HOLOGRAM VE FELSEFE

Başlatan Tiversonus, 13 Mayıs 2009, 14:10:12

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

HOLOGRAM VE FELSEFE

Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: \"Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim.\"

Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM.

Hologram sözcüğü ilk olarak 196O\'lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980\'lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı.

En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. \"Tam kayıt\" ya da \"eksiksiz mesaj\" anlamına gelmektedir.

Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram\'ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır.  Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir.  Hologramın en önemli özelliği ise, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, her parça bütünün bilgisini içinde taşır ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verir. İşte bu özellik hologramın mistik düşünce ile bağdaştırılmasını sağlar.

\"Zaman ve mekandan bağımsız olan alan\" kavramı, birçok metafizik teoride, Tanrı\'nın tanımını içerir. Ünlü düşünür Leibnitz felsefesinde penceresiz ve bölünmeyen bir bütünlük olan \"MONAD\" \'lardan bahseder. Ona göre bu \"MONAD\" lar, Evren\'in temelini oluştururlar ve Tanrı da bir \"MONAD\"dır. \"Monad\"lardan meydana gelen bir organizasyon içinde bir tek \"MONAD\" tüm \"MONAD\"ların bilgisine sahiptir ve onları temsil edebilir, Tıpkı hologramda olduğu gibi, her bölüm aynı anda bütünü de içinde barındırmaktadır. Buna şaşmamak gerek çünkü aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Leibnitz matematik kalkül kavramını ilk bulan ve geliştiren kişidir. Denis Gabor da hologramı bulurken matematik kalkül tekniğini kullanmıştır. Yani Leibnitz ile hologram tekniği arasındaki yakınlık bir raslantı değildir. Leibnitz felsefesindeki MONADlarda penceresiz kavramı yerine merceksiz tanımını kullanacak olursak, monadoloji ile holografi iyice birbirine yaklaşmış olur.

\"Tanrı insanı kendi suretinden yarattı\" sözü mekansız ve zamansız bir gerçeklik alanını düşünce yolu ile kavrayan mistikler kadar o alana bilimsel olarak yaklaşan bilim adamlarınca da kabul edilebilir oluyor böylece. Felsefi açıdan hologram tekniğinin en can alıcı noktası şudur: üzerine herhangi bir görüntü kaydedilmiş olan hologram plakası ne kadar küçük parçalara ayrılırsa ayrılsın, bu küçük parçalara laser ışını verildiğinde plakaya kayıt edilen görüntünün tamamını yeniden elde edebiliriz. Yani her birim bütünün bilgisini ve benzerliğini kendi bünyesinde korumakta ve saklamaktadır. İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, bizi oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırmaktadır. İnsandaki algılama sistemi frekans analizatörü gibi davranan hücreler tarafından oluşturulur. Bu hücreler birer mini Hologram gibi hareket ederler. Beyin, bu sayısız mini Hologramın yarattıkları dalga boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan dev bir Hologram\'a benzer. Hafıza kayıtları Holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yaparlar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.

David Bohm evrenin de holografik biçimde davrandığını ileri sürmektedir. Görünen ve yaşayan düzenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız olan bir Evren vardır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu holografik düzende bir arada bulunmaktadır.

İnsandan da öteye \"Evren de holografik biçimde organize olmuştur\" dediğimizde, buradan çok önemi üç sonuç çıkar:

1)  EVREN ANCAK TEK TEK ALGILAMALAR SONUCUNDA CANLANIR

Evren bütünden ayrılıp, tek tek cisimler ve nesneler olarak belirebilmek, bedenlenebilmek, varolmaya başlamak, kısaca \"Suret alemi\"ne geçebilmek için algılanmak, farklılaştırılmak zorundadır. Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, dışlaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla bir rezonansa, bir paralelliğe girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı sırlarını çözebilmekteyiz.

