BH’leşmek için ne yapmak gerek?

Başlatan bozadi, 13 Eylül 2021, 13:45:15

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Gaia

#15
KONUYU SANAT DİLİYLE ÖZETLERSEK;

İkilik kinini içimden atıp
İkilik kinini içimden atıp
Özde ben bir insan olmaya geldim
Taht kuralı ariflerin gönlüne
Sözde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Sözde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Meğerse aşk imiş canın mayası
Ona mihrabımış kaşın arası
Hakkın işlediği kudret boyası
Yüzde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Hakkın işlediği kudret boyası
Hakkın işlediği kudret boyası
Yüzde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Bütün mürşidlerin tarif ettiği
Bütün mürşidlerin tarif ettiği
Sadıkların menziline yettiği
Enbiyanın evliyanın gittiği
İzde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
İzde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Ben de bir zamanlar baktım bakıldım
Nice yıllar bir kemende takıldım
O aşkı mecazla yandım yakıldım
Közde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
O aşkı mecazla yandım yakıldım
O aşkı mecazla yandım yakıldım
Közde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Süregeldim aşk meyini içerek
Süregeldim aşk meyini içerek
Her bir akı karasından seçerek
Varlık dağlarını delip geçerek
Düzde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Düzde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Gör ki nimri dede şimdi neyleyip
Gerçek aşkı her gönüle söyleyip
Her türlü sefaya veda eyleyip
Sazda ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
Her türlü sefaya veda eyleyip
Her türlü sefaya veda eyleyip
Sazda ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim


bozadi

#16
Alıntı YapOrjinal Mesajı Ekleyen Gaia

Geçen bununla ilgili bir med yapmıştım. Cevap çok netti. 'Şimdi ve burada' olarak yani an'ı mecvut realite haline getirerek BHleşmenin mümkün olabileceğini anladım. Ama şöyle bir durum var. İlk ve tek yaradan diye gördüğümüz baş yaratıcı, evrensel güç sembolü ancak ikilik dediğimiz şey ortadan kalktıktan sonra kendini gösteriyor. Mesela ben-sen, ben-yaratıcı, ben-beriki gibi ayrımlarla diğerlerini kendimizden bağımsız görmek pek yardımcı olmuyor. Diğerlerini kendi içinde görmeyi becerebilmek lazım. Her şeyi kapsayan ilk yaradan yarattığı varlık ile birleşmesi için yaradılanın ilk yaratıcının gözünden görmesi gerekiyor. Bu da ancak şimdi ve burada ile mümkün.

Varoluş celseler diliyle 7. yoğunluktan projekte edilen bir ışık oyunu ise ben yani ışıktan doğmuş, yaratılmış ve kendini ayrı gören varlık bunu kalp kanalı ile an'da projekte ediyorum. Kendi gerçekliğimi şuan da olduruyorum, yaratıyorum vs. An öyle umursanmayacak bir konu değil kanımca. Diğer bir dille de olmak. İslam litaratüründe de ol sözüyle yaratan Allahda bence an'dan bahsediyor. Olmak, eylemde olmak işin özü. Sadece an'da eylemde olabiliyorsun. Eyleme dönüşebiliyorsun. Eyleme dönüşmeden de ikilikten kurtulmak çok zor.

Dualite evreni içindeyiz. Madalyonun iki yüzü var. Birinin iyi yönleri olduğu gibi kötü yönleri de vardır. Güzel varsa çirkinde vardır. Birbirlerini dengeler. Denge dediğimiz şey SIFIR bilincidir. + ve - yi toplarsan geride sıfır kalır. Bu sıfır bana kalırsa an'da mümkün oluyor. Bhleşmek yani + laşmak için -leşmeyi de göze almak lazım. İkisini birleştirince senin sürekli dediğin bir'leşme oluyor.

Yanlış hatırlamıyorsam bh kutbuna geçebilmek için yüzde elli bir + kutbu geliştirmen gerekiyor. Neye karşı yüzde 51 geliştiriyoruz? Burada içimizde nefs dediğimiz bir mekanizma var. Bu nefsin içinde dünyada edindiğimiz kimlikler, geçmişin travmatik yükleri, algısal yanılgılarımız vs. var. Nefs gözüyle dünya bağımlılıklar üzerine gelişiyor. Bu da bireyi -leştiriyor. + gözüyle dünya ise bağımlılıklardan özgürleştiriyor. Hafifleştiriyor.

Bu konuda + kutbu geliştirmek için bence grup çalışmasından önce bireysel cesaret daha önemli. Kaybedecek şeyleri olan, kibir-itibar-gurur-takdir görme-okşanma-onaylanma- gibi şeyleri çok ciddiye alan biri ne yaparsa yapsın döngüde kalır. Gerçek cesaret bence elinin tersiyle her şeyi itebilmektir. Dünyaya ekonomik sorunlar gözüyle bakıp 'ama geçinemiyoz' mantığı ile algılarsan iplerin hala sistemdedir. Bence lauranın kaçırdığı en ciddi şeylerden biride bu. Fazla dünyalık düşünüyor. Neyse.

