31 Mart yerel seçimleri (Mart 2019)

Başlatan bozadi, 29 Mart 2019, 13:58:28

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

İktidarın da muhalefetin de çeşitli olumlu ve olumsuz yönleri var bana göre, daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi.

İktidarın bence en önemli artısı, ülkemiz üzerindeki ABD-İsrail-Avrupa kontrolünü, boyunduruğunu giderek daha fazla sorguluyor ve azaltıyor olmasıdır bence. Geçmişte durum böyle değildi, AKP bizzat ABD'nin güdümü altında kurulmuştu, Erdoğan BOP Eşbaşkanı olmaktan gurur duyuyordu, CIA güdümlü Fethullah, AKP'nin perde arkasındaki başkanıydı vs. Ama bu durumlar değişti, hatta tersine döndü çok şükür. Bu ülkenin ABD-İsrail-Avrupa eksenli bir derin devleti vardı. O uluslararası derin devletin yerini çok şükür çok daha yerli ve milli denebilecek ve bence nispeten daha makul sayılabilecek AKP derin devleti aldı. Bana göre önceki duruma göre olumlu sayılabilecek bir gelişme.

Erdoğan'ın/AKP'nin kendisini desteklemeyen, muhalefet eden tüm kesimlere can düşmanı gibi yaklaşması, vicdana ve hukuka sığmaz bir biçimde aşırı suçlamaları, yargılamaları, biraz da bununla bağlantılı olarak koşulsuz bir şekilde tüm ülkenin, tüm milletin ekonomisini güçlendirmeye çalışmak yerine daha ziyade kendi taraftarlarının önde gelenlerini güçlendirmeye çalışması, öngörüsüzlükler nedeniyle ülke ekonomisini ciddi zorluklara sürüklemesi, bu kadar dindarlık tasladıkları halde göze sokarcasına ahlaksızlığın binbir türlüsüne bulaşmaları... İşte muhalefet bu konularda AKP'nin ve Erdoğan'ın üzerine gitmekte bence sonuna kadar haklıdır. Ve dikkat ederseniz, bu durum normalde kendi aralarında da öteden beri kavgalı olmayı alışkanlık haline getirmiş olan çeşitli muhalif kesimler arasında işbirliği eğilimini giderek güçlendiriyor. Erdoğan/AKP bile isteye yapmasa da, bu konuda da bu ülkeye, bu millete büyük bir hizmet ediyor bence. Yani çeşitli muhalefet kesimlerine öylesine yükleniyor, öylesine aşağılıyor ve ezmeye çalışıyor ki, o kesimler canlarıyla, varlıklarıyla özdeşleştirmiş oldukları ideolojik uzlaşmazlık saplantılarını gevşetip kendi aralarında Erdoğan'a, AKP'ye karşı kader birliği yapmak zorunda hissediyorlar. Ve bu durumun bence bu toplumun ideolojik katılık ve düşmanlık sorunları konusunda çok olumlu etkileri vardır veya olabilir.

AKP'nin kendisi önceki derin devleti epeyce sulandırıp/yumuşatıp şu veya bu ölçüde temizlediği gibi, çeşitli kesimler arasındaki ideolojik bazı kalın kırmızı çizgileri de bulandırma, sulandırma, yumuşatma konusunda önemli etkiler yapıyor gibi geliyor bana. Bunun olumsuz bazı yönleri ve negatif sapma durumları olabilir ama bence olumlu etkileri daha fazladır veya olacaktır diye görüyor, ümit ediyorum.

Belirttiğim gibi, Erdoğan'ın ve/veya AKP'nin topluma bu iyiliği bile-isteye yaptığını düşünmüyorum elbette ama hayat bir şekilde Erdoğan/AKP üzerinden böyle bir tesir yapıyor sanki ülkeye. AKP'nin ve yöneticilerinin hak-hukuk-ahlak konularında arşa çıkan, tavan yapan yanlışları o kadar çok ve yaygın ki, ve buna rağmen gücünü ve aldığı desteği bir şekilde sürdürmede o kadar başarılı ki, sürekli ezilen ve aşağılanan muhalefet kesimleri artık ideolojik saplantılarını azaltıp, AKP'nin çeşitli faaliyetlerindeki sınırsız ahlaksızlıklara ve adaletsizliklere karşı kendi arasında hak-hukuk-etik temelli olarak işbirliği yapmaya doğru ilerleme gereği duyuyor. Devrimsel, harika bir gelişme.

Bu ülkede sağcısını, solcusunu, şucusunu, bucusunu bir masada buluşturup ortak ve meşru çıkarları için işbirliği yapmaya başka kim, nasıl yaklaştırabilirdi acaba?! İnşallah bu süreç böyle devam eder. İnsanların inatçı ideolojik katılık ve çatışma hastalıkları aşılmadıkça, bu ülkenin ekonomisi şu veya bu nedenle kendi kendine çözülse bile insanlar o düzeni bir şekilde karartmayı, kendilerine ve birbirlerine zehir etmeyi başarırlardı. İdeolojik saplantı bozuklukları o kadar ciddi zihinsel ve psikolojik hastalıklardır.

Ve AKP iktidarı bu kadar çok öngörüsüzlüklere, beceriksizliklere, başarısızlıklara, ahlaksızlıklara rağmen, Erdoğan'ın tavrı sayesinde, ülkeyi/devleti global karanlık güçlerin boyunduruğundan çıkarma konusundaysa, bu ülkede olup olabilecek en ahlaklı, en doğru, en muhteşem ve en beklenmedik politikayı güdüyor ve işte muhalefetin siyasi anlamda ağır bir şekilde ahlaksızlık batağında olduğu konu da budur bence. İktidar ve muhalefet bu sürecin sonunda ortak bir noktada buluşabilir, öyle ki, meşhur iktidar-muhalefet ayrımı da sulanabilir, temizlenebilir sonunda... Eninde sonunda olması gereken şey budur sanırım.

Yani, çok ilginç dengeler var ve bence gidişat çok kötü değil, adeta ümit verici bana göre. Umarım yanılmıyorumdur. Başlığı "yerel seçim" diye açtım ama seçimle ilgili herhangi doğrudan bir yorum yapmadım. Çok da umursamıyorum, yukarıda belirttiğim çeşitli hususlar dışında.


gerçek tosun paşa

#1
Bozadi söylediklerine katıldığımı forumda çok yerde belirttim. Bu sefer şöyle bir fark var. 15 Temmuz, Fetö gibi konular yoğun olarak seçim malzemesi yapılmadı. Daha temiz bir seçim öncesi geçiriyoruz. Nispeten yani en azından. CHP ayrışmaları körüklememek için AKP üstüne gitmemeyi göze alıyor belirli bir oranda. Aynı şekilde Ak Parti de bunu yapmak zorunda çünkü AKP büyük kan kaybetti, artık bu çok büyük bir gerçek olarak karşımızda duruyor. İstanbul bazında milyonluk nüfuslu ilçelerden 3-4 tanesi CHP ye geçecek. Buna kesin gözüyle bakıyorum. Ankara'nın tamamen kaybedilme ihtimali de çok yüksek. İstanbul da sarsıntıda fakat ben İBB'nin el değiştirme ihtimalini oldukça zayıf görüyorum. Her koşulda AKP tek başına (alışmış olduğu gibi) yerel yönetimlerde söz sahibi olmayı geride bırakmak zorunda kalacak. Tabii bunda ekonominin inanılmaz kötü gidiyor olması, işsizlik oranları, insanların öfkesinin giderek artması, devasa cari açık vs. gibi çok fazla ekonomik, sosyolojik ve kültürel etkiler de var.

Türkiye'de derin devlet farklı bir yolda çalışmaya başladı ya da etkinliği artan ekip zaten halihazırda mevcuttu fakat güçlendi bunu bilemiyorum. Şahsen Cumhurbaşkanı görev süresi bitene kadar etkin olarak ülkenin başında kalmalı diye düşünüyorum. Bu süre zarfında söylediğin gibi orta yollu bir iletişim şekli toplumsal bazda kurulabilirse ne mutlu bize.

Çok acı dolu, çok yalnız, çok efkarlı bir milletiz. Ben gidişatın nihai yönden iyi olduğunu -aynı senin gibi- düşünsem bile milletin akıl sağlığının hızla bozulduğunu (genç, yaşlı demeden) düşünüyorum. Çok büyük kaoslar göreceğimizden şüphem yok.

bozadi

#2
Paylaşımların için teşekkürler GTP.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Bu sefer şöyle bir fark var. 15 Temmuz, Fetö gibi konular yoğun olarak seçim malzemesi yapılmadı. Daha temiz bir seçim öncesi geçiriyoruz. Nispeten yani en azından.
Bu yönünü düşünmemiştim. Yani daha temiz bir seçim öncesi. Umarım öyledir ve/veya öyle devam eder.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

İstanbul bazında milyonluk nüfuslu ilçelerden 3-4 tanesi CHP ye geçecek. Buna kesin gözüyle bakıyorum. Ankara'nın tamamen kaybedilme ihtimali de çok yüksek. İstanbul da sarsıntıda fakat ben İBB'nin el değiştirme ihtimalini oldukça zayıf görüyorum. Her koşulda AKP tek başına (alışmış olduğu gibi) yerel yönetimlerde söz sahibi olmayı geride bırakmak zorunda kalacak. Tabii bunda ekonominin inanılmaz kötü gidiyor olması, işsizlik oranları, insanların öfkesinin giderek artması, devasa cari açık vs. gibi çok fazla ekonomik, sosyolojik ve kültürel etkiler de var.
Eğer artacaksa, seçim sonucu CHP'nin gücünün artmasında normalde ideolojik olarak çok uyumlu olmadığı diğer muhalif kesimlerin katkısı da büyük olacak sanki. Hatta ateşli bir tartışma konusu olan "HDP desteği" de bunun önemli bir parçası gibi görünüyor. Erdoğan daha önce çeşitli muhalif kesimlere "Sizinle tek tek uğraşmayalım, toplanıp öyle gelin" diye alay ederken bunun gerçekleşebileceğine pek ihtimal vermiyordu sanırım. Farklı muhalif kesimler arasındaki işbirliğinin azımsanamaycak bir noktaya gelmiş olması ve giderek de güçlenebilecek gibi görünmesi, Cumhur ittifakını ciddi şekilde telaşlandırdı.


Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Türkiye'de derin devlet farklı bir yolda çalışmaya başladı ya da etkinliği artan ekip zaten halihazırda mevcuttu fakat güçlendi bunu bilemiyorum.
"Eski derin devlet yıkıldı" derken aceleci ve yanlış bir yorum yaptım sanırım. Fetö'nün ve çeşitli başka derin devlet unsurlarının yasama, yürütme ve yargı vs. çeşitli alanlarda hala azımsanamayacak bir kontrole sahip olduğu izlenimini ediniyorum.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Şahsen Cumhurbaşkanı görev süresi bitene kadar etkin olarak ülkenin başında kalmalı diye düşünüyorum. Bu süre zarfında söylediğin gibi orta yollu bir iletişim şekli toplumsal bazda kurulabilirse ne mutlu bize.
Katılıyorum.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

 Çok acı dolu, çok yalnız, çok efkarlı bir milletiz. Ben gidişatın nihai yönden iyi olduğunu -aynı senin gibi- düşünsem bile milletin akıl sağlığının hızla bozulduğunu (genç, yaşlı demeden) düşünüyorum. Çok büyük kaoslar göreceğimizden şüphem yok.
Aynı fikirdeyim :(


gerçek tosun paşa

#3
Sonumuz hayırlı olsun demek dışında elimizden ne gelir bilemiyorum. Fakat etrafımda insanların inanılmaz psikolojik zorluklar çektiğini görmek beni üzüyor. Ben de bu zorlukları çekenlerden biriyim? Hangimiz değiliz? İnsanların ruh hali incecik bir ip gibi. Kaostan söz ederken bu kadar kırılgan bir yapı hakkında düşünmeden de edemiyorum. Muhtemelen bu kırılgan yapı daha hızlı reaksiyon alınmasına yol açabilir ya da tam tersi uzun süreli bir şok ortamı doğurabilir.

fidelista

#4
Akp büyük haya1llerle umutlarla büyük destekle geldi iktidara ama onca yılın sonu fiyasko bence.Ne toplumsal barış kaldı ne ekonomi  kaldı ne milli eğitim ,abd israile sözde kafa tutmalarınada bakmayın sonuçta onaların politikalrına hizmet ettiler hep,yandaşlara para aktardılar,din devleti kurmaya çalışıp özgürlükleri yok etme çabasındalar bu yılları dejenerasyon ve çöküş yılları olarak niteliyorum,bu da bilinçli olarak yaptırılıyor ama uygulayıcılar bilinçli değil maalesef bir nevi zihin kontrolü altında olduklarına inanıyorum.Ülkemizde Atatürk hariç önceki liderlerin büyük devletler karşısında pısırık tavırlarının yanında bunlar kabadayı söylemlerle ortaya çıkınca ezilmiş halkımızın çok hoşuna gidiyor ama içi boş.Devlet bu zihniyetle yönetilemez ve yönetilimiyor her geçen katılaşıyorlar,daha umutsuz bir çabaya giriyorlar.Bu günleri mumla arayacağız gibi görünüyor.

Dionysos

#5
Siyasi, politik derinliği ya da algısı olduğunu düşünen ve bu konuda yorum yapan biri değilim ancak kendimce -siyasi sosyolojik g_özlemlerle bir şeyler yazmak istedim.

Bu yazıları internetten toplamıştım. (Aşağıda verilecek alıntılar için. Bu kavramları genel bir sosyolojik inceleme ve yaklaşım için taban olarak kullanmak üzere sunuyorum.). Sosyonomi diye bir kavram ve Elliot Dalga Prensibi diye bir kavram içeriyor. Bu kavramların toplumsal olayları kitlenin ruh hali üzerinden incelemek diye bir yaklaşımı var. Hatta sosyolojiyi doğa olayları gibi incelemek ve hatta döngü ve dalgalarla incelemek. Kabaca toplumu genel bir aile olarak düşünebiliriz ve buradan yaklaşabiliriz. Yani iççatışmaların dışsal sosyal yanısmaları olacaktır hatta realite denileni bu belirleyecektir. Buradan gidersek yapılabilecek bir sürü ileri sosyolojik analiz de var. Hep dış güçler diyorlar. İç güçler var. İç sosyolojik çatışmalar var.
Aşağı da Prechter adlı bir düşünür ekonomiyi belirleyen kitlelerin ruh hali, zihinsel tutumu ve aslında kişisel gerçekleridir diyor. Yan ibiz umutsuzsak kötü bir ekonomi var. Toplumsal sorunlarımız varsa iyi bir eonomi bekleyemeyiz. Yan birilerinin sorunları varsa ekonomiye baskı yapıyor.
Ben buradan giderek bu anlamda kendi analizimde bir kaç temel sorun önereceğim. Bunun biri alt sınıf denen taban ve düşük ücretler, resmi kölelik statüsü. Toplumun bir tabanı. Çok düşük asgari ücretler, berbat yaşam sorunları ile boğuşuyorlar. ve toplumsal güvence dayanışma ve işsizlik nafakası gibi sosyal kurumların yoksunluğu, kadınların toplumsal hayatta ve çalışma yaşamında yokluğu. Ülke de kadının adı yok hala.
Siyasi analizle ya da belirtilen seçimle, yazılanlarla tam ne ilgisi var diyebilirsiniz. Oraya geleceğim ve konu birbirine bağlanacak. Başka bir kaç yorum daha verebilirim ancak bunları verme konusunda çekimserim çünkü AKP denilen tabanın CHP görüşüne bakışına dair sosyolojik analizlerim ve tabansal empatisel çözümlemelerim var. Tersi bakışı veren şeyler. Oradan bakınca CHP denilen bir reddi miras ya da özleşetiri yapıp bu adla tarih sahnesinden belki de çekilmeli... Hala yüzyıl önceki Cumhuriyetçilik ve Ulusalcılık ile (eskinin mirası ile) politika yapıyorlar (darbe ve politik idamlarda adı geçiyor) ve İmparatorluk sonrası tek parti egemenliğini ve halkı kitleyi tepeden dönüştürmeyi uman ve tepeden bakan, batıcı bir değişimi hızla sosyolojik tabana dayatan, dini ve kültürü anlamayan bir siyasal yapıyı temsil ediyorlar ve tüm siyasal tarihin tüm olaylarının izini ve karmasını taşıyorlar. Bunu sırtlarından atabilirler.

Almanya'nın nüfusunu bilenimiz var mı? Saati 9 eurodan çalışıyorlar ve çalışmaynlara dahi asgari 800 euro ödeniyor. Burdan bir gelir harcama ve ekonomik hacim çapı çıkaralım ve bunu bizim toplumla kıyaslayalım. Döngü ve ekonomik tüketim hacmi olarak onların 10 da 1 iyiz.. Yani Almanya'nın 10 da 1'i kadar üretebiliriz çünk ekonomik para çapı bu ve harcama çapı da bu. Doalyısıyla üretim çapı da bu olur.
Yani Almanyadaki 10 milyon insanın geliri bizdeki tüm üretim tüketim hacmini karşılar.
Nüfus matematik değildir.
Buna dar, düşük para ve sınırlı ekonomi diyoruz. Üretimsizliğin başlıca sebebi bu. Bir çok siyasal toplumsal sorunun da.
Yani sosyal tabanlara inmeyen dağılmayan refah ve sınıflı toplum. Özellikle dar gelirli ,düşük ve alt tabanlı berbat toplum..

Diğer bir kanayan yara da çözümlenmeyen ve savaşa hapsedilen Kürt sorunu. Buna ben siyasi bir polemik olduğu için girmek istemiyorum ya da bu alanda düşünce açmak istemiyorum ancak şunu söyleyebilirdim.
Kürt sorunu denenin ve bu anlamda mevcut siyasi figürlerin 3 maymunu oynamasının ve politik hapislerin vb.nin suskunluğunun ve bu anlamdaki genel sosyal hukuksuzluk ve kısıtlamaların en büyük siyasi sosyal dolayısıyla ekonomik çatışkı olduğunu öngöreceğim ve öne süreceğim.

Bizler zihin gücüne mi inanıyoruz. Realiteyi yaptığımıza ve yaratıcılar olduğumuza. Örneğin bizler Kasyopya okuduk. Ne düşünüyoruz?

Hava olayları bize ne anlatıyor_?

Şu an muhalefet yok.. Şamar oğlanına dönmüş bir CHP var.

Umarım bu sorunları ve fazlasını okuyabilirler ve birileri okuyabilir.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadi"sosyonomi, sosyolojik olayların(savaşlar, ittifaklar, ekonomik daralmalar ve genişlemeler vb.) toplum psikolojisini etkilemediğini, tam tersine toplum psikolojisinin sosyal olayları etkilediğini iddia eder. örneğin "borsa yükseldiği için herkes umutludur yanlış bir önermedir. doğrusu herkes umutlu olduğu için borsa yükseliyordur."

Nasıl ERgenekon, Balyoz gibi süreçlerin sonunda belirli özeleştiriler yapıldı ve kişiler serbest bırakıldı ise

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadiOrjinal Mesajı Ekleyen bozadiÇılgınlık ve Çöküş isimli ikinci kitabım, Türkiye tarihinin en ilginç aşırılıklarının yaşandığı bir arkaplanda yazılmaya başlandı. Birbirinin içine girmiş çılgınlık ve çöküş süreçlerinin piyasa profesyonellerinin amentüsü olan Fama yaklaşımları ile öngörülemeyeceği açıktı. Çünkü ne 1999 yılı içinde yaşanan çılgınlık, ne de bu çılgınlığı takip eden üç yıllık çöküş, bu yöntemleri kullananlarca öngörülebilmişti. Oysa bütün bu korku ve coşku dönemlerinde, grafiklere yansıyan görüntüler kusursuzca düzenli kalıpların ilerlediğini gösteriyordu. Bu süreç içinde bir dalga kabarmış, geri çekilmiş ve yeni bir dalganın zeminini oluşturmuştu. Hem geçmiş dönemde ne olup bittiğini anlamak, hem de gelecekte nelerin yaşanacağını tahmin etmek mümkündü. Çünkü herşey tekrarlara dayanıyordu ve "eğer yasayı biliyorsak" doğru tahminler yapabilirdik.

