Yabancılaşma (Atalay Girgin)

Başlatan Moderator, 27 Kasım 2009, 17:46:11

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Moderator

İDEALİZMİN, YANILSAMANIN VE PARADOKSUN KURAMI


Günümüzde, neredeyse her alanda, işine gelenin işine geldiği gibi kullandığı, telaffuz ettiği bir kavram, dahası bir kuram "yabancılaşma". Kimileri insanın yabancılaşmasından, kimileri toplumun, tarihin yabancılaşmasından, kimileri dünyanın ve onun üzerindeki insanın ve eylemlerinin ürünü olan her şeyin yabancılaşmasından söz ediyor; ki bu noktada hem eylemin kendisi hem de tüm istek ve özlemleri içeren fikirler de azade değil bundan... Keza tüm insanlık tarihi ve onun içerisinde yer alan bilimden sanata, dinden felsefeye, tahakküm altına alma ve esaret zincirlerini kırma mücadelelerine kadar aklınıza gelen ve gelmeyen varolan her şey dahildir buna... Akıl kârı değil ama, yine de onun sarmalında kavranıp yeniden yeniden anlamlandırılabiliyor her şey...


Ya yabancılaşmadan söz edenin kendisi, eylemleri ve fikirleri? Acaba o azade midir, sözünü ettiği ve varlığını kabul eylediği yabancılaşmadan ve sonuçlarından? Bu sorunun olası üç yanıtı vardır:


Eğer "hayır"sa yanıt, bu durumda o kişi, en az diğerleri kadar yabancılaşmış bir bilinç hâliyle kavramakta ve anlamlandırmaktadır, kendisinin de yabancılaşmış olduğu varsayılan toplumsal gerçekliği; tekilliği, tikelliği ve tümelliğiyle varlığı... Tıpkı, hallisünasyonlar gören birinin, hem tüm varolanın hallisünasyondan ibaret olduğunu, hem de varolanın içerisinde yaşayan diğer insanların hallisünasyonlar gördüğünü ileri sürmesi gibi... Neresinden tutulabilir ki böyle bir iddianın? Dahası ne kadar ciddiye alınabilir ki böyle bir insan ve onun söyledikleri?


Soruya verilebilecek ikinci yanıtsa "evet"tir. Bu yanıt, yabancılaşmadan söz edenin, kendini yabancılaşmaya, yabancılaşmayı da kendine dışsal kılarak, arilik mertebesine haiz olduğu iddiasını içerir. Ki bu, dışarısı olmayan bir fosseptik çukurunun içinde olup da, çukurun içindeki her şeyin pisliğe battığını söyleyen birinin "temiz" olduğunu, temiz kalabildiğini ileri sürmek ya da kabullenmek kadar saçma ve hem akla hem de gerçekliğe aykırıdır. Ancak bu saçma ve gerçekliğe aykırı olanın kabulü ve kabulün yaygınlığı koşullarında da iddianın sahibi bir anda "Mesih", "kurtarıcı", "peygamber", "yol gösterici", vb. nitelikler kazanabilir. Ona bu nitelikleri 'kazandıran'lar ise, "kendi içlerinde büyüttükleri peygamberi" dışsallaştıramayan, ancak dolaylı bir biçimde, ona atfettikleri niteliklerden pay alarak, pay almaya çalışarak, dışsallaştıramadıkları "içlerindeki peygamberi" yaşatmaya yönelenlerdir. Bundan dolayıdır ki, "evet" yanıtı kolayca verilmez soruya...


Kolayca verilemeyen "evet" yanıtıyla başlayan gizem, soruya üçüncü yanıt olan "bilinemez"le doruğuna ulaşır. "Bilinemez" yanıtı, "evet–hayır" yanıtlarını hem dışlar hem de onlara açık kapı bırakır. Ki her türlü gizemi ve metafiziği olanaklı kılan, bunların arz-ı endam etmesini sağlayan da budur. Anlayışın kabulünün ardından, daha sonraki çağlarda sürece katılanlara kalan ise, işin tevili ile uğraşmak ve yeni teviller yapmaktır. Çünkü, kuramı ileri süren bireysel varoluşunu yitirmiştir. Onun hangi tarihsel, toplumsal koşullarda, hangi kültürel etkileşim altında, hangi bireysel yaşantı ve tercihlerin ürünü olarak düşüncelerini oluşturduğu ve ileri sürdüğünden bağımsız bir biçimde, onun kabulünü kendi kabulü olarak algılamaya başlayanın fazlaca bir seçeneği yoktur. Herhangi bir düşünürü, onun fikirlerini, ileri sürülen bir kuramı, içerisinde doğup büyüdüğü, oluştuğu toplumsal ve tarihsel koşullardan bağımsız olarak değerlendirerek ve bunları o koşulların ilerisine ya da gerisine taşıyarak, varolanı ya da olup bitmiş gerçeklikleri bunlarla anlamlandırmaya, açıklamaya çalışanın makus talihidir bu...


Öyle bir kavram ve kuram ki yabancılaşma, varlığı bir kez kabul edildiğinde ondan ve sonuçlarından kurtulmak mümkün değil. İnsanı ve insana dair her şeyi kendi penceresinden okumayı ve anlamlandırmayı olanaklı kılan yabancılaşma bir gerçeklik mi, gerçekliğin hakikatinin ifadesi mi? Yoksa gerçekliğe delalet etmeyen, salt kavramsal bir gözlük mü? Kavramın varlığı, onun gerçekliğine delalet eder mi?


