunluk katının temel varsayımları ya da onu var eden temel şeylerdir. Kala kala büyük resmin ancak bir yarım fırça darbesi kadar uzağındaki işlerdir. Nefes, tabiat, meditasyon, müzik, sanat, estetik...Aslında bu ilüzyonun temeli olanına bir başkaldırı hareketidir tüm bunlar. Düşününi zihin ile burası var ve burasını yok etmeye zihinsel dinginlik ya da sessizlik ile başlanıyor. Herşer bir bakış ile burasının oluşuna ters şeyler. Ve bir yerlerde çatırdama başlıyor...Evet bence de dünyadaki tüm temel kıymetli şeylerden daha da değerli olan şey bence de sabır. Altın kilosunun on katına satılsa yine de ucuz bir fiyat olur..Evden ayrı düşmüş, Bir'likten ayrılığa düşmüş olmak sadece bunu duyumsamak bile başlı başına her bir parça için bir ızdırap. Izdırabı duruduracak kadar bilgisiz kalmayarak ta ızdırabımız artmış, kala kala terazinin kefesine koyacağımız sabır taşı kalmış...Belki bu ızdırap bazen başka bir çıkış yolu arayışında yanlış çıkarsamalarda yapabiliyor. Ama herşeyi Bir arada tutan o tatlı frekanstan ayrı kalmak zaten bu büyük ızdırap, evet her bir parça ayrılık içinde bulunduğunda hasta, ızdıraplı, yaralı, sıkıntılı, üzgün, sama içinde...İşte bu olmasa, belki de ilacın kutusunda yazan "sevgi" tabletlerinin krizine düşmezdik. Belki büyük maaşlı bir işten daha fazla Bir!lik ve daha fazla sevgi için yola koyulmazdık. Bilgi'nin ruhu tatminini eve dönüş için bir adımın hazzı olarak algılamazdık. Sanırım bilgi toplamak bana sabır sağlayan bir ruhsal haz verici, ruhu genişletici bir şey. Sabırı satın alamıyorum veya çarşıda, pazarda yok, ama işte bilgi ve ruhsal içerikli ve ruhu fırlatan ,aşka getiren bilgi bunun için çalışabiliyorum. Bu nedenle paylaşımlara, size ve sirera ya teşekürler, elbette diğer tüm olası zamanrdaki tüm dostlara.

Selamlar, Sevgiler...


Tgur

#3
Teşekkürler Tiversonus,

Bu şükran ifademi, siteyi kurma, bağlantı, alıntılar,şahsi gayret ve dostların da yorumlarıyla zenginleştirme ,bazen bıkıp kaçma, içsel açılımlarla doldurma ve aklıma şu anda gelmeyen diğer sevgi ve ilgi dolu davranışlar manzumesinin tümünü içeren kuantum anlayışıyla dolu olarak geniş bir yelpazeden kabul etmeni diliyorum..

Açıkça, kuru bir lineer manadaki teşekkürün, kuant paketi halinde zenginleşmiş davranıştan farklı oluşunu da bu arada vurgulamak istiyorum ve küresel (kuantum) ,düzlemsel(lineer) görüş alıştırmalarını artık biraz anlayıp ilgili döngüye oturma zamanı geldiğini hissetmekteyim.

Aynı manada ,
yukarıdaki an da davranış hakkında anlattıklarımda ,evrensel biolojik saat ayarlamalarını "biz" yaparız ifademdeki  hususu biraz daha açmak istiyorum,

Buradaki "biz" ,ancak 350 000 yıllık bir kronolojiyi içine alan "galaksinin kısa tarihi"adlı bu siteye ait topik teki olanlar ve insan formu üzerinde oynamalar sonucunu düşünerek değerlendirmelidir,

Ve sadece milyarlık tarihi olan gezegende, kısa bir dönemde olanları anlattığını da düşünerek.

 http://www.baskalarinahizmet.com/topic.asp?TOPIC_ID=423


Tiversonus

#4
Teşekür ederim, varolanı (düşünceyi) paylaşmamak bence samimiyetsizlik olu,r kendi açımdan, doğru-yanlış, bu dar bir şey kalır...Kısaca yukarıdaki topiği okuduktan sonra (yeniden) şu sadece aklıma geldi: Yüksek Benlik bağlantısı olanı, kimse kandıramaz, çünkü Yüksek Benlik 6. yoğunluk parçamızdır, bilinçteki gelecek Ben'dir...Yani, karanlık, ışık kılığına girer de aynı şarkıyı, frekansı dillendiremez, hele ki Yüksek Benliği hiç mi hiç kandıramaz...Eğer karanlık kandıracak ise, varlığın ancak zihni ile oynayabilir ya da bedeni ve sapmaları ile...Ruh', Yüksek Benlik ya da  BEN'İM Varlığım ; işte bu bağlantısı olan bilir, Ruh'u 6. Yoğunluk parçasını aldatmak mümkün değildir, bu neden ile bağlantısı olmayanların ya da zayıf olanların Yüksek Ben ile bağlantılarını sağlamaları onlara en büyük tavsiyemdir...Zihni politikacılar bile kandırıyor zaten...


