Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

ruhsal gelişim ve panik bozukluk

Başlatan KUTİ, 17 Haziran 2014, 21:52:49

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

KUTİ

#15
selam sevgili bozadi
ben buluşmanızdan bir sonuç çıkacağına pek bi emindim ama demek ki daha uygun zaman gelmedi...sen elbette ki pek çok tespitte bulunmuşsundur. geçmiş zaman okuduğum bir bilgide "ruhi bir planın, ancak belli bir kıvama gelen ve aralarında müşterek bir tesir alışverişi olan topluluklarla hemhal olduğu ve cevap verdiği.." belirtiliyordu ve ancak birbirini tanıyan kişilerin arasında bir tesir kuşağının oluştuğu ve belirli bir kaliteye ulaşan bu kuşağın sonradan (eğer grup bir işlevde kullanılacaksa) ruhi plan tarafından yeni bir tesirle sarıldığı ve sürekli bir tesir alış verişiyle grubun enerjisinin beslendiği belirtiliyordu...buna göre acaba çalışma yapılan kişiler birbirlerini tanıdığına göre zaten aralarında bir tesir kuşağı oluşmuştur...ilk etapta belirlenen kişiler arasında grubun enerjisini yükseltmek ve var olan enerji düzensizliklerini gidermek anlamında şifa çalışması yapılabilinir mi? atıyorum her günün belirli bi saatinde (karar verilen) bir gün maskesize bir gün bozadiye birgün believer planete vs vs vs şifa göndererek grub enerjisini temizleme ve yükseltme çalışması yapılabilinir akabinde belli bir potaya giren tesir kuşağı(aynı frekansta titreşen bireylerin oluşturduğu karşiliklı enerji bilgi alışverişi) belirli bir kıvama gelip muhatap alınabilinir gökkubbe tarafından diye düşünüyorum....o günden beri aklımda seninle paylaşmak için kafamı kurcaladı yazsam mı yazmasam mı bilemedim....ki gerçi sen zaten bunları düşünmüşsündür
 

Scyth

#16
Diğer seçenek kendi postansiyelinizi ortaya çıkarmak için neye ihtiyaç var. Diyet, nefes programı, düzenli bilgi girişi ve grup çalışması olabilir mi...
Her gün kendi ellerinle inşa etmiş olduğun yoldan yürüsen; sonunda olman gereken yere varacaksın.

bozadi

#17
Sevgili Kuti, alıntıladığın bilginin gerçekliğine inanıyorum ve zaman içinde öyle bir duruma erişeceğimize de inanıyorum.

Buluşmamızda ruh tablası denemesi yapma fikri önemli bulduğumuz fikirlerden biriydi ama buluşmanın en önemli kısmı değildi bizim için. Buluşmanın seyri içinde neredeyse unutacaktık hatta. Konuşmalar, tartışmalar keyifli bir şekilde ilerlerken saatler geçti ve sonra aklımıza geldi tabla deneyi yapmak istediğimiz. Google'da bir arama yaparak İngilizce sayfalardaki ruh tablası resimlerini inceledik, bir tanesinin 30x40 cm'lik bir çıktısını aldık bir kırtasiyeden. Çünkü 30x40 cm'lik camlı bir fotoğraf çerçevesi vardı elimizde. Sonra birkaç dakika konsantre olmaya çalışıp denemeler yaptık. En büyük eksikliklerden biri planşetti. Böyle hazır bir nesne elimizde yoktu ve hemen yapabilecek durumda da değildik. Herkesin parmaklarını üzerine koyabileceği ve soru sorduktan sonra cevaplar için harfleri işaretleyecek parça. Planşet yerine birkaç farklı cisim denedik ama herkesin parmaklarını üzerine rahatça koyabileceği kadar geniş ve tablanın camı üzerinde rahatça hareket edebilecek birşey yoktu elimizde. Planşet denen ve bu işler için kullanılan cisimden bir tane yapmamız veya bulmamız gerekiyor. Bu parçanın altında tablada kolayca hareket etmesini sağlayan üç tane teker veya başka kaygan/akıcı parçalar var.

Tabla deneyini yaptığımız 6-7 kişi bir bütün olarak ilk kez bir araya gelmişti. Grubun bazı üyeleri ikili veya üçlü olarak bir veya birkaç kez buluşmuştu ama grup bir bütün olarak ilk kez bir araya geliyordu. beyrutkapı'nın tanıştırdığı arkadaşı (aslında forumda üyeliği var sanırım ama hiç yazmadı diye biliyorum) ve karadoda ile yüzyüze ilk buluşmamızdı. Yani henüz birbirine tam olarak aşina bir grup söz konusu değil ve muhtemelen "grup içi uyum" faktörü henüz üst seviye pozitif varlıklarla iletişim kurmak için yeterli değil, bu konuda zamana ve çalışmaların devamına ihtiyaç var.

Laura ve bu işe birlikte başladığı kişiler de dener denemez sonuç alamadılar pek muhtemel olarak. 1994'teki Kasyopya bağlantıları öncesinde aylar boyunca uğraşmışlıkları olduğunu anlatıyordu hatırladığım kadarıyla. Biz de grup faaliyetlerini devam ettirmek ve ilerletmek için çabalarımızı sürdürürsek ve tabla denemeleri yapmaya devam edersek, konsantrasyonumuzun da artmasına paralel olarak bazı önemli sonuçlar almaya başlayabiliriz belki.

