Haberler:

Yeni celse yayınlandı! 25 Temmuz 2026🎉

Ana Menü

Felsefeyi netleştirmek...

Başlatan bozadi, 08 Aralık 2015, 14:41:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

#225
Varlık'ın özüyle, bütünüyle ve onun İlüzyon dediğimiz çevresel sahada gerçekleştirmekte / yansıtmakta olduğu sonsuz potansiyeliyle (Güneş ile Güneş Sistemi arasındaki ilişki gibi) birliğimize, "ta kendisi" oluşumuza değindim. Varlık tüm sevginin, bilginin, adaletin, iyiliğin, huzurun, şifanın kaynağı ve kendisidir. Peki madem biz de o Varlık'ın ta kendisiyiz, neden bu ebedi gerçeğin doğal meyveleri olan sevgiyi, bilinci, adaleti, iyiliği, huzuru, şifayı derin, tatmin edici bir şekilde deneyimlemiyoruz? Bunun belli-başlı sebeplerini üstteki mesajlarda ve forumdaki diğer pek çok mesajda ele almıştık ve almaya devam ediyoruz.

Yine bu Felsefe başlığı altında ele aldığım konulardan biri de şununla ilgiliydi: Sizin şimdi ve burada yeterince güçlü veya tatmin edici bir huzur, güven, sevgi duymanızı mutlak bir şekilde engelleyebilecek hiçbir güç yoktur, bunları kendiniz için yeterli düzeyde deneyimlemiyorsanız, bu aslında sizin "tercihinizdir". Dikkat edin, göğsünüzün ortasında (ve aynı zamanda zihninizde) olumlu ve olumsuz çok geniş bir duygu ve deneyim tayfına / spektrumuna erişiminiz var. Aktif olarak deneyimlemeyi tercih ediyor olun veya olmayın, tüm olumlu ve olumsuz duyguların / enerjilerin / titreşimlerin uçlarını göğsünüzün ortasında bulabilirsiniz. Bazen bunların geçmiş olumlu ve olumsuz çeşitli deneyimlerin anılarından kaynaklı izler veya çağrışımlar olduğunu düşünebilirsiniz ve kısmen öyle de olabilir ama ister yalnızca anı olsunlar, ister çok daha yakın ve reel/somut/cari olsunlar, o duygularla, enerjilerle, titreşimlerle etkileştiğinizde onları artırabileceğinizi, "somutlaştırabileceğinizi", şimdi ve buradaki deneyiminizi adeta belirleyebilecek düzeye çıkarabileceğinizi görürsünüz. Bazen bir korku/gerilim filmi izlerken o korku ve gerilim hisleri nasıl "sadece bir film" olmaktan ziyade şimdi ve buradaki şahsi ve somut deneyiminizin bir parçası olmaya doğru ilerlerse ve aynı şekilde sizi çok derinden etkileyen bir sevgi, aşk veya komedi yapımı izlerken de, sizde "uyanan" sevgi veya kahkaha hisleri bir süreliğine de olsa hayatın diğer pek çok somut etki kaynaklarını bastırıp üste çıkıp belirleyici olabilecek hale gelebiliyorsa, bunun başlıca nedenlerinden biri, tüm o olumlu ve olumsuz duyguların, enerjilerin, titreşimlerin kaynağının aslında izlediğiniz yapımdan da ziyade kendi varlığınız olmasıdır. Tv/radyo/sinema/gösteri yapımı elbette önemli bir uyarandır pek çok durumda ama her yapım herkeste aynı duyguları, aynı tepkileri uyandırmaz. Böyle bir yapım izlediğiniz bir elektronik cihaz hiçbir "duygu/enerji/titreşim" üretip de size gönderip onu deneyimlemenizi sağlıyor değildir, deneyimlediğiniz herşeyi siz kendiniz "üretiyorsunuz", ister taklit, ister özenti, ister empati, ister sadece basit ve otomatik bir tepki yoluyla olsun. Bu sadece bir yapım/gösteri izleme durumunda değil, hayatın olağan akışında diğer insanlarla olan etkileşimlerinizin pek çoğunda da geçerlidir ama elbette bazen diğer bireylerden doğrudan belirli olumlu veya olumsuz duygular/enerjiler/titreşimler alırız, sezeriz, vs.

Genel bir kural olarak; ister deneyimleyin, ister deneyimlemeyin (deneyimleme tercihi ve/veya iradesi gösterin veya göstermeyin), olumlu-olumsuz tüm duygularınızın, enerjilerinizin, titreşimlerinizin kaynağı sizsiniz, kendiniz üretiyorsunuz. Çoğu durumda dışsal sebepler/gerekçeler sadece birer "tetikleyicidir", deneyimlediğiniz duyguların ve enerjilerin "kaynağı" değildir.

Yeterince isterseniz, şimdi ve burada istediğiniz miktarda olumlu duygu, düşünce, enerji deneyimleyebilirsiniz. Ve üstelik pozitif duygulara, düşüncelere, enerjilere, titreşimlere yönelik ciddi bir açlık hali içinde olmamıza rağmen ve bunları kendimiz için kendimiz belirli/yeterli miktarda üretebilecek yetenekte olmamıza rağmen bu yeteneğimizi çoğu zaman kullanmayız. Hem de o pozitifliklerin açlığından, yoksunluğundan kıvranmakta olduğumuz halde. Bu çok ilginç bir hastalıktır. Kısmen de olsa sağlıklı bir gerekçesi de var sanırım: Diğer insanlarla "karşılıklı olarak" paylaşılamadıktan sonra, pozitif duygular, enerjiler, titreşimler üretmenin ne anlamı var? Hele ki tüm çevremizde bu kadar çok ızdırap, keder, hastalık, yıkım, travma, cinnet ve katliamlar varken?! Negatif güçler tarafından bilinçli olarak tırmandırılmaya çalışılan bu şiddetli olumsuzluk atmosferinde, kaynağı bizzat kendi varlığımız, kendi kalbimiz, kendi aklımız olan pozitiliği, sevgiyi, neşeyi, sonsuzluğu, yani "varlığı" gönül motoruyla/çakrasıyla üretip paylaşmak, yaymak çok "aptalca" ve hatta "suç" kılınmaya çalışılıyor.

Ama en büyük sebep bunun dışarıdan birileri tarafından yasaklanmaya çalışılıyor olması değildir, çünkü insan varlığının zaten o pozitifliğe, o sevgiye, o sonsuz ve ebedi potansiyelin, varlığın neşesine dayalı olduğunu sezer ve ne kadar yasaklanırsa yasaklansın, ondan vazgeçmemesi gerektiğini sezer bir şekilde veya bunu zaman zaman hatırlar. Ve isterse, ne kadar "yasaklı" olursa olsun bunu çok fazla "şovunu" yapmadan deneyimlemeyi ve paylaşmayı da başarabilir. Ama ya eğer bize binlerce yıldır yapılan zihinsel programlamalar, baskılar, işkenceler, travmalar nedeniyle artık Varlık'ın anlamına, bizim onunla olan birliğimize, özdeşliğimize, sonsuzluğumuza olan inancımızda, farkındalığımızda ciddi bir kayıp yaşamışsak?! Buna bir de suçluluk komplekslerini ekleyin! Artık onun (dolayısıyla "kendimizin") varlığından ve niteliğinden şüphe ediyorsak ve hatta şüphe dahi etmeden öyle birşey olmadığına ikna oluyorsak?! İşte bu durumda insan motoru/makinesi/üreticisi kendi gönlünde ve aklında olan pozitifliği üretmek, paylaşmak, etkileşmek, onunla dolmak, özdeşleşmek, paylaşmak konusunda ciddi bir motivasyon kaybına uğramış oluyor. Toplumun, çevremizin durumunun da bizi etkilemesi, hatta bir ölçüde belirlemesi de kaçınılmaz bir durum üstelik. Ve toplumun durumu ortada. Tüm bu şartlar bizi görünür ve görünmez negatif / sömürücü / asalak varlıklar karşısında güçsüzleştiriyor, daha fazla sömürülebilir hale getiriyor.

