Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

"İlahi Nizam ve Kainat" hakkında düzeltmeler

Başlatan bütün, 14 Ağustos 2018, 23:34:12

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bütün

Kitap hakkında yanlış bilinenler, anlaşılamayanlar var. Bu konu altında sorabilirsiniz, anladığım kadarını anlatmaya çalışırım.
-Asli prensip "Allah" değildir!
"Neden ruhlar sonunda asli prensibe yani mutlak kemale, yani Allah'a erişemiyor?" diye soruluyor. Erişemiyorlar çünkü asli prensip ne mutlak kemaldir ne de Allah'tır.
"Ruh neden var?", "Evrenler neden var?", "Tekamül neden var?" sorularının cevabını merak ediyor musunuz? Ediyorsanız söyleyeyim:
Asli Prensip!
Asli prensip her şeyin nedenidir. Mantık ilkelerinden biri de "nedensellik"tir. Asli prensip her şeyin nedenidir ve ilk nedendir; nedensiz nedendir. Siz hiç "Tekamül ede ede 'nedensiz neden' olabilir miyim?" diye düşünüyor musunuz? Hayır, çünkü asli prensip, olunabilecek bir şey değil.
-
"İşte bir varlık, bir beden bu suretle anlar ki kendisi bir ruh olmayıp ruhun kainattaki inikasıdır ve bütün hal ve durumlarıyla, bir ruhun ihtiyacına cevaplar veren ve o ihtiyacı aksettiren, ruhu temsil eden bir varlıktır. Binaenaleyh varlık deyince bu bakımdan kastedilen mana ruhtur."
Bu alıntı kafaları karıştırmış. Oysaki çok basit. Varlık, insan bedeninin içindekidir; "ruh" diye bilinen şey esasında "varlık"tır. Ruh ise, varlığa tekamül ihtiyacına göre sinyal, komut, emir gönderendir. Ruhun istediğini varlık da ister. Bu sebeple ikisi de aynı şeymiş gibi algılanır.
-
"Tekamülün ebedi olması" kafalara takılmış. Yaşam sonlu mudur sonsuz mudur? "Son" diye bir şey yoktur; haliyle "sonluluk" ve "sonsuzluk" da yoktur. "Tekamül sonsuzdur" diyemeyiz çünkü "son" da yoktur "sonsuz" da. Dünyamızdaki zaman algısıyla madde üstü olguları düşünürsek bu gibi çıkmazlara gireriz tabii ki. Dünya diliyle söylersek: "yaşam da, tekamül de sonsuzdur." Ancak gerçekçi olursak: "ne sonu ne sonsuzu?"
--
"İlahi Nizam ve Kainat" kitabı, "Kasyopya Celseleri" ve "Ra Bilgileri"ne uyumu açısından ele alınmış daha çok. Gözüme çarpan iki kritik meseleyi açıkladım. Kafanıza takılanları sorabilirsiniz.
 

bütün

#1
Eklemeyi unuttuğum bir mesele var:
"Ruh farklı, varlık farklı vesaire... Bunlar 'birlik' felsefesine ters düşüyor."
"Birlik felsefesi"nden anladığınız nedir? "Her şeyin özü birdir." mantığına çıkan bir felsefe mi? Dünya algımızla ruhların, varlıklarımızın, bedenlerimizin özünü ne derece algılayabiliriz?
Ben diyorum ki: "Şunun özü budur." tarzında yaklaşımlar yanlıştır. Bir şey neyse odur. Her şey olduğu gibidir.
Evet, "her şey birdir" ama bunu söylemek başka, görebilmek başka. Biz her şeyin bir olduğunu göremeyiz; belki yeterince idrak da edemeyebiliriz ancak sezeriz.
Ruhlar, varlıklar, bedenler, maddenin tezahürleri ve amorf madde... hepsi bir sistemin parçasıdır. Bir zar düşünün: bir yüzü ile başka bir yüzü bir midir yoksa bir bütünün farklı parçaları mıdır? Doğru olan ikincisidir.
Her şey, bir bütünün parçasıdır. Ruh da varlık da bir sistem içindedir. Buradan varacağımız sonuç şudur: "Her şey bir'in farklı görünüşleridir; bu sebeple anlatılanlar birliğe ters düşmez."
 

bozadi

#2
Sevgili bütün, açıklamaların için teşekkürler. İlginç tartışmaların konusu olabilecek görüşler paylaşmışsın bana göre.

Bu konu/lar bir yandan çok basit görünüyor ama bazı bakımlardan da oldukça karmaşık.

Benim sana ilk sorum veya ilk ricam, "Allah"ın ne olduğu veya olmadığıyla ilgili fikirlerini açık ve net bir şekilde ifade etmendir. Ona göre, Allah kavramının "asli prensip" ile ilişkisine dair bazı sorularım ve yorumlarım olacak muhtemelen. Teşekkürler.

bütün

#3
Asli prensip, Allah kavramiyla iliskilidir ama bu ozel bir iliski degildir; asli prensip her seyle iliskilidir.
Baskalarinin "Allah" deyince ne anladigini bilemiyorum. Ancak, illaki "İlahi Nizam ve Kainat'ta 'Allah' neye tekabul eder?" sorusuna bir cevap bulmamiz gerekiyorsa... bence "Unite", yaygin Allah tanimina en uyan seydir. Unite ise soyle bir sey: asli prensip'ten kaynakli gereklilikler (icaplar) var. Diger yanda da bu icaplara basta farkinda olmadan, tekamul ettikce (ve tekamul edebilmek icin) kendi istekleriyle uyan varliklar. Bu varliklar icaplara uydukca, icaplarin niteliklerine gore gruplar olur, organizasyonlar olurlar ve en nihayetinde Unite'de insan bedeni gibi olurlar.
 