Grup üyelerine bireysel şifa gönderme çabasını bu aşamada gerekli veya faydalı görmüyorum kendi adıma. Tabla yoluyla üst seviye pozitif varlıklarla bağlantı kurmak elbette dünyanın en güzel şeylerinden biri olurdu ama belki de bizim grubumuzun profilinde yok böyle bir faaliyet. Verimli, faydalı işler yapmak için ille de tabla yoluyla iletişim başarısı göstermenin gerekli olduğuna inanmıyorum. Kendi adıma şu an için inandığım, güvendiğim, öncelik verdiğim şey hayatımızın gerçeklerini konuşmaya, tartışmaya devam etmek. Doğada ve insan alemindeki yıkımlar, dönüşümler tırmandıkça da bunu giderek daha adanmış, daha etkili, daha verimli bir şekilde yapabileceğimize inanıyorum. Hem forum faaliyetleri yoluyla, hem de buluşmalar ve olası başka ortak girişimler yoluyla da bu süreç ilerleyebilir sanırım. Tabla iletişimi ve alternatif "kanallama" yöntemlerindeki verimliliğin de yine bu yolla artacağını düşünüyorum. İnsanlar konuşup tartışırken bile, bu konuşmalardaki, tartışmalardaki iyi niyete, bilgi ve çözüm arayışına bağlı olarak üst seviye pozitif varlıklar, yüksek benliklerimiz vs zaten bir ölçüde katkıda bulunuyor olacaktır ve eminim ki şimdiye kadar da bunu pek çok kez yapmışlardır.

Kendi kendimize düşünürken, yazarken, şarkı söylerken bile kanallama yapıyor olabiliriz. Organize grup varlığı ve faaliyeti geliştikçe kanallama da daha somut ve verimli hale gelir inancındayım.

Hepinize bu forum üzerinden iletişim kurma, görüşlerini, sorularını, eleştirilerini, fikirlerini paylaşma faaliyetleriniz için teşekkür ediyorum. Bunun hepimiz için büyük faydaları olduğuna ve olacağına inanıyorum.

KUTİ

#18
selam sevgili bozadi...
panik bozuklukla ilgili yorumları defalarca okudum , gerçekten güzel ve doğru analizler ,sana ve yüksek rehberlerine teşekkür ediyorum...
benimde araştırmalarım tasavvuf,bilyay yayınları,pleiades,ra ,kasyopya vs vs aklına gelebilecek her türlü yayını sürekli araştırıp,sürekli  takip etmekle geçti.... geçtide neoldu?
forum sayfalarını incelerken mütemadiyen  her açtığım sayfada "iman" ,"iman hali" bahsi dikkatimi çekti,kasyopya celselerini karıştırırkende  yine( hangi celse hatırlamıyorum ama) "iman"'dan bahsediliyordu.ve panik haliyle iman hali arasında daha doğrusu kaybolan iman haliyle arasında bir bağ olduğunu sezinledim
geçmişde okuduğum bilgide "bilginin her zaman varlıkta ileriye doğru bir hamleye sebep olmadığı,bazı varlıklarda da atalete sebep olduğu"  belirtiliyordu...
ve yine "sürekli benzer  badireler  yaşayan varlıkta da,ileriye doğru hamle yapma meramının kalmayacağından " bahsediliyordu...
sanırım bilgilenme yolunda, varlık rahatlıkla yukarıdaki varlık grubuna dahil olabilir,meramını,imanını ,insana, varlığa ve kendine olan inancını yitirebilir...senin yukarıda  özetlemiş olduğun, bu günkü dünya koşulları ve yozlaşmış toplumsal yaşantımız,yozlaşmış insan ilişkileri içerisinde varlığını sürdürmeye ve başkalarına da mümkün mertebe hizmet etmeye çalışan bir insan ,nasıl mevcut imanını muhafaza ederek,bilgilenme yoluna devam edebilir yada enerjisi yok olmaya yüz tutmuş iman seviyesini yükseltebilir?
sevgili bozadi senden isteğim,iman hali,nedir bu iman hali? çeşitli yada yükselen realitelerde dozu artarmı azalırmı? yada azalması yada artık hissedememe, o varlığa has bir handikap mıdır?
sonsuz teşekkürlerimi sunuyor sevgiyle selamlıyorum...
 

bozadi

#19
Sevgili KUTİ, iman gerçekten hem Kasyopya celselerinde çeşitli yerlerde bahsi olumlu olarak geçen bir kavram olarak, hem de Kasyopya celselerinden bağımsız olarak da önemini kolayca hatırlayabileceğimiz çok önemli bir kavram bana göre.

Burada bu kavramdan ve ifade ettiği realiteden veya realitelerden bahsederken de, yeni birşeyi keşfetmekten ziyade zaten çok aşina olduğumuz güzel bir şeyi pekiştirici bir etki yapmakta olduğumuza inanıyorum ve dolayısıyla bunu değerli buluyorum.