Elimizden geldiğince mücadele ediyoruz bu durumla tabi ama ne kendi içimizde ne de aramızda bu konuda doğru dürüst bir işbirliği ve dayanışma geliştirme konusunda pek ideal bir durumda olmadığımızı itiraf etmemiz gerekiyor sanırım. Ve şahsen kendimi kesinlikle "örnek/parlak" durumda görmediğimi de belirteyim. Katiyen bir suçlama veya yargılama maksadıyla söylemiyorum yani bunu, ideal durumda olmayışımız meselesini. Üstelik elimizdeki kaynakların, özellikle de K'ların bazı söylediklerine göre, her ne kadar görünürdeki yıkımlar, kaoslar artacak olsa da, gönlü BH'den yana olanlar için elverişli şartların hızla artıyor/artacak olması gibi bir durum da var, sanırım sevinmemiz gereken : ) Negatifliğe adanmış olanların gözleri dönüyor hakikaten, faaliyetlerini tırmandırıyorlar ama binlerce yıllık egemenlikleri, imparatorlukları çatır çatır çatlıyor, dökülüyor. Bizzat bu nedenle bazı vahşetleri tırmandırıyorlar ama nafile, ettiklerini bulacaklar. Ama bizim için öncelikli olan şey onların ne olduğu ve olacağından ziyade, kendimizin ne olduğu ve olacağı.

bozadi

#226
İlüzyonun içinde ve onun yoğun tesirleri altındayken, "İlüzyondan çekilme" diyebileceğimiz birşey yapılabileceğini ve yapılabildiğini sanıyorum. Aslında "meditasyon" denen şeyden kastın, niyetin de bu olduğunu düşünüyorum ama benim bu şimdi tanımlamaya çalışacağım şey ne ölçüde meditasyon ve ne ölçüde "İlüzyondan çekilme" teşkil ediyor, emin olamasam da, "niyet" anlamında o yönde olduğuna inanıyorum. İleriki günlerde ve sizlerin olası görüşleri, geribildirimleri, eleştirileri yoluyla gerekli düzeltmeleri, geliştirmeleri yapmak üzere, huzur/güven/moral tazelemeye yönelik bir düşünce ve inanç pratiğini tasvir etmeye çalışacağım. Bu zaman zaman hepimizin üzerinde doğrudan veya dolaylı olarak düşündüğü birşey muhtemelen.

Dikkatini İlüzyona vermeyi bırakıp ebedi, daha doğrusu "zamansız" Varlık'a verme pratiği. Varlık'a gösterilen "dikkat", aslında Varlık'la "özdeşlik/birlik" farkındalığının ve deneyiminin önünü açacaktır. Tabi bunun için Varlık'ın anlamının bunun gerektirdiği şekilde bilinmesi, inanılması, güvenilmesi gerekir. Ama bunun bir anda gerçekleşme gerekliliği veya zorunluluğu yok. Bu aynı zamanda bir test veya deneyim süreci olarak da düşünülebilir. Varlık acaba gerçekten elimizdeki kaynakların verilerinden edindiğim izlenimlere dayalı olarak tasvir ettiğim gibi mi?

Ben bu hususta agnostik değil, gnostik eğilimliyim, eğer bu kavramları yanlış yorumlamıyorsam. Yani mutlak gerçeğin (ve mutlak gerçek diye birşey olup olmadığının) "bilinmez" hatta "bilinemez" olduğu  görüşünü değil, "bilinir, bilinebilir" olduğunu, hatta "bilinmesi gerektiğini" düşünüyorum. Ayrıca Mutlak Gerçek'in güvenilebilirliği, sevilebilirliği, özdeşleşilebilirliği konusunda da gnostik ("bilinir ve bilinmeli"ci) ve olumlu "görüş" sahibiyim. Görüş diyorum, çünkü bu konuda belirli bazı izlenimlerim ve inançlarım olmakla birlikte, bu izlenimi, inancı ve farkındalığı çoğu zaman güçlü ve derin bir şekilde "yaşamıyorum". Ama artık kendimdeki bu samimiyetsizliği, tembelliği, verimsizliği yenmek istiyorum.

Bu pratik, sizin Varlık'la (Varlık'ın özüyle ve o özün ilüzyonik uzantısı da dahil bütünüyle) "bir" olduğunuz inancına veya bu inancı, bu olasılığı deneme, inceleme niyetine sahip olmanızı gerektiriyor. Siz de kesinlikle hariç olmamak üzere, Varolan herşeyin gerçekten "bütün" ve "bir" olduğunu hatırlayın, eğer böyle bir inanca, farkındalığa sahipseniz veya bu inancı veya farkındalığı "deneyin".

Gözlemleyebildiğimiz çevremizde bize Varlık'ın saf özünü gösteren veya temsil eden başlıca şeyin "Güneş" olduğunu düşündüğümden, ben 7Y'yi, yani Varlık'ın saf özünü ve bütününü düşünürken de Güneş'e benzer merkezi ve sonsuz bir ışık küresi hayal etme eğilimindeyim genellikle. Güneş'in elektromanyetik çekim alanı dahilinde bulunan ve Güneş'ten doğmuş ve ona geri dönecek olan şeyleri (gezegenler vs) içeren yaratımsal boşluğu da İlüzyon olarak düşünürüm. Ortadaki Mutlak Potansiyel ile o potansiyelin, o sonsuz sevginin ve farkındalığın "yaratım" dediğimiz süreçte somut şekiller alarak gerçekleştiği veya tezahür ettiği, böylece kendini bilme ve onaylama işlevinin gerçekleştiği İlüzyon da aslında "bir". İkisi birbirinden bağımsız iki ayrı varlık değil, tek. Ama İlüzyonda bireysel özgür irade ve sonsuz bir seçim süreci var; var olmama hakkı ve seçimi bile dahil buna üstelik.