bütün

 

gerçek tosun paşa

#5
Paylaştıkların için sağol bütün. Konuyu ele alış şeklin basit ve aydınlatıcı olmuş. Bazı şeylerin sade ve öz olarak aktarılması en iyisi. Ben şahsen yaklaşımına katılıyorum. İNVK kitabında ters diye nitelendirdiğimiz yaklaşımların kelimesel farklılıklardan kaynaklanan algı yanlışları olduğunu düşünüyorum. (Büyük ölçüde)

bozadi

#6
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bütün

Asli prensip, Allah kavramiyla iliskilidir ama bu ozel bir iliski degildir; asli prensip her seyle iliskilidir.
Baskalarinin "Allah" deyince ne anladigini bilemiyorum. Ancak, illaki "İlahi Nizam ve Kainat'ta 'Allah' neye tekabul eder?" sorusuna bir cevap bulmamiz gerekiyorsa... bence "Unite", yaygin Allah tanimina en uyan seydir. Unite ise soyle bir sey: asli prensip'ten kaynakli gereklilikler (icaplar) var. Diger yanda da bu icaplara basta farkinda olmadan, tekamul ettikce (ve tekamul edebilmek icin) kendi istekleriyle uyan varliklar. Bu varliklar icaplara uydukca, icaplarin niteliklerine gore gruplar olur, organizasyonlar olurlar ve en nihayetinde Unite'de insan bedeni gibi olurlar.

Açıklama için teşekkürler bütün.

İNVK kitabında "Allah" kavramı tek bir yerde geçiyor sanırım:

Alıntı YapEklenti:

Ruhların ebedi tekamülünü zaruri kılan amil de ruhların asli prensibe hiçbir vakit erişemeyecekleri hakikatinin bir zaruretidir. Ruhların asli prensibe erişememelerini zaruri kılan amil ise her şeyin üstünde ve bütünlerin bütünü olan her şeyle en ufak bir münasebeti dahi bahis mevzuu olmayan, akıllara, hayallere, hislere girmeyen, hiçbir isimle ifadesi mümkün olmayan, yalnız -burada büyük bir zaruret içinde- ancak bir defaya mahsus olmak üzere, hiçbir delaletini düşünmeden, bir dünya kelimesi ile yadedeceğimiz "Allah"ın; erişilmezliklerin erişilmezliği zaruretidir. Bu hakikati tereddüt etmeden ve münakaşa mevzuu yapmadan böylece olduğu gibi kabul etmek de zaruretlerin en büyüğü ve selamet yolunun tek istikametidir.

Benim bu açıklamadan anladığım kadarıyla "Allah" ile "Asli Prensip" aynı şey. İNVK'da "Ünite" kavramıyla ilgili açıklamalara baktığımda, bunun Asli Prensip'ten "aşağıda" bir yerlerde olduğu izlenimini ediniyorum. Bana öyle geliyor ki, Ünite, Ra-Kasyopya kozmolojisinin "6. yoğunluk"una karşılık geliyor. Asli Prensip / Allah ise "7. yoğunluk". Ve muhtemelen Vazife Planı: 5. yoğunluk, Yarı-Süptil Alem: 4. yoğunluk.

Ruhların Asli Prensibe veya Allah'a asla erişemeyecek olmaları meselesi üzerinde düşününce, bunu Ra-Kasyopya kozmolojisinde yapılan açıklamalara göre şu şekilde anlamlandırabiliyor, bir ölçüde benimseyebiliyorum: Yedinci yoğunluğun da kendi içinde yedi aşamadan oluştuğunu varsayarsak, belki ilk aşamalarında değil ama özellikle son veya "big bang" aşaması olduğunu sandığım aşamasında artık "bireysellik" diye birşey söz konusu olamıyor, çünkü o aşamada ilgili bireysel varlık tüm varoluşa dağılıyor. Bu anlamda, 7. yoğunlukta bireysel/şahsi bir deneyimden söz etmek pek anlamlı olmuyor, o aşamaya gelmiş olan bireysel varlık artık tüm varoluşa dağılma, tüm varoluşla tamamen bir olma arzusunda ve fiilinde. İşte, "erişilmezlik" deyince, orada bizim kendi aşamamızda anladığımız şekliyle "ego" (şahsi benlik, ayrılık, negativite) namına hiçbir şey yok, işte bu manada, Asli Prensibin / Allah'ın "erişilmezliğinden" bahsetmek bir bakıma anlam ifade edebiliyor. 7. yoğunluk diğer (ilüzyon içeren) varoluş seviyelerinin aksine bireysel bir deneyim ortamı değil. Mutlak teklik/tekleşme aşaması. Dolayısıyla orada artık Ahmet'in, Ayşe'nin (herhangi bir bireyin) deneyiminden bahsetmek anlamlı değil.

Yalnız ben şahsen İNVK'nın değil, Ra-Kasyopya kozmolojisinin tanım şeklini benimseme eğilimindeyim. Ve benim anladığım şekliyle bu açıdan bakıldığında: Var olan herşey Asli Prensip'in, Allah'ın bir parçası ve kendisidir. Dolayısıyla, Asli Prensipin veya Allah'ın erişilmezliğinden bahsetmek, "bu bakış açısından", kötü bir şaka gibi kalmaktadır çünkü Varlığın kendi kendine erişememesinden veya varlığın kendi kendini sansürlemesinden, kendi kendine yasaklar, erişilmezlikler empoze etmesinden bahsetmekle aynı şey olur bu. Mutlak varlıktan, vahdetten, birlikten bahsedeceksek, dediğim gibi ben Ra-Kasyopya kozmolojisinin "mutlak birlik" açıklamasını benimsiyorum. Varlığın bir parçasının diğer bütün parçalara üstünlüğünden, erişilmezliğinden bahsetmek, ruhsal anlamda bir tür bölücülük, ikilikçilik, ayrılıkçılık ve seçkincilik eğilimini yansıtıyor.