Yazdıklarını samimi hissettiğim için birşeyler yazmak istedim bozadi. İyi günler.
BH'leşme / olma konusuyla ilgili güzel değerlendirmelerde bulunmuşsun Gaia.

Denge konusunda söylediklerin, üzerinde en çok odaklanmaya çalıştığım bazı hususları çağrıştırıyor bana. Maharaj okurken de bu hususlarda hem düşünüşümü derinleştiren ilhamlar alıyorum hem de kafa karışıklıkları yaşamaya devam ediyorum. Senin söylediğine paralel olarak K'lar şöyle diyor:

Alıntı Yap
5'ten 7'ye kadarki yoğunluk seviyelerinde düalite/ikilik yoktur. "Tanrı Gücü" 7'nci yoğunluktan "aşağı doğru" yayılır ve tüm yoğunluklara işler. Düaliteyle ilgili hiçbir sınıflama tanımaz, çünkü mükemmel bir şekilde harmanlanmıştır ve bu nedenle sürekli dengededir.


Şöyle bir açıklama da var:

Alıntı Yap
C: Mutlak yokluk, mutlak varlığı dengeliyor. Mutlak varlığın ne olduğunu tahmin edin.

S: (L) Bir tür dengeleyici güç mü?
C: "Tanrı."

S: (T) Pleiades Öğretileri'nde bahsedildiği şekliyle Baş Yaratıcı'dan mı bahsediyoruz?
C: Evet, Baş Yaratıcı.

S: (T) Baş Yaratıcı ile "Tanrı" arasındaki fark nedir?
C: Yok. Varolduğunuz sürece Baş Yaratıcı'nın bir parçasısınız.


"Mutlak yokluk mutlak varlığı dengeliyor" hususu çok dikkatimi çekiyor. Yani varoluşun en saf özünde bile bir tür "düalite" var. Veya "en saf özde" değil de, "en saf öze dair" demek daha doğru olur belki. O da bir kutup ve onu dengeleyen birşey var. Mutlak varlık, mutlak yokluk tarafından dengeleniyor. Ama mutlak varlığı dengeleyen şey için "VAR" demek bile biraz tuhaf oluyor çünkü o dengeleyici faktör "YOK"luk!!! :))

Düalite meselesinde kafama takılan hususlardan biri, sevinç, huzur, güven gibi "pozitif" şeylerin ancak zıtlarıyla birlikte varolabilmesi. İçime sinmeyen şey, artılar ile eksiler birbirini götürdüğünde geriye birşey kalmıyormuş gibi bir sonuç veya ima doğması. İyilik, doğruluk, güzellik, huzur, güven sadece bir "kutuptan" ibaret olamazmış gibi bir algım var.

İşte, K'ların "mutlak yokluk mutlak varlığı dengeliyor" ifadesi, bu algımı doğrulayan bir anlam taşıyormuş gibi bir yorumum var.

Evet, 7y bile bir "kutup" teşkil ediyor: VARLIK. Ve bu kutbun zıddı da YOKLUK. Bu çok tuhaf, adeta "paradoks" izlenimi veren bir kutbiyet. Yokluk. "Olmayan" şey nasıl kutup teşkil edebilir?! Tabi burada "yokluk" kavramının çeşitli olası anlamları, işlevleri üzerinde tartışılabilir ama yine de bu kavramla ilgili basit, klasik, ilk algının tamamen yanlış olmadığı, bizi aşırı yanıltıcı bir sonuca sevk etmeyeceğini düşünüyorum, tamamen emin olamasam da.

7Y'nin zıddı/dengeleyicisi (karşı kutbu) var mı, yok mu? "Var" desen de doğru, "yok" desen de doğru; ikisi de doğru! Bu meselenin benim en çok dikkatimi çeken yönlerinden biri şu: Yokluk varlığı tehdit edemez.

Bizim "pozitif" dediğimiz şeyler "VARlıkla" yakından, doğrudan alakalı. "Pozitifin tersi negatif" dediğimiz kutbiyet meselesiyle de bir bağlantısı var bunun. BH "mutlak varlık" yolunda ilerleyiş, KH ise (KH kutbiyeti artırıldığı sürece) "mutlak yokluk" yolunda ilerleyiş.

BH doğrultusunda kararlı, güçlü bir şekilde ilerlendiğinde, bir tür "tehdit edilemezlik" durumu içine girildiğini düşünüyorum.


Gaia

#17
- ler + ları dengelediğinde geride kalan ikiliksiz halde ben ve yaradan olmuyor. İki kavram birbirini tamamlıyor. Hem ben oluyorsun hem yaradan. Her şey bir, tek demek zihinsel hazırlık açısından iyi bir şey. Bunu realiteye dökmek için ego dediğimiz nefsi yanların üzerine çıkmak gerekiyor. Senden bağımsız olan diğer insanlar, senden bağımsız gibi görünse bile değil. Arkadaşın, sevgilin, sokaktaki köpek, dışarıdaki rastgele bir kişi senden bağımsız görünse bile değil. Bunu kendine inandırman lazım. Başkasını, dünyayı kendinden ayırdığında kutbiyet başlıyor. Kutbiyet oldukçada ikilik olacaktır. Tek ve bir için ikili görmeyi bırakmayı ciddi bir şekilde düşünmek lazım. Bu tıpkı bir PK çalışması yapmak gibi.


