Haberler:

Yeni celse yayınlandı! 25 Temmuz 2026🎉

Ana Menü

Sri Nisargadatta Maharaj

Başlatan maiterya, 10 Eylül 2015, 02:06:20

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

gerçek tosun paşa

Evet kendisi vahdet-i vücudcuların en sağlam savunucularından. Tasavvufta "varlığın birliği" demektir. Gerçek ve mutlak varlığın yalnızca yaratıcı olduğunu, kâinattaki diğer her şeyin yaratan varlığın birer yansıması olduğunu savunan felsefi ve inançsal bir görüştür. Bu düşünceye göre Yaratıcı ile yaratılan ayrı iki varlık değildir; her şey O'nda var olur ve O'ndan görünür.

Ayrıca zamansızlık ve zaman ilüzyonu üzerine de neredeyse Kas.larla birebir aynı şeyleri anlatır. Merak edenlere muhakkak araştırmasını tavsiye ederim.

bozadi

#91
Evet, advaita ile tasavvuf arasındaki benzerlik (hatta özdeşlik) çok dikkat çekici. Bunun dışında, yapay zekaya göre advaitanın Batı felsefesindeki en yakın karşılığı neoplatonizm (özellikle Plotinus) ve panteizm/panenteizm (Spinoza) imiş.

Ramana Maharşi'den ziyade Maharaj'a bağlanmamın sanırım en temel sebebi, Maharşi'nin tartışmadan ziyade sessizlik, sükunet, huzur ve mevcudiyet (üstada, ışığa yakınlık) yoluyla bilgi/ilham yaymayı tercih ediyor gibi görünmesi. Maharşi'nin de ziyaretçiler/sorucular ile bazı diyalogları var ama Maharaj'ın durumu bu konuda çok farklı. Batılıların zihinsel, rasyonel yaklaşımlarına çok daha fazla hitap ediyor, çatır çatır tartışıyor ve sıkça, tabiri caizse, "tokatlıyor". Şok etmeyi, şaşırtmayı bir "yöntem" olarak kullanıyor sanırım çünkü o zaman zihnin klasik ego temelli sınırlayıcı düşünce kalıplarını sarsması, yeni bilgi girişine alan yaratması daha mümkün oluyor.

Ve adam normalde günlük hayatta belki de hakkında hiçbir şey okumadığı, duymadığı şeyler hakkında bile tartışma sırasında sanki yüksek benliğinden ("sadguru") canlı bilgi aktarımı, yani "kanallama" yapıyor gibi geliyor bana.

benguonat

#92
Alıntı yapılan: bozadi link=msg=46619Bunun dışında, yapay zekaya göre advaitanın Batı felsefesindeki en yakın karşılığı neoplatonizm (özellikle Plotinus) ve panteizm/panenteizm (Spinoza) imiş.

Evet ben de onu diyecektim. Birkaç ay önce Plotinus başlığında konuştuklarımıza da bağlanıyor olay  :D Şimdi dışarıdayım ama o başlığa tekrar bi dönüp buraya yazacağım

https://www.baskalarinahizmet.com/felsefe-kulubu/plotinos-un-felsefesi-bir/msg46263/#msg46263

Alıntı yapılan: bozadi link=msg=46619Ve adam normalde günlük hayatta belki de hakkında hiçbir şey okumadığı, duymadığı şeyler hakkında bile tartışma sırasında sanki yüksek benliğinden ("sadguru") canlı bilgi aktarımı, yani "kanallama" yapıyor gibi geliyor bana.

👍🏻

benguonat

Plotinos başlığını tekrar inceledim ki bence üzerine söylenecek söz yok  :D O başlık altında da Maharaj'dan konuşmuşuz aaaaa dedim. İki konu da birbirini tamamlıyor. Birini anlamak için diğeri süper.

Neyse ben Ben O'yum kitabından beğendiğim kısımları alıntılayayım. Bu satırları okurken kitaptaki insanlarla dert ortağı gibi hissettim, ama bir yandan da sevindim kendim gibi düşünen insanların zannettiğimden daha fazla varoluşunu. Bu alıntılardaki bahisler bizim için mesele değil de, dış dünyayla muhatap olduğum zamanlarda bazen bana 'geliyorlar'.

Başlığı 'Batılı vs. Doğulu Zihin Farkı' diye attım çünkü kitapta böyle tanımlanmıştı. Coğrafi bir nitelendirmeyi kastetmiyorum başlıkta.

