Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Varoluşun asli unsuruyla bir olmanın anlamı, önemi nedir?

Başlatan bozadi, 20 Mart 2018, 18:09:52

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tgur

Neden böyle tekrarları devreye  sokarsın diye kendi kendimi tokatlarken ,sanki kabahatli değilmişim gibi zikzaklı hayatla ilgili şu dörtlükler eskilerde dolaşırken önüme çıktı ,
Oynuyoruz işte bu hayatı..

            14.04.06
Bütünün farkında olan ne yapsın
Mikroda obsesyon oluyor, sonsuza dalsın
Sonsuzda bedensel zevkler yitiriliyor 
O zaman kendine zikzaklı bir hayat yaratsın


Onun için kah şarkı söyleyip kah gazelhan oluyoruz
Yaşarken bin bir ilkelliğe dalıyoruz
Ama her şeyi zarar vermeden denerken
Sevgi bütünledir, unutmuyoruz


Makrodan mikroya zikzakım, duramam
Edeptedir yaşamım edepsiz olamam
Bir şey eksilmez benliğimde tüm bu macerada
Olanı sevmektir onsuz  asla yaşayamam

                  
Kendimden çok bahsedince benliğe takılıyorum
Oysa bizle ,sizle dolu olmalıyım
Bütünlüğün terennümünü duymak için
O okyanusa durup durup dalmalıyım



bozadi

Konuyla bağlantılı bu dörtlüklerini burada paylaştığın için teşekkürler Tgur :) Okurken aklıma zikzakların hayatımızdaki "doğallığı" geldi. Yani elbette ki yaşadığımız tüm zikzakların gayet doğal ve gerekli yönleri de var.

KH ile BH modları veya halleri arasındaki zikzaklarımızın bile hem kendimiz, hem de çevremizdeki insanlarla etkileşimlerimiz için önemli, gerekli yönleri olduğundan şüphe duymuyorum. "Yılan kadar akıllı, güvercin kadar masum" olma bağlamında, aslında bazı KH hali deneyimlerimiz, KH ile ilgili kritik bazı bilgilerimizi artırmamız, derinleştirmemiz için önemli muhtemelen. Hem kendi şahsımıza ilişkin ders planlarımız, hem de yakın ilişki içinde bulunduğumuz insanların ders planlarıyla ilgili işlevleri olabilir bu deneyimlerin.

Bir yandan da, BH-KH halleri arasındaki gidiş gelişlerde KH'nin veya egonun yaralayıcı, travmaya uğratıcı etkilerine karşı direncimizin artması için BH'yle bağlantımızın, özdeşleşmemizin artması gerekiyor. Ve "ikisizlik" boyutuyla ilgili farkındalığın artışının da, düalite içindeki travmatik KH deneyimlerine karşı korumamızı artırabileceğini ümit ediyorum.

Teklik boyutunun düaliteyle ilgisi veya teklikten düalitenin doğması meselesi çok ilginç geliyor bana. Bir yandan, biliyorum ki eğer düalite olmasaydı deneyim olmazdı. Zıtlıklar, ayrımlar olmadan deneyim diye birşeyden bahsetmek mümkün olmazdı. Biz burada bunları tartışabiliyor olmazdık. Ama bir yandan da birliğin, tekliğin, ikisizliğin "mutlaklığından" bahsediyoruz. Düalitenin, bireylerin, tüm ayrımların "ilüzyon" oluşundan bahsediyoruz. Yani, çok ilginç. Sanırım burada o meşhur "hem evet, hem hayır" durumu var. Lineer düşünce şeklimiz, evet veya hayır şeklinde cevaplanabilecek bir sorunun cevabının ya evet, ya da hayır olması gerektiğini, iki cevabın "birlikte" olamayacağını düşündürüyor bize. Ama Kasyopyalılar bu tür bazı temel konulardaki sorulara "evet ve hayır" şeklinde cevapları tekrar tekrar verdiler. Örneğin "Tanrı kendinin farkında mı / bilincinde mi?" sorusuna "evet ve hayır" cevabını vermişlerdi. İşte, bir yandan mutlak teklik gerçekliği ile diğer yanda düalitenin mevcudiyeti konusu da böyle birşey sanırım. Hem "mutlak" bir teklikten bahsedip hem de düalitenin ve zıtların varlığını ve hatta çatışmasını kabul etmek bize tuhaf geliyor.

