Çağların yalanı: “Hindistan’da şiddetsizlik kazandı”

Başlatan bona fide, 07 Ocak 2018, 23:31:46

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bona fide

https://gaiadergi.com/caglarin-yalani-hindistanda-siddetsizlik-kazandi/

Mesela size Gandhi'nin Hindistan'da sevilmediğini, kimileri tarafından hain olarak görüldüğünü, Hindistan'ın birçok yerinde Gandhi'nin değil de İngiltere etkisi altındaki parlamentoyu bombalamış ve birçok İngiliz askerini öldürmüş olan Bhagat Singh'in heykeli olduğunu söylersem ne karşılık verirdiniz?
.....

bu makaleyi okuduğumda yaşadığım öfke ve hayal kırıklığı idi. kime, bizleri beyinleri istedikleri gibi yönlendiren kazananlara,yazdıkları tarihe. sağduyudan uzak anlık  düşüncesizce tepki zamanla farklı bakış açısına sahip olurum belki dedim. şimdi eklemek için yeniden özet geçtim hala aynı ruh halindeyim şimdi ne yazsam iki yüzlü olurum. ha sanki başka uluslarda ülkemizde tarihimizde onlarca yalan yok mu.
 

bozadi

Paylaşım için teşekkürler. Hindistan'da insan gruplarının Gandi/Gandhi ile ilgili olarak ne düşündükleri, sevip sevmedikleri veya kimin sevip kimin sevmediği veya bunun ölçüsü konusunda bir fikir yürütmeye çalışmamıştım hiç. Şimdi en azından bu konuda ciddi tartışmalar olduğunu anlıyorum. Seven kadar nefret eden de çok kişi varmış çeşitli web kaynaklarından anladığım kadarıyla. Atatürk'ün sevilip sevilmemesi tartışmasına da benziyor sanki bazı bakımlardan. Bu ülkede Atatürk'ten nefret eden de çok kişi var. İlginç bir şekilde her iki tarihsel kişilik de emperyalist güçlere karşı ulusal bağımsızlık mücadelesi vermiş ve her ikisi de bu konudaki önemli başarılar nedeniyle "Ulusun Babası" ünvanı almış ve her ikisinin de bu ünvanı hak edip etmediği konusunda ciddi tartışmalar dönüyor (ben bu ünvandan rahatsız değilim bu arada). Her ikisinin de pek çok erdemine rağmen çok sorunlu yanları veya faaliyetleri olduğuna dair tartışmalar çok gibi görünüyor. Gandi'nin hayatıyla ve İngiliz hegemonyasına karşı Hindistan'ın ulusal bağımsızlığı konusundaki mücadele sürecinin pek çok ayrıntısına vakıf değilim, Atatürk'le ilgili çok daha fazla şey biliyorum doğal olarak ve Atatürk'le ilgili olumlu yargılarım olumsuz yargılarımdan çok daha fazladır ama yine de hiçbir ciddi olumsuz etkisinin veya faaliyetinin olmadığını düşünmüyorum, bu konudaki bazı fikirlerimi daha önce paylaştım.

Gaia adlı dergideki bu Gandi makalesi bir dogmanın veya dogmacığın yıkılmasına katkıda bulunması açısından faydalı elbette ama aynı zamanda ciddi bir sığlık ve maraz sıkıntısı olduğunu düşündüğümü de belirtmeliyim. Son derece tek taraflı bir şekilde sırf Gandi'yle ilgili tüm pozitif imajı paramparça etmeye yönelik agresif/saldırgan bir modda yazılmış. Sanki Gandi'yle ilgili hiçbir olumluluk yokmuş, Gandi tamamen üçkağıtçı, aşağılık, karaktersiz bir yalancıymış gibi bir resim çizilmeye çalışılmış ve "ölçü" bence fersah fersah aşılmış. Fanatik bir duygu egemen. Bazı kaynaklardan yararlanarak bu makaleyi kaleme alan arkadaşımızın adı "Olcay Gazabi" görünüyor, ki ismi bilmiyorum ama soyadı sanki bir rumuz.

Makalenin başlarındaki "Gandi Hindistan'da sevilmiyor" ifadesi, makalenin tonunu ve niyetini en baştan ilan etmiş. Objektif olma çabası veya niyeti konusunda bir sorun var gibi görünüyor.

Makalenin en son (sonuç) paragrafına baktığımızda ise Gandi tartışmasının bambaşka bir gündem maddesine meze yapılmaya çalışıldığı ortaya çıkıyor:

Alıntı Yap
 Ayrıca dünyanın birçok yerinde hâlâ Gandhi'nin yöntemi kapitalistler tarafından bizlere sunuluyor ve övülüyor "Böyle direnin" diyorlar "Bize zarar vermeden direnin" diyorlar. Yani pasifist yöntem işgalcilerin hâlâ işine yarıyor. Onlar dünyayı çıkarları için katlederken bizden sadece oruç tutmamızı, döviz taşımamızı ya da imza kampanyasına adımızı vermemizi istiyorlar. Bir tarafta ormanlar şirketler tarafından yok ediliyor, bir tarafta her gün mezbahalarda hayvanlar boğazlanıyor, civcivler öğütme makinelerinde öğütülüyor, inekler süt üretimi için tecavüze uğrayıp, yavruları kaçırılıp katlediliyor, kürk çiftlikleri hayvanların makatına elektrik verip sonra canlı haldeyken onların derisini yüzüyor, dünyanın her yerinde ırkçı devlet terörizmi ve kapitalist saldırılar sürüyor ama şiddeti yaratan kimseler bize dönüp "Şiddetsiz direnin" diyorlar. İşte bu da sistemin dünyanın her yerindeki direnişi pasifize etme yöntemi olarak karşımıza çıkıyor.

Bu yazıya "makale" denip denemeyeceği bile tartışılabilir.

Olcay Gazabi adıyla aynı sitede ve başka sitelerde yazılmış diğer çeşitli yazılara bakıldığında, şahsın temel ilgisinin hayvan hakları olduğu ve bu üstteki yazıda da insanların hayvanlara çektirdiği acılara karşı duyduğu öfkenin acısını Gandi'den ve Gandi'yi sevenlerden çıkarmaya çalıştığı gibi bir sonuca varıyorum ben şahsen. Veganlık savunusu da var anladığım kadarıyla ve böyle bir durumda Gandi gibi bir vejetaryene neden bu kadar saldırdığı konusu başlı başına bir tartışma konusu olabilir.

Yazıda bahsi geçen ve muhtemelen adını ilk defa duyduğum Bhagat Singh adlı şahısla ilgili şu beyan geçiyor:

Alıntı Yap
Bhagat Singh mahkemede İngiliz hakime "Vaktiniz varken kaçın, şimdi tüm çocuklar bomba yapmaya başlayacak ve hepinizi buradan kovacağız" demişti.


Yazının üstteki son paragrafında söylenenlerle birlikte düşünüldüğünde, şahsın özellikle hayvanlara yapılan işkencelere karşı yalnızca protesto gösterileri düzenlemek yerine gerekirse şiddet kullanarak bu sorunu çözmeye yönelik bir eğilimi teşvik ettiği sonucunun çıkarılması çok yanlış olmaz sanırım. Bu görüşün erdemden tamamen yoksun olduğunu iddia etmiyorum kesinlikle. Bunu özellikle de 10 küsür yıl "etik vejetaryen" olmuş biri olarak söylüyorum. Yani "besin amacıyla hayvanları esir etmeye ve vahşice öldürmeye hakkımız yok" düşüncesiyle. Ki bu düşüncem esasen değişmiş değil ama bu meselenin göründüğü kadar basit bir mesele olmadığıyla yüzleşmek zorunda kaldım. Ve bunu söylerken, birilerinin hayvan hakları için mücadele ediyor olmasından kesinlikle rahatsız değilim, aksine çok takdir ediyorum. Ama hayvanları savunacağım derken insanları bozuk para gibi harcama meselesi, bu meselenin neden göründüğü kadar basit olmadığıyla da yakından bağlantılı. Hayvanlara yönelik vicdan, insanlara yönelik kontrolsüz bir şekilde tırmanan bir vicdansızlığa dönüşmemeli. Bu tıpkı feminizm meselesi gibi. Kadınlara işkence ediliyor; iyi-güzel, o zaman kadın haklarının korunması, geliştirilmesi için ne yapılabiliyorsa yapılsın ama bu iş "kadınların aslında erkeklerden üstün olduğu" ve "erkeklere karşı örgütlenmek gerektiği" gibi bir saplantıya dönüşünce işin rengi değişiyor. Ayrıca yüzleşmesi ne kadar zor olursa olsun, insan-hayvan ilişkisi erkek-kadın ilişkisi gibi değil tam olarak. Evet, nihayetinde hepsi canlıdır, hepsi varlıktır, hepsi en yüce varlığın bir parçası ve ta kendisidir ama sahadaki bazı gerçekler işin göründüğü kadar basit olmadığını hatırlatıyor bize. Evet, hayvanları vahşice katlediyoruz, hapsediyoruz, öldürmesek bile çeşitli şekillerde sömürüp işkence ediyoruz. Ama bu mudur? Bizim bütün meselemiz bu mudur? Tüm sorun bu mu? Hayvanlara bu işkenceleri yapmıyor olsak "sorun" çözülmüş mü olacaktı? Hayır. Veganlar veya hayatını hayvan haklarına adamış, hayvanlara yönelik vicdanı neredeyse en yüksek erdem olarak kabul eden ve yücelten insanların hepsi çok insancıl, çok pozitif veya çok yüksek ve geniş manada vicdan/etik mertebesine ermiş insanlar mı acaba? Hiç sanmıyorum.