Yabancılaşma, bir gerçeklik değil, yanılsamadır. Bir bilinç hâli olan yanılsamanın, gerçeklik addedilmesinin ifadesidir. Varlığın, açık ya da gizil bir biçimde düşsel, düşünsel, ideal ve maddi gerçeklik olarak ikiye ayrılmasından ve bunun apriori kabullenilmesinden kaynaklanmaktadır yabancılaşma. Bu, ikici, yani düalist bir yaklaşımdır. Önceliği ister bir ideal varlığa isterse madde cinsinden bir varlığa veriyor olsun, bu tür yaklaşımların, zamanın ve mekânın içinde ya da dışında açık ya da örtük bir biçimde, kendisi olarak kalmaya muktedir ya da kendisi olarak kalma potansiyeline sahip bir "ilk varlık"ı vardır. Bu "ilk varlık"ın da değişmeyen ya da değişmemesi gerekirken, şu ya da bu nedenle değişmek zorunda kalan bir "özü" vardır. Yabancılaşma yaklaşımı da varlık nedenini burada bulur.


Bundan dolayıdır ki, temele ideal varlığı yerleştirenler, yani idealistler için yabancılaşmanın varlığı, ancak ve ancak kendi kendisiyle kaim olabilen, varolmak için ve kendi kendisi olarak kalabilmek için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, zamandan ve mekândan bağımsız ideal bir varlığın kabulüyle ve hangi nedenle olursa olsun, bu ideal varlıktan da sûdur eden ve adım adım ona benzerliğini yitiren, ondan uzaklaşan bir ya da birden çok varlığın, zaman ve mekândaki varlığını kabule dayanır. Ki zamanın ve mekânın kendisi de ideal varlığın zamansız ve mekânsızlığından sûdur eyler bu yaklaşımda.


Temele madde cinsinden varlığı yerleştirenler, yani maddeci düalistler1 ise, zaman ve mekânda apriori olarak var kabul ettikleri, kendisi olabilme ya da kendisi olarak kalabilme potansiyeline sahip olan, bir "ilk varlık"(lar)ın, bir "ilk şey"(ler)in, içerisinde bulunduğu koşulların zorlaması, dayatması veya ihtiyaçları nedeniyle başladığı maddi ve manevi her türden eyleminin hem kendisiyle hem de sonucu olan ürünleriyle yabancılaşmaya başladığını ileri sürer. Buna göre, kendisi olabilme ya da kendisi olarak kalabilme potansiyeline sahip olan bu varlık(lar), eylediği sürece kendisine yabancılaşmaya mahkumdur. Yabancılaşma bir olumsuzluk hâli olarak kabul edildiğinde, yabancılaşmamanın yegane yolu da eylemsizliktir. Zamanın ve mekânın ayrılmazı olan değişme ve hareket koşullarında eylemsizlik bir paradoks olduğu gibi, eylemle başlayan ve bir olumsuzlama olan yabancılaşma da bir paradokstur. Dahası, gizil bir biçimde, zamanda ve mekânda değişmemenin, değişmeden kalmanın, hatta eylemsizliğin mümkün olduğu kabulüne dayanır.


Her iki yaklaşımda da dışa vuran, kendisi zamanda ve mekânda yer alan, burada bir varoluşa sahip olan insanın, yanılsamalı, hatta bir bilinç yarılmasının, bölünmesinin ifadesi anlamında, şizofrenik bir bilinç hâlidir. Ki bu bilinç hâli kuramla birlikte dışsallaşır. Sadece kuramı ileri sürenleri değil, bunu kabullenen, zamanı ve mekânı, dünü, bugünü, yarınıyla; toplumsal, tarihsel, kültürel, siyasal, ekonomik, vb. olarak, yabancılaşma kuramıyla anlamlandıran/anlamlandırmaya çalışanları da yanılsamalı, şizofrenik bir bilinç hâliyle kaim olmaya yönelten, sürükleyen bir kuramdır yabancılaşma.


İnsanın ve insanla anlamlanan, insanla anlamlandırılan varlığın değişimine aşkın kılınan, bu değişimin ötesinde bir 'yer'e yerleştirilen yabancılaşma, metafizik, dolayısıyla idealist bir kuramdır. Varlık koşulunu, her zaman için varlığın en az ikiye bölünmesinde bulur: Ya İdeal ve gerçek varlık olarak ya da gerçek varlık içinde eylemsizlikle, kendisi olması gerekirken kendisi olamayışla malul bir "ilk varlık" veya "ilk şey"ler olarak...


Her iki yaklaşım da gerçekliğin hakikatinin ifadesi olmaktan çok, varolana ilişkin idealist spekülatif2, gizemciliğe açık bir kurgu, yanılsamalı bir açıklama, anlamlandırma çabasıdır. Her hangi bir çabanın ve yaklaşımın, gerçekliğe ilişkin verileri de kullanmaktan geri durmuyor olması, onu idealist ve spekülatif olmaktan arındırmaya yetmez. Dolayısıyla, yabancılaşma kuramını idealizmle malul kılan, onun açık ya da örtük bir biçimde varolan önkabulüdür. Bu önkabul hâli, hem varlığın kendisi olarak yabancılaşmamışlığıyla varolduğu, hem de yabancılaşmanın eşiğinde olduğu andır: Mükemmelin, idealin an'ı; "şey"in yanlızca "şey"liğiyle varlık an'ı... İdeal eylem ya da eylemsizlik an'ı...