Bir de şu var ki, ben mutlak tekliği "varlık" denen saf özle tamamen aynı şey olarak görme eğilimindeyim. Yani "teklik/birlik dediğimiz şey varlığın tekliğidir/birliğidir" görüşü. Ama bazen bu düşüncenin doğruluğunu da sorgulama gereği duyuyorum ama bu sorgulamalarda kesin bir sonuca varamadım henüz.

Bu konuda K'ların "mutlak yokluk, mutlak varlığı dengeliyor" (veya bir şekilde bu ikisi birbirini dengeliyor) şeklindeki beyanı da aklıma geliyor. "Mutlak varlık" veya "mutlak teklik/birlik" dediğimiz zaman artık düalitenin hiç mevcut olmadığı bir derinlikten, yani en derinden bahsettiğimizi anlamamız gerekiyor gibi görünüyor ama o en mutlak olan şey bile daha derin bir düalitenin muhatabı gibi görünüyor: varlık ve yokluk. İkisizlik/teklik konusu "varlıktan" bağımsız ele alınamaz diye düşünüyorum. Olmayan şeyin tekliğinden, ikisizliğinden bahsedilebilir mi? "Yokluk" denen şeyin nasıl olup da somut bir faktörmüş gibi en temeldeki bu ontolojik denklemin yarısını kapsayabildiği başlıbaşına ilginç. Ama en azından şundan eminim şu an için: varlık-yokluk düalitesinden daha derinde başka bir düalite olamaz. Bulunabilecek en son, en derin düalite bu olabilir ancak: olmak ya da olmamak... Bütün mesele bu gibi görünüyor gerçekten :)

Ve BH-KH düalitesinin de bu varlık-yokluk düalitesiyle bire bir ilgili olduğu görülüyor. BH varlığı (+) artırıcı eğilimi temsil ederken, KH yokluğu (-) artırıcı eğilimi ifade ediyor.

Mutlak varlıktan, mutlak teklikten, yani mutlak bir ayrışımsızlıktan, hiçbir ikiliğin olmadığı bir derinlikten bahsedilirken bile, o tekliğin tekliği sadece "varlık" için geçerli, "yokluk" için değil. Varlığın olabilmesi için yokluğun da olması gerekiyor. Dolayısıyla, ne kadar saf, ne kadar tek olursa olsun, "varlık" dediğimiz şey de bir düalitenin yalnızca "yarısını" teşkil ediyor o zaman! Fiyuuu!!!... Hem varlığı, hem yokluğu kendi içinde kapsayan bir teklikten, ikisizlikten, düalitesizlikten bahsetmek mümkün mü? Bunun üzerinde düşünmeye devam etmek ve ilginç veya açıklayıcı olduğunu düşündüğüm çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum.

bozadi

Birlik ile düalite arasındaki ilişki deyince meşhur yin-yang simgesi de geliyor akla. Hep birlikte üzerinde düşünmek için buraya ekleyeyim:











bozadi

Dönen (hareketli [animated]) bir yin-yang simgesi: https://personaltao.com/wp-content/uploads/2010/08/Yin-Yang.gif (durdurma işlevi olmadığı ve rahatsız edici olabileceği için buraya doğrudan eklemek istemedim)

Tgur

Ying yang sembolünü aktarmak çok uygun olmuş Bozadi ,esas sitesine girince dönü halini de görüyoruz ,yalnız bir de o döngüyü süratlendirebilme imkanı olsaydı o zaman her şeyin bir olduğunu beyazlaşma halinde görebilecektik.


bozadi

Tgur, evet, Newton renk çarkı deneyi:



bozadi

Newton prizması:



bozadi

10 Ekim 2016

Normalde Beyaz Olan Güneş Işığını
Neden Sarı Olarak Görürüz?


