Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Bilim ( Genel Konular )

Başlatan Tiversonus, 05 Ağustos 2009, 12:07:00

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Alemtac

#45
Bilimsel keşiflerde rastlantının rolü
Bilimler tarihindeki keşiflerden birçoğunun şans veya rastlantı eseri olduğu ileri sürülmüştür. Fakat acaba bu keşifler ne ölçüde bir rastlantı eseridir?


Osman Bahadır

Cumhuriyet/Bilim Teknik - Bazı önemli bilimsel keşifler, gerçekten de kâşiflerin düşünsel olarak hiç hazır olmadıkları bir ortamda, beklenmedik bir olguyu fark etmeleriyle başlamış ve gerçekleşmiştir. Bu tür bir keşfe örnek olarak, Danimarkalı fizikçi Hans Christian Oersted'in (1777-1851), bir telin içinden geçen elektrik akımının, telin çevresinde bir magnetik alan yarattığını fark etmesini gösterebiliriz. Oersted 1819 yılında, öğrencilerine elektrik akımından ısı elde edilişini göstermek amacıyla volta piliyle deney yaparken, kullandığı elektrik devresinin açılma ve kapanma anlarında, yakındaki bir pusulanın ibresinde sapmalar olduğunu görmüştü. İlk kez onun fark ettiği bu olguyla, elektromagnetizma teorisinin ve pratiğinin muazzam yolu açıldı.

 

Rastlantı bu keşfin neresindeydi?

Elbette pusulanın deney masasında bulunuyor olması, o an için bir rastlantıydı. Belki Oersted'in deney sırasında pusulanın ibresindeki hareketliliği fark etmiş olmasında da bir rastlantının varlığından söz edebiliriz. Ama işte hepsi bu kadar. Diğer bütün koşullar keşif için hazır durumdaydı. Bu deney öncesinde, söz konusu bilimsel keşif için gerekli maddi koşulların varlığından (pusulanın icat edilmiş, elektriğin pil ile de olsa üretilmiş ve bunların bir laboratuvar ortamında bir araya getirilmiş olması), fakat düşünsel çağrışım veya beklentinin ise yokluğundan (Oersted'in o ana kadar elektrik ile magnetizma arasında ilişki olduğuna dair bir düşüncesinin bulunmuyor olması) söz edebiliriz.

Şimdi vereceğimiz örnekte ise durum biraz farklıdır. 19. yüzyılın sonlarında, ABD'li kimyacı William F. Hillebrand (1853-1925), o sıralarda yeni geliştirilmiş olan spektroskop aygıtından yararlanarak çeşitli gaz analizleri yapıyordu. Bu aygıtın temel çalışma ilkesi, her farklı maddenin, molekülleri ısı, elektrik vb. uygulanarak titreştirildiklerinde kendilerine özgü bir ışık spektrumu yaydıkları ilkesidir. Hillebrand, bu aygıtla yaptığı çeşitli deneylerin sonucunda elde ettiği spektrumları inceleyerek havadan ayrıştırdığı bir gaz bileşiğinin azot (N) olduğunu ileri sürdü.

Aynı günlerde, İngiliz fizikçi Lord Rayleigh (John William Strutt, 1842-1919, 1904 Nobel fizik ödülü), araştırmaları sırasında, havadan elde edilen "azot"un, başka kaynaklardan, örneğin amonyaktan (NH3) elde edilen azottan daha ağır olduğunu fark etti. Bunun üzerine Hillebrand'ın deneyini tekrarlayan Rayleigh hemen fark etti ki, havadan elde edilen "azot"un spektrumu, azotun tipik çizgilerine ek olarak başka bazı parlak çizgiler de göstermektedir. İşte Rayleigh'in bu deneyi, ender gazlar olarak adlandırılan argonun (Ar) ve helyumun (He) havadaki varlığının keşfiyle sonuçlandı.

Havadan ayrıştırılan azotlu bileşiğin spektrumunda Hillebrand'ın fark edemediği diğer çizgileri, Rayleigh nasıl görebilmişti? Bunun nedeni, Rayleigh'in havadan elde edilen "azot"un, içinde azotun da yer aldığı farklı bir gaz karışımı olma ihtimalini önceden hesaba katıyor olmasıydı. Bu yüzden, deney sırasında "azot"un özelliklerindeki en küçük bir anormalliğe karşı son derece duyarlıydı. Hillebrand ise bu denli duyarlı bir yaklaşım içinde olmamıştı ve bu nedenle işleme tabi tuttuğu "azot"un reaksiyonlarındaki hafif sapmaları göremedi. Bu örnek ise bize, aynı maddi koşullardaki bilim insanlarından bazılarının deney planlama kapasitelerinin yüksekliğinin, çok daha bilgili ve dikkatli olmalarının ve sistematik deneyler yapmalarının, kendi keşif şanslarını arttırdığını göstermektedir.