Bu an, yabancılaşma kavramını kullanmamış olsalar da, Hz. İbrahim'den bu yana dinlerde, özellikle de Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet'te, "ilk günah"3 la bozulur. "Yasak meyve"nin yenilişiyle vûcud bulan "İlk günah", Tanrı'yla kaim olan mükemmelin mükemmelliğine, hem de mükemmel olduğu tasavvur edilen bir mekânda, yani cennette, vurulan bir hançerdir. Dahası, tasavvur edilenin, düşünülenin değil, aksine gerçek insanın gerçek bir mekânın ve zamanın sonsuz ve sınırsızlığında varoluş sürecinin başlangıç anıdır. Ki birer inanç sistemi olan bu üç dine göre de, Adem'le Havva'dan hareketle gerçek insanın evrendeki serüveni "ilk günah"la, yani günahkârlıkla başlar. Bu başlangıç an'ı bir son değildir. Nasıl son olsun ki? "İlk günahkâr", yani Adem aynı zamanda, "ilk peygamber" kılınmıştır. Çocuklarını bekleyen, bir başka günahtır, ensest bir ilişkidir. Kuran'da, erkek çocukların, yani Habil ile Kabil'in dışında isim telaffuz edilmez. Kızların adları yoktur... Acaba kendileri de olmadığı için mi yoktur adları? Eğer bu doğruysa, bir odipus kompleksidir söz konusu olan... Ki o zaman Habil ile Kabil'in kavgasının nedeni Havva'dır. Ve günahtan, günahkârlıktan kaçış yoktur Habil ile Kabil'e... Yani gerçek insana... Bu durumda insan, dinlere göre, daha başlangıçtan itibaren, günaha mahkumdur. Varoluşu ve varoluşunu sürdürüşü günahsız mümkün değildir. Tanrı'nın kendi suretinden yarattığına, kendi canından "can üfledi"ğine inanılan insan, eylemi ve söylemiyle "ilk günah"tan itibaren Tanrı'yı bıktıracak, usandıracak denli uzaklaşır ondan... Nihayetinde, bu bıkkınlık ve usanç Kuran'da son sözünü söylemek zorunda bırakır Tanrı'yı: Artık yeni peygamber, yeni yol gösterici, yeni rehber göndermeyecektir insanlara. Peygambere ve diğer Müslümanlara, "Allah'ın saptırdığını doğru yola iletmek mi istiyorsunuz? Allah birini saptırırsa artık onun için bir yol bulamazsınız"4 diyerek, elçisine ve onun tebliğ ettiği Kuran'a inanmayanların inanmamalarının ardındaki gerçek nedenin, kendisi (yani Tanrı) olduğunu ifşa eder: Günah da günahkâr insan da Tanrı istediği için vardır, günahtan dolayı ceza da... Onları "doğru yola iletmeye" çalışmak da Tanrı'nın iradesine karşı çıkmak... Ki tüm bunlar, Tanrı'nın, her şeyi bilen, her şeye kadir olan, salt iyilik, salt sevgi olduğu, kayrasından dolayı insanı, hem de kendi suretinden yarattığı iddiasına da dayanan mükemmelliğiyle bağdaşmayan bir paradokstur. Dinlerin Tanrı sözü olarak kabul edilen, hem gerçeklikle hem de kendisiyle tenakuz içerisinde olan kutsal kitapları bu paradoksun abideleridir. Ama neylersiniz ki O, Tanrı'dır ve ne yapsa ne söylese yeridir...


Felsefe tarihi içerisinde de, yabancılaşma kavramını kullanmamış olsalar da, "İdealar Kuramı" ile varlığı ideal ve zahiri olarak ikiye ayıran Platon'u ve yeni-Platoncu olarak nitelenen ve sûdur öğretisini ileri süren Plotinus'u; Aristotales'in yanı sıra, Plotinus etkilerini de taşıyan, "Zorunlu varlık-Mümkün varlık" anlayışıyla, olup biteni ilk varlıktan diğerlerinin sûdur edişiyle açıklayan Farabi'yi de "yabancılaşma" yaklaşımı çerçevesinde değerlendirebilmek olasıdır.


Ancak, felsefi anlamda "yabancılaşma" kavramını ilk kullananların, 19. yüzyılın başlarında, Fichte ve Hegel olduğu bilinmektedir5. Hegel açısından yabancılaşma, "ilk varlık" olarak kabul ettiği ve her şeyin nedeni ve temeli olan mutlak akıl'ın, mutlak ruh'un, geist'ın kendini dışsallaştırmasının sonucudur. Hegel'de her şeyin kendisinden türetildiği "ide", "İlk varlık", "ideal varlık" dışsallaşma anından itibaren, değişme ve gelişmenin diyalektiğinden bağımsız olamayan gerçek varlıklara dönüşür; varlığını bu varlıklarda sürdürür. Hegel'e göre "Akli olanın gerçek, gerçek olanın akli" olmasının anlamı ve nedeni de budur. Kendini dışsallaştırdığı andan itibaren "ilk varlık" değişme ve gelişmeden ari değildir. Artık her şey, asıl olarak da insan ve insanla anlamlanan, insanla anlamlandırılan her şey, tez-antitez-sentez süreciyle mutlak akıl'ın, geist'ın değişerek ve gelişerek, yeni bir dışsallaşma için kendine dönüşmesi amacıyla varlığa bürünür ki bu, ereği, değişme ve gelişme temelinde geist'ın kendine dönüşü olan çevrimsel bir süreçtir. Bu çevrimsel süreçlerle geist'ın her kendine dönüşü, yabancılaşmanın aşılış anıdır. Ne var ki bu an'ın hükmü meri değildir. Kendi kendiyle kalamaz geist, mutlak akıl, vs. Hegel için yabancılaşmadan kaçış yoktur ve bu ideal varlık'ın bir halinden bir başka ideal haline bir yolculuktur; yolun adı ise yabancılaşmadır. Bu idealist, gerçeklik açısından yanılsamalı ve paradoksal yaklaşım, idealist bir filozof olan Hegel'in felsefi sistemi açısından bir sorun değildir. Bu yaklaşımıyla Hegel, kendisinden önceki idealist filozofların, değişmez olan "ilk varlık" anlayışlarından farklı olarak, zamanda ve mekânda, dahası gerçek varlıklarda varlığını sürdüren, değişen ve gelişen bir "ideal varlık"ı savunur.