Evet, Güneş ışığı sanılanın aksine sarı değil; beyaz. Nedenine gelirsek eğer...




güneş ışığı tüm renklerin karışımından oluşur. bu nedenle beyazdır. ancak bu beyaz ışık atmosferimize girdiğinde, mavi ve mor gibi kısa dalga boyuna sahip ışıklar atmosferdeki parçacıklara çarparak saçılıma uğrarken dalga boyu yüksek olan kırmızı ve turuncu gibi ışıklar saçılıma uğramazlar. saçılan mavi ve mor ışık, aslında renksiz olan gökyüzünün mavi renge bürünmesine neden olur. atmosferin bir filtre gibi mavi ve mor ışığı yuttuktan sonra beyaz ışıkta geriye kalan renklerin karışımı ise güneş'i sarı renkte görmemize neden olur.

aynı şekilde güneş baterken ışığı dünya'ya daha eğik açı ile geldiğinden atmosferde daha çok yol alır. dolayısıyla daha çok hava molekülüne çarpan ışık daha çok saçılıma uğrar. kısa dalga boylarının daha fazla kırılması neticesinde gökyüzü daha kızıl bir renk alır. zira dalga boyu en uzun olan kırmızı ışık en az saçılmayla gözümüze ulaşır.

eğer ki gökyüzü bulutluysa bu, havada daha büyük boyutlu moleküller var demektir. dolayısıyla bu moleküller bütün renklerin saçılması için yeterli olur. bunun sonucunda tüm renklerin yaklaşık eşit saçılımıyla birlikte bulutlar ve gökyüzü beyaz gözükür.

Kaynak: Ekşi Sözlük


bozadi

Normalde beyaz olan Güneş'i, renk tayfının "üçüncü" rengi olan sarı renkte görüyoruz çoğu zaman. Aslında bu bir şekilde sarının 3. yoğunluğun / 3. çakranın rengi olmasıyla da yakından bağlantılı bence.

Tgur

Bozadi sağol tayfın döngüsünü vermişsin ve ilave güneş bilgileri makbule geçti,
Tayfın döngüsü ve ying yang daki  durum yani beyazlaşma ki bu dengelenmenin ifadesidir ,bahsettiğimiz gibi olana objektif bakış sağlama melekesi ile olmakta ,
Detayların çıkışı birin macerasıdır ama detayların bir döngüdeki sonuç durumu parçalarda olanın bir olduğunu tekrar belirtmektir.

bozadi

Varoluşun asli unsuruyla bir olmanın / o olmanın anlam ve önemi derken kastettiğim şeyle ilgili birkaç şey söylemek veya hatırlatmak istiyorum kendime ve isteyen herkese.

Çocuklar birşey istedikleri zaman, ona ulaşmak için genellikle büyüklerinin yardımına muhtaçtırlar. İnsan olgunlaştıkça muhtaçlıkları azalır, giderek bağımsızlaşır. Elbette kendimizden daha olgun, daha deneyimli olanların ve genel olarak başkalarının yardımlarına ihtiyaç duymaya devam ederiz. Bu arada, bizler olgunlaştıkça, yetişkin ve deneyimli hale geldikçe, kendi çocukluğumuzda büyüklerin bizim için oynadığı rolü bu sefer biz kendi çocuklarımız veya çevremizdeki çocuklar / gençler için oynamaya başlarız.

Buna benzer şekilde, biz 3. yoğunluk öğrencileri hayatımızla ilgili isteklerimiz, arzularımız ve korkularımız konusunda "büyük güçlerin" veya "en büyük gücün" (Tanrı'nın) yardımına ve korumasına ihtiyaç duyarız. Ama 4. yoğunluğa (ergenlik/gençlik) ve özellikle de 5. yoğunluğa (gençlik/olgunluk) geçtiğimizde de 3. yoğunluk içinde olana benzer bir dönüşüm geçiririz.