Milyarlarca yıl tarihte yüzlerce yaşam ile gelinmiş bir yerde uzay/zaman da; Herşeyin tek Bir kimlik olduğundan sonra, ailenin bilgisiz, yaramaz, karanlık çocuklarının gürültüleri hiç bir zaman Ruh tarafından görünmemezlikten gelmez. Bu hep acaba kandırılır mıyız diye debelenenlere söylenecek bir şey; siz hiç bir karadeliğin Güneş gibi parladığını gördünüz mü? Sorunlar hep zihinlerde...Ve aslında karanlık olmaz ise Aydınlıkta gelişmekte olmaz, ama bu karanlığı seçmek asla değildir.


Bütün bunlar üzerinde düşünülecek şeyler ancak elbette herşeyi biliyorumdan öte, kişisel düşüncelerim, ve aslında Güneş olup "farketmez" diyebilmekte, işte neşe ve kahkaha da artık bir zehir olmuş olmakta, karanlığa(bilgisizlik ya da ışıksızlığa). Belki karanlık çok bilgili olacak ama çokça, Ruh'u vecde getirecek bir şey olamayacaktır, o bilgisi ile Zihinler ve sapmalar ile uğraşır...İlk söz ve son söz 6. Yoğunluk Yüksek bağlantısı kurulması, önerim bu, en azından yeni katılımcılara ve asla O (Ruh) sizi yanıltmaz, yanıltılan zihinlerdir...

Moderator

#5
Yaratılışın Mekaniği Üzerine Kozmik Kitap



Bir makine mühendisi, kaşif ve gizemci olan Itzhak Bentov, yüksek benliğiyle iletişime gerçerek bu kitabında bizlere evrenin oluşumunu, yapısını ve Tanrı'yı anlatıyor.


Evrenin eşsiz yapısını anlatmak için model olarak hologramı kullanan yazar, sayılar ve renklerle ilgili Kabalacı ilkeleri, kozmik şekillerin ve sembollerin anlamlarını, tanrıların ve devaların bilincini ve mutlağın doğasını bizler için aydınlatıyor.


Cristopher Bird tarafından kaleme alınan önsözden alıntılar yapıyor ve henüz okumamış olanlara bu eseri mutlak surette tavsiye ediyorum. Son derece akıcı ve anlaşılır bir dille karşılaşacak ve algınızın her sayfada biraz daha genişleyip sizi hayretler içinde bırakışını deneyimleyeceksiniz.


Christpoher Bird:
Çılgın Sarkaca Yaklaşmak adlı kitabı yayımlandıktan sonra bir röportajda Bentov'a kitabı için neden böyle garip bir ad seçtiğini sormuşlardı. Yazar buna şöyle yanıt verdi: "Çünkü evrende varolan herşey, ister görünür isterse potansiyel halde olsun, bir dinlenme ve duraklama noktasından diğerine doğru sürekli hareket halindeymiş gbi görünmektedir."


Bentov, sarkaçların bir yöne doğru olan hareketlerinin zirvesine ulaşıp da diğer yöne doğru olan hareketlerine başlamadan önce, gerçekte son derece küçük bir zaman diliminde ortadan kaybolduklarını, "gerçekliğin" bir girişinden dışarı çıkıp kaybolduklarını, ardından yeniden bu gerçekliğe girdiklerini iddia ediyordu.


Bentov'un bakış açısına göre insanoğlu, tıpkı sarkacın hareketi gibi davranmakta, yaşamın salınımı aracılığıyla, evren hakkında bir tür "açma-kapama" düğmesi mekanizmasına dayalı resim yaratmaktadır. "Kapalı" dönemlerde, zaman ve uzay tarafından sınırlanmamış alanlara yayılabildiklerini, ardından "normal" yaşam olarak adlandırılan alan geri çekilip sanki sıradışı hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ettiklerini düşünmektedir. Bu tür esrime dönemleri çok kısa ve geçici anlardan, daha uzun sürelere kadar değişmektedir.


İngilizcede "icat etmek, yaratmak" anlamına gelen "invent" sözcüğü, Latince "invenire" sözcüğünden gelmektedir. İnvenire, "ortaya çıkmak" ya da daha metaforik olarak "bulmak", "rastlamak" anlamına gelir ve rastlantı sonucu meydana gelen olayları ya da tasarlanmamış eylemleri anlatır. Yaşamının büyük bir kısmında başarılı birmucit olan Bentov'un günlük yaşamdaki deneyimleri onu, insanların, "nesnel" –yani saatlerle ölçülen" zaman olarak adlandırılan zamanın esnediği ve kişinin yalnızca hayal gücüyle sınırlanabilecek şekilde her yerde bulunabileceği ve istediği herşeyi yapabileceği, farklı sürelerdeki, "öznel" yaşamolarak adlandırılan alana bedendışı yolculuklar yapabileceğine inandırmıştır.