Büyük mikrobiyolog Pasteur'ün (1822-1895), "Bilimsel keşif şansı, sadece zihinlerini ona hazırlamış olanlara yaver gider" sözleri bir temele dayanmaksızın söylenmiş değildir.

[email protected]

11 Aralık 2009
 

Alemtac

#46
Karanlık madde göz kırpıyor
Amerikalı bilim insanları parçacık hızlandırıcıdaki dedektörlerden aldıkları bazı sinyallerin karanlık maddenin oluşumuna işaret ettiğini açıkladı.

 
Çok sayıda kıyamet teorisine konu olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı yüzyılın en büyük deneyi olarak kabul ediliyor.
 
ntvmsnbc
Güncelleme: 17:59 TSİ 18 Aralık. 2009 Cuma
CHICAGO - Bir grup fizikçi, dün yaptıkları açıklamada ölçülmesi ve tanımlaması oldukça zor olan 'karanlık madde'yi tespit ettiklerine dair verilere sahip oldukarını söyledi.

Açıklama, Chicago yakınlarındaki 'Ulusal Fermi Hızlandırıcı Laboratuarı Enerji Departmanı'ından yapıldı. Bilimcileri oldukça heyecanlandıran gelişmeye rağmen henüz elde edilen verilerin kesin olarak karanlık maddeye ait bilinmiyor.

Fermilab başkanı Pier Oddone, yapılan deneyler sonucunda elde ettikleri bilgilerin karanlık maddeyi çağrıştırdığını, fakat aynı zamanda bu bilgilerin karanlık maddeyle birlikte ortaya çıkabilecek başka partiküllerle de ilişkili olabileceğini söyledi.

Amerika'daki bir kaç ünüversitede 'dondurucu karanlık madde araştırması' halen devam ediyor. Araştırmalar özellikle karanlık madde elde etme üzerinde yoğunlaştı.

Karanlık maddenin eldildiği düşünülen test kuzey Minnesota'da eskiden maden ocağı olarak kullanılan bir laboratuarda gerçekleştirildi.

Parçacık hzılandırıcılarda karanlık madde oluşup oluşmadığı makinedeki dedektörler aracılığıyla tespit edilebiliyor. Reaksyion ışık hızında gerçekleştiği için dedektörler tarafından algılanan veriler süper bilgisayarlar yardımıyla yorumlanıp analiz edilebiliyor.

ABD'deki projenin başında olan Doktor Oddone'ye göre 2010 yılında hızlandırcıya eklenecek geliştirilmiş dedektörler sayesinde karanlık maddeye dair daha fazla bilgi edinilebilecek.

EVRENİN YÜZDE 5'İ BİLİNİYOR
Evrendeki gazlar, yıldızlar ve galaksiler bilinen 'sıradan madde'den meydana geliyor. Fakat evrenin sadece yüzde 5'i 'sıradan madde'den oluşuyor. Evren'in 95'ine ait henüz kesinleşmiş herhangi bir bilgi bulunmuyor.

Astronomların bu konu hakkındaki tezi ise, evrenin yüzde 70'lik kısmının saf 'karanlık enerjiden' oluştuğu ve bu enerjinin evrenin sürekli genişlemesine neden olduğu. Geriye kalan yüzde 25'lik kısım ise 'karanlık madde'.

Bilim adamları karanlık maddeyi atom altı parçacıklarıdan oluşan çok zayıf ekileşim içindeki büyük kütleli madde olarak tanımlıyor.

MADDE SÜREKLİ YER DEĞİŞTİRİYOR
Karanlık maddenin çekirdek yapısı sıradan maddeye benzerlik göstermesine rağmen aralarındaki maddesel özellik farkı çok büyük. Karanlık maddeyi oluştuşturan partiküllerin başka maddelerle etkileşime girmek yerine sürekli yer değiştirdiği tahmin ediliyor. Bu özellik de karanlık maddeyi tespit etmeyi oldukça zorlaştırıyor.

Bu nedenle bilimadamları karanlık maddenin geride bıraktığı en küçük enerji izini takip edebilecek dedektörler geliştirdiler. Dedektörlerin başarısı ve karanlık maddeyi gözlemleme yetenğine de bu dedektörlerin gelişmesine paralellik gösteriyor.