Şu andaki perspektifle bakıldığında, sanki sonsuza kadar evrenin arzularla ve korkularla dolu çocukları olarak kalacakmışız gibi görünüyor. Yani evin küçük çocukları olarak. Sanki hiç o evin büyüğü, sorumlusu, sahibi, çekip çevireni haline gelmeyecekmiş gibi. Ama olacak. Bu evin, evrenin, hayatın sahibi biziz. Ne idüğü belirsiz görünen bir evrende/hayatta arzularla ve korkularla dolu çocuklar olarak kalmayacağız sonsuza kadar.

Evreni ve hayatı kapsayan daha derin, en derin unsur "varlıktır". İşte, sadece evrenin ve hayatın değil, varlığın sahibiyiz, şu anda bize hiç öyle görünmese bile. Aslında "sahip" kelimesi çok ideal bir sözcük değil ama aşırı yanlış da sayılmaz. Varlığın ta kendisi olmakla ilgili birşey bu.

Şunun sahibi bu, onun sahibi şu, onun da sahibi şu diye hiyerarşik bir sahipler zinciri kurulabilir ve belki en son sahip olarak Tanrı'ya varılabilir. Orada artık son noktaya ulaşılmıştır. "Tanrı'nın da sahibi şu" diye birşey gösteremeyiz. Yoğunluklar için de benzer bir durum söz konusu denebilir. 1. yoğunluğun sahibi 2, onun sahibi 3 diye bir sahiplik zinciri varsayılacak olursa, 7. yoğunluğa kadar gidebilir bu hiyerarşi. 7. yoğunluğun onun ötesinde, ondan büyük, ondan yüksek bir sahibi yoktur. 7. yoğunluğun kendisi herşeyin sahibidir, eğer "sahip" kelimesini mecazi anlamda nispeten caiz bir tabir olarak kabul edecek olursak. 7. yoğunluk bir şahıs değildir. Tıpkı Güneş'in bir şahıs olmaması gibi. Yalnız 7. yoğunluk bir şahıs olmamakla birlikte, bütün şahısları kapsar, yani tüm şahıslar da aslında O'dur. Çünkü 7. yoğunluk "varlık" dediğimiz şeyin saf merkezidir ve tüm bireylerin, tüm şeylerin varlığı da aynı varlıktır, dolayısıyla da 7. yoğunluk sadece 7. yoğunluk değil, herşeydir. Varlığın aldığı tüm şekiller de varlığın kendisidir.

İşte, varoluşun asli unsuru olan saf varlık merkezi (7. yoğunluk) hepimizin ve herşeyin özü olan şeydir ve onu anlamak, onu sezmek, onu tatmak için ille 7. yoğunluğa gitmeye gerek yok. 7. yoğunluk deneyiminin çok çok seyreltilmiş hallerini hepimiz hayatımız boyunca çeşitli defalar deneyimlemişizdir. Deneyimlemişizdir derken, az-çok bilinçli şekilde farkına varmışızdır. Bilinçli olarak farkına varmadan onu sürekli olarak deneyimliyoruz zaten, çünkü "Herşey 7. yoğunluk" zaten, yani herşey "Varlık". Altın ne kadar seyreltilirse seyreltilsin, çok çok çok düşük bir miktarda da olsa, karıştırıldığı veya bulaştırıldığı cisimde mevcuttur. Vücudumuzda eriyik olarak içerdiğimiz maddeler arasında bile altın çok çok düşük miktarlarda da olsa mevcuttur. İşte tıpkı bunun gibi, 7. yoğunluğun saf halinin de çok çok çok düşük, seyreltilmiş bir hali de hepimizde ve herşeyde mevcuttur. Celselerde bununla ilgili olarak "Tanrı kıvılcımı" diye bir tabir geçmişti.

