Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Eleştiriyi Eleştirmek (Veysel İkibudak)

Başlatan Moderator, 01 Aralık 2009, 01:51:07

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Moderator

Eleştiriyi Eleştirmek


Bir eleştiri yazısı yazmak ve kavramlarla başka kavramı açıklamak elbette çok kolay değil. Kaldı ki "eleştiri"nin kendisi soğuk, tedirgin edici ve reaktif bir süreç.

Eleştirinin ne olduğuna, önce Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğündeki açılımları ile bakmak yararlı olur. (Her ne kadar bazı eleştirmenler, bir sözcüğün önce tanımını yaptıktan sonra yazıya giren yazarların yazılarına, küçümseyici bir gülümsemeyle baksalar da...)

ELEŞTİRİ: 1. Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi, tenkit:

2. Edebiyat: Bir edebiyat veya sanat eserini her yönüyle sağlamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazı türü, tenkit, kritik.

3. Felsefe: Özellikle bilginin temellerini ve doğruluk durumunu inceleme, sınama, yargılama.

Burada genel olarak edebiyat eleştirisi üzerinde duracağımızdan, edebi bir ürünü nesnel ya da bilimsel ölçütlerle değerlendirmenin yöntemi nasıl olmalıdır, diye düşünmek gerekir. Eleştiri, mutlak biçimde edebi ürünün eksiklerini ve fazlalıklarını ortaya çıkaran içtenlikli bir iş midir, değil midir? Biraz buna bakmak gerekli.

Gelenekli eleştirisel bakışın, değişen dünya koşulları ve sosyal olayların gidişatıyla birlikte farklılaşması söz konusu. 21.yüzyılı yaşadığımız ve küreselleşmeyle birlikte bu eleştirisel bakışın da değiştiğini gözlemlemekteyiz. Böyle olunca da doğal olarak edebi ürünün nasıl oluşturulduğunu, kaynağına inerek açıklamak zorunluluk haline geliyor.

Öncelikle, iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla ve bilginin dolanıma sokuluşundaki hızla birlikte, yaşanan kirlilikten nasıl arınılacağı ve eleştiriyi eleştirirken bu doğrunun nasıl biçimlendirileceği önemli.

Küreselleşme ve dünyanın bilgi dolaşımı bakımından küçük bir köye dönüşmesiyle birlikte, eleştirisel bakışın ve yaklaşımın temelden başlayarak bir değişiklik göstermesi gerekir.

"Modern" olarak adlandırılmasına karşın, 1920'li ve 1930'lu yıllarda başlayan "Yeni Eleştiri Akımı"nın, bu gün dünyayı, bir görüngü olarak yaşamı ve bu yaşam üzerinden biçimlenen edebi ürünleri değerlendirmesi bakımından çok yeterli olduğuna inanmıyorum.


Kaldı ki burada iletişim araçlarına kimlerin sahip olduğu da son derece önemli ve irdelenmesi gereken bir olay olarak kendini gösteriyor.


Konumuza dönersek, bunu yalnızca genelde sanatsal değer taşıyan ve özelde edebi olarak nitelenecek alana indirgediğimizde karşımıza değişim ve dönüşüm süreci bütün katılığı ile karşımıza çıkıyor.

Bilginin artık yerel sınırlar içinde kalmaması ve son derece hızlı bir biçimde dolanıma sokularak algılama süreci arasındaki zamanı kısaltması, yoğun bilgi bombardımanı ve bilgi kirliliği eleştirinin sınırlarını da genişletirken, aynı zamanda kendisini de eleştirinin bir nesnesi haline getirdi.

Ebediyat gibi genelde kapalı ve imgeselliğin ön planda olduğu bir üretim süreci içinde bu durum, son derece geçerli artık.

Ürünün neden ve neye göre oluşturulduğundan başlayan ve dolaşıma sokulmasıyla birlikte nedenselliği irdeleyen boyutta eleştirisel bakış açısının nesnel ya da bilimsel olması her ne kadar geçerliliğini korusa da Türkiye gibi farklı kültürlerin merkezinde olan ve sosyal olguların sık sık değiştiği, politize bir ülke açısından da değişkenlik göstermekte.

Küreselleşme sürecini yöneten, yönlendiren başat öğelerin tek merkezden üreterek, dolanıma soktukları ve kısa erimli bellek yaratmayı amaçlayan planlı kavramları arka arkaya algılamaya devam ederken eleştirinin neden eleştirilmesi gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu?