Deneyin kesinleşmemiş sonuçları hakkında açıklama yapılması bilim dünyasında çok karşılaşılan bir durum değil. Fakat Fermilab ve Cern arasındaki arasındaki rekabet bu tür açıklamaların yapılmasına neden oluyor ve bilimcilerin bilinmeyeni keşfetme konusundaki iştahlarını kabartıyor.

 

Tiversonus

#47
Evrenin En Büyük Soruları









Evren Nasıl Oluştu?



Evrenin Büyük Patlama'yla oluştuğunu biliyoruz. Ancak Büyük Patlama'yı adının düşündürdüğü gibi "büyük bir patlama" olarak düşünmemek gerekiyor. Büyük Patlama'yı uzayda patlayan ve ortalığı darmadağın eden bir bomba gibi hayal edince işler karışıyor. Çünkü evrenin kendisi Büyük Patlama'yla oluştu. Yani uzay, zaman, madde ve enerji bu sırada oluştu. Evrenin ortaya çıkışını ve genişlemesini açıklayan Büyük Patlama kuramına belki de başka bir ad bulmak gerekiyor, çünkü aslında bu kuram Büyük Patlama anını değil daha sonrasında neler olduğunu açıklıyor.


Aslında Büyük Patlama anında ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Saniyenin hayal edemeyeceğimiz kadar küçük bir dilimi kadar süren ilk aşamada ve öncesinde neler olduğunu anlayamıyoruz. Belki de hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağız. Kuantum belirsizlik kuramı, geçici enerji kabarcıklarının ya da parçacık-karşı parçacık gibi parçacık çiftlerinin ortaya çıkmasına olanak tanır. Fizikçiler bu tabiri sevmese de, bunlar "hiç yoktan" ortaya çıkabilir, ama kısa sürede kaybolurlar. Enerjileri ne kadar düşük olursa o kadar uzun süre varolurlar. 1970'lerde Edward Tryon adlı bir bilim insanı, evrenin de kuantum dalgalanmasıyla ortaya çıkmış olabileceğini öne sürmüştü. Tryon, kütleçekim alanının enerjisinin negatif, maddenin içerdiği enerjinin de pozitif olduğuna ve bunların birbirini dengeliyor olabileceğine dikkat çekmişti.


Evren bu şekilde bir "kuantum kabarcığından" ortaya çıktıysa, karadeliklerden bildiğimiz kadarıyla, içerdiği aşırı derecede yoğun maddenin kütleçekiminin etkisiyle anında çökmesi beklenirdi. Bundan tek kurtuluş yolu, Büyük Patlama'dan çok kısa süre sonra evrenin büyük bir kuvvetle, çok hızlı bir şekilde daha büyük bir boyuta şişmesi olarak görünüyordu. 1980 yılında ünlü evrenbilimci Alan Guth'un ortaya attığı Şişme Kuramı, Büyük Patlama kuramıyla ilintili bu ve bunun gibi birçok soruyu ortadan kaldırdı. Bu kurama göre evren Büyük Patlama'dan 10-36 saniye sonra aniden bir proton boyutundan greyfurt boyutuna büyümüştü. Büyük Patlama kuramı denklemlerle ve gözlemlerle doğrulanıyor. Evrenin genişliyor oluşu kuramın en önemli kanıtı. Genişlemenin en önemli göstergesi de uzaktaki tüm gökadaların bizden uzaklaşıyor olması. Yani evren her geçen gün bir önceki güne göre daha geniş, daha soğuk ve daha az yoğun hale geliyor. Bu süreci tersine doğru izlediğimizde Büyük Patlama'ya ulaşıyoruz. Büyük Patlama kuramını destekleyen bir başka gözlem de "kozmik mikrodalga fon ışınımı"nın varlığı. İlkel evren saydam değildi. Atomlar oluşmadan önce ortam çok yoğun olduğundan ışınım yayılamıyordu. Evrenin soğumasıyla, Büyük Patlama'dan380.000 yıl sonra elektronlar ve atom çekirdekleri birleşti ve atomları oluşturdu. Bu sırada evren saydamlaştı ve ışınım yayılmaya başladı. Bütün bunlar Büyük Patlama kuramı ortaya atıldıktan sonra öngörülmüştü. Bu öngörü üzerine gökbilimciler mikrodalga fon ışınımının kalıntılarını bulmak üzere yola çıktı. Kozmik mikrodalga fon ışınımı yılar süren çalışmaların ardından nihayet1964 yılında keşfedildi. Evrenin her yanını dolduran bu ışınımın günümüzde ölçülen sıcaklığı mutlak sıfırın yaklaşık 3 derece üzerinde (3 Kelvin yani -270°C). Oysa bu ışınım yayıldığında evrenin sıcaklığı yaklaşık 3300°C olmalıydı. Demek ki evrenin sıcaklığı o zamandan bu yana yaklaşık 1100 kez azalmış. Yani evren bir o kadar genişlemiş.