Bizim en büyük handikaplarımızdan biri, kendimizi İlüzyon içindeki lokal gerçekliğimizle ve şartlarımızla aşırı özdeşleştiriyor olmak. Yani sanki "tüm gerçeklik", bizim şu gezegen üzerinde deneyimlediğimiz şeyden veya şeylerden ibaretmiş varsayımı, izlenimi, inancı. Evet, elbette bu lokal gerçekliğimiz de boş değil, anlamsız değil, o da gerçeğimizin bir parçasını teşkil ediyor ama tüm gerçeklik bu değil kesinlikle. Dezenkarnasyon denen ölüm (dünyaya ölmek) süreçleri olmasa, hep şu dünya üzerinde aynı şartlarda bedenli olarak varlığımızı kesintisiz sürdürebiliyor veya sürdürmek zorunda olsak, asıl o zaman kendi kendimizi gerçekten geri dönüşsüz bir dejenerasyona ve yokluğa sürüklerdik muhtemelen. Ölüm dediğimiz şey olmasa, yok oluşa sürüklenmemiz çok kolay olurdu bu şartlarda! Ölüm tıpkı uyku gibi ruhsal bir dinlenme, rejenerasyon (enerji/varlık tazeleme) imkanı ve zarureti. Tıpkı uykunun o tam olarak tespit edemediğimiz derin bir aşamasında olduğu gibi, ölüm/dezenkarnasyon dediğimiz süreçte, lokal İlüzyon gerçekliğinden uzaklaşıyor veya uzaklaştırılıyoruz, Mutlak Gerçek'in farkındalığının çok daha kolay ve/veya mümkün ve hatta kaçınılmaz olduğu bir düzeye gidiyoruz. Ölümde o yerin 5. yoğunluk olduğu açık. Uykunun o ruhu şarj edici, bir ölçüde şifalandırıcı aşamasında da 5. yoğunluğa mı gidiyoruz bilmiyorum ama sonuçta lokal İlüzyon koşullarımızdan, Mutlak Varlık'a daha yakın bir yere gittiğimiz kesin. Hatta K'lar uykuda Mutlak Gerçek'le bir tür doğrudan temas veya ona benzer birşey olduğunu söylemişlerdi.

Uyku ve ölüm dışında, bu ruhsal/varoluşsal yenilenme ve tazelenmeyi sağlayan başlıca imkan veya uygulama, meditasyon ve yoga denen şey herhalde. Ama güçlü, derin, dengeli, paylaşıma açık ve istekli bir sevinç, huzur, güven, sevgi deneyimi de benzer tesirler yapıyor, o da ilahi (varoluşun özüyle temas veya etkileşim yapan) birşey.

K'ların "zaman yok" diye yaptığı vurguları hatırlayın. Bu konu, bu tanımlamaya çalıştığım pratikle birebir alakalı. İlüzyon'da ve özellikle de bizim 3KH ilüzyonumuzda zaman çok güçlü ve geçerli bir kavram ama niyetimiz, İlüzyon'un üzerimizde oldukça yıkıcı etkiler yapan yönlerini dengelemek amacıyla dikkatimizi İlüzyon'dan Mutlak Gerçek'e çevirmek olduğundan ve Mutlak Varlık'ta zaman olmadığından, zamansızlığı anlamaya ve hatırlamaya niyet etmek, Mutlak Gerçek'i, yani Mutlak Varlığı anlamaya ve hatırlamaya çalışmakla aynı şey aslında.

Bizim için "zamansızlığı", yani zaman akışı diye birşey içermeyen durumu hayal etmek, onu anlamak ne kadar zor ve hatta imkansız görünüyor, değil mi? İşte, Mutlak Varlık'ı, onunla birliğimizi anlamak da aynı nedenle ve aynı şekilde zor ve imkansız görünüyor.

Aslında şunu belirtmem gerekiyor ki, tüm dikkatimizi %100 oranında İlüzyon'dan ayırıp Mutlak Varlık özüne odaklamanın mümkün ve hatta faydalı olacağından emin değilim. Hem Mutlak/Değişmez Öz'ün, hem de onun bir parçası ve kendisi olan İlüzyon'un aynı anda farkında olmak, ikisinin mutlak birliğinin farkında olmakla ilgili bu fayda sanırım. Yani İlüzyon'dan tamamen bağımsız veya onunla tamamen etkileşimsiz olmak diye birşey mümkün değil gibi görünüyor bana nedense. Önemli olan, İlüzyon'un Mutlak Varlık'tan ayrı ve bağımsız bir varlığı olmadığını hatırlamak, bunun farkında olmak. Çünkü bunun farkında olmadığımızda, bizim 3KH'deki lokal ilüzyon koşullarımızın bazı berbatlıklarının mutlaklığına inanma eğilimi gösterdiğimizde, bu çok hastalıklı sonuçlar doğuruyor ve nitekim pek çok hastalığımızın, depresyonlarımızın, anlamsızlık duygularımızın kaynağı, kökeni de budur bence. Bizi tam yönetimleri altına almaya çalışan KH varlık gruplarının amacı da zaten bu gezegende oluşturdukları şartları tek gerçeklik olarak algılamamız, böylece sonsuz potansiyelle olan özdeşliğimizden, sevgiden, adaletten umudumuzu keserek acizleşip onların "Tanrısal" üstünlüklerine, egemenliklerine, yönetimlerine boyun eğmemiz.

Celselerde KH varlık gruplarıyla ilgili yapılan tanımlamaların pek çoğunda onların "aldatma" sanatına verdikleri önem vurgulanmıştı. "Ardında bir yılanın saklandığı kapıdan görülen bir küp altın" örneğini hatırlayın. Bize maddi bedenin fiziksel duyularıyla alınabilecek zevklere dair yaptıkları reklamları hatırlayın. Şekil değiştirerek veya zihnimize "perdeleyici anılar" yükleyerek kendilerini veya üzerimizde yaptıkları faaliyetleri sanki iyi birşeymiş gibi gösterme çabalarını hatırlayın. "Hologramlar" yoluyla insanlara belirli görüntüler gösterip onları aldatma faaliyetlerine dair yapılan betimlemeleri hatırlayın. Sonuç olarak KH güçleri "İlüzyon" realitesinin sunduğu imkanları bizi aldatıp sömürme doğrultusunda çok etkili bir şekilde kullanabiliyorlar. Onların dünya üzerindeki insan yaşamında meydana getirdikleri kaos ve işkenceler, Evrensel açıdan, daha doğrusu Varoluşun sonsuz enginliği açısından bakıldığında "bir kaşık suda fırtına koparmak" gibi. Kendimizi, daha doğrusu tüm gerçekliği dünya üzerindeki gördüklerimizden ibaret sandığımızda, dünya denen "kaşıkta" koparılan fırtına, bizim zihnimizde sanki tüm varoluşta mutlak bir şekilde meydana geliyormuş gibi algılanır. Ve bu da bizi çok ciddi karamsarlığa, depresyona, ümitsizliğe sürükler doğal olarak.

Yaşam şartlarımızda sürekli tırmandırılan telaş ve hatta dehşet dolu kaosa, aceleye dikkat edin, bu bizim "zamansızlığı" (Mutlak Varlık'ın niteliğini ve onunla özdeşliğimizi, birliğimizi) anlamamızı, dikkatimizi ona vermemizi zorlaştırmak, imkansızlaştırmak amacıyla yapılan şey. Ve "meditasyon" denen şey de bu yüzden ısrarla tavsiye ediliyor, öneriliyor. Biz çoğu durumda bilinçli bir şekilde farkında bile olmadan bilincimize, bilinçaltımıza emdirilmekte olan acelecilik, telaş, karamsarlık ve anlamsızlık duygularının, düşüncelerinin yıpratıcı etkilerini hafifletebilmek için. Yalanın bilincimizdeki zehirli tesirlerini azaltıp Mutlak Varlık'ın zamansız gerçeğinin sonsuz potansiyelinden, yaratıcılığından, şifasından yararlanma imkanını artırmak için.