2001 sonbaharında yazılmaya başlanan Elliott Dalga Prensipleri'nin Gelecek Projeksiyonu bölümünde, çöküşün sona ermekte olduğu ve "sonu bir çılgınlıkla bitecek olan" yeni bir dalganın başladığı tahminini yapmıştım. Çılgınlık ve Çöküş'te ise aşırılıklara giden süreçlerin nedenlerini, sosyal psikolojinin deneysel sonuçları ve kitle davranışları ile psikiyatrinin manik depresyon olarak tarif ettiği hastalıkla kurulan bir analoji ile sürü davranışlarının nedeni ve piyasalarda nasıl vücut bulduğu sorularını inceleyerek sorguluyorum. Bu sorgulamada ABD'de bir yüzyıldır, Türkiye'de 25 yıldır ilerleyen dalganın grafiklere ve sosyal arkaplana nasıl yansıdığını araştırıyor ve bugüne kadar etraflıca tartışılmamış bir soruyu soruyorum: Gelecekte borsalar olacak mı?

Çılgınlık ve Çöküş bu anlamda hem bir meydan okumadır, hem de bir uyarı. Ancak bu uyarı bugünün değil, geleceğin yatırımcısınadır. Çünkü 2000 yılında sona eren çılgınlığı takip eden çöküşle başlayan süreç yeni bir çılgınlığın zirvesine ulaşmaya adaydır ve hem bu zirvede yaşanacak çılgınlık, hem de bu çılgınlığı takip edecek olan çöküş, 2000-2003 dönemini mumla aratacak ölçekte olacaktır. Gelecekte yaşanacak olan süreçler, geçmişte yaşananlara benzer olacaktır, çünkü herşey bir doğa yasasının sonucu olan tekrarlara dayalıdır. Tekrarların yaşandığı süreçlere gene budalalıklar hakim olacaktır, çünkü bir çılgınlık yaşanırken pek az insan yaşananların farkında olacaktır. Aynı geçmişte olduğu gibi.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadiOrjinal Mesajı Ekleyen bozadi[/i]Acaba bu eğlenceli öykü, tarihin çok özel bir bölümüne ait sıradışı bir olayı mı anlatıyor, yoksa tarih aslında buna benzer öykülerin bir toplamı mı?
Sadece ürkü ve korkuya kapıldığında değil, aynı zamanda gündelik yaşamın sıradan alışkanlıkları ile hareket ederken de kalabalıkların davranışlarını güdüleyen nedir? Alışveriş merkezlerini doldurup boşaltan, futbol stadyumlarında takımlarını destekleyen, politikacıları protesto eden, pop müzik konserlerinde söylenen şarkılara coşku ile katılan, trafikte birbirini takip eden araç konvoyları oluşturan, savaşmak için ordular kuran, borsalarda hisse senedi alıp satan insanları bu şekilde davranmaya iten nedir?

Acaba borsa yatırımcılarını bir duygusal aşırılıktan diğerine savuran dinamik 1938 paniğindeki dinamikle aynı mıdır? Eğer kitleleri bu tip aşırılıklara savuran bir dinamik varsa bu dinamik nedir ve nasıl işlemektedir? En önemlisi de, insan kitleleri sadece aşırı coşku ya da korkuya kapıldıkları zaman değil de, her zaman sürü psikolojisi ile mi güdülenmektedir?
1938 yılında, New York halkı, radyo tiyatrosu ile ateşlenen bir kitlesel paniğe kapılmışken, yaşamının önemli bir bölümünü demiryolları muhasebecisi olarak geçirdikten sonra yakalandığı bir hastalık nedeniyle evinin dört duvarı arasına kapanmak zorunda kalan Ralph Nelson Elliott o yıl kaleme aldığı The Wave Principle'da şöyle diyordu:
"İnsan etkinlikleri olarak isimlendirilebilecek konularla ilgili kapsamlı araştırmalar, sosyal-ekonomik süreçlerimizin sonucu olan tüm gelişmelerin, gerçekte bu süreçlerin sürekli kendilerini tekrar etmesine neden olan bir yasayı izlediğini ve belirli sayı ve kalıpta, sabit bir şekilde yinelenen dalga ya da itki serileriyle kendilerini tekrarladığını göstermektedir. Benzer biçimde görülmektedir ki bu dalga veya itkilerin şiddeti, birbirleriyle zamanın akışı içinde tutarlı bir ilişki içindedir. Bu olguyu en iyi şekilde göstermek ve açıklamak üzere, insan etkinlikleri içinde güvenilir bir veri alanını temel almak gerekir ki, bu amaca hisse senedi borsalarından daha iyi hizmet edecek bir alan yoktur." (R.N. Elliott's Masterworks, The definitive collection, Edited by Robert R. Prechter, Jr)
Elliott henüz 20. yüzyılın ilk yarısı tamamlanmadan, insan etkinliklerinin konusu olan bütün alanların bir doğa yasasını izleyerek, kendilerini sürekli tekrar eden kalıplar halinde değiştiğini söylerken, bu olguyu en iyi gözlemleyebileceğimiz alan olarak hisse senedi borsalarına dikkat çekiyordu. Elliott'ın hisse senetlerini işaret etmesinin nedeni, dalgalar halinde yükselip çöken kitlesel yönelişlerin sadece borsalarda gerçekleşiyor olması değildi. Borsalarda kaydedilen veri sıklığı, insan etkinliğinin diğer alanlarına göre daha fazlaydı; dolayısıyla dalgalar en iyi borsalarda gözlemlenebiliyordu.
Elliott, kitlesel yönelişlerin dinamiğinin nasıl işlediğini tarif eden Dalga Prensibi'ni duyurduğu The Wave Principle'ı yazdıktan 2 sene sonra kaleme aldığı bir makalede şöyle diyordu:
"Uygarlık değişime dayanır. Bu değişim, kökeni ve karakteristiği gereği çevrimseldir. Aşırı değişimlerin ritmik serisi bir çevrimi oluşturur. Bu çevrim tamamlandığında başka bir çevrim başlar. Süresi ve uzunluğu değişse de, yeni çevrimin ritmi kendisinden önceki çevrimle aynı olacaktır. Çevrim, hareketin doğal yasalarına uygun olarak ilerler."
"Bu çevrimsel değişimlerin nedenleri açıkça, insan davranışlarının farklı ruh hallerini de içeren her şeyi yöneten değişmez doğa yasalarından kaynaklanır. Sonuç olarak nedenler çevrimin uzun vadeli gelişimi içinde göreceli olarak daha önemsiz hale gelirler. Bu temel yasa, statülerle ve kısıtlamalarla tersine çevrilemez, ya da bir kenara itilemez. Gündemi oluşturan haberler ve siyasal gelişmeler, sadece anlık öneme haizdirler; kısa zamanda unutulacaklardır. Piyasa trendlerine yaptıkları varsayılan etkiler, çoğunlukla inanıldığı kadar ağırlıklı değildir.
Doğanın yasaları kaçınılmazdır ve gezegenlerin hareketlerini ve gelgitleri bu yasalar denetler. Haklı olarak söylendiği üzere, değişimler "yaşamdaki tek kaçınılmaz" olgulardır. Doğal bir olgu olarak, göreceli olarak daha durağan bilimler olan biyoloji ve botanikte olduğu gibi tüm insan etkinliklerini de yönetirler. Ritmin bu yasasının uygulamasına, saatlik en küçük birimden on yıllar, yüz yıllar, bin yıllar süren zaman aralıkları boyunca zaman ve matematik de eşlik eder. Bu nedenle çevrimlerin davranışlarının ölçülmesi, nedenlerden bağımsız olarak değişimlerin tahmin edilmesinde güvenilir bir araçtır."(R.N. Elliott's Masterworks, The definitive collection, Edited by Robert R. Prechter Jr, S.192-193)

Elliott bu makalede bir duygusal aşırılıktan diğerine savrulan kitlesel davranışların genel kabul gören neden-sonuç ilişkilerine değil, engellenemez bir doğa yasasına bağlı olarak değiştiğini söylüyor, en küçük birimden yüz yıllara kadar hep aynı kalıpların söz konusu olduğuna dikkat çekiyordu.
Elliott'ın o günlerde söyledikleri, akademik çevrelerde kabul görmedi. Ölümünden sonra, Dalga Prensibi unutulmaya yüz tutarken, okullarda verimli piyasa ve rastgele yürüyüş teorileri öğretildi. Fizik temelli bilimler Newton'ın karşılıklı etkileşime dayalı evren modelini çoktan terk etmişken, insan bilimleri hisse senedi hareketleri de dâhil olmak üzere tüm insan etkinliklerini neden-sonuç ilişkilerine dayalı bir modelle izah etmeye yöneldi. 20. yüzyıl, pek çok tarihçiye göre, bir aşırılıklar çağı olarak yaşanırken, insan bilimleriyle uğraşanlar bu aşırılıkları neden-sonuç ilişkileri ile izah etmeye çalışıyordu.

