Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Karış karış karış-lamış!..

Başlatan Lir, 20 Mart 2017, 13:31:22

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Lir

Geçen gün Celal Şengör televizyonda "Mu kıtası var mı?" sorusuna "Hayır, hayır, hayır... Pasifik Okyanusu'nu karış karış biliyoruz, böyle bir kıta olamaz" şeklinde cevap verdi.

Daha önce de Celal Hoca, Murat Bardakçı'yla birlikte aynı soruya, "Dünya'nın düz olduğu iddiasından da saçma!" şeklinde cevap vermişti.

Neden bu kadar saçma olduğu, bu "karış karış" açıklamasıyla anlaşılıyor. Karış karış karışlama işini Celal Hoca şahsen yapmış olamayacağına göre resmî bilimin bu konudaki açıklamasını esas alıyor demektir. Bu şekilde kesin bir imanla sorgulamadan kabul etmesi Celal Hocanın genel tavrıyla uyumlu. Bilindiği üzere Celal Hoca 12 Eylül darbecilerini de büyük bir itaatle kabul ediyor; askerlerin önünde hazırola geçtiğini söylüyor. Hatta darbecilere toz kondurmamak için köylülere bok yedirmenin işkence sayılamayacağını bile söyleyebildi.

Dün bir belgesel kanalında bir film izledim. Bir grup bilim insanı Atlantis iddialarını gemileriyle keşfe çıkıp incelemeye koyulmuşlardı. İspanya açıklarına pek çok sefer yaptılar. Sonunda Kutsal Şamdan'ın Atlantis yerleşim dokusunu simgeleyen bir figür olduğunu keşfettiler. Atlas Okyanusu'nda birkaç yerde taş çağına ait pek çok taştan malzeme buldular. O çağlarda Atlas Okyanusu'nda büyük boy gemilerin dolaştığını kanıtladılar. Platon'un sözünü ettiği Atlantis bilgilerine ipucu buldular.

İşte iki ayrı bilim insanı tipi. Biri ne kadar öğrenmeye meraklı ve istekli olsa da, resmî otoritenin verdiğini esas alıyor ve sorgulamıyor; öbürü ise soru işaretlerinin üzerine gidiyor, bıkmadan araştırıyor ve gerçeği keşfediyor.


 

bozadi

#1
Paylaşım için teşekkürler Lir. Eleştirine katılıyorum. Daha önce bir başka başlıkta ifade etmeye çalıştığım gibi Celal Şengör'ün bir OP olduğunu, yani tekamül düzeyi olarak henüz 3. yoğunluğun ilk yarısında olduğunu düşünüyorum. Vicdanen olgun bir insan olmadığı binbir türlü örnekle kendini gösteriyor. Yalnız, OP olduğundan hiçbir şüphe duymadığım Cüppeli Ahmet'le karşılaştırdığımda, Celal Şengör'ün Cüppeli kadar sahtekar olmadığı izlenimini ediniyorum. Yine de, ikisinin de, kendilerini çok akıllı, çok bilinçli sanan ve tüm çevrelerini kontrol altına alarak kendi anlayışlarına ve amaçlarına tamamen, diktatörce, faşistçe uydurmaya çalışan örnek birer tehlikeli tip olarak görüyorum. İkisinin de çeşitli toplum kesimleri arasında feci şekilde nifak çıkarma eğilimli olduğuna dikkat çekiyorum. Yani kendi benimsiyor göründükleri ideolojilere zıt ideolojileri benimseyen toplum kesimlerini ezilmesi, yok edilmesi gereken birer böcek sürüsü gibi görüyorlar. Esas kendilerinin tiksindirici birer böcek gibi olduklarının farkına varmıyorlar. Egoları boylarını fersah fersah aşıyor.

Ra'nın henüz ruhu/vicdanı uyanmamış olan bu insan ırkıyla ilgili açıklamaları:

Alıntı YapRA: (...) Üçüncü yoğunluk derecesine yeni giren bir akıl/beden/ruh bileşiminin enkarnasyon düzeni karanlıktan başlar; çünkü, kendi yoğunluk derecenizi bir uyuma ve unutma durumu olarak düşünebilirsiniz. Bu kat, tek unutma katıdır. Üçüncü yoğunluk derecesi varlığı için unutmak şarttır. Ancak bu şekilde, karışıklık mekanizmaları ya da özgür irade, yeni bireyselleşmiş bilinç üzerinde etkili olabilir.

Böylece, bu yoğunluk derecesine yeni giren varlıklar tüm masumiyetleriyle hayvansal davranışlara yönelmiş varlıklardır; diğer varlıklar onlar için sadece kendi benliklerinin birer uzantısıdırlar ve onları tüm-varlık (tek varlık)'ın korunması ve devamı için araç olarak kullanırlar. Ancak varlık yavaş yavaş, hayvansal olmayan, yani hayatta kalabilmesi açısından gerekli olmayan bazı ihtiyaçları olduğunu da fark etmeye başlar. Bu ihtiyaçlar; arkadaşlık ihtiyacı, gülme ihtiyacı, güzelliğe duyulan ihtiyaç, çevresindeki evreni tanıma ihtiyacıdır. Bunlar ilk ihtiyaçlardır. Enkarnasyonlar birbirine eklendikçe, başka ihtiyaçlar da keşfedilmeye başlanır; değiş tokuş (alışveriş) yapma ihtiyacı, sevme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı, hayvansal davranışlarını daha evrensel bir bakış açısına yükseltme ihtiyacı gibi...