Ezilen, işkence gören herhangi bir grup insan veya canlı için yürütülen mücadelelerden rahatsız olmadığım gibi gurur duyarım. Ama ideolojileşmeye, demagojiye, ajitasyona karşı dikkatli olmak gerek. Bir hareket etrafında organize olarak hayatımızdaki pek çok sorunla mücadele etmek için o hareketi bir katalizör olarak kullanmak güzel birşey ama bireyler "kendilerinde" yüzleşmeleri gereken bazı karanlıklarla yüzleşme cesaretini, çabasını, niyetini gösteremedikleri zaman, ellerindeki bazı katalizörleri fazla zorlamaya, kendilerinde yapamadıkları şeyleri o katalizöre yaptırmaya çalışıyorlar ve sonuç katalizörün suistimali oluyor.

bona fide

bozadi yazının içeriği araştırılması sorgulanması gerekir bunda hemfikiriz fgakat içerikten ziyade haber sahibini hedef alman objektiflik mi sence. bu yazıyı okduğumda Lala Lajpat Rai hakkında araştırma yaptım evet ingilizlere karşı hindistan halkının bağımsızlığı için sömürüden kurtarmak için epey mücadele vermiş. sen veganlığına bağladın yazıdaki gandiye olumsuz bakış açısını bu çok saçma alakası yok nasıl bağlantı kurdun. ki ne yazarı tanıyorum ne çalışmaları hakkında haberdarım.konuyu saptırmak oluyor senin bu tepkin. şaşkınım sadece yazıyı düşüncelerine önem verdiğin birisi paylaşsa onun yaşam tarzı şöyle şöyle bu insana güvenirim dediyse dpğrudurmu olacak. ki konuya dair daha fazla detaylı linkler mevcuttu yabancı basından üniversite kayıtları kitaplar ve ben ekleme gereği dahi duymuyorum. yazıyı alakası olmayan veganlığa bağlamak. ha şunu söylim o halde kasyopa celselerinde ne diyordu nasıl durduracağız insanlığın savaşını dediğinde "birbirinizi yemeyi bırakın" diye cevap vermişti haberci.bu cümlenin içeriği oldukçakapsamlı bence. kimse irdelemiyor o ayrı.laura ve ekibindekilere mesaj gelse hayvanların ruhları var onları yemeyin dense oo emir geldi bu yanlış diyip yeni sayfa mı açılıyor. bu mudur. kendi benliğimizden gelen cevaplara kulaklarımızı tıkayalım. açgözlü arzularımızı doyurmak daha önemli. aynı düşüncede olmak zorunda değiliz hiç kimseyle. fakat vegan mücadele ediyorsa birey buna düşmanca tepki insanlığı yok etmeye çalışanların içinde en sonda olmalı kanımca. yazarım yaşamı olayı inandırıcı kılmamış. okumaya dahi değmez. ki olmuş yaşanmış bitmiş zaten. gandiye düşman olsak ne olur olmasak ne olur.
ayrıca yazarın kendi düşünceleride değil altta kaynaklarını yazmış. tüm bunlar kabul edilemez neden yazar vegan çünki
 

beyrutkapı

Yukarıdaki yazar tam bir kısır döngü içinde maalesef. Bana göre asıl veganlık insanları pasifize eden başka bir program. Doğrudur, gandi nin getirdiği bakış açısı insanların bir çoğunun anlamayacağı yeni bir paradigma. Veganlık da sorun degil fakat bunca şey olurken hayvan hakları üzerinden bunca öfkeli olmak bana da garip geliyor sevgili bona fide. En azından ben böyle düşünüyorum. Bu konuda ahkam kesmek istemiyorum fakat bireyin kurduğu EMPATİNİN yönü ve yoğunluğu genel idraki için bir göstergedir belki de. Dünya aslında bir bütünken meseleyi farklı haklar üzerinden okumak da problemli.
 

beyrutkapı

Ayrıca şiddetsizlik propagandası bir insanı neden bu kadar öfkelendirir. Kapitalizme kapitalizmin araçları ile karşı çıkmak öyle mi? Bence zehirli bir faunus bu
Koca bir günü tek bir meyve ile geçiştiren  gandi! Asıl ironi budur.
 

fidelista

Hiç kimse mükemmel değildir ama bazıları buna rağmen büyük işler başarmışlardır,bol keseden eleştirenler onun başardıklarının ne kadarını yapmışlardır, yapılan işler eldeki imkanlar dahilinde o günkü koşullarda değerlendirilir yıllar sonra çıkıp şöyleydi böyleydi lafları kolay,beğenilmeyen o başarılar ne kadar büyük mücadeleler fedakârlıkların eseridir biraz düşünmek lazım, şüphesiz Gandhi büyük bir ruh.

bozadi

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bona fide

bozadi yazının içeriği araştırılması sorgulanması gerekir bunda hemfikiriz fgakat içerikten ziyade haber sahibini hedef alman objektiflik mi sence. bu yazıyı okduğumda Lala Lajpat Rai hakkında araştırma yaptım evet ingilizlere karşı hindistan halkının bağımsızlığı için sömürüden kurtarmak için epey mücadele vermiş. sen veganlığına bağladın yazıdaki gandiye olumsuz bakış açısını bu çok saçma alakası yok nasıl bağlantı kurdun. ki ne yazarı tanıyorum ne çalışmaları hakkında haberdarım.konuyu saptırmak oluyor senin bu tepkin. şaşkınım sadece yazıyı düşüncelerine önem verdiğin birisi paylaşsa onun yaşam tarzı şöyle şöyle bu insana güvenirim dediyse dpğrudurmu olacak. ki konuya dair daha fazla detaylı linkler mevcuttu yabancı basından üniversite kayıtları kitaplar ve ben ekleme gereği dahi duymuyorum. yazıyı alakası olmayan veganlığa bağlamak. ha şunu söylim o halde kasyopa celselerinde ne diyordu nasıl durduracağız insanlığın savaşını dediğinde "birbirinizi yemeyi bırakın" diye cevap vermişti haberci.bu cümlenin içeriği oldukçakapsamlı bence. kimse irdelemiyor o ayrı.laura ve ekibindekilere mesaj gelse hayvanların ruhları var onları yemeyin dense oo emir geldi bu yanlış diyip yeni sayfa mı açılıyor. bu mudur. kendi benliğimizden gelen cevaplara kulaklarımızı tıkayalım. açgözlü arzularımızı doyurmak daha önemli. aynı düşüncede olmak zorunda değiliz hiç kimseyle. fakat vegan mücadele ediyorsa birey buna düşmanca tepki insanlığı yok etmeye çalışanların içinde en sonda olmalı kanımca. yazarım yaşamı olayı inandırıcı kılmamış. okumaya dahi değmez. ki olmuş yaşanmış bitmiş zaten. gandiye düşman olsak ne olur olmasak ne olur.
ayrıca yazarın kendi düşünceleride değil altta kaynaklarını yazmış. tüm bunlar kabul edilemez neden yazar vegan çünki
Yahu, alakasız bir konuyu getirip veganlığa bağlayan ben değilim, yazının sahibi yapıyor bunu, ben sadece yazarın yaptığı saçmalığı söylüyorum. Yazının başlığında veya giriş ve gelişme bölümlerinde hayvanlarla ilgili herhangi birşey var mı? Yok. Ama yazının sonuç paragrafında hayvanların Gandiden daha fazla ve son derece ajite edici bir şekilde vurgulanmış olmasındaki anormalliğe dikkat çekiyorum:

Alıntı Yap
Ayrıca dünyanın birçok yerinde hâlâ Gandhi'nin yöntemi kapitalistler tarafından bizlere sunuluyor ve övülüyor "Böyle direnin" diyorlar "Bize zarar vermeden direnin" diyorlar. Yani pasifist yöntem işgalcilerin hâlâ işine yarıyor. Onlar dünyayı çıkarları için katlederken bizden sadece oruç tutmamızı, döviz taşımamızı ya da imza kampanyasına adımızı vermemizi istiyorlar. Bir tarafta ormanlar şirketler tarafından yok ediliyor, bir tarafta her gün mezbahalarda hayvanlar boğazlanıyor, civcivler öğütme makinelerinde öğütülüyor, inekler süt üretimi için tecavüze uğrayıp, yavruları kaçırılıp katlediliyor, kürk çiftlikleri hayvanların makatına elektrik verip sonra canlı haldeyken onların derisini yüzüyor, dünyanın her yerinde ırkçı devlet terörizmi ve kapitalist saldırılar sürüyor ama şiddeti yaratan kimseler bize dönüp "Şiddetsiz direnin" diyorlar. İşte bu da sistemin dünyanın her yerindeki direnişi pasifize etme yöntemi olarak karşımıza çıkıyor.


Yazarın Gandi'ye körü körüne saldırması bir problem, Gandi'ye olan kinini "makatına elektrik verilip canlı canlı derisi yüzülen kürk çiftlikleri hayvanları" üzerinden kusması apayrı bir problem. Üstelik Gandi vejetaryen biri, yani hayvanlara yönelik şiddete karşı da çok yüksek düzeyli bir duyarlığı olan biri. Pek çok yazısında veganlığa desteği anlaşılan (veganlığı bir olumsuzluk veya yanlışlık olarak görmüyorum) bir şahsın bu yazısını neresinden tutsan marazi bir içerik ve içerikten de önemlisi marazi bir "tarz" var.

Alıntı Yap
ayrıca yazarın kendi düşünceleride değil altta kaynaklarını yazmış.

O kaynakların hiçbirinde "Gandi Hindistan'da sevilmiyor" gibi bir yalan söylendiğini ve bunun üzerinden hayvan suistimallerine ajite edici şekillerde referansta bulunulduğunu sanmıyorum.

Ben Gandi'nin avukatı değilim. Kendisi hakkında özel veya derin bir bilgim de yok, sevgim de. Sadece kulak dolgunluğuna dayalı bir saygı duyuyorum ama evet, Gandi'yle ilgili de pek çok sorunlu yön olduğuna dair şeyler okudum dünden beri ama hiçbiri Gandi'nin kötü biri olduğuna veya milyonlarca insanın hayatını olumlu şekillerde etkileyen son derece saygı duyulabilir büyük işler başarmadığına dair güçlü bir kanı oluşturmadı bende. Üstelik celselerde de her ne kadar Gandi'nin olumlu yönlerine dair onurlandırmalar varsa da, "Gandi BH miydi?" sorusuna "hayır" denmiş ve sorunlu tarafları olduğuna dair imalar bulunuyor. Vejetaryenliği de buna dahil. Ben Kasyopyalılara veya Laura'ya tapmıyorum. Kendi özgür irademe ve vicdanıma göre hareket ediyorum. Ama evet K celselerinde verilen bilgilerin pek çoğunu öz malım (evrensel bilgi) gibi benimsedim. Ama hiçbiri tartışmaya kapalı değildir, hepsi her an değiştirilmeye hazırdır. Ben pek çok kaynaktan etkileniyor ve ortak noktalarına çok önem veriyorum.

bona fide

beyrutkapı, incelediğim kaynaklar gandinin hindistan halkına ingiliz askerine ingiliz kralllığına karşı şiddetsizlik savunusunu yaptığını vurguluyor. etnik grupların ayaklanmalarında ya da ingiliz sömürgesine karşı isyancılara bunun tam aksi söylemleri kayıtlı.

fidelista, başlıktaki link hindistanda yaşanan olayların özetin özeti bi yazıydı. gandiye karşı ne sevgim ne de düşmanlığım önceden beri nötrüm. gandinin büyük ruh olmasının ddayandığı kaynakları yazar mısın lütfen.

bozadi, hindistanda şiddetsizlik kazandı cümlesiyel açılan başlıkta konu başlığa dair araştırmaya yönelttiğinden ne vaganlığı ne yazarı düşünmedim seninde ya da başkalarınında bunu düşüneceğini aklıma getirmedim. konu benim ilgililendiğim yanıyla hindistanda yaşananlardı. ve hayalkırıklığımda onaydı. ikili kaynaklardan farklı argümanlardan irdelediğimde dahada şaşırdım.
kıtlık ve ona bağlı ölümlerden 19 milyon insan ölmüş
vebadan 1897-1913'ten ölümler: 7,251,257.
çiftçiden alına yüzde elli vergi cahil kalması sağlanan halk
ingilizlerin hindistandaki iğrenç politikası isyancıların direnişiyle durdurulana kadar, sadakatle bağlılığı savunanlar sayesinde yaşanılmaz hale gelen hindistan anlatılıyor.
ki bu yazılar orada görev yapan ingilizlerin beyanlarından alınmış. vegaanlığa atıfta bulunmayan dökümanlar var. şaka gibisin yeminle
 

bozadi

Olcay Gazabi'nin bu Gandi yazısını sevmedim. Ne de olsa herkes herşeyi sevmek zorunda değil. Yazının bilgiden, değerden tamamen yoksun olduğunu iddia etmiyorum daha önce de belirttiğim gibi ama ben yazılış biçimini ve tarzını beğenmedim. Yazardan nefret etmiyorum, belki başka yazılarını çok sıcak bulabilirim ve yazarın kendisini de gayet kafadar bile bulabilirim ama bu yazıyı tamamen değersiz görmemekle birlikte genel olarak beğenmedim.