Şu sahnede kaşığın olmadığını Neo ya anlatmaya çalışıyor çocuk. Neo kaşığı görüyor ve gördüğü gerçeğinin tersine zihnini bir türlü ikna edemiyor, ama çocuk kaşığın olmadığını biliyor. Olayı anlamış. Oturtmuş. Yaradan kainatı onun aracılığı ile projekte ediyor. Benliği eritmiş ve görüyor aslında kaşığında onun bir parçası olduğunu. Büktüğün kaşık değil sensin diyor. Tekliği algılamak için, ikiliğin ötesine bakabilmek için bence oldukça öğretici bir sahne.

Bu arada kendine hizmet etmek demek, karanlık yolda ilermek demek salt kendini beğenmişlik halini yaşamak demek. Başkasına cürüm kadar değer vermemek, istese de verememek demek. Empati yok. Sempati yok. Baktığı her şey tiskinç, sadece kendisi en mükemmel olan demek. Bu kavramlar şeytanın, nefsin, egonun tanımı. Onu eriteceksin ki doğan açığa çıkacak. Yani bir nevi hayvani yanımızı ıslah ediyoruz ki insan yanımız açığa çıksın, büyüyecek yer açılsın. Ego öyle yer kaplıyor ki diğeri büyüyemiyor. Bastırıyor.

Biz üç kh de yaşıyan dualiteyle sınanan nefsani varlıklar aslında öyle kendimizi beğenmiş haldeyiz ki karşımızdaki insanları kendimizden ayrı birer kişi olark algılamayı otomatik bir hale getirmişiz. Dünyayı kendimizden ayırmışız. Hani cennetten düşüş diye bir tabir var. Bu işte. Diğerlerini, dünyayı kendimizden ayırarak ikilik evreni yarattık ve bu cehennemde kendimizi arıyoruz.

Benim en sevdiğim betimlemelerden biri şu, konuyu kendi adıma bitirmek adına. Güneş ışığı vurduğunda hala yere vuracak gölgen varsa demek ki daha olmamışsın. Gölge ortadan kalktığında, vuracak gölgen kalmadığında artık olmuşsundur.

Işıkta erimek dileğiyle.

bozadi

#18
Bazı önerilerimde, BH'leşmek (veya daha doğrusu pozitifleşmek) için kendi şahsi benliğinizin evrensel, varoluşsal kökenine (ki o BH'dir) odaklanmanın önemini vurguladım. Aslında bunu, dış dünyada pozitiflikten ciddi oranda mahrum olduğumuz koşullarda veya zamanlarda yapmayı öneriyorum daha çok. Ve bu yolla belirgin bir pozitifleşme, ilham ve moral bulma (ve dolayısıyla BH kutbiyeti artışı) durumuna eriştiğimizde, dış dünyadan bu geçici yalıtıma ara vermek de hem doğal hem de kaçınılmaz hale gelecektir diye düşünüyorum. BH dediğimiz şey adı üzerinde "başkalarına hizmet" eğilimini içerir. Birlikte olmayı, paylaşmayı, dayanışmayı. Ve bazen, sevdiklerimizin ve sevebileceklerimizin iyiliğini var gücümüzle istemekten geçtiğini görüyorum BH eğilimini artırmanın en etkili yolunun.

gerçek tosun paşa

#19
Bozadi "Düalite meselesinde kafama takılan hususlardan biri, sevinç, huzur, güven gibi "pozitif" şeylerin ancak zıtlarıyla birlikte varolabilmesi. İçime sinmeyen şey, artılar ile eksiler birbirini götürdüğünde geriye birşey kalmıyormuş gibi bir sonuç veya ima doğması. İyilik, doğruluk, güzellik, huzur, güven sadece bir "kutuptan" ibaret olamazmış gibi bir algım var." ifaden bence felsefenin en üst konularından biri olabilir. Bu cümleyi çok sevdim. Bence mantık sağlaması çok kuvvetli bir yaklaşım. Muhtemelen bu durum KH-BH durumunun yani bu ayrımın olmasının da temel sebeplerinden biridir.

Gaia nın Kh yaklaşımı da varlığa çok güzel ışık tutuyor. Kendini beğenme olayının bireysel etkisi kaçınılmaz derecede güzel bir tespitle açıklamışsın ama bunun "düşüş" sebebi olup olmamasıyla bir 3Y ilüzyonu olması arasında bir oy kullanmam gerekseydi sanırım sadece 1 tık farkla ilüzyona oy verirdim.

Ufku açan yaklaşımlarınız için teşekkür ederim.

bozadi

#20
Teşekkürler GTP.

Gaia'nın "ışıkta erimek" dediği şeye nispeten benzettiğim bir algımdan bahsetmek istiyorum. Bu aynı zamanda bir öneri ve her zaman olduğu gibi eleştirilere, güncellenmeye, düzeltilmeye, değişikliğe gayet açık.