Eleştiri, "Olmazsa Olmaz" Bir Kavram Mıdır?


Edebi ürününün ortaya çıkarılış sürecindeki bireysellik ile onun eleştirilmesindeki uzak bireysellik birbiriyle ne kadar örtüşürse ürünün niteliği o derecede ortaya çıkar (Bir yapıta ürün demek ağrıma gidiyor ama Kapitalist sistem, özellikle de edebiyat yapıtlarını, marketlerdeki domates, biber sepetlerinin yanına koyup, neredeyse çürümemişlerinin seçilmesi için toplumu yönlendirebiliyor.)

Edebiyat eleştiri nesnel mi olmalı yoksa bilimsel ölçütlere mi dayanmalı? Burada önceliği 'kayırma'ya ayırmalıyız. Az tanınmış bir yazar ile çok tanınmış bir yazarın eleştirilmesinde ortaya konulan ölçütler eşit midir? Değildir.

Kayırmacılık en çok da burada vardır. Önyargılarıyla eleştiriye oturan bir eleştirmen bu durumdan kendini ne kadar soyutlayıp da eleştirisine rahat nefes aldırabilir? Düşünmemiz gereken bir başka şey ise yine nesnel eleştiriye gölge düşürebilecek bir bağ: Duygusal bağ! Eleştirenle, eleştirilen arasındaki duygusal bağ ve edebi bağ ne ölçüde olmalıdır? Tabi ki bir duygudaşlığın olması kaçınılmaz. Zaten eleştirinin sağlıklı olabilmesi, okur, yazar ve eleştirmen arasındaki anlaşılabilirliğin oluşmasıyla açıklanabilir.

Eleştiriye neden hala soğuk bir kavram olarak bakılıyor? Eleştirmen, ebediyat üstü müdür? Yazar, eleştiriyi, eleştirmeni düşünerek mi üretmelidir?

Eleştiren, ortaya konulan edebi ürünlerle beslenir. Ürün yoksa eleştiri de yoktur. Beyin teri dökülerek ortaya çıkarılan eserler aynı zamanda eleştirmenini yaratıyorsa, eleştiren ve eleştiriler arasındaki kısırdöngü neyle zenginleşir? Eleştiride ortaya konulan ölçütlere göre ürün ortaya çıkarmak, o ürünün doğasını bozar.

Yazar ruhu ile yaratma süreçlerinin incelenmesine dayanan ve benim de sağlıklı bulduğum en etkin eleştiri yöntemi, yazarın biyografisi ya da psikolojisi temel alınarak yapılan eleştiri yöntemi olmalıdır. Galileo Galile'nin "Dünya dönüyor" sözü söylendiği, eleştirildiği dönemlerde toplum ve bilim üzerinde sarsıntı yaratıp Skolastik düşünceyi dibinden sallamıştır.

O zamanlarda ortaya çıkan bir şey vardı: Şaşırmak! Yıllarca dogmatik düşüncelerle beslenip yaşamı öyle yorumlayanlar üzerinde oluşan şaşkınlık ve yeniden düşünmeye yönlenme durumu, şu an söylenebilecek "dünya dönüyor" sözünden daha farklı bir etki yaratmıştır. Bu örnekten yola çıkarsak; yapıtlar da oluşturulduğu dönem, oluşturanın o zamandaki ruh durumu ve yaratma süreci düşünülerek eleştirilmelidir. Bu günün düşünceleriyle geçmişi eleştirmek ne kadar gerçekçidir/doğrudur. Eleştirmen, bunların yanısıra, eserin okur üzerinde bıraktığı etkilerin psikolojik yönüne bakmalıdır.



Eleştiri Yararlı Biçimde Kullanıyor Mu?


Türk edebiyatı dünyaya neden açılamıyor? Bunda eleştiri kurumunun yetersizliği söz konusu mu? Bir zamanlar beğenmediğimiz bir yapıtı yıllar sonra çok beğenebiliyoruz ya da beğendiğimizi beğenmeyebiliyoruz. Demek ki eleştiriyi ve beğeniyi oluşturan, yalnızca yapıt değil. Eleştirme hakkını kendinde görenler ve bu hakkı ona verenlerin yanı sıra, yadsınamayacak bir gerçek çıkıyor karşımıza: Reklam!