Batılı vs. Doğulu Zihin Farkı

Alıntı YapSoran: Sizi ara sıra görmeye gelen Batılılar garip bir zorlukla karşılaşıyorlar. Gerçeğe-varmış, kendini-bilen, Tanrı'yı bilen, dünyayı aşmış bir insan fikri onlarca bilinmeyen bir şeydir. Onların Hıristiyan kültüründe bütün sahip oldukları bir ermiş fikridir: Bu Allah'tan korkan, insan kardeşlerini seven, ibadet- kâr, kimi zaman vecit hallerine girmeye yatkın, birkaç mucizeyle teyit edilen dindar bir insan fikridir. Bir gnani fikri bile Batı kültürüne yabancı, egzotik ve oldukça inanılmaz bir şeydir. Bilinçte yeni bir boyut fikri bile onlara inanılmaz ve olanak dışı görünüyor.
...
S: Hindu zihni, kültürü ve terbiyesi bakımından metafizik deneyimlere hazırdır. Bir Hintli için "En Yüce Gerçek'in direkt algılanışı" gibi sözler bir anlam taşır ve onun varlığının ta derinliklerinde karşılıklar meydana çıkarır. Bunlar bir Batılı'ya çok az şey ifade eder; hatta bu konu onun kendi Hıristiyan anlayışına göre ortaya getirildiğinde dahi, bunun Tanrı'nın emirlerine ve İsa'nın kesin uyarılarına uygunluğunu düşünür sadece, bunun ötesinde düşünemez. Gerçeğin bilgisini birinci elden edinme, onun için, ihtiras duymadığı bir şey olmakla kalmayıp kavrayış ötesidir de.
...
S: Batı'dan gelen birçok gençle karşılaşıyorum ve onları Hintliler ile kıyasladığım zaman temel bir farklılık buluyorum. Öyle görünüyor ki onların psişeleri (antahkarana) farklı.. Hintli zihin Öz, Gerçek, saf zihin, evrensel bilinç gibi kavramları kolay kavrıyor. Kulaklarına tanış ve tadı hoş geliyor. Batılı zihni ise karşılık vermiyor ya da hemen reddediyor onları. O onları derhal somutlaştırıyor ve kabul edilmiş değerlerin hizmetinde kullanmak istiyor. Bu değerler çoğu zaman kişiseldir; sağlık, refah, servet; bazen de sosyal - daha iyi bir toplum, herkes için daha mutlu bir yaşam; bunların, ister kişisel ister toplumsal olsun, hepsi de dünya sorunlarıyla ilgili. Bir Batılı ile konuşurken sık sık karşılaşılan bir başka zorluk da onlara göre her şeyin deneyim oluşu - onlar yiyecek, içecek, kadın, sanat ve seyahati deneyimlemek istedikleri gibi, Yoga'yı, kendini-idraki ve özgürleşmeyi de deneyimlemek istiyorlar. Onlar için bu, bir bedel karşılığı satın alınabilecek bir başka deneyimden ibaret. Onlar böyle bir deneyimin satın alınabileceğini imgeler ve fiyatı üzerinde pazarlık ederler. Bir Guru, çaba ve zaman konularında çok yüksek bir bedel önerdiğinde, bu kez, taksitle alışveriş örneği, çok kolay görünen, ama yerine getirilmesi olanaksız koşullar öne süren bir başkasına giderler...Ve birçok öğrenci (mürit) de var ki, geçmiş deneyimleri yüzünden kendilerini sevmez hale geldiklerinden, kendilerine bakmak içlerinden gelmez. Eğer kendilerinden nefret etmemişlerse, hiç değilse kendilerini iç- sıkıcı bulmaktadırlar. Kendini-bilme çabasından bıkkınlık duyduklarından artık başka bir şey istemektedirler.
...
Soran: Geçen gün çağdaş Batılı zihninden ve onun Vedanta' nın ahlâki ve aklî disiplinine uymakta karşılaştığı zorluktan söz ediyorduk. Engellerden bir tanesi, genç Avrupalı ya da Amerikalı'nın dünyadaki felaketli durumla uğraşmakta oluşu ve bu durumları acil olarak yoluna koyma ihtiyacıdır. Onların, dünyanın düzelmesi için ön koşulun kişisel düzelme olduğu yolunda vaaz veren sizin gibi kimselere karşı sabırları yoktur. Onlara göre, bu ne mümkün ne de gereklidir. İnsanlık sosyal, ekonomik ve politik bir sistemler değişikliği için hazırdır. Bir dünya-devleti, dünya- polisi, dünya-plânlaması ve bütün fiziksel ve ideolojik engellerin kaldırılması, işte bu yeterlidir; kişisel dönüşüme (transformasyona) ihtiyaç yoktur. Kuşkusuz ki insanlar toplumu şekillendirirler fakat toplum da insanları şekillendirir. İnsancıl değerlerin geçerli olduğu bir toplumda halk da insancıl olur; üstelik, eskiden dinin yetki alanı içinde bulunan birçok soruya bilim yanıt bulmaktadır.
...
M: Bu Amerikalılar ve İngilizler için çoğu zaman böyledir. Uzunca bir sadhana'dan sonra enerjiyle dolar ve bir boşalma yolu ararlar. Onlar topluluklar (cemaatler) örgütlerler, Yoga öğretmeni olurlar, kitap yazarlar - tükenmez olan gücün kaynağını bulma ve onu kontrol altında tutma sanatını öğrenmek için sessiz kalıp enerjilerini içe çevirmenin dışında her şeyi yaparlar.
...
Maharaj: Soracağınız bir soru var mı? Sormak zorunda değilsiniz, susabilirsiniz de. Olmak, yalnızca olmak,önemlidir. Hiçbir şey sormanız gerekmez, bir şey yapmanız da. Böyle, görünüşte tembelce zaman harcama şekline Hindistan'da çok değer verilir. Bu, o an için, "sonra ne olacak" sabit fikrinden kurtulduğunuzu gösterir. Zihin telaş halinde olmadığı ve endişelerden uzak olduğu zaman sessizleşir ve sessizlik içinde, genelde kolay idrak edilemeyecek kadar süptil olan bazı şeylerin işitilebilmesi mümkün olur. Zihin, görebilmek için açık ve sessiz olmalıdır. Burada yapmaya çalıştığımız şey, gerçek olanı anlamak için zihni uygun duruma getirmektir.