Senin bu yazıyı paylaşmış olmandan rahatsız değilim kesinlikle, aksine paylaşmış olman ve bu tartışmaları yapmış olmamız değerli bence. Tekrar teşekkür ederim.

Şu Hindistan konusunun gündeme gelmiş olması bile bazı bakımlardan çok hoşuma gitti çünkü gerçekten çok ilginç bir ülke. Geçmişte, çok yakın zamanlara kadar ve hatta belki hala bir ölçüde, bu ülkeden çok büyük bilginler çıkmış ve insan ile evren/tanrı arasındaki ilişkilere dair çok ilginç ve üzerinde düşünmeye değer açıklamalar yapmışlar.

Uzak bir geçmişte Hindistan'da UFO'larla, yani dünyadışı varlıklarla savaşlar yapıldığına dair ilginç iddialar ve işaretler var. Mahabharata destanı, vimanalar... Bu savaşlar gerçekten dünyalılarla uzaylılar arasında mı yapıldı, yoksa farklı dünyadışı varlık grupları arasında mı yapıldı, yoksa ikisinin bir karışımı mıydı, henüz hiç konuya ayrıntılı bakmadım. 1561 yılında Almanya-Nuremberg göklerinde de "UFO'lar" arasında bir savaş yaşandığına dair çok enteresan tarihsel kayıtlar var.

Hindistan meselesine dönecek olursak, işte, bu ülkenin veya kıtanın geçmişinde çok yüksek bir medeniyet ve aynı zamanda çok ciddi dünyadışı müdahaleler olmuş gibi görünüyor ve anladığım kadarıyla evrensel bazı gerçeklerin orada olağan bilgi olarak ortaya çıkmış ve deneyimlenmiş olması ciddi bir negatif müdahale çekmiş gibi görünüyor bana. Ve Hindistan'ın daha yakın geçmişine ve bugününe baktığımızda ise, her ne kadar hala büyük, güçlü ve ilgi odağı bir ülke olsa da, hakikaten çok büyük sefilliklerin de yaşandığı bir yer. Son yıllardaki haberlerde Hindistan'ın adı en çok tecavüz olaylarıyla geçiyor sanki. Bir yandan yakın geçmişte Maharaj ve Maharshi gibi bence paha biçilmez bilgelerin yetiştiği bir yerken, bir yandan da dünyanın belki en büyük sefilliklerinin ve karaktersizliklerinin yaşandığı yer. Bu yaman çelişki çok dikkatimi çekiyor. Hindistan'ın durumuyla ilgili olarak, tarzını beğenmediğim üstteki yazının da doğrudan veya dolaylı olarak bu konuya girmiş olması bu anlamda hoşuma gitti.

Gandi'nin de sıradan bir insan olmadığını, son derece saygı duyulabilir bir bilgelikle birşeyler yapmaya çalıştığını ve azımsanamayacak bir başarı elde ettiğini düşünüyorum ama mükemmel biri olduğunu düşünmüyorum kesinlikle. Hatta sen bu yazıyı paylaştıktan sonra yaptığım kısa bir incelemede, Hindistan'da Gandi'yi sevmeyen çok kişi olduğunu, Gandi'ye pek çok suç atfedildiğini, hatta bu suçlamalar arasında cinsel suistimal suçlamaları bile olduğunu gördüm. Bunların doğruluk düzeyinden henüz emin değilim ama benim asıl dikkatimi çeken husus, Gandi'nin bizzat karşısında büyük bir başarı sağladığını düşündüğümüz İngiliz İmparatorluğuyla ilişkilerinde de ciddi yozlaşmış yönleri olduğuna dair iddialar. Bunları kesinlikle araştıracağım. Yani Gandi'nin İngiliz hegemonyasına karşı yürüttüğü pasif direniş mücadelesi ve kazandığı söylenen zafer veya zaferler aslında zafer değil mi? Örneğin "Hindistan'a iyilik değil de kötülük yaptı" denecek kadar yanlış birşeyler mi yaptı? Veya "iyilik yaptı ama doğrudan veya dolaylı ciddi kötülükleri de oldu" gibi bir durum mu var? Bunu merak ediyorum ve imkan buldukça araştırmaya çalışacağım. Benim şu anki izlenimim, zararları, yanlışları olmuşsa da faydasının çok daha fazla olduğu yönündedir ama bu görüşüm de dogma değil sonuçta, gerçekten öyle olup olmadığını çok iyi biliyor değilim, araştırmayı düşünüyorum. Ve bundan da önemlisi "halk" meselesi var. Celselerde de geçtiği gibi, genel halk kitlelerinin bilinç ve ahlak düzeyi çok yüksek olmadığından, belki o halklara yardımcı olmak için bir tür "misyonla" gelen bazı yüksek ruhlar da maalesef misyonlarını istedikleri gibi yürütemiyebiliyorlar, şu veya bu ölçüde yozlaşabiliyorlar. Celselerde Musa'ya bununla ilgili atıfta bulunulmuştu, yardımcı olmaya çalıştığı halkın onu nasıl çıldırttığı anlatılmıştı. Ben benzer süreçlerin Muhammed ve yine örneğin Atatürk için de şu veya bu düzeyde geçerli olduğunu düşünüyorum. Gandi için de benzer bir durum olmuş olabilir ama konunun ayrıntılarına hiç vakıf değilim.

fidelista

Bona Fide Gandhi nin yaşam öyküsü nü tarafsızca incelerseniz dünyada yaşamış büyük insanlardan biri olduğunu görürsünüz bu benim görüşüm ama sayısız insanında paylaştığı bir görüş ,senin bakış açına göre aptal ilkel hain vs olabilir herkesin ilkeleri farklı.Gandhi nin siyasi direniş tarzını Kadim Hindistan geleneği, Hint felsefesinde ve dininde aramak gerek o ülkesi için uygun olanı yaptı sonuçta bağımsızlık onur ve şeref kazandı kazandırdı, Atatürk ünde ulusumuzun asker savaşçı yapısı ve o anki konjonktür açısından doğru olanı yaptığı gibi.Bu liderler bağımsızlık savaşı verirken katliamlar yıkımlar yapmadılar ,kan intikam peşinde değillerdi  sadece halkların ın iyiliğini istiyorlardı bu asumiyet onları başarılı kıldı her geçen gün değerleri daha iyi anlaşılıyor.

bona fide

fidelista cevabını soruma bir cevap olarak göremedim. zaten tarafsız yazıları taradım farklı kaynaklardan ve söylenen farklı görüşü ekledim. ki bunu eklemekle onu aptal ilkel hain gördüğümü yargıladığımı söylemedim söyleme hakkımda yok şahidi değilim olayların. olabilir diyerek onu yaftaladığıma dair izlenim oluşturmanda hoş değil. evet yazılan resmi tarih herzaman doğruyu yansıtmıyor ve bunlar hakkında kıyıda kölede açığa çıkan bilgiler deşifre edilince neden aniden bunu yazana yada daha olayı araştırmadan savunmaya geçiliyor. gerçekler nasıl aydınlığa çıkacak. verilen cevaplarınız nasılda tarafsız görülüyor. yazıyı devam edip verileri ve yazıya dair düşüncelerimden ziyade yazılanlara cevap vermeye kalksam aynı sizin gibi yargılayan durumuna düşerdim. şöyle olurdu. 41 satır yazara veganlığına cevap dizmiş -üsenmedim saydım-yukarda bozadi, beyrutkapı öncelik veganlık gibi bakılıyormuş daha büyük sorunlara odaklanılması gerektiğine değinmiş.belkide sorun budur öncelik sevgide buluşmaksa kendi türünün yıkımının sebebi belkide hayvana yapılan haksızlıktır. hayvanların besin kaynağı olarak görülmesi gıda olarak tüketilmesi kötülüğü besliyordur. böbürleniyor bozadi 12.5 yıl vejateryan oldum ee neden vazgeçtin sırf bazı veganları yada hayvanlara şiddete hayır diyenlerin ser tavrı etik düşünceni vazgeçirecek kadar etklimiydi üzerinde de kendi etik bakış açın taraf değiştirebiliyor. bu senin içselleştirdiğin bir vijdani eylem değilmiş demkki. ki zaten vejaterjanlik hayvanlardan besin elde edilmesine engel olan bir eylemde değil. bunun mucadelesini savaşını filan vermiyorum hiç veganlığı burada tartışmadım neden m. insanın içinde uyanması gereken bir duygu olmalı bu birilerinin dayatmasıyla değil .ama birileri bunu dayatıyor sırf oyle davranıyor diye içimden benliğimden gelen tepkileri doğruları görmezden gelemem yaşamıma uyumlamaya çalışırım. insanların birbirine haksız muamelesinin nedenine dur demek hayvanlara saygı ve sevgiden geçiyor belkide. ego ego sidik yarıştırır gibi insanın yüceliği bunu insanın dışına çıkarmak gerekiyor belkide hayvana doğaya sevgi saygı olmadığı için doğa intikam alıyor belkide. besin değeri dediğiniz eti sindirebilmek midenizin ve organlarınızın filtresinden geçmesi için önce dişinize göre parçalamnız en az iki saat pişirmeniz ve efendim bu sayede zararlı bakteriler ölüyormuş faydalılar protein olarak yarar sağlıyormuş.faydalı bakteriye baksen. işe de yarıyor ha herkes bu yemi yutuyor et tüketin bol bol tüketin. yağdan başka hangi besin değeri var ve onuda yemek için tuzu kullanmanız gerekiyor yoksa eti ve et ürünlerinin yanına yaklaşmazsınız. amio asit fazlalığı gut eklem iltihabı damar sertliği sonrada gelsin ilaçlar otlar tedaviler bu dahi bize mesaj değilmi. damak zevkini tuzla sağladığımız et ve başka canlının ölümüne neden olmayacak alternatif besinler olduğu halde damak zevki uğruna canların yaşamına son vermek kıyım değilmi bu insanlığın en büyük sorunundan sonra geliyor size göre fakat malesef o sorun tamda bundan kaynaklanıyor damak zevki çeşitlilik uğruna kıyım başka bir yaşamı sona erdirmek zevk için.damak zevki için.ve bu cezasız kalacak çunki onlar hayvan bize gıda lazım onların bebekleri olması onları besleyecek bilinçte olması koruması onları insan kadar üstün göstermez.evren yaratıcı bize bu konuda avantaj vermiş. birilerinin dediklerine değil vicdanımıza bu soruyu sorsak ki bana yaratıcı sen 3. boyutta dahi değilsin dese yaratıcıyı sorgularım artık şimdi ve bu eylemi yaptığımdan beridir bunu yapıyorum zaten. ve sorun yaratıcıda değil sorun bilgi aktaranlarda.  hayvanlar dile gelse beni yeme dese yinede yer insanoğlu egosu önceliği kendi üstünlüğüne verdiği sürece. inandığımız bize öğretilen herşey değer yargıları bilgiler ters yüz edilirken böylesi sıkı savunucular olmanıza şaşırıyorum. neden mi bilginiz donanımınız benden çok çok fazla. besin kaynağı masalı yanında vicdanlarda canlı yaşamına son vermeye mani olmak. bu oluştuğunda insanoğlu kavgasına son verecek "sevgi" çok anlamsız durdu satırda değil mi doğaya ve üzerinde yaşayanlara sevgiyle saygıyla yaklaşmanın en alt basamağı temeli hayvalara ve doğa saygıdan geçiyor olamaz mı. içselleştirmek içimizden çıkacak koruma duygusu tıpkı bir bebeğe bakarken ona korunaklı sevgiyle baktığımız gibi bakabilmek bu uyanmadığı sürece şiddetin her türlüsü devam edecektir. gandi felsefesi şöyle böyle. neyse 41 satırı geçmedim umarım bozadi konuyu sabote ettin bilmem ne hiç kusura bakma sen başlattın. fidelista gandi felsefesi ruhu sessizliği ingilizlere sadece ingilizlere karşı uyguladığından bahsediyor yazılar atatürk gibi büyük devlet adamları şunlar bunlar bizde herkes aynı şeyle büyüdük ezber bozmak düşman olmak demek değil. esnek olmak köşeleri törpülemek lazım...  derdim, yargılamaya kalksaydım.ve yaptığım misillemeyle egomu şişirip aa bakın sizden daha objektifim daha vicdanlıyım ulan ben neymişim edalarında adilik etmiş olurdum. böyle olmasını istemesem dahi uslubum yargılayan izlenimi verecektir. bu konumda olmak istemiyorum. birbirimizin geçmişi ve geleceğiyiz. sokağa çıktığımda yaşamımda yargıladıklarımla yüzleşirken ve kendimi kabullenirken, burada yaptığım ikiyüzlülük olurdu ve oldu da.
 