Kozmik mikrodalga fon ışınımının büyük bir hassaslıkla ölçülmesiyle elde edilen sonuçlar bize daha da fazlasını anlatıyor. Bu ışınımın dalgaboyundaki yani evrenin sıcaklığındaki küçük değişimler, bize evrenin yapısıyla ve gökada kümelerinin nasıl oluştuğuyla ilgili önemli ipuçları sağlıyor.



Evren Kaç Yaşında?








20. yüzyıl boyunca evrenbilimcileri en çok meşgul eden sorulardan biri buydu. Günümüzde bu soruya verilen yanıt "13,7 milyar". Bu yanıtın gerçeğe çok yakın olduğu düşünülüyor. Ancak evrenbilimciler evrenin yaşını daha da duyarlı bir şekilde belirleme çabasından vaz geçmiş değil.


Evrenin yaşını bulmak için gökbilimciler evrenin genişleme hızını bulmaya çalışıyor. Bunu yapmanın yoluysa, gökadaların bizden hangi hızla uzaklaştığını ölçmek. Amerikalı gökbilimci Edwin Hubble, bunun bir düzene göre gerçekleştiğini bulmuştu. Uzaktaki bir gökadanın bizden uzaklaşma hızı bize uzaklığıyla doğru orantılıydı. Yani bir gökada bizden ne kadar uzaksa o kadar hızlı uzaklaşıyordu. Bu durum Hubble Yasası olarak bilinir. Hubble, bu ilişkiyi çok basit bir denklemle ifade etti. Hubble'ın denklemine göre bir gökadanın bizden uzaklaşma hızı (v), uzaklığıyla (d) Hubble sabitinin (Ho) çarpımına eşit, yani (v=Hod).


Peki, neden hep "uzaktaki gökadalardan" söz ediyoruz?  Çünkü yakınımızdaki gökadalara bakarsak bu formülün işlemediğini görürüz. Aynı kümede yer alan gökadalar ortak bir kütle merkezi çevresinde hareket eder. Bu hareket çok da düzenli değildir. Örneğin bize en yakın gökada olan Andromeda doğruca üzerimize geliyor. Bunun için çok uzaktaki gökadalara bakmak gerekiyor.


Evrenin yaşını belirlemede kullanılan başka yöntemler de var. Ancak bunlar pek de duyarlı değil. Bu nedenle diğer yöntemler daha çok Hubble sabitine dayanılarak yapılan hesaplamaların doğrulanmasında kullanılıyor.


Yöntemlerden biri, radyoaktif elementlerin bozunmasından yararlanmak. Bu yöntem jeolojide çok işimize yarıyor ve Dünya ve Güneş Sistemi'nin öteki üyelerinin kayaçlarının tarihlendirilmesinde çok başarılı oluyor. Örneğin Dünya'daki en yaşlı kayaçların 3,8 milyar, en yaşlı göktaşlarınınsa 4,6 milyar yaşında olduğunu bu sayede biliyoruz. Benzer bir yöntem en yaşlı yıldızlara uygulandığında, ortaya çıkan sonuçlar evrenin yaşının 12 ila 15 milyar arasında olması gerektiğini gösteriyor.


Bir başka yöntem daha kullanan gökbilimciler en yaşlı yıldız kümelerindeki yıldızların yaşlarını ölçerek evrenin yaşını doğrulamaya çalışıyor. Uzak gökadalardaki küresel yıldız kümelerinin içinde bulunan parlak yıldızların yaşları yaklaşık 12 milyar olarak ölçülüyor.


Gökbilimciler, Güneş benzeri yıldızların ölümlerinden artakalan ve beyaz cüce denen gökcisimlerinin çok sıcak çekirdeklerinin yaşlarından yararlanarak da evrenin yaşını doğruluyor. Amaç en yaşlı ve en soğuk olanları bulabilmek. Elbette bu cisimler çok parlak olmadıklarından gözlemler ancak kendi gökadamız içindeki beyaz cücelere yönelik oluyor. Bunların ne kadar süredir soğudukları hesaplanarak yaşları belirleniyor. Bunun sonucunda da beyaz cüce olan yıldızın ne zaman doğduğu hesaplanıyor. En yaşlı beyaz cüceler Samanyolu'ndaki yıldızların yaklaşık 10 milyar yıl önce parlamaya başladığını söylüyor.