Ama bilincimizde halihazırda o kadar çok yalan, zehir, kaos, korku, yakıcı telaş var ki ve bu bizi arzu-korku kısırdöngüsünün içine doğru o kadar zorluyor ki, meditasyon dahil tüm ruhsal arınma tekniklerine yaklaşımlarımız da bu arzu-korku döngüsünden etkileniyor. Örneğin pek çok kişi meditasyonda korku deneyimlediğini söylüyor. Bu aslında meditasyonun kendisinin yarattığı veya neden olduğu bir korku değildir, bireyin kendi bilinçaltında birikmiş yoğun korku katmanlarının meditasyonda gizlenememesi, bastırılamamasıyla ilgilidir. Veya korkunun ayrılmaz kardeşi olan arzuyu ele alalım. Meditasyonda düşünce sürecini sakinleştirmek, ebedi, sonsuz, zamansız gerçeğe odaklamak kolay değildir, özellikle de uzun zamandır meditasyon yapıp bu konuda kendinizi geliştirmemişseniz. K'ların "beklenti" dediği konuyla "arzu" konusu aslında aynı şey bence. Evet, hayatta çeşitli aciliyet derecelerinde pek çok ihtiyacımız vardır ama tüm o ihtiyaçlar da en nihayetinde sadece 3KH ilüzyonu içinde bulunan ve pek çok sahtelik içeren ve önemli bir kısmı egosal bir şekilde doğan koşulların yarattığı ihtiyaçlardır. Ve veya, o ihtiyaçlar ne kadar gerçek veya makul olursa olsun, onların karşılanmama olasılığı tüm Varlık'a karşı kızgınlık, nefret, üzüntü, esef duymamıza neden olduğunda, aslında kendimizi kandırmaktayızdır, bu, Varlık'ın ne demek olduğunu, bizim onunla mutlak birliğimizi unutmaktan, bu konudaki bilincimizin dejenere olmuşluğundan kaynaklı egosal bir tepkidir ve hepimiz bu hastalığı şu veya bu miktarda veya sıklıkta deneyimliyoruz. Yani farkında olmadan İlüzyon'a "tapıyoruz", onu "mutlak gerçek" gibi görüyoruz. Hatta burada İlüzyon derken, tüm İlüzyon bile değil, onun evrende toplu iğne başı kadar küçük bir parçasındaki bazı olumsuz karmik koşulları "mutlak gerçek"miş gibi görüyoruz.

"Zamansızlık" bizde "deneyimsizlik", yani "hayatsızlık"la çağrışım yapıyor bir şekilde. Negatif bir manada "ölüm"ü çağrıştırıyor. Aslında bu algının kısmen de olsa haklı olduğu bir yön var. Hatta, garip gelecektir, ama İlüzyon olmasaydı, Varlık da olamazdı. İkisi aslında aynı (tek) şey olduğundan, sanki birbirlerinden ayrı bir varlıkları varmış gibi böyle bir cümle kurmanın kendisi bile sorunlu olmak zorunda kalıyor ama kendim de bunun yeni yeni ayırdına iyice varıyorum ki, İlüzyondan bağımsız bir Varlık özü veya Mutlak Değişmez Gerçek hayal etmeye çalışmanın kendisi pek isabetli veya sağlıklı olmuyor. Bizim "Hayat" dediğimiz şey İlüzyon dediğimiz şeyin veya döngünün veya sürecin sayesinde var. Bölünme, ayrışma olmasa, bireyselleşme olmasa, ortam olmasa, oyuncular olmasa, oyuncaklar olmasa, oyun olmasa, Varlık nasıl kendini deneyimleyebilir, bilebilir ve olabilir? Gerçek'in "fark"ına varabilmek için gerçeğin dışına çıkmanız, ona dışarıdan bakmanız gerekir. Tıpkı herhangi birşeyin farkına varabilmek için ona dışarıdan (objektif) bakma gerekliliğinde olduğu gibi. Ve bunu sağlayan şey İlüzyon; yarı (değişken) gerçek. Gerçek'in (sonsuz aklın ve potansiyelin) kendi kendine bakması. Birlik'in ayırdına varılabilmesi için "bölünme" olması ve o bölünmüşlüğün perspektifinden bakmak gerekiyor. Bölünmüşlüğe rağmen "herşeyin" kökünün bağlı/ilişik olduğu Birlik'in farkına varmak gerekiyor. Tüm İlüzyonun sonsuzluğundaki tüm zamanların, mekanların, kişilerin, koşulların bağlı olduğu zamansızlığın, mekansızlığın, kişisizliğin, koşulsuzluğun farkına varmak gerekiyor. Hepsi bir. Sanırım önemli olan ikisi arasındaki dengeyi anlamak, veya kendi bilincinde, inancında, iradesinde o dengeyi kurabilmek, ikisinin bir ve aynı olduğunu bilmek. Zamansızlık ile tüm zamanlar bir ve aslında aynı şey. Kişisizlik ile tüm kişiler bir ve aynı şey. Mutlak Gerçek ile İlüzyon bir ve aynı şey. Ama İlüzyondaki, zamandaki, mekandaki özgür irade sahibi bireysel varlıklar Varlık'ı, Birlik'i (yani bir bakıma Kendilerini) sevebilecekleri gibi nefret de edebiliyorlar ve hatta Varlık'a savaş açabiliyorlar ve nihai olarak yok olma hakkından yararlanabiliyorlar! Ve bu süreç bile diğer pek çok bireysel varlığın, özellikle BH ile KH arasında seçim sürecinde bulunan grupların, örneğin biz dünya insanlığının gelişimine, seçimlerine, kararlarına yardımcı oluyor doğrudan veya dolaylı şekilde.


bozadi

#227
Derin bir rahatlamaya, huzura, güvene ihtiyacınız olduğunu varsayalım, ki bu hepimiz için çok önemli ve sürekli bir ihtiyaç diye düşünüyorum.

Ve ihtiyaç duyduğunuz bu rahatlamanın, huzurun, güvenin "mutlak" olmasını, hiçbir şey tarafından tehdit edilemez olmasını istiyorsunuz; ölüm tarafından bile. Hiçbir korku ve endişenin yenemeyeceği, sızamayacağı, zayıflatamayacağı bir huzur ve güven. "Mutlaklık"tan neyi kastettiğimi anlıyor musunuz? Gerçekten mutlaklığı kastediyorum. Dünya denen bu ortamdaki varlığımızın kanıtı, beyanı, ifadesi olan fizik bedenlerimizin içinde bulunup bulunmadığımızdan bağımsız, ikisini de kapsayan, hiçbir boyuta, zamana, mekana, duruma göre değişmeyecek, hiçbir şeyin değiştiremeyeceği, üzerine çıkamayacağı yükseklikte veya derinlikte bir huzur ve güvenden bahsediyorum. Böyle birşeyin varlığına, olabileceğine inanıyor musunuz? O huzur ve güven Gerçek olduğu gibi, sizi hayatta tutan başka hiçbir şey de yoktur. Varlığınızı sürdüren şey o huzura ve güvene, daha doğrusu o huzuru ve güveni meydana getiren ebedi gerçeğe olan inancınız, buna dair sezginizdir, aleyhteki tüm koşullara rağmen, ve hatta o gerçeği görmeye, ona inanıp güvenmeye ciddi bir direnç gösteren kendi egonuza rağmen!