İnanç ile imanı çok yakından alakalı, hatta pek çok bakımdan aynı şey olarak görüyorum.

Temel bir seçim aşaması olan, içinde bulunduğumuz 3. yoğunluk ortamında inanç dediğimiz zaman, bütünsel varlığa (herşeye) ve o bütün içinde kendimize ne gözle baktığımıza dair bir konu açılıyor sanırım. BH-KH yollarına doğru ilerleyişte "motivasyonun" inançtan kaynaklı olduğunu düşünüyorum.

İnanç, inanan için henüz kesin bilgi haline gelmemiş olan şeye/duruma doğru yapılan bir yatırımdır. Bir inanç mutlak hale gelirse (ve doğruysa, ki bu doğruluğun bile bir yerde bir "inanç" konusu olabileceği iddia edilebilir), artık orada inançtan ziyade bir "bilgi" söz konusudur bana göre. Bilgi/farkındalık eylemleri yöneten şeydir.

Kasyopyalılar "her türlü inancın faydalı olduğunu" söylemişti. Demek ki özellikle içinde bulunduğumuz seviyede inanç (samimi inanç) sahibi olmak değerli birşey. Peki neden öyle olabilir? Ra, dünya insanlığının hikayesindeki en trajik durumlardan birinin ne KH ne de BH yönünde kutuplaşan çok sayıda kişi/varlık olması olduğunu söylemişti. İster KH yönünde, ister BH yönünde olsun, kutuplaşma kavramı "varlığa" işaret eder. Varlığı gösterir. Hayatiyet, canlılık ifadesidir. Hayata bağlılıktır. Halbuki insanlığın ciddi bir bölümü ne KH ne de BH yönünde gerçek bir adanmışlığa sahip değil. Yani zombi gibi yaşıyor çok sayıda insan. Varlıkları tehlike altına giriyor bir bakıma; dağılıp gitme riski taşıyor. Üzücü bir durum. Bu aynı zamanda "inançsızlık" anlamına geliyor.

İnanmak var olmak demek. Bize herhangi gerçek veya dolu birşey yaptıran şey inançtan gayrı ne olabilir? Neden yaşıyoruz? Bu kadar aşırı olumsuzluğa rağmen bizi yaşamaya devam ettiren, ümit besleten şey nedir? İnanç. Birşeye inanıyoruz. Yaşanan herşeyin bir anlamı olabileceğine, bu kadar adaletsizliğe rağmen mutlak adaletin var olabileceğine, mutlak sevginin gerçekliğine inanıyoruz. İnanç yeterince güçlü deneyimlendiğinde "bilgi" haline geliyor giderek. Ama kesin bilgiden bahsedeceksek, deneyimlenen inancın bir daha kaybedilmeyeceği bir seviyeye ulaşmak gerekiyor gibi görünüyor. Örneğin bizler bu lokal ortamda (dünyada) yaşadığımız çeşitli şeyler sonucu varoluşun (evrenin, hayatın, bütünün) mutlak adil, sevgili, harika olduğuna inancımızı kaybedebiliyoruz. Anladığım kadarıyla o inanç mutlak hale geldiği zaman, yani bir daha hiç kaybedilmeyeceği bir noktaya ulaştığı zaman, o varlık artık bir BH varlığı olmuş demektir. Bu da 4. yoğunluğa mezuniyet anlamına geliyor.

Güçlü (iradeli bir şekilde bilgileşmeye yönelen) inanç, bizi kısırdöngülere sokan, fikirlerimizi ve eylemlerimizi verimsiz hale getiren kararsızlıklardan çıkış yoludur. Yani şizofreniden, bölünmüş ve çelişkili kişilik kalıplarından kurtuluşumuzun yoludur.

Düşünün, içimizde hayatın anlamlı, güzel, adil, sevgi dolu olduğuna dair belirli bir farkındalık var. Ama bir yandan da gezegendeki insan yaşamını kontrolleri altına almaya çalışan negatif eğilimli varlık gruplarının faaliyetleriyle derinleşen savaşlar, işkenceler, travmalar var. Hem de çok şiddetli. İnsan yeteri kadar ezici/güçlü olumsuzluğa maruz kaldığında ve bireysel olarak veya kitlesel olarak bunlarla etkili bir şekilde baş edemediğinde, içten gelen adalet, sevgi hisleri veya farkındalıkları daralıyor ve küçülüyor. Bu sefer hayatın, evrenin veya bütünün iyi olmadığı, sevgi dolu olmadığı, adil olmadığı (hatta belki bunun tersinin dahi söz konusu olmadığı) şeklinde bir algı geliştirmeye başlayacaktır. İnsanlık aleminde çok yaygın olan ve hepimize bir şekilde sirayet etmiş olan şizoid bir durum meydana geliyor. Bir parçamız hayatın/evrenin/bütünün güzel, adil ve sevgi dolu olduğuna inanıyorken, bir başka parçamız öyle olmadığına inanıyor. Böyle çok net bir şekilde siyah ve beyaz şeklinde iki tane parçamız da yok, pek çok irili ufaklı, siyahlı-beyazlı gri parçalarımız var. Eylemler de buna göre şekilleniyor doğal olarak. Belirli bir zamanda hangi parçamızın veya parçalarımızın etkinleştiğine (veya "etkinleştirildiğine") dayalı olarak belirli eylemlerde bulunuyoruz veya bulunmuyoruz. Tüm yaşamımızı etkileyen, dönüştüren, devindiren deneyimleri çok nadiren yaşıyoruz çünkü öyle bütüncül birer varlık değiliz halen. Parçalıyız. 180 derece zıt motivasyonlara sahip parçalarımız ve eylemlerimiz var. Hayatımızdaki en büyük/derin/etkili deneyimler, en çok sayıda parçamıza ulaşan ve bu parçalar arasında bir uyum yaratan deneyimlerdir.