Nitekim ünlü batılı bilim adamları da, bu gerçeğin farkına varmış ve bu \"farklılaştırılmış süreklilik\" kavramına yaklaşmışlardır. Bakın Einstein ne diyor: \"Yerçekimi, elektro manyetik güç, enerji, akım, moment ve nötron gibi kavramlar, bunların tümü, \"herşeyin temelinde bulunduğu sezilen objektif gerçeği\" açıklayabilmek için insan zihninin kurduğu teorik yapılar, benzetmeler ve sembollerden başka bir şey değildir.\"

Bir de aynı konuda yüzyıllar önce sezilmiş ve söylenmiş olanlara bakalım. \"Herşeyin temelinde bulunmak\" olgusunu Şeyh Bedrettin\'den dinleyelim: \"Mutlak varlık, bütün erdemlerle donatılmış bulunması bakımından Tanrı adını aldı.\" Sezilen nesnel gerçek oluşu da Krişna açıklasın bize: \"Her yerdedir o. Heptir o. Gözle görülemez, akılla bilinemez ve değiştirilemez. Solmazdır, ıslanmazdır o. Yanmaz, yaralanmazdır o. Değişmezdir, tükenmezdir.\"

Yine çağdaş Batı bilimine dönelim: Bilimin ilk yaptığı, doğadaki çok çeşitli maddeleri 90 kadar doğal elemente indirmesiydi. Sonra bu elementler bir kaç temel parçacık oldu. Ayrıca dünyadaki çeşitli güçlerin herbiri, elektro manyetik gücün değişik görüntüleri (değişik dalga boyu ve frekansta olan elektro manyetik dalgalar) olarak bilindi. Evrenin özellikleri de bir kaç temel nicelik halinde ayrıldı: Uzay, zaman, madde ve enerji. Sonra Einstein; madde ile enerjinin eş değerli olduğunu \"özel izafiyet Teorisi\" ile gösterdi.

Yüzyılımızın tanınmış kuramcılarından olan Northrop bu \"bölünemezliği\" şöyle anlatıyor: \"Farklılaştırılmamış süreklilik, doğrudan algılanan tüm farklılaşmaların içinden çıktığı, ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları kapsamaktadır. O bölünemez ve değiştirilemez olandır. Farklılaştırılmamış süreklilik kavramı, tasavvuftaki kesrette vahdet (çokluktaki birlik)tir.

Ayrıca Konfüçyüs düşüncesindeki Jen, Taoizm\'deki Tao, Budizim\'deki Nirvana, Hinduizm\'deki Atman, Brahman ya da Çit\'tir.  Mistiklerin \"kutsal hiçlik\" veya \"çok katlı sonsuzluk\" diye adlandırdıklarıdır.

2) HER CANLI YA DA FARKLILAŞTIRILMIS HER CİSİM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR

Her varedilmiş olan, içinden çıktığı o ana planın ve bütünlüğün bütün özelliklerini, hatta özünü (değişik biçimler ve oranlarda) içinde taşır. Evrenin ana bilgi yığını, bütün canlılara dağılmış durumdadır. Bu özü içlerinde taşıyan ve saklayan canlılarda ana bilgi kaynağına yaklaştıkça, özleri daha net olarak belirir.

İnsan hiç bir şeyi yoktan var edemez. Bizler ancak evrende var olan o ana bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye girer ve o frekansın olanaklarından yararlanarak, gerçekleri keşfedebiliriz. Bu emek ve çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz en önemli şey, ana kaynağa daha çok benzemektir. Yani ana Hologram plakasının çok küçük parçaları olan biz canlılara tutulan ışığın doğurduğu görüntü ana görüntüye ne kadar \"net\" olarak benzerse, o parça o kadar \"değerlidir\" diyebiliriz.

Bilim açısından ise Einstein \"Birleştirilmiş Alan Teorisi\"ni ileri sürdü ve ayrı kalan son iki gücün (yerçekimi ile manyetik güç) birbirinden ayrılamayacağını, ortaya çıkardı. Artık tüm evren \"bir temel alan\" gibi görünür. Orada her yıldız, her atom ve galaksiler, temelde bulunan uzay zaman birliğinin içinde bir dalgacık ya da kabarcık gibidir.

\"Temel alan\" kavramının Doğu\'nun \"Değişimler Kitabı\"ndaki açıklaması şöyle: Temel olandan (Taeguk) olumluluk ve olumsuzluk (Yang ve Yin) oluşmuştur. Bir Yang ve bir Yin\'in birleşmesi ise Tao olarak tanımlanır. Ve Tao bir \"söz\" dür. Bu kavrama ilişkin olarak Yuhanna İncilinde: \"Başlangıçta kelam Allah idi. Her şey onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı\" denir.

