Psikoanalitik Yaklaşıma Günümüzden Bakmak

Başlatan Tiversonus, 29 Nisan 2009, 22:19:42

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tiversonus

Onu sevdiğimi söyleyemem, eğlenceli, anlaşılır, sevimli değildi...
Her şeyi zorlaştırmış ve yaşama uymayan bir hale getirmişti...
Bilim insanı olarak adını tarihe yazdırmıştı ama hiç önemsenerek anılmadı...
O da bunu istemişti zaten önündeki yolların ikincisini seçerken...

Şimdi seviyor muyum peki? Bilmem ki...
Ama anlıyorum neyi neden yaptığını, ne demek istediğini ve diyemediğini, gerçi o anlaşılmak da istememişti, küskündü...

Önünde bazı seçenekler vardı yaşadığı çağda, ya tüm bildiklerini açıklayacak yolunda devam edecek, evinden yaşamından olacak, hiç anlaşılmayacak, belki de eziyet çekecekti. Gelecek nesiller anlayacak mıydı onu, o da şüpheliydi. Ya da ortama uygun davranacak, para kazanacak, saygın biri olarak yaşadığı dönemdeki tüm diğerlerine benzeyecekti.

Bir şeyleri çok bilirken bilmez gibi yapabilir mi insan?

İşte o bunu denedi bence... Dönemine uydu, anlaşılmayacakları kendine sakladı, içindeki birikimle demek istediklerini şekil değiştirip yazdı ve anlayan olursa diye küçük ekmek taneleri serpti gittiği yola, hani gün gelip de izini takip eden olursa bulsun diye. Sonra serptiği ekmek tanelerini de az dağıttı, hemen de bulunmasın istediğinden...

Onun kuramını çalışmak çok zordur, hele ki sınava girecekseniz.
Matematik gibi bir şey işte, yaşamı genel çerçevede zevkli- anlaşılır şekilde tanımlamadığı gibi, akılda da kolay kalmaz. İd- ego- superego `nun kalıpsal açıklamaları üzerine, libido enerjinin nasıl işlediğinden, kaynadığından söz eder. Daha nelerden söz eder, bilgiler karışır- birleşir- ayrılır. Birbirinden güzel kuramlar, insan yaşamını açıklayan görüşler varken, onunki her durumu insan cinselliğine bağlayan yanı ile arada gülümseterek kaybolur gider. Tek saygı uyandıran yanı psikoloji bilimindeki bazı ilkleri başlatmış olmasıdır.

Bir de akıllarda o bilindik resmi vardır, hani tepesinde saçları olmayan, sakallı bir adam portresi...

Sonuçta sevimsizdir işte... Her şeyi cinselliğe bağlar, ağır tanımlar kullanır. Aslında istediği budur, sevimsiz olmaya çalışmak, bunu denemiş ve başarmıştır...

Sanırım serptiği ekmek tanelerini izledim, bilerek olmadı, karşıma çıktı bir yerde, adım adım gittikçe saklandığı yerdeki onu buldum. Çok mutsuzdu. Geriye dönsen hangi seçeneği seçerdin demek istemedim, geriye dönülmezdi, tarih yazılmıştı.

Freud denilen bu bilim insanı, döneminde evrensel gerçeği kavramıştı, hele ki hipnozla ilgilendikçe, beynin işleyiş resmini çıkardıkça görünmezleri görüyordu. Heyecanla bilgileri not ediyor, derleyip topluyordu...Yazacaktı, açıklayacaktı. Ancak o evrensel bilgi ve insan beyni ile ilgilenirken yaşam devam etmekteydi, sahnede seçkin- asil, dine katı kurallarla bağlı bir kesim vardı. Asil olmayanlar daha farklı bir yaşam sürüyordu. Kadınlar hatlarını belli etmeyen uzun etekli elbiseler giyiyorlar, ayakları bile görünmüyordu bu eteklerin altında. Derler ki, erkekler evlenince anlıyorlardı kadınların da bacakları olduğunu.

Düzen işliyordu, tarih sürüyordu, bir çok sorun içinde bir de kadınlar benzer bir hastalık yaşıyorlardı. Bağırıp çağırmaya, her yana saldırmaya başlıyor ya da durduk yerde uygunsuz davranışlar yaparak ona buna sarılıyorlardı.

İşte o sahnede Freud da vardı, bu kadınları dinliyordu, notlar alıyordu, hipnoz yapıyordu, sorunları anlayıp çözüyordu, kadınlar kendilerini iyi hissettikleri hipnoz sonrası sevinçle boynuna sarılıp onu öpüyorlardı. Bu durum da o dönem için pek hoş görünmüyordu.

Freud kadınlardaki bu tür davranışları sıralıyor, adını da Histeri koyuyordu." Cinselliği ifade edememek- doyumsuzluğun bilince vurmuş belirtilerle ilerlemesi histeri rahatsızlığını ortaya çıkarır kadınlarda" diyordu. Tam böyle demiyordu, düşünüyordu o dönem. Hiç de yanılmıyordu, bu şikayetlerle gelen erkek hasta yoktu, kadınlar etek altında görünmeyen bacaklarıyla tümden cinsellikleri engellendiğinden genel olarak histeriklerdi.

Başka notlar da alıyordu Freud bilince- beyne ilişkin, ne de olsa hastası çoktu ve sürekli bilgi topluyordu. Bir notunda diyordu ki "Dünyadaki her insan Çin Seddine hangi taşın hangi işçi tarafından konulduğunu bilir". Bilincin genel bilgiyi taşıdığını, bir yerde öğrenilen bilginin tüm dünyadaki insanların bilincinde yapılandığını, bunun da bir enerji ağıyla oluştuğunu anlamıştı.

Değişik detaylardan yola çıkarak bir kuram oluşturacaktı ki, çevrede hiç beklenmedik tepkiler ortaya çıkmaya başladı. Bu adam var olan kurallara aykırı görüşler dile getiriyor, kafa karıştırıcı terimler kullanıyor, garip bir uygulama yapıyor, bu uygulamada insanların gözleri kapanıyor, onlara uyurken bir şeyler diyordu - üstelik de kadın hastaları tarafından öpülüyordu ki- bu açılardan bakılırsa geleceği hiç iyi görünmüyordu.

Baskılar yoğunlaşmıştı ve o bir yol ayrımda idi, karar vermesi gerekti nerede duracağına. Ve kararını verdi...

Uygulamalardan uzaklaştı-sessizleşti, notlarıyla bir kenara çekilip "Psikoanalitik Kuramı" yazdı.

Çağdaşları der ki kararından pişman ve mutsuz olmuş... Öğrencileri hipnozu kendilerince yorumlayıp gündemde kalırken, o asil ve seçkin ortamında kaybetmekten çekinerek en büyük kaybetmeyi yaşamış.

Bence bununla kalmamış ama Freud, çok güzel bir intikam almış kendinden ve gelecek nesillerden... Zihinlere kazınan bir intikam...

Kuramını oluştururken bilgileri saklamış, araya serpiştirmiş, anlaşılması zor olsun diye her bir sapağı kendine çıkan bir küre oluşturmuş. Görünüşte saygıdeğer bir bilim adamı olarak hem insanları şaşırtıp ününü korumayı denemiş - ki bunu başarmış da bir yerde- ama istediği ün olmadığı için de kırgınlığıyla bilgisine ulaşma yolunu zorlaştırmış.

"Kadınlar şu andaki koşullardan dolayı doyumsuz, erkeklerle ilgili çok fazla veri yok, kadınlar cinsel ilişki yaşarlarsa sorun kalmaz " dememiş. Odip ve Elektra kompleksinden söz etmiş. "Odip kompleksi çocuğun cinsiyeti ne olursa olsun karşı cinsten olan ebeveyne duyduğu cinsel temelli duygulardır" demiş.

"İnsan bir enerji sistemidir" dememiş.
"Kişiliğin yapısal yönü, id, ego, süperego `dan oluşur, id içgüdülerin bulunduğu psişik enerjinin kaynağıdır ve vücudun diğer sistemleriyle ilişkisi sonucu onlardan bu enerjiyi almaktadır" demiş.

Freud ile ilgili anlatımlar söyle başlar;
" Bir nörolog olarak iyi bir gözlemci ve kuramcıydı, genellikle insanın içinde yaşadığı çevreyi dikkate almazdı. Kuramının en eksik yanı, insanı içinde yaşadığı sosyal çevreden ayrı olarak düşünmesidir. "

Evet bugün tüm psikoloji öğretilerinde, insan içinde yaşadığı sosyal çevre ile etkileşimi içinde incelenir. O da bunu biliyordu, ama sosyal çevreyi nasıl düşünebilirdi ki, kaçtığı onlardı...

Takipçileri onu tam olarak buldular mı bilinmez, çünkü saklanmak için seçtiği yol karmaşık ve zordu. Bulmaya çalışanlar ise bazı tercihler yaptılar ya onu benimsediler ya da kuramındaki eksikleri tamamladıklarını söyleyerek, başlı başına yeni bir kuram yazmaktansa, eskinin üstüne yeniyi inşa ettiler...

Freud` u seziyorum...

İnsan bilincini anlatmak istiyordu. Bedende akan enerjiyi, beynin – hücreler arası enerji iletişiminin bileşenlerini, hipnoz sırasında oluşan süreci, duygu ve davranışlar baskılandıkça hastalıkların artacağını, çevre-insan arasındaki bilinçsel ilişkiyi, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, kendini anlamadıklarını...

Bunları söylemedi ama, yordayamadığı geleceğinden kaygı duyarak bulunduğu çevreden kopamadı. Söylese anlaşılır mıydı döneminde, o da ayrı bir soru...

Sonuçta bu küskün insan, çevresel unsurları hiç dikkate almadığı bir kuram yazdı. Aslında kendi masalını yazdı bence. Ekmek tanelerini izleyebilen olursa, onu bulsun diye...

Hepiniz cinselliğe takıntılısınız, hem de çok fazla takılıp kalmışsınız, genel oluşumu görmüyorsunuz, toplum yok sizin için, dünya yok...Olamaz da, anlamazsınız ki, çünkü enerjiniz bedeninizde dolaşıp duruyor, sadece yaşıyorsunuz, bakıp görmüyorsunuz, oral ve anal zevklerden ibaretsiniz...

Tam olarak böyle dedi sanki, bilimsel dille yazdı bunları, kime nasıl sayıp sövdüğü anlaşılmasın diye...

Onu bunca net gördükten sonra seviyor ve seçimini onaylıyor muyum. Bilmem ki...

Ama çok iyi anlıyorum.

Uzm. Psk. Bahar Turunç

Tiversonus

#1
FREUD VE KOKAİN

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 44
Freud, ilaç okulunda, kokainle ilgili deneyler yapmaya başlamıştı. Zamanla, kendisi kullanmaya başladığı gibi, arkadaşlarına, kardeşlerine de tavsiye ediyordu. Bunun mucizevi bir ilaç olduğunu düşünüyordu. Freud, bunun bağımlılık yapıcı bir madde olduğunu öğrenince, kokaini kestiğini yayımladı ancak 10 yıl daha kullanmaya devam etti.

FREUD'DA OEIDIPUS KOMPLEKSİ

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 43
Freud'un babası oldukça otoriter ve sert bir adamdı. Annesi ise koruyucu, çekici ve sevgi doluydu. Üstelik Freud doğduğunda babası 40, annesi 20 yaşındaydı. Freud babasına karşı daima kin ve nefret duyguları taşıdı. Ve babası onu cinsel organı konusunda korkutmuştu ve oynaması halinde hadım edeceğiyle tehdit etmişti.

FREUD'DA SALDIRGAN İÇDÜSÜNÜN TEMELİ

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 50
Ölüm içgüdüsünü Freud, hayatının son yıllarında ortaya atmıştır. Hayatının sonuna doğru, Freud, Dünya savaşını ve Nazilerin baskısını görmüştü. Hatta kızı Naziler tarafından tutuklanmış ve 4 kardeşi öldürülmüştü. Ağız kanserinden ötürü sürekli acı çekmekteydi. Fiziksel ve ruhsal olarak yaşlanmıştı ve teorisi diğer ruhbilimcilerce eleştiriliyordu.

FREUD'UN CİNSEL YAŞAMI

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 45
Freud, teorisinde sekse bu kadar önem vermesine rağman kendi hayatında, cinsellikten nefret ederdi. Onu hayvani bir ihtiyaç olarak beynin ve bedenin kirlenmesi olarak görürdü. Evliliği sırasında prezervatifi ve doğum kontrol yöntemlerini sevmediği için çok az seks yapardı. Zaten 41 yaşından sonra cinselliği yaşamından çıkardı.

FREUD'UN FOBİLERİ

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 46
Freud, dalmaktan, kalbinden, açık yer ve seyahat etmekten korkardı.

FREUD'UN HIRSLI KİŞİLİĞİ

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 43
Freud 8 çocuklu bir aileden geliyordu ve kuzeni dışında hiçbir arkadaşı yoktu. Ailenin diğer üyelerine karşı da kin besliyordu. Genç Freud, bu aile içersinde çok yarışmacı, hırslı ve sinirli bir çocuk oldu.

FREUD'UN HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜ

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 42
Freud psikoanalizi kendisinin yarattığını ve kimsenin ondan daha iyi bilemeyeceğini söylemişti.


FREUD'UN İNSANIN DOĞASINA BAKIŞI

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 67
"İnsanlıkta bütün olarak iyi sayılabilecek çok az şey buluyorum. Deneyimlerime göre birçoğu pislik^"
(^pislik:ingilizce "trash")


FREUD'UN NEVROZ TANIMININ TEMELİ

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 43
Freud'un anksiyete nevrozu, erkekte mastürbasyon ve cinsel perhiz gibi anormal cinsel gerginlikten kaynaklandığını bildirmişti. Bunlar onun yaşamını karakterize ediyordu.


FREUD'UN OKUL YILLARI

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 44
Freud, liseye bir sene erken başlamıştı. Yahudice, Almanca, Latince, Yunanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca bilen Freud'un en sevdiği dil İngilizceydi. Zaten 8 yaşından beri Sheakspeare okuyordu.

THEORIES OF PERSONALITY_D.SCHULTZ
SAYFA 45
Freud, klinik vakalarını yazarken, cinsel suistimalin genelde hastaların fantasilerinde yaşandığını söyledi. Oysa 1984'de yapılan arşiv araştırmasında, aslında hastaların birçoğunun bunları gerçekten yaşadıkları görüldü. Muhtemelen Freud, bunu teorisinin en baştan çok büyük tepki toplamaması için yaptı.



Sigmund Freud (1856-1938)

 

1856 yılında o tarihler itibarıyla Avusturya imparatorluğu içinde kalan ,bu günkü sınırlara bakılırsa Almanya'nın Çek cumhuriyeti ile olan güney sınırına çok yakın olan Freiberg isimli bir kasabada dar gelirli Yahudi bir ailenin sonradan sahip olacağı yedi çocuğundan ilki olarak doğdu..Babası Jacob,annesi Amelia ile ikinci evliliğini yaptığında kırk yaşındaydı ve halihazırda yün ticareti ile uğraşmaktaydı...Freud üç yaşındayken işleri bozulan baba Freud, Viyana'ya göç etmeye karar verdi. İki üvey ağabeyi aynı dönemde Manchester'a göç ettiler.Sigmund Freud dokuz yaşından itibaren "Gymnasium"da kendisine iyi bir yer edindi.Son altı yılın sınıf birincisi olan Freud üniversiteye gitmeye hazırlanırken kendisine seçeceği alan konusunda kararsızdı.Toplumsal ve kültürel meselelere yönelik bir ilgisi vardı ancak Goethe'nin olduğunu zannettiği "Doğa" isimli bir denemenin halka okunduğu bir toplantıya katılması onun doğabilimlerine yönelmesine yol açacaktı.

.

Yaşadığı yüzyılın genel özellikleri, Tıp Eğitimi , nişanlılık

.

1873 yılında tam onyedi yaşında iken tıp eğitimi almaya başladı.Üniversitenin ilk iki senesinde genel dersler alan ve bazı toplantılara katılan Freud üçüncü senesinde (1876) Ernest Brücke'nin yöneticiliğini yaptığı Fizyoloji enstitüsünde çalışmaya başladı. Helmholtz Tıp Okulu olarak bilinen bir ekolün önemli temsilcilerinden biri olan Brücke'nin organizmalardaki güçlerin de enerjinin korunumu ilkesine tabi oldukları ve  devinimsel ya da  gizil halde bulunan tüm bu güçlerin neticede itme ve çekme güçlerine indirgenebileceğine dair bilimsel addettiği görüşleri vardı.Bu ekol organizmanın işleyişinde hiçbir tanrısal, ruhsal gücün söz konusu olmadığı belirlenmeciliğe dayalı Darwin'ci görüşe de uygun, evrimsel bir yönelime sahipti.Bu bakış açısının Freud'un görüşlerini şekillendirdiği ve daha sonra psikanaliz üzerine yapacağı çalışmalarda bu ilkelere sadık kalacağı söylenir.

.

Freud'un fikirlerini geliştirmeye başladığı bu dönem aydınlanma rüzgarlarının kuvvetle estiği 19. yy son çeyreğine rastlar.Freud'un düşüncelerinin şekillendiği 19. yy'ın bilim ve düşün alanında karakteristik özelliklerini hatırlamakta fayda var.