Saliselik görüntü, Coca Cola: On saniyelik bir reklam filminde yüzlerce görüntü gelip geçmiştir ve izleyici deneklerin hepsinde de dikkat çeken görüntünün, net olarak akılda kalan görüntünün ne olduğu sorulduğunda tek ortak yanıt alınmıştır: Coca Cola!

Çünkü, on saniyelik bir reklam görüntüsünde yüzlerce anlamsız görüntü arasında rahatlıkla seçilebilen, sağa doğru italik, el yazısı ile biçimlenmiş, kırmızı zemin üzerine beyaz renkli bir Coca Cola yazısı hemen dikkati çekip bilinçaltına işlenmiştir.

Reklam ve eleştiri... Az önce verdiğim örnek gibi eleştirinin reklamlaşması da günümüzün kaçınılmaz gerçeği olmuştur. Bilboardlarda ve televizyonda boy boy reklamlar veriliyor, böylece de halkımızın kitap okuması(!) sağlanıyor.

Kitap okumak düşünceyi doğrudan vermez ki, düşünce üretmenin yollarını gösterir. Bilgi bir başkasına aktarılabilir ama bilgelik asla aktarılamaz. Sanatın reklamının olup olmaması bir yana ekranlarda sık sık görünen ve çeşitli pişkinlikler sergileyerek sanatçı duruşundan bihaber olan kişileri gören halkımız, sanatçıları yalnızca gördükleriyle sınırlayıp tanımlamasını ortaya koyuyor: "Sanatçı mı? Şarkı söyleyen, kitap yazan, bizi eğlendiren kişiler vb. Sanatçı denilen bu kişiler, yurtdışında yaşayanlar için de aynı değeri alabilirler mi? Türkiye'de sanatçı kabul edilen birçok kişi yalnızca ünlüdür ve eğlendiricidir.

Eleştiriden süzülerek gelen Don Kişot, Aragon, Kafka, Dostoyevski... Kendi ülkelerindekiler için ne ise, bizim için de odur. Dolayısıyla edebiyatta bir evrensellik, moda deyimle bir küreselleşme zaten söz konusu... Bunları tanıyan bir kitle oluşuyor ve o başat dediğimiz güçler etki edemiyor. Onların zayıf kaldığı nokta, süzülerek gelen bilgilerin yüksel bir algı yaratması ve algıda seçiciliğin yerleşik hale gelmesidir. Bu günün klasikleşmeye yüz tutan düşünceleri, bir anlamda başat güçleri de beslemeyi sürdürüyor.

Elli yıl önce yazılmış, kabul görmüş, tanınmış bir yazarın yazdığı bir romanı, şimdiki yayınevlerine bir dosya olarak göndersek yayınlarlar mı acaba? Yayınevlerine bu şakayı yapanlar da var: Sonuç mu? Tabi ki olumsuz.

"Eleştiri ileriye doğru sıçramadır. Amacı da daha önce sıçrayan sanatçıya ulaştırmaktır eleştirmeni.
İki sıçramayı bağlamaktır birbirine.

Sıçramak için kopmak gerekir şimdiki zamandan...

Sanatçı uzun bir sıçrama yapmışsa, yandığının resmidir! Karanlıklar içinde yapayalnız kalır çünkü. Bekler durur. Eleştirmen neden sonra varır onun yanına..." diyor H. Pierre Roche.

Beyin teriyle üretilmiş, eleştirel bakıştan süzülerek gelmiş ve algısı yüksek bir kitle oluşturmuş anlayış, aslında bakış açısının netliği ve pozitifliği ile açıklanabilir ancak.

1980 öncesi ve sonrası tanımlanan sanat, sanatçı, edebiyatçı tanımları ne kadar da değişik bir durum aldı. Korkudan kitaplarını yakanların çocukları da kitaplardan uzaklaştırıldı; hem ebeveynler hem de sistem tarafından. Korkudan korkar gibi oluyor eleştiriyi eleştirmek de.

"Beyin, öğütecek bir şey bulamazsa, kendi kendini öğütmeye başlar". Çalışan beyin, yaşamın her alanında sağlıklı düşüncelerle yeni yollar, ufuklar açar ve insana "yaşıyor" olduğunun farkına vardırır.