Samanyolu'nun da Büyük Patlama'dan yaklaşık 2 milyar yıl sonra oluştuğu düşünüldüğünde, evrenin yaşının yaklaşık 12 milyar olması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor.


Bu yöntemler geliştikçe ve gözlemlerin duyarlılığı arttıkça evrenin yaşı giderek daha da kesinleşecek.  Ancak, başta da söylediğimiz gibi gökbilimcilerin neredeyse hepsi evrenin yaşını 13,7 milyar olarak kabul ediyor.



Evren Ne Kadar Büyük?






Bu soru evrenin yaşıyla bağlantılı olsa da yanıta ulaşmak kolay değil. Evrenin genişlemekte olduğu 1900'lerin başlarında anlaşıldı.  Bunun en belirgin göstergesi, yıldızların ışığındaki değişimdi. Tayf ölçümünün (yıldızların ışımasının frekans dağılımının ölçümü) gelişmesiyle, uzaktaki gökadaların yaydığı ışınımın olması gerektiğinden daha düşük enerjili olduğu anlaşıldı.


Gökbilimciler, dalgaboyu olması gerektiğinden daha uzun görünen ışığa "kırmızıya kaymış ışık" diyor. Kırmızıya kayma, uzayın genişlemesinden kaynaklanıyor.  Uzay genişlerken ışığın dalgaboyu uzuyor. Eğer bir ışık kaynağından yola çıkan ışık bize ulaştığında evrenin genişliği iki katına çıkmışsa, ışığın dalgaboyu da iki katına çıkmış, enerjisi de yarıya düşmüştür.


Evrenin genişlemesinden kaynaklanan kırmızıya kayma, sık sık Doppler etkisi nedeniyle oluşan kırmızıya kaymayla karıştırılır.  Günlük yaşamımızda sıklıkla karşılaştığımız Doppler etkisinde, bir ses kaynağı bizden uzaklaşıyorsa ses dalgalarının boyu uzar, sesi olduğundan daha pes duyarız. Benzer bir durum ışık dalgaları için de geçerlidir; ışık kaynağı bizden uzaklaşırken ışığın dalgaboyu uzar.  Her ikisinin de benzer sonuçları olmasına karşın "kozmolojik kırmızıya kayma" Doppler etkisiyle aynı şey değil. Doppler kayması özel görelilik kuramıyla ilgili bir kavram. Özel görelilik, uzayın genişlemesini hesaba katmaz. Kozmik kırmızıya kaymaysa genel görelilik kuramıyla ilgilidir ve uzayın genişlemesini hesaba katar. Aslında, yakın gökadalar için her ikisi de benzer sonuçlar verir. Yani, ikisinin de doğru olduğunu düşünebiliriz. Ancak uzak gökadalarda Doppler etkisi tek başına geçerli değildir.


Hızı ışık hızına yaklaşan cisimlerin dalgaboyları Doppler etkisiyle gözlenemeyecek kadar uzar. Eğer bu, evrendeki en uzak cisimler olan uzaktaki gökadalar için doğru olsaydı ığığın dalga boyu ancak ışık hızına yaklaşmış olabilirdi. Ancak, kozmolojik kırmızıya kayma farklı bir sonuç veriyor. Bu gökadalar bizden ışık hızından daha hızlı uzaklaşıyor gibi görünüyor. Kozmik fon ışıması çok daha uzun bir yol kat etmiş durumda ve bizim bulunduğumuz bölgeden ışık hızının 50 katı hızla uzaklaşıyor gibi görünüyor. Peki, gözlenebilen evrenin sınırını belirleyen nedir? Bu konuda tam bir netlik yok. Eğer evren genişlemiyor olsaydı, görebileceğimiz en uzak gökcismi 13,7 milyar ışık yılı uzakta olacaktı.