 



19. yy başlarında Lamarc'ın canlıların çevreye adapte olma mücadelesi esnasında  geliştirdikleri kimi özelliklerin gelecek nesillerle aktarıldığı üzerine kurduğu ilk evrim kuramı ile açılmıştı (1809)
Darwin 1859'da doğal seçilim teorisini geliştirdiği "türlerin kökeni"ni, 1871'de ise insanın verimsel gelişimine dair spekülasyonlar içeren "insanoğlunun doğuşu"nu yayınlamıştı.
1889 yılında Alman biyoloji profesörü August Weismann,,Lamarc'ın genel kabul gören heredite kuramını reddeden çalışması yayımlandı.Bu yeni görüş ile genetik aktarımın ancak üreme(eşey hücreleri) üzerinden olabileceğini ve Lamarck'ın iddia ettiği gibi soma (beden) hücrelerini ilgilendiren değişiklerin gelecek nesillere aktarılmasının söz konusu olmadığı orta kondu.
Yine 19. yy ikinci yarısı Nietzsche'nin batı metafizik geleneğinin geldiği son nokta itibarıyla tanrının ölümünü ilan ettiği "böyle buyurdu Zerdüşt" (1885) isimli eserinin yazıldığı dönemdir.Yine Nietzsche "güç istenci" isimli eseri ile de insanı harekete geçiren temel unsurun "güç elde etmek arzusu" olduğunu ileri sürmüştü.
Siyasal yönden ise 19. yy ikinci yarısı Avrupa'da pek çok ülkede gerçekleşen ulusalcı ve devrimci halk ayaklanmalarına tanık oldu.1848 yılı itibarıyla başlayan bu hareketler Avusturya-Macaristan,Almanya,İtalya ve Fransa'yı salladı.Bir yanda ekonomik yönden giderek palazlanan Avrupa burjuvazisinin emperyal devlet anlayışına ve aristokrasiye karşı kalkıştıkları ulusalcı hareket, diğer yandan Marx ve Engels'in "komünist manifestosu" ile bilinçlenen işçi sınıfının devrimci hareketi aydınlanma yüzyılının toplumsal-siyasal artalanını oluşturmaktaydı.

 

Görüldüğü üzere Freud'un düşüncelerinin şekillendiği dönem bir "keşifler ve devrimler" dönemiydi.Metafizik düşüncenin yerine biyolojik ve fizik güçler geçmekteydi.Devrim ve yenilik  ruhu tüm Avrupa'nın üzerine sinmişti.

.

1882 senesinde daha sonra evleneceği Hamburglu ünlü bir yahudi ailenin kızı olan Martha Bernays ile nişanlandı. Aynı yıl üniversiteden mezun olan Freud fizyoloji laboratuarında kalma arzusundan vazgeçmişti.Bu bölüm gerçekten ilgisini çekiyordu.Brucke'ye ise bir hoca olarak hayranlığı vardı.Ancak kariyer yapabilmesi için kadro olanakları uygun değildi ve her şeye rağmen devam etmesi halinde geçinmek için yeterli gelir sağlayamayacağını görüyordu.Bu yüzden istemeyerekde olsa fizyoloji enstitüsünden ayrıldı ve Viyana devlet hastanesinde çalışmaya başladı.Üç sene boyunca cerrah,iç hastalıkları, dermatoloji, psikiyatri ve nöroloji servislerinde çalışarak klinik deneyim elde etti.

1885'de eski hocası Brucke'nin de yardımıyla "privatdozent" ünvanı ile üniversiteye dışarıdan nöropatoloji okutmanı olarak atandı.     

.

Charcot'un yanında staj

.

Freud 1885 yılının ortalarında kazandığı bir Bakanlık bursuyla altı aylığına Paris'e giderek dönemin ünlü Nörologlarından Charcot'un kliniğinde eğitim görmeye hak kazandı. Charcot, Salpêtrière hastahanesi Nöroloji kliniğinin kurucusu ve şefiydi. Charcot'un ünü histeri,ataksi,afazi ve hipnoz konularında ki çalışmalarıyla bütün Avrupa'ya yayılmıştı. 19. yüzyılda histeri hastalığı; beyin , sinir sistemi hasarı veya başka biyolojik kökenli rahatsızlık etkeni olmadığı halde tam veya kısmi felç,duyu bozukluğu,konuşma bozukluğu,hafıza kaybı , bulantı, kusma, hayaller görme,bayılma nöbetleri gibi belritilerle seyreden psikolojik kökenli bir hastalık olarak anlaşılmaktaydı.Charcot'un özellikle tıbbi çevrelerde o zamana kadar küçümsenen ve üzerinde durulmayan böylesi histeri hastaları  ile çalışmaları göz kamaştırıcı görünüyordu..

(Çağdaş psikiyatride, histeri hastalığı için tahsis edilmiş özel bir tanı kategorisi bulunmaz.Eskiden "histeri" hastalığı olarak değerlendirilen hastalık grubu bu gün semptomların tasnifine göre "anksiyete bozukluğu,depresyon, somatizasyon, konversiyon, dissosiayatif bozukluklar" gibi değişik tanı kategorileri içinde değerlendirilmektedir. Ancak bu tanıl kategorileri içersinde geleneksel histeri tanısına en uygun düşen tanının "konversiyon bozukluğu" olduğu söylenebilir.)Freud,Charcot ile Salpêtrière de staj münasebetiyle kaldığı süre içinde pek de özel bir etkileşim içinde olmadı.Ancak, bu karizmatik ve gösterişli hekimin yaklaşımından ister istemez etkilendi.Freud histeri ve afazi konularında yapmaya başlayacağı çalışmaların ruhsal esinini bu klinikte gördüklerinden aldığı söylenir.
.

Viyana'ya dönüşü ,evlilik ve muayenehane çalışmaları,tıbbi çevrelerde yaşadığı dışlanma...

.

Viyana'ya döndükten sonra Salpêtrière'de üzerinde çalıştığı "hipnoz" ve "histeri" konularında verdiği seminerlere   Viyana psikiyatri çevrelerindesıcak bakılmadığını gördü Dönemin Viyana psikiyatri ve nöroloji çevresi, Charcot'un vaka sunumlarını ve faraziyelerini fazlaca abartılı buluyor ve düz anlamıyla şarlatanlıktan ayırmakta zorlanıyordu.Hayal kırıklığına uğrayan Freud sonunda yalnızlığına katlanmayı kabul etti ve bir muayenehane açarak kendisinden yaşça büyük Yahudi hekim arkadaşı  Joseph Breuer tarafından gönderilen histeri hastalarını görmeye başladı.1886 yılı aynı zamanda Martha Bernays ile evlendiği yıldır.Freud'un mutlu bir evliliği ve bu evlilikten üç oğlan -üç kız toplam altı çocuğu olacaktı.

Bir dönem hipnoz tekniğini kullanmayı sürdürdü. Ancak sonuçta tekniğin yetersizliğine ve sağladığı kimi yararların da kısıtlı ve geçiciliğine hükmederek başka teknikler araştırmaya başladı. Önce "yoğunlaştırma" ve "basınç uygulaması" tekniği adı verdiği hastanın semptomuna neden olacak bir anıyı hatırlaması için onu zorladığı bir teknik kullandı.Bu esnada hastanın alnına koyduğu eli ile hafifçe basınç uygulayarak elinin anıların hatırlanmasına yardımcı olacağı telkininde bulunuyordu.Bir süre sonra "serbest çağrışım" dediği hastayı aklına gelen her şeyi oto sansür uygulamaksızın anlatmaya teşvik ettiği tekniğe yöneldi.

.

Wihelm Fliess ile dostluğu

.

Bu arada Freud'un, Berlinli bir kulak burun boğaz uzmanı olan Wilhelm Fliess  ile yakın kişisel ve bilimsel  arkadaşlığına da değinmek gerekir.1887 yılından aralarının açıldığı 1902 yılına kadar on beş sene süren bir dostluktur bu. Bu ikili arasındaki paylaşım Viyana ile Berlin arasında yoğun mektup trafiğini ve yılda birkaç kez geçekleştirilen ,Freud'un "kongre" tabir ettiği ikili bilimsel görüşmeleri ihtiva eder. On seneden fazla bir süre devam eden nöroloji ve psikiyatri bilim dalları ile bir ilgisi olmayan Berlinli bir  hekim ile bir nöropsikaytr olan Freud'un paylaşımını anlamak güç olabilir. Mektupları incelendiğinde  Freud'un, 1887'den beri tanıştığı meslektaşına histeri hastalarını, yöntemsel araştırmalarını ve kafasında geliştirmekte olduğu "özgün psikanalitik teoriyi" anlatmaktadır. Psikanalizin tarihsel gelişim sürecinin açıkça takip edilmesini  mümkün kılan bu yazışmalar, Fliess'ın iyi bir dinleyici rolü oynadığı ve Freud'un düşüncelerini onaylayıcı bir rol üstlendiğini ortaya koymaktadır.Böyle bir paylaşımın, Freud'un çağdaşı olan nörolog ve psikiyatristlerle değil de Freud için ancak meraklı bir dinleyici olarak nitelendirilebilecek  Dr.Fliess

ile gerçekleşebilmesi ilginçtir..Bu garip durumun nedeni, Freud'un ruhbiliminde çığır açmaya aday çalışmalarının geleneksel akademik çevrelerce tasvip edilmemesidir. Gerçekten de akademik çevrelerde bu çalışmalar ya öfke ile kıskançlık karışımı tepkiler uyandırmış yada soğuk bir kayıtsızlıkla karşılanmıştır.


Fliess'ın bir kulak burun boğaz uzmanı olmasına rağmen uzmanlığı ile ilgisi olmayan biçimde;  burunla, cinsellik ve psikolojik rahatsızlıklar arasında  bağ kuran fantastik bir teorisi vardı.Burnun tahrişi ile sinirsel semptomların ve çeşitli iç organ rahatsızlıklarının ortaya çıktığını düşünüyor ve buruna kokain enjeksiyonları yaparak bu rahatsızlıkları gidermeye çalışıyordu. Bir ikinci teorisi de erkeklerin 23 güne ,kadınların 28  güne programlanmış cinsel dönemleri olduğu yolundaydı.Her türlü rahatsızlığı bu periyotlarla bağlantılandırmak üzere sayılarla oynuyor,toplayıp çıkararak istediği sonuçları elde ediyordu.Fliess ayrıca tüm insanların çift cinsiyetli olduğuna inanıyor ve bu düşüncesine Freud'da katılıyordu.Freud'un çiftcinsellik kabulüne dayalı yaklaşımının psikanalitik teorinin temel taşlarından birisi olduğu göz önünde tutulduğunda Fliess'ın Freud'a benzer çiftcinsellik varsayımının Freud için düşüncelerini destekleyici  önemi anlaşılabilir.Sonuç olarak , Freud'un ve Fliess'ın fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıkları cinsellik temelinde açıklamaya dönük, yaşadıkları döneme muhalif ,devrimci nitelikte yaklaşımları, bilinmeyeni  fethetmeye yönelik güçlü önsezileri böylesine sıkı bir bağı yaratmış  olmalı.

.

Ama bu iki adam arasında ki sıkı bağların, bilimsel ilginin ötesinde  bir anlam ifade ettiğini belirtmek de gerekir.Freud anlaşıldığı kadarıyla Fliess da bir dönemler Breuer'de bulduğu ve sonra aralarının açılmasıyla kaybettiği idealize edilmiş, "koruyucu, onaylayıcı baba imgesini" yeniden bulmuştu. Üstelik bu kez cinsellik merkezli yaklaşımları yüzünden reddedilmiyor, aksine onaylanıyor ve teorisini geliştirmesi  için teşvik görüyordu.Maalesef bu sıkı dostluğun sonu da  Breuer'le olduğu gibi kötü bitti.Öncelikle ruhsal hastalıkların psikopatolojisinde ciddi ve uzlaşmaz görüş ayrılıklarına sahiptiler.Freud nevrozların ruhsal dinamiklerine ışık tutmaya uğraşırken,Fliess nevrozların dönemsellikle ilgili olduğunu ileri sürüyordu.Fliess'ın görüşü doğruysa Freud'un uğraşısı zaten boşuna idi.Bir adam (Fliess) elinde kalem kağıtla nevrotik semptomların ne zaman nerede çıkacağını saptarken,diğeri nevrozun kökenine inebilmek için saatlerce terapötik çalışmalar yapmak ve kapsamlı bir nevroz teorisi geliştirmek durumundaydı.Günün birinde birbirlerinin düşüncelerini eleştirmek durumunda kaldılar ve Fliess'ın çok ehemmiyet verip,kendi buluşu olarak gördüğü  çiftcinsellik teorisini Freud'un analizini de yaptığı bir psikoloji öğrencisine sızdırdığı iddiası sonrasında(1904)  iyice birbirlerinden uzaklaştılar.Bu kopuş süreci Fliess tarafından başlatılmış görünüyor ve Freud'un çabalarına karşın düzeltilemediği anlaşılıyor.Gerçek şudur ki bu kopuş iyice yalnız kalan Freud için telafisi güç bir kaybı simgelemiş ve zamanla şiddeti azalsa da tüm hayatı boyunca ıstırap kaynağı olmuştur.

.

.

Histeri Üzerine Çalışmalar...

.

Freud  1893 yılına kadar tedavi ettiği kadınlardan oluşan bir dizi histeri vakasını Breuer'le birlikte önce bilimsel bir dergide makale olarak,1895'de ise "Histeri üzerine çalışmalar" ismi altında bir kitap olarak yayımladılar.Kitapta ,Breuer'in tedavi ettiği ünlü Anna O. Vakası ile birlikte Freud'un başlıca dört vakası ve histeri üzerine teorik tartışmalar yer almaktaydı.

Freud 1896'dan itibaren yayınlarında "psikanaliz" deyimini kullanmaya başlamıştır.. "Serbest çağrışımın" icadı ise"direnç" ve "bastırma" gibi kavramlarının dillendirilmesi ile birlikte olmuştur.Freud hastaların hoşa gitmeyen,tatsız olaylardan kaçınma,söz etmeme gayreti içinde olduğunu görerek psikoterapi sürecinde "direnci" tanımlamıştı.Belirtilerin ortaya çıkmasına neden olan olduğu varsayılan ancak kendilerine doğrudan ulaşılamayan anılara "bastırılmış" anılar deniliyordu.

Histeri üzerine çalışmalarda Breuer'le birlikte tartıştıkları "aktarım" kavramı da açıklığa kavuşuyordu.Histeri hastaları hastalıklarının sebebini oluşturan cinsel içerikli karmaşayı,psikoterapilerini yürüten hekimlerine de yansıtıyorlardı.   Breuer, Anna O. vakasında, Freud'da pek çok kadın histeri hastasında bunu fark etmişti.Hastaların hekime yönelttiği cinsel yönelimli duygular, rahatsızlıklarıyla ilişkili deneyimlerinde kendisini göstermiş erotik duygulanımların bir benzeriydi.Hekime ise farkında olunmadan yani bilinçsizce yansıtılıyordu.
"Histeri üzerine çalışmalar" da hikaye edilen Lucy R. vakası  ,uygunsuz,kabul edilemeyen düşüncelerin bastırılması ile nevrotik(sinirsel) semptomların  ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi açıklar. "Dönüşüm/ konversiyon" adı verilen olgu, oluşan bir duygu/düşünce yumağının (-ki toplamda  bir elektriki impuls olarak düşünülüyor)kişinin egosunda kabul edilmeye uygun bulunmayarak, bütünden koparılmasıyla ve kendisine ulaşılabilecek çağrışımlardan soyutlanması ile başlıyordu.Anı,yani düşünsel içerik bastırılarak bilinçdışına itiliyor ve burada bir "çekirdek" oluşturarak egoyla uyumsuz materyalin birikmesine yol açıyordu.Sorun düşünce içeriğinden kopan ve boşta kalan duygusal enerji yüküne (eksitasyon dalgasına) ne olacağıydı. Serbest kalan bu enerji yükü  ise eğer kişinin bünyesi uygunsa sinir sisteminde başka ve yanlış bir yolu, bedensel tipte bir sinir uyarım yolunu (somatik innervation) kullanarak boşalmaya çalışıyor ve neticesinde histerik belirti (felç,uyuşukluk, kasılma, bayılma vb.) ortaya çıkmış oluyordu.

.

Freud,ilk çalışmalarından itibaren histeri ve saplantı nevrozları şeklinde gördüğü "psikonevrozlar" ile "anksiyete nevrozları" arasında bir ayrıma gitmiştir..Psikonevrozlar (histeri,fobi,saplantı nörozu) hakkında psikanaliz uygulamalarına dayalı apayrı bir ruhbilimsel kuram geliştirirken ,anksiyete nevrozlarını(daha çok aktüel nevroz terimini kullanır) bunlardan ayrı bir yere koymuştur.. Anksiyete nevrozlarını, anksiyete hakkında daha ayrıntılı bir kuramsal açıklama yaptığı 1925 yılındaki "ketvurmalar,belirtiler ve anksiyete" isimli çalışmasına kadar, ruhsal kaynaklı olmaktan çok "bedensel kaynaklı cinsel uyarılmanın yeterli ve doğal yollardan tatmin edilmemesine bağlı" rahatsızlıklar olduğunu düşünmüştür.Uyarının boşalamayarak birikimi en sonunda  anksiyeteye transformasyonuna neden oluyordu.Freud hastalarına anksiyetenin giderilmesi için cinsel perhiz ve cinsel ilişki sırasında geri çekilme metodunun uygulanmaması gibi basit cinsel öğütler vermekle yetinmiştir.

.

Freud'un histerik semptomları çocukluk çağı cinsel istismarına bağlaması

.

Freud semptoma neden olan anıların çocukluk çağında geçirilen cinsel istismara bağlı olduğunu düşünüyordu.Ancak çok başarılı olmayan bir bastırmanın zemininde, anıların bir vesile ile çağrıştırlması ve "bastırılan materyalin geri dönmesi" söz konusu olabiliyordu.İşte travmatik anılara bağlı duygusal enerji bu esnada bedensel belirtilere (semptom) dönüşüyordu.Freud,hastalarından sıklıkla duyduğu istismar hikayelerine önceleri inandı.Ancak ardından, Viyana gibi aydın bir çevrede bu denli çok istismar hadisesi vuku buluyorsa bu durumun kendisi veya çevresi tarafından nasıl fark edilemediğini düşündü.Bu çelişkili hal sonunda Freud'u teorisini sorgulamaya yöneltti. Freud ,1906 yılında yazdığı "nevrozlarda cinselliğin rolü" isimli bir makale ile, yaklaşık on sene önce  Fliess'a yazdığı mektupta yaptığı itirafları ortaya serdi.O zamanlar kıt bir malzeme ile yaptığı çalışmaların açıkça kendisini aldattığını ve  çocukluk dönemine ait gerçek istismarlar ile çocuksu cinselliğe dayalı düşlemler arasındaki önemli ayrımı fark edemediğini  şöylece belirtti.