Güldüğümüz zaman tüm varlığımızla gülmüyoruz. Ağladığımız zaman tüm varlığımızla ağlamıyoruz. vs. vs. Güçsüz olmamızın nedeni de bu. İnanç ile güç arasında doğrudan bir bağlantı var. Bir insanın gücü hemen her durumda eylemlerinde bulunur. Seçimlerimizi, eylemlerimizi belirleyen şey ise temelde inançtır. İnanç (ve seçimler, eylemler) ne kadar tekleşir, bütünleşirse, o kadar güçlü olacaktır. Halbuki çok zıt yönlere bakan çok sayıda çelişkili inancımız var. Aynı anda evrenin/hayatın/bütünün anlamlı (sevgili/güzel/adil) olduğuna ve sevgisiz, çirkin ve adaletsiz olduğuna (veya her ikisi de olmadığına) inanan parçalarımız var. Benim kastettiğim şizofrenlik sorunumuz bu. İçinde yaşadığımız düzen de bu durumu teşvik ediyor ve hatta temin ediyor. Bizi bölüyor, parçalıyor, zayıflatıyor ve (kendi çıkarlarına uygun olarak) yönetiyor. Bütüncül olmadığımızın farkında bile değiliz çoğu zaman. İçinde yaşadığımız düzendeki sahte hayatımızda oynadığımız (veya oynatıldığımız) rollere o kadar konsantre oluyoruz veya ediliyoruz ki, durup ben kimim, ben neyim, neyin içindeyim, ne durumdayım, ne yapıyorum diye soramıyor, bunu gerçekten sorma cesaretini gösteremiyoruz.

Felsefenin faydası biraz bununla ilgili. Hayatımızdaki herşeyle herşey arasındaki bağlantıları kurmaya yardımcı olma potansiyeli var. Hayatı yöneten bütüncül yasaları ve bu bağlamda varlığımızı, özgür irademizi ve özgür irademizi kullanma (ve kullandırma) biçimimizi keşfetme fırsatları sunuyor.

Din de felsefeyle yakından bağlantılı elbette. Din belirli bir felsefe/ideoloji içeriyor. Hayat budur, şudur diyor. Sen şusun, busun diyor. İşin budur diyor. Sonuç budur diyor. Herşeyi açıkladığını iddia ediyor. Ama dünyamızı, yani hayatımızı istila eden negatif güçler (bu istila da bizim özgür irademizi kullanma biçimlerimizin yardımıyla/olanağıyla gerçekleşiyor tabi) bizi etkileyen herşeye sızdıkları gibi dinlere de fazla fazla sızdılar. Dinde de negatif ile pozitif şizofrenik bir şekilde paylaşılıyor. Dinler/kitaplar bir yandan iyiliği, sevgiyi, adaleti teşvik ederken, bir yandan da açık veya örtülü bir şekilde kötülüğü, sevgisizliği, adaletsizliği teşvik ediyor. Bu nedenle dini kitaplar ve öğretiler sonu gelmez ve iflah olmaz çelişkiler barındırır. Büyük ölçüde şizoittirler. İnsan yaşamındaki en büyük "inanç" geliştirme katalizörlerinden biri din olduğu halde ve her büyük dinin milyarlarca üyesi olduğu halde bu insanlar bir türlü gerçek bir birlik oluşturup da ne adamakıllı iyiliğe, ne de adamakıllı kötülüğe hizmet edemezler. Kendi aralarında sonu gelmez ve çoğu zaman düşmancıl ikiliklere, gruplara bölünürler. Kötü sonuçlar malumdur. Din, inanç namına insanlar (hem farklı dinler arasında, hem de aynı dinin fraksiyonları arasında) birbirlerini sayısızca kesip, parçalayıp öldürürler ve böylece şeytani güçlere çok bereketli biçimde gıda üretirler.

Dinin iyi sonuçları/yönleri ise, özellikle pozitif eğilimi kendiliğinden daha güçlü olan insanlarda, yaşamın sayısız yönlerinden dayatılan parçalayıcı, şizofrenleştirici, zayıflatıcı etkilere karşı bir tür direnç geliştirici, olanı biteni anlamlandırmayı sağlayıcı, böylece tüm parçalanmışlığa rağmen inanç sayesinde belirli bir karakter ve eylem bütünlüğü (ve dolayısıyla "gücü") sağlayan bir durum meydana gelir. Dini öğreti kendi içinde ne kadar iflah olmaz çelişkiler, sahtelikler, yalanlar içerirse içersin, kişinin kendi geçmişinden getirdiği bilgi ve deneyimin sağladığı irade sayesinde (bir parça kendini kandırmak pahasına bile olsa) din inancı varlığın ve hayatın dağınık parçaları arasında birleşmeyi, iyileşmeyi sağlayan bir işlev gördürülür. Bir bireyin inanç potansiyeli güçlü olduktan sonra bunun aracının İslam mı, Hıristiyanlıklı mı, Alevilik mi, Şiilik mi, Sünnilik mi, ateizm mi olduğunun hiçbir önemi yoktur. Hepsi sadece birer maskedir. Esas olan özgür iradenin kullanılış biçiminin ardındaki farkındalık veya motivasyondur.