7. yoğunluk olmanın, saf varlık olmanın ne anlama geldiğini anlamaya, sezmeye, duyumsamaya çalışın. Artık sizin ötenizde bir "sahip", sizin ötenizde bir merci, bir otorite, sizin ötenizde "herhangi birşey" kalmamıştır. Sizin öteniz diye birşey yoktur. Bizim şu anda 3. yoğunlukta aklımızı, hayalimizi zorlayan görünür evrenin tüm gizemleri, hayran bırakıcılıkları, korkutuculukları, sonsuzlukları, gerçek ve varsayımsal sonsuz varlık türleri, boyutları, yoğunlukları... Hepsi ve herşey sizin "çocuğunuz", uzantınız, Ra'nın deyişiyle "sapmalarınız" (frekans düşümü yoluyla sizden çıkıp şekil alanlar) durumundadır.

Ben bu bahsettiğim şeyin veya şeylerin farkındalığını büyük bir "rahatlatıcı, sakinleştirici faktör/bilgi" olarak görüyorum. Ama bu varlık düzeni ve döngüsü konusunda herşeye hakim değilim. Bu döngünün kısır bir döngü olmadığını seziyorum ama bunun basit ve etkili bir farkındalığına sahip değilim henüz, üzerinde düşünmeye devam ediyorum. Saf varlık merkezi sadece var olan herşeyin değil, bundan sonra var olabilecek, yani türeyebilecek herşeyin de sonsuz potansiyeli durumunda, bunu biliyorum. Bu varoluş düzeninin/döngüsünün kısır bir döngü olup olmadığıyla yakından ilgili olduğunu seziyorum o "sonsuz potansiyel, sonsuz zeka" faktörünün.

bozadi

Üstteki mesajda, 7. yoğunlukla ilgili yaptığım bir tasvirin, aynı zamanda K'ların "lineer düşünmeyi bırakın" tavsiyesiyle de yakından ilişkili olduğuna dikkat çekmek istiyorum:

Alıntı Yap
 Artık sizin ötenizde bir "sahip", sizin ötenizde bir merci, bir otorite, sizin ötenizde "herhangi birşey" kalmamıştır. Sizin öteniz diye birşey yoktur.


Egosal arzu/korku döngüsünden çıkmamıza yardımcı olabilecek en temel farkındalıklardan biriyle ilgili bu konu. Lineer düşünce kısırdöngüsünü yenmemiz gerekiyor. 7. yoğunluğun "sonluğu", kısır nitelikteki lineer/doğrusal düşünceyi durduruyor veya dengeliyor. Hani dedim ya, şunun sahibi şu, onun sahibi şu diye bir hiyerarşi var ve en son işin ucu Tanrı'ya kadar gidiyor (dinsel ifadeyle). Lineer düşünceyle yaklaşılacak olursa, sahiplik zincirinin bir sonu olmaması gerekir. Tanrı'nın da bir sahibi olması lazım, Tanrı'nın sahibinin de bir sahibi olması lazım vs. Ama Tanrı'nın sahibinden bahsedilemez. Onun ötesinde bir merci, bir makam, bir otorite veya herhangi başka birşey yoktur. Tabi ben aslında Tanrı derken, 7. yoğunluğu kastediyorum veya şahsen öyle anlıyorum. Şahıs olmayan birşeyden bahsediyorum, saf varlık merkezinden bahsediyorum. Ama sonuçta Tanrı kavramı mevcut çarpık haliyle bile insanların genelindeki bazı lineer düşünce sorunlarının kontrol altına alınmasına yardımcı oluyor muhtemelen.