"Ayrıca o dönemde histeriklerin çocukluk anılarında yaptığı çarpıtmalar ile gerçek olayların izleri arasında kesin bir ayrım yapamıyordum.  O zamandan bu yana, birtakım ayartılma düşlemlerini kişinin kendi cinselliğinin çocuksu mastürbasyon anılarını      uzaklaştırma  çabası olarak açıklamayı öğrendim.
...Ancak bu histerik düşlemler öğesinin tanınmasından sonradır ki nevrozun yapısı ve hastanın yaşamıyla ilişkisi anlaşılır hale geldi;histeriklerin bu bilinçdışı düşlemleri ile paranoyakların sanrılar şeklinde bilinçli  hale gelen imgesel yaratıları arasında da şaşırtıcı bir benzeşim açığa çıktı.Bu düzeltmeyi yaptıktan sonra , "çocuksu cinsel örselenmeler" bir anlamda "cinselliğin çocuksuluğu" ile yer değiştirdi

Hastaların anlattıkları çocukluk dönemi istismarlarının gerçek olmadığını ama   gerçekmiş gibi anlattıklarının kendi cinsel fantezilerinin bir ürünü olduğunu anladıktan sonra Freud "çocuk cinselliği" konusunu ele aldı ve histeri kuramını yeni bulgusuna göre düzenledi.

.

Freud'un oto analizi

.

Freud 1897 ile 1900 yılları arasında üç sene boyunca düzenli olarak kendi analizine zaman ayırdı.Babasının kendi psikanalizine başlama tarihinden kısa bir süre önce gerçekleşen ölümü Freud'un ruhsal dünyasında derin bir etki yaratmıştı.etkinin, kendi psikanalizine başlamaya karar vermesinde  önemli rolü vardır.Bu anlamda bir diğer muhtemel etken ise Berlinli doktor arkadaşı Fliess ile arasında güngeçtikçe artan sorunlu dostluk ilişkisinin yarattığı bunaltı olmalıdır.Zira Freud'un bu yıllarda semptomları giderek artan belirgin bir nevrotik hal içine girdiği anlaşılmaktadır.Nevrozunun şiddetlendiği dönemlerde ölüm korkusu atakları geçiriyor, bazen de hiçbir şey yazamadığı ve düşünemediği depresif ruh halleri içine düşüveriyordu. Ayrıca bu dönem öncesinde, önce yoğun tütün kullanımına bağlı nikotin zehirlenmesi sanılan daha sonra romatizmal kökenli bir myokardit olduğu düşünülen ve kendisine büyük sıkıntı ve ölüm korkusu veren bir rahatsızlık da geçirmişti.

.

Düşlerin yorumu

.

Kendi psikanalizini bitirdikten sonra düşerin yorumu isimli eserini 1900 yılında yayınladı... Freud bu çalışmasıyla,düşlerin anlamsız  olmadığı gibi parapsikolojik bir yönünün bulunmadığını ortaya koymuş oluyordu. Freud'a göre düşlerin amacı (bastırılmış) bir isteğin kılığı değiştirildikten sonra doyurulmasıdır. Düşler kendi içinde bir mantığa, bir anlama sahipti.Ancak bu mantık, uyanık halde zihne hakim olan düşünsel etkinliğin mantığından farklılık gösteren "birincil sürece" ait özellikler gösteriyordu.Birincil süreç düşünce bir çok figürün tek bir figürde yoğunlaşabildiği,zıtların birbiri yerine geçebildiği,zaman ve mekan mefhumlarında tutarlılığın olmadığı bilinçdışı etkinliklerde görülen bir düşünce biçimiydi Düşler, Freud'un ifadesiyle, bilinçdışına giden "kral yolunu" oluşturmaktadır.Kişinin bastırılmış duygusal dünyasını anlayabilmenin en temel ve etkili yolu ,psikanalizin bilinç dışını keşfetmek üzere temel araçlarından birisi haline gelen düşlerin analizi oluyordu.
Düşlerin bir "görünür içeriği" bir de "gizli içeriği" vardı.Düşün gizli içeriğini oluşturan bilinçdışı düşünceler , uykunun kesintiye uğramadan sürmesini  sağlayan bir "bekçi vazifesi" gören sansür mekanizmasının isteğine uyarak "düş işleminden" geçiyor,bu esnada düşünceler birbiri içine geçerek "yoğunlaşıyor", Ego ile uzlaşacak biçimde şekil değiştiriyor ve böylece tanınmaz bir hale gelerek düş içeriğinde görünüyordu.Eğer bilinçdışı düşünceler Ego'nun sansür için uyguladığı gücü aşar ve kendini serbestçe ifadeye kalkarsa  ,gerilim artacak yani anksiyete uyanacak ve ego artan gerilimi gidermek maksadıyla  uyanmaya karar vererek düşü sonlandıracaktı.
Düşün görüldüğü günden önceki günün olaylarının düş içeriği içine girebildiğini keşfetmişti Freud.. Bastırılarak bilinçdışı bırakılmış, ancak güçlü ve bilince çıkmaya eğilimli yerleşik düşünceler ile "önceki günün tortusu" arasında bir bağlantı varsa bu tortuya ilişkin olaylar düş içeriğine girebilmekteydi.Böylece bilinçdışı düşüncelere ait merkezi temalar düş tortusuna ait ikincil öneme sahip temalarla "yer değiştiriyordu".Düşün gizli içeriği eski yaşantılarla bağlantılıydı. Freud'a göre , düşlere konu olan arzular, tarihöncesi dediği bir ile üç yaş arasında yaşananların kalıntıları ile bağlantılıydı. olduğunu ileri sürüyordu. Bilinçdışını oluşturan ilk malzeme bu kalıntılardan ibaretti.Yeni bir arzu ancak bu ilk malzemeye ait arzuların bir türevi olduğunda bir düş oluşturabiliyordu.
Kitabın sonunda Freud, "zihnin topografik (yer betimsel)) kuramı" adıyla uzun zamandır üzerinde düşündüğü "ruhsal aygıt mekanizması" tasarısını açıklar.Uyaran birkiminden (hazsızlık) kurtulup uyaran yokluğuna (haz) ulaşmak amacıyla güdülenen bu aygıtın (Nirvana ilkesi der bu güdüye) birbiriyle irtibat halinde"bilinçdışı,bilinç ve ikisi arasında bir "paravan" gibi duran bilinçöncesi" olmak üzere üç bölümden oluştuğunu ileri sürer.

.

Psikoseksüel gelişim kuramı

.

Freud 1905 yılında yazdığı "cinsellik üzerine üç deneme" isimli kitabıyla ,çocukların erişkinlerden farklı olarak psikolojik anlamda cinselliklerinin(cinsellik içeren düşünce,fantazi,eylem vb) olmadığı düşünüldüğünü oysa çocukluk sırasında cinselliğin aktif olarak(fantazi,rüya,masturbatuar aktiviteye eşlik eden düşlem)yaşandığı bir dönem bulunduğunu ifade etti.Altı yaşına kadar süren bu aktif dönemin sonunda,okul yaşamının başladığı gizil bir döneme erişiliyor ve kültür tarafından hoş karşılanmaması nedeniyle bu dönemden itibaren çocuğun cinsellikle ilişkili anılarını bastırmak zorunda kaldığını söylüyordu.Çoğu kez bastırma başarılı oluyor ve erişkinlerin altı ile sekiz yaşlarına kadar cinselliklerine ilişkin bir anısı kalmıyordu.Ancak bastırmanın başarılı olamadığı histeri ve saplantılı nevroz vakalarında(ki Freud bunlara psikonevrozlar ismini veriyordu) gerçek anılar izlenimi veren  cinsel içerikli fanteziler semptomların eşliğinde bilince çıkıyordu.Freud psikoseksüel gelişim kuramına dair açıklamalarını da bu eserle yapıyordu.Pregenital dönem denilen ve altı yaşına kadar süren üç döneme(oral,anal ve ödipal) ayrılan çocuk cinselliği büyük ölçüde karakter gelişiminin ana çizgilerininde belirlendiği periyod oluyordu.

.

Psikanalitik çevrenin oluşması...

.

1906 yılında Freud ile İsviçreli psikiyatrist Jung arasında mektuplaşmalar başladı.1907 yılında ise Jung'un karısı Emma ve Binswanger ile Freud'u Viyana'da evinde ziyaret etmesiyle bilimsel olduğu kadar aralarında dostça bir ilişkide başlamış oldu.Jung'un enerjisi,hayalgücü ve zekası Freud'u o kadar etkiledi ki kısa zamanda Jung'u oğlu ve psikanalizin geleceği açısından mirasçısı olarak görmeye başladı. Psikanalitik ekolün kısa süre içinde önde gelen temsilcileri olacak kişilerden Zürih'de Jung ile de çalışmış olan Karl Abraham 1907 yılında ,Budapeşteli bir hipnotizma uzmanı olan Sandor Ferenczi ile daha sonra kapsamlı bir Freud biyografisi yazacak olan Ernest Jones  ise 1908 yılında Freud'un çevresinde toplandılar.Freud'un görüşlerine ilgi duyan ve paylaşan ilk grup Salzburg'da "Freud'çu Psikoloji Kongresi" adıyla ilk toplantılarını yaptılar.Bu toplantı ikinci kez Nuremberg'de 1910 yılında yapıldığında, "İkinci Uluslararası Psikanaliz Kongresi" adını alacak başkanlığına Jung getirilecekti..

.

Birincil ve ikincil zihinsel süreçlerin ayrılması

.

Freud'un 1911 yılında yazdığı "Zihinsel işleyişin iki ilkesi üzerine formülasyonlar " isimli makalesi,Freud'un "metapsikoloji" olarak adlandırdığı olağan zihinsel yapılanma üzerine yazdığı en erken makalelerdendir.Bu makalede zihinsel süreçleri birincil ve ikincil süreçler olarak ikiye ayırıyordu.Birincil süreç doğumdan itibaren zihne hakim olan düşünsel süreçti.Haz ilkesinin geçerli olduğu bu süreçte,Freud'un deyişiyle  "içsel gereksinimlerin dayatıcı istemleri" karşısında bebek birikimleri devinimlerle boşaltma yoluna yöneliyor (ağlıyor, çırpınıyor) ve varsanısal yoldan olsa dahi hemen doyum arıyordu.Bu tür doyum şeklinin geçici ve yetersiz olması nedeniyle zamanla ego içinde "gerçeklik ilkesine" uygun bir düşünce süreci beliriyordu."İkincil süreç" olarak adlandırılan bu zihinsel süreç hazza ulaşma  imkanlarını dışsal gerçekleri göz önünde tutarak değerlendiriyor ve ego bu esnada gerilime dayanma ve dürtüleri bekletebilme özelliği kazanıyordu.Böylece haz egosu gerçeklik egosuna dönüşmeye başlıyordu.Gerçeklik ilkesinin gelişimi ,dış uyaranları içsel gereksinimlere göre seçebilmek için  "dikkat işlevi" ve "yargılama yeteneği" gibi ego işlevlerinin gelişimine de sebebiyet veriyordu.

.

Adler ve Jung'un ayrılışı(1911 ve 1914)

.

1911 yılında Adler 1914 yılında Jung Freud'un psikanaliz ekolünden ayrıldılar.Adler  kendi buluşu ,bireysel terapi denilen tedavi ekolünü takip etti ve "aşağılık kompleksi" gibi önemli bir kavramı psikoloji literatürüne sokmayı başardı.Kuramını, "şefkat ihtiyacı", "organ yetersizliği ve aşağılık duygusu" , "erkeksi protesto","hayat planı" ve "kişisel mit" gibi ,cinsel güdülenim,psikoseksüel gelişme  ve bilinçdışı çözümlemeye dayalı psikanalitik kuramın tamamen dışında yer alan  kavram ve açıklamalara dayandırıyordu.Viyana cemiyeti adlı Freud'çu psikanaliz topluluğu 1911'de yaptığı dört toplantıda Adler'in fikirlerini tartıştı. Adler, topluluk önünde yaptığı sunumda Freud'un sadece içgüdüleri temel alan yaklaşımını eleştirdi.Kendi açısından çok önemli olan "kültür,aile,toplumsal kurumlar,cemiyet gibi etkenlere" Freud'yen teoride hiç yer verilmiyordu.Şahsi ilişkiler arenasında cereyan eden mücadelelerde cinsel dürtüler ile yapılan açıklamalar , "aşağılık duyguları" ve  "erkeksi protesto"  gibi güdülenimlerin yanında ikincil kalıyordu..Freud bizzat kürsüye çıkarak  Adler'in doktrinlerinin bilinçdışına değil bilinçli egoya hitap ettiğini , yeterince kanıt ile desteklenmediğini dolayısıyla yüzeysel kaldığını ,cinselliği kökten inkar ettiğini ve nevrozların fenomenolojisine girmediğini ileri sürdü Bu haliyle Adler'in kuramı gerici ve psikanaliz için tehlikeliydi.Ayrıca, Adler'in psikanalizden ayrılık teşebbüsünü kişisel başarı hırsına ve  psikanalize gösterdiği dirence bağladı. Adler ve onu takip eden dokuz kişi bu toplantılar sonrası cemiyetten ayrılarak daha sonra "Bireysel psikoloji" ismini alacak yeni bir grubun temelini attılar.

 Yakın zaman kadar Freud'un yakın takipçisi ve destekçisi,psikanalizin başına Freud'dan sonra geçecek veliaht gibi görülen  Jung ise son yıllarda  mitoloji ve din ile fazlaca  ilgilenmeye başlamış ve ilkel insan psikolojisin çözümlemeleri ışığında çağdaş insanı anlama çabalarına ağırlık vermişti..Adler'in ayrıldığı yıl olan 1911 'de Jung kendi düşüncelerini açıklayan "Dönüşümün Sembolleri" (Symbols of Transformation) isimli önemli bir kitap yayınladı. Jung psikanalizin yapı taşları olan libido,çocuk cinselliği ,ensest  ve ödipal karmaşa  gibi kavramlara Freud'dan farklı tanımlar getirmeye ve bunlara psikanalitik anlamlarından uzak, sembolik anlamlar atfetmeye  başlamıştı. Freud ile arasını açtı.1914 yılında Jung başında bulunduğu Psikanaliz birliğinde istifa ederek Freud'yen ekol ile ilişkisini resmi olarak kesti.

.

Totem ve Tabu
Toplum ,Din ve Ahlakın kökeni:Oedipus kompleksi

.

1912 ve 1913 yıllarında birinci dünya savaşı öncesinde Freud ensest ve ödipal karmaşa kavramlarının tarih öncesi dönemdeki izlerini sürmeye yönelik iddialı bir çalışma yaptı. Freud, "Totem ve Tabu" adlı bu çalışmayı ,Jung'un aynı dönemde mitoloji,din  ve antropolojiye dayanan çalışmalar  temeline oturtmaya çalıştığı farklı bir psikolojik kurama karşılık vermek gayesiyle yapmıştır..Kitap, geçmişten bugüne bir tabu olan  ensest yasağının ilkel kabile yaşamından başlayarak ortaya çıkış şeklini araştırıyordu.Tabi bunu yaparken amacı sadece tarihsel bir gerçeği gün ışığına çıkarmak değildi.Asıl amaç,psikanalizin asıl inceleme konusu olan nevrozların temelinde yatan "ensest yasağının" köklülüğünü göstermek ve psikanalizi insanlığın en eski sorununun çözümü olarak sunmaktı.İlkel insanların klanlar halinde yaşadığı dönemlere giden Freud,klanlar için seçilen bir hayvan sembolünün ve klan içi evlenme yasağının nedenlerini sorguluyordu.Klanın atasını temsil eden hayvan neden kutsal sayılıyor ve yenilmiyordu?Freud ,sembolün ilk atayı simgelediğini ve bu atanın (babanın) klan içinde bütün dişileri topladığı hareme hiçbir oğula el sürme izni vermediğini söylüyor.Ata, sonunda oğullarca öldürülerek yeniliyordu.Ancak ardından oğullar pişmanlık duyuyor ve atayla uzlaşmak üzere onu temsil eden hayvanı kutsal sayıp , klan içi evlenme yasağı getiriyorlardı.

Metapsikoloji Üzerine Makaleler(1915)

.

Freud 1915 yılında yazdığı oniki makale metapsikoloji üzerine makaleler olarak tanınır. Freud zihnin işleyiş prensipleri üzerine düşüncelerini ve kuramsal görüşlerini ifade ettiği çalışmalarını, belki klinik çalışmalardan ayrı tutmak üzere, "Metapsikoloji" terimi ile ifade ettiği kategoride toplamayı düşünmüştür. .Bunlardan beşi 1915-1917 arasında yayımlanmış,yedisi ise hiç yayımlanmamış ve Freud tarafından bilinmeyen bir sebeple ne yazık ki imha edilmiştir. "İgüdüler ve değişimleri" " "Bilinçdışı varlığı ve kanıtları" "yas ve melankoli","haz ilkesinin ötesinde" bu dönemde yazılan metapsikolojik makaleleriydi.Yas ve melankoli makalesinde Freud "melankolonin oluşum sürecine ışık tutmuştur. Bu açıklamaya göre ;ölüm,ayrılık gibi sebeplerle  "kaybedilen nesne" önce ego'ya maledilir.(İçe alma=İntrojeksiyon: kaybedilmesine tahammül edilemeyen ve ikili(ambivalan) duygusal yatırımlara sahip olan bir nesnenin, kişinin iç dünyasına yani kendi egosu içerisine alınması ile işleyen düzenek) İçe alınan nesne artık egonun bir parçası olmuştur.(Ben "kaybedilen nesne" gibiyim).Nesne aynı zamanda hem sevilmekte hem nefret edilmektedir.Süperego içe alınmış ve kısmen nefret edilen nesneye saldırıya geçtiğinde  ortaya suçluluk,değersizlik ,karamsarlık duygularıyla birlikte melankoli(depresyon) tablosu çıkacaktır.Bu durumda ego felç olmuş gibidir.Sağlıklı bir insanda olduğu gibi  günlük etkinliklerde kullanılması gereken enerji, iç çatışma tarafından tüketilmektedir.Bu durumda kişi sevme ve çalışma yeteneğini kaybedecektir.