Monoteizmi neden benimsemiyorsam, İNVK'daki "Asli Prensip'in / Allah'ın erişilmezliği" kavramını da o nedenle benimsemiyorum. Yukarıda belirttiğim şekilde "bazı dolaylamalar yoluyla anlamlandırma" veya empati yapmak mümkün ama bunun aynı zamanda yeterince etik bir yaklaşım olmadığı sonucuna varıyorum. Bu anlamda bana göre İNVK, "spiritüalist bir monoteizm" resmi çizmektedir ve Ra-Kasyopya rehberliğini benimsediğim için monoteizmin "spiritualist" versiyonu dahil hiçbir versiyonunu benimseyemiyorum.

bütün

#7
"Benim bu açıklamadan anladığım kadarıyla "Allah" ile "Asli Prensip" aynı şey."
Değil. Bunu söylemek haddime değil ama ben olsam kitapta bir kez bile Allah kelimesini kullanmazdım. Eğer Önder (yani Büyük Vazife Planı), Allah ile Asli Prensip'in aynı şey olduğunu söyleseydi, Asli Prensip kelimesi hiç kullanılmazdı; sadece bir kez değil, sıkça Allah kelimesi geçerdi.
Asli Prensip ile Allah arasında bir ortak nokta vardır; Allah'tan kastım da genel tanımıyla, Allah'a da erişilmez Asli Prensip'e de.
"Allah'a erişilmez" derken, genel görüşü kast ediyorum. Asli Prensip herhangi bir canlı, varlık, bilinç değildir.
Hatta şöyle diyeyim: Asli Prensip, Kaadir-i Mutlak'tır. Nedensiz neden'dir. Erişilebilecek, birleşilebilecek bir şey değildir.
Evrenimizde birleşeceğimiz şey Ünite'dir.
 

gerçek tosun paşa

#8
Benim üniteden anladığım tamamen 6. yoğunluk kolektif algılarıdır. Özellikle RA bunun tanımına daha detaylı ele almıştı. Ruhların asli prensibe ulaşamamaları 7. yoğunluğun bambaşka tek ve gerçek birlik olmasıyla aynı meseledir. Ben başka açıyla konuyu ele alamam çünkü tersi görüşe katılmıyorum. Bozadinin dediği gibi ifadenin kesinliği ve sertliği monoteizmi andırıyor.

bozadi

#9
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bütün

"Benim bu açıklamadan anladığım kadarıyla "Allah" ile "Asli Prensip" aynı şey."
Değil. Bunu söylemek haddime değil ama ben olsam kitapta bir kez bile Allah kelimesini kullanmazdım. Eğer Önder (yani Büyük Vazife Planı), Allah ile Asli Prensip'in aynı şey olduğunu söyleseydi, Asli Prensip kelimesi hiç kullanılmazdı; sadece bir kez değil, sıkça Allah kelimesi geçerdi.
Görünüşe göre "Önder" de zaten Asli Prensip için "Allah" adını kullanmaktan duyduğu rahatsızlığı gayet vurgulu bir şekilde belirtmiş. Yani ideal bir isimlendirme veya kavramsallaştırma olmadığını vurgulamakla birlikte ve bir kereye mahsus olmak üzere, Allah'tan kastedilen esas şeyin "Asli Prensip" olduğunu söylemiş.

Neden "Allah" teriminin kullanımından sakınıldığı ve onun neden "Asli Prensip" diye dolaylı bir teknik tabirle ifade edilmeye çalışıldığı da az çok belli oluyor bana göre. Ruhselman'ın çeşitli kaynaklarda Allah kavramıyla ilgili yaptığı açıklamalara bakıldığında, ona boşverin erişmeyi, onu tanımlamanın, sezmenin, anlamanın, hayal etmenin bile imkansızlığını vurgulamış sürekli. "Vahdet-i Vücut" (herşeyin mutlak birliği) kavramının yanlış olduğu savunulmuş. Hatta Ruhselman, Allah terimini günlük hayatta sıkça ve gelişigüzel bir şekilde kullanmanın sakıncalı olduğunu söylemiş.

Ruhselman'ın "Allah" adlı kitabından yapıldığı söylenen bir özet:

Alıntı YapEklenti:

Bedri Ruhselman - Allah

Bedri Ruhselman (1898 - 1960) Türkiye'de modern spiritualizmin kurucusudur.

Bu yazıdaki bilgiler Bedri Ruhselman tarafından yazılan Allah (Gayret Kitabevi – 1955) adlı kitaptan derlenmiştir. Kolay okunabilmesi amacı ile, orjinalinden farklı olarak, soru-cevap türü kurgusal bir yazım şekli denenmiştir.

Bu çalışmayı bir dostumun ricası üzerine yapmıştım. Kendisi "Allah" adının yerli yersiz kullanılmasından rahatsızlık duyuyordu ve bu gibi kişilere dağıtmak üzere benden bu çalışmayı yapmamı istemişti.

"Tanrı insanı kendi suretinde yarattı" sözü Tanrı'nın insan şeklinde olduğunu ya da insanın bir anlamda Tanrının parçası ve hatta kendisi olduğunu mu ifade etmektedir?

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı" sözü ile Tanrı'nın insan şeklinde olduğu veya insanın Tanrı'nın bir parçası olduğu türünden yaklaşımlar kesinlikle hatalıdır, kesinlikle yanlıştır.

Öyle ise bu söz ile anlatılmak istenen şey nedir?

Allah insanı yaratmıştır. Fakat insanın serbest iradesini kullanarak kendini yükseltmesi ve insanüstü bir varlık haline sokması kudretini de gene insanın eline vermiştir. Dünyamızdaki başka hiç bir varlığa bu salahiyet verilmemiştir. İnsanüstü bir varlık haline geçebilmesi için insanın ruhunu yüceltmesi, tekamül etmesi gerekmektedir. Böylece "tekamül edeceksin" kaderi ile yeryüzüne gelen insanoğluna, yüksek mertebelere ulaşabilme kudretinin verilmesinin mecazi bir ifadesi olarak "Tanrı insanı kendi suretinde yarattı" denmiştir. Bunun başka bir anlamı yoktur. Zira insan ne kadar yüksek ve üstün seviyelere ulaşırsa ulaşsın Allah'a ne benzeyebilir, ne Ona yaklaşabilir ne de haşa Allah olabilir.

O halde Allah'ı nasıl tanımlayabiriz? Allah neye benzer? Kuranda Allah için "Semi, Basir veya Alim" gibi tasvirler buluyoruz. Bu ifadelerden yola çıkarak Allah'ı tanımlayabilir miyiz?