bozadi

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bona fide

belkide sorun budur öncelik sevgide buluşmaksa kendi türünün yıkımının sebebi belkide hayvana yapılan haksızlıktır. hayvanların besin kaynağı olarak görülmesi gıda olarak tüketilmesi kötülüğü besliyordur. böbürleniyor bozadi 12.5 yıl vejateryan oldum ee neden vazgeçtin sırf bazı veganları yada hayvanlara şiddete hayır diyenlerin ser tavrı etik düşünceni vazgeçirecek kadar etklimiydi üzerinde de kendi etik bakış açın taraf değiştirebiliyor. bu senin içselleştirdiğin bir vijdani eylem değilmiş demkki. ki zaten vejaterjanlik hayvanlardan besin elde edilmesine engel olan bir eylemde değil. bunun mucadelesini savaşını filan vermiyorum hiç veganlığı burada tartışmadım neden m. insanın içinde uyanması gereken bir duygu olmalı bu birilerinin dayatmasıyla değil .ama birileri bunu dayatıyor sırf oyle davranıyor diye içimden benliğimden gelen tepkileri doğruları görmezden gelemem yaşamıma uyumlamaya çalışırım. insanların birbirine haksız muamelesinin nedenine dur demek hayvanlara saygı ve sevgiden geçiyor belkide. ego ego sidik yarıştırır gibi insanın yüceliği bunu insanın dışına çıkarmak gerekiyor belkide hayvana doğaya sevgi saygı olmadığı için doğa intikam alıyor belkide. besin değeri dediğiniz eti sindirebilmek midenizin ve organlarınızın filtresinden geçmesi için önce dişinize göre parçalamnız en az iki saat pişirmeniz ve efendim bu sayede zararlı bakteriler ölüyormuş faydalılar protein olarak yarar sağlıyormuş.faydalı bakteriye baksen. işe de yarıyor ha herkes bu yemi yutuyor et tüketin bol bol tüketin. yağdan başka hangi besin değeri var ve onuda yemek için tuzu kullanmanız gerekiyor yoksa eti ve et ürünlerinin yanına yaklaşmazsınız. amio asit fazlalığı gut eklem iltihabı damar sertliği sonrada gelsin ilaçlar otlar tedaviler bu dahi bize mesaj değilmi. damak zevkini tuzla sağladığımız et ve başka canlının ölümüne neden olmayacak alternatif besinler olduğu halde damak zevki uğruna canların yaşamına son vermek kıyım değilmi bu insanlığın en büyük sorunundan sonra geliyor size göre fakat malesef o sorun tamda bundan kaynaklanıyor damak zevki çeşitlilik uğruna kıyım başka bir yaşamı sona erdirmek zevk için.damak zevki için.ve bu cezasız kalacak çunki onlar hayvan bize gıda lazım onların bebekleri olması onları besleyecek bilinçte olması koruması onları insan kadar üstün göstermez.evren yaratıcı bize bu konuda avantaj vermiş. birilerinin dediklerine değil vicdanımıza bu soruyu sorsak ki bana yaratıcı sen 3. boyutta dahi değilsin dese yaratıcıyı sorgularım artık şimdi ve bu eylemi yaptığımdan beridir bunu yapıyorum zaten. ve sorun yaratıcıda değil sorun bilgi aktaranlarda.  hayvanlar dile gelse beni yeme dese yinede yer insanoğlu egosu önceliği kendi üstünlüğüne verdiği sürece. inandığımız bize öğretilen herşey değer yargıları bilgiler ters yüz edilirken böylesi sıkı savunucular olmanıza şaşırıyorum. neden mi bilginiz donanımınız benden çok çok fazla. besin kaynağı masalı yanında vicdanlarda canlı yaşamına son vermeye mani olmak. bu oluştuğunda insanoğlu kavgasına son verecek "sevgi" çok anlamsız durdu satırda değil mi doğaya ve üzerinde yaşayanlara sevgiyle saygıyla yaklaşmanın en alt basamağı temeli hayvalara ve doğa saygıdan geçiyor olamaz mı. içselleştirmek içimizden çıkacak koruma duygusu tıpkı bir bebeğe bakarken ona korunaklı sevgiyle baktığımız gibi bakabilmek bu uyanmadığı sürece şiddetin her türlüsü devam edecektir. gandi felsefesi şöyle böyle. neyse 41 satırı geçmedim umarım bozadi konuyu sabote ettin bilmem ne hiç kusura bakma sen başlattın. fidelista gandi felsefesi ruhu sessizliği ingilizlere sadece ingilizlere karşı uyguladığından bahsediyor yazılar atatürk gibi büyük devlet adamları şunlar bunlar bizde herkes aynı şeyle büyüdük ezber bozmak düşman olmak demek değil. esnek olmak köşeleri törpülemek lazım...  derdim, yargılamaya kalksaydım.ve yaptığım misillemeyle egomu şişirip aa bakın sizden daha objektifim daha vicdanlıyım ulan ben neymişim edalarında adilik etmiş olurdum. böyle olmasını istemesem dahi uslubum yargılayan izlenimi verecektir. bu konumda olmak istemiyorum. birbirimizin geçmişi ve geleceğiyiz. sokağa çıktığımda yaşamımda yargıladıklarımla yüzleşirken ve kendimi kabullenirken, burada yaptığım ikiyüzlülük olurdu ve oldu da.

Bütün bu söylediklerine bakarak senin bir vejetaryen olduğunu (veya belki olmaya çalıştığını) söyleyebilir miyiz bona fide?

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bona fide

umarım bozadi konuyu sabote ettin bilmem ne hiç kusura bakma sen başlattın.
herhangi bir konunun sabote edildiğini düşünmediğim gibi, içimize ciddi dert olmuş şeylerin samimiyetle açığa vurulup tartışılmasının yeri ve zamanı konusunda çok şekilci davranmamamız gerektiğine de çok inanıyorum.

Etle beslenmenin "doğal/sağlıklı olmayışına" dair şeyler söylemişsin. Hiç kusura bakma ama et hem çok lezzetli, hem de çok sağlıklı. O pişmiş et kokusunun insanda yarattığı çekicilik, bizim bünyemizin de, psişemizin de et tüketimine gayet uygun olduğunu haykırıyor. Ama özgür irade; kimse seni veya bir başkasını etle beslenmeye zorlamıyor sanırım? Halbuki insanların doğru dürüst et tüketememesi için oldukça fazla ekonomik baskılar ve tıbbi yalanlar söyleniyor. Hiç öyle yok gut hastalığıydı, yok eklem rahatsızlığıydı diye et tüketimini karalama, bunun gerçekten bir karşılığı yok. Et tüketimi nedeniyle gut hastalığına yakalanmış kaç kişi tanıyorsun? Maruz kaldığımız onca zehrin, radyasyonun, işkencenin, hareketsiz yaşam tarzımızın vs vs yaşanan tüm sağlık sorunları üzerinde çok daha büyük etkisi var.

Hayvanları esir tutmak ve vahşiçe boğazlamak elbetteki "pozitif karma" yazıyor olamaz, şu veya bu ölçüde negatif karma yazıyordur ama et tüketiminin insan sağlığı ve psişesi üzerindeki faydalarıyla karşılaştırıldığında yine de uzun vadede tanrı/evren insanı hayvanları öldürerek etlerini tüketti diye şiddetli bir şekilde yargılamaz. Et yediği ve hatta bizzat hayvanları "esir edip kestiği" halde o hayvanlara ve tüm canlılara karşı gayet sevgisi-saygısı olan nice insan vardır. Bildiğim kadarıyla kızılderililer ağırlıklı olarak etle besleniyorlardı ama onların hayvanlar dahil doğaya duydukları derin saygı ve sevgiye dair anlatımlar bizim ülkemizde bile epeyce duyulmuştur. Aynı şekilde bizim göçmen atalarımızın besin tarzında da et tüketimi çok hayati bir role sahipti. Şimdi o insanlar vahşi miydi, doğaya, hayvanlara karşı saygısız-sevgisiz miydi ille de? Bu iş bu kadar basit değil bona fide.