.

1923 yılında "Ego ve İd" adlı makalesiyle ,ilk kez 1900 yılında  "düşlerin yorumu"nun son bölümünde söz ettiği zihnin topografik kuramının yerine yeni  fonksiyonel bir ruhsal yapı taslağını ortaya attı. Psikonevrozların temelinde "superego ,ego ve id" adı verilen sırasıyla "vicdanın,benliğin ve içgüdülerin temsilcileri" olan bu üçlü yapı arasındaki çatışmalar ve çözüm çabaları yatmaktaydı.

.

Anksiyete kuramının gelişimi...

.

Freud 1895 de yayımladığı anksiyete bozuklukları ile ilgili makalesinde savunduğu anksiyete oluşumu ile ilgili teorik görüşünden otuz yıl boyunca ayrılmamıştır.Bu erken dönemde yazdığı makalede ortaya konan ve geçen süre içerisinde pek bir değişiklik geçirmeyen bu görüş; tam olarak boşalımına imkan verilmeyen libidonun anksiyeteye doğrudan dönüşeceği şeklindeki bir düşünceyi yansıtır.

.

"Ketvurmalar,belirtiler ve anksiyete" kitabı"  isimli 1926 da yayınladığı kitabında anksiyete kuramında önemli bir değişiklik görülür.Bu kitapta ilk kez "sinyal anksiyetesi" kavramı ortaya konmuştur.Ayrıca bir işlevin kesintiye uğramasına dair "ketvurmalar" incelenir.Belirti oluşumu ile ketvurmalar arasındaki ilişkiler araştırılır. Anksiyetenin kaynağı "ego" yani "benlik" tir.Ego dış dünya ve süperego'nun kınamasıyla karşılanan içgüdüsel itkiye yaptığı enerji  yatırımını çeker ve bu enerjiyi anksiyete duygusuna dönüştürür.Anksiyetenin önemli bir işlevi vardır.Dış dünyada ortaya çıkan tehlikeler karşısında ,nasıl ego tehlike algısından uzaklaşmaya çalışır ise iç dünyada ortaya çıkan tehlikeden de uzaklaşmak ister. Tehlike dıştan gelirken ortaya çıkan duygu korkudur.Korku duygusu organizmayı alarma geçirir ve tehlikeden uzaklaşmak üzere savunma kalkanlarını kullanmaya yönlendirir.İç tehlike karşısında da korkuya benzeyen bir endişe duygusu oluşur.Ancak bir fark vardır.Bu fark korkunun nesnesi bilinçli algı alanına girmişken, anksiyetede id'den kaynaklanan  itki bilinçöncesi alana kadar gelmiş ancak bilinç alanına henüz kabul edilmemiştir.Ego'nun bilinç öncesindeki işleyen bölümü,  itkinin dış dünya ve süperego tarafından kabul edilmeyeceğini algıladığında yatırımını bu itkiden çeker.Artık bu yatırım anksiyete duygusu üretiminde kullanılacaktır.İtkinin kalktığı nokta doyuma ulaşmak yani haz duygusu elde etmek üzereydi.Halbuki ortaya çıkan duygu , ego'nun araya girmesiyle "hoşnutsuzluk" duygusuna dönüştü. Anksiyete adı verilen bu hoşnutsuzluk duygusu ,egonun elinde bulunan olanakları seferber ederek, itkinin kendini gerçekleştirmek üzere hareket edebileceği menzilden uzaklaştırılması için bir uyarı görevi görür.Böylece "sinyal anksiyetesi" kavramına ulaşmış oluyoruz.

Psikoterapinin çağdaş manada kurucusu Sigmund Freud'dur.Onun yöntemi psikanaliz adıyla bilinir.Freud, kendi icadı olan psikanaliz yöntemini;çağında ruhsal sıkıntıları giderme yöntemi olarak kullanılan günah çıkartma, geleneksel tavsiye ve hipnotik telkinden farklı olarak bilimsel bir temele oturtmaya çalışmıştır.




Kültürel çalışmaları ve ölümü

.

Freud bundan sonraki çalışmalarında din ve kültürel sorunlara eğilmiştir.1927 de "bir yanılsamanın geleceği:Bir din tartışması",1930 da "uygarlığın hoşnutsuzlukları" ve 1934'de "Musa ve tek tanrıcılık" kitapları yayınlandı.Bu kitap Freud'un hayattayken yayınlanan son kitabıdır.1933 den itibaren Hitler Almanya'da giderek güçlenir.Açık yahudi aleyhtarlığına karşın Freud ülkesini uzun zaman terketmek istemez.Bu esnada yaklaşık on senedir süren "çene kanseri" hastalığı ile de mücadele etmektedir.Hitler'in Avusturtyayı işgali üzerine Freud 1938 de Viyana'dan ayrılarak Londra'ya gider.1939 yılında ölür.

 

Tiversonus

#2
Freud'un Ruhbilime Katkıları Nelerdir?

Freud, günlük yaşamımızda benimsediğimiz, duraksamadan kullandığımız pek çok ruhbilimsel kavramı ilk kez telaffuz eden bilim adamıdır.Zihinsel işleyişi ilk defa sistematik biçimde ciddiyetle ele almış  çalışma sahasını psikolojik rahatsızlıklarla sınırlamamış,  zihnin normal işleyiş biçimine dair de  etkileyici teoriler ileri sürmüştür.


 

I.Nevrotik rahatsızlıkların anlaşılması ve hastaların kişiliklerine yönelik olumsuz görüşlerin değişmesi


 

Freud, psikolojik rahatsızlıklar arasında (zamanında yaygın bir sorun olarak görülen) başta histeri olmak üzere nevrotik rahatsızlıkları kendisine konu olarak seçmiştir.Bunlar "konversiyon histerisi","fobiler","takıntı zorlantı bozukluğu","ket vurmalar sonucu gelişen iktidarsızlık","sadizm ve mazoşizm gibi cinsel sapkınlıklar" birinci dünya savaşında sık görülen ve o dönem "asker kalbi" adıyla geçen "travma sonrası stres bozukluğu","genel kaygı-endişe rahatsızlığı" ,"agorofobi ile birlikte panik atak" gibi rahatsızlıklardır.Freud'un az da olsa "paranoya ve paranoid şizofreni" ile ilgili çalışmaları da bulunmaktadır.


 

Freud öncesinde bu tür psikolojik rahatsızlıklar bir tür kapris veya kişilik yetersizliği,irade zafiyeti yahut sinirsel yozlaşma(degenerasyon) gibi görülüyor ve gereken ehemmiyet verilmiyordu.Freud bu tür rahatsızlıkların pozitif bilimlerce ele alınmaya değer tıpkı diğer tıbbi  rahatsızlıklar türünden rahatsızlıklar olduğunu ortaya koyarak hastaların kişiliklerine yönelik olumsuz ve aşağılayıcı geleneksel bakış açısını değiştirmiş,hastalara kişilik düzeyinde itibarlarını iade etmiştir.Freud'dan sonra bu kişiler için bir şeyler yapılabileceği,bu kişilerin aşağılanmaya ve hor görülmeye değil yardıma ihtiyacı olduğu kabul edilmeye başlanmıştır.


 

II.Sağlıklı kişilerde bilinçdışı ruhsal etkinliğin mevcudiyetinin idraki ve düşlerin anlamlı olduğunun anlaşılması


 

Freud'un zihnin olağan  işleyişine dair  yaptığı belki en önemli  katkıyı "bilinçdışı" fikrini ortaya atması olarak niteleyebiliriz. Bilinçdışı daha önce kullanılmamış bir tabir değildir.Bilinçten bahsedildiği zamandan itibaren bilinçdışından da bahsedildiğini söylemek mümkündür.Antik çağdan bu yana Sheakespeare gibi yazarlardan Spinoza Nietzche,Schopenhauer'a kadar kimi düşünürlerce bilinçdışı söz konusu edilmiştir.


 

Ancak bunu sağlıklı insanların bilinçli yanına müdahale edebilen,psikolojik rahatsızlıklarda önemli bir etken olarak devreye giren –metafizik/dinsel bağlantısı olmayan,cinlerle şeytanlarla ilgisi bulunmayan- seküler bir kavram olarak ilk kullanan Freud'dur.Freud, histeri sağaltımı ile uğraştığı bir dönem boyunca hipnoza başvurmuştu.Gerek hipnoz edilen sujenin o esnada kendisine verilen telkini uyandıktan sonra bilincinde olmamasına rağmen yerine getirmesi gerekse meslektaşı Dr.Breuer'in histerinin kökeninde yaşanmış ama "unutulmuş-ruhta iz bırakmış bir yaralanmanın" olduğu düşüncesi Freud'u bilinçdışı fikrine yöneltti.


 

Bilinçdışı ruhsal etkinlik Freud'un tüm görüşlerinin merkezine oturur.Bu doğrudan gözlenemeyen ancak "davranışsal-klinik" sonuçları ile bilinebilen bir etkinliktir.1900 yılında yayınlanan "Düşlerin Yorumu" eseri ile Freud düşlerin bilinçdışına açılan "kral yolu" olduğunu dile getirmişti.


 

Düşler, bilinçli iken aklımıza getirmediğimiz pek çok unutulmuş(bastırılmış) materyalin ortaya çıktığı ,duygu ve davranışlarımızın –ve pek tabi ruhsal rahatsızlıkların-altında  yatan "arzuların-korkuların-ilk bakışta fark edilmeyen bağlantıların" kendisini gösterdiği bir zihinsel etkinliğin ürünüydü.


 

Bu bakış açısı düşleri ruhun bedenden ayrılarak metafizik dünya ile bağlantı kurduğu ve gaipten haber verdiği veya tamamen tersine düşlerin hiçbir anlam taşımadığı şeklindeki geleneksel bakış açılarından tamamen farklı bir yaklaşımdı.


 

Freud,düşlerin bir görünür içeriği bir de gizli içeriği olduğunu ileri sürdü.Bu iki içeriği birbirinden farklılaştıran bir "düş işlemcisi" idi.Görünür içerik yakın zamanda yaşanmış olayları konu ediniyor ancak yorumlandığında ortaya çıkacak bastırılmış gizli içerik ile bağlantılı simgeler içeriyordu.


 

III.Psikanaliz metodu:Serbest çağrışım,direnç,aktarım,yorum,içgörü gibi kavramların anlaşılması


 

Psikanaliz, kişinin egosu tarafından kabul edilemez bulunarak zihnin bilinçdışı bölümüne bastırılmış ancak gücünü tümüyle yitirmeyerek bulunduğu yerden bilince çıkmaya yeltenen düşünce içeriğini bilinç sahasına  çıkarmayı hedefliyordu.


 

Bunun için serbest çağrışım yöntemini kullanıyordu.Serbest çağrışım bireyin hekime düşüncelerine hiçbir sansür uygulamamaya söz vererek kendisini açmasıydı.Konuşma esnasında söz nereye gidiyorsa hasta çekinmemeli,sözlerine devam etmeliydi.Böylece çağrışım normal şartlarda çok az bağlantı kurulabilecek bilinç katmanının hemen altında uzanan bilinç öncesi ya da bilinçaltı bölüme kadar uzanabiliyordu.Düşler ve dil sürçmeleri gibi diğer bilinçdışı zihnin ürünleri de  serbest çağrışıma bırakıldığında bilinçaltı düşüncelere erişmek mümkün oluyordu.
Psikanaliz esnasında direnç ve aktarım olguları ile karşılaşılmaktaydı.Direnç günlük dilde dahi kullanabildiğimiz bir kavram haline dönüşmüştür.Bu sözcükle kişinin, bilinçli davranmasa da  hoşuna gitmeyen-ona sıkıntı veren meseleden uzaklaşması kastedilir.Serbest çağrışım esnasında da hasta kimi yerlerde duraklıyor,konuyu unutuyor veya sıkılarak kapatmak istiyordu.Bu direnç anları, çağrışım esnasında bastırılmış materyale yaklaşılmasından ileri gelen anksiyeteden (kaygıdan) kaynaklanmaktaydı.Kabul edilemeyen-bastırılmış düşüncenin ortaya çıkma ihtimali ego'yu rahatsız ediyordu.Dirençlerin yorumlanması ve çözülmesi psikanalizin ilerlemesi için lüzumluydu.


 

Aktarım ise psikanalizde önemli olduğu kadar ,modern hayat içerisinde geliştirdiğimiz sosyal ilişkilerde de önemli işleve sahip bir kavram olarak öne çıkıyor.Psikanalizde aktarım hastanın hayatındaki önemli kişileri ve özellikle otorite figürlerini terapistine yansıtması ve onlarla kurduğu ilişkinin bir benzerini terapisti ile kurması ile ilgilidir.Bu olguyu hastalarıyla ilişkilerinde fark eden Freud aktarım adını vermişti.Aktarım eğer hastanın nevrozunun kaynağındaki ilişki biçimlerini yansıtır biçimde  terapiste yöneltilirse "aktarım nevrozu"ndan söz edilyordu.Aktarım nevrozu  psikanalizde faydalı bir enstrüman olarak kullanılır.Bu nevroz geliştikten sonra ancak yorumlanabilir ve hastanın bu konuda bir içgörüye ulaşması sağlanabilir.


 

İçgörü kavramının ise hastanın rahatsızlığının kökeninde yatan çatışmalarla ilgili bir anlayış kazanması ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.Bu anlayışın izaha dayanan bir yönü olduğu kadar duygusal bir komponenti de olmalıdır.Yani hasta anlayışa kavuştuğu mesele üzerinde olayın neliği kadar nasıl hissettirdiği konusunda da aydınlanmalıdır.Psikanalizde sadece mantıksal çıkarımlara dayanan ve duygusal olarak hissedilmeyen içgörüler yüzeysel ve geçici karakterde olur.Kişiliğe nüfuz edemez ve değişimi başlatamaz.


 

IV.Çocuk cinselliği ,Odipus kompleksi ve Psikoseksüel gelişim dönemleri


 

Freud öncesinde çocukluğun cinsellikten uzak insanın en saf ve masum olduğu bir dönem olarak görülüyordu. Oysa Freud ,çocukluk sırasında cinselliğin aktif olarak(fantazi,rüya,masturbatuar aktiviteye eşlik eden düşlem)yaşandığı bir dönem bulunduğunu ifade etti.Altı yaşına kadar süren bu aktif dönemin sonunda,okul yaşamının başladığı gizil bir döneme erişiliyor ve kültür tarafından hoş karşılanmaması nedeniyle bu dönemden itibaren çocuğun cinsellikle ilişkili anılarını bastırmak zorunda kaldığını söylüyordu.

 

 

Bu görüş büyük tepki çekti ve Freud'un ahlaki değerlere saldırdığı, yaptığı tartışmalar ile ilgilenecek kurumun akademik çevreler değil polis teşkilatı olduğu dahi söylendi.Ancak geçen zaman Freud'u haklı çıkardı.Bu gün çocukluk çağında mastürbatuar aktivite ve ona eşlik eden düşlemler de,Odipus kompleksinin geçerliliği de  yaygın kabul görmektedir.


 

Psikoseksüel gelişim dönemleri çocuğun ruhsal yapısının gelişiminde evresel olarak erotejenik (haz veren) zonların değiştiği tezini ileri sürmektedir.Bu zonlarla ve zonların işlevselliği ile ruhsal gelişim ve alışkanlıklar arasında yakın bir ilişki olduğunu söyler Freud.Örneğin oral dönem denilen yaşamın ilk yılı içerisinde ağzın (dil, dudak, diş ve damakların) başlıca haz organı olduğu dönemde takılı kalan birey yaşam boyunca bağımlı bir birey olacaktır.Annenin sütüne olduğu gibi çevresinde önemli kişilerin sevgi ve onayına bağımlı olacaktır.Anal dönem denilen organ hazzının "anüs" çevresine geçtiği dönemde ise "sfinkter denetiminin" önemi ön plana çıkacaktır.Bu dönemde takılı kalan veya nevrotik rahatsızlık esnasında gerileyen birisi dışkıyı "tutma" ve "bırakma" konularında yaşadığı ikilemi yaşayacak ve bu tutumun sosyal hayata yansıyan boyutunda kişi inatçı-pasif agresif-takıntılı birisi haline dönüşebilecektir.Fallik dönemin ise Odipus kompleksi ile ilişkisi vardır.Bu dönemde çocuk baba veya anne ile yarışmacı karaktere bürünür.Erkek çocuk anneyi babadan kıskanır,kız çocuk babayı anneden kıskanır.Kıskançlığa eşlik eden saldırgan dürtüler baba ve annenin sevgisini kaybetmemek için bastırılır.Eğer çocuk çok kışkırtılmamış ve kıskançlıkla aşırı yüklenmemiş ise bastırma kolay olacaktır.Yarışmayı bırakan erkek çocuk baba ile kız çocuk ise anne ile özdeşleşecektir.Ancak kıskançlık fazla ve özdeşleşme için özdeşleşme için gerekli temas yoğunluğu ve süresi az ise Odipus kompleksi tam çözümlenemez ve yaşam boyu etkisini gösterir.Erkek çocuk baba figürlerine (otorite figürleri veya kendisi ile rekabet halinde olan iş arkadaşları vb.) yarışmacı,kıskanç,hırslı olacaktır.Kız çocuk ise annesine duyduğu hırsı ve kıskançlığı diğer rekabet halinde olan kız arkadaşlarına yansıtacak,anne ile özdeşleşme problemli olduğundan evlenme ve çocuk sahibi olma konularında çelişkili ve sıkıntılı olacaktır.