Derin bir rahatlamaya, huzura, güvene ihtiyacınız var ve ona şimdi ve burada erişmeniz önünde aslında hiçbir engel yoktur, siz öyle varsaymadıkça.

Birisinin gelip size "rahatlık, huzur, güven" vermesine ihtiyacınız yok aslında, sizin kendi öz benliğiniz, varlığınız, sonsuz huzur ve güvenin kaynağıdır. İsterseniz o huzuru ve güveni istediğiniz an deneyimleyebilirsiniz, bunun için kimseden izin almanıza gerek yok. Yaşamak, var olmak için birinden izin almanız gerektiğini düşünüyor musunuz? Aynı şey, çok derin ve hatta mutlak huzur ve güven için de geçerlidir. Varlık ile huzur-güven aynı şeydir. Çok derin, mutlak bir varoluşsal huzur ve güven duymayışımız ölçüsünde kuşkuludur varlığımız. O ölçüde sahtelik tehdidiyle karşı karşıya, hatta iç içedir. Ve kabul edelim ki, hepimiz o sahteliği deneyimledik ve deneyimlemeye de devam ediyoruz. Buna dair sezgimiz pek çok zaman bizde arzu-korku kısırdöngüsünü beslediği gibi, o kısırdöngü de sahteliğimizi geri besliyor.

Elbette ümitsiz bir durumda değiliz ama çok parlak bir durumda da değiliz varoluşsal olarak. KH gruplarından ne kadar baskı, işkence görüyorsak, özgür irademize bağlı olarak BH gruplarından gördüğümüz destek ve yardım ondan kat kat fazla, biz bunun bilinçli olarak farkında olalım veya olmayalım.

Bu kadar çok korkutulduktan, zehirlendikten, aptallaştırıldıktan, zayıflatıldıktan, arzu-korku döngüsünün esiri edildikten sonra, gerçekten ihtiyaç duyup duyabileceğimiz herşeyin kaynağı ve kendisi olduğumuza, hiçbir şey konusunda şiddetli bir arzu veya korku duymamızı gerektirecek bir sebebin aslında mevcut olmadığına inanmak ne kadar zor değil mi?

İhtiyaçlılığa, acizliğe o kadar alıştık ki... İhtiyaçlar konusunda şiddetli arzuların ve korkuların muhatabı olup durmaya o kadar alıştık, alıştırıldık ki, tüm bu ihtiyaç ve acizlik meselesinin özü itibariyle bir "yalan" olduğunu düşünmek, buna inanmak bize gerçekten çok zor geliyor. Evet, elbette Lokal İlüzyonumuz içinde kendimizi toplumsal olarak içine batırdığımız koşullar itibariyle karşılanması konusunda bir ölçüde doğal denebilecek arzular ve korkular duymak zorunda kaldığımız ihtiyaçlar var ama mesele bu arzuların ve korkuların varlığından ziyade bizim onların bağımlısı, esiri haline gelmemiz.

bozadi

#228
Son zamanlardaki meditasyon çabalarımda dikkatimi çeken algılardan biri: "Herşey şimdi ve burada."

Herşeyin şimdi ve burada olması üzerinde düşünürken, bu düşüncenin çok ilham verici bazı yönleri olduğunu algıladım, tabi özellikle de bu olası gerçeğe "inanabildiğim" ölçüde. İnsan şüpheci olmayan bir şekilde "herşeyin" (mutlak bir şekilde tüm varoluşun) gerçekten bir arada, "şimdi ve burada" olduğuna inanabildiğinde, bunun müthiş doygunluk ve huzur verici bir etkisi olabildiğini fark ettim. Elbette şu anda tanımladığım şekliyle "herşeyin şimdi ve burada olması" aslında çok subjektif, herkese farklı şeyler çağrıştırabilecek, "havada kalan" bir ifade olabilir, umarım konuyu ele aldıkça somutlaştırma imkanımız olur.

Ama bunun, Ra, Ple'ler, K'lar, Maharaj ve benzer bazı kaynakların betimlediği şekliyle bireyin Tanrının kendisi olmasıyla yakından bağlantılı bir düşünce olduğunu düşünüyorum.

Halen baskın olarak 3Y KH deneyimi içinde bulunan dünya insanlığının birer mensubuyuz. Ve çok şiddetli ekonomik, siyasi, askeri, dini vs baskılar, sömürüler, işkenceler bombardımanı altında yaşıyoruz ve bu durum adeta hayatın kaçınılmaz bir gerçekliği gibi kanıksanmış durumda. Tüm bu baskıların başlıca amaçlarından biri "KH asimilasyonu"; yani KH'leşmemiz isteniyor bazı çok KH'leşmiş güçler tarafından. Acizlik, korku, nefret kanımıza, benliğimize, ruhumuza işlenmeye, derinleştirilmeye, mutlaklaştırılmaya çalışılıyor.

Her günümüzün olağan bir parçası olan bu baskılar, sömürüler, işkenceler, varoluşun sonsuz kudretinin ve güzelliğinin sahibi ve kendisi olduğumuz gerçeğine inanmayı, güvenmeyi, bunun sevincini derinlemesine yaşamayı ve paylaşmayı çok zorlaştırıyor genellikle.

Daha önce elimizdeki kaynakların verdiği bazı bilgilere dayalı olarak, varoluş skalasında 3Y'nin "çocukluk" denebilecek bir aşama olduğu görüşümü paylaşmıştım. Ve bu anlamda oldukça zorlu bir çocukluk geçirmekte olduğumuz da söylenebilir sanırım. Diğer varoluş evreleriyle karşılaştırıldığında çocukluğun özelliklerinden veya doğal sonuçlarından birinin "acizlik" olduğu söylenebilir sanırım. Özellikle de bizim gibi son derece travmatik bir çocukluk deneyimi içinde bulunan bir kitle için, "acizlik" hissi hayatımızın çok problemli bir gerçekliği olmuş oluveriyor sanırım.

Devam etmek üzere...

bozadi

#229
Yine son zamanlarda üzerinde biraz yoğunlaşma şansı bulduğum algılardan biri, kendimizle ciddi çelişkiler içinde bulunduğumuz, kendi iyiliğimizi, diğer bir ifadeyle kendimiz ve çevremiz için "iyiyi isteme" konusunda pasif kalıyor olduğumuzdur.

Şiddetli bir yargılamada bulunuyormuş gibi görünmek istemem ama kendime giderek daha sık sormak zorunda kaldığım şeyi size de sorayım:

"Tüm samimiyetimle, tüm varlığımla, kendim ve diğerleri için iyiyi, doğruyu, güzeli istiyorum" diye bir niyet geçiriyor musunuz aklınızdan, gönlünüzden? Evetse, ne sıklıkta?

gerçek tosun paşa

#230
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadi

Yine son zamanlarda üzerinde biraz yoğunlaşma şansı bulduğum algılardan biri, kendimizle ciddi çelişkiler içinde bulunduğumuz, kendi iyiliğimizi, diğer bir ifadeyle kendimiz ve çevremiz için "iyiyi isteme" konusunda pasif kalıyor olduğumuzdur.