Bak o Ra, o Kasyopyalılar sayesinde, tüm varoluşun nasıl aynı anda hem tamamen bir olup da hem de öğrenme ve kendini tazeleme amacına hizmet eden bir ilüzyon içinde 7 kademeye bölündüğüne dair çok önemli bilgilerden (veya bilgi olasılıklarından) yararlanma şansı buluyoruz. Ve hayvanlığın 2. seviyeyi, bildiğimiz şekliyle insanlık deneyiminin ise 3. seviyeyi temsil ettiğine dair açıklamalarla karşılaşıyoruz. Ve bizlerin de 3. seviyeye o 2. seviyeden geçerek (o sınıfı okuyup, bitirip mezun olarak) geldiğimiz açıklaması var. Ben bu bilgileri genel itibariyle veya büyük ölçüde kabul ettiğim, benimsediğim için sanki mutlak bilgiymiş gibi ifade edebilirim ama yanlış anlama ve kimse de yanlış anlamasın, kimse bunlara inanmak zorunda değildir ama ben inanıyorum ve bu forum büyük ölçüde o bilgilerin ilhamıyla kurulmuştur. O yüzden de, eleştiriye ve tartışmaya tamamen açık olmakla birlikte, ben o bilgi "iddialarını" gerçekmiş gibi kabul ederek ifade ettiğim zaman, bunu o bilgileri okuyanlara "zorla dayatmak" amacıyla söylemediğim bilinmelidir. Dileyen her an bu bilgilerin herhangi bir kısmıyla ilgili sorularını, eleştirilerini, karşı görüşlerini paylaşabilir.

2. yoğunluğa, yani hayvanlar aleminin derslerine bakıldığı zaman, avlamanın ve avlanmanın o yoğunluğun derslerinin çok temel, son derece doğal bir parçası olduğu görülüyor. Bir ceylanı besin amacıyla kovalayıp yakalayıp "vahşice" öldürmek bir aslanı "kötü" yapar mı? "Vicdansız" yapar mı? Bu iş bu kadar basit mi? Elbette biz hayvan değiliz ama vücudumuz büyük ölçüde "hayvani" bir organizma. Ve insan vücudunun etle beslenmesinin doğallığı veya doğal olmayışı konusunda elbette ciddi tartışmalar vardır ama şu Anadolumuzda et yemeyen bir kültür, bir halk, bir kesim tanıyor musun tarihsel bağlamda? Elbette ki genel halkın ruhsal ve ahlaki değerleri çok yüksek olmayabilir ama et yiyen herkesi de ruhsal ve ahlaki olarak düşük diye etiketlemek bu kadar ucuz, bu kadar kolay olamaz. Ayrıca et yiyen herkesin doğaya ve hayvanlara karşı sevgisiz, vicdansız olduğu gibi bir suçlama getirmek hiç kolay olmamalı. Pişmiş etin kokusu son derece doğal şekillerde neredeyse tüm insanlara gayet çekici, tadı son derece lezzetli ve besleyiciliği son derece yüksek gelmektedir ve çoğu insan et yedi diye bir sağlık sorunu yaşamaz. Tabi etin kendisinde ciddi sorunlar yoksa.

Ayrıca şu da var ki, sadece tek bir kareye bakıp da insanlığın durumunu değerlendirmek çok aceleci ve yanlış çıkarımlara neden olabilir. İnsanlığın bir geçmişi, bir hikayesi var, o hikaye konusunda yeterince farkındalık geliştirmeden tek bir kareye bakıp da neyin yanlış, neyin doğru olduğuna dair kesin bir hüküm vermek başlı başına sorunlu olabiliyor. İnsanlığın hikayesinde "KH" frekanslarından kurtulamama  dediğimiz ciddi bir mesele, ciddi bir hastalık var. KH her durumda ille "etik kötülük" anlamına gelmek zorunda değil. Kendine Hizmet belirli bir olgunluğa henüz erişememiş olanlar için aynı zamanda doğal ve gerekli bir durumdur. Bu bir bebeğin başkalarından ziyade kendine hizmet etmek zorunda olması gibidir. Örneğin hayvanlar da büyük ölçüde kendilerine hizmet ederler ama kendi sürüsüne (sürüsünün başka bireylerine) ettiği hizmet de yavaş yavaş onda başkalarına hizmet kutbiyetine dair deneyimler, özgür irade seçenekleri sağlar doğal olarak. Ama 3. yoğunluğun belirli bir aşamasına ulaştıktan sonra KH frekanslarının azaltılmaması veya hatta belki giderek artırılması, KH'nin artık "etik KH seçimi", yani bizim kendi mevcut bakış açımızla "kötülüğün" bir yol olarak seçilmesiyle eşanlamlı hale gelmeye başlar, ki dünya üzerindeki ekonomik, dini, siyasi ve hemen her anlamdaki faşist egemenliğin sahipleri de tam olarak etik/inançsal olarak KH yolunu seçmekte olan bireylerden oluşan grup veya gruplardır. Elbette ki "KH yolu kötülük yoludur" derken bu iş bu kadar basit değildir, bu çok kaba bir ifade şeklidir ve özellikle de KH'yi seçmeyenler açısından öyle görünür. KH'yi seçen için o yol kötülük yolu değildir, doğaldır, olması gerekendir, içten gelendir, özgür iradeyle elde edilmek istenen, tüm evrene, tüm varoluşa karşı bir egemen olma arzusudur. Ama bu, her bireyin zaten tüm evrenin sahibi ve "kendisi" olduğu şeklindeki basit farkındalığa körlük içeren, saplantılı bir yoldur aslında ve bizlerin "kötülük" dediğimiz pek çok eyleme ve sonuçta yokoluşa doğru gider, eğer süreç içinde BH'ye yönelme seçimi olmazsa.

Daha önce de defalarca ifade edildiği gibi, aslında genel insanlık kitlesi içinde, BH'ye eğilimi KH'ye eğiliminden belirgin şekilde daha güçlü olanların sayısı, aksi yöndekilerin sayısından kat kat fazladır ama dünya insanlığının çoğunluğu ne BH, ne de KH yönünde güçlü bir ivme göstermemekte, yani ciddi bir ruhsal kaos ve atalet halindedir ve ne yazık ki bu kitlenin iradesel zayıflığı, onları bilinçli veya yarı bilinçli olarak egemen KH güçlerine itaate meylettirmektedir ve bu nedenle de dünyada KH'nin mutlak bir egemenliği var gibi bir görüntü oluşmaktadır. Bu arada, "BH eğilimi KH eğiliminden daha güçlü olanlar" derken, hiçbirinin BH yönündeki kutbiyet düzeyi %51'in üzerinde değildir, yani evrensel ölçütlere göre hiçbiri henüz "tam olarak BH" değildir, ama yine de KH'ye yönelik güçlü güdülerle karşılaştırıldığında, BH'ye yönelik eğilimleri daha güçlü olan bir kitleden bahsediyoruz.

Anlaşıldığı kadarıyla artık öyle bir zamandayız ki, evren/hayat nispeten kısa bir süre içinde, dünyayı ve dünya insanlığını ya aktif bir şekilde BH'yi, ya da aktif bir şekilde KH'yi benimsemeye zorlamaktadır çünkü bunun için fazla fazla beklenmiştir, süreç fazlasıyla uzamıştır. Elbette henüz ne KH'ye, ne de BH'ye tam olarak geçiş yapamayacak durumda olan bir çoğunluk vardır ve onlar bu "ortamdan" alınmak zorunda kalacaklar gibi görünüyor bazı açıklamalara göre (kendi seviyelerine uygun başka ortamlarda derslerine devam etmek üzere). Geriye sadece aktif bir şekilde BH'ye veya KH'ye geçiş yapabilecek durumda olanlar kalacak ve onlar arasında bir tür (mücadele veya savaş değilse bile) karşılaşma veya yüzleşme olacaktır. Ama açıklamalara bakılırsa (ki elbette bu açıklamalar tartışmaya, sezgilerimiz yoluyla değerlendirmelere tamamen açıktır), sonuçta BH eğiliminde olanlar rahat bir şekilde dünyada egemen olacak ve KH'ye geçiş yapacak olanlar bu ortamdan ayrılmak zorunda kalacaklardır.

Bu genel bilgileri, "hayvan" sorununa yaklaşım için yardımcı, açıklayıcı perspektiflerden birini sunma olasılığı nedeniyle paylaşmak istedim. "Mesele o kadar basit değil" derken neyi kastettiğimi ifade etmeye çalıştım. İnsanlığın maalesef kendi kendine yaptığı eziyetler, hayvanlara yapılanlardan çok daha ciddi boyutlardadır. Önceliği olan konu insanın hayvana değil, insanın insana (ve/veya "kendine") yaptığıdır ama elbette ki insanın kendine ve birbirine yaptığı, aynı zamanda insanın diğer tüm canlılara karşı davranışlarıyla ilgili bir açıklayıcılığa sahiptir. İnsanın hayvanlara karşı kötü davranışlarıyla ilgili hassasiyetler ve bu konuda verilen mücadelelerin de elbette bir anlamı, bir değeri vardır ama bunun da bir haddi, hududu olmalıdır. Evrensel/varoluşsal sevgiyi veya adaleti ille de hayvan hakları üzerinden "gerçekleştirmek" gibi bir "saplantı" olmamalıdır. Bunu söylerken, "o yönde hiçbir çaba olmamalıdır, sevgi ve adalet arayışı asla hayvanlar üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmamalıdır" demiyorum ama o arayışın, o mücadelenin odağı ille de hayvanlar üzerinde olmalı diye bir dayatmada da bulunulmamalıdır, öyle bir dayatma her ne kadar "aydınlık" gibi görünebilecek olsa da, gayet karanlık/egosal yönleri olabilir.

bozadi

Hayvancılıkla ve/veya avcılıkla beslenme değil, asıl tarımsal beslenme ve bununla bağlantılı sabit/yerleşik yaşam tarzının insanlığı feci şekilde yozlaştırdığına ve köleleştirdiğine dair haber/kitap alıntıları yapıldı bu forumda daha önce. O konuyu da bu bağlamda göz önünde bulundurmak gerek.

bozadi

14 Ağustos 2014

İNSAN TÜRÜNÜN TARİHİNDEKİ EN BÜYÜK HATA


Pulitzer ödüllü evrim biyoloğu ve popüler bilim yazarı Jared Diamond'un Discover dergisi Mayıs 1987 sayısında yer alan bu makalesi büyük ihtimalle yıllar sonra çok daha fazla önem kazanacak. Türkçe'ye hiç çevrilmemiş, bu nedenle İngilizce bilmeyenlerin de okuyabilmesi için ben çevirdim.