 

V.İçsel suçluluk duygusunun kökeninin anlaşılması: Uygarlığın ve kültürün karşısında insanın ödediği bedel


 

Freud, son yapıtlarında insanın içgüdüsel eğilimlerini sınırlayan ve onu toplumsallaştıran kültür karşısında ödediği bedeli söz konusu etmiştir. Medeniyet karşısında ödenen bu bedel nevrozdur. Toplumsal yapı üstbenliğin şekillenmesini sağlayarak insanın dürtüsel hayatını (saldırgan ve cinsel dürtüleri) baskı altında tutar. Bastırılan itkiler ise bulundukları yerden bilince çıkmaya ve doyum bulmaya çalışırlar. Bu itkileri bastırıldıkları yerde  tutmak  ciddi ölçüde ruhsal enerji harcanmasına neden olur.


 

Suçluluk duygusuna neden olan vicdan veya psikanalitik terminolojide geçen adı ile "süper ego" dışşal bir otorite tarafından denetlenen suçları içsel bir konumdan  gözleyen  otoritedir.Bu kültürel olgunun en beklenmedik sonucu, gerçekten hayata geçen faaliyetlerin suç teşkil edebilmesi yerine akıldan geçen fikirlerin dahi suç ilan edilebilmesidir.Uygarlığın daimi bir sonucu insan ruhunda kendisine özgü bir yer edinen ve zihnin kendi kendisini suçlamasına imkan veren vicdanın eseri  "suçluluk duyguları" olmuştur.İnsan ruhuna özgü bir olgu kabul edilen "erotik-libidinal duygular ile birlikte saldırganlık duyguları" vicdan tarafından her daim kontrol edilen ve faturası ego'ya kesilen olgulardır.


 

Pişmanlık,suçluluk ve keder bu perspektifte uygar insana özgü duygulardır.Ve bu duygular insanın doğayı fetheden,boyun eğdiren kolektif çabasının bir yan ürünü olarak kabul edilebilir.

 

Tiversonus

#3
Varoluşçu Psikoterapi

*Hastaları tanı kategorilerine göre sınıflamak,onlara birer kod vermek ve bilimsel olma adına gayrı insani bir ilişki içine girmek varoluşçu psikoterapi ilkelerine uygun değildir.

"Gereksinimden arınmış ilişki" varoluşçu psikoterapinin olmazsa olmaz koşuludur.İlişkiyi tarif eden özellikler şöyle sıralanabilir:

1. Bencil olmayan bir ilişki kurmak:İnsan ilişkide maddi ve manevi çıkar aramaz.İlişkiden kazanabileceği ilişkide bulunan kişinin varlığı ile temastan başka bir şey değildir.Ne takdir,ne övgü,hayranlık,cinsellik,güç ve para ilişkide bir gereksinme olarak ön plana çıkmamalıdır.Kişi bütün varlığıyla burada ve şimdi diğeriyle birlikte olmalıdır.

2. İlgi duymak:İlgilenmek insanın dünyada var oluş şekline karşılık gelir.Bir tek insana ya da şeye yöneltilen özel ve sihirli bir bağ değildir.İlişki kurmanın koşulu ilgi duymaktır.İlgi duymak diğer kişiye içten bir merak duygusuyla yaklaşmayı ve bir bütün halinde yaşayarak,saygı duymayı gerektirir.İlgi duymak diğer kişinin varlığı ve gelişimi ile ilgilenmek demektir aynı zamanda.

3. İlgilenmek aktif bir eylemdir ve sevmek sevilmeye bağlı değildir.Sevgi fazlasıyla zaten  var olduğu için verilir.Sevgi kişinin kendisi de sevgiye gereksinim duyduğu için,yalnızlıktan kurtulmak için verilmez.Geçmişteki sevgi güç kaynağıdır,bu günkü sevgi ise gücün sonucudur.

4. İlgi doğal haliyle karşılıklıdır ve dönüştürücü , iyileştiricidir.

5. Sevgi mutlaka ödüllendirilir.Kişi sevdikçe sevilir,zenginleşir, canlanır, varoluşsal yalnızlığı zayıflar.Ancak sevgi bunun için verilmez.Ödüller ardından gelebilir ama ödülün ardından gidilmez.(V.Frankl)

Tiversonus

#4
Carl G. Jung

"Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır; Kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur, içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder." Carl G. Jung

"Vocatus adque non vocatus, deus aderit" "Çağrılsın veya çağrılmasın... Tanrı vardır." (C. G. Jung'un evinin kapısının üzerinde yazdığı belirtilen Latince cümle.)

Jung şöyle der: "Ben inanmam, bilirim..."

Carl Gustav Jung 1875 – 1961 yılları arasında yaşamış İsviçreli psikiyatrdır. Analitik psikolojinin kurucusudur. Öğretisi, analitik ruh bilim adıyla anılır. C. G. Jung'un insan ruhunun derinliklerini inceleyen yapıtlarının, Hermetik özellikler taşıdıkları kabul edilmektedir. Semboller, mitler, arketipler ve kolektif bilinçaltı konularındaki fikirleriyle katkılarda bulunmuştur. "Sembol, bilinçdışı enerjisi tarafından harekete geçirilen ipuçlarıdır. Bilinçdışının kontrollü olarak bilince taşınması, sağlıklı bir süreçtir. Jung psikolojisinde hasta, tanrısal imgeler taşıyan arketiplerle özdeşleştirilir. Bu özdeşleşme, hastanın benlik boşluğunu dolduran önemli bir süreçtir." "Akıl hastaları ve mitoslar arasındaki benzerliği araştırmıştır. Bunun sonucunda, akıl hastasının hayallerinin, arkaik simge ve imgelerden oluşan kolektif bir fondan yararlandığını keşfetmiştir." "Artık elinde mitolojinin anahtarı var. Ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün."der Jung.

"Jung kararlarını bilinçaltını dinleyerek alırmış. Bilinçdışının niteliğini ve algılamalarını araştırmıştır. Bu amaçla Kuzey Afrika'da, Amerika'da (Pueblo Kızılderilileri arasında) Arizona'da ve Meksika'da bulunmuştur. Jung hiçbir zaman kendisine yandaşlar aramamış ya da kitleleri çekecek bir düşünce sistemi oluşturmaya çalışmamıştır. Dogmatikliğe her zaman karşı çıkmıştır. Mitoloji ve karşılaştırmalı dinler hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmuştur."

"Jung ekolünde kişiliğin tümü psişe olarak adlandırılır. Latince kökenli olan bu sözcük o dilde ruh anlamına gelse de günümüzde daha çok zihin sözcüğünü karşılamaktadır. Psişe bilinçli ya da bilinçdışı, tüm duygu, düşünce ve davranışları içerir. Psişe birbirinden farklı biçimde çalışan, ancak birbiriyle etkileşim durumunda bulunan sistemlerden oluşur: Bilinç, Kişisel bilinçdışı; kolektif bilinçdışı."

"Bir süre Freud'un öğrencisi olmuş, daha sonra kendi kişilik ve bilinç/altı kuramlarını geliştirmiştir. Önce Freudçuluktan yola çıkan ve sonra ona karşı olan Prof. Jung ruh bilimin çeşitli alanlarında kendine özgü yeni kuramlar ileri sürmüştür. Toplumsal bilinçaltı ve arketipler (ilk örnek) gibi teorileri ve kendi adıyla anılan geniş bir öğretisi vardır." "Arketip, içgüdünün oto portresidir. Maddi değil imgeseldir. Arketipler başlangıçta varolan düşüncelerdir. Elektriksel olarak bir kutsallık duygusuyla yüklenmiş, ilahi nitelik taşırlar. Örneğin güneşin doğuşu sırasında hissettiklerimiz, arketipal düşünceye örnektir. Benzer biçimde, tam uykuya dalacakken ani sıçramalar da arketipal deneyimlerin yeniden yaşanmasıdır. Arketip, önsel ve ilksel algılama tarzlarıdır."

"Tüm dinsel figürlerin (peygamber, şaman) odaklandıkları önemli bir şey var; içsel vahiy deneyimi... Din psikolojisinde, bütünsellik arketipi, bilinç dışında önemli bir yer işgal eder. Bu bütünsellik süreci, diğer arketipleri de tanrı imgesinin yanına yerleştirir. İsa, bir öz arketipidir. Kişilik bütünlüğüdür. Kilisenin geliştirdiği İsa ise gölgenin, yani şeytan arketipini güçlendiren bir ikincil dinsel değerler sistemidir. Kilise sayesinde İsa, gücünü kaybetmiştir. Kıyamet günü, İsa'nın yarattığı gölgedir." diyor Jung. "Simya yani Hermetik zanaat, Hıristiyanlığın ödünleyici gölgesidir. Simyada bilinçdışı, maddenin gölgesine yansımalıdır. Jung'da karşıtlıkların mutlak bileşimi kuramı, Merkür çeşmesi arketipiyle simgelenir." Jung doğuştan evrimle getirilen ortaklaşa bilinçdışından söz etmiştir.


Prof. Dr. M. Kerem Doksat şöyle diyor: "Freud'un önce talebesi ve "veliahdı", daha sonra en ciddi muarızlarından biri olan Jung "ortaklaşa bilinçdışı" ismini verdiği, günümüzde "filogenetik psişe" dediğimiz ve arketiplerle bize ulaşan evrimsel bilgiden bahsetti. Kalıtıma aracılık eden genler de hemen aynı dönemlerde keşfedildi. Genlerin taşıdığı bilgi sadece anne ve babadan gelen değil, onların da ta kendi filumlarının, hatta bütün canlıların evriminden gelen bazı bilgileri ihtiva eder. Hatta canlılıkla cansızlığın arasındaki sınır çok sisli ve tedricî olduğuna göre, evrenin ta ilk anlarından gelme bazı bilgiler de tevarüs ediliyor olmalıdır; sonuç olarak bütün varlıklar aynı kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmaktadır. Yani temel ve esas, dolayısıyla nihaî bilgi bir şekilde ve bir dereceye kadar taşınmış olmalıdır."

"Jung'un "kolektif bilinç dışı" anlayışı, Freud'un bakışının ötesinde farklı bir yaklaşımda bulunan C. Jung'a göre insan zihni, onun evrimi tarafından biçimlendirilmiştir. Dolayısıyla, bireyin varoluşu onun geçmişiyle de bağlantılıdır. Bu bağlantı, yalnızca kişisel geçmişini değil, kendi türünün geçmişini, hatta insanlığın evrimini içerir. Kişisel bilinçdışının içeriği, daha önce bilinçte varolmuş yaşantılardan oluşur. Kolektif bilinçdışının içeriği ise insanın yaşam süresinde, bilincinde yaşanmamıştır. Kolektif bilinçdışı Jung'un "arketip" dediği imajlardan oluşur. Bu imajlar insana atalarından aktarılırlar. Yalnız insanlık tarihinin değil, insan öncesi evrimin de ürünüdürler. Arketipler, insanın vaktiyle atalarının geliştirmiş olduğu tepkilere benzer eğilimler göstermesinin kaynağını oluşturur. İçine doğduğu dünyanın genel imajı, doğduğu anda insanın içinde de vardır.

"Jung birbirini etkilemesi imkânsız olan kültürlerde dahi ortak semboller keşfetmiştir. Jung aynı sembolleri hastalarının rüyalarında da gözlemlemekte idi. Dolayısıyla arketipler düşüncesini dile getirdi. Jung'un tanımını yaptığı arketipler arasında, doğum, yeniden dünyaya geliş, ölüm, güçlülük, sihir, kahraman, çocuk, üçkâğıtçı, akıllı ihtiyar, toprak ana, dev gibi imgeler, ağaçlar, güneş, ay, rüzgâr, ırmak, ateş ve hayvanlar gibi doğal objeler, yüzük ve silah gibi insan yapısı objeler sayılabilir. Her insan aynı temel arketip imgelerine sahiptir."

İnsan dış dünyasında, bu içsel imajlarının karşılığı olan objelerle karşılaştıkça, bu imajlar da bilinçli gerçeğe dönüşürler. Örneğin, bebek dünyaya geldiğinde, kolektif bilinçdışındaki anne imajı sayesinde annesini algılar ve onunla ilişkiye geçer. Dolayısıyla, insanın algı ve eylemlerindeki seçiciliği kolektif bilinçdışının içeriğiyle açıklanabilir. Bazı şeyleri kolay algılamamızın ve onlara karşı hazır tepkiler verebilmemizin nedeni, kolektif bilinçdışımızda varolan eğilimlerimizdir. Arketipler, bir insanın geçmiş yaşantılarının ürünü olan bellek imajları gibi canlı görüntüler değildir. Örneğin, anne arketipi bir annenin fotoğrafı gibi değildir. Bir benzetme yapmak gerekirse, banyo edilmesi gereken negatif filmleri çağrıştırabilirler. Gerçek dünyada bir karşılığı bulunduğunda, bu belirsiz imajlar, canlı ya da cansız varlıklarda, bizim için anlam taşıyan bir biçimde somutlaşırlar. Arketipler evrenseldir. Bir başka deyişle, her insan aynı temel arketip imajlarına sahiptir. Bir bebek dünyanın hangi yöresinde doğarsa doğsun, anne arketipini de birlikte dünyaya getirir. Ancak kendi annesiyle etkileşime başladıktan sonra bireysel farklılıklar ortaya çıkar. Çünkü çocukla ilişki, bir toplumun diğerine ya da bir aileden diğerine, hatta aynı aile içinde bir çocuktan diğerine farklılıklar gösterir."

"Jung psikoz vakaları ile çalışıyordu ve bireysel bilinçdışı kavramının şizofreniyi açıklamaya yetmediğini gördüğü için kolektif bilinçdışı kavramını ortaya koydu. Felsefe din ve mitoloji bilgisi çerçevesi içinde, şizofrenilerin sabuklamalarını karşılaştırmalı olarak inceledi. Aralarında birtakım paralellikler buldu. Şizofreninin kişisel bastırma ile ilk çocukluk çağları olayları ile açıklanamayacak bir nedene dayanması, zihinde daha derin bir düzeyin (kolektif bilinçdışı) gerektiğini düşündürüyordu. Jung'a göre bir insanın yılandan ya da karanlıktan korkması için yılanla karşılaşmış ya da karanlıkta kalmış olması gerekmez. Yılandan ya da karanlıktan korkma eğilimleri, atalarımızın kuşaklar boyu yaşantıları sonucu bize aktarılmış ve beyin dokumuza işlenmiştir. Jung'a göre içinde doğduğu dünyanın genel bir imgesi, doğduğu anda insanın içinde zaten vardır. İnsan dış dünyasında içsel imgelerinin karşılığı olan nesneleri tanıdıkça, bu imgeler bilinçli gerçeğe dönüşürler. Örneğin, çocuk dünyaya geldiğinde kolektif bilinçdışındaki anne imgesi sayesinde annesini derhal algılar ve onunla ilişkiye geçer. Dolayısıyla insanın algı ve eğilimlerdeki seçiciliği kolektif bilinçdışının içeriğiyle açıklanabilir. Bazı şeyleri kolaylıkla algılamamızın ve onlara karşı belirli tepkilerde bulunmamızın nedeni, kolektif bilinçdışında var olan eğilimlerimizidir. Jung'a göre kişiliğimizdeki en etkili güç tüm insanlık tarihinin deneyimlerini kapsayan kolektif bilinçaltımızdır. Jung bilinçdışı kavramını bir ada benzetmesi ile açıklardı. Adanın görünen kısmı bilincimizdir. Okyanus kolektif bilinçdışıdır. Ara sıra görülüp ara sıra yok olan kumsal ise bireysel bilinçdışıdır. Jung'a göre kişisel bilinçdışı baskılanmış çocuksu isteklerden oluşmaktadır. Ancak Jung'a göre insanın düşüncesi ve beyni yalnızca kişisel bilinçdışının etkisi altında değildir. İnsanın düşüncesine ve beynine evrim etki etmiştir. Kolektif bilinçdışı tüm insanlar için ortaktır. Kolektif bilinçdışının içeriği arketipler terimiyle adlandırılır."

"Jung'un tanımladığı arketiplerden dördü diğerlerinden daha fazla ortaya çıkmıştır. Bu yüksek düzeyli duygusal anlamlarla dolu arketipler; persona, anima, animus, gölge ve bendir."

"Presona: Maske anlamına gelir. Persona başkaları ile ilişkiye geçtiğimizde giydiğimiz bir maskedir ve bizi topluma görünmek istediğimiz şekilde sunar. İnsanın kendisi olmayan bir kişiliği yaşamasıdır. Bir insanın evde, okulda ve arkadaşlık ortamında farklı maskeleri vardır.

Anima ve Animus: Jung'a göre insan karşı cinse ait niteliklere de sahiptir. Anima arketipi erkek psişesininn kadın yönü, animus arketipi ise kadın psişesinin erkek yönüdür. Bu arketipler insanın karşı cinsi anlayabilmesine yardımcı olmuştur. Jung'a göre her erkek kendinde doğuştan var olan kadın imgesine (anima) uyan kişileri evlenmek için tercih eder. Kadın ise kendi animusuna uyan erkeklere yönelir.

Gölge: Gölge insanın temel içgüdülerini içerir. Kişiliğimizin hayvana benzeyen yanıdır. Hayatın daha alt şekillerinden bize kalan mirastır. Uygar olabilmemiz için gölgemizdeki hayvansı eğilimleri evcilleştirmemiz gerekir. Gölgenin olumlu tarafı insani gelişim için gerekli olan spontanlığın, yaratıcılığın, içgörünün ve yoğun coşkuların kaynağı olmasıdır. Ego ve gölge işbirliği yaptığında kişi kendini yaşam dolu ve canlı hisseder. Gölgenin red edilmesi kişiliğin sönük kalmasına neden olur.