"Ben iyiliğim." düşüncesinden ilham alıyorum bazen. Yani "ben neyim?" sorusuna verilmiş bir yanıt, bir kimlik beyanı gibi. Her zaman değil ama bazen kendimi bununla tamamen özdeşleştirebiliyorum, benimseyebiliyorum ve bu olduğunda çok derinden ferahladığımı görüyorum.

Varlığın bundan başka bir işi yokmuş, olamazmış gibi geliyor. Bir görev ve onur. "Işık işçisi" denen şeyi çağrıştırıyor biraz da.

Hayatını, varlığını kesin, mutlak, tam bir şekilde iyiliğe adamak düşüncesini çağrıştırıyor bu bana. Burada iyilik "dünyayla" sınırlı bir kavram değil kesinlikle. Varoluşsal; tüm varlığı kapsıyor. Bende dünyevi olarak çağrıştırdığı başlıca şey ise şu: Hayatımın tüm farklı cephelerinde olan biten herşeyin, sorunların giderek iyiye doğru gitmesi için niyet etmem, yapmam gereken şey bu yalnızca: İyilik. İyilik varlığın kendisiyle ilgilenme şekli, denebilir belki. İyilik bu bakımdan yalnızca "iş" olarak da tanımlanabilir. Varlığın işi iyiliktir. Yani yapılması gerekeni yapmaktır. Özü itibariyle "belirli" bir iyilikten bahsetmiyorum. Dünyaya özel değil. Varlığın neresinde olursan ol, fark etmez. İyilik, yapılması gerekeni yapmaktır. İştir. Çalışmaktır. Görev ve onurdur ve yaşamın ta kendisidir aynı zamanda. Bu bilince sahip olmanın BH kavramıyla yakından ilgisi var sanırım. Bu bir yönden bana yapılması en kolay, en güzel şey gibi geliyor ama sonra 3KH'nin dehlizlerinde kaybolmuş bulunca kendimi, o kolay, gerekli ve apaçık görünen şeyin aynı zamanda ne kadar imkansız derecede zor göründüğüne şaşırıyor, üzülüyorum. Ama başka yol yok gibi.

Varlığını tamamen iyiliğe adamak. Üzerinde epeyce konuşulması, tartışılması, eleştirilmesi, netleştirilmesi, geliştirilmesi gereken bir fikir ve öneri.

bozadi

#21
Bu fikre, bu kavrama yaklaşmaya çalışırken, bir anda kendimizin ve başkalarının sorunlarını pat diye "çözmemiz" gerekecekmiş gibi düşünmek kastırıcı olur, amaca ters düşebilir. Sadece olası bir "niyet tarzı" olarak test edilmeye çalışılması daha elverişli olabilir.

Elimizdeki bilgi kaynaklarında da vurgulandığı gibi herşey düşünceden, bilinçten ibarettir ve dolayısıyla bizim de sahip olduğumuz en güçlü ve aslında tek araç düşüncelerimiz, bilincimizdir. 3KH koşullarındaki fiziksel ve maddi imkanlarımız ve imkansızlıklarımız bizi yanıltıcı etki yapabilir, ki bu bozuk/berbat düzenden nemalananların amacı da bu zaten. Özellikle fiziksel ve/veya ekonomik imkanları aşırı derecede sınırlayarak veya yozlaştırarak, bireylerin "birşey yapma" (sorunları, olumsuzlukları çözme, adalete hizmet etme) konusunda ne kadar aciz olduklarına onları ikna etmek.

Evet, elbette bu koşullarda fiziksel, bedensel ve maddi imkanlarımız üzerindeki şiddetli sınırlamalar ve yozlaştırmalar, düşüncelerimizi ve bilincimizi de ciddi şekilde etkiliyor ama işte, sürdürülmek istenen kabustan uyanmak imkansız değil. İyiliğe yönelmek aslında kabusun ötesine, hakikate yönelmekle, uyanmakla yakından bağlantılı. Önce sadece bir niyetle başlayabilir. Çok yavaş.

"Şifa" da denebilir, iyilik derken ifade etmeye çalıştığım şeye. Düzeltme, sorunları çözme, yapılması gerekeni yapma; sonsuz denebilecek bir sabır ve imanla. Sonsuzlukla, zamansızlıkla, "herşeyle" yakından bağlantılı; çok yakından.

Hayatımda şifadan, iyilikten başka bir amacım, işim yok.

Ben iyiliğim.

Varlığım bu, işim bu.

bozadi

#22
Hayatımızı şifaya adamanın, kendimize hizmet ile başkalarına hizmet arasında bir köprü kurduğunu veya belki diğer bir deyişle, kendine hizmetten başkalarına hizmete yönelişi desteklediğini algılıyorum.

Hayatını şifaya adamaktan neyi kastettiğimi açıklamaya çalışayım. Bu tabi ki öncelikle kendi hayatımızı şifalandırma ihtiyacına ve isteğine dayalı birşey. Ama şifaya odaklanıldıkça, şifa ağacının dalları (tabir caizse) hızla başkalarına da uzanmaya başlıyor. Çünkü "gerçek şifa" istendiği zaman, bunun sadece "ben"le veya "biz"le sınırlı, yalıtık birşey olamayacağı anlaşılıyor.