Allah'ı bazı sıfatlarla tanımlamaya çalışmak çok yanlış bir yoldur. Kuranda okuduğunuz bu ifadeler birer isimdir, sifat değildir, Allah'ın kutsal mertebelerini göstermek amacıyla verilmiş isimlerdir. Fakat asla sıfat verilmemiştir. Kimsenin Allah'a sıfat vermeye yetkisi yoktur. Zira dünyevi şartlar içinde Ona herhangi bir sıfat atanamaz.

Allah hiçbir şekilde tanımlanamadığına göre, O'nu nasıl anlayacağız, O'na nası yakınlaşacağız?

Allah fikri, O'nu hayal etmek derecesi, tekamül ilerledikçe daha az arızalı olarak meydana gelecektir. Şöyle söyleyebiliriz: O'nu anarken kendinizi büyük bir boşlukta hissetmeye çalışınız. Bu esnada zihninizde bazı hayaller ve şekiller oluşmaya başlarsa düşünmeyi kesmek lazımdır. Çünkü o anda zihin yanlış istikamete sapmıştır. İlerledikçe bu boşlukta bir nur göreceksiniz. O nur sizin içinizi kaplayacak. İşte o zaman Allah'ı andığınızı öğreneceksiniz. Bu esnada etrafla çok meşgul olmamak ve zihnin bazı hayallere dalmasına izin vermemek gerekmektedir

"Allah insana şah damarından daha yakındır" ayeti bu anlatılanlara ters düşmüyor mu?

İnsan yanlız maddeden ibaret bir varık değildir. Bu maddi oluşumun tamamen ötesinde ruh dediğimiz manevi varlık, insanı yaşatan, sevk ve idare eden kudrettir ve o da Allah tarafından yaratılmıştır. Bu yüzden ruhta kendisini yaratan kudrete karşı üstü örtülü bir duygu, bir bilgi saklıdır. İşte insanoğlu ruh varlığını şuuruyla yöneterek kendinde saklı olan bu bilgi ve duyguya ulaşması kaderiyle yaratılmıştır. Bu ancak, insanın ruhunun derinliklerine dönerek onun yetenek ve kudretini geliştirmesi yoluyla mümkün olabilir. Allah'ı sanki bir yaratık yada cevhermiş gibi maddi dünyada aramak ve bulmak söz konusu olamaz. Oysa ki dışarıdan gelen tecrübelerle ruh varlığını zenginleştiren ve kendi öz varlığına dönen bir insan orada Tanrının kudretini ve nurunu duyumsar. İşte "Allah insana şah damarından daha yakındır" ayeti ile anlatılmak istenen budur.

Tekamül nedir ruh varlığının gelişmesi midir?

Allah'ı dışımızda değil, içimizde arayacağız sözünden yola çıkarak - Onun öz varlığımızda bulunduğu anlamına gelmemekle beraber - öz varlığımızı, ruhumuzu yaratanın da Allah olması itibarıyla Onun kudretinin yansımalarına, izlerine, nuruna içimize dönerek yaklaşabileceğimizi söylemiştik.

İnsanoğlu muhtelif hayatlarda muhtelif faaliyetlerle öz varlığını zenginleştirmekte ve öz varlığı zenginleştikçe gerekli olan ruh kudretlerini faaliyete geçirmekte ve Allahı biraz daha ileri derecede hissetmekte, Onun sınırsız mutlak hakimiyetinin izlerini biraz daha anlamakta ve bu aydınlanmanın, bu nurun sonsuzluğunu kavramaktadır. Sonsuz bir döngü içinde bu nurdan ve aydınlanmadan insanın hissesine düşen ve insana bahşedilen kısmına da tekamül diyoruz.

Doğayı incelememiz, doğayı araştırmamız Allah'a yaklaşmada yardımcı olabilir mi?

Doğayı incelemekle insan orada Allah'ın yüksek kanunlarının bir kısmının izlerini görür. Bu görüş insanın öz varlığının gelişmesine tekamül etmesine yardımcı olur. Böylece Allah'ı duymak ve onu biraz daha hissetmek imkanı kazanır. Bazen öyle yüksek bilgiler, duygular kazanır ki bunları hiç bir kitapta bulmak mümkün değildir. Fakat tekrar edelim, doğayı inceleme faaliyeti Allah'ın varlığını ispat etmek, Allah'ı tabiatın içindeki eşyada aramaya çalışmak veya Allah'ı o eşyanın şekline göre betimlemeye çalışmak gibi tamamen yanlış bir amaç için yapılırsa fayda yerine zarar getirir.

Allaha yaklaşmış olan kamil insanlar bize Allah'ın kudreti hakkında bilgi verebilir mi?

Allah'ı değil, Allah'ın kudretini değil, Allah'ın kudretinin sonuçlarını bile hiç bir varlık idrak edemez, en küçük şekilde dahi kavrayamaz. O büyük varlığın lütfuna erişenler bile bunu kavrayamaz. İçlerine doğan ilahi bir duygu ile öyle bir cevherin varlığını hissedebilirler ama yine de anlatamazlar, tarif edemezler. Güzel bir manzara gördüğünüzü ve daha sonra bu manzarayı yakınlarınıza anlatmaya çalıştığınızı hayal edin. Bir takım gösterişli cümleler arasında fikirleriniz bocalar, gezinir. Güya başkasına da aynı duyguları yaşatmaya çalışırsınız ama imkansız. Bu da öyle olur.

Daha iyi anlamamıza yardımcı olması için Allah'ı bilinen bazı kavramlarla karşılaştırabilir misiniz?

Allah hiçbir sıfata sahip değildir. Netice olarak, Onda beyazlık, siyahlık yaşlılık gençlik kemal veya kemalsizlik gib hiç bir sıfat sözkosusu olamaz.

Allah hakkında hiç bir şeyle eşlik, benzerlik veya zıddiyet kabul edilmez.

Allah eksiklik veya tamamiyet kavramlarından münezzehtir. Zira noksanlık veya tamammiyeti dahi O yaratmıştır.

Allah hakkında yeryüzünde kıyaslanabilecek hiçbir varlık veya kavram sözkonusu bile olamaz. Zaten bu yüzden Onun varlığını hiç bir varlık idrak edememiştir, edemez, edemeyecektir.