Okuyarak yaşamın farkına varan insan, nasıl bir yaşam sürdürmek istediğini de kararını verir; varlığının anlamını biçimler, fark edişlerinin toplamı olur. Yaşadığı gibi düşünmesinin yanısıra düşündüğünce de bir hayatı yaşamak ister; bu da ona yeni amaçlar ve hedefler oluşturup, yaşamı(nı)n anlamını kavramasına yardımcı olur. "Yakılan her kitap dünyayı aydınlatır" diyor Emerson. Sanırım dünya aydınlık olsaydı sanat denilen bir şey olmazdı.

Sanat eserleri biçimlendikleri malzemesel koşullara, yaşanılan koşullara bakılarak çözülebilmelidir. Bir eleştirmenin öncelikli olarak buna dikkat etmesi gerekir. Önyargılarla ve kayırmacılıkla yapılan eleştiriler yerine ulaşamaz. Eleştirinin, saldırıya dönüşmesi de ayrı bir yazı konusudur...



Eleştirinin Rengi ve Alegori


Eleştiriden kaçmak ya da onunla oyun oynamak için yazılanları gövdeleme yerine anlaşılmaz yapıtlar yapmak! Alegori kaçış mıdır?

Eleştirmenin alaysılaması ile karşılaşacağını uman bir yazar ne kadar özgür düşünebilir?

"Her yaptığım kötülüğe / kötülükle karşılık verirsen/ senle ben arasında / ne fark kalır söyle" diyor Ömer Hayyam. Alegori mi? Buyurun size alegori. Buyurun sayın eleştirmenler eleştirin bu yazılanları. Ömer Hayyam'ı da eleştirenler vardı ama bu eleştiriler edebiyat alanında değildi. Biraz Hassan Sabbah, biraz alegori, biraz ustalık, kıvrak zekalı olmak, işte Ömer Hayyam'ın yaşıyor olmasını gerektiren en önemli şeyler...


Eleştiri hakkını kendinde görenler, kendi hak ettikleri kadar eleştiri yapabilirler ve evrensel dayanakları yoksa evrenselleşemezler.

Aldıkları biçim, devindikleri gövdeleme ne olursa olsun, alegorik simgeler birer im'dir. Başka şeyler de anlatırlar ruh biçimine göre... Kof bilmeceler gibi yazılar yazanların eleştirilmesi ne kadar başarılı olabilir ki? Yazanın bilinçli olarak çıkardığı sonuca sürüklenmeden everensel yorumlara tutunarak yazılanları eleştirebilmek o kadar güçtür ki. Bir anlamda eleştirmene kurulan tuzaktır. Sadistçedir bir o kadar da...



Eleştirinin saf olup olmamasının yanı sıra eleştirmen saf mıdır?


O da para biriktirir gibi eleştireceği şeyleri biriktirir. Zamanı gelince biriktirdiklerini sergiler ve sanatçının çelişkisini ortaya koyup ayna benliğini yansıtıp kendisiyle yüzleşmesini sağlar. Sanırım birilerinin bunu yapması da gerekiyor gibi.

Peki ya Homeros ve İlyada'sı ne olacak?

Şirketler ve bazı önemli şahsiyetler için medya takipçiliği yapar gibi yazarların eserlerini salt eleştirmek ve besin kaynağı olan bu yapıtlarla doymaya çalışmak ne kadar gerçekçidir?

Eleştirilen eleştirilemez mi? Eleştiri eleştirilemez mi? Onlar, yalnızca ve yalnızca doğruları bilen gerçeküstüler mi? Bu alanın tanrısalları mı? Homeros İlyada'sını Odessia'sını yazarken bu tanrısallardan da var mıydı?

Günümüze gelince, yaptığı işler konuşulsun, eleştirilsin diye ortaya çıkan, neredeyse yeni yetme eleştirmenliğe soyunanlarla, yeni yetme yazarlar arasında yapılan danışıklı dövüşlü eleştiriler, karşılıklı atışmalar, medya organlarını kirleten yazıları ortaya çıkarmıştır. Hani deniliyor ya, reklamın iyisi kötüsü olmaz.

Nasıl olmaz? Ancak iyi ve kötü kavramlarının birbirinin içine geçerek oluşabildiği bir anlayış içinde aynılık oluşabilir. İki rengin birbirine karışmasından ortaya yeni bir renk çıkarıyorlar. "Sarı ile Mavi karışsın, ortaya yeni bir renk çıkar işte!" diyorlar. Oysa bilmiyorlar ki Mavi ile Sarı yok olmuştur.