Sonuç olarak, varlığın saf merkezinden daha derin, daha öte birşey yoktur, olamaz. Ama beynimizin lineer düşünme hastalığı bunu anlamakta müthiş zorlanıyor. Aslında evet, varoluş sonsuzdur ama o sonsuzluk lineer bir şekilde tek yönde uzayıp giden bir sonsuzluk değil, dairesel bir sonsuzluk. Lineerlikteki sorun, lineer çizginin iki ucunun birbirine asla kavuşmaması ve asla kavuşamayacak olmasıdır. Bu tıpkı monoteizmde Tanrı ile kul arasındaki mutlak ayrılık ve asla birleşmeme hali gibi sorunlu ve aslında hastalıklı bir düşünce şeklidir. K'ların lineer düşünce ve monoteizm sorununu peşpeşe sıralamış olması bununla yakından bağlantılı muhtemelen. Yani bu iki sorun birbiriyle yakından bağlantılı. Sonsuza kadar uzanan lineer (dosdoğru) bir çizginin iki ucunun asla kavuşmamasıyla, monoteist görüşte Tanrı ile kul arasındaki asla kavuşmama/birleşmeme meselesi birbiriyle çok yakından alakalıdır. Dairesellikte ise tam bir kavuşma ve birlik hali vurgulanmaktadır.

Ve sanıyorum ki KH dediğimiz ve Ego dediğimiz şey de bu lineer düşünce sorunuyla birebir alakalı bir meseledir. Bunun üzerinde durmamız faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

Elektronlar negatif (-) yüklüdür bildiğiniz gibi. KH dediğimiz şeyle de bir bağlantısı var bunun ama tam olarak açıklayamıyorum henüz. Proton denen parçacık ise pozitif (+) yüklüdür ve bunun da mecazi olarak BH dediğimiz şeyle bir bağlantısı olduğu anlaşılıyor.

Elektronla proton arasındaki en dikkat çekici farklılıklardan biri, elektronların çekirdeğin dışında, uzakta olması, protonların ise nötron denen parçacıkla birlikte atom çekirdeğini oluşturuyor olmasıdır. Şimdi, mecazi olarak elektronu KH, protonu BH ile ilişkilendirdiğimizde nötronu neyle veya nasıl ilişkilendirebileceğimiz meselesi doğuyor. Acaba proton ve nötron BH'yi birlikte mi temsil ediyor? Veya belki tamamen farklı bir yaklaşım da gerekebilir, bilmiyorum.

Ama sonuç olarak KH'nin merkezden uzakta olması ve protonun merkezde/çekirdekte bulunmasının mecazi olarak temsil ediyor olabileceği birşeye değineyim. Atom dönen birşey. Yani örneğin gezegenlerin Güneş'in etrafında dönmesi gibi, elektronlar çekirdek etrafında dönüyor diye biliyorum. Aslında, Güneş'in de galaksi merkezi etrafında döndüğü biliniyor ama Güneş sistemini kendi içinde düşündüğümüzde, Güneş ortada sabit, gezegenler ise hem kendi eksenlerinde hem de Güneş etrafında fırıl fırıl dönmektedir. Güneş'in kendi ekseni etrafında döndüğü söyleniyor ama dünya gibi katı bir cisim değil, plazma niteliğinde olduğu için, onun kendi etrafındaki dönüşü tam olarak hesaplanabilir birşey değilmiş anladığım kadarıyla.

Dönüş sırasında, dönen sistemin ne kadar merkezindeyseniz, o kadar az hareket etmiş oluyorsunuz ve aksine dönen sistemde merkezden ne kadar uzaktaysanız, o kadar çok harekete/akışa maruz kalmış oluyorsunuz. Örneğin bir teker veya çember tam bir tur döndüğünde, çemberin dış kenarındaki bir noktanın bu bir tur dönüş sırasında katettiği mesafe ile, çemberin daha iç kenarındaki bir noktanın bu dönüş sırasında katettiği mesafe aynı değildir. Ve hatta çemberin tam bir daire olduğunu varsayarsak, çemberin tam ortasında, yani tam göbeğinde yer alan noktanın hiçbir mesafe katetmediği, sadece kendi etrafında döndüğü söylenebilir kabaca.