Dünya haritasına bakarsanız şu anda çöl olan yerlerin önemli bir kısmı uzak geçmişte yoğun şekilde tarım yapılan bölgeler. İnsan eliyle zorla yetiştirilen yabancı bitkilerin istilası ve tarım alanı açmak için yapılan orman katliamlarının sonucu. Bizi özellikle Ortadoğu ilgilendiriyor, çünkü tarımın icat edildiği yer. Ve her zaman dünyanın en karışık ve kavgalı bölgesi oldu. Makaleyi okuduğunuzda dinlerin, din savaşlarının ve daha pek çok toplumsal olgunun neden buradan ortaya çıktığını anlayacaksınız. Orijinal makaleye aşağıdaki bağlantıdan ulaşılabilir:




İnsan Türünün Tarihindeki En Büyük Hata

(The Worst Mistake In The History Of The Human Race)





Bilim, kendimiz hakkında sahip olduğumuz abartılı imajda tarih boyunca pek çok kez dramatik boyutta değişikliklere sebep oldu. Astronomi gösterdi ki dünyamız evrenin merkezi değil, aksine milyarlarca gök cisminden sadece bir tanesi. Biyolojiden öğrendik ki bedenimiz bu haliyle bir anda (damdan düşer gibi) yaratılmadı, milyonlarca tür ile birlikte evrimleşen canlı türlerinden sadece birisiydi. Şimdiyse arkeoloji bir kutsal inanışı daha yıkıyor: İnsanlığın son milyon yıllık tarihinin uzun bir ilerleme hikayesi olduğu inanışı. Özellikle de son bulgular, aslında daha iyi bir hayata ulaşmamızı amaçlayan tarıma geçiş kararımızın, bizi asla kurtulamadığımız  bir felakete sürüklediğini gösteriyor. Tarım ile birlikte varlığımızı lanetleyen büyük sosyal eşitsizlik, cinsiyet eşitsizliği, hastalıklar ve despotizmle tanıştık.


İlk başta bu yenilikçi yorumun karşısında olan kanıtlar günümüzde reddedilemez gibi görünebilir. Neredeyse her alanda orta çağ insanlarından daha ilerideyiz, onlar mağara adamlarından daha ilerideydi, mağara adamları da insansı primatlardan. Sadece avantajlarımıza bakalım. Tarihteki en çeşitli ve bol gıda kaynaklarına sahibiz, en iyi aletler ve malzeme bizim, çok daha uzun süre yaşıyoruz. Çoğumuz açlık ya da yırtıcı hayvan gibi tehlikelerden uzak. Enerjimizi petrol ve makinelerden sağlıyoruz, terleyerek değil. Günümüzde herhangi bir teknoloji karşıtı bile hayatını bir mağara adamı, orta çağ köylüsü ya da insansı maymun ile değişir miydi?

Geçmişimizin büyük kısmında avcılık ve toplayıcılık ile geçiniyorduk: Vahşi hayvanları avlıyor ve yabani meyve – sebzeleri topluyorduk. Filozofların geleneksel olarak nahoş, kaba ve kısa bir hayat olarak gördükleri bir hayat türü. Bu görüşe göre aç kalmamak için her gün nefes almaksızın yeni bir mücadele başlıyordu, çünkü  hiç bir besin yetiştirilmiyor ve çok azı saklanabiliyordu. Bu 'zavallı' durumdan kaçışımız sadece 10 bin yıl önce mümkün olmuştu, dünyanın değişik kısımlarında bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmeye başladığında. Tarım devrimi günümüze kadar geldi ve sadece az sayıda avcı & toplayıcı kabile kaldı.

Benim de yetiştiğim ilerlemeci (progressivist) bakış açısından bakıldığında "Neden avcı toplayıcı atalarımızın tamamına yakını tarıma geçiş yaptı?" sorusu saçma bir soru olarak gözükür. Elbette tarımı benimseyeceklerdi çünkü tarım, daha az emekle daha çok besin elde etmeyi sağlamanın verimli bir yoluydu. Ekilmiş tohumlar aynı boyutlardaki bir arazide dağınık olarak bulunan yabani kökler ve yemişlerden çok daha fazla mahsül veriyordu. Yemiş aramaktan ya da yabani hayvanları kovalamaktan yorgun düşmüş bir avcı toplayıcı topluluk hayal edin, bunların bir tarlayı ya da otlaktaki bir evcil koyun sürüsünü gördüğünde tarımın avantajlarını anlaması kaç milisaniye sürerdi?

Hatta ilerlemeci görüş, bir kaç bin yıl önce sanatın ortaya çıkmasını da tarımın faydalarından biri olarak anlatacak kadar ileriye gider. Mahsüller saklanabildiği için, ve bir meyveyi bahçeden toplamak yabanda aramaya göre daha az vakit aldığı için tarım bize avcı toplayıcıların asla sahip olmadığı boş zamanları vermişti bu görüşe göre. Böylece Parthenon'u inşa etmemizi ve B-Minör Ayin'i bestelememizi sağlayan tarımdı.

İlerlemeci görüş gerçekten iddialı gözükse de, ispatı aslında gerçekten zor. 10 bin yıl önce insanların hayatlarının avcı toplayıcılığı bırakıp tarıma geçerek iyileştiğini nasıl ispat edeceksiniz? Yakın zamanda, arkeologlar ilerlemeci görüşe (şaşırtıcı şekilde) hiç de uymayan sonuçlara dolaylı testler sonucunda ulaşmaya başladı. Dolaylı testlere bir örnek: Yirminci yüzyıl avcı toplayıcıları gerçekten de günümüz çiftçilerine göre daha mı kötü durumda? Örneğin dünyanın değişik bölgelerine yayılmış düzinelerce -sözde ilkel- gruplardan biri olan Kalahari Çalı adamları (Bushmen) hayatını bu şekilde devam ettirmekte. Gerçek öyle ki bunlar çiftçi çağdaşlarına göre çok daha fazla boş vakte sahipler, çok daha iyi uyuyabiliyorlar ve çiftçilikle geçinen komşularından çok daha az çalışıyorlar. Örneğin yemek edinmek için harcanan süre Çalı adamları için haftada 12 ila 19 saat,  Tanzanya'daki Hadza göçebe grubu için de 14 saatin altında. Bir Çalı adamına neden komşu kabile gibi tarım yapmadıkları sorulduğunda cevabı şu olmuştu: "Neden tarımla uğraşalım ki? Dünyada bu kadar çok mongongo cevizi varken."

Çiftçiler pirinç ve patates gibi yüksek karbohidrat içeren besinlere yoğunlaşırken, günümüz avcı toplayıcılarının yabani meyve-sebze ve hayvani gıdalardan oluşan diyeti çok daha fazla protein ve çok daha dengeli bir besin karması oluşturmakta. Bir çalışmada Çalı adamlarının günlük besin alımında 2140 kalori ve 93 gram protein bulunduğu ortaya çıktı. Bu miktar onların beden ağırlığına göre önerilenden de daha fazlaydı. 75 türün üzerinde yabancı bitkiyle beslenebilen Çalı adamlarının, 1840 patates kıtlığında binlercesi hayatını kaybeden (tek bir gıdaya bağlı yaşadığı için, ç.n.) İrlandalı çiftçiler gibi açlığa mahkum olarak ölebileceklerini düşünmek neredeyse imkansız.

Sonuç olarak en azından hayatta kalan avcı toplayıcıların yaşamı hiç de nahoş ve tatsız değil, üstelik çiftçi komşularının onları en kötü topraklara sürmüş olmasına rağmen. Ancak günümüzün avcı toplayıcıları son binlerce yıldır çiftçi komşularıyla omuz omuza yaşadıkları için bize tarım öncesi gerçek koşullar hakkında sağlıklı bilgi veremez. İlerlemeci görüş uzak geçmiş hakkında kesin bir yargıda bulunuyor: "Tarıma geçtikten sonra ilkel insanların yaşam koşulları da iyileşti." Arkeologlar bu geçişin tam olarak ne zaman olduğunu tarih öncesi atık alanlarındaki bitki kalıntılarını yabani olanlar ve yetiştirilmiş olanlar şeklinde ayrıştırarak tespit edebiliyor.

Tarih öncesi çöpleri üretenlerin sağlık durumu nasıl tahmin edilebilir, ve böylece ilerlemeci görüş doğrudan sınanabilir?  Bu soru ancak geçtiğimiz yıllarda yanıtlanabilir hale geldi. Paleopatoloji adlı bilim dalı sayesinde. Bu bilim dalı tarih öncesi beden kalıntılarındaki hastalık belirtilerini inceliyor.

Bazı şanslı durumlarda, paleopatologlar neredeyse günümüzdeki bir patolog kadar çalışma malzemesine sahip olabiliyor. Örneğin, arkeologlar Şili çöllerinde sağlık durumları otopsiyle belirlenebilecek kadar iyi durumda mumyalaşmış bedenler buldu (Discover, Ekim 1987). Ve Nevada'nın nemden uzak mağaralarında yaşamış Amerikan yerlilerinin atıkları bağırsak kurtlarının ve diğer parazitlerin tespitini mümkün kılacak kadar iyi durumdaydı.

Çoğunlukla yapılacak bir çalışma için tek kalıntı insanların iskeleti olur, ancak iskeletlerden de şaşırtıcı miktarda çıkarım yapılabilir. Öncelikle bir iskeletten sahibinin cinsiyeti, ağırlığı ve yaklaşık yaşı anlaşılabilir. Pek çok iskeletin bir arada bulunduğu ender durumlardaysa, hayat sigortası şirketlerinin yaptığı gibi yaşa bağlı ölüm riski tabloları hazırlanabilir. Paleopatologlar değişik yaşlardaki iskeletlere bakarak büyüme oranlarını hesaplayabilir, diş minesi hasarları için dişleri inceleyebilir (çocukluktaki beslenme bozukluğu göstergesi), anemi yüzünden kemiklerde kalan izlere bakabilir, tüberküloz ya da diğer hastalıkları tespit edebilir.

Paleopatologların iskeletlerden elde ettiği çıkarımlar arasında tarih boyunca insan boyundaki değişim öne çıkmakta. Yunanistan ve Türkiye'de buzul çağının sonlarından kalan iskeletlere bakıldığında erkekler için ortalama uzunluk cömert bir rakam olan 1,75 m ve kadınlar için de 1,65 m idi. Tarıma geçişle birlikte boylar dramatik şekilde kısaldı; M.Ö. 3000'e gelindiğinde erkekler için ortalama 1,60 m ve kadınlar için 1,52 m. Klasik dönemde boy uzunluğu hafif derecede arttı, ama günümüzde Yunanlılar ve Türkler hala uzak geçmişteki atalarının ortalama boy uzunluğuna erişmiş değil.

Paleopatolojinin diğer bulgularından birisi de Ohio ve Illinois nehir vadilerindeki Amerikan yerlisi iskeletlerinden elde edildi. Dickson Mounds adı verilen yerde arkeologlar yoğun darı tarımının sağlık durumuna etkisini gözleyebilecekleri M.S. 1150 civarından kalma 800'den fazla iskelete ulaştılar. Massachusetts Üniversitesi'nden George Armelagos ve meslektaşlarının çalışmaları bu erken tarımcıların yeni hayat tarzlarından dolayı ciddi bir bedel ödediklerini ortaya koydu. Kendilerinden önceki avcı toplayıcılarla kıyaslandığında gıda eksikliğinden kaynaklanan diş minesi hasarları %50, demir eksikliği kaynaklı anemi 4 kat, mikrobik hastalık nedenli kemik lezyonları 3 kat daha fazla gözleniyordu. Ayrıca ağır fiziksel çalışma kaynaklı omurga hasarları da yine sadece bu grupta gözleniyordu. Tarım öncesi toplumda ortalama yaş beklentisi 26 iken tarım sonrasında bu 19 yaşa iniyordu. Yani dengesiz ve yetersiz beslenme ile tarım kaynaklı mikrobik hastalıklar bu grubun hayatta kalmasını zorlaştırıyordu.