Maharaj'ın da bazı açıklamalarında değindiği gibi, hayatımızı aktığı, geldiği, gerektirdiği şekilde yaşamak ama boş veya müsait zamanlarda bazı derin, ruhsal farkındalıklara odaklanmaya çalışmak ve mümkünse bu çabayı giderek derinleştirmek gerekiyor. İşte benim şu anda önermekte olduğum "şifaya adanma" konusu da o derin ruhsal farkındalıklardan biri, diye düşünüyorum.

Elimizdeki belli başlı tüm kaynaklarda "niyet"in önemine değinilmiştir muhtemelen. Hayatımızda veya daha doğrusu bilincimizde iyileşmeye, şifaya ihtiyaç duyan epeyce şey var; sanırım bu hepimizin kabul edebileceği bir durum. Ve bunun olabilmesi, etkili bir şekilde olabilmesi için bu ihtiyacın farkına varılması ve bu şifalanmaya samimiyetle niyet edilmesi gerekiyor. Üçüncü yoğunluk ilüzyonunda, dış dünyada, bu hayat sahnesindeki oyunda ne olursa olsun, bizim öncelikle ve mümkün mertebe akıl-ruh sağlığımızı korumaya, iyileştirmeye çalışmamız gerekir. Zaten fazlasıyla zorlu olan ve giderek de zorlaşacak gibi görünen koşullara bir de akıl/ruh sağlığımız ciddi şekilde arızalı halde yakalanırsak, bu durum epeyce olumsuz, yıkıcı etkilere sebep olabilir. Akıl-ruh sağlığımızın mükemmel olmasını beklemek sanırım pek gerçekçi değil, biz sadece onu mümkün olan derecede şifalandırmaya niyet ve gayret edebiliriz.

Bu niyet ve gayreti yürütmedeki en temel, en büyük ve hatta aslında tek aracımız ise düşüncelerimiz, bilincimiz (= varlığımız, ruhumuz).

Aslında muhtemelen herşeyi "düşüncede, bilinçte" yaşıyoruz. Herşey düşüncede, bilinçte olup bitiyor, temel olarak. Ve bunun doğal bir sonucu olarak bizim herşeyi (tabi öncelikle "kendimizle" alakalı olduğu ölçüde herşeyi) etkilemedeki en büyük ve aslında tek aracımız, imkanımız da düşüncelerimiz. Düşüncenin herşeyi etkileyebildiğine dair hepimiz epeyce şey duymuş, okumuş, izlemiş, deneyimlemişizdir. İşte, eğer düşüncelerimizi samimiyetle şifaya odaklarsak, bunun mutlaka bazı olumlu etkileri olacaktır. Ve belki de niyetin ve çabanın derinleştirilmesiyle birlikte, o etkiler de giderek derinleşecek, büyüyecek, güçlenecektir.

Ben şu anda bu konuda veya konularda bilmiş bilmiş konuşuyorum ama günlük hayatın akışı, zorlukları, keşmekeşi, egosal girdapları içinde bu bilince, bu odaklanma imkanına sahip olmakta ne kadar zorlandığımı, hatta sık sık imkansız bulduğumu acı içinde fark ediyorum. Yine de, çok yavaş ve sürümcemeli bir şekilde de olsa, buna odaklanmaktan başka gerçek bir çıkar yolum olmadığını anladıkça, odaklanma irademi az da olsa artırabiliyorum.

Mevcut koşullarda "düşüncelerin" olayları, durumları, gidişatı etkilemesi (algılanan olumsuzlukları hızlı bir şekilde olumlu yönde değiştirmesi) pek sık olan birşey değil sanırım. Dayatılan koşullar insanlara düşüncelerinin (adalet, vicdan, pozitiflik yönünde birşeyleri değiştirme konusunda) ne kadar kıymetsiz ve aciz olduğunu hissetirmeye yönelik ve sanırım "egemen sistem" bu konuda çok da başarılı, etkili oluyor. Düşüncelerimizle ne kadar çok şeyi "değiştiremediğimiz" acı gerçeğine alıştırılıyoruz sanki.

Hayata, topluma, düzene katılım, bizi egemen sistemin negatif tesirlerine çok açık bir hale getiriyor genellikle. Bunun sonucunda düşüncelerimizin, bilincimizin birşeyleri değiştirme gücü konusunda inancımız, irademiz, ümidimiz giderek zayıflıyor muhtemelen.

Sistemin içindeki hayat şartlarımızı hemen ve radikal bir şekilde değiştirmeye çalışmaya değil ama tüm bu şartlar içinde kendimizin ve en yakınlarımızın akıl/ruh/varlık sağlığını olumlu yönde etkilemeye niyet edebiliriz ve eğer düşüncelerimizi bu niyete odaklayabilirsek (odakladığımız ölçüde), bunun olumlu bazı etkileri olması sanırım doğal ve kaçınılmazdır. Biz niyetimizin samimiyetini bildiğimizde, güvendiğimizde, etkiler veya sonuçlar konusunda çok endişelenmeyiz, diye düşünüyorum. Hemen çok belirgin, çok somut, çok göze görünür bir sonuç doğurmayabilecek olsa bile, yine de önceki duruma göre az da olsa bir fark meydana geldiğini kalbimizde, vicdanımızda bilir, sezeriz.