İşte, tıpkı Güneş'in Güneş sisteminin tam ortası, merkez noktası olması gibi, 7. yoğunluk dediğimiz şey de Varoluş çemberinin göbeği, tam ortası. "Ondan ötesi olamaz" meselesi bununla ilgili. Ve 7. yoğunluğun tüm varoluşun merkezinde yer alıyor olmasını anlamak, egosallıkla ilişkili bazı lineer düşünce sorunlarını yenmemize yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

bozadi

Bu arada, yukarıda verdiğim dönen çember örneğindeki "katedilen mesafe" kavramını "zaman" kavramıyla da ilişkilendirebiliriz muhtemelen. Hani, dönen çemberin dış kenarları iç kenarlardan daha fazla mesafe katediyor ve çemberin tam orta noktası ise mükemmel bir dönüşte hiç mesafe katetmiyor dedik ya... İşte, bu aynı zamanda 7. yoğunluğun "zamansızlığıyla" da yakından alakalı gibi geliyor bana. Mesafenin (mekanın) sıfır olması ile zamanın sıfır olması arasında bir ilişki var gibi görünüyor. Çemberin ne kadar dışındaysanız, hareketin fazlalığıyla birlikte zamanın akışı o kadar somutlaşıyor veya zamanın o kadar daha fazla muhatabı oluyorsunuz gibi birşey.

bozadi

Sürekli bir dönüş hareketi içindeki varoluş sisteminin merkezine doğru gittikçe mekan ve zaman kavramlarının etkisinin azaldığına dikkat çekmiştim.

Pleiades bilgilerinde ve Kasyopya bilgilerinde önerilen "dönüş" hareketini düşündürdü bu bana. Derviş/Mevlevi/Sema dönüşü. Dikkatinizi çekiyorsa, bu dönüş hareketini yapan kişi aslında bir bakıma Güneş'le, 7. yoğunlukla / Tanrı'yla özdeşleşmiş oluyor bir ölçüde, çünkü tıpkı Güneş gibi merkezde kendi ekseni etrafında dönmüş oluyor. Zamanın ve mekanın tam ortasında olmayı veya zaman-mekan kavramlarının tesirlerinin en aza indiği merkez noktada olmayı çağrıştırıyor bu.

Ra-Kasyopya kozmolojisinde ortaya konan "7. yoğunluk" kavramının "tüm varlığın merkezi" olduğunu teorik olarak kabul etsek bile, pratik/somut/reel manada bu kavramı sindirmenin hiç birimiz için hiç kolay olmadığını seziyorum kendi bazı deneyimlerime de dayalı olarak.

Modern dünya bilimi daha Ay'ın ötesine bile adım atamamış durumda. Sadece robotlar ve teleskoplar yardımıyla Güneş sisteminin büyük bölümünü ve görünür evrenin çok çok küçük bir kısmını gözlemleyebiliyoruz. Kısacası, maddi evrenin bile henüz bu kadar küçük bir kısmı hakkında bilgi sahibi olabilirken, tüm sonsuzluğuyla tüm evreni, görmediğimiz, bilmediğimiz olası başka evrenleri, başka boyutları, kısacası tüm ama tüm varoluşu sanki avucumuzun içi gibi bilirmişçesine tüm varoluşun orta/merkez noktasını bilebileceğimizi (hakkında nispeten somut bir sezgi sahibi olabileceğimizi) kabul etmek pek kolay değil sanırım. Ama bence durum bu. Yine Güneş sistemini örnek verecek olursak, çıplak gözle pek çok gezegeni (Satürn sonrası gezegenler) göremiyoruz. Çıplak gözle görebildiklerimizi ise sadece küçücük bir ışık noktası olarak görüyoruz. O da her zaman değil. Ama sistem içinde görebildiğimiz ve göremediğimiz tüm o gezegenlerin kaynağı olan Güneş'i çok rahat bir şekilde görebiliyor, duyumsayabiliyor, varlığını, gücünü, enerjisini, besleyiciliğini, hayatiliğini apaçık hissedebiliyoruz. Varoluşun çok büyük bir bölümü hakkında zır-cahil durumda olmamıza rağmen tüm varoluşun merkezi hakkında nispeten somut sayılabilecek bir bilgi veya sezgi sahibi olabilecek olmamızı da buna benzetiyorum. Adeta kalbimizi, canımızı bilir gibi onu bilmemizi, sezmemizi sağlıyor varlığın özü; ne de olsa ikisi bir.