Hem kavramsal hem de kuramsal düzeyde "yabancılaşma"nın yaygınlık kazanmaya başlaması, Marx sonrası dönemde ve asıl olarak da ikinci dünya savaşının sonrasında6 gerçekleşir.


Marx, kavramı devraldığı Hegel'den farklı olarak, yabancılaşmaya, olumsuz bir değer atfeder. Hegel'de "baş aşağı durduğu"nu söylediği diyalektik yöntemi olduğu gibi, "yabancılaşma"yı da "ayakları üzerine" diktiği, mistik ve idealist yanlarından ayrıştırdığı iddiasındadır. Bu iddia, Hegel'in her şeyin başlangıcı ve varlık nedeni olarak kabul ettiği, kendi kendiyle kaim "ide"nin yerine, varlığı madde cinsinden, zaman ve mekân olarak kabule dayanır. Değişme ve hareket ayrılmazıdır bunun. Ki bu ilk kabuldür. İkinci kabul ise, zaman ve mekânın içinde "kendisi olamayan", "kendi kendisi olarak kalamayan" bir başka varlıktır: İhtiyaçları ve ihtiyaçlarını gidermeye yönelik eylemiyle değiştirirken kendisi de değişerek bilinç kazanan, yabancılaşan insan. Hegel'in zamanın ve mekânın dışında tasavvur ettiği kendi kendisiyle varolan varlığı, Marx, zamanda ve mekânda varolan ama, kendisi olması gerekirken, kendisi olarak kalamayan ve bundan dolayı da yabancılaşan bir "ilk varlık" anlamında tasavvur eder. İşte Marx'ta tüm yabancılaşma kuramı bu kabullere dayanır. Ve tüm tarih yabancılaşan insanın eylemlerinin ve fikirlerinin tarihi olup çıkar.


Marx'a göre, yabancılaşmamak ya da yabancılaşmamışlık, kendisi olarak kalan, kalabilen varlığın bir özelliğidir. Ne var ki, zaman ve mekânda varolan hiçbir şey kendisi olarak kalamaz. Bu durumda yabancılaşma bir zorunluluktur. Tıpkı Hegel gibi, Marx'ta da gerçek varlık olarak insanın ve onun yapıp etmelerinin yabancılaşmadan kaçışı yoktur. Dahası bu yapıp etmeler de hem yabancılaşmanın bir sonucu hem de yabancılaşmanın varlığını sürdürüşünün bir nedenidir.      


Hegel, kendi felsefi sitemi içerisinde, yeni bir yabancılaşma süreci için, yabancılaşma sürecinin aşılış an'larını tasavvur eder. Hem çevrimsel hem de sarmal süreçlerin finalidir bu anlara tekabül eden... Marx ise bir zorunluluk ve olumsuzluk olarak tasavvur ettiği yabancılaşma sürecini, "insanın tarih öncesi" diye niteleyerek, yabancılaşmanın aşılış anını, "insanın gerçek tarihi"nin başlangıcı görür. Bu geleceğe dair, düşsel, düşünsel, ereksel bir kabuldür elbette. Paradoksal yaklaşımlar için bunda bir sorun yoktur. Çünkü tüm paradokslar düşseldir, düşünseldir; idealizmle maluldür. Düşsel olan da, aşılışını yalnızca düşselde bulur; yalnızca düşsel olarak aşılır. Oysa gerçekliğin kendisi de gerçekliğe dair varolan sorunlar da gerçeklikte ve bir gerçeklik olarak aşılır.  


Ve son olarak: Marx'a göre yabancılaşmanın aşılması, ortadan kalkması için, yabancılaşmanın nihai sonuçlarına vardırılması, tüm insanlık için katlanılmaz hâle gelmesi gerekir7. Ki bu bambaşka bir açmazı olanaklı kılmaktadır. Bu açmazı kavramak için yanlızca sorular yeterlidir: Geçmiş bir yana, bugün "yabancılaşma"nın ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, vb. anlamda bayrağını taşıyanlar ve liderliğini yapanlar hangi sınıflar ve güçlerdir? Bunların ve başkalarının hangi eylemleri yabancılaşmayı nihai sonuçlarına taşımaktadır? Yabancılaşmayı engelleyen ya da engellemeye çalışan hangi toplumsal sınıflar, güçler ve bunların hangi talepleridir? Buradan hareketle, yabancılaşmanın herkes için katlanılmaz hâle gelmesi gerektiğini ileri sürenler, kimlerin ardı sıra dizilmelidir? Yabancılaşma sürecini eylemleriyle, düşünceleriyle nihai sonuçlarına taşımaya çalışanların mı, yoksa talepleriyle bunları engellemeye çalışanların mı?