Hayatımızda ne kadar çok kötülük, adaletsizlik, zulüm, işkence var, öyle değil mi? Peki biz "iyilik" namına ne yapıyoruz? Birşeyler yapıyoruzdur, yapmaya niyet ve gayret ediyoruz mutlaka ama "sistemin" zararlı etkileriyle mücadele ederken bu mücadeleyi sistemin "istediği şartlarda" yürütmeye çalışıyor olabiliriz. "Deplasmanda" (rakibin sahasında) maç yapmak gibi, biraz. Sistem sosyo-ekonomik, siyasi, dini... yaşam alanlarımızı öylesine ciddi düzeylerde ele geçirmiş durumda ki, "hayat alanımız" dediğimiz şeylerin çoğu o veya bu şekilde sisteme ait, sanki. Dolayısıyla sistemle mücadeleyi sistemin "mülkünde" (tesislerinde) yapıyoruz adeta. Bu sosyo-ekonomik, siyasi, ideolojik vs mücadelelerin (samimi olduğu ölçüde) çok önemli, değerli olduğunu inkar etmem ama burada, bu mücadelelerde bir kısırlık sorunu olduğunu sanırım hepimiz kabul ederiz.

Sistemin özündeki güdü bizim kabaca "kötülük" (şiddetli egosallık, şiddetli KH) olarak tanımladığımız şeyse, bizim bu sistem karşısındaki en büyük gücümüz "iyilik"te olmalıdır, sanırım. Ki "iyilik" dediğimiz şey aslında sadece birşeylere "karşı" kullanılan, zıt/karşıt şeylerle mücadeleye yarayan birşey değildir. İyilik sadece "kötülüğe karşı" benimsenen, seçilen, yararlanılan birşey olamaz, olmamalı. İyilik iyi olduğu için seçilir öncelikle ve esasen.

Sonuç olarak, yaşam şartlarımız/alanımız o veya bu nedenle epeyce yüksek düzeyde veya yaygınlıkta "kötülük" ile özdeşleşmiş, bütünleşmiş durumda. Dolayısıyla biz bir anlamda "kötülükte" yaşıyoruz (mutlak ve ebedi bir şekilde olmasa da). Peki iyilik nerede? Var mı? Çok yok, mevcut düzende. Hayatımızda zaman zaman vahalar (veya vaha olduğuna inandığımız, inanmak istediğimiz şeyler) oluşuyor ve oluştuğunda bunlardan yararlanmaya çalışıyoruz ama "çöl ve vaha" benzetmesi isabetliyse, bu şartlarda iyiliğin "vaha" kadar az ve/veya geçici olduğu da kabul edilebilir sanırım.

Kendi benliğimizde/varlığımızda iyilik var mı? İlla ki var, şu veya bu ölçüde ama işte genellikle kendi benliğimizin, varlığımızın özündeki iyiliğe ne ölçüde erişebiliyoruz, kullanabiliyoruz? Aslında "varlık" demek özü itibariyle iyilik demektir. Daha doğrusu varlığın olduğu yerde iyilik vardır; bu çok doğaldır. Varlık özü itibariyle "bir"dir ve bu bir olan varlık neden kendisine kötülük etsin ki? Gerçek, saf varlık kendisine (ve dolayısıyla "kimseye") kötülük etmez. Elbette elimizdeki kaynaklarda bu fikre ters düşüyor gibi görünen açıklamalar var; KH "varlıkları" (özellikle KH'ye var güçleriyle "adanan" varlıklar). Evet, herhangi bir varlık, var olduğu sürece Tanrı'nın (tek varlığın/herşeyin/birin) bir parçası ve kendisidir ve dolayısıyla varlığın kendi kendine (ve tabi başkalarına) kötülük ettiği, kasıtlı olarak zarar verdiği durumların mevcut olduğunu zaten kendi hayatımızdan (ve bizzatihi "kendimizden", kendi egomuzdan) ziyadesiyle iyi biliyor, yaşıyoruz. Lakin KH varlığı KH'ye adandığı, KH kutbiyetini artırdığı sürece aslında "yokluğa" doğru, yokoluşa, yok olmaya doğru gidiyor. Yine de, "varlık" derken, bu çok çeşitli yönleri olan bir kavram veya mesele. BH varlığı da varlık, KH varlığı da varlık. Ama BH varlığı tüm varlıkla mutlak birliğe, bütünleşmeye, mutlak varoluşa doğru ilerlerken, KH varlığı (KH yolunda ilerlemeye, derinleşmeye devam ettiği sürece) mutlak yokoluşa doğru ilerliyor. Dolayısıyla ben "varlık doğal olarak iyidir, çünkü kendisine neden kötülük etsin ki?" dediğim zaman, BH perspektifinden mutlak/nihai varlık tanımı yapmış oluyorum sanırım. Epeyce tartışma götürebilecek, belki bol bol tartışılmayı hak da eden bir konu ama şimdilik konunun bu yönünü burada bırakayım.