Ve bu arada yine, "varlık" kavramının nasıl herşeyi birleştirdiğine ve anlaşılabilir/sezilebilir kıldığına dikkat edin. Hangi galakside, evrende, boyutta, yoğunlukta olursa olsun, görebildiğimiz-göremediğimiz herşeyin kaçınılmaz ortak noktası: varlık. Varlık ağı herşeyi birleştiriyor, hiçbir şey ondan, onun yasalarından kaçamaz, bu mümkün değil. Ve varlığı kendi varlığınız yoluyla az-çok tanıyor, seziyor, biliyorsunuz. Ve işte böylece tüm varoluştaki tüm varlıklar hakkında da temel olarak geçerli bazı bilgileriniz, sezgileriniz olmuş oluyor. Bu kadar basit mi? Evet, bir yönüyle bu kadar basit, çocukçasına basit. Olayı, durumu lüzumsuz yere karmaşıklaştırmaya hiç gerek yok. Özellikle dünya biliminin evrenle ilgili mevcut cehalet durumu nedeniyle, lineer düşünce bize evrenin derinliklerine ilerledikçe herşeyin karmaşıklaştığını ve varoluşun bütünü hakkında somut, sağlam, genel-geçer sezgiler bilgi edinmenin adeta imkansız olduğunu düşündürüyor muhtemelen. Halbuki bu çok yanıltıcı bir izlenim. Evet, elbette ele aldığınız şeylerin sayısı, türü arttıkça karmaşıklık düzeyi de artar ama tüm herşeyin özü o kadar ortak, o kadar birdir ki, böylece herşeyi anlama konusunda çok etkili bir anahtara sahip olmuş olursunuz. Ve yine o sözü hatırlayalım meselenin ve herşeyin özünün basitliği konusunda: Çocuklar gibi olmadıkça Tanrı'nın krallığına, cennete giremezsiniz. Burada "çocuktan" kasıt biraz da varoluşun özünün basitliği, sadeliğidir. Örneğin Güneş sistemi gibi karışık ve dinamik birşeyin özü olan Güneş'in çocukçasına sade ve sabit, apaçık bilinebilir, sezilebilir, hissedilebilir oluşuna benziyor bu.


bozadi

Mikrokozmos ile makrokozmos arasında bir özdeşlik ilişkisi olduğuna dair görüşler çok dillendiriliyor (fraktal teorisi vs). İşte, biliyorsunuz, atom modeli ile Güneş sistemi arasında çok önemli bir benzerlik var. Ve elimizdeki temel bazı kaynaklara göre de, Güneş sistemi ile 7. yoğunluk merkezli tüm Varoluş sistemi arasında da böyle bir ortaklık/benzerlik var. Yani, hayat/evren/varlık bizden bilgi kaçırmıyor, herşey apaçık ortada ve bize bunu her yolla haykırıyor adeta. Sadece şu Güneş ve gezegen sistemi bile varoluşun işleyişi hakkında ne kadar çok temel bilgi içeriyor biraz alıcı gözle bakınca.

Ama ego realitesinin de bir sonucu olarak o kadar çok baskı, işkence ve beyin yıkayıcı, aptallaştırıcı propagandaya maruz kalıyoruz ki, gözümüzün önünde her zaman serili durumda olan apaçık evrensel/varoluşsal hakikatlere bile feci şekilde duyarsızlaşıyoruz.