Allah hakkında değişmek, başka türlü olmak, yükselmek, alçalmak veya tekamül etmek gibi kavramların hiç birisi düşünülemez, söz konusu olamaz.

Peki ama Allah hakkındaki bu düşüncelerden sonra O'nun varlığına dair söylenebilecek hiç bir söz, düşünülebilecek hiç bir kavram ve konu kalmıyor. Böyle bir şey olabilir mi?

Elbette olur ve elbette öyle olacaktır. Onun içindir ki Allah'ın varlığı hakkında insan ruhunda yükselebilecek en güzel söz, O'na karşı duyulan sonsuz bir sevgi ile dolu hayranlık duygusu içine dalarak susmaktır deriz.

Günlük işlerimizde sık sık Allah'ın adını anmak, Allah ismini öne sürerek yemin etmek bizi ruhen zenginleştirebilir mi?

Tüm varlıklar Allah'ın adını korkarak anmalıdır. Her gündelik cümlenin ucuna yerli yersiz Allah'ın adını koymak çok kötüdür. Çıkış noktası önemlidir, iyi niyet ve iyilik adına yapılmış bazı masum hatalar,bir fenalık bir azap başlangıcı olmakla beraber, mazur görülebilir.

İyi niyetli bu tür hareketler dahi bir fenalık ve azap başlangıcı olarak tasvir edildiğine göre maddi bir işte, bir hainlik, kötülük maksadı ile yapılacak bir yeminden doğacak azaplar hayal bile edilemez.

Allah'ın ilahi kudretini anma ve idrak etme yolunu tutmuş bir insan hiç bir bahane ve sebeple, hiç bir şey hakkında Allah ismini öne sürerek yemin etmemelidir. Sen kimsin ki yanlız şükranla borçlu bulunduğun ve yanlız niyaz ve istirhamlarınla lütfuna mazhar olma liyakati kazanmaya çalıştığın Tanrı'yı, şekli ve sonuçları ne olduğu belli olmayan günlük daleveraların için, işlerini keyif ve hevesine göre yürütmek gibi basit ve seviyesiz amaçlar için bir emniyet sübabı olarak kullanma cürretini, talihsizliğini göze alabiliyorsun! Allah seni böyle bira hataya düşmekten korusun.

İlk çağ insanları veya günümüzde çok ilkel ortamlarda yaşıyan bazı kabileler Allah'ı güneş, dağ, nehir gibi bazı maddesel kavramlarla eş koşmuşlar, koşmaktalar. Onların bu yaklaşımları yanlış, boşuna ve son derece geri olsa gerek.

Her insan kendisinin ve toplumun ulaşmış olduğu tekamül seviyesine göre Allah yolunu farklı şekillerde, farklı kudretlerde tutar. Taş devrinde yaşayan basit düşünceli ve basit duyguları olan bir varlığın Allah tasviri, günümüzün ileri durumunda bulunan bir insana göre elbette geridedir.

Allah duygusuna sahip olmak ilkel insanların da bir ihtiyacıdır. Bu insanlar Allah'ın kudretini ararken, çevresi ve kendisi için yararlı, korkunç veye esrarengiz olarak gördükleri bazı hadiseleri göz önüne almış ve neticesinde nehir, ateş, güneş, firavun, öküz gibi bazı kavramları birer kudret, birer tapınılacak mevzuu haline getirmiştir. Bu gibi olaylar, basit yaşayan, ruh seviyesi henüz fazla gelişmemiş varlık ve toplumlar için bir hata olmaktan ziyade bir zorunluluktur. Ve Allah bu durumdaki varlıkarın kendisine yönelmesi için bu çeşit bir kapı açmıştır.

İlkel ve basit toplumlarda Allah'a iman ihtiyacının bu iptidai yaklaşımı samimi ve iyi niyetle yapıldığı müddetçe, böyle bir iman da makbuldür.

Gününmüzde de bu tür eski inanışları devam ettiren insanlar görüyoruz. Bu davranışları da mazur görebilir miyiz?

Binlerce sene önce dünyaya gelmiş, büyük fedakarlıklar yapmış bir insan, kavrayışı az olduğu için bazı yanlış yollara sapmış ise bu mazur görülebilir. O insan tekamülünü yapmıştır. Günümüz insanı elindeki olağanüstü imkanlara rağmen hala yanlış bir istikamet takip ediyorsa, gelişmişlik seviyesi ilkel insanın ulaştığı seviyeden daha düşük olduğu söylenebilir. İlahi adalet bunu gerektirir.

Günümüz insanlarının çoğu kendisine verilen imkanlar dahilinde, asırlardan beri her devirde insanlığa verilmiş olan bilgilere kolayca ulaşarak istedikleri anda nurlanabilecekleri yerde statik bir ruh haliyle uyuşukluk içinde kalmayı tercih etmekte ve vicdanın gösterdiği ilahi yoldan ayrılmaktadır. Bir kısmı "ne olur ne olmazcı" bir zihniyetle ruhunun derinliğindeki nurları görmeme, incelememe yolunu tercih eder. Ruh gücünü bu yolda harekete geçirme konusunda en küçük bir gayret ve cehit göstermez. Babasından, dedesinden kendisine intikal etmiş, çok eski inanışlara –güneşe ateşe tapmak gibi- körükörüne uyar. Allah yolunda yükselerek Onun kudretine yaklaşmak gibi çareleri bir an bile aklına getirmez.

İşte böyle hala ilkel insanların devrinden kalma bir ruh hayatına otomatik olarak uymaya razı olan günümüz insanlarının putperestliği hiç bir zaman makbul değildir, mazur görülemez.

Tarih boyunca bazı din büyükleri kendilerinin bizzat Allah olduğunu veya Allah'tan bir parça olduğuna inanmışlar. Bu insanlar çok büyük bir hataya mı düşmüştü?

Bir önceki bölümde ilkel insanların Allah'ın kudretini idrak etme yolunda kendi sınırlı imkanları ile bazı maddesel kavramları Tanrı olarak kabul etmelerini belirli şartlar altında mazur görebileceğimizi söylemiştik.