Gerçeğe ve gerçekliğe aşkın olan hiçbir şey yoktur. Varlığın hareketine ve değişimine aşkın kılınan yabancılaşma ve yabancılaşma kuramı, salt düşsel, düşünsel, paradoksal bir kuramdır. Gerçeklikle ilişkisi sadece kullandığı verilerden ibarettir. Varolanı, varolanın kendi gerçekliğine uygun bir tarzda anlamanın, anlamlandırmanın ve açıklamanın, değiştirme dönüştürme eylemliliğinin değil, aksine yanılsamalı bir tarzda kavrayışın ve tersinden varolana teslim oluşun kuramıdır. Bundan dolayıdır ki, "asar-ı atika" müzesinde gecikmeli de olsa yerini almalıdır. Daha ötesi laf-ı güzaftır...




1. Bugün "Diyalektik materyalist" olduğunu ileri süren ve "Tarihsel materyalizmi" savunanlar, bilinçli ya da bilinçsizce maddeci düalist, yani idealist bir anlayışa sahiptir. Çünkü bu anlayışın kendini açıkça dışa vurduğu alan yabancılaşma kuramıdır. Yabancılaşma kuramıyla bağlarını koparmaksızın, iddianın ötesinde, materyalist olunamaz. Elbette ki bu bağın koparılışının, dünü ve bugünüyle ekonomik, sosyal, siyasal, vb. boyutuyla gerçekliğin anlamlandırılışı, açıklanışı ve değiştirilme/dönüştürülme eylemliliği süreci üzerinde derinlemesine etkileri vardır. Ki bunlar ayrı birer yazı konusudur.


2. Spekülatif  olmak, felsefi bir düşünce ve yaklaşım için kusur sayılmaz. Ancak bu, mükemmellikle malul bir Tanrı fikriyle temellendirilen tüm dinler ve kendisine "bilimsel" sıfatını yakıştıran tüm yaklaşımlar için kusurdan öte, kendini nakzeden temel bir zaaf ve yetersizliktir. Özellikle "bilimsel"lik iddiasını taşıyan yaklaşımlar bu noktada, dogmatizme ve onun sorgulanmazlık zırhına bürünerek varlığını sürdürmeye çalışan dinler gibi, inanç bağıyla kendilerini koruyup koruyamama açmazıyla karşı karşıya kalmaktadır...


3. "İlk günah", Hıristiyanlık'ta, diğer iki dinden farklı olarak, doğan her çocukta varlığını sürdüren irsi, genetik bir nitelik kılınmıştır ki yeni doğanların vaftiz edilmesinin nedeni de budur. Elbette ki bu bir inançtır. Tıpkı, İslamiyet'te, her çocuğun doğuşundan, fıtratından Müslüman olduğu inancı gibi... Adı üzerinde "inanç" (ki aslında her inanç, dayanağı ne olursa olsun ideolojidir)... Tüm inançlar gibi, bunların da aklın, bilimin ölçütlerine göre değerlendirilmesinin hükmü yoktur. Çünkü akla ve bilime aykırıdır hem doğuştan günahkâr olmak hem de fıtratından Müslüman olmak...


4. Kuran-ı Kerim  Meali, Nisa Suresi, 88. Ayet, Süleyman Ateş çevirisi. En'am Suresi 125. ayette de "Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar, kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar" denilmektedir. Keza Yunus Suresi 99. ayette de "Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?" denilerek, inanmayanların inanmamalarının asıl nedeninin kendisi (yani Allah) olduğu beyan edilmektedir. Elbette ki benzeri bir dizi ayet daha aktarmak mümkün olduğu gibi, bunları nakzeden ayetleri aktarmak da mümkündür. Tıpkı, kaderiye ve cebriye konusunda, Mutezile ve Eşarilik-Gazali arasında kendilerini destekleyen ama diğerini nakzeden ayetlerin Kuran'dan aktarılması gibi... Kendini nakzetme dinler açısından bir sorun değildir, aksine onların tabiatına uygundur. Ancak, mükemmellikle kaim olan, mükemmel olduğu ileri sürülen Tanrı'nın Tanrılığına uygun değildir. Ki bu sorun da inançla, teslim oluşla aşılır... Çünkü bu tutarsızlığı, teslim olan fark edemez. Teslim olmayanın ise, ne kendisinin ne de söylediklerinin teslim olan indinde önemi vardır zaten...


5. Fritz Pappenheim, "Modern İnsanın Yabancılaşması" (Phoenix Yayınevi) adlı kitabında, "Felsefi anlamda yabancılaşma terimi, 19.yüzyılın başlarında Fichte ve Hegel tarafından kullanılmıştır; ancak o dönemde terimin etkisi bu filozofların müritlerinden oluşan küçük gruplarla sınırlı kalmıştır" demektedir (s.4). Yabancılaşma kuramını kabulün kaçınılmaz sonucu, "Modern İnsanın Yabancılaşması" ifadesinden anlaşılabileceği gibi, ideal bir modern insan tasarımını gerektirir. Ki bunu, feodal insanın yabancılaşması, köleci insanın yabancılaşması, komünal insanın yabancılaşması gibi geriye dönük ifade etmek de geleceğe ilişkin yaklaşımlara taşımak da mümkündür. Çünkü düşünsel anlamda her daim ideal bir kabul ve hareket noktası vardır. Ve bu anlayışta, değişmenin, hareketin, gelişmenin varlığı ve kabulü yalnızca bir aksesuardır.  