bozadi

#94
Alıntı yapılan: benguonat - 18 Ağustos 2026, 15:16:22 Soran: Geçen gün çağdaş Batılı zihninden ve onun Vedanta' nın ahlâki ve aklî disiplinine uymakta karşılaştığı zorluktan söz ediyorduk. Engellerden bir tanesi, genç Avrupalı ya da Amerikalı'nın dünyadaki felaketli durumla uğraşmakta oluşu ve bu durumları acil olarak yoluna koyma ihtiyacıdır. Onların, dünyanın düzelmesi için ön koşulun kişisel düzelme olduğu yolunda vaaz veren sizin gibi kimselere karşı sabırları yoktur.

En çok ilgimi çeken kısımlardan biri bu. Hayatımın en temel meselelerinden biri veya hatta belki en temel meselesi.

Benim kimseyi değil, öncelikle ve esasen kendimi kurtarmam gerekiyor. Benim BH'ye veya 4. yoğunluğa doğru tekamül edip etmeyeceğim, dünyada olup bitecek olaylara veya etkileşimlere değil, öncelikle ve esasen kendimle (kendi özümle) olan ilişkimdeki bir farkındalığın yeterli düzeye ulaşmasına bağlı. Bütün dünya 3. yoğunluğu tekrarlamak durumunda olabilir ama benim bilinç düzeyim yeterliyse ve özgür irademi bu doğrultuda kullanmaya adanırsam, tek başıma 4. yoğunluğa geçebilirim. Bu mezuniyet için, bu ilerleme için kimsenin iznine, oluruna, yardımına ihtiyacım yok çünkü bu temelde tamamen kendimle ilgili bir karar. Yani, temelde, canım ne isterse onu yaparım.

Bu bağlamda, "kendimi kurtarmak"tan şu an ne anladığımı paylaşmak isterim: Varlığımın özü (tıpkı herkesin varlığının özü gibi) pozitif. Ve yükselmek, tekamül etmek denen şey, kendi varlığımızın özüne, varoluş küresinin merkezine (mutlak birliğe) doğru yaptığımız bir yolculuktan ibaret. "Kurtulmamız" gereken şey ne? Kendi varlığımızın özüne doğru ilerlememizi (tekamül etmemizi) engelleyen şey ne? Varlığımızın özünün saf pozitiflik/birlik olduğunu, ihtiyaç duyup duyabileceğimiz herşeyin (adeta ihtiyaçsızlığın) bu kendi özüne ilerleyişle kendiliğinden gerçekleşeceğini bilMEMEK, inanMAMAK, güvenMEMEK.