Şiddetli bir yargılamada bulunuyormuş gibi görünmek istemem ama kendime giderek daha sık sormak zorunda kaldığım şeyi size de sorayım:

"Tüm samimiyetimle, tüm varlığımla, kendim ve diğerleri için iyiyi, doğruyu, güzeli istiyorum" diye bir niyet geçiriyor musunuz aklınızdan, gönlünüzden? Evetse, ne sıklıkta?

Ayda bir kaç kere geçiriyorum. Fakat hem kendim için hem başkaları için neyin iyi olduğunu görmeye çalışırken hayattan sağlam tokatlar yiyorsun. Yani algıladıklarım benim için önemli derslerden önemli notlar olarak etki ediyor. Bir başka konu ise nasıl kendim için iyi olanı hala anlayamadığımdır.

bozadi

#231
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa
Ayda bir kaç kere geçiriyorum. Fakat hem kendim için hem başkaları için neyin iyi olduğunu görmeye çalışırken hayattan sağlam tokatlar yiyorsun. Yani algıladıklarım benim için önemli derslerden önemli notlar olarak etki ediyor. Bir başka konu ise nasıl kendim için iyi olanı hala anlayamadığımdır.
Tebrik ederim valla GTP :) Kolay bir iş veya konu değil bu. Daha doğrusu kendi deneyimimde böyle algılıyorum, blokajların derinliğini, gücünü keşfediyorum, şaşırıyorum ve hayıflanıyorum.

Neyin iyi olduğunu görmeye çalışırken hayattan tokat yemek (algıladıklarının senin için önemli derslerden notlar olarak etkisi etmesi) derken, çok özel değilse veya çok özele girmeyecek şekilde bunu biraz daha somutlaştırabilir misin?

Örneğin bazen "belirli konularda" başkalarının iyiliği olduğunu düşündüğümüz ve istediğimiz şeyler bağlamında sıkıntı yaşayabiliriz, çünkü bu onları "kontrol altına almak" anlamına gelebilecek ters tepkiler yapabilir, biz her ne kadar iyi olduğunu düşündüğümüz niyetlerle istesek de. Kastettiğin bununla mı ilgili?

Kendimin ve çevremdekilerin iyiliğine niyet etmeyle ilgili blokajlarımın derinlemesine bir şekilde farkına varıp bunların etkisini nispeten kısabildiğim nadir durumlarda, hem spesifik bazı iyilikler, hem de genel bazı iyilikler tahayyül etmeye çalışıyorum, bunun belirli bir düzenini sağlayabilmiş olmasam da. Spesifik iyi niyet derken, var olduğunu bildiğim veya düşündüğüm belirli sorunların çözümüne yönelik niyetler. Ama bu spesifik niyetlerin "beklenti" (acil çözüm beklentisi/hırsı) yaratma ihtimali daha yüksek oluyor. Genel pozitif niyetlerde bulunmak bu anlamda biraz daha rahat oluyor bence. Ama genel iyi niyet tahayyülü konusunda da düzenli, oturmuş bir yöntemim, imajinasyonum yok. Bazen zihnimde ilgili kişilerle bir arada bulunduğumu ve hepimizin "En Yüce" olduğumuz gerçeğini sevinçli bir haber veya hatırlayış olarak paylaştığımı hayal ediyorum. Bu bazen işe yarıyor, bazen yaramıyor. Duruma göre, zamana göre, belirli bazı düşünce kalıpları daha fazla işe yarıyor. Bazen de, özellikle de enerjimin, moralimin düşük olduğu veya zihnimim çok dağınık olduğu zamanlarda hiçbiri işe yaramıyor. Ama beni en çok tatmin eden, somut etkilerini hissettiğim imajinasyon, ilgili bireylerle "birbirini sevmeye adanma" diyebileceğim bir düşünce şekli. Bunu düşünmeyi, hissetmeyi, deneyimlemeyi başarabildiğim durumlarda, bunun bir tür 4BH sızıntısı gibi etki yaptığını düşünüyorum.

Bu imajinasyon veya hayalde, tahayyüldeki bireyler hayattaki hiçbir şeyin birbirini sevmeye tam bir adanıştan daha önemli olmadığı gerçeğinin bilinciyle birbirini sevmeye adanıyor. "Sevmek" elbette çok tartışma gereketirebilecek bir kavram. Birbirinin tam/bütünsel iyiliğine adanmak olarak görüyorum bu anlamda ben sevmeyi. Korkularını gidermek, ümit, sevinç, mutluluk, güven, sevgi aşılamak, paylaşmak. Mutlak Gerçeğin, yani birlik ve sonsuzluk farkındalığının şifasıyla İlüzyon realitemizin çeşitli olumsuzluklarından kaynaklı sorunları çözümlemek.

Bunları düşünebilmek, inanabilmek, güvenebilmek, duyumsayabilmek çok güzel, çok rahatlatıcı, çok tatmin edici; hiç geçmeyecek gibi görünen korkuları, anlamsızlıkları giderici, cennet denebilecek bir durum, ama sonra bunu tekrarlamanın hiç de kolay olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyorum sıkça. Günlük hayatın çeşitli sorunları, egosal korku-zevk döngüleri, hırsları, karamsarlıkları vs. nispeten saf ve şifalandırıcı bir sevgi realitesine dönmeyi çok zorlaştırıyor genellikle benim durumumda. Doğrunun ne olduğunu bildiğin (deneyimlediğin), nispeten hatırladığın, sezdiğin halde onu yapmamak, yapamamak, pasifleşmek, karamsarlaşmak, aptalca egosal oyunlara, süreçlere kapılıp gitmek çok tuhaf ve üzücü. Adeta sevgi kaslarının (kalbin) hamlığı, egzersize, tekrar tekrar pratik yapmaya ihtiyaç duymasıyla ilgili birşey ama çok sayıda zihinsel blokaj var bunu yapmanın, tekrarlamanın, başarmanın önünde. Saldırı faktörü var, şu var, bu var, tabi hepsi sonuçta egosal yine de bu sebeplerin veya mazeretlerin.

beyrutkapı

#232
Soruna ben de bir cevap vermek istiyorum bozadi. Bu aralar sık sık geçiyor içimden başkalarının iyiliği. Herkesde bir güzellik görebiliyorum bu aralar. Bazen ansızın içim tarifsiz sevgiyle doluyor. Sabah akşam şükrediyorum. Yoğun ve muhteşem bir hal. En çok da görebildiğim anlayabildiğim ve idrak edebildiğim için şükürler ediyorum. Sonsuz şükürler. Kendi kendini besleyen bir döngü gibi bu. Ağzım gönlüm dolu dolu şükretmek ve niyaz etmek gelmiyorsa içimden, yapmıyorum. Samimiyetimi sürdürmek için elimden geleni yapıyorum. Fakat bu durum yeni bir aşamaya geçmekten çok hayatımın şuan ki koşullarıyla da ilgili olabilir. Kendi küçük hikayem için göze çarpan bir problem yok şuanda. Asıl mesele herhangi bir şekilde işler yolunda gitmediğinde ne olacak? Şuan da üzerinde keyifle dolaştigim frekans dağılacak mı? Bunu da yaşayıp göreceğim.
 