İşte iman derken, iman ihtiyacı derken, güçlü olma veya etkili olma, gerçek olma ihtiyacımızın bir ifadesidir. Bizi zayıflatan, tökezleten, sersemleten çelişkili parçalarımızın itirafı, keşfi ve aşılması ihtiyacıdır. İnançların ve bilgilerin bizi götürdüğü yolda ulaşılması gereken nitelik BH veya KH'dir. Bunlara erişildikten sonra gerisi nitelikten ziyade nicelikle, miktarla ilgili olacaktır bana göre. Varılabilecek mutlak hedef yeterince net olarak görülecektir. Perde olmayacaktır. Benim şu anda algıladığım şekliyle iman KH veya BH'den bir tanesine ulaşmadaki motivasyondur. İman nitelikli olmaya, bütüncül olmaya (ve dolayısıyla etkili olmaya, etkili öğrenmeye ve paylaşmaya) yönelik güdüdür. Adanmışlıktır. Karardır. İradedir. Mutluluktur. Farkındalık ateşidir.

Soru, eleştiri, farklı açılardan yaklaşımlara da bağlı olarak imanın artırılması hakkında gevezelik etmek isterim ilk müsait vaktimde.

Tgur

#20
"Halbuki insanlığın ciddi bir bölümü ne KH ne de BH yönünde gerçek bir adanmışlığa sahip değil. Yani zombi gibi yaşıyor çok sayıda insan. Varlıkları tehlike altına giriyor bir bakıma; dağılıp gitme riski taşıyor. Üzücü bir durum. Bu aynı zamanda "inançsızlık" anlamına geliyor." BOZADİ

Yeni dostumuza gecikmiş bir hoşgeldin dileğimi sunduktan sonra müsaadenizle araya girmek istiyorum,

İmanda saplantılı kalmak ,bağnazlık dediğimiz tavrı ortaya koyar ,

İnsanoğlunun ençok çektiği, bu hususu anlayamamaktan geçer, google girin iman nedir yazın ,hep dinsel manada inanmaya mecbur olduğunuz tavır ve isimler üzerine dayatmalarla doludur.

Yani yaratma hadisesinde en önemli hasletlerden biri olan, sonsuzluğu ihtiva eden, o yaratılışın bir nevi nişanesi olan aklınıza, düşünsel hürriyetinize ,adeta bir baraj koyan konuyu "iman budur"kavramıyla sınırlama gayretlerini görürsünüz..İronidir ki, bu dayatmalara dayandırılan bilgileri veren kaynakta "size akıl verdik ne zaman kullanacaksınız" "biz ,aklını kullanmayan kavimler üzerine pislik yağdırırız" şeklinde ifadeler ,uyarılar vardır.

Aklı kullanmak kurnazlık yapmak mıdır ,katiyetle hayır,

Ama insanlar hep öyle algılamışlardır bu ikazları ,ve aklı kullanmanın düşünmek olduğunu ,düşünmek derken ,şu veya bu kanaldan gelen ilgilenilen her bilgiyi alıp yoğurmak ,karşılaştırmak ,doğru ve yanlış yönlerini ayıklamak ,bir başka deyişle analitik aklı devreye almak ve özsel sesi de içine alan uğraşı ile bir neticeye varmak ve zihnin iman denilen yerine oturtmak,olduğunu unutmuşlardır. Veya algılama mantıklarını bu çerçeveye genişletmemişler ,korkulu olan bilgiyi dayatmalar haznelerinde bekletmekle meşguller.

Bu durumda takıntılı kalmanın bir örneği sergilenmektedir ,oysa iman denilen husus, bilgilenmek ve farkında olunulan her yenilikte değişken bir özellik ihtiva eder ,bu değişim ,kişinin bilgeliğe doğru yoğunlukları atlatmaya/geçmeye doğru yönelen ruhsal macerasının kazançları/geçiş kartı olacaktır.

Kasyopyalılar bu durumu bilyaları uygun yuvalara oturtmak olarak tarif etmişlerdir,

Burada bilyalar, farkındalıkla edinilen iman ,yuvalar ise yoğunluklardır.



KUTİ

#21
teşekkürler sevgili tgur ve bozadi, inceliğiniz ve paylaştığınız  bilgiler için...
 

KUTİ

#22
selam sevgili bozadi...


10 mayıs 2014 celsesinde geçen şu son yanıt sanki panik bozuklukla da ilişkili gibi geldi bana...


C: Eğer "dışarıda" yaratmazsan, bedenin "içeride yaratır".






S: (ankhepiphan) [düzensiz kalp atışı ile ilgili soru...]
C: Diyet alışkanlığın nasıl? Soda?