6. Bunun önemli nedenlerinden biri, Marx'ın "yabancılaşma" kavramını nerdeyse başat unsur kıldığı kitaplarından Alman İdeolojisi ve 1844 El Yazmaları'nın 1932'de gün yüzüne çıkması, yani okurla buluşmasıdır. Bir diğer neden ise, işçi sınıfı mücadelesinin, 1917 Ekim Devrimi'nin uluslararası etkisinin de katkısıyla, Marx'a ve düşüncelerine duyulan ilginin artmasıdır. Dünya insanlığını en az dinler kadar etkileyen bir düşünür olan Marx'a ve ileri sürdüğü düşüncelere olumlu ve olumsuz anlamda gösterilen ilgi yersiz ve gereksiz değildir elbette. Ancak olumlayanların, onun düşüncelerinin oluşumu sürecinde kaçınılmaz bir biçimde taşıdığı etkileri görmezlikten gelmesi ve neredeyse mutlak doğruluk atfetmesi de, olumsuzlayanların da Yahudi kökeninden hareketle onu yok sayma, tümden yanlışlama girişimleri de doğru değildir. O kendini oluşturan, içerisinde yaşadığı çağın, toplumsal, kültürel, siyasal, vb. koşullarıyla birlikte, çocukluğundan itibaren taşıdığı etkiler altında bireysel seçimlerinin ve yönelişlerinin sonucu olarak varolan bir filozof ve entelektüel bir eylemcidir. I. Wallerstein'ın deyişle, doğruları ve yanlışlarıyla, sınıflar mücadelesinin 19.yüzyıldaki diliminde, düşünerek, söyleyerek, eyleyerek yer almış "bir yol arkadaşı..."dır. Ne eksik ne fazla...


7. Marx, yabancılaşmanın, "ancak iki pratik koşulla ortadan kaldırılabilir" olduğunu söyler: Bunlardan birincisi, "Yabancılaşmanın "katlanılmaz" bir güç, yani insanın ona karşı devrim yaptığı bir güç hâline gelmesi için, onun insanlığın büyük bir çoğunluğunu tamamen "mülkiyetten yoksun" hâle  ve aynı zamanda, gerçekten mevcut olan bir zenginlik ve kültür dünyasıyla çelişkili hâle getirmesi gereklidir..." (Alman İdeolojisi, s.61, Sol yayınları)









Not: Bir çok kaynağın alıntısını buraya (bu bölüme) koymaktayım; bu durum yazılanların tamamına kayılıyorum anlamına gelemez. Mutlaka \"sapmalar\" taşıyacaktır, sonuç ta bu yazılara  bir şekilde bir Akıl/Beden/Ruh bileşimi aktarımında ya da yazımında taraf olmuştur. Ve bilinç sarmalı devamlı olarak yükselme ve genişleme eğilimindedir...İşte sabah aktardığım yazıda \"günah\" kavramı benim pek katılmadığım bir kavram idi, ayrıca \"beklentisizlik\" durumuna pek fazla vurgu yapılmamıştı. Yine de yazarın vurguladığı bir çok kavramı doğru ruhsal gerçekler olarak algılamıştım. İşte eksik yanlarının çok etkin olacağını sonradan fark ederek -ki benim için değil di- ve yanlış anlaşılmalara yol açacağını düşünerek kaldırdım... Umarım yanlış anlaşılmamıştır ya da şimdiden sonra yanlış anlaşılmaz...Galiba bizler önce \"öğrenmeyi öğrenmek\" kavramına sahip olmalıyız.


Bütün eserlerde bir \"sapma\" olacağının düşüncesi ile yazıları okumanızı, sahip olduğunuz Tanrısal Gücünüz acısından, taşıdığımız \"öz\" açısından; \"Sonsuz ve Tek Olan\" Bir\'e (kendimize ve Herşeye) saygılı bir duruş olabilecektir. Diğer türlüsü bir \"ayrılık ilüzyonu\" olur ki; çağımızn en temel hastalığı kanımca bunun \"değişik versiyonlarına\" insanlık olarak tutulmuş olmamızdır.

Sevgilerimle!
 

Moderator

\"Habil ile Kabil'in d???nda isim telaffuz edilmez. K?zlar?n adlar? yoktur... Acaba kendileri de olmad??? için mi yoktur adlar?? E?er bu do?ruysa, bir odipus kompleksidir söz konusu olan... Ki o zaman Habil ile Kabil'in kavgas?n?n nedeni Havva'd?r. Ve günahtan, günahkârl?ktan kaç?? yoktur Habil ile Kabil'e... \"

 

Alemtac

De?erli payla??m?n?z için kendi ad?ma te?ekkür ederim. Ve baz? sat?rlarda kendimi buldum :)) Yabanc?la?ma bana göre herbirimizin içinde oldu?u yads?namaz bir gerçek. Do?runun ne oldu?unu bilerek önerdi?imiz do?rular?n ne kadar? ya?ant?m?z da yer al?yor? Özümüz de?i?meyecek ancak bizler ö?renirken özümüzden yabanc?la?arak ö?renece?iz ki ö?renmi? olal?m. Zaman ve mekan?n içinde eylemsizli?i seçmek bence imkans?z, öbür türlüsü bence ?izofrenik bir yakla??m olur ve sonucu dünyada ki her?eyden vazgeçmek anlam?na gelir ki henüz o mertebeye sahip de?iliz. Bir kimse kendi gitti?i yolun do?ru oldu?u iddaas?nda oluyorsa, gitti?i yol do?ru de?ildir. Sonuçta idealin ne oldu?unu bilerek kendimize çizdi?imiz bir yol varsa ve bu yolda sapmadan ilerleyebiliyorsak, ba?ta yaratt???m?z yabanc?la?madan uzakla??yor ve öze yakla??yor olabiliriz.
 