Daha ileri dönemlerde bazı insanlar Allah nurundan nasiplenme yolunda maddi kavramların çok ötesinde bir Allah anlayışına ulaşmışlardır. İşte bu yolda kendi öz varlıklarından fışkırdığını hissettikleri ruhani kudretlerin tesiri altında kalmış, bu kudretlerin cazibesine kapılmışlardır. Ve bunun neticesi olarak da kendi öz varlıklarını evrenin en büyük kudreti sanmışlar ve kendilerine Allah demişler veya Allah'a olan münasebetlerinden bahsetmişlerdir.

Öncelikle şöyle düşünülmelidir: İçinde büyük yanılgılar olmasına rağmen bu varlıkların gelişmişlik derecesi maddeye tapan ilkel varlıklara göre daha ileridir, daha makbuldür ve yine kendi içinde mazur görülebilir. Çünkü bu insanların gayesi Allah'tı ve onlar bu gayelerinde gayet samimiydiler.

Fakat tekrar hatırlatalım: İnsan ruhu aynı tekamül seviyesinde durmamak kaderindedir. Kazanılan bir nokta önceki bir noktaya göre bir ilerlemedir, bir yükseliştir. Ancak daha ileri daha yüksek bir seviye için bir vasıta olarak kabul edilmek şartı ile.

Ayrıca şunuda söyleyelim: Bu tür ifadeleri sarf eden bazı insanların ima ettikleri mana daha farklı idi. Önceden söylemiştik, her zerreyi her maddeyi yaratan Allah olduğu için Onun ilahi kudreti ruhun içinde meknuzdur. Bu kudreti ruhtan ayırmak mümkün değildir. Ruh ancak bu kudretin mevcudiyeti ile var olabilir. Burada ilahi kudretten kastedilen mana Allah'ın kendisi değil Onun tarafından yaratılan yüksek kudretlerdir. İşte kendisinin Tanrı olduğunu veya Tanrı'ya ulaştığını söyleyen bazı eski din ulularının ifade etmek istediği mana bu olmuştur.

O halde Allah'ı anma ve O'nun lutfuna, nuruna mahsar olabilme yolunda nasıl bir anlayış tavsiye edersiniz?

Öncelikle susalım ve Allah hakkında bütün düşünceleri tasavvurları, tahayyülleri bırakalım. Ve yanlız Onun ebedi ve ezeli kanunları ile vicdanımızdan akseden sezgileri gücümüz yettiği kadar yerine getirmeyi bir zevk, bir ihtiyaç bir zaruret halinde hissedelim. Ruhumuzun güçlerini ilahi titreşimlere uyumlu hale getirerek cömertlik, sevgi, merhamet ve iyilik younda hareketlere sevk edelim. Kendimize yapılmasını istemediğimiz hiç bir kötülüğü bir başkasına reva görmeyelim ve kendimize yapılmasını özlediğimiz her iyiliği –büyük fedakarlıklar pahasına dahi olsa- başkasına yapmakta bir an bile tereddüt göstermeyelim. İşte böyle yapa yapa vicdan berraklaşır, ruh temizlenir, ve insan kalbi başka hiç bir yolla idrak ve hayal edilmesi mümkün olmayan ilahi titreşimleri en yüksek manaları ile duyarak çarpmaya başlar. İşte böyle duygularla insan Allaha yaklaşmaya ve Onu her yerde ve bizzat kendi öz varlığında hissetmeye layık bir duruma girebilmek saadetine ulaşır. En büyük ibadet budur. Ve Allah'ı içinde duyabilmenin tek yolu da budur. Bunun dışında yapılabilecek her hareket, her merasim insanı bu yola sevk edici ilkel bir araçtır, ancak asla amaç değildir!


Bu açıklamalara bakıldığında, Allah teriminden kastedilen şeyle İNVK'da Asli Prensip teriminden kastedilen şeyin aynı olduğu görülüyor bana göre.

Ruhselman ve yoldaşları Vahdet-i Vücut fikrine çok soğuklar anladığım kadarıyla ama neyse ki yukarıdaki özete göre Ruhselman Vahdet-i Vücutçuların da bu yanlış algılarına/bilgilerine rağmen samimi ve mazur görülebilir olduklarına değinmiş, onların da topluma gayet faydalı işler yapabileceklerine, hatta yaptıklarına değinmiş. Ruhselman'ın bu anlayışlı/hoşgörülü yaklaşımına çok saygı duydum doğrusu. Ben Vahdet-i Vücutçuyum, mutlak birliğe inanıyorum, veya inanma eğilimindeyim. Varlığın özünde, varlığın geri kalanından yalıtık ve erişilmez bir kaynak olduğuna inanmıyorum.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bütün

Asli Prensip ile Allah arasında bir ortak nokta vardır; Allah'tan kastım da genel tanımıyla, Allah'a da erişilmez Asli Prensip'e de. "Allah'a erişilmez" derken, genel görüşü kast ediyorum. Asli Prensip herhangi bir canlı, varlık, bilinç değildir. Hatta şöyle diyeyim: Asli Prensip, Kaadir-i Mutlak'tır. Nedensiz neden'dir. Erişilebilecek, birleşilebilecek bir şey değildir. Evrenimizde birleşeceğimiz şey Ünite'dir.


Allah ve Asli Prensibin farklı şeyler olduğunu ve Asli Prensibin "Kadir-i Mutlak" olduğunu söylüyorsun. Allah Kadir-i Mutlak değil mi? İlk sorumda, "Allah" kavramından ne anladığını açık ve net bir şekilde ifade etmeni rica etmiştim ama şu ana kadar Allah'la ilgili söylediğin herşey bana son derece belirsiz, kaçamak ve ikircikli geliyor doğrusu.

bütün

#10
Bedri Ruhselman'ın söyledikleri kendisini bağlar. Bu nedenle İNVK harici bir metinle İNVK'yi yorumlayamayız.
Ali ile Veli'nin bir yönü eştir. Bu yüzden bu konuda ha Ali, ha Veli'dir; geri kalan konularda apayrı şeylerdir.
Kaadir-i mutlak'tan kastım şu alıntıdaki "kaynak"tır:
"Kaynak: Kuran'da kaynak açık olarak belirtilmemiştir. Çağrıştıracak detaylar vardır. Benim kaynak adını vermemdeki sebep Kuran'daki "O'ndan geldik, O'na döneceğiz" mantığıdır. Çünkü Büyük Patlamayla O'ndan geldik ve tekâmül ederek O'na dönüyoruz. Yani evvelimizi ve ahirimizi oluşturan şeyin, "Kaynak" olarak anılması bana uygun gözüktü. Kuran da "Arşın sahibi" veya "O" olarak tanımlanmaktadır. Benim için en önemli ayet İSRA 42 ayetidir. Ayette açıkça Allah'ın arşın sahibine yol aradığı yazmaktadır. Yani Allah ile Arşın sahibi ayrı ayrıdır. Ayrıca dikkatli bir okuyucumun uyarısıyla Âl-i İmrân 18 ayetinin de Kaynağa işaret ettiğini anladım.