1978 yılı ekonomilerin krizle, borsaların panikle savrulduğu bir yıl oldu. A.J. Frost-Robert Prechter'ın tahmini, büyük bir yükseliş dalgasının başlaması için herhangi bir "neden"in olmadığı bir ortamda yapılmıştı. Doğal olarak ne yatırım çevreleri, ne de akademik çevre Elliott Wave Principle'a ilgi gösterdi. Buna karşılık, daha sonraki yıllarda borsa yükselişleri hızlanarak devam ettikçe, kitap en çok satanlar listesine girmeye başladı.
Teoriye daha fazla insan ilgi göstermeye başlamıştı ve analizlerinde Dalga Prensibi'ni kullanan analist sayısı artıyordu. 1970'li yılların sonunda büyük bir yükseliş dalgasının başlamak üzere olduğunu duyuran Robert Prechter, 1990'lı yılların sonlarında perspektifini değiştirdi ve tarihsel ölçekli bir yükseliş dalgasının sonlarına gelindiğini duyurdu. "Prechter'ın Elliott Dalga Prensibi'ni kullanarak yaptığı analiz, sona ermekte olan yükseliş dalgasının ardından 1929 borsa çöküşünden de büyük bir borsa düşüş süreci öngörüyordu. "

Elliott Dalga Prensibi'nin 1980'lerde yarattığı heyecan 1990'larda kaybolmaya yüz tutmuşken, Prechter 2000'lerde Socionomics: The Science of History and Social Prediction isimli kitabını yayımladı. Bu kitabın önsözünde Prechter şöyle diyordu:
"İnsanlar, binlerce yıldır sosyal olayları tahmin etmeye çalışıyorlar. Sosyal kestirimlerin uzun tarihi boyunca büyük hatalara neden olan kronik eğilim doğrusal düşünmekten, başka bir ifadeyle, mevcut trendleri geleceğe ötelemekten kaynaklanmıştır. Sık rastlanan yaklaşım, bilardo topunun davranışını yöneten yasaların insan davranışlarına da uygulanabileceği varsayımının sonucudur. Ekonomistler ve sosyal mekanistler de dâhil olmak üzere pek çok insan, piyasaların ya da toplumların, dışsal bir etki, yani bir güç ya da engelle durdurulana kadar ölçülebilir bir yörüngede hareket eden ve ancak bu güçle karşılaştığında yörünge değiştiren, hareket halindeki bir cismin özelliklerini taşıdığına inanırlar.
Sosyal güçler "dışsal etkiler" olamazlar; çünkü insanın toplumsal deneyimlerinin içinde ve bütün unsurlarıyla ilişkidedirler. Yine de, geleceğin önemli olduğu pek çok alanla ilgili insanlar, tahmin etmeyi umdukları trendlerin potansiyel "nedenleri" üzerinde saatlerce tartışır ve bu tuhaf dışsal neden-sonuç ilişkisi varsayımını sürdürürler. Sonuçta, genellikle güvenilir bir şekilde tahminde bulunmanın olanaksız olduğuna karar verir, gene de bu denemelerde ısrar ederler. Oysa insan davranışlarındaki değişimleri tahmin etmek mümkündür; ancak dışsal kuvvetleri tahmin etmeye çalışarak değil, içsel kuvvetlerin neler olduğunu bilerek." (Pioneering Studies in Socionomics, Robert R. Prechter Jr)

Bu sözleriyle Prechter, 1940'larda Elliott'ın dikkat çektiği doğa yasalarının işleyişini daha geniş bir çerçevede ele alıyor, insan kitlelerinin davranış dinamiğinin analizinde ve bu dinamiğin sonucu ortaya çıkacak süreçlerin tahmininde "dışsal etkilerin" değil, "içsel kuvvetlerin" incelenmesi gerektiğine işaret ediyordu.
Peki, neydi bu içsel kuvvetler?
"Genel anlamda insan zihninin iki tip tepkiye yol açan ikili özelliği vardır. Rasyonal, bilinçli zihinsel işlevler uçakları, bilgisayarları, gökdelenleri yaratmayı sağlayan etkinliklere yol açar. Bilinçsiz zihinsel işlevler ise mal ve hizmet üretemez, buna karşılık itkisel eylemleri tetikleyen duygusal sinyaller üretir. Bu duygusal sinyaller evrimin sonsuzluğu içinde gelişmiştir ve bu nedenle bölge işgali, savaşma, kaçma ve çiftleşme gibi daha alt hayvan türleri ile ilgili eylemlerin tümünü harekete geçirirler. Bilinçsiz zihnin uğraşlarından biri de, sosyonominin biyolojik ve psikolojik temelini oluşturan sürü itkilerini yansıtan taklit yoluyla hayatta kalma şansını arttırmaktır."(a.g.e.)
Prechter'a göre, insanları sürü davranışlarına uymaya iten, insan zihninin ikili yapısıydı. Bu yapılardan ilki insan beyninin rasyonal düşünceyi yöneten merkezi, ikincisi ise sürü davranışlarına uymaya zorlayan, ilkinden daha önce evrimleşmiş duygusal düşünce merkeziydi. Duygusal düşünce itkisel davranışları tetikliyor ve bireyi sürüye uymaya zorluyordu. Böylece insan, diğer bireylerden gelecek sinyalleri arıyor ve bu sinyallerle yönlendirilmiş davranışlarında kendisini güvende hissediyordu. Bu şekilde itkisel olarak güdülenen kitleler doğanın büyüme ve daralma süreçlerini yöneten yasalar doğrultusunda, belli matematik modellerle belirlenmiş dalgalar halinde hareket ediyordu. Prechter bu dinamiği şu sözlerle anlatıyor:
"Tüm ekonomik, politik ve kültürel gelişmeler, insanın toplumsal davranışlarının Dalga Prensibi'ne bağlı olarak şekillenir ve yönlendirilir. Popüler hevesler ve modadan, tarihi yaratan kolektif eyleme kadar tüm olayların itici motoru budur. Çünkü kitlesel ruh hali dinamiği doğada büyüme ve çökme, genişleme ve daralma, ilerleme ve gerileme gibi pek çok sürecin temeli olan phi'ye (Fibonacci oranı, ya da altın oran) bağlı bir prensibe dayanır. İnsanlığın toplumsal deneyimlerinin genel olarak yaşamın ve evrenin süreçlerinin temel özelliğini yansıttığını görebiliriz."(a.g.e.)

Böylece, Elliott Dalga Prensibi'nin temel kalıplarını model olarak alan yeni bir bilim doğuyordu: Sosyonomi.
"Toplumsal ruh hali değişimlerinin temelinde yatan dinamiği anladığınız anda sosyonomik anlayışa yaklaşıyorsunuz demektir.
Sosyonomik yaklaşıma göre, sosyal neden-sonuç ilişkilerine yönelik geleneksel varsayımlar sadece yanlış değildir, aynı zamanda gerçekte tam tersi doğrudur. Yaygın olarak kabul edildiği gibi, sosyal olaylar kitlesel ruh halini değiştirmez, tam tersine kitlesel ruh hali kalıpları ve sosyal olayları değiştirir. Örneğin, kitlesel ruh halinin temelini ekonominin durumu oluşturmaz, ekonominin temelini kitlesel ruh hali oluşturur. Uygulanan politikalar kitlesel ruh halini etkilemez, kitlesel ruh hali uygulanan politikaları etkiler. Toplumsal istatistikler hisse senedi trendlerini belirlemez, hisse senedi trendlerini de belirleyen kitlesel ruh hali toplumsal istatistikleri belirler. Yükselen borsa kitlelerin ruh halini iyileştirmez, insanların iyileşen ruh hali borsaları yükseltir. Popüler sanat ve eğlence modaları kitlesel ruh haline etkide bulunmaz, kitlesel ruh hali muhtelif sanat ve eğlence modalarını belirler. Savaş borsaları etkilemez, borsaları yöneten kitlesel ruh hali savaşma yönelimlerini belirler. Sosyonomik hipoteze göre, toplumsal davranışlardaki aşırılık, kitlesel ruh hali ritimlerindeki aşırılıkla doğrudan orantılıdır. Gerçekte durum budur. Güçlenen pozitif ruh halinin bir göstergesi olarak hisse senedi yükselişleri uzadıkça ve daha yükseklere gittikçe ekonomi de sürekli bir şekilde genişler, vatandaşlar oylarını "rotada kal" doğrultusunda kullanır ve daha çok çocuk yaparlar. Negatif ruh halinin bir göstergesi olarak borsa düşüşleri yaygınlaştıkça da, ekonomi daha derin bir şekilde daralır, daha fazla insan "bu aylakları silkeleyin" oyu kullanır, daha az çocuk yapılır, sonuç olarak toplumsal gerginlik ve çatışma artar." (a.g.e.)
Geleneksel yaklaşımın varsayımlarını temelden yadsıyan ve neden olduğu düşünülen gelişmelerin de aslında temel dinamiğin kaçınılmaz sonuçları olduğunu ileri süren sosyonomi disiplini sadece süreçleri doğru analiz etmeyi değil, aynı zamanda tutarlı tahminler yapmayı da mümkün kılmaktadır. Çünkü geleceğe yönelik doğru tahminler ancak, hangi "nedenlerin" hangi "sonuçları" yaratacağını kestirmeye yönelik öznel değerlendirmelerle değil, kusursuz bir şekilde işleyen doğa yasasının matematik modelini analiz ederek yapılabilir.
Prechter'ın ulaştığı sonuç şudur:
"Hisse senetlerinin yükseliş ve düşüşlerinde görülen biçimiyle değişen kitlesel ruh hali, Dalga Prensibi'ne bağlı olarak kalıplar halinde ilerlediği içindir ki, daha geniş bir sosyonomik hipotez önerebiliriz: İnsan kitlelerinin tüm etkinlik alanlarının gerisindeki dinamik, nihai olarak Dalga Prensibi'ne göre şekillenmektedir. Kısacası, Dalga Prensibi, tarihin değişim motorudur." (a.g.e. S. 63-64)
2002 yılında yayınladığı The Wave Principle of Human Social Behavior and the New Science of Socionomics kitabının önsözünde Prechter'ın iddiası şudur:
"Toplum bilimlerinin bugün bulunduğu aşama, fizik bilimlerinin yüzyıllar önce bulunduğu aşamadır: Bir devrimin hemen öncesinde!"

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadiİnsan uygarlığı tarihsel bir yükseliş dalgasının eşiğinde; ancak önümüzde, dalganın son geri çekilme dönemi var. Bu dönem, toplumlar, uluslar, devletler için bir var olma/yok olma dönemidir; sağduyusunu koruyamayanın, barbarca yöntemlerle güç elde etmeye çalışanın, hırsını, açgözlülüğünü dizginleyemeyenlerin, kısacası insanlık tarihindeki bütün inanç ve ahlak sistemlerinin reddettiği aşırılıklara savrulanların yok olacağı, yeni dünyayı insanlığın yüksek değerlerini koruyanların kuracağı bir dönem...

Sosyonomi, günümüzde henüz emekleme aşamasında olan bir büyük bilimsel devrimin en temel yaklaşım yöntemidir.

Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen bozadiOrjinal Mesajı Ekleyen bozadiİktisat ve finans tarihçileri, tarihin değişik dönemlerinde pek çok spekülatif balonun şiştiğine dikkat çekerler. Bu çeşitlilik lale soğanlarından borçlanma piyasalarına, değerli madenlerden hisse senetlerine, tarım mallarından biriktirilebilir metalara kadar çok geniş bir spektruma yayılır.
Yüzyıllardır yükselen dalganın hiç değişmeyen tek bir spekülatif unsuru var; o da paranın kendisi. Bugüne kadar hep gözden kaçan asıl spekülatif unsur bu. Tarihin farklı dönemlerinde şu veya bu "yatırım enstrümanı" değerlendi ya da çöktü. Ancak bir tek spekülatif unsur hiç değişmeden hep gündemde kaldı: Para. Herkes onu kontrol etmek istedi. Herkes ona sahip olmak istedi. Bugün öyle bir noktaya geldik ki, artık devletler neredeyse asli işlevlerini terk edip parasal sistemleri çevirme rolünü üstlenen aygıtlara dönüştü. Artık ne çevresel faktörlerin önemi kaldı, ne enerji kaynaklarının, ne hayvancılığın, ne tarımın, ne de insan yaşamının sürdürülebilir olmasının. Sürdürülebilir olması arzulanan tek bir şey var bugün: Para-kredi sisteminin devamlılığı.
Bunun adı mülksüzleşmedir.
Bir yol ayrımına yaklaşıyoruz. Seçeceğimiz yol bizi ya yıldızlara götürecek, ya da aynı döngüler içinde her yaptığımızı yeniden yıkarak bu dünyaya hapsolacağız.

Ayrıca da böyle tuhaf blog paylaşmak istiyorum.
https://cokus.wordpress.com
Sağlıcakla kalın, keyifli forumlar

https://masmaviningolgesi.blogspot.com

Dionysos

#6
Muhafazakar olduğu varsayılan yüzde 40'lık bir tabanda "Sol" dediğiniz de CHP diye bir şey akla geliyor.
Eski tip Nasyonel Faşizm
Sosyal gözleme inerek nasıl baktıklarına bakabilirsiniz.
CHP'lilere seçkin sosyal azınlık ya da kendini seçkinciliğe çekmiş aşağıyı umursamayan küçümseyen ya da anlamayan seçkinlik verilmiş sınıf olarak bakılıyor.
Orta sınıf memur gibi, devlet-kamu seçkini gibi. Resmi bir sınıf gibi. Kimi sanayici gibi.
Bugün AKP'nin yaptığı herşeyi geçmişte yapan bir azınlık/çoğunluk gibi..
Bu bir karma gibi mi? Bilmiyorum...

Sol bir tabana giderseniz CHP için Ulusalcı Milliyetçi Faşistler diyor..
Ben tartışmıyorum bakın sadece gözlem sunuyorum, izlenim sunuyorum. Doğal gözlem.
Ülke de solun adı yok ve solu sağ sanan bir artı yüzde kırk var. Gerçek özgürlükçülüğün ya da solun ne olduğunu hiç bilmeyen..
CHP, Sol adını ve anlamını tıkıyor ve solu görüşü maskeliyor/perdeliyor. ve ortada sol bi figür olmamasının da baş aktörü gibi duruyor.
Sağı daha sağa sıkıştıran da o/bu.
--
Bir bu ülkede kim olursa olsun bir tür doğu bloku ya da karşı özgürlükçülerle taraf olmak vb. öğrenilecek mi bilmiyorum. Hala ikili oynuyorlar ve ders almamışlar.
Hala Suriye de savaş ve parçalanma  işindeler.

-
Bu ülkeye, bir ülkeye sol ve özgürlük-özgürlükçülük olarak önerilebilen/dayatılan bile Nasyonel Faşizm olursa ?

Fetoya ve öze dönüş diye videolar vardı ekleyebiliriz.

Sağlıcakla kalın, keyifli forumlar

https://masmaviningolgesi.blogspot.com

Dionysos

#7
Ayrıca Yeni Zelanda saldırısı hiç konuşulmadı forumda. Bilmiyorum incelediniz mi?
Bir gün önce sözde İsaril de iki noktaya füze düşüyor.
Kimin attığı belli değil!! (Kendileri atmadıkları ne malum anlamımda)

Ertesi gün 87 sayfalık bir manifesto yazmış bir adam çıkıyor ve Çin ve Trump sempatizanı. Hiç yüzüne, yüzündeki gülüşe ve psişeye baktınız mı? Ben birebir Trump gördüm neden?
Hatta manifestodan ve olaydan İsrail'in Trump'ın ipleri elimde mesajı verip tüm Avrupayı tehdit ettiğini vb. okuduk/çıkardık..

Manifestoya bakın hepsi İsrail çıkarları ve İsaril'in rahatsızlıkları.
Araplar niye batıya gidiyor . Arapları almayın diyor. Türkiyenin AB ile tekrar yakınlaşmasının önünü kesiyor ya da tersini dayatıyor.
İranı parçalayamamaktan belki rahatsız vs.

Geçtiğimiz hafta bir Golan tepeleri gündemi vardı..
Bu arkadaşların mevcut vaad edilen toprak hayalleri vb. gündemi var sanırım ya da Arap imhası planları. Ya da Arap köleler ve köleleşmiş parçalanmış sindirilmiş kımıldayamaz bağımlı Araplar planları...
Sanırım Golan tepeleri bununla birlikte yorumlanıyor..
--

Ayrıca şunu belirtmeliyim. CHP li denilenler çok rahatsız. Ne-ler oluyor ekonomik çöküşte miyiz? İç-dış herhang savaşın eşiğinde miyiz? Şeriat mı geliyor? neler oluyor diyor? Ekonomik göstergelerden ve hükümetin genel seçim kampanyası ve tutumundan da çok rahatsızlar.
Bir çok il özelinde aşırı kara propaganda, aleyhte yayınlar var. Antalaya özeline bakalım ve bir çok il de tuhaf şeyler var.  Devlet ve kamu otoritesi eliye ve gücüyle/desteğiyle yapılmış bir çok karalama kampanyası, tehdit vb. var. Kılıçtaroğlu ve Akşener, Mansur Yavaş ve bir çok aday da tehdit edildi? ya da karalandı, karalanmaya çalışılıyor. Sonuçta üzerilerinde oluşan dindiremedikleri ekonomik kayıp ve yitimlerle birlikte baskı artıyor ve bunu yansıtıyorlar.
Seçimden sonra ekonominin ne olacağı gerçekten hiç belli değil.
Şu an para ve dolar hareketlerinin izlendiği, firmaların fiyat artırmama yönünde aranarak vb. baskı yapıldığı vb. konuşuluyor.
Seçi msonrası bekleyen büyük bir zam ve enflasyon dalgası hatta siyasi ekonomik darboğaz ve çöküş olasılığı bile konuşuluyor.

Geçen yıl ki dış göçler incelenebilir. Şu an dışarı giden kaçan para ya da son bir haftadaki ekonomik göstergeler dahil.
Youtube a ekonomi yazıp sıradan 3-5 video da izlenebilir sanıyorum..

Ayrıca 2019 yılı çok afaki hem makro hem mikro çöküş modellemeleri ve yorumları var.

Bir de gitsinler de ya da AKP yü götüren siyasi sosyal ekonomik tablo ne olursa olsun da başımızdan gitsin diyenler var. Yani ekonominin kötü durumuna ve olası en kötü krüze zil takıp oynayacaklar var haliyle kendi cebinin derdindeler.
Ekonomik göstergelerin pek iyi olduğunu sanmıyoruz bundan da geniş halk kitlelerinin haberi olacağını sanmıyoruz.
Şimdi kuyruğu kıstırılmış bir hükümet ne yapar?
Bir de seçim sonrası piyasaları ekonomiyi, sosyal siyasal ekonomik krizleri denetleyip denetleyemeyeceklerine bakalım.
Ancak gerçekten bir tür sosyal birlik arefesi gibi...

Laura ve arkadaşlarının Zelandadaki cami taranması dahil bir kaç soru sormasını da umardık.. Onlarda bu siyasal içeriği pas geçti.

Bir de şu andaki hükümet İsrail karşıtı deniyor ancak Efendi Köle diyalektiği denilen bir şey var. Şu andaki mevcut politik dine bağlı ve bağımlı oldukları sürece İsaril abileri gibi ya da İsral'in altında gibiler. Verilen yapılan her poltik kışkırtmaya geliyorlar. Mevcut politik dinden sıyrılamadıkları ya da bilgilenemedikleri sürece ne kadar İsrail karşıtı olabilecekleri sorgulanabilir. Yani Hristiyanlık ve İslam denileni Yahudilik denilenin iki alt kolu-ucu biçimi ve uzantısı gibi görüyoruz.
KH egemenliğinden sıyrılınamadığı sürece bilmiyorum..

Yahudilerin imhası deniyor. Kavramı genel olarak KH egemenliğinin imhası-ifşası/iflası vb. ya da İsrail üzerinden KH la bağın koparılması olarak genel yorumluyoruz. Bu bir yorum. Ama gerçekten Yahudilerin imhası denilenin geniş ölçekte ne olduğunu merak ediyorum. Ama dediğim gibi Yahudilik kavramının imhası olarak yorumluyoruz ilk etapta. Yani KH a göre birincil aracılar ve ilk iletişim kurulan yönetme yetkisi verilen birincil azınlık. Yine efendi köle diyalektiğinde incelenmesi gerekir. Efendiye en yakın beylik. Yahudi adı buraya çekilirse insanla geri bağ sağlanırsa yani Yahudilik ve seçkinlik kavramı kopar çökerse bu da imha anlamına gelebilir-neden olmasın. Bunu insanla geri birleşme olarak sahipten kopma olarak yorumladık. Belki tüm insanlığın kopuşunu da simgeliyor. Arada Yahudiler olabilir. En yakın onlarda olabilir. Yahudilerde tüm insanlık. Bir yüzünü temsil ediyor. Bu iyicil bir yorum. Yani KH ın egemenlikten kopması olası mı bilmiyorum..

Sağlıcakla kalın, keyifli forumlar

https://masmaviningolgesi.blogspot.com

Dionysos

#8
Biraz serbest, çok serbest karalama yaptım izninizle...