Moderator

Te?ekür ederim sevgili Alemtac...Yukar?da ortaya konulmaya çal???lan \"konular?n\" tart???labilmesini ben de çok isterdim. Örne?in; yarg?lama eylemi, de?i?me ve geli?me temelinde Tanr? kavram?, günah kavram?, gerçe?e ve gerçekli?e a?k?n olarak idealize edilmi? kavramlar, yan?lsaman?n gerçeklik olarak atfedilmesi kavram? v.b.

Bunun verimli bir ?ekilde yap?lamayaca??n?n -forumda ya da ba?ka ortamlarda da- gerçekli?inde olan bir görü?üm var. Bunu ancak ben kendi \"içimde\" yapmaktan ba?ka bir verimli yol bulam?yorum. Bunu bir sitem ya da de?ersizle?tirme olarak alg?lamak, olas? gerçeklerden bir tanesini olas?l???n gerçekli?in yerine geçirilmesi yan?lg?s?ndan ba?ka bir ?ey de de?il diye de beyan ediyorum. Yine de ne kadar yüksek olas?l?k de?eri ta??sa da ben yine de tüm olas?l?klar?n de?erli oldu?unun fark?nday?m.

Ve her?eyin bir dü?ünceden ibaret oldu?unun bilimsel i?aretleri ?????nda, dü?ünce eylemlerimizin duvarlar ile, tel örgüler ile örüldü?ünün gerçekli?inde; büyük bir tepki alabilece?imi (zihinsel hapislii?iniz var dedi?im için) de biliyorum.  Her?eyin bir I??k ve Ses dans? oldu?unu söyleyen kanal bilgilerine kat?lm?yorum, bunun da ötesinde deneyimleyerek gerçek diyorum. Ve ?imdi bana biraz marjinal s?nrlarda müzik dinleme keyfi için izin...


?unu da vurgulamak isterim; \"çanlar kimin için çal?yor?\", elbette gelen yeni Bilinç Dalgas? -ki o epeydir etkili ve giderek ?iddetini art?racakt?r- bir çözümü zorlayacakt?r. Buna direnmek ya da bu yeni dalga ile i?birli?i yapmak ki?ilerin (bireysel Tanr? k?v?lc?mlarnn) özgür iradelerine b?rak?lm??t?r. Yap?lacak ?ey çok basit, o kadar basit ki buna inanmak bile çok zor: ?STEMEK ve ?Z?N VERMEK... Zeki Enerji yard?mc? olmayacak m? san?l?yor, yani tüm zihinsel karma?alar?m?z?n bizi getirdi?i belki onun da pay?n?n oldu?u sorunlar?m?z?n çözülemez oldu?u zihinsel ç?kar?mlar?m?zdan bahsediyorum. Bir ?ey onu olu?turan zihin ile çözülemez, bu zihni d??ar? atal?m, kullanmayal?m demek de?ildir. Bu zihni eskisi gibi kullanmayal?m ama kullanal?m demektir....Müthi? bir destek var, müthi? bir destek var. Hay?r müthi? bir destek var...Peki buna inanacak zihniniz var m?? Zeki enerjiler I??k Ailemiz bizlerden ?stememizi bekliyorlar: ?stemek...Ama önce sormam?z gereken bir soru var kendimize, önce bu sorulmal?; \"biz ne istiyoruz?\"...
 

Moderator

Ve bizim için önemli say?lacak ki bu -Sevgi Yo?unlu?u\'nu deneyimlemeyi istemek- konuda; pek de ho?umuza gitmeyen bir filme gitmek, seyretmek için harcad???m?z \"zaman\" kadar, bu süre kadar bir zamanda I??k Ailemiz\'den isteyelim ya da niyet beyan? yapal?m. Bizi çok da mutlu etmeyen bir i? gününde geçirdi?imiz, mutlu olmadan geçirdi?imiz zaman süresi kadar bir sürede; \"ben ne ya da neyi istiyorum?\" diye kendimize soral?m. Kendimize ?unu soralm: \"Ben Sevgi yo?unlu?unu denemeyi istiyor muyum?\"...Bu \"uzun\" ve \"s?k?c?\" süreler olarak gözüken \"uzun\" süreler ile öneri ve tavsiye verdi?im için kendimi ba???l?yorum.

Öneri ve tavsiye vererek \"rahat bölgelerimiz\" den ayr?lma, hareket etme s?k?nt?s?n? ya?att??m için de ÖZÜR D?LER?M.
 

Alemtac

Say?n, Sevgili Moderatör :)) ad?n?z böyle olunca nas?l hitap edece?imi ?a??rd?m ve belli etmek istedim. Bence konular?n herbiri tart???lmal?d?r, siz kendi içinizde yap?yor olsan?z da, ö?renmeyi ö?renmek kavram?n?z? hat?rlatmak isterim :) Öneriniz güzel bir öneri, \"Ben sevgi yo?unlu?unu denemeyi istiyor muyum?\" ancak bizlerin bunu yapmad???n? sanmaktas?n?z gibi bir izlenim edindim sözlerinizden. Bence bunun için özür dilemelisiniz, yoksa bu niyette bulunmam?? bir topluluk için ve ilk defa bu kavramlarla kar??la??yor olsak, hakl?s?n?z. Ba??ndan beri forumu takip etti?inizi dü?ünüyorum, yinede böyle bir öneride bulundu?unuza göre eksik bir yan?m?z olsa gerek.
 