Âl-i İmrân 18 Allah şehadet eyledi şu gerçeğe ki, başka tanrı yok, ancak O vardır. Bütün melekler ve ilim uluları da dosdoğru olarak buna şahittir ki, başka tanrı yok, ancak O aziz, O hakîm vardır.
Ayette de görüldüğü gibi Allah bile yaratıcının "O" olduğuna şehadet etmektedir. Elbette meleklerin de gerçeği bilmesi doğaldır ama ayetten bazı insanların da gerçeğe vakıf olduğunu anlayabiliyoruz. Fakat durumu karıştırmamak için bir detaya dikkat etmek gerekir. Kaynak bizim yaratıcımız olmasına rağmen evrenin içine karışmıyor. Çünkü yaptığı program gereği her şey olup bitmektedir. Öyle muazzam bir program yapmış ki karışmasını gerektirecek bir aksaklık olması mümkün değildir. Zaten bir aksaklık olsa bile Arşı Taşıyanlar durumu düzeltebilecek yetenektedir.

Kaynağın yaptığı programı Kuran Levhi Mahfuz olarak tanımlamaktadır. Evrendeki tüm bilgi onun içindedir. Fakat insan olarak bizler, Allah alt programı içindeyiz. Bizler melek statüsüne geçtikten sonra (kıyametten sonra) Allah programından çıkıp Levhi mahfuz programı içinde sürece devam edeceğiz."
Kadir-i Mutlak ayrıdır; Allah ayrıdır. Yaratan ayrıdır; yöneten ayrıdır. "Neden?" sorusuna cevap verenle "Nasıl?" sorusuna cevap veren ayrıdır.
 

bozadi

#11
Varoluştaki en yüce, en yüksek mevkiyi temsil eden bir terim olarak dahi Allah kavramıyla ilgili pek çok tartışmalı yön varken, hepten belirsizliklerle dolu bir "ara mevki" olarak Allah kavramı, bana göre bir tartışma konusu olarak tam bir "çıkmaz/bataklık" teşkil ediyor.

Alıntıyı yaptığın kaynağın Seyfullah Demir adlı bir araştırmacı olduğunu sanıyorum (google'dan ilk sonuçlara bakınca). Web sayfasını biraz incelediğimde İslam'la ve genel olarak dinler ve bilimle ilgili olarak temelde iyi niyetli, aydınlanmacı bazı sorgulamalar yaptığı izlenimini edindim bu araştırmacının (katıldığım ve katılmadığım çeşitli görüşleri vardır diğer tüm araştırmacılar gibi). Yalnız S. Demir'in görüşlerinin İNVK'yla çok uyumlu olduğunu sanmıyorum. Ayrıca senin şahsen dile getirdiğin bazı görüşlerin de İNVK'yla çok uyumlu olduğunu sanmıyorum. Örneğin daha önce belirttiğim gibi, Allah kavramı bin bir türlü çekinceyle ve bir defaya mahsus olarak bile olsa, Önder tarafından Asli Prensibe tekabül eden bir kavram olarak belirtilmiş. Eğer Asli Prensipten ziyade Ünite'yle daha özdeş veya daha ilişkili bir kavram olsaydı, herhalde Önder bunu ifade ederdi, bu kadar basit ve bir o kadar ciddi bir belirsizliğe, karışıklığa meydan bırakmazdı. "Allah erişilmezliklerin erişilmezliğidir" demiş, daha ne desin? Eğer Asli Prensip Allah'tan farklı birşeyi ifade etse ve Allah'tan daha da "erişilmez" bir yükseklikte veya derinlikte olsa, bunu söylemekten niye imtina etsin Önder?

Nitekim, İlahi Nizam ve Kainat kitabının resmi gibi görünen web sayfasında da, terimler bölümünde Allah terimini sorguladığınızda Asli Prensip kavramına yönlendiriyor:

http://www.ilahinizamvekainat.com/Terimler-Sozlugu.php?kelime=Allah

Dolayısıyla, bence sen bu noktada Önder'in görüşünü veya açıklamasını kendi algına/yorumuna göre bir ölçüde çarpıtıyorsun. Allah kavramının Asli Prensiple mi, yoksa Ünite'yle mi daha özdeş olduğu konusunda Önder'le aynı fikirde değilsin gibi görünüyor. Bir yandan İNVK kitabındaki her bilginin veya görüşün doğruluğuna kefilmişsin gibi bir görüntü çiziyorsun ama bir yandan da Önder'in bazı görüşlerinin / beyanlarının sorunlu olduğunu ima ediyorsun ("ben olsam kitapta bir kez bile Allah kelimesini kullanmazdım" örneğinde olduğu gibi).

Neyse, ben bu tartışmanın belirsizliklerle dolu ayrıntılarda boğulmasını istemem. Hangi noktalarda uzlaşabildiğimizi merak ediyorum. Dikkatini çekmiştir mutlaka, bu forum temelde Ra, Pleiades ve Kasyopya bilgilerinin tartışıldığı ve azımsanamayacak ölçüde esas alındığı bir forum. Eğer incelediysen, bu kaynaklarda temel olarak katıldığın ve katılmadığın belli başlı hususların neler olduğunu merak ediyorum.