S: (Pegasus) Soda mı içiyorsun?! (ankhepiphan) Hayır, sınırlandırmaya çalıştım ama... (Pegasus) Sormana bile gerek yok. O tür şeyler kalbi hızlandırır. (ankhepiphan) Sanırım birkaç yıl önce kalbime yerleştirilen stentle ilgili. Çünkü bir basınç birikiyor ve sonra serbest kalıyor ve bu çok garip birşey...
C: Eğer "dışarıda" yaratmazsan, bedenin "içeride yaratır".
 

bozadi

#23
Evet KUTİ, hem panik atakla, hem de pek çok başka fiziksel rahatsızlıkla bir bağlantısı varmış gibi göründü bana da.

Hani daha önce de değinmiştik ya, sosyal yaşam düzeneğimiz gerçekten büyük ölçüde bir işkence makinesi olarak ayarlanmış durumda ve bunu söylemek, bundan şikayet etmek yasaklanıyor. Yani dışarıda, "normal hayat" diye dayatılan resmi koşullarda son derece ciddi panik yaratıcı koşullar var. Düşmanlık var, nefret var, aşağılama var, adaletsizlik var, saldırı var ve buna işaret etmek, bundan şikayet etmek de doğal olarak yasak kılınmaya çalışılıyor. İşte, "dışarıda" yeterince ifade edilemeyen panik/korku hali "içeride" yaratılıyor bir şekilde. Bu durum şu veya bu ölçüde panik atak rahatsızlığı, şizofreni ve pek çok psikolojik rahatsızlığa ek olarak sayısız fiziksel soruna da yol açabilir veya bağlantılı olabilir, ki herkes bu sorunları o veya bu derecede deneyimliyor bence.

Bütün bu konularda kendi aramızda ve daha geniş bir toplumsal bazda bilinç artışı ve sorgulamaya yardımcı olabileceğimize inanıyorum faaliyetlerimiz devam ettikçe.

Bu arada, son birkaç haftam hayatın olağan çeşitli uğraş ve meseleleri nedeniyle çok yoğun ve stresli geçti ve yoğunluğum halen devam ediyor. Ama bu süreçte ruhsal olarak birşeyleri sorgulamaya, bazı cevapları aramaya ve kendi kendime bazı denemeler/testler yapmaya da devam ettim. Bu sorgulamalar kendimde algıladığım seyreltilmiş ama sürekli panik atak haliyle de yakından ilgiliydi.

Forumumuzda "beklentisizlik" ile ilgili epeyce görüş paylaşımı oluyor, tartışılıyor. Çünkü celselerde de sıkça konu ediliyor. Zaten herkesin bir şekilde bildiği, bulduğu bir gerçektir ama ben de kendi deneyimlediğim haliyle sıcağı sıcağına bu konuda bazı fikirlerimi ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.

"Kendini iyi hissetmek"ten bahsederiz. Kendini "gerçekten" iyi hissetmek. Şüphesiz bir şekilde. O kadar sağlam ve aynı zamanda sade ve aynı zamanda zengin bir şekilde kendini iyi hissetmek. Belki de bunun süreklilik kazanacağı bir hale ulaşmayı hedefleriz yaptığımız çeşitli işlerle, peşine düştüğümüz çeşitli amaçlarla. Bu ille de yanlış bir tutum olmamakla birlikte, Kasyopyalıların "Hedefe varmak eğlencenin yarısı" sözünü de dikkate alarak, "şimdi ve burada" eğlencenin en az yarısını deneyimliyor olmamız gerekir.
 
Yani tüm aleyhte koşullara rağmen yaşamımızın genelinde kendimizi iyi, güvende hissetmek ve eğlenmek doğal, sağlıklı ve gerekli bir haldir diye düşünüyorum. Ve bunun koşulsuz bir şekilde deneyimlenebilen birşey olması gerekir herhalde. Yani bizi gerçekten tüm olumsuzluklara rağmen mutlu, sevinçli, güvenli, huzurlu kılacak olan bir gerçeğe güvenebilmeyi gerektiren birşey bu.

Biz belki de derin, güçlü veya gerçek bir mutluluğu, sevinci, huzuru hep bir takım hedeflere ulaşmayla irtibatlandırıp bir şekilde erteliyor olabiliriz. Halbuki, tümü birbiriyle bağlantılı olarak gerçek bir mutluluğun, sevincin, huzurun, sevginin deneyimlenmediği her anın (istisnalar kaideyi bozmaz diye düşünürsek) bir çeşit "hastalık" hali olduğunu kabul etmemiz gerekiyor belki de.

Ra bilgilerinde (bir çalışma önerisi isteği üzerine verilen bir yanıttı sanırım) önerilen çalışmalardan biri "içinde bulunulan anın sevgi taşıdığı" gerçeğine dayalıydı. Yani "durun ve bakın. içinde bulunduğunuz anda sevgi var." gibisinden bir öneriydi. Ve burada bahsedilen sevgi "gerçek sevgi". Yani hiçbir belirli bireye özgü olmayan ama her bireye ulaşabilen, sınırsızca ve koşulsuzca fark edilip yararlanılabilecek olan evrensel ve sonsuz bir şifa ve güç olan sevgi.