Büyük Patlama'dan sonra, ışığın yol almış olabileceği en büyük uzaklık. Ancak, evren genişlediği için, bir ışık fotonunun içinden geçmekte olduğu uzay fotonun yolculuğu sırasında genişler. Bu nedenle, görebildiğimiz en uzak cisim, bunun yaklaşık3 katı olan 46 milyar ışık yılı uzaklıkta demektir. Bu durumda soruya en azından şöyle bir yanıt verilebilir:


Görülebilir evrenin genişliği yaklaşık 93 milyar ışıkyılıdır. Yakın zamanda, evrenin genişleme hızının da arttığı keşfedildi. Bu, durumu daha da ilginç ve karmaşık yapıyor. Önceden evrenbilimciler genişlemesi giderek yavaşlayan bir evrende yaşadığımızı sanıyorlardı.  Böyle olsaydı giderek daha fazla gökada görüş alanımıza girerdi. Oysa genişleyen evrende, hiçbir zaman göremeyeceğimiz bir "kozmik olay ufku" var.




Evrenin Neresindeyiz?







Hangi yöne bakarsak bakalım, en yakınımızdakiler dışında tüm gökadaların bizden uzaklaştığını görüyoruz. Bu durum, bundan binlerce yıl önce insanların gökyüzünün kendi çevrelerinde döndüğü için Dünya'nın da evrenin merkezinde olduğunu düşünmelerine benzer bir kanıya varmamıza yol açabilir.


Gerçekteyse evrenin bilinen bir merkezi yok. Hatta ister burada isterse başka bir gökadadada olsun, evren genel anlamda bütün gözlemcilere aynı görünür.  Bilim insanları bu kabule "kozmolojik ilke" adını veriyor ve durumu çok basit bir örnekle, kabarmakta olan bir üzümlü kekle açıklıyorlar.


Pişerken kabarmakta olan bir üzümlü kek düşünün.  Kek kabarırken üzümler giderek birbirinden uzaklaşır. Tüm üzümlerin ortak görüşü aynıdır:

Diğer tüm üzümler kendilerinden uzaklaşmaktadır.  Tıpkı bu örnekteki gibi, evrenin neresinde olursak olalım, tüm gökadaların bizden uzaklaşmakta olduğunu görürüz.


"Evren Kaç Yaşında" başlığı altında Hubble yasasından söz etmiştik. Buna göre gökadaların bizden uzaklaşma hızları uzaklıklarıyla doğru orantılıdır.  Yani bir gökada ne kadar uzaksa, bizden o kadar hızlı uzaklaşır. Üzümlü kek de Hubble yasasına uyar!  Üzümler birbirine ne kadar uzaksa birbirlerinden o kadar hızlı uzaklaşır. Üstelik tıpkı evrenin her yerinde olduğu gibi her üzüm için bu durum geçerlidir.  Özetle, evrenin neresinde olduğumuzu bilmemiz olanaksız görünüyor. Çünkü her yer aynı görünüyor.


Zaten evrenbilimciler evrenin bir merkezinin ya da kenarının olmadığını varsaymayı tercih ediyor.



Gökadalar Nasıl Oluştu?








Aslında bu soru göründüğünden daha kapsamlı. Gökadaların oluşumu, gökadalarla birlikte evrendeki diğer gökcisimlerinin nasıl oluştuğuyla da ilişkili. Evren bebeklik döneminde gaz ve karanlık maddeden oluşan, yoğun ve sıcak bir çorba gibiydi.  Bu çorba taneli değildi, hayli homojen bir yapıdaydı. İlk yıldızların ve gökadaların evren ancak yeterince soğuduktan sonra, yaklaşık 500 milyon yaşındayken oluştuğu sanılıyor.  Maddenin bir şekilde kütleçekiminin etkisiyle çökerek yıldızları ve gökadaları nasıl oluşturabildiği modellerle açıklanabiliyor.  Buradaki asıl sorun, ilk gökadalar oluşurken bu homojen çorbanın nasıl olup da topaklanmaya başladığı. İşte tam bu noktada "kozmik mikrodalga fon ışıması" yardımımıza yetişiyor.  Mikrodalga fon ışınımıyla ilgili ilk hassas ölçümler, 1989'da fırlatılan COBE uydusu sayesinde yapılabildi. Başlangıçta, bu ışınımın bütün yönlerde aynı sıcaklıkta olmasının en önemli özelliği olduğu düşünülmüştü. Ancak, COBE'nin ve ondan sonra fırlatılan WMAP'ın hassas ölçümleri sonucunda fon ışımasında küçük dalgalanmalar olduğu keşfedildi. Işımanın sıcaklığındaki bu dalgalanmalar bir derecenin yalnızca on binde ikisi kadar farklılık gösteriyordu. Bu fark çok küçük olsa da evrenbilimciler için çok büyük önem taşıyordu.