Kanıtlara bakıldığında bu Amerikan yerlisi gruplarının tarıma geçişi bir tercihten çok zorunluluktu. Çünkü sayıları hızlı bir şekilde artıyordu ve bu nüfusu doyurmak gerekiyordu. "Çoğu avcı toplayıcının mecbur kalıncaya kadar tarıma geçtiğini düşünmüyorum. Geçtiklerinde de miktarı kaliteye tercih ettiler." diyor Tarımın Kökeninde Paleopatoloji adlı kitabı Armelagos ile birlikte yazan Mark Cohen: "10 yıl önce bu iddiamı pek kimse desteklemiyordu. Ama şimdi genel kabul gören, ve tartışma yaratan bir fikir haline geldi."

Tarımın sağlığa kötü etki yaptığını anlatan en az üç grup neden var. İlk olarak, avcı toplayıcılar çok çeşitli beslenirken, erken dönem tarımcılar az sayıda nişastalı ekin türüyle idare ediyordu. Tarımcılar beslenmedeki kalite düşüşü karşılığında daha ucuz kaloriler elde ettiler (Bugün sadece 3 karbohidrat bazlı gıda — buğday, pirinç ve mısır — insan türünün kalori alımının büyük çoğunluğunu oluşturuyor ve üçü de yaşam için gerekli vitamin ya da amino asitler bakımından yetersiz). İki, tarımcılar az sayıda ekin türü ektiği için ekinlerden birisinde sorun çıkması durumunda açlık riskiyle karşı karşıya kalıyorlardı. Son olarak, tarım giderek daha kalabalıklaşan yerleşimleri teşvik ediyordu ve komşu yerleşimler arasındaki ticaret nedeniyle parazitler ve bulaşıcı hastalıklar yayılıyordu. Nüfus dağınık ve hareketli halde olduğunda salgınlar tutunamıyordu. Tüberküloz ve ishal tarımla birlikte yaygınlaştı, kızamık ve veba gibi salgınlar ise büyük şehirler ile birlikte.

Beslenme bozukluğu, açlık ve salgınlar dışında, tarım insanlık üzerine başka bir lanet daha getirdi: derin sınıf ayrımları. Avcı toplayıcılar yiyecek stoklamıyordu ya da çok az stokluyordu, konsantre besin yetiştirebilecekleri tarla ya da sürülere sahip değillerdi: günlük olarak avladıkları hayvanlara ya da topladıkları yabani besinlerle hayatlarını sürdürüyorlardı. İşte tam da bu yüzden sırtını diğerlerlerinden elde edilen bol miktarda besine dayayarak semirmiş kralları ya da sosyal parazitleri (ya da Türkiye'nin doğusunda bulunan ağa adlı toplumsal iltihapları) yoktu. Yalnızca tarımcı bir toplumda hastalıktan kırılan hasatçı kitlelerin sırtından geçinen sağlıklı ve hiç birşey üretmeyen elitler oluşabilirdi. Antik Yunan'daki Mycenae'de bulunan M.Ö. 1500 yılından kalma kemiklere bakıldığında, kraliyet mensuplarının sıradan halka göre daha sağlıklı ve daha iri yapılı oldukları gözleniyordu. Örneğin dişlerinde ortalama 6 çürük yerine 1 çürük bulunuyordu. Şili'de de benzer şekilde elitlerin iskeletleri sadece üzerlerindeki takılardan değil, kemiklerinde 4'te 1 oranında daha az lezyon görülmesiyle ayrışıyordu.

Beslenme ve sağlık durumu arasındaki benzer karşıtlıklar bugün küresel ölçekte gözleniyor. ABD gibi zengin ülkelerdeki insanlara avcı toplayıcılığın erdemlerini övmek gülünç olabilir. Fakat Amerikalılar da elittir, kötü sağlık koşullarına sahip zayıf beslenme düzeyindeki ülkelerden elde edilen petrol ve minerallere dayandığı için. Etyopya'da bir tarla işçisi olmakla Kalahari'de sağlıklı bir avcı toplayıcı olmak arasında seçim yapmak gerekse hangisi seçilirdi?

Tarım cinsiyetler arasındaki eşitsizliği de körüklemiş olabilir. Göçebe hayattaki bebeğini taşıma zorunluluğu da ortada kalmadığı için, tarlada daha fazla ele ihtiyaç olduğundan avcı toplayıcı hemcinslerine göre çok daha fazla doğum yapan tarım kadınının bu nedenle sağlığı da çok daha kötüleşiyordu. Örneğin yine Şili'deki mumyalarda kemik lezyonları kadın iskeletlerinde çok daha fazla görülüyordu.

Tarım toplumlarında sıklıkla kadın eziyet nesnesi olmuştur. Günümüzün Yeni Gine tarım toplumunda çoğu zaman kadınlar ağır meyve-sebze ve odun yükleri altında ezilirken erkekler elleri boş gezerler. Yeni Gine'de kuş gözlemi için bulunduğum bir sırada köylülere bazı yükleri havaalanından kampıma taşımaları için ödeme yapmayı önermiştim. Ağır pirinç çuvallarının bulunduğu erzağı öncelikle erkeklere dağıttık. Kampa ulaştıklarında en hafif yükleri erkekler taşırken en ağırlarını zorlukla kadınlar taşıyordu.

Sanatın oluşmasında boş vaktimiz olmasını sağladığı için tarımın etkisi olduğu iddiasına gelince, günümüzdeki avcı toplayıcılar en az tarımcılar kadar çok boş zamana sahipler. Boş vaktin bu kadar vurgulanmasının yanlış yönlendirici olduğunu düşünüyorum. Eğer isteselerdi, gorillerin kendi Parthenon'larını inşa edecek kadar boş vakitleri vardı. Tarım sonrası teknolojik gelişmeler yeni sanat türlerini ve eserleri saklama yöntemlerini ortaya çıkarmış olsa da, 15.000 yıl önce de avcı toplayıcılar tarafından muhteşem sanat eserleri üretiliyordu. Son yüz yılda bile Inuitler ve Kuzeybatı Amerikan yerlileri tarafından çok değerli sanat eserleri ortaya konulmaktaydı.

Böylece tarımın ilerlemesiyle elitler çok daha iyi duruma geldi, ama insanlığın büyük kısmının koşulları daha da kötüleşti. İlerlemeci görüşün iddia ettiği üzere tarımı bizim için iyi olduğundan dolayı benimsediğimizi kabul etmek yerine, yan etkilerine rağmen nasıl onun tuzağına düştüğümüzü sormamız gerekiyor.

Yanıtlardan biri "Güçlü olan haklıdır" deyişinin özüne iniyor. Tarım avcı toplayıcılığa göre çok daha fazla insanın yaşamasını destekleyebiliyor, daha düşük bir hayat kalitesinde olsa da. Avcı toplayıcıların ortalama nüfus yoğunluğu 10 mil karede 1 kişi iken, tarımcı topluluklarda bu rakam 100 katına ulaşıyor. Kısmen bunun nedeni bir ekili alanın aynı miktarda ormana göre çok daha fazla kişiyi besleyebilmesi. Ve kısmen, çünkü avcı toplayıcıların çocukları büyümeden yeni çocuk yapmaları imkansız. Tarımcı kadınların ise böyle bir kısıtlaması yok, iki yılda bir doğurabilirler.

Buzul çağının sonlarına doğru avcı toplayıcıların nüfusları arttıkça bir karar noktasına geldiler, ya tarımı seçerek büyüyen nüfusu besleyeceklerdi, ya da nüfus artışını bir şekilde sınırlandıracaklardı. Bazı gruplar lanetli etkilerini tahmin edemeden ilk çözümü seçti, yiyecek bollaşmasındaki geçici refah artışı tarafından baştan çıkarıldılar, ta ki nüfusları besin üretimiyle birlikte hızla artana kadar. Bunlar çok fazla ürediler ve bir süre sonra yollarına çıkan avcı toplayıcı kalmayı tercih eden grupları ya sürdüler ya da öldürdüler. Çünkü ne kadar kötü beslenmiş olsa da 100 tarımcı 1 sağlıklı avcı toplayıcıyı yenebilirdi. Avcı toplayıcıların hepsi hayat tarzlarını bıraktı denemez, ama tarımcıların istemedikleri arazilere kadar sürüldüler.

Tam bu noktada genel bir şikayeti hatırlamak gerekir; arkeolojinin bir lüks olduğu, uzak geçmişle ilgilendiği ve bugün için hiç bir ders çıkarmadığı şikayeti. Tarımın yükseliş dönemi üzerine çalışan arkeologlar insanlık tarihindeki en büyük hatayı yaptığımız kritik dönemi yeniden inşa ettiler. Ya nüfus artışını sınırlayacaktık, ya da tarım yaparak besin üretimini arttıracaktık. İkinci yolu seçtik; açlık, savaş ve despotizmle son bulduk.

Avcı toplayıcılar insanlık tarihindeki en uzun süreli ve en başarılı hayat tarzını sürdürdü. Şu anda aksine, tarımın bizi sürüklediği karmaşık sorunlarla uğraşıyoruz ve bunları çözeceğimiz meçhul. Benim dünyayı ziyaret eden bir uzaylı olduğumu ve arkadaşlarıma insanlık tarihini anlattığımı düşünün. Her bir saatin 100 bin yılı temsil ettiği 24 saatlik bir gün ile anlatıyorum. İnsanlık tarihi 24 saat önce geceyarısı başladı ve şu anda bir günün sonundayız. Neredeyse bütün günü avcı toplayıcı olarak yaşadık, ve tam saat 23.54'te tarım yapmaya başladık. İkinci geceyarımız yaklaştığında, kıtlıktan kurtulamayan köylülerin yoklukları hepimizi yutacak mı? Yoksa kendini bizden saklayan tarımın gösterişli yüzünün arkasındaki baştan çıkarıcı kutsal meyvelerini bir şekilde elde edecek miyiz?


Kaynak: adilhan.com

bozadi

13 Şubat 2017

Tarihin En Büyük Aldatmacası






Bu hikaye tamamen fantastiktir. İnsanların zamanla daha zeki olduklarına dair hiçbir kanıt yoktur. Avcı toplayıcılar doğanın sırlarını Tarım Devrimi'nden çok önce de biliyorlardı, çünkü hayatta kalmaları topladıkları bitkiler ve avladıkları hayvanlar hakkında çok detaylı bilgi sahibi olmalarına bağlıydı. Tarım Devrimi yeni ve kolay bir yaşam biçimi sağlamaktan ziyade, çiftçilere genellikle avcı toplayıcılarınkinden daha zor ve daha az tatmin edici bir yaşam oluşturdu. Avcı toplayıcılar zamanlarının daha büyük bölümünü, çeşitli ve insanı zihinsel olarak uyaran faaliyetlerle geçiriyorlardı, ayrıca açlık ve hastalıkla boğuşma ihtimalleri de daha düşüktü. Tarım Devrimi insanlığın elindeki toplam gıda miktarını kesin olarak artırdı ancak daha iyi bir beslenme veya daha çok keyifli zaman yaratmadı. Daha ziyade nüfus patlamasına yol açarak şımarık seçkinler yarattı. Ortalama çiftçi ortalama avcı toplayıcıdan daha fazla çalışarak karşılığında daha kötü besinlere sahip oldu. Tarım Devrimi tarihin en büyük aldatmacasıdır.