Belki de Bentov bundan haberdar değildi ama 1909 yılında, İngiliz hukukçu Thomas Troward, Edinburgh Üniversitesi tarafından düzenlenen zihin bilimi seminerinde, tüm zamanı ve uzayı içeren "öznel" zihin üzerine bir konuşma yapmıştı. Troward akademik bilimin henüz yeni ilgilenmeye başladığı bir terra incognita'yı (bilinmeyen alanı) araştırıyordu. Elmer ve Alyce Green gibi öncüler meditasyon konusunda eğitilen deneklerin, teta dalgası olarak adlandırılan, beyinlerinin saniyede dört-sekiz dalga yaydığı bir düzeye ulaşabildiklerini keşfettiler. Denekler bu "teta durumları"nda, keskin, çoğu zaman da sembolik, görsel, bazen son derece akıl karıştırıcı bir hal alan görüntülerin bombardımanına tutulmaktaydılar.


Bentov, eğer belirli bir sorun üzerine odaklanılır ve bu görüntüler bilinçli bir şekilde denetlenirse bu durumda bu tür görüntülerin,eldeki sorunun çözümüne yönelik olarak geldiklerini farketmişti. Olağan zihinsel süreçlerin, mantıksal dubasına bağlı olan iplerini çözüp sezgi rüzgarıyla yelkenlerini doldurdukları, bu sayede sonsuzluk okyanusundaki saf bilgiyle ödüllendirildikleri, kendi deyişiyle "A-ha!" anlarını pek de seyrek yaşamıyordu.


Erken dönemlerde gnosis, ya da sezgisel olarak elde edilen bilgi olarak adlandırılan duyuüstü algılama eylemi, "mantık çağı"nda yerini scientia'ya bıraktı. Bu bilgilenme yöntemlerinden birinin yerini geçici olarak diğerine bırakması durumu, Baron Verulam Viscount Saint Albans, ya da daha tanıdık ismiyle Sir Francis Bacon, şu beyanda bulunduğu gün tamamlandı: "Gerçeklik, kendini bizim gözlerimize yalnızca, bize sadece gerçeklikler tarafından sunulan duyular dünyası aracılığıyla baktığımızda sunar."


Yine de, bir asır önce, keşifleri sayesinde elektriği bilimsel bir merak olmaktan çıkarıp teknolojik bir devrime dönüştüren Yugoslav deha Nikolai Tesla, bu keşfini Budapeşte parkında dolaşıp Goethe'nin Faust'undan şu dizeleri tekrarlarken yapmıştı:


Yorgunluktan bitkin düşmüş bir günün ardından,

Ah, bir kanat alıp beni yerden havalandırsa,

Düşsem günün izine, peşinde göklerde süzülerek.


Tesla, bir motoru döndüren menyetik pervanenin görüntüsü gözlerinin önünde belirdiğinde bu sözcükler ağzından güçlükle dökülmüştü. Bunu izleyen günlerde, bu görüntü en ince ayrıntısına kadar zihninde belirdi ve ABD'ye göçmen olarak gelip, burada bu görüntüleri dalgalı akım jeneratörü getirecek şekilde gerçekleştirinceye kadar altı yıl boyunca zihninde kaldı.


Rüyalar, örüntüler, içten gelen sesler? Enerji yüklenmiş hava? Elde edileceğine "inanç duyulan" ve sonunda elde edilen şeyler? Peki ama bunlar nereden geliyorlar? Bu konuda Bentov'un yanıtı şu: Hepsi de, insan ruhu kendini bu bilgileri almaya hazır duruma getirdiğinde, arzu duyulan bilgiye ulaşabildiği, her tür bilgiyi içeren Evrensel Zihin'den geliyor.


Bentov, kendi hazırlığının bir parçası olarak ilk başlarda, "ıslak yöntem" adını verdiği bir yöntem kullanıyordu. İçi dayanabileceği kadar sıcak su ile dolu bir küvete girip "dışarıyla bağlarını kopartarak", bazen saatlerce burada kalıyor ve aklına gelen düşünceleri not kağıtlarına karalayıp bunları nemli banyo duvarına yapıştırıyordu. Gevşemiş, neredeyse hipnotik sayılabilecek bu durumda, daha sonradan, o an kendini meşgul etmekte olan bir sorunun çözümünü oluşturacak anlayışlar yakalıyordu.


Daha sonradan, bu yöntemi daha kuru bir yöntemle, yani meditasyon veya gevşemiş yoğunlaşma ile yer değiştirebileceğini farketti. Kendi sözcükleriyle bu durumu şöyle anlatmaktaydı: "Son derece uzaklardaki bir gerçekliğe kendimin orada olduğunu hayal ederek ulaşabilirim; hayal ederim ve işte oradayımdır..."





Yazar  Aycan Bolazar