Üçüncü yoğunluk derecesi devrelerinin başlangıcında enkarnasyonlar otomatiktir ve fiziksel bedenin ölümünün ardından yeniden, ara vermeden gerçekleşirler. Enkarnasyonun deneyimlerini gözden geçirmek ve sarsıcı etkilerini iyileştirmek için fazla bir ihtiyaç duyulmaz. Ancak, sizin deyiminizle, enerji merkezleri yüksek düzeyde harekete geçirilmeye başlandığında, enkarnasyon sırasında yaşanan deneyimlerin içeriği daha çok sevgi dersleriyle ilgili olmaya başlar.

Bu suretle, enkarnasyonlar arasındaki zaman uzatılmaya başlar; böylece, bir önceki enkarnasyon sırasında edinilen deneyimlerin gözden geçirilmeleri ve etkilerinin şifa bulabilmesi için gerekli süre sağlanmış olur. Üçüncü yoğunluk derecesi aşamasının bir noktasında yeşil-ışın merkezi harekete geçirilir (faal hale getirilir); bu noktadan itibaren enkarnasyon otomatik olmaktan çıkar.

SORU: Enkarnasyon otomatik olmaktan çıkınca, varlık artık kendi öğrenimi için yararlı olacak biçimde ne zaman enkarne olması gerektiğine kendisi karar verebilir diye düşünüyorum. Peki ana-babasını da kendisi mi seçer?

RA: Evet.

SORU: Şu anda, yani devrenin sonuna doğru enkarne olan varlıkların yüzde kaçı kendi seçimlerini yapmaktadır?

RA: Yaklaşık oran yüzde elli dörttür.

Ra her ne kadar OP'lerin "masumiyetinden" bahsetse de, bu tanımlama dünyanın mevcut koşullarından ziyade, ortalama/dengeli bir 3. yoğunluk deneyimini tanımlıyor benim anlayışıma göre. Mevcut şiddetli negatif koşullarda OP'lerin çoğunluğu maalesef kasıtlı veya kasıtsız olarak ruhlu ve pozitif eğilimli insanlar için oldukça ciddi zorluklar yaratıyorlar.

K'ların OP olarak tanımladığı bu insanlarla ilgili olarak Ra'nın yaptığı açıklamada özellikle şu kısma dikkat çekmek istiyorum:

Alıntı Yapdiğer varlıklar onlar için sadece kendi benliklerinin birer uzantısıdırlar ve onları tüm-varlık (tek varlık)'ın korunması ve devamı için araç olarak kullanırlar.
Bu, OP'lerin tıpkı bir hayvan sürüsü gibi son derece programlanmış davranış biçimleri olduğuna işaret ediyor. Yani özgür irade kavramı yok. Sürüsüyle bağlantılı olarak neyi mutlak gerçek olarak görüyorsa, her duruma o yerleşik bilincin/programın gerektirdiği otomatik yanıtı veriyor. Kendi algıladıkları doğruya/programa uygun hareket etmeyen şeylerin hemen hepsini birer tehdit olarak algılıyorlar ve yok edilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Bu tıpkı Cüppeli Ahmet'in ve Celal Şengör'ün özdeşleştikleri ideolojilere muhalif olan ideolojilerdeki insanları ezilmesi, yok edilmesi gereken haşerat olarak görmeleri gibi. Ama şöyle ilginç bir durum var: Bu OP'ler işin doğrusunu biliyorlar da o bilgiye ihanet ediyor değiller çoğu durumda. Hayvani güdüleri onlara ne emrediyorsa samimiyetle onu ifade ediyorlar. Ama özgür irade ve ahlak duyguları gelişmemiş olduğundan, amaca ulaşmak için her yolu mübah olarak görürler ve çevrelerindeki herkesi ve herşeyi o amaç doğrultusunda kullanmak da buna dahildir. Hayvanlar için hiçbir şey sürünün varlığının sürdürülmesi ve güçlendirilmesi amaçlarını gerçekleştirmekten daha önemli değildir, o amaçların gerçekleştirilmesi için hiçbir yolu ve yöntemi kullanmaktan sakınmazlar imkan bulduklarında. Çünkü bunu tüm hayvanlar gibi bunu bir ölüm-kalım meselesi olarak görürler.

OP'ler başka varlıkların kendilerinden daha akıllı, daha bilinçli olabileceğini, kendilerinin yanlış veya kötü birşey yapıyor olabileceklerini kabul etmezler ve bunu umursamazlar da, sadece otomatik bir şekilde amaçlarını gerçekleştirmek için yaşarlar. Bu tabi özellikle OP'lerin sosyal bağlamdaki hareket tarzlarıyla ilgili. Bireysel bazda daha kendine özgü koşullar olacaktır.

Yine, tüm OP'lerin bilinç düzeyinin ve BH-KH eğilimi karışımlarının aynı olmadığına vurgu yapmak istiyorum, dolayısıyla her örnek kendi içinde kendi koşullarıyla birlikte ele alınmalıdır.


bozadi

#2
Bu arada, intihar bombacıların çoğunun OP olduğundan şüphe duymuyorum. Ra'nın yukarıda koyu renkle işaretli açıklamasından da tahmin edilebileceği gibi, vahşi bir hayvan sürüsünün bireyleri kendilerini gerçek anlamda birer birey olarak değil sürülerinin bir uzantısı olarak gördüklerinden, başkalarını da kendilerini de sürünün varlığının korunması için feda etmekten çekinmez. Elbette ruhlu bir insan da kendi toplumunun çıkarı için hayatını seve seve feda edebilir duruma göre, buradaki fark, OP'lerinkinin çok daha otomatik, çok daha hayvani bir güdü olmasıdır.