Bir de ben burada Kasyopya'nın yukarısı nasılsa aşağısı öyledir sözünü önemli buluyorum.
Bazı durumların aşağıdan yukarıyı göstergelediğini söyleyebiliriz.
Politik yorumcularda şöyle deniyor. Ekonomik siyasal krizler en ilk ve en şiddetli bağımlı uçlarda gözükür. Yani bağımlı küçük ekonomiler, ilk bunu yansıtır. Yani bunu şeker ve tansiyonun vücutta ayağı vurması kangren etmesi gibi ele alalım.. Baskıyı en çok uçlar bağımlı alt yapılar hisseder diyorlar.

Yukarıda da durum berbat ve karmaşık olmalı... Aşağıya yansıtılanın birebir aynısını yaşadıklarını varsayalım..

Dünya da KH egemenliğinin tersini arayan ya da az çok yansıtan tek yapı Sosyalizmdir. Diğerlerinin hepsini belirli çemberde ast üst ilişkisinde hatta hiyeralşi diziminde düşünmek gerekir. Ülkeler olsalar bile.. Adları ülke olsa bile.. Öyle sanıyorum emin değilim..

Hani K'lar Kertişler için orta sınıf diyor ya. Bizde orta sınıf Avrupa ve ABD gibi..

Avrupa da Marks nesnel bir felsefe ürettiğinde nesnel birleşimin özdeşimin gücünü gösterdiğinde (ya da K' ların gerçek sevgi-empati dediğine yakın bir şey ürettiğinde) hızlı bir biçimde tersi Varoluşçuşuk üretildi ve devreye sokuldu ve bireysel bir özgürleşme-egemenlik sağladılar. Varoluşçuşuk bütünüyle subjektivitedir ve KH özgür iradesinin bireysel özgürlüklerin/sınırların kutsanmasına dayalıdır. KH ta kölesiz, kastsız bir realite olanaksızdır. Üstte güç üretildikçe altta köleler belirginleşir. Avrupaya o haklar boşuna sağlanmadı.
Anladığımız o ki; Durun size seçkin haklar verelim kölecikler Marks'ı görmezden dediler.

Bir de belki kölelerin, alt sınıfların yokedilmeye girişilmesi kendi egemenlk çöküşleri ya da kendi imhaları denilenle de paralel olabilir çünkü Efendi denilen en çok köle denilene bağdır, bağımlıdır. Bunun bir yüzü kölelik bir yüzü efendiliktir.

K'ların zaman çerçevesini çıkarıp bakma inceleme dediği şekilde incelersek İncil'in uğraştığı yapı Das Kapital oluyor çünkü gerçek bir sevgi anlamı taşıyordu.
Zaman çerçevesini çıkarmak lafını hatırlayalım. Bir de geçmişe gelceğe müdahale.
İncil geçmişe yerleştirildi böyle düşünün.
Bugün İncil olmasa Avrupanın en çok satan kitabı emin olun Das Kapital ve yumuşak karınlı İncil ve Hristiyanlık öğretisi dizginleştirmesi olmasa Avrupa o tarihi sosyolojik uyanışla birleşip aydınlanıyordu gibi gözüküyor.
Yani zamana müdahale edebiliyorlar ileri geri gidebiliyorlar.
İncil denilen başlı başına Marks'ın ve Das Kapital'in gölgelenmesi pasifize edilmesi işiyle uğraşıyor ve İncil Das Kapital'in anti-tezi...

İncilin neler yaptığına bakalım. Pasifist bir insancıllık ve barışçıl bir Hümanizm aşılamak..
İyilik ve sevgi kavramının anlamını yozlaştırmak ve pasifize bir tanıma çekmek.
Anlatılan çarmıhta gerilme hikayesiyle birlikte tüm bir kitleye -gerçeği açanlara- gözdağı vermek ve tehdit..
Laura ve arkadaşları 25 yıl celse yapmış ancak tarihin en çok satan kitabı ve 200 yılın en önemli siyasal düşünsel modeli bugünkü Avrupa'nın mimarı ve Kapitalizmin evcilleştiricisi ve vahşi Kapitalizmi terbiye eden bugünkü Avrupa formuna sokan, kölelere ve köylülere sosyal haklar ve modern yaşam sağlayan adam ve gelişim hakkıdna tek bir soru sormamış

Avrupa'nın Kuzey Amerikaya taşınması ve işgali deneni bile zaman çerçevesini çıkararak bu anlamda sorguuyoruz

Ben şu soruyu soruyorum o halde, ekliyorum ozaman. Bunlar zaman ve bize müdahale edebiliyorlar da. Yani ediyorlar,. Dünyanın fiziksel biçimine örneğin kıtaların yapısına görüntüsüne, ülkelerin optiğine ayrışmasına vb. ne de müdahale edebilyorlar mı nedir nasıldır?
Neden bu kadar dil var nasıl? Bu dil setini çeken nedir?

Asyalıları Kuzey Amerika'ya Batı yerlisine kırdırmak için mi taşıdılar? Ya da Avrupalılar nereden taşındı?

İsa hikayesinde örtülen temel karakterin ya da anti karakterin Marks olacağı benzeri yorumumuz var.
Çünkü işçiler, köylüler, ezilenler, insanlar birleşin ve güç odaklarına egemenlere karşı ayaklanın kaderiniz onların eline bırakmayın diyor. Birleşin ayaklanın diyor.
İsa hikayesi de tersini diyor. Acı çekin, boyun bükün, sömürülün, şiddete sabredin, hiç bir şey yapmayın diyor.
Olayı tam yorumlayamıyoruz ancak Marks sonucu Avrupanın büyük bir köle tebaasına geçici büyük hak ve özgürlükler , seçkinlik verilmiş sağlanmış. gibi...
Marks'ın sevgi tanımı oldukça evrenseldir ve gerçek sevgi tanımına yakındır.. Attığı oklarda hedeflerini vurmuş olmalı...
Ya da onların inanç dedği şekilde Marks inanmıyordu ve tam bunu yapmaya çalışıyordu yani bugünkü Avrupayı üretmeye ve BH kavramını tam anlayamadı. Emin değilim ya da KH bakışıyla yanlış bir BH portresi çizdi. Belk ide tüm isanlığı nalgısını temsil ediyor.

Bir kere Rusya ve Çin'in bugünkü biçimi Marks'ın sonucu ve yazmalarının sonucu değil mi? Ya Latin ve Güeney Amerika.
Amerika yani Avrupa niye oraya Jandarma olarak gönderildi ve baş köşeye oturtuldu.
Öte yandan Thomas Jefferson'a bakalım. Böyle bir Amerika hayal etmiyordu sanırız. Özgürlük üzerine söylenmiş onlarca sağlam sözün altında imzası var gibi.

Yani orta sınıf Amerika-Avrupa denilenler daha baskı/baskıyı hissetmedi. Her ne oluyorsa. Şu an üst ve altta olmalı.
Basit özgür köleler bu arkadaşlar ve hazır tüketiyorlar ya da hazıra vezirler çünkü BH ışığını alıp ne yapmışlar bakın? Daha da bireyselleşmişler ve uygarlık, koruma, açmıyorlar, yaymıyorlar. Bir anti İsrail çıkaramıyorlar. Kendi dinlerini derinden sorgulayamıyorlar, objektif bilim yapamıyorlar, yayamıyorlar, sahte geçici haklarla refah sürüyorlar.. Bu haliyle biçimiyle ne kadar refah tüketebilecekler?
Batı aydınlanması denilen komple bütünüyle 4BH ışığı gibi bir şeyi temsil ettiğini üşünüyoruz ve Marks'la birlikte Komünüzm ve BH'a yakın bir temsili taşımak için bu var gibi düşünüyoruz. Yani tüm bir Batı aydınlanması alttan alıp Marks'a o kavramı getirip uzatıyor gibi görüyoruz.
Bugün Psikoloji bilimi belki tüm batı aydınlanması/bilimi Jung'la birlikte bitmiştir, yön değiştirtilmiştir ve üzeri örtülmüştür, hemen sahte bilim piaysaya sürülmüş. Jung'u konuşamazsınız. Kolektif bilinçdış kavramını da. Engizisyon Jandarmaları devreye girer. Metafizik etiketi yersiniz ve trollerce hırpalanırrsınız, yazdırılamzsınız..

K lar kimi gruplara geçmişte bilgi verdik ne yaptıklarına bakın diyor..

K'ların Kertişlere , Kertişlere de bilgi verdiğini varsayalım. Orta sınıfa mı ulaşırlar üst sınıfa mı?

Peki bizim Masonlarla Osiryanlarla erişim sağlıyorlar. Quorum felan var onlarda da var mıdır?

Yani mesela orta sınıftan tüm kertişlere derdini anlatamayan Laura gibi iletişimileri var mıdır?
Peki kendi gerçekliklerinde Marks gibi bir figürleri var mıdır?

Belki de orta sınıf Kertişler iyiniyetlidir ama bizi yemek zorundalar mı demeliyiz?
Bilmiyorum ama daha geniş çözümlemeler yapmalıyız sanırım
Sağlıcakla kalın, keyifli forumlar

https://masmaviningolgesi.blogspot.com

bozadi

#9
Solun veya sosyalizmin yerel, bölgesel ve global faşist emperyalist düzene karşı mücadele anlamında önemli bir erdemi olduğuna inanıyorum ama o da sonuçta bir "ideoloji". Yani çıplak gerçekten ziyade gerçeğe giydirilen veya giydirilmeye çalışılan bir elbise, bir maske. Ve siyasi ideolojiler genellikle karşıtları üzerinden varoluyorlar. Örneğin sağ olmadan sol diye birşeyin varlığı, anlamı olur mu? Sağ ve sol kendi aralarındaki mücadeleyle, kavgalarıyla varoluyor. Tıpkı diğer neredeyse tüm dini ve siyasi ideolojik kutuplaşmalar gibi. Bu kavgaların, mücadelelerin de elbette doğrudan ve dolaylı faydaları vardır ama nihayetinde bu taraflardan birini tutmanın, diğerinin karşısına geçmenin ideal bir yol olduğunu sanmıyorum. Özellikle bu forumda en çok ele almaya çalıştığımız konular, felsefi yaklaşımlar açısından. Devam eden egemen koşullar itibariyle, hepimiz ailesel veya toplumsal aidiyet, sosyalleşme veya ekonomik çıkar gibi gereksinimler veya zorunluluklarla siyasi/dini ideolojilerle ilişkilenebiliyoruz, ama yine de aklımızı, varlığımızı bir ideolojiye teslim etmek zorunda değiliz. Tüm ideolojiler, varoluşun bambasit, doğal, evrensel ve ebedi gerçeğine karşı körleştirici etki yapar.