Dünya filmine/ilüzyonuna aşırı bağlıyız, kendimizi tamamen bu filmle ilişkilendirme eğilimindeyiz. Ve bu filmin mevcut halinde pozitiflikten (varlığımızın öz niteliğinden) ziyade negatifliği destekleyen çoooook fazla faktör var. Dolayısıyla bu düzeni tek ve egemen (bizi aşan ve bizi bağlayan) gerçeklik olarak kabul ettiğimizde, özümüze uygun davranma (özümüze ilerleme) motivasyonumuzu engelleyen bir durum yaratmış oluyoruz. Kendi kendimizi bloke ediyoruz. Bu blokajı kırmanın en büyük zorluklarından biri, "toplumdan bağımsız" düşünme gücüne, cesaretine, isteğine sahip olup olmamak sanırım. Ciddi bir "toplumsal asimilasyon" faktörü var yani. "Körle yatan şaşı kalkar", "üzüm üzüme baka baka kararır", "çan eğrisi" gibi benzetmelerle açıklanabilecek bir durum var.

İnsanın kendi özünün pozitifliğine (iyiliğe, doğruluğuna, güzelliğine, şifasına) doğru ilerlemesi gayet mümkün, doğal ve gerekli. Ama bu pek yapılan birşey değil. Neden? Çünkü pozitif değil negatif-baskın bir realitede yaşıyoruz. İnsanın kendi özüne doğru ilerlemesi son derece pozitif bir eğilim. Dünyanın/varoluşun en kolay ve en gerekli şeyi ama dünyada NADİREN yapılan ve karşılaşılan bir durum.

Toplum genelinde kendi pozitif özüne doğru ilerleme diye bir farkındalık, bir akıl, bir sağduyu, bir basiret yok ne yazık ki. Ve biz de kendimizi toplumla / çevreyle ilişkilendirme ve özdeşleştirme eğiliminde olunca, onların basiretsizliğini, hastalığını, yani EGOSUNU (sahte benliği) paylaşmış, üzerimize almış oluyoruz. Kurtulunması gereken şey bu. Toplumsal bir aptallık veya gaflet halini paylaşmayı bırakmamız gerekiyor. Belirttiğim gibi, bunu zorlaştıran şeylerden biri, "tek başına" kalmanın muhtemelliğinin gözü korkutması, onlarca yıldır basit, doğru, gerekli ve sağlıklı olanı yapmamış olmanın hamlığı, korkusu, belirsizliği vb. Zararın neresinden dönülse kardır.

benguonat

Herkesin dünyayı ya da ülkeyi kurtarmak adına sunduğu ideolojiler ve kusursuz planlar kâğıt üzerinde çok parlak.  ;D  Ama insanlık olarak çevremizde hala derin bir çöküşün izleri hâkimse, sorunun teorinin eksikliğinde değil, insanın kendi zaaflarıyla kurduğu esarette yatmakta olduğunu düşünüyorum.

İçinde yaşadığımız sistem, köklerini hayatta kalma ve tutunma refleksinden alan kırılgan bir zemin üzerine kurulu. Böyle bir sistemde insanlar, mecburiyetin ve çıkar ilişkilerinin esiri. Bu yüzden insanlar birbirine karşı bir güç mücadelesine girişiyorlar. Bir şeyi sevdiği için yapmanın ya da sadece sevmenin yerini, eksikliklerin ve korkuların dayattığı zorunluluklar alıyor.

Tam da bu noktada Doğu öğretilerinin bilgeliği devreye giriyor. Hiçbir şeye tutunmamak ve bağlanmamak öğüdünün illa ki dünyadan el etek çekmek anlamına geldiğini düşünmüyorum. İçinde yaşadığımız bu sisteme dair hiçbir çıkara tutunmuyor ve beklentiye bağlanmıyoruz.  Bu anlama da gelebilir.

Eğer bir insan gerçekten bir etki yaratmak istiyorsa, içinde bulunduğu mental atmosferin dışına çıkmalıdır. Ancak beklentisinin ve mecburiyetinin olmadığı bir insan, toplumsal çatışma ve rekabet atmosferinin ötesine geçerek özgürleşir. Bu 1.

İkincisi, bireyin kendi içine bakabilmesi. Kişi, kendi zaaflarının ve karanlık yanlarının farkına varıp kendini arındırdığı ölçüde, mükemmel olan teorileri ile hayattaki uygulamaları arasındaki uçurumu kapatabilir. İnsanların çoğunluğu içsel uyanışı deneyimleseydi, dünyayı sarsan çatışmaların temeli kendiliğinden erirdi.

İnsanları ortak bir görüşte buluşturan şey, görünüşleri veya söyledikleri laflar değildir. Öyle olsa çoktan buluşmuştuk ;D Veya öyle olsaydı gidip Hintli bir Guru'yu dinlemezdim. Veya Plotinos ve Maharaj arasında köprü kuramazdık.

İnsanları buluşturan şey, her birinin kendi özünün derinliklerine varabilecek kadar uyanık ve farkında olabilmesidir.