Moderator

\"Ö?renmeyi ö?renmek\" kavram?n?n en önemli temel unsurlar?ndan oldu?unu dü?ündü?üm bir   olay ya da aksiyon var: Tart???lan fikirlerin ya da kavramlarn ne kadar? hayat?m?zda bir gerçeklik kazanm??, daha basit ifade ile tart??man?n taraflar?ndan birisinin savundu?u bir kavram?n savunulan taraf?ndan ne kadar inan?ld???. Buradaki ilginç olan ?ey ?u; savunur gözükmek ile savunmak farkl? bir ?ey. Ortaya konulana ne kadar sad?k olundu?unu bilemiyoruz. Asl?nda i?aretleri okuyabiliyoruz, e?er bunu seçmi? isek.

Ba?ka bir konu ise yo?unluk realitemizde örne?in bir üniversitede bölüm i?gal etmek için ne kadar emek ya da zaman harcad??m?z ile ilgili ve de ba?lant?l? olarak ne kadar \"adanm??l??a\" sahibiz ile ilgili olan durum. ??te rahat bölgelerimiz den ç?kmadan, ya?ad??m?z rahats?zl?k ve rahat?m?z? bozmama aras?ndaki paradoks.

Bu söylediklerim benim içinde geçerli olan ?eyler.

Ba?ka bir konu ise; okumak ile kendimizi kand?rmak ile ilgili. Okudu?umuzu bir süre sonra ne kadar?n? anlam???z, ele?tirecek ya da savunacak kadar okumu? muyuz. Ya da kabul etmeyecek doneleri bulmu? muyuz.

Ve ?unu farkettim -ilginç buldu?umu söylemeliyiz- hiç aynaya bakmad???m? farkettim. Ya?am alanlar?mda ayna olmas?na ra?men hiç yokmu? gibi davrand???m? gözlemledim. Bu bir aç?k anlam vermemi?ti bana, bir süre önceye kadar, hatta olumsuzluk kutusuna dahi koyma?? dü?ünmeden yapmak istemi?tim. Sonra ?u al?nt? önüme dü?ünce -baz? ?eyleri aramadan bulmak anlam?nda- çok daha de?i?ik bir fikre kapld?m:

\"Kendinizi h?rpal?yor ya da negatif dü?üncelerle besliyorsan?z ikilem ta??yan içtenli?inizi gözden geçirmeniz gerekir. Bu anda burada olman?z bize insan ?rk?n?n beslenegeldi?i dü?ünceleri a?ma konusunda niyetli, co?kulu ve samimi oldu?unuzu söylüyor. E?er bununla kavga halindeyseniz -aynaya bak?p, "Aman Tanr?m, ?u surat?ma bak, nas?l da görünüyor! Kötü haber", diyorsan?z- ikilem, ku?ku, çat??ma içindesiniz demektir. E?er böyle bir çat??ma içindeyseniz enerji ço?ald?kça kendinizi daha da çok gerilip gerilip b?rak?lan lastik bir ?erit gibi hissedeceksinizdir. Kendinizi böyle bir lastik ?erit gibi hissediyorsan?z buna kar??l?k gelen ve göz at?lmas? gereken ?ey de, sessiz ya da aç?kça ifade etti?iniz inançlar?n?z?n karars?zl???d?r.\" / Pleiades Ö?retleri 2

Sizce iki ki?inin tart??mas? yeterli olabilecek mi?
 

Alemtac

Bende aynen öyle aynaya hiç bakmadan koca bir gün geçirebiliyorum, sevindim :)) Geçenlerde Sevgili P?nar\'la payla?m??t?m bu durumumu ve o da \"arada s?rada halimizi görmek için bakmak gerekir\" demi?ti, \"yani içimizde ne oluyor, neler bitiyor\".  

Sadece okumak de?il, okudu?umuzu içselle?tirdiysek...inanmak/inanmamak kavram? kalk?yor bu durumda...okudu?umuz biz olmu?uzdur. Daha öncede de?indi?im gibi, öyle çok kitaplar okumu? de?ilim ancak okudu?um/okumaya de?er buldu?um birkaç kitap var ve içlerinde de bir kaç tanesi ile bütünle?mi?imdir. Asl?nda yaz?lan her?ey emek doludur ve sayg? duyar?m, yinede içselle?tirebildiklerim az d?r :)

?ki ki?inin tart??mas? yeterli olmayacakt?r, çünkü demek istedi?im bu de?il.  

Sevgiler

 

Tiversonus

\"Sadece okumak de?il, okudu?umuzu içselle?tirdiysek\"

Merhabalar, aç?kça ve samimice, az önce sevgili Alemtac, bu kelimenin anlam?n? ve kapsam?n?, ilk okudu?um an\'dan daha derin ve kapsaml? kavrad???m? belirtmek için yaz?yorum...Di?er ?ifre ve k.ad? ile giremedim, evet büyük bir cümle idi bu, yapamasak bile bununla titre?mekte teselli ödülü olsa gerek...VE payla??mlar?n?z? okudu?umu, severek okudu?umu bilmenizi istedim, te?ekür ederim...

Alemtac

Sevgili Tiversonus, moderatör olarak girememenize ben sevindim:)) yabanc? biri ile konu?uyormu?um gibi geliyor :))) i?te ruhsal etkile?im bile alg?m?zdan etkileniyor demek ki.
 

Alemtac

#10
ve te?ekkür ediyorum, her ?ey için :)
 

Tiversonus

ben te?ekür ederim sevgili Alemtac....ve inan?n son bir saattir müthi?,rahat, huzurlu ve sevgi içindeyim ve acayip bir elktriklenme var ve asl?nda sevgiye te?ekür edilmez zaten biz O\'yuz...Baz? ?eyler payla?t?kça büyürler...Özellikle de güzel olanlar?...?yi Ak?amlar.