İşte bu noktada, Kasyopya (ve benzer bazı) bilgi kaynaklarında eleştirildiği şekliyle "new age" tarzı (genellikle sorunların varlığına, derinliğine ve ciddiyetine körlük taslayan, görmezden gelen, dengesiz) bir mutluluk/sevgi anlayışı değil de, gerçekten işe yarayacak ve belirli bir farkındalık çabasıyla etkili biçimde paylaşılıp büyütülebilecek iyilik/huzur/güven/sevgi haline veya hallerine erişimle ilgili işbirliği yapabileceğimizi düşünüyorum.

Ulaşabileceğimiz en ideal hal (zihin hali, oluş hali, tavır, bakış) neyse, o hal şimdi ve burada erişilebilir durumda. Yaşamımızın koşullarından bağımsız olarak. Aslında yaşam koşullarımız derken aklıma gelen birşeyden daha bahsetmek istiyorum. Etrafımıza baktığımızda, sosyal ortamda birşeyler yapan, kendilerinden emin görünen, aradıkları hale ulaşmış görünen pek çok kişi ve gruba rastlıyoruz. Daha doğrusu böyle bir "hava" yaratılıyor pek çok durumda. Sosyal ortamlar nedense herkesin birbirine biraz hava atar, caka satar gibi göründüğü ortamlar oluyor genelde. Bunu tamamen kötülüyor değilim ama durumun son derece ironik ve aldatıcı bir yönü olduğunu da hepimiz biliyoruz diye düşünüyorum. Kalabalık ve nispeten seçkin toplumsal/sosyal ortamlarda bazen konsantrasyonumu, gerçeklik duygumu yitirebildiğimi, karmaşaya girdiğimi, yön duygumu yitirebildiğimi fark ediyorum (bu herkesin yaşamak zorunda olduğu bir sorun değildir illa ki). Mutlak değilse de ciddi bir erdemsizlik gözlemliyorum "artistik sosyal ortamlarda". Bu kadar şık / cicili-bicili kalabalık bir araya gelince göz boyayıcı bir sağlıklılık/normallik hissi oluşuyor. Halbuki toplumsal sorunların çözümüne dair belki de hiçbir gerçek çözüm arayışı veya çabası içermiyor bu şık kalabalıklar ve ortamlar. (hiçbir sağlıklı ve iyi ve sevgi içeren bir yönü olmadığını da iddia etmiyorum) İşte bu da "new age"si bir sorun gibi geliyor bana. Sahte sağlık, sahte normallik, sahte iyilik, sahte sevgi gibi... Bu konuya neden girdim... Sahte bir mükemmellik, tamlık, aradığını bulmuşluk, iyilik ve/veya üstünlük hali, bizim bulmamız veya ulaşmamız gerektiğini düşündüğüm şeyin zıddı oluyor bir bakıma. Birşeyin yanlışını bilmek, fark etmek, doğrusunu bulmaya yardımcı olabilir, katalizör niyetine kullanılabilir diye.

Sorunların, çok ciddi bireysel/grupsal/toplumsal/global sorunların varlığını inkar etmeden, bunlara körlük taslamadan, o sorunları çözmek amacıyla, derin, sade, güçlü, gerçek bir iyilik, huzur, sevgi haline erişime dair sabırla uygulanacak pratik bir yol.

Beklentisiz ("yeterince beklentisiz") olmak için, bizi yeterince ama gerçekten tatmin eden, rahatlatan, güven, huzur ve sevgi dolu bir halde olmamız gerekir diye düşünüyorum. Ve o halin bireysel ve evrensel varlıktan kaynaklanıyor olması (onunla temelden bağlantılı olması) gerekir. Bireysel varlığımız ile evrensel/tümsel varlık arasında ayrılmaz ve olmazsa-olmaz bir bağ var; ikisi birbirinden ayrı ayrı var olmuyor. Yani içinde bulunduğumuz maddi veya sosyal koşullarımızla bağımlılık/zorunluluk bağı içermemesi gerekiyor. Özü itibariyle koşulsuz ve sonsuz birşeyden bahsediyoruz. Varoluşun doğal hali diyebileceğimiz birşeyden bahsediyoruz. Mutluluktan, sevgiden, iyilikten...

"Beklentisizlik" hiçbir şey istememek, hiçbir şey ummamak veya hiçbir şey için ciddi bir çaba harcamamak demek değil bence. Olumsuz anlamda kastedildiği şekliyle "beklentililik" denen şey acizliğin kabulü anlamına geliyor diye görüyorum: "Ben acizim. Ben sahip olmam gereken en temel, en önemli, en kritik şeylere sahip değilim. Hayat bana bunları vermedi ve/veya vermiyor ve/veya vermeyecek." Sanıyorum ki Mansur'un "En el Hak" realitesi buna dair. Kasyopyalıların "Baş yaratıcı sizsiniz" realitesi de aynı gerçekliği ifade ediyor. Yani negatif güçlerce bize empoze edilen "acizlik, yetersizlik, eksiklik, korku ve beklentililik"  duygusu/algısını yok etmek için. Yalanın karşısına gerçeği çıkarmak için. Kendi sorunlarımızı kendimiz çözemememiz için bilincimize yüzyıllardır acizlik, yetersizlik, eksiklik duygusu ekiliyor. İnsanı, daha doğrusu varlığı en yüce gerçek olarak vurgulayan öğretiler ise muhtemelen her durumda insana empoze edilen bu olumsuz programlamayı gidermeye yönelikti.