Sonuçta, daha önceki bazı mesajlarımda, (düzeltilmeye, güncellenmeye açık) görüşlerimde de dikkat çekmeye çalıştığım gibi, iyiliği (ve dolayısıyla, aslında "varlığı") arayabileceğimiz başlıca yer kendi varlığımız olabilir pekala. Meditasyon potansiyel olarak buna hizmet eden bir araç, yol. Meditasyon ve diğer çeşitli faydalı araçlarla veya yollarla bağlantılı olarak, "şifa niyeti/çabası" olarak tanımlamaya çalıştığım şeyin de iyiliğin/varlığın bulunmasına gayet yardımcı bir yöntem olduğuna inanıyorum. Tabi konunun ayrıntılarının tartışılması gerekiyor, elimizdeki kaynaklarda ilgili hususlarda verilen bazı bilgileri gözden geçirmek gerekiyor. Ben kendi sınırlı deneyim ve algılarıma dayalı olarak, şifa konusundan neyi kastettiğime dair daha derinlemesine açıklamalar yapmaya çalışacağım.


bozadi

#23
Bu başlığı açarken yazdığım ilk birkaç mesajda, "kendi iyiliğimize odaklanma" kavramını vurguladım. Tabi bunu "bencillik" gibi bir amaçla söylemedim. Yani "başkalarının iyiliğini önemsemeyelim, kalıcı olarak sadece kendi iyiliğimize bakalım" gibi bir niyetle değil. Kendimizi gerçekten pozitifleştirdikçe, bunun otomatik olarak "başkalarına hizmet" eğilimine dönüşeceği görüşümü belirttim. Bu husustaki görüşümü tamamen yanlış bulmuş veya terk etmiş değilim ama son birkaç mesajıma ilham veren düşünceler, fikirler itibariyle, kendimiz dışındakilerin iyiliğine olan isteğin, niyetin, çabanın, BH'leşme/pozitifleşme eğilimine olan etkisinin çok veya daha yüksek olduğunu algıladım. Bunu ilk defa algılıyor değilim ama bu farkındalık zaman zaman güçlenip zayıflıyordu. Şimdi tekrar yükselmeye, güçlenmeye başladı. İki yaklaşımın da yeri ve zamanı var belki. Bazen pozitiflik için tamamen kendi benliğimize, özümüze yönelmek, derinlemesine bir sorgulama, yoklama yapmak gerekiyor diye düşünüyorum. Gerçi bu "bireysel öz"ün 7y üzerinden otomatik olarak tüm varoluş ile birlik hakikatine açıldığına da değinmiştim.

Bir de, kendimiz dışındakilerin (başkalarının) iyiliği derken, aslında burada da doğal olarak öncelikle yakın temasımız, hukukumuz olan insanlar (ve duruma göre "canlılar") geliyor. Örneğin aile. Örneğin en yakın akrabalar. En yakın arkadaşlar vs. Yani bizim durumumuzda "başkaları" derken bile bir şekilde "kendi başkalarımız" denebilecek kişiler geliyor öncelikle. Gayet doğal ve güzel.

Sonuç olarak, Ben'in (kişinin kendi şahsi benliğinin) şifalanması ile başkalarının (öncelikle "kendi başkalarımızın") şifalanması arasında fark olmayan bir durum var gibi, "birlik" ile yakından bağlantılı olarak. "Aile" kavramıyla da yakından bağlantılı. Ailedeki potansiyel "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" anlayışı. Ki bunun "sevgi yoğunluğu" olarak tanımlanan 4. yoğunluk bilinciyle de yakından bağlantısı olduğunu sanıyorum.


bozadi

#24
Bu arada bu başlığı açarken, Ra ve K celselerinde geçen "Kendine Hizmet" ve "Başkalarına Hizmet" kavramları üzerinde yoğunlaşma maksadıyla açtığım için "Kanal Bilgileri" üst başlığı altında açtım ve elimizdeki bu kaynakların verdikleri bilgileri temel alarak yorum yapma eğilimindeyim ama yine de bu kaynaklara yoğun bir atıf yapmadan devam edecek gibi olursam, uygun, farklı bir üst başlık altına taşıyabilirim. (Örneğin "Spiritüalizm ve Şifa Konuları")

bozadi

#25
Sevdiğimiz ve sevebileceğimiz insanların "şifasına" tamamen odaklı bir yaşam fikrinin "4. yoğunluk" temalarıyla yakından bağlantılı olduğuna dair görüşümü belirtmiştim.

Bu başlığın ilk mesajlarında vurguladığım daha bireysel bazdaki pozitifleşme eğilimlerinin (en azından pozitifleşme sağlanana kadar bireysel odaklı eğilimlerin) ise bazı 5. yoğunluk temalarıyla veya dersleriyle ilişkili olduğuna dair bazı sezgilerim var ama bunu içime sinen bir şekilde açıklayamıyordum zihnimde. Şimdi bunu açıklamaya biraz daha yaklaşmış olma ümidiyle birkaç görüş paylaşmak istiyorum.