Şeyh Bedrettin ise çağdaş bilimde \"temelde bulunan uzay-zaman birliği\" olarak adlandırılan gerçeği: \"Evrende Tanrı\'dan başka birsey yoktur\" diyerek anlatmış 15.yüzyılda. Bilim söyle ekliyor: \"Böylece doğanın görünüşteki karmaşıklığının yerini, derindeki birlik alır.\" Yine Şeyh Bedrettin: \"Farklılık ancak dolayısı iledir ve kavramlardadır. Çokluk, hayallerden başka birsey değildir. Belirdiği yerlerin sayıca çok olması ile, Tanrı\'nın da çok sayıda olması gerekmez. Her yerde ve her şeyde görünen aslında birdir ve aynı şeydir.\"

3)  BÜTÜN BİLGİLER HER AN HER YERDEDİR

Eğer evren Holografik biçimde organize olmuşsa, uzay—zaman koordinatlarının ötesine geçilmiş olmaktadır. Böyle bir planda; geçmiş-şimdi ve gelecek aynı yerde, aynı anda bulunmaktadır. Ayrıca ana Hologram plakasında yer alan herşey, plakanın bütün zerrelerine kadar yayılmış demektir. Uzay ve zamandan bağımsız olarak her birim, her türlü evren bilgisini her alan alabilir ya da içinde hissedebilir, mistik olarak yaşayabilir. Ama bu ana bilgiden yararlanabilmek, kişilerin ruhsal olgunluk derecelerine ve de çok çalışmalarına, kendilerini geliştirmelerine bağlıdır. Yine Şeyh Bedrettin diyor ki: \"Sonsuz olan gönül evreni, boyuna, çağına göre bir yüz gösterir, ivediye gerek yok. Her yemişin bir çağı vardır, ancak iyice çalışmak, boş oturmamak gerek.\" Kısaca, evren denen bu okyanustan herkes ancak kendi kabının büyüklüğü kadar su alabilir.

Bu bilgilerin ışığında, anlatılmaz gibi gelen bir çok şeyi açıklamak da mümkün olmaktadır. Örneğin; telepati,önceden bilme, uzağı görme, falcılık ve benzeri olaylar, aslında var olan ve her an kullanıma açık bulunan Hologram plakasına kayıtlı bilgileri \"başka bir gözle\" görebilme yeteneğine dayanır. Paranormal fonksiyonlar, enformasyon\'un başka türlü değerlendirilmesinden başka birşey değildir. Çünkü tüm bilgiler, zaman ve uzaydan bağımsız olarak, \"her an her yerdedir.\"

Bilim diyor ki: Açığa çıkan bağlantıların ışığında yerçekimi gücüyle elektromanyetik güç, madde ile enerji, elektrik gücüyle elektrik, alan ve uzay ile zaman arasındaki ayırımlar yiter. Bunların tümü Einstein\'ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte erirler. Böylece insanoğlunun yaşadığı dünya konusundaki bütün algıları ile gerçek konusundaki soyut sezgileri bir olur, evrenin derinliğindeki temel birlik açığa çıkar.

\"Bütün algılar\" ile \"soyut sezgilerin\" bir olması, insanın geldiği ilginç bir aşama olarak dikkati çekiyor. Başlangıcından, beri birbirine karşıt gibi duran pozitif bilim ile sosyal bilimler ve akıl ile gönül ilk kez aynı noktada buluşmaktalar.

Nitekim tarihe gözattığımızda, bir çok konuda sezginin, bilimin önünde gittiğini görüyoruz. Buddha; \"Ruh hep önde gidendir, madde onu yakalayıp dünyaya çekmeye çalışır\" demişti. 16. Yüzyılda ülkemizde yaşayan, bir halk ozanı olan Muhiddin Abdal da: \" Muhiddinem, dervişem / Hak yoluna girmişem  / Onsekizbin alemi / Bir zerrede görmüşem\" diyor ve bilim burada sözü edilen bilgilere ancak yüzyıllar sonra varabiliyor. Gerçeğe varmada felsefe bilimden? şiir ve sezgi de felsefeden önde geliyor. Son zamanlarda bilimin yaptığı aşama ve evrenin Holografik kavranışı, artık sezginin bilimi, bilimin de sezgiyi dışlamadan hareket etmesine yol açacak gibi görünüyor.

İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren\'de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur. Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek olgunluğa erişebilmektir.

Sonad Pelit



Yararlandığım Kaynaklar:

   
Psychologie heute / Karl Pribram
 
Felsefe Tarihi / Macit Gökberk
 
Evren ve Einstein / Varlık Yayınları
     
Şeyh Bedrettin ve Varidat / İ.Zeki Eyuboğlu

Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri / Pitirim Sorokim

Tiversonus

#1
Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık


Pribram'ı holografik modeli biçimlendirmeye yönelten ilk çıkış noktası, anıların beyinde nasıl ve nerede depolanmakta olduğu sorusuydu. Bu gizemle ilgilenmeye başladığı 1940'ların ilk yıllarında anıların beyinde belirli bir yerde yerleşmiş olduğu kanısı egemendi. Kişinin sahip olduğu her anı, örneğin büyük annesini en son gördüğün anın, beyin hücrelerinin belirli bir yerinde bulunduğuna inanılırdı. Bu gibi anı izlerine engramlar deniliyordu, bir engramın hangi maddeden yapıldığını-bir nöron mu, yoksa özel bir tür molekül mü olduğunu – hiç kimse bilmiyordu.

Genç bir nöroşirurji öğrencisi olan Pribram'ın, Penfield'ın enegram kuramından kuşkulanmak için bir nedeni yoktu. Ancak daha sonra düşüncesini tümüyle değiştirmesine neden olan bir şey oldu. Büyük Nöropsikolog Karl Lashley'le çalışmaya başlamıştı. Lashley hafızadan sorumlu o bir tür bilinmeyen mekanizma üzerinde otuz yıldır kişisel inceleme yapıp, duruyordu ve orada Pribram, Lashley'in çalışmalarının meyvelerine ilk elden tanık oldu. Şaşırtıcı olan, Lashley'in engramın varlığı konusunda hiç bir ipucu elde edememiş olmasınında ötesinde, yaptığı incelemenin, Penfiled'ın tüm bulgularının dayandığı zemini yerle bir etmiş olamasıydı. Lashley'in yaptığı şey, fareleri, örneğin bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitmekti.

Farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini ameliyatla çıkarttıktan sonra yine bu deneyleri uyguladı. Amacı, farelerin beyinlerinden labirent içinde koşma yeteneklerinin anılarını kapsayan bölümleri devreden çıkartmaktı. Beyinlerinden hangi oranda parça alırsa alsın,

Anılarını ortadan kaldıramadığını görerek şaşırmıştı. Genellikle farelerin motor yetenekleri zayıflıyor ve labirentin koridorlarında beceriksizce topallıyorlardı ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılmış olsa bile hafızaları inatla tam kalıyordu.

Pribram için bunlar olağanüstü bulgulardı. Eğer hatırlara beynin içinde kütüphane raflarında belirli yerlerde bulunan kitaplar gibi özel yerlere sahipse, Lashley'in cerrahi müdaheleleri onlar üzerinde niçin etkisiz kalıyordu? Pirbram'a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleşmiş olmayıp, tüm beynin içinde bir biçimde yayılmış ya da dağıtılmış durumda oluşuydu. Sorun, bu durumun oluşmasını hangi mekanizma ya da sürecin sağladığı konusunda bir düşünce üretilememesiydi.

1960'ın ortalarında, Scientific American dergisinde okuduğu bir makale onu şimşek gibi çarptı. Bu makale, bir hologram düzeninin nasıl kurulduğunu anlatıyordu. Şaşırtıcı olan yalnızca holografi kavramının kendisi değildi, aynı zamanda Pribram'ın çözmeye çalıştığı bilmeceye bir çözüm sağlıyordu.