Çıplak gerçek ve doğal/evrensel ahlak sezgisi ve bilgisi, tüm ideolojilerden çok daha açık, çok daha basit ve etkili görünüyor bana. Üzerinde odaklanmamız gereken şeyin bu olduğunu düşünüyorum.

Solcu olursan, sağcıları karşına almış olursun. Halbuki onlar arasında da özde seninle aynı arayışa sahip bir sürü kişi var. Sırf ideolojik elbiseleriniz zıt nitelikli diye işbirliği imkanını kaçırmış ve karşılıklı olarak yıkıcı, nefret tırmandırıcı bir çatışma ortamına katkıda bulunmuş olursun. Belirttiğim gibi, ideolojilerin de mutlaka erdemleri, faydaları var. Ama zararları belki de ve bence muhtemelen daha fazla. İdeolojilerden kaçınamayabiliriz ama onları idealize etmeye, yüceltmeye, hayatımızın dümenine yerleştirmeye hiç gerek olmadığını düşünüyorum.

Apaçık ahlaki iyiliğin tarafını tutarsan, ahlaki kötülüğün tarafını tutanları karşına almış olursun, ki onlar gerçekten karşına almaya değerdir. Elbette kimse bayrak sallayarak ben iyiliğin taraftarıyım veya kötülüğün taraftarıyım diye ortalıkta dolaşmaz, dolaşıyorsa da şüpheyle yaklaşıp analiz etmek gerekir. Kötülüğü karşına almak derken de "kötü avına" veya "kötülük avına" çıkmayı kastetmiyorum. Kendindeki iyilik eksikliğiyle yüzleşmek gerekiyor önce. Yani mücadelen temelde kendinle. Ve gerçekten iyi olduğunda mücadele etmen gerekecek olan şey (ki "mücadele"den ziyade keyifli, kendiliğinden bir akış olacaktır) sadece iyiliğini korumaya ve paylaşmaya devam etmek olacaktır, ille birilerini yok etmek, ezmek değil. İyiliğin, doğruluğun paylaşılarak yayılması, kötülüğe karşı en güzel mücadeledir aynı zamanda, değil mi?

Hiçbirimiz gerçek manada iyi değiliz. İnsanları ideolojilerle, ideolojik idealler ve nefretlerle özdeşleşmeye sevk eden nedenlerin belki başında da bu geliyor. Kendindeki iyilik/doğruluk eksikliğiyle yüzleşememek, ideolojik elbiseler veya maskeler kullanarak varlığının ortasındaki o büyük boşluğu gizlemeye çalışıp başta kendini ve tabi diğerlerini doğrudan ve dolaylı şekillerde kandırmaya çalışmak. Bu aptallığı yapmak için ille bir ideolojinin taraftarı olmak gerekmiyor. Ben hiçbir ideolojinin taraftarı değilim ama belirttiğim aptallığı farklı şekillerde yaptığımı biliyorum örneğin. Bundan kaçınmak pek kolay değil.


beyrutkapı

#10
Bence gittikçe artan ekonomik politik kozmik değişimler insanların vicdanlilar ve vicdansızlar olarak ikiye ayrılmasını gittikçe destekleyecek. Bu bakış açısısının kendi çevremde gittikçe daha çok ozumsendigini görüyorum. Bi bakıma AKP nin yaptığı büyük bir hizmet bu ülkeye. Yani günün sonunda dini referanslarin söz konusu para olduğunda ne kadar da hiçe dönüştüğünün iyi bir örneği oldu. Nefretten ötekileştirmeden, kutuplaştirmadan beslenen AKP artık kendini zehirleme aşamasında. Toplumla kurulacak pozitif bir söylemi, böyle bir dili o kadar unutmuski istesede o Dili tutturamiyor artık. Birileri için görkemli hayallerin sonu çok hazin bir şekilde yaklaşıyor. Bence en önemli şey toplumun bir şekilde bastırılan kolektif bilinç altındaki siyasal İslam özlemiyle bu şekilde yüzleşmesi oldu. Bunun dışında herkes ne ektiyse onu biçiyor ve bicecek. Hasat evrenin karma dan ne kadar keyif aldığının güzel bir örneği. Arkana yaslan, gösterinin tadını çıkar!
 

bozadi

#11
Wauu... Millet ittifakının katkılarıyla CHP üç büyük şehir başta olmak üzere pek çok şehirde belediye yönetimlerini kazandı...

Az önce web kaynaklarından kontrol edebildiğim kadarıyla YSK oyların/sandıkların %99,69'u itibariyle İmamoğlu'nun İstanbul zaferinin adeta kesinleştiğini açıklamış. Aslında sanıyorum bu sonuç dün geceden belliydi ama AKP yöneticilerinin baskısıyla YSK, İmamoğlu'nun hızla artan oyları Yıldırım'ınkine neredeyse eşitlenmek üzereyken sonuçları açıklamayı duraklattı sanki. Yani Binali Yıldırım'ın oy sayısı çok az bir farkla öndeyken, İmamoğlu ona yetişip geçmeden hemen önce oy sonuçlarının açıklanması "donduruldu".

Önceki seçimlerde şahit olunan durumlar göz önünde bulundurulduğunda, bunun İmamoğlu lehine olacak sonucu hileyle değiştirmeye yönelik bir komplo olduğu düşünülebilir. Fazla mı iyimser düşünüyorum, emin değilim, ama Erdoğan'ın tam o sıralarda kamera karşısına geçmesi, İstanbul'da zafer ilanı ve kutlaması yapmadan Ankara'ya gideceğini söylemesi, sanki Erdoğan'ın İmamoğlu lehine biteceği belli olan sonucu öğrenmiş ve hatta kabullenmiş olmasından kaynaklandı gibi göründü bana. İyimserlik dediğim şey şu: Bence Erdoğan da Yıldırım da İstanbul'u CHP adayı Ekrem İmamoğlu'nun kazandığını gördü ve hatta kabullendi ama hem taraftarlarına bu büyük "yenilgiyi" ilan etmek zorunda kalmamak, hem de yenilginin ilanı durumunda AKP taraftarlarının yüksek gerilim ve durumu sindirememe nedeniyle yıkıcı/provokatif eylemlere girişme ihtimalini azaltmak için, Binali Yıldırım'a zafer ilan etmesi talimatı verildi veya Yıldırım'ın kendisi de öyle uygun gördü. Yani kaybettiğini "bildiği ve aslında kabul ettiği" halde, kutlama için sokaklara dökülen AKP taraftarlarını berbat bir ruh haline sürüklememek ve hem AKP yöneticilerine hem de CHP başta olmak üzere diğer kurumlara ve kesimlere karşı olası şiddet olaylarını önlemek için belki de "nispeten iyi niyetli" denebilecek bir hileye başvuruldu. Çok şükür İmamoğlu ve diğer CHP yöneticileri ve CHP taraftarları da soğukkanlı ve tedbirli davrandılar ve şu an için seçim sonucuyla ilgili büyük bir çatışma çıkmadı. Çıkmamış olması çıkmayacağı anlamına gelmiyor, hatta belki kaçınılmaz bir şekilde çıkacak ama seçim gecesinin yüksek gerginlik koşullarında çıkmasıyla sonradan çıkması arasında bir fark olduğu düşünülebilir. İnşallah olası şiddet provokasyonu olayları çok büyümeden kontrol altına alınır. Eğer "iyi niyetli hile" tahminim doğruysa, hem Erdoğan'ı hem de Yıldırım'ı tebrik etmek gerekir, "olası şiddet/çatışma olaylarını önleme" amacının da güdüldüğünü varsayarak.

Doğrusu CHP önceki yıllardaki durumuna göre çok ciddi bir zafer elde etmiş durumda, ittifakın da desteğiyle. Üstelik HDP'nin de bu zaferde azımsanamayacak bir katkısı olduğu açık gibi görünüyor bana, belki en çok İstanbul'daki sonuç üzerinde. Ve işte bu noktada, Kılıçdaroğlu'nun son yıllarda izlediği "ideolojik saplantıları azaltarak AKP'ye karşı geniş tabanlı ittifak" mücadelesinin de bu önemli zaferde çok büyük bir payı olduğunu düşünüyorum şahsen. İttifakta resmen yer almasa da ittifakın zaferinde katkısı olan HDP'nin PKK'yla organik bağları var ama HDP'yi mutlak bir şekilde PKK'yla eşitlemenin, yani tüm HDP'lileri "terörist" veya "terör destekçisi" olarak görmenin çok vicdani bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. HDP içinde PKK'nın terör olaylarını meşru gören, adeta bundan keyif alan tipler çoktur illa ki, ama tarihsel, sosyal, kültürel nedenlerle PKK'yla akrabalık bağı olduğu halde PKK'nın terör eylemlerini kesinlikle desteklemeyen ve hatta PKK'dan nefret eden hiç azımsanamayacak sayıda HDP'li olduğundan da şüphe duymuyorum. HDP'li Kürtler ile PKK arasındaki ilişki çok basit bir ilişki değil, oldukça karmaşık ve zorlu yönleri var. Bu meselenin aslına vakıf olmaya çalışmak yerine ideolojik kolaylığa kaçıp nefret kusma hırsına yenik düşerek HDP'yi mutlak bir şekilde PKK'yla eşitlemek, belirttiğim gibi ciddi bir akıl ve/veya vicdan yoksunluğu problemi teşkil eder bence.

Ama bu durum HDP'yi masum da kılmıyor; HDP, uzak ve yakın geçmişten (Uludere...) epeyce aşina olduğumuz, resmi veya yarıresmi devlet güçlerinin sivil Kürtlere yönelik terör faaliyetlerine, katliamlarına karşı gayet meşru bir şekilde var gücüyle karşı koyduğu, protesto ettiği gibi, PKK'nın özellikle sivil Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına karşı işlediği tehdit ve terör/katliam suçlarına karşı da en az o kadar karşı koymalı, buna karşı mücadele etmeli. İşte bu konuda HDP'nin (ve tabi önceki benzer Kürt partilerinin) suçlu bir yönü olduğunu düşünüyorum.