Bu kaynaklar ile İNVK arasındaki başlıca uzlaşmazlık olduğunu düşündüğüm konudaki görüşümü ifade ettim. İNVK'da İbrahimi dinlerle önemli ölçüde örtüşen, monoteizmi çağrıştıran bir tavır var ve bu tavrı kendi açımdan çekici bulmuyorum. Örneğin, "Bu hakikati (Allah'ın erişilmezliklerin erişilmezliği olduğu hakikatini) tereddüt etmeden ve münakaşa mevzuu yapmadan böylece olduğu gibi kabul etmek de zaruretlerin en büyüğü ve selamet yolunun tek istikametidir." şeklinde bir beyanda bulunulmuş. Bence bu tıpkı monoteist dinlerin yaptığı gibi tepeden inmeci, dogmatik, adeta tehditkar bir yaklaşım. Birliği, bütünlüğü, sevgiyi değil, örtülü bir şekilde sorgusuz itaat ve dolayısıyla korku aşılayan bir tavırdır, bilim ve vicdan anlamında sorunlu bir yaklaşımdır bana göre.

Bu forumda esas alınan kaynaklarda, özellikle Ra ve Kasyopya bilgilerinde "Asli Prensibe" tekabül eden 7. yoğunluk, varolan herşeyin özü ve bizzat kendisi olarak tanımlanıyor. Katiyen varoluşun geri kalanından yalıtık veya erişilmez değil. Hatta bu anlamda, varoluşun en yüksek veya en derin, en saf merkezine "erişilmezlik" atfedilmesi, bir yönüyle çok ciddi ve çok tehlikeli bir "dezenformasyon" teşkil ediyor. Dünya insanlığına tanrılık taslayarak sömüren güçlerin tavrını çağrıştırıyor: Piramidin tepesindeki Tanrı meselesi. Sorgulanmaz ve erişilmez bir yükseklikten herşeyi belirleyen, herkesin sorgusuz bir şekilde itaat etmesi gereken bir güç veya "belirleyici".

Ruhselman'ın ister kendi görüşleri ister başka boyutlardan rehber varlıkların tebliğleri itibariyle olsun, bile isteye bu konuda insanları kandırmaya veya aldatmaya çalıştığını düşünmüyorum ama bir şekilde monoteist tuzağa düştüğü izlenimini ediniyorum. Bunu söylerken, örneğin "ben bu tuzağa düşmedim" demiyorum çünkü kendimin de hala o tuzağın içinde olduğumu gözlemliyorum ve bünyemdeki bu zehirle, bu yalanla mücadele etmeye çalışıyorum.

Evrenin ve tüm varoluşun özündeki güç benim arkadaş. Yabancı yok, herşey benim. Tüm varlık benim. Benden başka birşey yok, çünkü ben varlığım. Tüm varlık benim malımdır, benim kendimdir, bendir. Ve burada "ben" derken, bu tabi ki aynı zamanda sensin ve herkes ve herşey. Tüm varlık birdir. İnsanı, insanlığı zehirleyen başlıca yalan, sanki varlık birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız kompartmanlara ayrılmış da, biz düşük bir kompartmanda, daha üst kompartmanların insafındaymışız gibi kölelik, korku ve itaat aşılayan faktörlerdir. İçinde bulunduğumuz vahşi kapitalizmin, emperyalizmin, faşizmin aşılamaya çalıştığı şeydir bu. Bağımsızlığı, özgürlüğü, sevgiyi öldürmek.

Evet, Ruhselman'ın veya Önder'in çizdiği resimde Asli Prensip insanlara doğrudan doğruya bu tür korku ve itaat aşılayan birşey söylüyor veya yapıyor gibi görünmüyor ama sonuç itibariyle insanlıktan, senden, benden feci şekilde yalıtılıyor, yabancılaştırılıyor. Erişemezsiniz, bilemezsiniz, hayal bile edemezsiniz, aklınızın ucundan bile geçiremezsiniz denip duruyor. Şu Güneş'i nasıl görüyorsak, Allah'ı ve Asli Prensibi de öyle görüyor, biliyor, seziyor ve seviyoruz. Aynı ve biriz.

Ruhselman veya bilgilerini/görüşlerini dayandırdığı kaynaklar, monoteist dinlere spiritüalist bir şekilde yaklaşıp bir orta yol bulmaya çalışmış gibi görünüyor ama bu forumda esas alınan kaynaklar, bence meselenin aslını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor ve geriye korkacak, bilemeyecek, acizlik hissedilecek hiçbir şey bırakmıyor. Kalbimizin, aklımızın, ruhumuzun, varlığımızın en derininde yatan bu bilgiden, bu sezgiden, bu yoldan geri dönemeyiz, dönmemeliyiz.

bütün

\\a
#12
Fikirlerin için teşekkürler. Herkes her kitaptan farklı yorumlar çıkarabiliyor; buna İNVK da dahil.
Ra/Kasyopya/Pleliades celselerini/bilgilerini okumak istesem de henüz okumadım. Forumda özellikle Kasyopya'dan bazı celseler buldum ama ilk celselerden günümüze kadarını nerede bulabilirim, bilmiyorum.
İNVK'da "Tekamül başkalarına hizmetle olur"a gelen bir düşünce var. "Başkalarına hizmet" orada da geçer. Google'da bu cümleyi arattığımda "Başkalarına Hizmet" diye bir forum bulunca, "Vay be millet forum bile yapmış." demiştim.
 

bozadi

#13
1994-2002 yılları arasındaki celselerin kayıtları Kanal Bilgileri bölümündeki şu başlıkta yer alıyor: https://www.baskalarinahizmet.com/kasyopya-celseleri/kasyopya-celseleri/

Celselerde verilen tüm bilgilerin doğru olmadığı, yanlış hatırlamıyorsam %30 civarında sapma olduğu, sonradan bizzat K'lar tarafından belirtiliyor ve bunlarla ilgili bazı açıklamalar yapılıyor. Sonuçta zaten her okuyan her okuduğuna inanmaz, bazılarını benimser, bazılarını benimsemez ama yine de bu uyarıyı yapmış olmak istedim.

bütün

#14
Çok teşekkür ederim. K'lar:Kasyopyalar, değil mi?
gercektosunpasa, teşekkürler. Celseleri okudukça daha net fikir belirtebilirim.