Holografinin ortaya çıkamasına neden olan şey girişim diye tanımlanan olgudur. İki ya da daha çok dalga-tıpkı su dalgaları gibi – birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlere girişim denir. Örneğin bir havuza bir çakıl taşı attığınıza suda bir dizi eş merkezli dalgalar oluşur. Ve bunlar kendi dışlarına doğru yayılır. Eğer havuza iki taş atacak olursanız, iki dizi dalganın yayılıp, birbirinin içinden geçtiğini görebilirsiniz. Böyle çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir.

Dalga benzeri her fenomen ışık ve radyo dalgaları da dahil bir girişim deseni yaratabilir. Lazer ışını son derece saf, birbiriyle uyumlu bir ışık türü olduğu için, girişim desenleri yaratma konusunda özellikle başarılıdır.Deyim yerideyse lazer, kusursuz bir çakıl ve kusursuz bir havuz oluşturur. Sonuçta, bugün bildiğimiz hologramlar ancak lazerin bulunuşundan sonra oluşturulabilmişleridir.
Bir hologram, tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına ayrılması ile oluşur. İlk ışın, fotografı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçalayıcısına kaydedilir.

Çıplak gözle bakıldığında film üzerineki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktur. Daha çok, havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturuğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazan benzer bir parlak ışık kaynağı) filmin içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orjinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar.

Böylece imgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte uzanıp, ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o zaman orada gerçekte hiç bir şey olmadığını anlarsınız.

Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye böler ve ve sonra parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçük parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz. Normal fotoğrafların tersine, holografik bir film parçasının en ufak parçası, bütün üzerinde kaydedilmiş tüm bilgileri kapsamaktadır.

Pribram'ı böylesine heyecanlandıran şey de işte hologramın bu özelliğiydi; çünki, hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin içine nasıl olup da dağılmış bulunduğuna bir yanıt getiriyordu sonunda. Eğer bir holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge oluşturabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı hatırlayabilemek için gerekli tüm enformasyonu içermesi mümkündür.

Pribram 1970'lere dek kuramanı doğrulayacak yeterince kanıt birikimin sağlandığı düşüncesindedir. O'nu rahasız etmeye başlayan soru ise şuydu: Eğer beyinlermizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değilde, bir hologramsa, bu neyin hologramıydı? Bu sorunun oluşturduğu açmaz, bir masa başında oturan bir grup insan yerine bir leke halindeki girişim deseniyle karşılaşmaya benzer. Her iki durumda da kişi şu soruyu sormakta haklıdır: Hakiki gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan leke mi?

Buradaki örnek bana rüyalarımı hatırlattı. Rüyalarınızda kendiniz nasıl hissediyorsunuz? Ben kendimi bir kameraya benzetiyorum. Oradayım ama kendimi görmem, gördüklerim bir kameranın gördükleri gibidir. Başka şeyleri gören, rüyaların içinde olan ama asla neye benzediğini bilmediğim ben...Aslında bunu rüya da iken fark da etmem. Başrolde olan ben; izler, görür, korkar, sevinir, duygular çalışır. Başka oyuncular da vardır, bir kısmı tanınan, bir kısımı tanınmayan. Hiç tanımadığımız birini rüyamızda gördüğümüzde onu tanımadığımız biliriz. Peki ya rüyayı gören..? O neden kendisini görmüyor, diğer oyuncuları görürken..?

Pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıksal önermenin, nesnel gerçekliğin – kahve fincanları, dağ manzaraları, karaağaçlar ve masa lambaları dünyasının- belki gerçekte var olmadığı ya da bizim inandığımız anlamda var olmadığı sonucunu doğuracağını algıladı. Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilirmiydi? Gerçeklik bir maya, bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boyları senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaştıktan sonra bildiğimiz dünyaya dönüşen bir 'frekanslar ülkesi' miydi?

Aradığı çözümümün kendi alanı dışındaki bölgelerde olabileceği düşüncesiyle fizikçi oğluna gidip onun görüşünü almak istedi. Oğlu kendisine David Bohm adındaki fizikçinin çalışmalarına bakmasını öğütledi. Pribram bunu yapınca elektrik çarpmışa döndü. Yalnızca sorusunun yanıtını bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm'un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram olduğunu keşfetti.