Alıntı YapOnların, dünyanın düzelmesi için ön koşulun kişisel düzelme olduğu yolunda vaaz veren sizin gibi kimselere karşı sabırları yoktur.

 :P

bozadi

#96
Alıntı yapılan: benguonat - 18 Ağustos 2026, 17:38:41 Hiçbir şeye tutunmamak ve bağlanmamak öğüdünün illa ki dünyadan el etek çekmek anlamına geldiğini düşünmüyorum. İçinde yaşadığımız bu sisteme dair hiçbir çıkara tutunmuyor ve beklentiye bağlanmıyoruz.  Bu anlama da gelebilir.
Evet. Nitekim Maharaj da münzevi bir yaşam tavsiyesinde bulunmuyor. Ben de her ne kadar "tek başınalık" vurgusu yapsam da, bu kendimizi tüm sosyal etkileşimlerden veya olağan hayat akışından yalıtmaya çalışma tavsiyesi değil. Sadece en büyük önemi veya dikkati neye vereceğimiz konusunda başkalarından tamamen bağımsız düşünme ve davranma cesaretine sahip olmayla ilgili.

İdeal anlamda, meditasyon yaparken kişi gevşer, sakinleşir, yavaş ve derin solumaya başlar. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Hayat dediğimiz filmin bizi bombardımanına tuttuğu negatifliklerin neden olduğu kasılma, gerilme, huzursuzlaşma, egosal arzular ve korkular nehrinde sürüklenme döngüsünden çıkmak anlamına geliyor. "Hayat" adı altında kendi kendimize vermekte olduğumuz zararı yavaşlatıp durdurmak ve tersine çevirmek anlamına geliyor. Kendimize zarar değil, fayda vermemiz gerekiyor. Bu da özümüze yönelmek demek. Özümüze nasıl yöneleriz? Bunun için doğru şeyi yaptığımızdan nasıl emin olabiliriz? Meditasyon tasvirinde olduğu gibi, giderek sakinleşmek, gevşemek, rahatlamak, daha yavaş ve derin solumak önemli bir ipucu. "Hayatımız" dediğimiz filme olan aidiyetimizi ve bu aidiyet nedeniyle yaşadığımız kasılmayı, gerilmeyi, öfkeyi, negatifleşme (veya pozitifleşme ile pozitifleşme arasında afallayıp kalma) sürecini durdurmak.

Pozitifliğin sürekli artması gerekiyor. Elbette istisnalar olacaktır. Benim kastettiğim genel trend. Ve bu noktada pozitifliğin ne olduğu konusunda bir gerçeği (veya iddiayı) hatırlatma gereği duyuyorum: Pozitiflik varlıktır. Veya, pozitiflik artışı varlığın artışı (yoğunlaşması), negatiflik artışı ise varlığın eksilmesi demektir. Artı artar, eksi eksilir. Pozitif yolun sonu (mutlaklaşması) tüm varoluşla mutlak birleşme, negatif yolun sonu ise yokoluştur.

Hayat dediğimiz şeyin epeyce bir kısmı, pozitifliğimizi azaltma / negatifliğimizi artırma yönünde bizi katalizör bombardımanına maruz bırakıyor. Halbuki özümüze doğru ilerleyiş olarak tanımlanabilecek olan tekamülümüzü ilerletmek için pozitifliğimizi artırmamız gerekiyor. Peki bu kadar çok negatifleştirici etmene maruz kalırken pozitifliğimizi nasıl artırırız? Öncelikle bunu yapmanın HAYATİ (varoluşsal) bir öneme sahip olduğunun bilincinde olmamız gerekir diye düşünüyorum. Bunu "şansa" veya hayatın olağan akışına BIRAKMAMAK gerekir, çünkü hayat dediğimiz şey nötr değil, dengede değil, "negatife çekiyor". Yani zemin düz değil, negatife eğimli. Negatifleşmek kolaylaştırılıyor, pozitifleşmek zorlaştırılıyor. İşte bu yüzden, pozitifleşmenin hayati/varoluşsal önemi anlaşıldığında, kişi "hayat" dediğimiz filme verdiği önemin derecesini gözden geçirmek zorunda kalıyor. Veya, en büyük önemi neye vereceği veya vermeyeceği konusunda bir "seçim"le karşı karşıya kalıyor. Ne pahasına olursa olsun pozitifliğinizi/varlığınızı güçlendirme ("şifalandırma") isteğiniz, iradeniz ne kadar güçlü? Bu, hayatınızın en önemli konusu/işi olmayı hak ediyor mu sizce? "Olmazsa olmaz" mı, değil mi?