beyrutkapı

#233
Bir de gün içinde kendime sık sık ben sonsuzluğun minicik bir zerresiyim diyorum. Su içerken oturuyorum yada diz çöküyorum yere mesela. Bunu herhangi bir şeye inandığım için değil, suların güneşin rüzgarın insanlarin yağmurun yani tüm varoluşun önünde saygıyla eğilmek istediğim için yapıyorum. Kendime onun minicik ama eşsiz bir parıltısı olduğunu alçak gönüllügu hiç unutmadan hatırlatmak için yapıyorum.
 

bozadi

#234
Paylaştıkların için teşekkürler beyrutkapı. Değindiğin hususlardan biri, üzerinde yoğunlaşmaya çalıştığım bir husus. Koşullarımız kötüleştiğinde, yani işler ciddi şekilde aksi gitmeye başladığında yaşadığımız travmalar, moral ve umut kayıpları. Bunun dışında, fiziksel bir sağlık sorunu yaşadığımda, belki daha birkaç saat önce veya önceki gün sahip olduğum hiç bitmeyecek gibi duran bir huzurun ve güvenin nasıl bir anda yalan olabildiğini gördüğümde bu benim için çok yıkıcı oluyor doğrusu. Varlığımın ve varlığın hiçbir anlam ifade etmediğini, herşeyin sadece bir işkence olduğunu hissediyorum bazen egosal bir tepkiyle. Ama işler tekrar yoluna girdiğinde veya fiziksel sıkıntı bittiğinde veya azaldığında, algılar tekrar değişiyor. Bu yaman çelişki beni çok düşündürüyor.

Aklıma gelen başlıca açıklama olasılıklarından biri şu: Okuduğumuz kaynakların da yardımıyla belirli bir huzur, güven, ümit tesis ediyorum ama bu durum, bu enkarnasyon boyunca oluşmuş ve birikmiş çok kalın psikolojik/psişik ümitsizlik, güvensizlik duvarlarını tamamen ortadan kaldırmıyor, sadece onların yanında bir alternatif olarak var oluyor. Bilincimizdeki veya bilinçaltımızdaki o karanlık katmanları görmezden gelmeye, bastırmaya çalışıyoruz ve bunda şu veya bu düzeyde başarılı olabiliyoruz. Ama işlerimiz ciddi şekilde kötü gitmeye başladığında veya ciddi bir moral veya sağlık sorunu yaşadığımızda, o görmezden gelmeye, unutmaya çalıştığımız kalın negatiflik katmanlarının içine çekiliyoruz sanki ve bu ciddi bir cehennem deneyimine neden olabiliyor.

Hani, "dostunu kendine yakın tut ama düşmanını daha da yakın tut" diye bir özlü söz var ya, bu sözün anlamlı/isabetli olduğu durumlardan biri de sanırım bu değindiğim husus. Yani, bilincimizde uzun zamandır birikmiş duran ve üstelik şu veya bu şekilde beslenmeye de devam eden negatiflik tabakalarının varlığını görmezden gelmenin bazen ne kadar tehlikeli olabildiğini gözlemliyorum. Bu aynı zamanda meşhur new-age üç maymun (kötüyü görme, kötüyü duyma, kötüyü konuşma) propagandasının bir ifşası sanırım. Elbette var gücümüzle pozitife odaklanmamız gereken durumlar da var ama bu sonsuza kadar devam edemez. Bilincimizde ve bilinçaltımızda yer eden ve halen hayatımızda olup biten pek çok negatiflikten beslenen kalın negatiflik katmanlarından da daha derinde ve ötede ve aynı zamanda şimdi ve burada olan saf pozitiflikle, saf gerçeklikle, saf varlıkla güçlü bağlantılar kurmazsak, koşullar bizi zayıf ve gafil yakaladığında, o görmezden geldiğimiz negatif bilinç/duygu katmanlarımızın altında ezilmek gayet mümkün hale geliyor. O yüzden onun varlığını hatırda tutmak, bir sonraki saldırıda/tehditte gafletimizi azaltıp savunmamızı artırmak, bunun yollarını araştırmak, paylaşmak, tartışmak önemli.

bozadi

#235
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen beyrutkapı

Bir de gün içinde kendime sık sık ben sonsuzluğun minicik bir zerresiyim diyorum. Su içerken oturuyorum yada diz çöküyorum yere mesela. Bunu herhangi bir şeye inandığım için değil, suların güneşin rüzgarın insanlarin yağmurun yani tüm varoluşun önünde saygıyla eğilmek istediğim için yapıyorum. Kendime onun minicik ama eşsiz bir parıltısı olduğunu alçak gönüllügu hiç unutmadan hatırlatmak için yapıyorum.
Benim bu konuda ders ihtiyaçlarım olduğundan şüphe duymuyorum :)

Söylediğin şey, yani sonsuzluğun minicik ama eşsiz bir parıltısı olduğunu alçakgönüllü ve mutlu bir şekilde duyumsamak, bundan tatmin olmak, derinde "herşeyin birliği ve yüceliği" farkındalığını taşıyor gibi görünüyor bana. Yani sonsuz kudretin sahibi ve kendisi olduğunu ve bunu diğer tüm bireysel varlıklarla paylaştığını bilmenin sonuçlarından biri tevazu ve değerli bir hoşnutluktur sanırım. Benim bu "En Yücelik", "Tanrılık", "En el Hak" konusu üzerinde ısrarla durmaya çalışmamın derindeki nedenlerinden biri aslında buna çok inanıyor olmaktan ziyade buna inanmaya şiddetli bir ihtiyaç hali içinde olmamdır muhtemelen. Buna olan inancım belirli bir doygunluğa ulaştıktan, yani bu konudaki çiğliğimi belirli bir oranda aştıktan sonra bu konudaki inancım ve görüşüm "Ben En Yüceyim", "Ben Tanrıyım" gibi kalıplara şu anda olduğu kadar odaklanmayacak belki de :)

beyrutkapı

#236
İşte bu noktada düzenli meditasyon ve nefes egzersizi harikalar yaratıyor. Bilinç altını temizlemek için başka bir yol var mı bilmiyorum.
 

bozadi

#237
İş yerindeyseniz (veya okulda) bunu bilirsiniz, ona göre bir bilinç/farkındalık programına göre hareket edersiniz genel olarak. Evde olduğunuzda bunun da son derece kendine özgü bir farkındalık, his ve davranış modu, modları vardır. Sonuç olarak evde olmakla okulda veya işte veya başka bir yerde olmak arasında fark vardır, hisler, kabuller, davranışlar, pek çok şey buna göre belirlenir. Çok sayıda başka örnek sıralamaya gerek yok.

"Hayatta olmanın" veya belki daha doğrusu "var olmanın" da kendine özgü bir farkındalık ve davranış modu vardır. Elbette bu konuda BH-KH farkı var ama biz kendi karışık koşullarımızı (ama BH niyetiyle) ele alalım.