Bunun sorumlusu kimdi? Krallar da değil, rahipler ya da tüccarlar da. Suçlular buğday, pirinç ve patatesin de aralarında bulunduğu bir avuç bitki türüydü. Homo sapiens bu bitkileri evcilleştireceğine, bunun tam tersi gerçekleşti.

Tarım Devrimi'ni bir de buğdayın gözünden değerlendirelim. 10 bin yıl önce buğday sadece Ortadoğu'nun bazı bölgelerine sıkışmış yabani bir ottu. Birden bire birkaç bin yıl içinde tüm dünyada yetişmeye başladı. En temel evrimsel hayatta kalma ve üreme kriterlerine göre dünya tarihindeki en başarılı bitkilerden biri oldu. 10 bin yıldır tek bir buğday başağının yetişmediği Kuzey Amerika'nın büyük ovaları gibi bölgelerde, bugün yüzlerce kilometrelik buğday tarlalarında yürüyebilir ve başka hiçbir bitkiyle karşılaşmazsınız. Dünya çapında buğday 2,25 milyon kilometrekarelik bir alan kaplamaktadır, Britanya'nın neredeyse on katı. Bu kadar önemsiz bir ot, nasıl her yerde bulunan bir bitki haline geldi?

Buğday, bunu Homo sapiens'i kendi ihtiyacı doğrultusunda yönlendirerek yaptı. Bu maymun türü 10 bin yıl öncesine kadar normal bir avcı toplayıcı yaşamı sürüyordu, ama bu tarihten itibaren buğday yetiştirmek için giderek daha fazla efor sarf etti. Birkaç bin yıl içinde dünyanın dört bir tarafındaki insanlar şafaktan gün batımına kadar buğdayla ilgilenmek dışında hemen hiçbir şey yapmaz olmuştu. Bu kolay bir iş değildi. Buğday çok emek isteyen bir bitkidir, kayalık ve çakıllı arazileri sevmez, bu sebeple Sapiens tarlaları temizlemek için beli çatlayana kadar çalıştı. Buğday kendi alanını, suyunu ve besin kaynaklarını da diğer bitkilerle paylaşmayı sevmez bu yüzden erkekler ve kadınlar kavurucu güneş altında uzun saatler çalışarak ot yolarlardı. Buğday hastalık da kapabilirdi, bu yüzden Sapiens küf ve kurtlara karşı da tetikteydi. Buna ek olarak, buğday kendisini yemek isteyen diğer organizmalara karşı savunmasız olduğundan çiftçiler çekirge sürülerine ve tavşanlara karşı önlem alarak bitkiyi korumaya çalıştılar, çok su istediği için kaynaklardan ve derelerden su taşıdılar, hatta tezek toplayarak yetiştiği toprağı beslemek zorunda kaldılar.




Homo sapiens'in vücudu bu tür işler için evrimleşmemişti. Geyiklerin arkasından koşmaya, elma ağaçlarına tırmanmaya uygundu, kaya toplamaya veya su kovası taşımaya değil. İnsanlar bunun bedelini omurga, diz, boyun ve bel ağrılarıyla ödediler. Eski iskeletler incelendiğinde tarıma geçişin insanlara bel fıtığı, eklemlerde kireçlenme ve diğer fıtıklar olarak geri döndüğü görülmektedir. Dahası, bu yeni tarımsal işler o kadar çok zaman almaktaydı ki, insanlar buğday tarlalarının yakınına kalıcı yerleşimler kurmak zorunda kaldılar. Bu onların yaşamını tamamen değiştirmişti. Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi. Evcilleştirmek (domestikasyon) Latincedeki domus (ev) kelimesinden türemiştir. Evde yaşayan ise buğday değil, Sapiens'tir.

Nasıl oldu da, buğday Homo sapiens'i pek de fena olmayan bir yaşamı, sefalet içinde bir yaşamla değiştirmeye ikna edebildi? Bunun karşılığında ne sunuyordu? Daha iyi beslenme sunmadığı kesindi. Unutmayın, insanlar geniş çaplı besin kaynakları yiyerek gelişen, her şeyi yiyen canlılardır. Tarım Devrimi'nden önce tahıllar insan beslenmesinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Tahıllara dayalı bir beslenme biçimi mineral ve vitamin yönünden zayıf, sindirimi zor, ayrıca diş ve dişetlerine zararlıdır.

Buğday insanlara ekonomik bir güvenlik de sağlamadı. Köylünün yaşamı avcı toplayıcınınkinden daha güvensizdir. Avcı toplayıcılar hayatta kalmak için onlarca besin tüketirdi ve bu sayede de, zor geçen yıllarda yiyecek depolamamış olsalar bile, hayatta kalabiliyorlardı. Türlerden biri azaldığında diğerlerini toplayıp avlayabiliyorlardı. Çiftçi toplumları çok yakın bir zamana kadar kalori almalarının çok büyük bir bölümünü az sayıdaki evcilleştirilmiş bitkiden sağladılar, hatta çoğu bölgede buğday, patates veya pirinç gibi tek bir bitkiyle beslendiler. Eğer yağmurlar yetersiz kalır veya çekirge sürüleri ve mantarlar bu bitkileri nasıl ele geçireceklerini keşfederse, binlerce hatta milyonlarca köylü ölebilirdi.

Buğday insanlardan gelen şiddete karşı da güvence sunan bir şey değildi. İlk çiftçiler, en az avcı toplayıcı ataları kadar, hatta muhtemelen onlardan da vahşilerdi. Çiftçilerin hem daha fazla eşyası hem de tohum ekmek için toprağa ihtiyaçları vardı. Komşu kabilelerin tarım alanlarına saldırıları, karın tokluğuyla açlık arasındaki farkı belirleyebilirdi, bu yüzden de uzlaşmaya yer yoktu. Avcı toplayıcı bir grup, başka bir grup tarafından baskıya maruz kaldığında genellikle kendisini kurtarabiliyordu. Zor ve tehlikeliydi, ama mümkündü. Güçlü bir düşman bir tarım köyünü tehdit ettiğinde ise, geri çekilmek tarlaları, evleri ve gıda depolarını bırakıp gitmek anlamına gelirdi. Çoğu durumda, kaçanlar açlıkla baş başa kalırdı. Bu yüzden çiftçiler oldukları yerde kalıp güçleri yettiği kadar savaşmayı seçerlerdi.

Pek çok arkeolojik ve antropolojik araştırma göstermektedir ki, köy ve kabileden öte bir siyasi yapısı olmayan basit tarım toplumlarında bile şiddetin sebep olduğu ölümler, tüm ölümlerin yüzde 15'ine, erkek ölümlerininse yüzde 25'ine kadar çıkabilmektedir. Aynı dönemde, Yeni Gine'de tarımla uğraşan Dani kabilesinden şiddet kaynaklı ölüm oranı erkeklerde yüzde 30'a, Enga'da ise yüzde 35'e ulaşmaktadır. Ekvador'da yetişkin Waoranilerin belki de yüzde 50'si başka bir yetişkinin elinden ölmektedir. Zamanla daha büyük şehirler, krallıklar ve devletler gibi daha geniş toplumsal yapıların ortaya çıkmasıyla şiddet kontrol altına alındı. Ancak bu denli büyük ve etkili yapıların oluşturulması binlerce yıl aldı.

Köy yaşamı ilk çiftçilere elbette bazı avantajlar da sağlamıştı. Örneğin vahşi hayvanlara, yağmura ve soğuğa karşı daha iyi korunuyorlardı. Yine de ortalama insan için dezavantajlar muhtemelen avantajlardan daha büyüktü. Bu durum günümüzün müreffeh toplumlarında yaşayan bireyler için kolay anlaşılır değildir. Güvenlik ve refah içinde olduğumuzdan ve bu güvenlik ve refah Tarım Devrimi'nin temelini attığı sistem sayesinde sağlandığından, Tarım Devrimi'nin harika bir gelişme olduğunu varsayıyoruz. Fakat binlerce yıllık tarihi bugünün perspektifinden değerlendirmek hatalı bir yaklaşımdır. MS 1. yüzyılda, Çin'de babasının ekinleri büyümediği için gıda yetmezliğinden ölen üç yaşındaki kız çocuğu bundan çok daha gerçekçi bir resim sunar. Bu kız eğer kendisine sorulabilseydi, "gıda yetmezliğinden ölüyorum ama iki bin yıl içinde insanların bolca yiyeceği olacak, büyük ve klimalı evlerde yaşayacaklar, bu yüzden benimki mantıklı bir fedakarlık," der miydi?

O hâlde buğday çiftçilere ve bu arada yetersiz beslenen Çinli kıza ne verdi? İnsanlara, birey olarak hiçbir şey vermedi. Öte yandan bir tür olarak Homo sapiens'e çok önemli bir katkı yaptı. Buğday yetiştirmek, insanlara toprak miktarına oranla çok daha fazla gıda üretme şansı verdi, ve bu da Homo sapiens'in katlanarak çoğalmasını sağladı. MÖ 13.000 civarında insanlar yaban bitkilerini toplayarak ve yabani hayvanları avlayarak yaşarken, Filistin'deki Jericho vahasının etrafındaki bölge, iyi beslenmiş ve görece sağlıklı en fazla yüz insanı besleyebiliyordu. MÖ 8500'lerde ise yaban bitkileri yerini buğday tarlalarına bırakmıştı ve aynı vaha sıkış tıkış, hastalık ve gıda yetmezliğinden muzdarip bin insanın olduğu bir köye ev sahipliği yapıyordu.

Evrimin geçer akçesi ne açlık ne de acı çekmektir, sadece DNA sarmallarının kopyalanmasıdır. Nasıl bir şirketin başarısı çalışanlarının mutluluğuyla değil de banka hesabındaki liralarla ölçülüyorsa, bir türün evrimsel başarısı da DNA kopyalarının sayısıyla ölçülür. Ortalıkta DNA kopyası kalmazsa tür yok olur, tıpkı parası kalmayan bir şirketin iflas etmesi gibi. Eğer bir tür çok sayıda DNA kopyasına sahipse bu bir başarıdır ve tür gelişir. Bu perspektiften bakılırsa bin kopya her zaman yüz kopyadan daha iyidir. İşte bu Tarım Devrimi'nin özüdür: daha çok sayıda insanı daha kötü koşullar altında da olsa hayatta tutmak.

Gerçi bireyler bu evrimsel hesabı niye dikkate alsın ki? Hangi aklı başında birey Homo sapiens cinsinin sayısı artsın diye kendi hayat standartlarını düşürür? Bunu kimse onaylamamıştı zaten: Tarım Devrimi bir tuzaktı.

...

Kaynak: yabanil.net