Pozitif olmak isterseniz, olursunuz. Ama hani derler ya, "bir koltukta iki karpuz taşınmaz". Bunun "en büyük", hatta bir bakıma "tek" istek haline gelip gelmediğine bakmak gerek. "Aşk" gibi. Aşık olmak gibi. Tasavvuftaki "Allah aşkı"nın tam da böyle birşey olduğunu, bu olduğunu düşünüyorum. Pozitifliğin, yani varlığın saf özüne duyulan çok güçlü bir çekilme. Toplum genelinin (neredeyse tüm çevremizin, tüm insanlığın) böyle bir aşkla, böyle bir adanışla yaşamadığı ortada. İşte "tek başınalık" dediğim mesele bununla ilgili. Ama bu öyle bir tek başınalık ki, sizi tüm evrenle, tüm varoluşla, herkesle ve herşeyle birleştiriyor. Kendinize de, çevrenize de verip verebileceğiniz en büyük faydayı veriyorsunuz. Hastalığa, gaflete değil, sağlığa örnek oluyorsunuz.

Gerçek pozitifliğin hedefi dünyevi meseleler değildir, dünyevi amaçların gerçekleştirilmesi değildir. Elbette o yönde faydaları olacaktır ama bu öncelikle ve esasen dünyadan bağımsızdır. Hatta tıpkı bir "aşk" olayında olduğu gibi çok bencilce görünen bir yönü de olabilir, çünkü toplumsal değer yargıları artık sizin umrunuzda değil gibi görünür, sadece çok sevdiğiniz, çok istediğiniz, çok büyük bir çekim duyduğunuz bir hedefe yolculuk halindesinizdir. Ama aslında bu öyle bir aşk, öyle bir yolculuktur ki, toplumsal sorunlar olarak görünen şeylerin tam da kök sebeplerinin çözümünün bilgisini, ilhamını yayar. O bilgiden, o ışıktan, o ilhamdan yararlanıp yararlanmayacağı veya ne ölçüde yararlanacağı topluma kalmıştır. Özgür irade esastır.

Yani benim anladığım şekliyle pozitiflik veya pozitifleşme, hastalıktan sağlığa ve sağlığın, iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin en derin, en saf haline ilerleyişin TEK YOLUdur. Ve o pozitiflik şimdi ve burada mevcut. Varlığımızın özü o. O öze yabancılaşmış durumdayız ama tamamen kopmuş değiliz. Yaşadığımız hayata/düzene epeyce sızmış olan negatifleştirici radyasyonun, özümüze giderek daha da yabancılaşmamızı sağlaması arzulanıyor birileri tarafından.

"Pozitifleşmek isterseniz, pozitifleşirsiniz" konusunu açmaya çalışacağım uygun başka bir başlık altından. Bu konudaki deneme-yanılmalarım, bloklajlarım, bunları aşma çabalarım, önerilerim vb.

gerçek tosun paşa

Alıntı yapılan: bozadi - 19 Ağustos 2026, 16:21:48 Evet. Nitekim Maharaj da münzevi bir yaşam tavsiyesinde bulunmuyor. Ben de her ne kadar "tek başınalık" vurgusu yapsam da, bu kendimizi tüm sosyal etkileşimlerden veya olağan hayat akışından yalıtmaya çalışma tavsiyesi değil. Sadece en büyük önemi veya dikkati neye vereceğimiz konusunda başkalarından tamamen bağımsız düşünme ve davranma cesaretine sahip olmayla ilgili


 

sybleman

Konuyu tekrar canlandırmış olacak ama video buraya uygun diye düşündüm. Biraz uzun bir video özetini eklemeye çalıştım.



Bu video, Robert Adams'ın 22 Eylül 1991 tarihli Advaita Vedanta temalı satsang toplantısını içermektedir. Konuşmanın ana odağı, öz-sorgulama yolunda dünyaya karşı bir tür tiksinti (veya mesafeli duruş) geliştirmenin önemi üzerinedir. İşte öne çıkan noktalar:

  • Dünyanın Doğası: Robert Adams, dünyanın değişken, tutarsız ve zihnin bir yansıması olduğunu vurgular (1:20-1:56). Dünyayı gerçek sanıp ona tutunmanın hayal kırıklığına yol açtığını belirtir.
  • Öz-Sorgulama (Self-Inquiry): Gerçek özgürlüğün, kişinin beden ve zihin olmadığını anlamasıyla başladığını ifade eder (2:40-3:06). "Ben kimim?" sorusunu sorarak benlik düşüncesinin kaynağına (kalbe/bilince) dönmek, nihai kurtuluşun anahtarıdır (15:07-15:21, 23:21-23:40).
  • Tiksinti Kavramı: Burada bahsedilen "tiksinti", dünyadan nefret edip kaçmak değil; dünyanın geçici olduğunu fark ederek ona karşı tarafsız ve bağlılıksız (dispassionate) bir bakış açısı geliştirmektir (27:33-28:21, 34:34-34:56).
  • Teslimiyet: Tüm evreni ve olayları kendi merkezine (bilince) geri çekmenin, zihnin kontrolünü bırakmanın doğal bir teslimiyet getirdiğini anlatır (16:40-17:06, 21:46-22:02).