Mikrodalga fon ışımasındaki iniş çıkışlar, ilkel evrenin değişik bölgelerindeki madde yoğunluğundaki küçük farklardan kaynaklanıyor. Yoğunluktaki bu küçük farklar evrenbilimcilere evrendeki büyük yapıların, örneğin gökada kümelerinin ve gökadaların kökeniyle ilgili yol gösteriyor.  Büyük Patlama'dan kısa bir süre sonra, madde henüz atomaltı parçacıkların oluşturduğu bir çorba halindeyken, evrenin bazı bölgelerinde çok az da olsa daha yoğun hale geldi.  Bu da maddenin belli yapılar oluşturacak biçimde yoğunlaşarak gökadalar oluşturmasını tetikledi.


Maddenin kütleçekiminin etkisiyle çökerek gökadaları oluştururken nasıl bir yol izlediği tartışma konusu. Üzerinde durulan üç model var. Bunlardan biri, her bir gökadanın çöken bir gaz topağının önce sıkışmasıyla oluştuğunu öne sürüyor. Diğeriyse daha az miktarda kütle içeren gaz topaklarının çökerek "gökadacıkları", onların da zamanla birleşerek günümüzün gökadalarını oluşturduğunu öne sürüyor. Gelişmeler gökadaların bu birleşmelerle oluştuğu varsayımını kuvvetlendiriyor. Hubble Uzay Teleskopu'yla çekilen derin uzay fotoğraflarında bu ilkel "gökadacıkları" andıran gökcisimleri görülüyor. Gökadaların gökadacıklardan oluştuğu düşüncesini benimseyen gökada uzmanlarına göre, Samanyolu 100 kadar gökadacığın birleşmesinden meydana gelmiş olmalı.


Üçüncü varsayım diğerlerinden biraz farklı. Buna göre evrende önce karadelikler oluştu. Karadelikler güçlü çekim etkileriyle yakınlarındaki gazı toplayıp bulundukları bölgenin çevresinde yoğunlaştırarak gökadaların oluşumunu tetikledi. Karadeliklerin bildiğimiz mekanizmalar dışında, doğrudan nasıl oluşmuş olabileceği bir bilmece olsa da bu da sağlam bir model.  Çünkü birçok gökadanın merkezinde bir dev karadelik olduğunu biliyoruz. Hatta gökbilimciler büyük gökadaların tümünün merkezinde birer dev karadelik olduğu düşüncesinde.  2014 yılında fırlatılması düşünülen James Webb Uzay Teleskopu'nun gökadaların nasıl oluştuğuna ilişkin önemli ipuçları sağlayacağı düşünülüyor.



Büyük Patlama'dan Önce Ne Vardı?







Büyük Patlama kuramıyla ilgili yanıtlanmamış en önemli soru, öncesinde ne olduğu. Bu soruya verilen yanıt genellikle bunu sormanın anlamsız olduğu şeklinde. Çünkü zamanın Büyük Patlama'yla başladığı varsayılıyor. Ancak, diğer başlıklar altında anlattıklarımız bu durumla çelişiyor. Kuantum dalgalanmalarının "boşlukta" meydana gelebileceğinden söz etmiştik.  Bu durumda bu tür dalgalanmalar bizim evrenimizde de olabilir. Hatta, bu şekilde başka evrenler de oluşabilir. Bu düşüncenin bir türevi, karadeliklerden yeni evrenlerin tomurcuklanabileceğini varsayıyor.  Buna "bebek evrenler senaryosu" deniyor.  Şişme kuramının geleneksel hali, evrenimizin şişen birçok kabarcıktan biri olabileceğini söylüyor. Bu evrenlerin içinde bulunduğu ortamı, şişesinin kapağı açıldığında içinde kabarcıklar oluşan gazoza benzetebiliriz.  Evrenimiz yoğun bir kozmik denizin içinde genişleyen bir kabarcıksa, bu denizin içinde çeşit çeşit kabarcık evrenler bulunabilir.


Elbette bu kuramlar kafalarımızdaki "evren" anlayışını değiştiriyor. Konuya geleneksel biçimde yaklaşacak olursak, evreni "çevremizde görebildiğimiz her şey" olarak tanımlayabiliriz. Biraz daha geniş düşünerek, uzay-zamanın hepsini kapsadığını varsayabiliriz.  Eğer onu sonsuz bir denizin içinde yüzen kabarcıklardan biri olarak görürsek, evrenin her şeyi içerdiği düşüncesinden vazgeçmemiz gerekecek. Çünkü evrenimiz belki de hiçbir zaman iletişim kuramayacağımız ya da göremeyeceğimiz öteki evrenler arasında değerini biraz yitirecek.