Bu hususu daha derinlemesine ele almaya çalışacağım.

bozadi

#238
Son celsede evinden, yurdundan uzakta olmanın neden olduğu bazı sorunlara değinilmişti.
 
Son mesajda giriş yapmaya çalıştığım konunun da bununla bağlantılı olduğunu fark ettim.

Kendi yerinde, kendi evinde, kendi yurdunda olmayla ilgili konfor, aşinalık, özgüven ve güç konusuna dikkat çekmek istiyorum. Bu elbette tersinin (kendi bireysel/grupsal konfor bölgesinin dışında veya uzağında olma) ille de negatif bir manaya sahip olduğu anlamına gelmiyor elbette, bu ikisi bir şekilde bir denge içinde mevcut olabiliyor ve devam edebiliyor ve bir bakıma aynı şeyin iki zıt yönü veya parçasını teşkil ediyor.

Ama "gurbet elde" olmayla "yerinde, yurdunda" olma arasındaki büyük zıtlığa dair o klasik senaryoya dikkat çekmek istiyorum. Hani, "sudan çıkmış balık" durumunda olma meselesi. Son derece zayıf ve savunmasız kaldığı bir yerde veya durumda olma hali.

Bizim dünyadaki mevcut deneyim sürecimizle ilgili en büyük sorunlardan biri işte tam da bu durum sanırım. Dünyada kendimizi evimizde hissetmiyoruz çoğu zaman. Aslında, celselerde 5. yoğunluğun "ruhların yuvası" olarak tanımlandığını ve ruhların enkarne haldeyken aslında sürekli bir "yuvaya özlem" hali içinde olduğu düşünüldüğünde, dünyanın ve hatta 3. yoğunlukta enkarne olunabilecek hiçbir yerin gerçek manada "yuvamız" olmadığı, olamayacağı sonucu veya izlenimi ortaya çıkıyor.

Ama bunun yine de "göreceli" bir tanım olduğunu düşünüyorum. Yani dünyaya "yuva" muamelesi yapılamayacağını veya yapılmaması gerektiğini düşünmüyorum. Özellikle de dünyada yaşadığımız süre boyunca. Nitekim aslında 5. yoğunluk da mutlak manada yuva olarak görülmeyebilir, çünkü reenkarnasyon süreci 5. yoğunluğa kadar. 6. yoğunlukta reenkarnasyon döngüsünden çıkılıyor ve o varlıklar (melekler) artık spesifik olarak veya doğrudan 5. yoğunlukta yaşamıyor, orada merkezlenmiyor. Üstelik K'lar 7. yoğunluk için "ebedi ikametgahınız" gibi birşey söylemişlerdi. Yani ille "mutlak bir yuva"dan bahsedilecekse, tek mutlak varoluş seviyesi olan 7.  yoğunluktan bahsetmek gerekir. Ama sonra, tüm yoğunlukların zaten 7. yoğunluğun bir parçası ve kendisi olduğunu hatırladığımızda, duruma göre her yerin yuva olabileceği sonucu çıkıyor. "Bize her yer 7. yoğunluk!" : )
 
İşte, sonuç olarak, nerede olursak olalım, şu veya bu mutlaklık düzeyinde "yuvada/evde" olma bilincinin oluşmasının doğal ve gerekli bir durum olduğu sonucu çıkıyor.

Devam etmek niyetiyle...

bozadi

#239
İstisnalar tabi ki olabilir ama varoluşun veya var olmanın "anlamlı" gelmesi için hayatımızdaki belirli bazı şartların değişmesini veya hatta ölüm yoluyla 5. yoğunluğa ulaşmayı veya hatta 7. yoğunluğa ulaşmayı beklemeye gerek yok. Varlığın mutlak saflıktaki özünü ifade eden "7. yoğunluk" şimdi ve burada mevcut. Çünkü mutlak saflıkta olmasa, şu veya bu düzeyde seyrelmiş veya kirlenmiş de olsa, "varlık" (7. yoğunluk "varlık" demek sonuçta) şimdi ve buradadır.

Dolayısıyla, 5., 6. veya 7. yoğunlukta "varoluşun anlamlılığı" ile ilgili ne deneyimlenecekse, o şimdi ve burada da deneyimlenebilir. Evet, elbette aynı saflıkta olmayabilir ama malzeme temel itibariyle aynı: varlık. Ve K'ların "sızıntı"larla ilgili yaptıkları göndermelere de dikkat etmek gerekir. Yani başka yoğunluklardan ve tabi BH aleminden "sızıntılar" deneyimleyebiliyoruz. Ve hatta uykunun o en derin aşamasında 7. yoğunlukla doğrudan bir tür temas gerçekleştiğine değinilmişti yanlış hatırlamıyorsam.

İşte, dolayısıyla, "hayatın anlamını" veya anlamlı olup olmadığını bilmek, öğrenmek için başka varoluş seviyelerine ulaşmayı veya bu enkarnasyonumuzda falanca koşullara ulaşmayı beklemeye gerek yok.

Bu konunun elbette çok subjektif yönleri var, ben kimsenin hayatı anlamlı bulup bulmayacağını belirleyemem, bu özgür irade. Kaldı ki, ben kendim hayatı her zaman veya hatta çoğu zaman tatmin edici düzeyde anlamlı bulmuyorum. Ve bunu bir tür hastalık olarak kabul ediyorum, yani hasta olduğumu varsayıyorum. Dolayısıyla, "kelin ilacı olsa başına sürer". Çeşitli bakış açılarını, yani ilaç olasılıklarını deniyorum. Zaman zaman hayatın/varlığın sonsuz anlamlılığından, güzelliğinden hiçbir şüphe duymadığım durumlar, haller, zamanlar yaşıyorum ve hepimizin de zaman zaman bu tür durumlar deneyimlediğimizi biliyorum. Ama hiç bitmeyecekmiş gibi görünen o halin veya hallerin ne kadar kolay kaybedilebildiğini, unutulabildiğini de biliyorum. Yani ilaç hepimizde var, sonuçta hepimiz varlığız ve özellikle BH eğilimlerimiz yoluyla, varlığın sonsuz potansiyeli ve güzelliğiyle doğrudan bağımızı, onun bir parçası ve kendisi olduğumuzu da şu veya bu düzeyde seziyor, tadıyor, anlıyoruz.

Ama tam tersi durumları da çok yaşıyoruz, özellikle de içinde yaşadığımız şiddetli içsel (ego) ve dışsal (faşizm) KH koşullarını düşününce, onlara tanıklık edince, maruz kalınca vs.

Artık varoluşun anlamlılığını, sonsuz potansiyelini, güzelliğini, bizim, hepimizin onunla aslında "bir" olduğumuz sezgisini ve farkındalığını kaybetmeyecek şekilde bir disiplin geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Aslında sadece kendi adıma emin konuşabilirim, ki o bile şüpheli birşey sonuçta ama deneyimimi, algımı paylaşıyorum işte, hem kendi şahsi iyiliğim için, hem de olası pozitif etkileşimler, dayanışmalar için.

"Şimdi ve burada" varoluşun anlamlılığının bilinmesi, onaylanması, ondan güç/şifa bulunmasına yönelik yolları, yöntemleri somutlaştırma çabamı sürdürmeye çalışacağım.