Ego ve zihin arasındaki fark nedir?

Robert Adams'ın bu konuşmasında ego ve zihin kavramları birbirine yakın ancak farklı işlevlere sahip mekanizmalar olarak ele alınır:

  • Zihin (Mind): Dünyayı algılamamızı, yorumlamamızı ve ona tepki vermemizi sağlayan bir araçtır. Videoda zihnin, genellikle dış dünyaya bağlı kalarak bizi yanılgılara sürükleyen, hayatta kalma güdüsüyle hareket eden inatçı ve kontrolcü bir yapısı olduğu belirtilir (12:45-13:06, 25:08-25:14).
  • Ego (Benlik Düşüncesi): Zihnin merkezinde yer alan "ben" düşüncesidir. Ego, tüm deneyimlerin, düşüncelerin ve olayların "bana" ait olduğunu hissettiren yapıdır. Videoya göre ego, kalbin merkezinden dışarı çıkarak beyninize yerleştiğinde, bedeni ve dünyayı gerçek sanmamıza neden olur (17:53-18:03).
Özetle: Zihin, olayları işleyen ve tepki veren süreçlerin toplamıyken; ego, bu süreçlerin odaklandığı sahte "benlik" merkezidir. Aydınlanma yolunda amaç, bu "ben" düşüncesini (egoyu) takip ederek onun kaynağı olan kalbe (bilince) geri döndürmek ve zihnin bizi yönetmesine izin vermemektir (15:07-15:21, 23:21-23:40).


Öz-sorgulama pratiği nasıl yapılır?

Robert Adams'ın öğrettiği şekliyle öz-sorgulama (self-inquiry) pratiği, zihnin dikkatini dış dünyadan içsel kaynağa, yani "benlik" düşüncesine çevirme sürecidir. İşte bu pratiğin temel adımları:

  • Benliği Takip Etmek: Herhangi bir düşünce, olay veya duygu ortaya çıktığında kendinize şunu sorun: "Bu düşünce kime geliyor?" veya "Bunu kim yaşıyor?" (13:59, 24:46)
  • Kaynağa Dönüş: Cevap olarak zihninizden "Bana geliyor" veya "Ben hissediyorum" yanıtı çıktığında, bu "ben" düşüncesini yakalayın ve kaynağına, yani kalp merkezine kadar takip edin (14:23, 23:21).
  • Sorgulama: "Ben kimim?" veya "Benliğin kaynağı nedir?" diye sorarak, bu benlik düşüncesinin başladığı noktaya odaklanın (18:13, 23:34).
  • Boşlukta Kalmak: Sorgulama yaptıkça düşünceler arasındaki boşluğun genişlediğini fark edeceksiniz. Pratiğin asıl amacı, düşüncelerin olmadığı bu sessiz boşlukta, yani bilinçte (nirvana/öz) kalabilmektir (23:49-24:37).
Önemli İpuçları:
  • Teknikleştirme: Süreci çok karmaşık hale getirmeyin; sadece hayal gücünüzü kullanarak "ben" düşüncesinin kalbinize indiğini imgeleyin (23:21).
  • Süreklilik: Pratik sırasında zihin kontrolü ele geçirmeye çalışabilir. Bu durumda tekrar "Bu düşünce kime geliyor?" diye sorarak süreci devam ettirin (24:43).
  • Dünyadan Mesafelenme: Dünyayı ve olayları bir rüya gibi görmeye başlayarak, onlara karşı daha tarafsız ve bağlılıksız (dispassionate) bir tutum sergileyin; bu durum sorgulamanın daha kolay işlemesini sağlar (1:16, 28:05).







Kalp merkezi kavramı tam olarak nedir?