Tersinden düşündüğümüzdeyse, bu varsayım çok heyecan verici. Çünkü bu varsayım doğrulanırsa, tek bir evrenle sınırlı kalmayacağız; kendimizi sonsuz büyüklükte ve sonsuz sayıda evren içeren bir denizin içinde bulacağız.




Karanlık Madde Nedir?


[/center]



Karanlık madde kavramını ilk olarak Hollandalı gökbilimci Jan Oort 1930'larda ortaya attı.  Yakın yıldızların hareketini inceleyen Oort'a göre, yıldızların gökada merkezinin etrafında savrulmadan dolanabilmeleri için görebildiğimizden çok daha fazla miktarda madde gerekiyordu. Oort Smanyolu'nda, Güneş'in yakınlarında görebildiğimiz maddenin en azından 3 katı kadar da "karanlık madde" bulunması gerektiğini hesapladı.  Sonraları gökbilimciler başka gökadaları inceledikçe karanlık maddeye ilişkin sağlam kanıtlar elde etti. İlginç gözlemlerden biri, gökadaların içindeki yıldızların hem merkeze yakın olanlarının hem de kenara yakın olanlarının gökada merkezi çevresinde benzer sürelerde dolanmasıydı.  Normalde, Newton yasalarına göre dolanma süresinin merkezden uzaklaştıkça belirgin biçimde uzaması gerekir. Güneş Sistemi işte bu olması gerekene çok güzel bir örnek. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür Güneş'in çevresinde yalnızca 88 günde bir tur atar. Buna karşın en uzak gezegen olan Neptün Güneş çevresinde 165 yılda bir kez dolanır.







Gökbilimciler, gökadalardaki yıldızların bu eşzamanlı dolanışlarını gökadaları küresel bir biçimde çevreleyen ve "hale" adı verilen bölgede bulunan büyük miktarda karanlık maddeye bağlıyor.  Gökada kümeleri, karanlık maddenin varlığı konusunda bize başka ipuçları da sağlıyor. Daha 1930'lu yıllarda, Amerikalı gökbilimci Fritz Zwicky, bizden 300 milyon ışık yılı ötedeki Coma gökada kümesinde çok miktarda karanlık madde olması gerektiğini öne sürmüştü. Zwicky'ye göre, kümenin içerdiği maddenin yalnızca onda biri görünür madde, geri kalanı karanlık madde olmalıydı. Günümüzde evrendeki toplam madedenin yaklaşık % 83'ünün karanlık madde olduğu hesaplanıyor.  Peki, nasıl bir şeydir bu karanlık madde? Kozmolojide yanıtlanmayı bekleyen en önemli sorulardan biri bu. Karanlık maddenin bir bölümünün fazla ışınım yapmayan gökcisimleri, örneğin karadelikler ve kahverengi cüceler olduğu, ancak çok büyük bölümünün de kütlesi olan ama herhangi bir ışıma yapmayan ve ışınımla herhangi bir etkileşime girmeyen birtakım egzotik parçacıklardan oluştuğu düşünülüyor.  Karanlık maddenin neden oluştuğunun anlaşılması için evrenbilimciler ve parçacık fizikçileri büyük bir gayretle çalışıyor.








Kaynaklar:

Bilim ve Teknik 2010, Nisan Sayısı.

Dauber M.P., Muller R.A., The Three Big Bangs,
Addison-Wesley, 1996
Eicher, D.J., Astronomy's 5 Big Questions,
Astronomy, Mart 2010
Greene B., The Fabric of the Cosmos,
Penguin Books, 2005
Lineweaver C.H., Davis M.D., Misconceptions
About the Big Bang, Scientific American, Mart 2005
Kuresi, L., Cosmology, 5 Things You Need To Know,
Astronomy, Mayıs 2007[/size=1]

Dionysos

#48
Covid Çinlilerden bulaştı çünkü onlar herşeyi yiyor.

Uygar ileri medeni batının gelecekteki yemek programı

 
Alıntı YapHollanda'daki yüzlerce okul, 10-12 yaş arası çocukları 'sürdürülebilir' et ikamesi olarak yemek kurdu ve böceklerle tanıştıran bir kampanya başlattı. Amaç, "önyargısız çocuklar aracılığıyla davranış değişiklikleri" sağlamak

https://twitter.com/note_bot_/status/1581912045691187200
Sağlıcakla kalın, keyifli forumlar

https://masmaviningolgesi.blogspot.com