Ben: Ben arketipi, Jung'un kolektif bilinçdışı üzerindeki çalışmalarının en önemli ürünüdür. Jung ben'i kendini gerçekleştirmeye yönelik bir dürtü olarak ele almıştır. Jung ben'i sistemdeki en önemli arketip olarak ele almıştır. Bilinçaltının tüm yönlerini dengeleyen ben, kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrar kazandırır. Ben her zaman tam bir bütünleşmeye çabalar."

"Jung tam bir birlik ve bütünlüğün çeşitli kültürlerde defalarca rastlanılan bir sembol olan bütünleşme çemberi (mandala) ile temsil edilebileceğini söylemiştir. Mandala, bireyin bilinçli veya bilinçdışı bütünselliğinin simgesidir. Çember, haç ve Jung'un da pek çok kez resimlediği mandala figürleriyle sembolleşmiştir. Mandala, meditasyonda, dikkati merkezde yoğunlaştırmak için kullanılan bir çizimdir."

"Jung insanın ruhsal kişiliğini, bütün geçmişten soya çekimle gelen bu ortaklaşa bilinç dışı izlenimlerin onardığını ileri sürer. Freud'un cinsellik içgüdüsü ve Adler'in aşağılık kompleksine karşı çıkarak insanın ruhsal karakterini yaşama içgüdüsünün belirlediğini savunur." "Jung'a göre cinsellik duyguları da yükseltme isteği de yaşlara ve koşullara göre değişen, bütün insan yaşamını belirleyecek güçte olmayan etkenlerdir. Buna karşı yaşama enerjisi her yaşta ve her koşulda gücünü sürdürür. Jung tip kuramını da bu tip üzerine kurar, yaşama enerjisinin içe ya da dışa dönük oluşuyla insan tiplerini" entrovert" ve "ekstrovert" olmak üzere ikiye ayırır." "Diğerinin sevmediğimiz özellikleri, kendi kendimizi bulmaya yardım edebilir."der Jung.

"Tipolojik kuram, bilincin işlevleriyle birleşince, karakterler ortaya çıkmaktadır:
1) Dışadönük düşünce karakteri: Bilim adamı ve iktisatçılar. Enerjisini öğrenmeye ve nesnel dünya hakkında bilgi toplamaya yönelten bilim adamı bu tipe örnek verilebilir. Bu tip insan diğer insanlara soğuk ve kendini beğenmiş bir izlenim verebilir.

2) İçe dönük düşünce karakteri: Felsefeciler. Kendi benliğinin gerçekliğini araştıran bir filozof bu tipe örnek oluşturabilir. Düşünceleri ile baş başa kalmak ister. İnsanlar onu pek ilgilendirmez. Genellikle inatçı, bildiğini okumak isteyen, hoşgörüsüz, gururlu, çevresindekileri küçümseyici tutumları olan, iğneleyici ve yaklaşılması güç bir insandır.

3) Dışadönük duygusal karakter: Talk show'cular. Bu tipe kadınlar arasında daha sık rastlanır. Duygular düşüncelere egemendir. Kaprisli olma eğilimindedirler. Ortaya çıkabilecek küçük bir değişiklik duygularının değişmesine neden olur. Duygusal tepkileri çok değişkendir. Sürekli kendilerinden söz eden, her şeyi abartan, her zaman pohpohlanmak, onaylanmak isteyen ve gösterişi seven insanlardır. Sevgileri kolayca nefrete dönüşebilir. İnsanlara kolay bağlanabilirler ve kolayca bu bağı yok edebilirler. Modayı severler. Düşünce işlevleri gelişmemiştir.

4) İçedönük duygusal karakter: Müzisyenler. Bu tipe de kadınlar arasında sık rastlanır. Bu tip insanlar duygularını dış dünyadan saklayan, sessiz, ilgisiz, ilişki kurulması güç ve anlaşılması zor insanlardır. Genellikle melankolik bir havaları olmalarına karşılık, aynı zamanda, kendine yeten ve iç huzuru olan kişiler izlenimi de verebilirler. Gerçekte derin ve yoğun duygularla dolu olduklarından, arada bir ortaya çıkan duygusal patlamaları çevrelerindeki insanlarda şaşkınlık yaratır.

5) Dışadönük duyumsamacı karakter: İnşaatçılar, mühendisler. Daha çok erkeklerde rastlanır. Gerçekçi pratik ve aklına koyduğunu yapan kişilerdir. Dış dünya gerçekleri ile ilgilenir ancak bunların ne anlama geldiği üzerinde fazla düşünmezler. Zevk ve heyecan veren şeyleri severler ancak duyguları yüzeyseldir. Dış dünyadan gelen uyaranlara dönük yaşarlar.

6) İçedönük duyumsamacı karakter: Kendini beğenmişler, doktorlar. Kendi duyularına yönelik ve dış dünyadan uzak yaşamaya çalışırlar. Kendi iç dünyalarını dış dünyadan daha ilginç bulurlar. Sakin edilgin, kontrollü biri izlenimi veren böyle insanlar duygu ve düşüncelerinin kısırlığından dolayı diğer insanların dikkatini pek çekmezler.

7) Dışadönük sezgisel karakter: Halkla ilişkiler uzmanları, serüvenciler. Genellikle kadınlarda rastlanır. Değişken bir karaktere sahiptirler. Yeniliğe bayılırlar ancak her türlü yenilikten de çabucak sıkılırlar. Davranışlarına sezgi yön verir. Düşünce işlevleri kısırdır. Aynı işte uzun süre çalışamazlar.

8) İçedönük sezgisel karakter: Mistikler, şairler. Bilmece gibi insanlardır. Kendine göre değeri anlaşılmamış bir dahidir. Etrafındaki insanlar tarafından çözülmesi güç bir bilmece gibi algılanırlar. Bu tipe genellikle artistler arasında rastlanır. İnsanlarla iletişim kuramazlar."

"Jung, Yoga çalışıp, hastaların astrolojik horoskoplarını çıkartarak terapiden önce incelermiş. Simya ve diğer okült bilimlerin yorumlarıyla ilgili eserler yazmıştır. Geliştirdiği psikolojik kavramlar ile okült ilimler ve çağdaş ilimler arasında köprü kurmuştur." "Jung psikolojisinde dört bilinç işlevi vardır: duygu, düşünce(akıl), sezgi, duyum(duyu). Eğer bir karakterde düşünce gelişmişse, bastırılan duygular histeri olarak geri döner. Duygusal olarak gelişmişse, bastırılan düşünce, fobi olarak geri döner." "Mars gezegenine ulaşmak, kendi kendine ulaşmaktan daha kolaydır." diyor Jung.

"Jung'a göre gölge, bilinçaltı bir komplekstir. Bilinç ve benliğin karşıtı, tersidir. İstenilmeyen, kabul görmeyen tüm kişisel özelikler gölge kompleksine dâhil olmaktadır. Örneğin, kişi kendini ince olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katıdır. Acımasız birinin gölgesi çok ince ve şefkatlidir. Kendini çirkin olarak tanımlayan kişinin gölgesi güzel olmaktadır. Jung'a göre gölgenin içindekiler kötü olmak zorunda değildir. Gölge ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür. Varlığımızın az gelişmiş ve gelişmemiş yönleri bu tanımın kapsamı içindedir. Jung, gölge dokunun varlığını bilinçaltından bilince kavuşturmanın önemini vurgulamaktadır." "Gölge, egonun başkalarından saklamayı istediği, ruhu ile ilgili utanç duyduğu, görmezden gelmeyi yeğlediği, alt, uygarlaşmamış ve hayvani nitelikleridir. Egonun nefisle özdeşleşmesi onu şişirir ve tehlikeli kılar." "Yunus Emre insan ahlaki varlığının en büyük düşmanı olarak nefsi kabul etmiştir. Nefsin ıslahını da Jung gibi sevgiye bağlamıştır. Jung'a göre gölgeler tamamlanmayan bir bulmacanın eksik parçalarıdır."

"Krishnamurti şöyle diyor: "Dünyadan sorumluyum, çünkü ben dünyayım." Jung da bunu benzer bir biçimde ifade etmiştir: "Dünyada bazı şeyler yanlış gidiyorsa bu, bireyde bir şeyler yanlış gidiyor, dolayısıyla bende de bir yanlışlık var demektir. Bu yüzden, eğer duyarlı biriysem önce kendimi düzeltmeliyim." Amerikan yerlisi Mohawk Kabilesi'nin bilgeleri ise; "Unutmayın! Çocuklarınız sizin değildir, onları Yaratıcıdan ödünç aldınız" der.

Üstad Jung'dan bazı güzel alıntılar...

"Sadece evin yolunu bulabilmiş olanlar bu yolu başkalarına gösterebilir. Kendi yolunu kaybetmiş bir kişi kötü bir rehberdir. Bilgisi olmayanların iyi niyetli oldukları sürece dünyaya iyilik edeceklerine inanan eşitlikçi iddiayı geçersiz kılan da bu gerçektir. Uzun vadede yalnızca bilenler işe yarar, iyilikler sunabilir, çünkü onlar yürüdükleri için yolu bilen kişilerdir."

"Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında."

"Tanrı Âdem ile Havva'yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır."

"Yaşamım bilinç dışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir."

"Bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. Böyle bir şeyi yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur."

"Hayvan basamağının tüm evrelerini aştık; bedenimizde bunların izlerini hala taşırız; örneğin insan cenininde hala solungaçlar bulunur. Atalarımızdan anı olan bir dizi organımız vardır; örgenleme düzlemimiz solucanları andırır, biz de de sempatik sinir sistemi bulunur. Böylece, beden ve sinir örgümüzün yapısında tarihsel soy kütüğümüzle karşılaşırız. Geçmişin izlerini taşıyan ruhumuz için de bu böyledir. Kuramsal olarak ruhumuzun yapısından hareketle tüm insanlık tarihini baştan sona yeniden kurabiliriz. Çünkü bir kez varolan her şey, içimizde hala varlığını sürdürüyordur."

"... Rüyalarla ilgili bir teorim yok. Nasıl ortaya çıktıklarını bilmiyorum rüyaların. Ayrıca, benim onları ele alma biçimimin bilimsel bir yöntem sayılabileceğinden bile emin değilim. Belirsiz ve kişinin o anki keyfine çok bağlı şeyler oldukları için, rüya yorumlarına karşı hepinizin taşıdığı önyargıları ben de paylaşıyorum. Ama öte yandan, bir rüyayı gerçekten enine boyuna defalarca incelediğimizde, bunun büyük bir ihtimalle bizi bir yerlere götürebileceğini de düşünüyorum. Tabii ki bunun bilimsel bir vargı ya da akılcı bir sonuç olması gerekmiyor, fakat bilinçaltının amacının ne olduğunu, "bilinçaltının aklından neler geçtiğini" gösterecek bir ipucuna varabileceğimizi söylüyorum..."

"Bir insanın elinden tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni tanrılar vermek zorunda kalırsınız."

"Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir."

"Kuramları iyi öğren, ancak yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir yana bırak."

"Eğer bir bireyi anlamak istiyorsam, ortalama insan hakkındaki tüm bilimsel bilgileri bir yana atıp, tüm teorileri gözardı ederek tümüyle yeni ve önyargısız bir tavır benimsemek zorundayım."

"Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar kendine özgü bir doğası vardır."

"Bilimsel ruh incelemesinin (psikoloji), geleceğin bilimi olduğuna inanıyorum. Psikoloji doğa bilimlerinin en genci ve henüz emekleme evresinde bugün. Bizim için en önemli bilim dalı bu; gerçektende, insanoğlu için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu, göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Nedeni ortada: Ruhsal yaraları saracak, etkili bir çare yok henüz, oysa bu yaralar doğanın en acımasız, en büyük yıkımlarından daha da yok edicidir! İnsanı olduğu gibi halkları da korkutan en büyük tehlike psişik tehlikedir. Beliren genel güçsüzlüğün nedenleri, bilinçaltını hiç dikkate almaksızın tek bilinçle, ama yalnızca bilinçle ilgilenilmiş olmasıdır."

"Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma girdiğinde tehlikeli olabilir. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikelerine kendimizi maruz bırakmış oluruz."

"Yaşamımızın büyük bir bölümünü bilinçdışında geçiririz."

Her insan kendi kendinin ödül ve cezasıdır. Jung'a göre bilmek için mutlaka öğrenmek, yaşamak ve deneyimlemek gerekmektedir. Bilen ile bilmeyenin farkı insan olan ve insan olamamış şeklinde tüm kadim öğretilerde farklı ayrımlar ile nitelendirilir. Jung, Hermetik, Gnostik, Yeni Eflatuncu kadim bilgeliğe önem vermiş, Kabala ve simya ile ilgilenmiştir. "Gnosis, hem itaat etmeyi hem de başkaldırmayı gerektirir." Tüm dini sistemleri ve mitolojileri incelemiştir. Yaşam mottosu zıt kutupların birliğidir. Denge, sağduyu, uyanıklık ve ölçülülük onu tanımlamıştır. Kutuplarda gezmez, onda bilim ve akıl, din ve inanç ile tamamlanır. "Tanrı uzaktaki bir cennetten çok, ruhta olduğuna göre, onu inkâr etmeye kalkmak ruhun sağlığını da ciddi anlamda bozacaktır." Kabara kabara burun havada dile getirilen "Ben böyleyim" dengesiz söyleminin yanında ona göre; yaşam, yaşanan bir içsel içgörü, kişisel değişim ve dönüşümdür. Katı olan (madde) her şey değişime tabidir. Jung'a göre kurtuluş bireyleşmedir.

"O, saygınlık ve ahlak doğruluğunun güvenli ve sıradan yolu yerine, o, çok tehlikeli olan ama dönüşümün yegâne gerçek kaynağı, yaşamın canlılık ve güç deposuna götüren eninde sonunda karşılığını verecek ana yolda yürür." Jung, insanoğlunu özgürleştiren, tüm bağlantı zincirlerini kıran kalbin bilgisini, ruhun dilini yüzeye çıkarmayı hedeflemiştir. Farklılaşma yaratılışın gereğidir. Gaye sadece farklılaşmak değil, gerçek doğamız için uğraş vermektir, faal olmaktır, bu zaten farklılaşmayı gerektirir. Birey olabilen insan, büyüyen bir hayat ağacıdır. Geri dönüş yolculuğu da bireyin kendine özgü olmalıdır. "Ölülere yedi vaaz" isimli eski Gnostik metinde şöyle geçer: "İnsanlar(yığınlar) zayıftır ve kendi çeşitliliklerini, farklılıklarını taşıyamazlar."(sürüden ayrılanlar hariç)

Var olmanın aşkın tamlığı ya da hiçliği (Pleroma) ile insanın birleşme ve yeniden bütünleşme arzusunu dile getirmiştir. Bütünleşmiş ama birey olarak da kalabilmiş dengedeki bilinci yaşamaktır amaç. Egoyu öldürmeyi, kendini yok etmeyi değil, kendine hâkim olmayı, kendini her yönü ile tanımayı önemsemiştir. "Yapacaksın..., yapmayacaksın..." ahlaksal hegamonik sarmalından çıkıp özgürce kendi farklı yolunda yürümeyi önermiştir. Bu, ceza, tehdit, ahlakçı korkutma vesveselerinin dışında ama erdemli ve özgür bir yoldur. Jung, sadece iyilik ve ahlaksal tamlığın var olmanın bütünlüğünün yerini alamadığını fark etmiştir. "İyi ve kötü olarak yapay ikiye bölünme kişide tamamlanmamışlık hissi uyandıracaktır. İyi ve güzel için çabalarken kötü ve çirkine de ulaşırız." İki kutbun arasında üçüncü bir kutup bulunduğunu belirtir. Jung'a göre, kötülüğü de bilmek (yapmak değil) zorundayız. (gerektiğinde ona hâkim olabilmek için) Kendini her yönü ile tanıma ancak bu şekilde gerçekleşebilecektir. Bütünleşmiş ancak birey olmanın farkındalığını da aynı zamanda hissedebilmiş şekilde kalabilmiş bilinci yaşamaktır amaç. "Ölülere yedi vaaz"da şöyle geçer: "Kendimizi karşıt çiftlerden nasıl birer ayrı varlık haline getireceğimizi bilirsek kurtuluşa ulaştık demektir. İnsan Tanrıların özünü paylaşandır, tanrılardan gelir, tanrılara gider."

Bireysel ve çevresel katılaşmış dogma ve taassupların yıkımını özendirir. O, önce bireyin koşullanmış zihninin değişimi sonucu dünyanın da değişeceği tutumunu ve insanın bütünlüğe yeniden ulaşmak için çabaladığı evrensel mücadelesini hatırlatmıştır. Bu yol, gerçek doğamız için verilen uğraştır. "İtici kuvvet bireyselleşme ilkesidir. Tek yanlılık ise deliliği getirir." Yaratılmış dünya ve üzerindekiler değişime tabidir. "İnsanoğlu gerçek çözümlere ulaşmak için, kavramlarını değil, kendini değiştirmek zorundadır. Böylesine önemli bir değişim kökleri, teorik bilgide değil, kendini tanımada, düşüncesini kontrol etmek yeteneğinde yatar."(logos ilkesi: dile getirilmiş düşüncenin cisimleşmesi) İnsanın içindeki tanrısal özü uyandırmak istemiştir. Aydınlanma yolculuğu için yola koyulanlara "Dışarıya değil, içinden..." der. Bireysel çabaya önem vermiştir. Jung'a göre "her insan sık bir ormanda yolunu zahmetle açarak ilerleyen bir kâşiftir." Bir biliciyi kör takibi değil, içindeki biliciyi uyandırabilmeyi ve bir bilici olabilmenin gerekliliğini belirtmiştir.

"Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder... Çocukken kendimi yalnız hissederdim; hala da öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum..." C. G. Jung

Berk Yüksel

Kaynakça:

"Natür-Nurtür-Kültür Ortasındaki İnsanın Varoluşuna ve Hastalığına Sinirbilimsel Bir Bakış" Prof. Dr. Kerem Doksat

"Narsisizm ya da "Şişkin Ego"...yansımaları" Yavuz Çekirge

"Bilinmeyen Jung".Stephan A. Hoeller

http://tr.wikipedia.org

http://www.sevgiadasi.com/carl-gustav-jung-kimdir-analitik-psikoloji.html

http://www.hipnoterapi.com/jung.htm

http://www.hipnoterapi.com/jung.htm "Carl Gustav Jung'un Yaşam Öyküsü"[/font=Courier New]

Tiversonus

#5
[purple]  CARL GUSTAV JUNG'UN YAŞAM ÖYKÜSÜ

 Carl Gustav Jung, 26 Temmuz 1875'te İsviçre'de Kesswill'de bir kilise filoloji uzmanı bir rahibinin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası inancını kaybettiği açıkça belli olan huysuz ve alıngan bir rahipti. Annesinin duygusal sorunları vardı ve davranışları dengesizdi.

 Anne ve babasının oldukça mutsuz bir evlilikleri vardı. Jung oldukça erken yaşta özelde ailesine ve dış dünyaya güvenmemesi gerektiğini öğrenmişti. Bunun sonucu olarak rüyalarından, hayallerinden ve tasavvurlarından oluşan iç alemine bilinçaltı dünyasına yöneldi.

 Jung yalnız ve içe kapanık bir çocuktu. Ailevi sorunlardan bunaldığında tavan arasında yalnız otururdu. Orada en iyi dostu, tahtadan oyduğu bir insan modeliydi. Onunla saatlerce konuşur iç dünyasını ona dökerdi. Babası katı tutucu ve inatçı bir insan olduğundan Jung babası ile hiçbir şey konuşamazdı.

 Jung'un rüyaları ve bilinçaltı çocukluğunda ve hayatının geri kalanında ona yol göstermiştir. Jung kararlarını bilinçaltını dinleyerek alırdı. Örneğin, hangi mesleği seçeceğini düşündüğü esnada rüyasında kendini tarih öncesi hayvanların kemiklerini kazıp çıkaran biri olarak görmüştü. Bu rüyasını kendisi bilim ve doğa çalışmaları yapması gerektiği şeklinde yorumlamıştı. Üç yaşındayken gördüğü büyük bir yer altı mağarası rüyası Jung'ın çalışma yönünü tayin etti: zihnin yüzeyde görünenlerin altında kalan bilinçaltı güçler.

 1902 yıllında Basel Üniversitesi'nden Hekimlik diplomasını aldı. Artık adını taşıdığı dedesi gibi bir hekim olmuştu. 1900'de Zürih üniversitesinde yaptığı "çağrışım testleri" ile bir yandan Sigmund Freud ile yakınlaştı bir yandan da uluslar arası bir ün kazandı. Aynı yıl Paris'e gitti ve bir süre ünlü Fransız psikiyatr Pierre Janet ile birlikte çalıştı. 1900 yılında Freud'un Rüyaların yorumu isimli kitabını okuduktan sonra psikanalizle ilgilenmeye başladı.  İlk görüşmelerinde 13 saat heyecanla sohbet ettiler. 1907-1912 yıllarında Freud ile sürdürdüğü çalışma arkadaşlığı Jung'a psikanaliz ekolünde çok önemli bir yer kazandırdı.

 Jung hiçbir zaman Freud'u eleştirirsiz kabul eden biri olmadı. Ancak 1912 yılında yayımladığı "Bilinçdışı Psikolojisi" adlı yapıtıyla freud'un kuramlarını eleştirdi ve 1913 yılında psikanaliz ekolüyle bağını kopardı. Cinselliğe daha az önem veren farklı bir libido anlayışı ortaya koymuştu. Jung'un Analitik psikolojisinin psikanalizden en belirgin farkı libidonun niteliği ile ilgilidir. Jung'a göre libido hayat enerjisidir. Jung kendi teorisinde Ödipal komplekse yer vermemişti. Jung'a davranışlarımızın tümüyle çocukluk deneyimleri tarafından belirlendiği şeklindeki psikanalitik görüşü red ederek davranışlarımızı geleceğe yönelik hedeflerimizin umutlarımızın ve tutkularımızın da belirleyebileceğini söylemiştir.

 Sonraki yıllarda kendini tümüyle bilinçdışının niteliğini ve algılamalarını araştırmaya adadı. Bu amaçla Kuzey Afrika'da, Amerika'da (Pueblo Kızılderilileri arasında) Arizona'da ve Meksika'da bulundu.

 1930'ların başında doğu öğretileri ile ilgilendi. Daha sonra ünlü Hinduizm araştırmacısı Heinrich Zimmer ile birlikte çalıştı.

 Jung ikisi anadili gibi olmak üzere altı dil bilirdi. Dağlarda gezmeyi, yatla dolaşmayı ve Zürih gölünde yüzmeyi çok severdi.

 80 yaşında sporu bırakmak zorunda kaldı. Bazen terapilerini yelkenlisinde yapardı. Biri erkek dördü kız olmak üzere beş çocuğu ve 19  torunu oldu. Yaşamı boyunca dünyanın çeşitli üniversitelerinden çok sayıda ödül ve unvan aldı. Adına bir çok enstitü ve kürsü kuruldu. Demokratik ve alçakgönüllü bir insandı.

 Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın getirdiği büyük yıkım sonrasında, yapıtlarında ve seminerlerinde her fırsatta, daha yaşanılası, mutlu ve barış dolu bir dünyaya ilişkin özlemini dile getirdi ve gelecekte insanlığı bekleyen en büyük tehlikenin savaşlar, açlık, depremler ve benzeri felaketler olmadığını, asıl tehlikenin bilinçsiz insanın bilinçaltında biriktirdikleriyle ortaya çıkacağını savundu.

 Jung hiçbir zaman kendisine yandaşlar aramamış ya da kitleleri çekecek bir düşünce sistemi oluşturmaya çalışmamıştır. Dogmatikliğe her zaman karşı çıkmıştır. Mitoloji ve karşılaştırmalı dinler hakkındaki bilgisi engindi.

 Ayrıntıları unutmayan bir hafızası güneşin altındaki her şey hakkındaki bilgisi ve öyküleri ile eşi bulunmaz bir sohbet erbabı idi. Keskin bir mizah anlayışı vardı. 6 haziran 1961'de İsviçre'de 86 yaşında dünyaya veda etti.

 Yapıtları ve konferansları, ölümünden kısa bir süre sonra, Bollingen Vakfı'nca bir araya getirilerek, "The Collected Works" adıyla yayımlandı. Jung'un Freud'dan ayrıldığı başlıca noktalar libidonun doğası ve bilinçdışı idi.

 

PSİŞE VE KOLLEKTİF BİLİNÇALTI

 

Psişe:

Jung ekolünde kişiliğin tümü psişe olarak adlandırılır. Latince kökenli olan bu sözcük o dilde ruh anlamına gelse de günümüzde daha çok zihin sözcüğünü karşılamaktadır. Psişe bilinçli ya da bilinçdışı, tüm duygu, düşünce ve davranışları içerir. Psişe birbirinden farklı biçimde çalışan, ancak birbiriyle etkileşim durumunda bulunan sistemlerden oluşur: Bilinç, Kişisel bilinçdışı; kolektif bilinçdışı. (Gençtan, 2000).

 

Kolektif Bilinçaltı:

Fobiler hakkında izlediğim bir belgeselde çiçek fobisi olan insan olmadığı söyleniyordu. Bu belgeselde İngiltere ve Avrupa ülkelerinde fare fobisinin en yaygın fobiler arasında olduğu belirtiliyordu. Peki neden Avrupalılar'da çiçek fobisi görülmez de fare fobisi yaygındır. Belgeselde bu konuda görüşü alınan psikologlar şöyle diyordu: "Bunun nedeni muhtemelen Avrupa'da orta çağda yaşanan veba salgınlarıdır. Veba salgınından dolayı İngiltere'de bir zamanlar nüfusun % 40'ı ölmüştü. Demek ki bazı olaylar kolektif bilinçdışımızda fobi olarak kalabiliyor."

 

Jung psikoz vakaları ile çalışıyordu ve bireysel bilinçdışı kavramının şizofreniyi açıklamaya yetmediğini gördüğü için kolektif bilinçdışı kavramını ortaya koydu. Felsefe din ve mitoloji bilgisi çerçevesi içinde, şizofrenilerin sabuklamalarını karşılaştırmalı olarak inceledi. Aralarında birtakım paralellikler buldu. Şizofreninin kişisel bastırma ile, ilk çocukluk çağları olayları ile açıklanamayacak bir nedene dayanması, zihinde daha derin bir düzeyin (kolektif bilinçdışı) gerektiğini düşündürüyordu. (Fantino & Reynolds, 1975)

 

Jung'a göre bir insanın yılandan ya da karanlıktan korkması için yılanla karşılaşmış ya da karanlıkta kalmış olması gerekmez. Yılandan ya da karanlıktan korkma eğilimleri, atalarımızın kuşaklar boyu yaşantıları sonucu bize aktarılmış ve beyin dokumuza işlenmiştir. (Gençtan, 2000)

 

Jung'a göre içinde doğduğu dünyanın genel bir imgesi, doğduğu anda insanın içinde zaten vardır. İnsan dış dünyasında içsel imgelerinin karşılığı olan nesneleri tanıdıkça, bu imgeler bilinçli gerçeğe dönüşürler. Örneğin, çocuk dünyaya geldiğinde kolektif bilinçdışındaki anne imgesi sayesinde annesini derhal algılar ve onunla ilişkiye geçer. Dolayısıyla insanın algı ve eğilimlerdeki seçiciliği kolektif bilinçdışının içeriğiyle açıklanabilir. Bazı şeyleri kolaylıkla algılamamızın ve onlara karşı belirli tepkilerde bulunmamızın nedeni, kolektif bilinçdışında var olan eğilimlerimizidir (Gençtan, 2000)

 

Jung'a göre kişiliğimizdeki en etkili güç tüm insanlık tarihinin deneyimlerini kapsayan kolektif bilinçaltımızdır. Jung'a bilinçdışı kavramını bir ada benzetmesi ile açıklardı. Adanın görünen kısmı bilincimizdir. Okyanus kolektif bilinçdışıdır. Ara sıra görülüp ara sıra yok olan kumsal ise bireysel bilinçdışıdır.

 

Kolektif bilinçdışı Jung'un psikolojiye en orijinal katkısı olmuştur. Jung'a göre kişisel bilinçdışı baskılanmış çocuksu isteklerden oluşmaktadır. Ancak Jung'a göre insanın düşüncesi ve beyni yalnızca kişisel bilinçdışının etkisi altında değildir. İnsanın düşüncesine ve beynine evrim etki etmiştir. Kolektif bilinçdışı tüm insanlar için ortaktır. Kolektif Bilinçdışı kavramını Jung'un sözleri ile daha iyi açıklayabiliriz:

 

"Hayvan basamağının tüm evrelerini aştık; bedenimizde bunların izlerini hala taşırız; örneğin insan cenininde hala solungaçlar bulunur. Atalarımızdan anı olan bir dizi organımız vardır; örgenleme düzlemimiz solucanları andırır, biz de de sempatik sinir sistemi bulunur. Böylece, beden ve sinir örgümüzün yapısında tarihsel soy kütüğümüzle karşılaşırız. Geçmişin izlerini taşıyan ruhumuz için de bu böyledir. Kuramsal olarak ruhumuzun yapısından hareketle tüm insanlık tarihini baştan sona yeniden kurabiliriz. Çünkü bir kez varolan her şey, içimizde hala varlığını sürdürüyordur." (Jung, 1962)

 

Kompleks Kavramı:

Kişisel bilinçdışındaki deneyimler gruplaşarak komplekseri oluştururlar. Bir kompleks aslında kişiliğin içerisinde şekillenen daha ufak bir kişiliktir.

 

ARKETİPLER

 

Arketip, ilkörnek (prototip) sözcüğüyle eşanlam taşır. Kolektif bilinçdışının içeriği arketipler terimiyle adlandırılır. Arketipleri eğer bir benzetme ile açıklamak gerekirse, banyo edilmesi gereken negatif filmleri andırırlar. Gerçek dünyada bir karşılığı bulunduğunda, bu belirsiz imgeler cansız varlıklara dönüşürler. (Gençtan, 2000)

 

Jung birbirini etkilemesi imkansız olan kültürlerde dahi ortak semboller keşfetmiştir. Jung aynı sembolleri hastalarının rüyalarında da gözlemlemekte idi. Dolayısıyla arketipler düşüncesini dile getirdi.

 

Jung'un tanımını yaptığı arketipler arasında, doğum, yeniden dünyaya geliş, ölüm, güçlülük, sihir, kahraman, çocuk, üçkağıtçı, akıllı ihtiyar, toprak ana, dev gibi imgeler, ağaçlar, güneş, ay, rüzgar, ırmak, ateş, ve hayvanlar gibi doğal objeler, yüzük ve silah gibi insan yapısı objeler sayılabilir. Jung'a göre arketiplerin sayısı, gerçek yaşam olaylarının ve objelerinin sayısına eşittir. Her insan aynı temel arketip imgelerine sahiptir (Gençtan, 2000).

 

Yukarıdaki arketiplerden yüzük, sihir, çocuk, güçlülük, akıllı ihtiyar, dev, ağaçlar bana Yüzüklerin Efendisi filmini çağrıştırdı. Bu filmin hem çocuklar hem yetişkinler tarafından bu kadar sevilmesinin nedeni arketiplerimiz olabilir mi?

 

Jung'un tanımladığı pek çok arketipten dördü diğerlerinden daha fazla ortaya çıkmıştır çünkü bu arketipler kişiliğin oluşumunda çok önemli rol oynarlar. Bu arketipler yüksek düzeyli duygusal anlamlarla doludur. Bu arketipler persona, anima, animus, gölge ve bendir.

 

Presona:

Kelime olarak maske anlamına gelir. Persona başkaları ile ilişkiye geçtiğimizde giydiğimiz bir maskedir ve bizi topluma görünmek istediğimiz şekilde sunar. İnsanın kendisi olmayan bir kişiliği yaşamasıdır. Bir kimseye bile dostça davranmamızı sağlar. İnsanlar genellikle evde kendileri olurlar ancak çalışma ortamında bu maskeyi takarlar. Bir insanın evde, okulda, ve arkadaşlık ortamında farklı farklı maskeleri vardır.

 

Personanın kişiliğe zararı da olabilir. Örneğin bir insan taktığı maskeyi fazla benimseyerek oynadığı role kendini fazla kaptırırsa kişiliğin diğer bölümü bir yana itilir. Personasının aşırı egemenliği altına girmiş biri kendine yabancılaşır ve sürekli bir gerilim yaşar. Bu bağlamda egonun persona ile özdeşleşmesine "şişme" denilir. Böyle bir insan, rolüne kendini fazla kaptırdığından kendine aşırı önem vermeye başlar ve rolü diğer insanlarında oynamasını ister. Bu tür insanlar geçimsiz bir patron veya sert ve otoriter bir baba olurlar.

 

Anima ve Animus:

Jung'a göre insan karşı cinse ait niteliklere de sahiptir. Anima arketipi erkek psişesininn kadın yönün, animus arketipi ise kadın psişesinin erkek yönüdür. Bu arketipler insanın karşı cinsi anlayabilmesine yardımcı olmuştur. Uyumlu bir insanda karşı cinse ait yönler davranışlara da yansır.

 

Jung'a göre her erkek kendinde doğuştan var olan kadın imgesine (anima) uyan kişileri evlenmek için tercih eder. Kadın ise kendi animusuna uyan erkeklere yönelir.

 

Gölge:

Gölge insanın temel içgüdülerini içerir. Kişiliğimizin hayvana benzeyen yanıdır. Hayatın daha alt şekillerinden bize kalan mirastır. Uygar olabilmemiz için gölgemizdeki hayvansı eğilimleri evcilleştirmemiz gerekir. Gölgenin olumlu tarafı insani gelişim için gerekli olan spontanlığın, yaratıcılığın, içgörünün ve yoğun çoşkuların kaynağı olmasıdır. Ego ve gölge işbirliği yaptığında kişi kendini yaşam dolu ve canlı hisseder. Gölgenin red edilmesi kişiliğin sönük kalmasına neden olur.

Ben:

Ben arketipi, Jung'un kolektif bilinçdışı üzerindeki çalışmalarının en önemli ürünüdür. Jung ben'i kendini gerçekleştirmeye yönelik bir dürtü olarak ele almıştır. Jung ben'i (self) sistemdeki en önemli arketip olarak ele almıştır. Bilinçaltının tüm yönlerini dengeleyen ben, kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrar kazandırır. Ben her zaman tam bir bütünleşmeye çabalar. Bir insan kendisini uyum içinde hissedebildiği zaman ben görevini iyi yapıyor demektir.

 

Jung ben arketipinin orta yaşa kadar çıkamayacağına inanmıştı. Jung hepimizin ulaşmaya çalıştığı tam bir birlik ve bütünlüğün çeşitli kültürlerde defalarca rastlanılan bir sembol olan bütünleşme çemberi (mandala) veya sihirli halka ile temsil edilebileceğini söylemişti.

 

MANDALA

Bireyin bilinçli veya bilinçdışı bütünselliğinin simgesidir. Çember, haç ve Jung'un da pek çok kez resimlediği mandala figürleriyle sembollenmiştir.  Mandala, meditasyonda, dikkati merkezde yoğunlaştırmak için kullanılan bir çizimdir.  Aşağıda mandala resimlerimden örnekler yer almaktadır.