Tüm HDP'liler aynı zihniyette değil. Tıpkı herhangi bir diğer siyasi partideki herkesin de aynı zihniyette ve aynı ahlaki ve hatta aynı ideolojik eğilimlerde olmadığı gibi. HDP'de yeterince vicdan ve akıl potansiyeline sahip olanlarla geliştirilebilecek ilişkiler, orta ve uzun vadede PKK terörünün kontrol altına alınmasına ve nihayetinde bitirilmesine hizmet edecektir. Ve tabi aynı şekilde karanlık bazı derin devlet unsurlarının Kürt halkına yönelik terör faaliyetlerinin bitirilmesine de.

Bu seçim ülkemizin geleceği açısından çok ilginç gelişmelere gebe gibi görünüyor. İktidar ile Muhalefet arasındaki katı uçurumun azaltılmasına hizmet edeceğini umuyorum. Provokasyon, şiddet olayları olabilir. Üstelik bu olaylar sadece AKP yanlısı marjinal çevreler tarafından değil, AKP'yi, daha doğrusu Erdoğan'ı indirmek isteyen, Fethullah başta olmak üzere malum global şeytani güçler tarafından "AKP maskesiyle" de tırmandırılmaya çalışılabilir. Ben her ne kadar CHP öncülüğünde muhalefetin AKP karşısında gücünü artırmasından, eşitlemeye yaklaştırmış olasından memnuniyet duysam da, muhalefetin (CHP, İyi Parti, HDP...) global faşist güçlerle (Pentagon, NATO vs, ve tabi onların müttefikleri) olan onursuz ittifakları doğrudan ve dolaylı yollarla destekleme, Erdoğan'ı devirmek için onların yardımını ve kontrolünü isteme eğilimini son derece tehlikeli ve hatta "kötü niyetli" buluyorum.

İktidarın da muhalefetin de iyi ve kötü yönleri var. Vicdana ve demokrasiye dayalı olarak, kötü yönlerini azaltıp iyi yönlerini artırmada işbirliğine yönelmelerini temenni ediyorum.


bozadi

#12
02 Nisan 2019

Gerçek kazanan


Soner Yalçın




Bazen kendime kızıyorum:

Sevinsene, kutlasana, oynasana...

Yazsana, "Sizlere selam olsun" diye kitleleri coşturacak mısralar...

Yok... Yapamıyorum...

Yüreğim/duygularım başka, aklım bilincim başka...

Hep zamanın ötesinde/gelecekte yaşıyorum... Aydın olma sorumluluğunu çok önemsiyorum.

İçimi yazıya dökmek zorundayım:

Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Aklımda sürekli aynı cümle vardı:

"Barış kazansın!"

Barışmasını öğrenmemiz lazım. Barışmasını bilmeyenler siyasi mücadeleye girmemelidir.

Ve sanırım bu seçimde bunu başardık! Kim ne derse desin; Erdoğan'ı kutluyorum!

Dünyada ilk oldu: Siyasal İslamcı bir hareket/AKP, sandık sonuçlarına saygı gösterip, kavgasız-darbesiz koltuğunu kazananlara bıraktı.!

Türkiye, Batı önyargısını yıktı; 143 yıllık demokrasi kültürü olduğunu dünyaya ispat etti. Ne mutlu bize...

Bu sebeple...

Seçim gecesi açıklamalarından dolayı tüm siyasi liderleri tebrik etmek gerekiyor.

Kuşkusuz... Miting meydanlarında sertleşmeler olabilir; dünyanın her yanında oluyor. Ama sonra...

Öfkenin kızgınlığın yerini soğukkanlılığa bırakması ve her partinin sandık sonuçlarını saygıyla karşılaması çok ama çok önemli politik birikimimiz olduğunu gösteriyor.

Yerel iktidarların şenliklerle barış içinde devredilmesinin ülkemiz adına kazancı büyüktür.

Demokrasi budur; bir seçimde yenilirsin diğer seçimde kazanırsın...

AKP'ye bu köşeden seslendim; arada sırada yenilmek kaçınılmazdır; gereken yalnızca yenilgilerden dersler çıkarmaktır. Umarım derlenip toparlanırlar; çünkü ülkenin ciddi ekonomik sıkıntıları var. Hele...

Özgürlüğün teminatı adalet inancını erozyona uğrattıklarının farkında olmalılar artık.

İktidarıyla muhalefetiyle el ele verip ülkemizi darboğazdan çıkarmalılar.

İnsanımızın bu ülkeye duyduğu umudu diri tutmalılar...



Kürtlerin mesajı

Güç değil, korku yozlaştırır.

Gücü kaybetme korkusu; iktidarları ve kırbaca duyulan korku ise ona tabi olan zayıf karakterli insanları bayağılaştırır. Ruhsal esaret bundan doğar. İnsanın en dip noktasıdır; aklı yok eder çünkü...

Korku, sığlık doğurur.

Korkunun hâkim olduğu toplumlarda siyaset kısırlaşır; insan ilişkileri dejenere olur.

Oysa gelişmekte olan toplumlar; demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve barışa mecburdur. Özgür zihin fetheder.

Bu cümleleri sanmayınız ki salt iktidar için yazıyorum. Hayır!

Bakınız:

Bu seçimin galibi kim?

Bence seçimin galibi, Kürtler!

Kürtlerin çoğunluğu şu mesajı verdi:

– Barış içinde yaşayalım...

– Biz ayrılmaz bütünüz...

Bu sebeple Mansur Yavaş gibi bir ülkücüye bile oy verdi!

Gezi eylemlerinde bir fotoğraf vardı: Bozkurt işareti, Atatürk fotoğraflı Türk Bayrağı ve BDP flaması yan yanaydı... İşte bu seçimde sandıktan bu çıktı!

Seçimin mağlubu Kandil'dir.

Şiddetsizlik kazandı...

Kayyum atanan belediyelerden Ağrı, Bitlis ve Şırnak'ın da aralarında bulunduğu "kalesi" denilen 73 il ve ilçe belediyesinin yüzde 33'ünde HDP kaybetti.

Kitlesini ezdiren hiçbir siyasal hareket sandıkta başarılı olamaz.

Umarız, -hendekte boğulan- HDP gerekli dersi çıkarır.

Umarız, -Batı maşası- "Kürt Açılımcılar" gerekli dersi çıkarır.

Umarız, politik körler gerekli dersi çıkarır.

Çözümün ne olduğunu sandık gösterdi: Kardeşçe bir arada yaşamak zorundayız.

Yıkıp yakmanın kimseye faydası yok.

Bu nedenle sandığın barış getirmesini çok önemsiyorum.

Seçmen, korku'nun duvarını yıktı.

Ve bu seçmenin, rehin alınması artık zor.



Kimin yanındayız

Şu hatadan kurtulduk:

Düne kadar hemen tüm tartışmalarımızın-ayrılıklarımızın sebebi, Kürt dili- başörtüsü gibi kültürel kodlardı/sorunlardı. Zor olsa da bunları aştık...

– Bugün başörtüsü sorunumuz yok.

– Kürtçe sorunumuz yok.

Gerçekçi olmak zorundayız. Sorunumuzun temelinde, neo-liberal politikalar sonucu yaşanan ekonomik kriz var. Evet, temel sorunumuz bu...

Bu iktisadi krizi, ancak toplumu/insanları özgürleştirerek aşabiliriz.

Bilinmeli ki:

– Özgürlük, adalete yol açar.

– Özgürlük, demokrasiye yol açar.

– Özgürlük, güvene yol açar.

Bunlar hayata geçirilmeden kurtuluş sağlanamaz. Toplumsal barış gerçekleştirilemez. Lafla "uzlaşma" olmaz...

Ve:

Bunu sadece merkezi iktidar değil, yerel iktidarlar da sağlamalıdır.

31 Mart gecesine dönersek...

Sevinin... Bayram edin... Ama kimseyi ötekileştirmeyin. Kimseyi kırmayın-incitmeyin... Duyuyorum diyorlar ki, "CHP belediyelerden işçi çıkaracakmış!" İşçiyi-emekçiyi kapının önüne koyan sosyal demokrat parti olur mu? Olmaz.

Yani sonuçta...

Yerel iktidar koltuklarının şenlik içinde değişimi moralimi çok yükseltti.

Bu topraklarda, Cumhuriyet rejimi altında, birlikte kardeşçe yaşayacağımıza olan inancım arttı.

Demek ki:

Küreselleşmenin dayattığı etnik- kimlikçi politikalara yenilmeyeceğiz; teslim olmayacağız.

Beraberliğimizi parçalatmayacağız.

Duygularımıza yenilmeyip aklımızı başımıza alacağız.

Ruhun asaletini koruyacağız. Vicdanı katletmeyeceğiz.

Hep gerçeğin yanında duracağız.

– Tabii ki yine tartışacağız...

– Tabii ki yine muhalefet edeceğiz...

Tüm bunları daha güzel yarınlar için yapacağız.

Ve tabii ki...

Her daim...

Matadorun değil, boğanın yanında yer alacağız!

Kaynak: Sözcü


bozadi

#13
Erdoğan başta olmak üzere belli başlı AKP yöneticileri İstanbul'daki seçim sonucuyla yüzleşebilecek durumda görünse de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinden büyük ihale rantları yemeye alışmış bazı çevrelerin, seçim sonucunu hazmetmede AKP yöneticilerinden çok daha fazla sıkıntı çekiyor olmaları gibi bir durum da varmış, doğal olarak:

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1328893/Pelikancilar_neden_saldiriyor.html


bozadi

#14
Erdoğan başta olmak üzere belli başlı AKP yöneticileri İstanbul'daki seçim sonucuyla yüzleşebilecek durumda görünse de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinden büyük ihale rantları yemeye alışmış bazı çevrelerin, seçim sonucunu hazmetmede AKP yöneticilerinden çok daha fazla sıkıntı çekiyor olmaları gibi bir durum da varmış, doğal olarak:

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1328893/Pelikancilar_neden_saldiriyor.html