Robert Adams'a göre kalp merkezi, fiziksel kalbin kendisi değil, manevi bir merkezdir (15:14-15:17). Konuşmacı, bu merkezin mutlak özgürlüğün, mutluluğun ve neşenin kaynağı olduğunu belirtir (15:21-15:24).
Kalp merkezi ile ilgili öne çıkan noktalar şunlardır:

  • Bilincin Yuvası: Öz-sorgulama pratiği yaparken benlik düşüncesinin (egonun) geri döndüğü, gerçek benliğin bulunduğu yerdir (16:40-17:10).
  • Derin Uyku Deneyimi: İnsan derin uykudayken egonun kalp merkezine geri çekilmesi sayesinde huzur ve sevinç hissedildiğini ifade eder (17:21-17:41).
  • Uyanış Noktası: Aydınlanma, bu "ben" düşüncesinin (egonun) zihinden çıkıp tekrar kalp merkezine yerleşmesi ve orada sabitlenmesiyle gerçekleşir (18:03-18:13).







Bu merkezde neler hissedilir?

Robert Adams'a göre, "kalp merkezi" olarak adlandırılan manevi merkezde deneyimlenen başlıca haller şunlardır:

  • Mutlak Huzur ve Sevinç: Konuşmacı, bilincin bu merkeze geri döndüğü anlarda kişinin üzerinde derin bir huzur ve ezici bir sevinç hissi oluştuğunu belirtir (17:21-17:27). Bu durum, özellikle derin uyku sırasında egonun kalp merkezine çekilmesiyle yaşanan doğal bir deneyimdir (17:35-17:41).
  • Mutlak Özgürlük ve Bilgelik: Kalp merkezi, bireyin dünyasal yanılsamalardan (maya) kurtulduğu ve mutlak gerçekliğe ulaştığı yerdir. Burada mutlak özgürlük, mutlak mutluluk ve mutlak neşe mevcuttur (15:17-15:24).
  • Birlik Deneyimi: Egonun bu merkeze dönmesiyle birlikte tüm evren ve olaylar da kişinin bilincine, yani kendi özüne çekilir. Bu noktada kişi evrenle bir olduğunu, gidilecek başka bir yer olmadığını ve kendisinin nihai mutluluk olduğunu anlar (16:40-17:06, 23:58-24:08).



Kalp merkezi ile derin uyku nasıl bağlantılı?

Robert Adams'ın ifadesine göre, derin uyku sırasında benlik düşüncesi (ego), beyinden ayrılarak kalp merkezine geri çekilir (17:21-17:41). Bu süreçte kişi zihnini ve dünyayı dışsallaştırmayı bıraktığı için, sadece saf bilincin olduğu o merkeze döner (17:35-17:41).
Derin uykuda hissedilen derin huzur ve sevinç, benliğin bu manevi merkezle birleşmesinden kaynaklanır; çünkü bu merkez mutlak gerçekliğin ve huzurun yuvasıdır (17:21-17:35).


Uykudaki bilinci nasıl koruyabiliriz?

Robert Adams'a göre derin uykudaki o huzur halini uyanıkken de sürdürmenin yolu, benlik düşüncesinin (egonun) kalp merkezinden dışarı çıkmasına izin vermemektir. (18:03-18:06)
Bu bilinç seviyesini korumak için önerilenler şunlardır:

  • Öz-sorgulama: Gün içinde "Ben kimim?" veya "Benliğin kaynağı nedir?" sorularını sorarak, zihne gelen her "ben" düşüncesini kaynağına kadar takip etmeli ve onu kalp merkezinde tutmaya çalışmalısınız. (18:06-18:26)
  • Dünyayı içselleştirmek: Tüm evreni ve dış dünyadaki olayları kendi bilincinize, yani kaynağınıza geri çekerek, dünyanın zihninizin bir yansıması olduğunu fark etmelisiniz. (16:36-16:48)
  • Ayrımcılık (Viveka): Dünyadaki olayların değişken ve geçici olduğunu bilerek, onlara gereğinden fazla tepki vermemeli; dünyayı bir rüya gibi görerek ona olan bağlılığınızı azaltmalısınız. (1:16-1:36, 13:06-13:21) 
  • Robert Adams'a göre, derin uykudayken benlik düşüncesi kalp merkezine geri döndüğünde sadece bilinç vardır (17:35 - 17:41). Konuşmacı, bu durumdayken kişinin bilincin farkında olmasının mümkün olduğunu şu şekilde belirtir: Eğer kişi, benlik düşüncesi hala kalp merkezindeyken uyanabilseydi (yani o bilinç halini muhafaza ederek bilinçli kalabilseydi), tamamen özgür olurdu (17:41 - 17:46). Ancak günlük hayatta uyandığımızda benlik düşüncesi merkezden çıkar ve tekrar zihne döner, bu yüzden bu derin huzur halini unuturuz (17:53 - 18:03).