 

 

Mandala2 - click to see large one

Mandala

 

KİŞİLİĞİN İŞLEYİŞ BÖLÜMLERİ ARASINDAKİ ETKİLEŞİMLER

Kişilik bölümleri kendi aralarında sürekli iletişim ve etkileşim içindedirler. Bu iletişim ve etkileşim üç ayrı biçimde meydana gelebilir.

1-     Ödünleme: Bir bölüm diğer bölümün güçsüzlüğünü ödünleyebilir. Bilinçdışı kişilik sistemindeki zayıflıkları sürekli ödünlemeye çalışır. Buna içedönük davranışlar sergileyen birinin rüyalarının dışadönük olması iyi bir örnek olabilir.

2-     Bir bölüm diğer bölüme karşı çıkabilir.

3-     İki ya da daha fazla bölümler birleşerek bütün durumuna gelebilirler. (Gençtan, 2002)

 

 

RUHSAL İŞLEVLER VE PSİKOLOJİK TİPLER

 

Jung ruhsal işlevleri dörde ayırmıştır: Düşünme, hissetme, duygu ve sezgi. Bu dört işlev iki tutumla karışımlar yaparak, bir insanın bilinçli varlığına anlatım verebilmesi için sekiz ayrı seçenek oluştururlar. Jung bu seçeneklerden hareket ederek sekiz ayrı insan tipi tanımlamıştır.

 

 

PSİKOLOJİK TİPLER

 

 

1) Dışadönük Düşünen Tip: Bu tipte bir insanın yaşamına nesnel düşünceler egemendir. Enerjisini öğrenmeye ve nesnel dünya hakkında bilgi toplamaya yönelten bilim adamı bu tipe örnek verilebilir. Bu tip insan diğer insanlara soğuk ve kendini beğenmiş bir izlenim verebilir.

2) İçedönük Düşünen Tip: Bu tipte insanın düşünceleri kendine dönüktür. Kendi benliğinin gerçekliğini araştıran bir filozof bu tipe örnek oluşturabilir. Düşünceleri ile baş başa kalmak ister. İnsanlar onu pek ilgilendirmez. Genellikle inatçı, bildiğini okumak isteyen, hoşgörüsüz, gururlu, çevresindekileri küçümseyici tutumları olan, iğneleyici ve yaklaşılması güç bir insandır.

3) Dışadönük Duygusal Tip: Bu tipe kadınlar arasında daha sık rastlanır. Duygular düşüncelere egemendir. Kaprisli olma eğilimindedirler. Ortaya çıkabilecek küçük bir değişiklik duygularının değişmesine neden olur. Duygusal tepkileri çok değişkendir. Sürekli kendilerinden söz eden ve gösterişi seven insanlardır. Sevgileri kolayca nefrete dönüşebilir. İnsanlara kolay bağlanabilirler ve kolayca bu bağı yok edebilirler. Modayı severler. Düşünce işlevleri gelişmemiştir.

 

4) İçedönük Duyusal Tip: Bu tipe de kadınlar arasında sık rastlanır. Bu tipe de kadınlar arasında sık rastlanır. Bu tip insanlar duygularını dış dünyadan saklayan, sessiz, ilgisiz, ilişki kurulması güç ve anlaşılması zor insanlardır. Genellikle melankolik bir havaları olmalarına karşılık, aynı zamanda, kendine yeten ve iç huzuru olan kişiler izlenimi de verebilirler. Gerçekte derin ve yoğun duygularla dolu olduklarından, arada bir ortaya çıkan duygusal patlamaları çevrelerindeki insanlarda şaşkınlık yaratır.

 

5) Dışadönük Duyusal Tip: Daha çok erkeklerde rastlanır. Gerçekçi pratik ve aklına koyduğunu yapan kişilerdir. Dış dünya gerçekleri ile ilgilenir ancak bunların ne anlama geldiği üzerinde fazla düşünmezler. Zevk ve heyecan veren şeyleri severler ancak duyguları yüzeyseldir. Dış dünyadan gelen uyaranlara dönük yaşarlar.

 

6) İçedönük Duyusal Tip: Kendi duyularına yönelik ve dış dünyadan uzak yaşamaya çalışırlar. Kendi iç dünyalarını dış dünyadan daha ilginç bulurlar. Sakin edilgin, kontrollü biri izlenimi veren böyle insanlar duygu ve düşüncelerinin kısırlığından dolayı diğer insanların dikkatini pek çekmezler.

 

7) Dışadönük Sezgili Tip: Genellikle kadınlarda rastlanır. Değişken bir karaktere sahiptirler. Yeniliğe bayılırlar ancak her türlü yenilikten de çabucak sıkılırlar. Davranışlarına sezgi yön verir. Düşünce işlevleri kısırdır. Aynı işte uzun süre çalışamazlar.

 

8) İçedönük Sezgili Tip: Bilmece gibi insanlardır. Kendinse göre değeri anlaşılmamış bir dahidir. Etrafındaki insanlar tarafından çözülmesi güç bir bilmece gibi algılanırlar. Bu tipe genellikle artistler arasında rastlanır. İnsanlarla iletişim kuramazlar.

 

TEDAVİ VE PSİKOTERAPİ KURAMI

Analitik psikolojinin terapist için koyduğu temel ilke, önyargıları ve kalıplaşmış kuramları bir yana iterek, hastanın bilinçdışını dikkatle izlemeye çalışmaktır. Analitik psikoterapi belirli bir kuram izlemez. Jung terapiyi insanın kendini tanıması ve yeniden biçimlendirmesi olarak görmüş ve katı kavramlarla sınırlanmasının doğru olmadığını vurgulamıştır.

 

Jung psikoterapide sonuç alınabildiği sürece her yolun geçerli olduğuna inanmıştı. Terapist olarak Jung kitaplarının aksine belirli bir yöntem ve disiplin izlemeksizin çalışırdı. Bir hastasının terapisinde izlediği yolu bir ikinci hastasına uygulamazdı. Yöntemlerini sürekli düzeltir, değiştirir ve yenilerini yaratırdı. Bir kez, gecelerdir uyuyamadığından yakınan bir kadına ninni söylemiş ve uyumasını sağlamıştı. Jung'un seans odasında insanlar dans etmişler, şarkı söylemişler ve çalgı çalmışlardır. Analitik psikoterapinin sınırları çok katı olmasa da bazı ilkeleri vardır.

 

Tedavi, hastanın bilinç dünyasının ayrıntılı bir sorgulaması ile başlar. Bundan sonraki aşamada hastanın bilinçdışı ele alınır. Bu dönemde kişi iç dünyasına kendi denetimi dışındaki güçlerin egemen olduğunun farkına varmaya başlar. Bilinç ve bilinçdışındaki karşıt güçlerin giderek uzlaştırılarak üçüncü bir kimliği oluşturabileceğini fark etmek hastaya umut verir. Bilinçdışı güçlerin tanınabilmesi amacıyla kişinin rüyaları ve düşlemleri yorumlanır. Bu yorumlar yalnızca geçmişe yönelik bir içerikle sınırlanmaz, kişinin geleceğe yönelik tasarımlarını da içerir. Tedavi hastanın bilinçdışının götürdüğü yönde gider. Rüyalar analitik terapinin en önemli analiz araçlarından biridir.

 

Psikoterapide akla gelebilecek her türlü konu konuşulabilir. Analitik psikoterapide her türlü psikolojik çözümleme duygusal yaşantılar üzerine yapılır. Düşünce yoluyla anlayış kazanma  yetersiz bir yöntemdir. Önemli olan ruhsal gerçekliği duygusal olarak yaşamaktır. Analiz sürecinin temel amacı bilinçdışındaki olguları bilince çıkarmaktır.

 

Analitik terapide hasta ile terapist arasında etkin bir iletişim vardır. Eğer terapist faydası olacağını düşünüyorsa kendi özelini hastası ile paylaşabilir.

 

Analitik Psikoterapinin Ortak İlkeleri:

Kabul: Terapi sürecinde hasta terapist tarafından kabul edildiğini hissetmelidir. Hastanın kabul edildiğini hissetmiş olması, hastanın yetersizliklerinden dolayı yaşadığı suçluluk duygularını hafifletir.

İçsel Dünya ile İlişki Kurma: Başarıya yönelik batı kültürü, dış dünyayı ve onun gerçeklerini vurgulama eğilimindedir. Bu durum, dış gerçeklik kadar önemli olan kendi gerçekliğimizi, yani iç dünyamızı görmemize engel olmuştur. Bundan ötürü, analitik terapinin en önemli amaçlarından biri, iç ve dış dünyalar arasındaki kopukluğun birleştirilmesidir.


Transferans: Analitik psikolojide terapi esnasında transferanstan yararlanılır. Ancak transferans  psikanalizdeki kadar önemli bir olgu değildir.

 

 

KELİME ASOSİYASYON TESTİ

 

Jung'dan önce, deneysel psikoloji üzerinde çalışan bir çok araştırmacı, özellikle de, Darwin'in akrabası Sir Francis Galton, "Çağrışım yöntemini geliştirmişti. Şuydu yapılan: "Deneğe bir dizi sözcük veriliyor, denek de sözcüğü işitir işitmez, aklına ilk gelen sözcüğü söyleyerek tepki gösteriyordu. Kronomemetre uyarıcı sözcük ile deneğin ağzından çıkan sözcük arasında geçen zamanı saptıyordu. Bu testin amacı bazı zihin tiplerini öğrenmekti; Bu bakımdan da bir yararı olmamıştı. Jung, testi gözlemlerken, çok zeki olan hastaların bazen yanıtlarını geciktirdiğini fark etmişti. (cahil bir insanın yanıtını geciktirmesi normal olarak görülebilir. Ancak zeki insanların yanıtlarını geciktirmesi Jung'un çok dikkatini çekmişti.) Bu nasıl açıklanabilirdi? İncelemeleri sonucunda Jung bu gecikmelerin bazı çoşkular nedeniyle ortaya çıktığını ve zihin nitelikleri ile ilişkisi olmadığını düşündü. Bu gecikme sırasında başka şeyler de yer alıyordu. Üstelik kalp vuruşları ve soluma hızı da değişiyordu. Bazen uyarıcı sözcük karşısındaki tepkiye ek olarak, bir de psikogalvanik tepki elde ediliyordu. Bu gibi bir testte elde edilen grafik, verilen yanıt ile, soluk alma hızı ve psikogalvanik sonuç arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyordu. Başka bir deyimle zihin ve beden bir bütün olarak çalışıyordu.

 

Jung, bu yöntemi uygulayarak, psikolojide yeni bir çığır açacak Kompleksleri, ortaya çıkaracaktı. Uyarıcı sözcüğe verilen yanıt gecikince, ya da, yanıt verirken bir yanılgıya düşülünce, bilinçdışında bazı duyarlı noktalar (kompleksler) olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun nedeni Freud'un bastırma kuramı olmalıydı. Jung 1904'te çağrışım testlerinin sonuçlarını yayınladı ve bu ona büyük ün sağladı. 

JUNG' DAN BAZI SÖZLER

 

"Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir."

 

"Kuramları iyi öğren, ancak yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir yana bırak." (Jung, 1954)

 

"Eğer bir bireyi anlamak istiyorsam, ortalama insan hakkındaki tüm bilimsel bilgileri bir yana atıp, tüm teorileri gözardı ederek tümüyle yeni ve önyargısız bir tavır benimsemek zorundayım."

 

"Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar kendine özgü bir doğası vardır."

 

" Bilimsel ruh incelemesinin (psikoloji), geleceğin bilimi olduğuna inanıyorum. Psikoloji doğa bilimlerinin en genci ve henüz emekleme evresinde bugün. Bizim için en önemli bilim dalı bu ;gerçektende, insanoğlu için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu, göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Nedeni ortada: Ruhsal yaraları saracak, etkili bir çare yok henüz, oysa bu yaralar doğanın en acımasız, en büyük yıkımlarından daha da yok edicidir ! İnsanı olduğu gibi halkları da korkutan en büyük tehlike psişik tehlikedir. Beliren genel güçsüzlüğün nedenleri, bilinçaltını hiç dikkate almaksızın tek bilinçle, ama yalnızca bilinçle ilgilenilmiş olmasıdır."

 

""Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma girdiğinde tehlikeli olabilir. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikelerine kendimizi maruz bırakmış oluruz." C.G.JUNG 1962

 

"Yaşamımızın büyük bir bölümünü bilinçdışında geçiririz."  (Jung 1962)

 

SONUÇ

Jung'un bizlere bırakmış olduğu ayrıntılı ve iyi belirlenmiş kuramsal temel çoğu klinik olguya uygulanabilir niteliktedir. Freud'ı dışında hiçbir araştırmacı ve kuramcı Jung kadar zengin bir kişilik kuramı geliştirmemiş ve çağdaş düşünceyi bu denli etkilememiştir. Çoğu terapistin kabul ettiği gerçek ise bilinçdışının anlaşılmasının ve yorumlanmasının tedavi için yeterli olmadığıdır (Gençtan, 2002)

 

 

KAYNAKÇA:

Carl Gustav Jung, 1962, İnsan Ruhuna Yöneliş, 1962, Say yayınları

 

Carl Gustav Jung, Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri, Cem yayınevi, 2000

 

Edmund Fantino & George S.Reynolds,1975 İntroduction to contemporary psychology.

 

Frieda Fordham, 2001, Jung Psikolojisinin Ana Hatları, say yayınları, 2001,İstanbul, çev:Aslan Yalçıner

 

Engin Gençtan, Psikanaliz ve sonrası,2000, Remzi Kitabevi

 

Jalonde Jacobi, C.G.Jung Psikolojisinin Ana Hatları, İlhan Yayınları, 2002, İstanbul

 

Ali Babaoğlu, Psikiyatri Tarihi, Okyan Us Yayınları, 2002, İstanbul

 

www.analitikpsikoloji.com[/font=Trebuchet MS][/purple]

Tiversonus

#6
Jung ve Psikanalitik Kuram




Jung, insanları sınıflandırmaya çalışır:

 

İçedönük Tip :Dış dünyanın uyaranlarını reddeden kendi içine dönmüş tiptir.

Dışadönük Tip :Gereksinim duyduğu dış dünyaya yönelmiş ve uyaranlarını çevresinden alan tiptir.


Jung, kişiliğin dört ana fonksiyonunu tanımlamıştır:

 

Duyuş: Duyu organıyla algılamadır.

Hissetme: Kendini ve başkalarını değerlendirebilme yeteneğidir.

Düşünme: Düşünme işlevi ve kavrayışıdır.

Sezgi: Bilinçli olarak kavramanın dışında gerçeğin fark edilmesidir.


Jung bunlara dayanarak sekiz tür içe ve dışa dönük tip tanımlar:


Dışadönük Düşünen Tip: Nesnel düşünceler ön plandadır. Enerjisini öğrenmeye ve dış dünyayla ilgili bilgi toplamaya harcar. Duygusal yönleri baskın değildir. (Bilim adamları)

İçedönük Düşünen Tip: Aşırı durumlarda kişinin kendine yönelik araştırmaları sırasında gerçeklik hissi kopabilir. Kendini duygularından korumak için onları bilinçaltına itmiştir. İnsanlar onu pek ilgilendirmez. İnatçı ve gururludurlar.

Dışadönük Duygusal Tip: Duygular düşüncelere egemendir. Duygusal tepkileri oynak ve değişkendir. Düşünce işlevleri iyi gelişmemiştir. Sevgileri kolayca nefrete dönüşebilir.

İçedönük Duygusal Tip: Duygularını dış dünyadan saklayan, ilişki kurması güç insanlardır. Melankolik olmalarına karşın dışarıdan kendine yeten kişi izlenimi de verebilirler. Derin ve yoğun duyguları nedeniyle zaman zaman patlamalar yaşayabilirler.

Dışadönük Duyusal Tip: Gerçekçi, pratik, aklına koyduğunu yapan kişidir. Zevk ve heyecan verici şeyleri severler ama duyguları yüzeyseldir. Dış dünyadan gelen uyarımlara dönük yaşarlar. Buna bağlı olarak ilaç bağımlılığı ve cinsel sapmalar sıkça görülür.

İçedönük Duyusal Tip: Dış dünyadan uzak durmayı tercih ederler. Kendi duyularına yönelirler, sakin, edilgin, davranışlarını denetim altında tutan biri izlenimi verirler. Duygu ve düşüncelerindeki kısırlık nedeniyle insanların ilgisini çekmezler.

Dışadönük Sezgili Tip: Oynak ve tutarsız bir yapıya sahiptir. Yenilikleri izlemeye çalışırlar ancak uzun süre konsantre olamazlar. Bunun nedeni düşüncedeki kısırlıktan ötürü sezgilerine göre davranmalarıdır.

İçedönük Sezgili Tip: Genellikle çözülmesi güç bir tip gibi algılanır. Kendisine göreyse değeri anlaşılmamış bir dahidir. Dış gerçeklikle ilişkisi olmadığından insanlarla iletişim kuramaz. Anlamını bilmediği imgeler dünyasında yaşar ancak imgelere ilgisi de sürekli olmadığından bir sonuca ulaşamaz.


Jung, bu karakter tiplerinin fazla gelişmiş bilinçli tutumları ve bastırılmış bilinçdışı tutumları içerdikleri, dolayısıyla uç örnekler olduklarını işaret eder. Gerçekte insan ya içe ya da dışa dönüktür. Dört işlevden biri diğer üçüne göre bilinçli dünyasına egemendir. Jung bunu birincil işlev  olarak adlandırır. Bunun yanı sıra bir de yardımcı işlev vardır. Y. İşlev birinci işleve hizmet eder ve bağımsız değildir. Bu nedenle B. İşleve karşıt çalışmaz.

Jung'un tipolojisi, insanların sınıflandırılamayacağını savunanlarca ağır şekilde eleştirilmiştir. Oysa Jung da temel olarak insanın kendine özgülüğüne inanır. Onun anlatmak istediği her insanın bu sekiz kategoriden birine ait olduğu değil; bilinç ve bilinçdışı düzeylerdeki tutum ve davranışların farklı bir dağılım gösterdiğidir.