Benim bu konudaki en güzel deneyimlerim genellikle meditasyon sırasında olur. Buna rağmen neden düzenli olarak meditasyon yapmadığımı kendime açıklamakta zorlanıyorum. Dikkatimi çeken gerekliliklerden biri yavaşlamadır. Sakinleşme... Yavaşlama... Telaşı, endişeyi azaltma. En temelde korkacak, telaş yapacak birşey olmadığını hissetmeye, güveni, huzuru duyumsamaya yardımcı oluyor. Gerçekten en derinde veya bütünde korkacak birşey olmadığını, bütünün, varlığın iyi, sevgi dolu olduğunu ve bizim onunla bir olduğumuzu seziş halinde, sorunlarımı düşünüyorum. Acizliklerimi hatırlıyorum. Bu konularda ne yapabileceğimi düşünür düşünmez hepsinin çözümlenebileceğini hissediyorum. Tüm ciddi veya ciddi görünümlü sorunların meydana gelmesinin varlığın asli niteliklerini hatırlamayış, ona dönmeyiş olduğunu anlayınca, onunla tekrar istikrarlı bir şekilde temasa geçtiğim sürece tüm sorunların kolayca azalıp çözümlenebileceğinden hiçbir endişem, şüphem kalmıyor. En korkutucu realiteleri kolayca göğüsleyebileceğimi hissediyorum. Ayrıca, bu pozitif haldeyken bile aslında hala tam olarak pozitif olmadığımı ayırt ediyorum bazen ve o anda bile hala kendi kendimi bloke eden ve varlıktan daha fazla rehberlik ve destek almayı tamamen kendi önyargılarım veya zihinsel blokajlarım nedeniyle engellemekte olduğumu anlıyorum. Bunu fark eder etmez, yani nihai anlamda kendi kendime (çevresel bazı olumsuz etmenlerin de desteğiyle!) dayattığım zihinsel blokajlarımın varlığını kabul eder etmez, spesifik olarak onların ne olduğunu bilmesem bile onları fark etmeye ve çözümlemeye doğru yol katettiğimi duyumsuyorum. Bazıları bazen ucundan kıyısından kendini belli ediyor. Hatırlıyorum. Komplekslerim, geçmiş veya devam eden travmaların neden olduğu blokajlarım, hayatta karşılaştığımız ve karşılaşmaya devam ettiğim pek çok olumsuzluklar, yıkımlar, savaşlar, adaletsizlikler, vahşetler... Sabırlı olma gerekliliğini hatırlıyorum. Tek başıma değilim. Bütün bunların ağırlığını, sorumluluğunu tek başıma yüklenmek durumunda olmadığım gibi bunların çözümünde de tek başıma olmayacağım. Evren olan, hayat olan gerçek kudrete döndüğüm ve döndüğümüz sürece, tüm sorunlar çözülmeye mahkum. Korkmuyorum. Çözümüne bazen kendimden gizlediğim bir imkansızlık atfederek mutlaklaştırdığım suçlarım, en inatçı karanlıklarım dahil tüm sorunların çözümleneceği olasılığını bana güvenle fısıldayan bir ses... Herşeyin gerçekten giderek daha iyi olacağı bir yolculuk. Tekrar unutacağım gerçeği günlük hayat denen realitenin akışı içinde. Dertlerle, kederlerle, egomla savrulacağım oradan oraya, kendime hayatı dar edeceğim. Ama döneceğim gerçeğe, hatırlayacağım ve onaylayacağım onu. Ve paylaşacağım. Aynı şeyi yapan ve yapacak olan başkalarının olması ne güzel.

KUTİ

#24
senin beyin kıvrımlarının her bir hücresini öpüyorum...bu ne güzel bir akış,ne güzel bir analiz...iyice bir okuyayım hatmedeyim sevgili bozadi...sevgiyle kucaklıyorum seni...
 

bozadi

#25
Spiritüel gevezeliklerime övgün için teşekkürler KUTİ ;)

Alemtac

#26
Merhaba arkadaşlar, günaydın herkese :)

Anksiyete, yada panik halinden çıkabilmek için nefes tekniklerinin yaralı olabileeği hakkında bir makale buldum. Doğru nefes alıp vermek, endofrin salgısını arttırıyormuş. Makaleden anladığım kadarı ile, beyindeki kimyasal dengesizlikten kaynaklanan anksiyete derin nefes alarak düzeliyormuş.

http://healthpositiveinfo.com/deep-breathing-strategies-to-control-anxiety.html

Bu konuda en doğru nefes tekniği bilgilerine http://www.baskalarinahizmet.com/forum.asp?FORUM_ID=36 linkinden ulaşabilirsiniz.
 

maiterya

#27
Eiriu Eolas daki boru solyuşu anksiste için iyi baya rahatlatıyor .
 

cybill

#28
kuti
iyileştin mi merak ettim