Sahip olunan toplumsal değerler, daha iyisine kayıyor diye düşünülürken aksine başka bir durum alıyor ve başkalaşım süreci de kaçınılmaz olarak gerçekleşiyor.

Eleştiri Yeşil olmamalı; kendini oluşturan renklerin özelliğini taşıyabilmeli. Eleştiri sanki somut bir şey gibi duruyor. Nasıl ki bir toplumun/insanın değerini, sahip olduğu değerler oluşturuyorsa eleştiriyi de eleştirenler değerliyor. Evreni oluşturan milyonlarca şeylerden birisini seçip onu eleştirmek, genel doğruyu veremez. Verse verse yalnızca o şeye ait bilgileri verebilir.


Genelleme


Eleştiri, yargılama ve ayırt etme anlamına gelen Yunanca "kritike" sözcüğünden türemiştir. Bu sözcük iyi ya da kötü değerlendirme anlamına geldiği halde nedense bir şeyin kötü yanını gösterme anlamında kullanılıyor.

Bizi eleştirenlere dikkatimizi uyanık tutarak dinleme yerine yumruklarımızı sıkmayı seçenek ediyoruz.

Önce kafalarımızda oluşan kendi doğru kavramlarımızı bir yana koyup önyargısız ve tarafsız olarak dinlemeliyiz eleştirileri - aynı zamanda böyle de yapabilmeliyiz eleştiriyi.

Birlikte yaşadığımız insanların beynimize ister istemez sokmuş olduğu "doğrusu budur!" dogmatiklerinden ve normlardan uzak durabilip bilgi sahibi olmalıyız ki kendi değer yargılarımızı da bu düşüncelerin yanında besleyip geliştirebilelim. Ancak bunlarla birlikte, taraf olmadan ya da olarak eleştiriyi yapabilelim.

Her insan her şeyi düşünebilir ama düşündüğünün ne kadarını gerçekleştirebilir ve bu durum, tarihsel süreç içinde ne kadar kabul görür bilinmez. Eleştirmek kolaydır. Asıl zor olan eleştirdiğiniz şeye katkıda bulunabilmek, daha da ilerisi, çözüm yolunu da beraberinde sürüklemek gerekir.


Eleştiri, nesnesiyle birlikte var olur. Yalnızca eseri değil, örneğin: romanı eleştirmek gerekir, yazarı değil.


Bunları gerçekleştireceğimiz süreç içinde, hoşgörü en büyük erdem olabilmeli. Hoşgörü, kendi düşünce ve inançlarımıza karşıt bulunan düşünce ve inançlara katlanma, onlara tepki göstermeme değil midir? Erdem, kendimizi aşma gücü değil midir? Kendimizi nasıl aşabiliriz bunları yapamazsak/yapmazsak?

Bu arada şunu da göz ardı etmemek gerekiyor: Yapılan her eleştiri, belirtilen her görüş saygıdeğer midir?

Sanatın her alanı özgün olmaktan geçer. Bu da başarıyı beraberinde getirir. Alınganlıkları severim. Soğuk duş etkisi yapar, toparlar insan kendini. Özgün olan her şey er ya da geç layık olduğu yeri bulur. Eğer bulamıyorsa bir eksiklik vardır. O zaman yeniden kendine ve yaptıklarına ayna tutmalı insan.

Akılcı bir eleştiri, çok satan bir kitaptan yada çok okunan bir şiirden daha geçerli geliyor bana. Yukarıda anlattığım gibi, eleştiri terazisinden ağır basarak çıkan bir ürünün kalıcılığı ve ölmezliği, aslında kendi içinde bir klasizm barındırıyor. Ürünün tescillenmesiyle doğrudan ilintili ve aslında okura karşı kendini sorumlu hisseden bir eleştirisel bakışın ülkemizde ne yazık ki tesis edilememesi nedeniyle, edebiyat kurumsallaşma sancısı çekiyor.

Kurumsallaşmasını tamamlayamayan ama tarihi binlerce yıl ötesine dayanan Türkiye Edebiyatı'nda, eleştirinin eleştirilmesiyle birlikte yeni bir soluk, yeni bir renk ve buna bağlı yeni renklerin ve yapıtların oluşturulacağına, dünyaya açılma sancısı çeken edebiyatımızın kabuğunu kıracağına ve değişeceğine olan özlemimi sıcak tutmaya devam ediyorum...





Veysel İkibudak