Öncelikle, bu tartışma bağlamında 4y ve 5y'ye yaptığım atıflar elbette o yoğunluk düzeyleriyle kurulan doğrudan bir deneyim bağlantısı anlamında değil; o yoğunlukların 3y'deki küçük, ilkel bazı yansımaları olduğunu düşünüyorum daha çok.

4y ile bağlantı/uyum konusuna biraz değinmiştim, şimdi 5y ile ilgili kısma geçeyim:

Ra şöyle birşey diyor: "Mavi ışın varlığı ise bir birlikte-Yaratan'dır." Mavi ışın denen şey 5y ile bağlantılı bir kavram diye biliyorum. Mavi bu skalada beşinci renk olduğu için. Yani 5y'de "birlikte yaratan" olma deneyimi veya vurgusu var.

Bu "birlikte yaratan" olma konusunun "Ben Tanrı'yım / Ben O'yum / En Yüceyim" veya diğer bir ifadeyle "En el Hak" konusuyla yakından bağlantılı olduğunu sanıyorum. Kişi kendisinin Tanrı'nın (En Yücenin) bir parçası ve "KENDİSİ" olduğunu görüyor, deneyimliyor. Bu 3y'de de algılanabilir bir ölçüde ama 5y'de bu "algılanmaktan" ziyade kalıcı gerçeklik deneyimi haline geliyor anladığım kadarıyla.

Bu konunun olağanüstü bir önemi olduğunu düşünüyorum. Elimizdeki tüm kaynaklarda altı kalın bir şekilde çizilerek vurgulanan en temel, en önemli gerçeklik bu belki de. "Tanrı Sizsiniz." "Ben O'yum" kitabında Maharaj neredeyse 600 sayfa boyunca bu aynı gerçeği farklı açılardan anlatıp duruyor.

İşte, bu başlığın başlarında vurguladığım "bireysel pozitifleşme" konusu da bununla ilgili aslında.

4y ilhamlı olduğunu düşündüğüm "şifa" konusu ile 5y ilhamlı olduğunu düşündüğüm "En el Hak" düşüncesi/farkındalığı birbirine rakip veya alternatif yaklaşımlar değil diye düşünüyorum. "En el Hak" ile 5y'yi ilişkilendirirken, konu 7y'den bağımsız veya ayrı değil elbette ama aynı anda hem "birey" olma hem de "Tanrı" olma farkındalığının birlikte olabilmesi anca (en çok) 5y'de mümkün, anlamlı ve doğal diye düşünüyorum. 3y'de buna dair aldığımız bilgilerin, ilhamların veya belki "sızıntıların" da 5y ile yakından bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bu ilhamı almamıza yüksek benlik (6y) yardımcı oluyor olabilir ama yine de bu ilham öncelikle ve özellikle 5y'deki deneyime ilişkin, mevcut algıma göre.

"En el Hak" konusunun benim için neden önemli olduğuna dair:

4y ilhamlı "şifa" konusu BH eğiliminin geliştirilmesi konusunda hayati bir öneme sahip olsa da, mevcut şartlarda veya mevcut halimizde buna odaklanmanın epeyce zor olduğu pek çok durum olduğunu algılıyorum, kendi deneyimimden yola çıkarak. Yani bazen (hatta sık sık) olumsuzluk, korku, nefret, endişe ağır basar. Ve bu tür durumlarda "sevdiklerimiz ve sevebileceklerimizle birlikte tamamen şifaya odaklı yaşam" farkındalığına ulaşmak gerçekten çok zor oluyor. Bu tür olumsuz duygu ve düşüncelerin etkisi altındayken şifa farkındalığına zorlayarak odaklanıp o olumsuzluğu aştığım durumlar yaşadım ama aşamadığım durumlar da çok oluyor. İlgilenilmesi gereken farklı, şahsi bir durum var gibi görünüyor. Yani, öyle bir durumda oluyorum ki, hayatımdaki diğer insanlara, onların iyiliğine odaklanmakta olağanüstü zorlanıyorum, buna isteksizlik duyuyorum. Onların iyiliğini istemediğim için değil, kendimle ilgili bir olumsuzluğun beni sinsi ve şiddetli bir şekilde etki altına almış olmasından dolayı kendi bilincimdeki / inancımdaki birşeyi yoklayarak gerekli düzenlemeyi yapma acil ihtiyacıyla ilgili bu. İşte bu tür durumlarda o negatif aurayı veya baskı atmosferini dağıtmak için neye odaklanmam gerektiğini sorguladığımda, aradığım şeyin "Ben Tanrıyım / En Yüceyim" bilinciyle yakından bağlantılı olduğuna şahit oldum çeşitli defalar.

Ama tabi böyle söylendiği kadar basit değil. Sinsi ve şiddetli bir olumsuzluk aurasının baskısı altındayken "Ben Tanrıyım" fikri her zaman işe yaramadı, yaramıyor. Bunun da, o negatifliklerin, egosallıkların etkisiyle Tanrı / En Yüce olduğuma (BH versiyonundaki anlamıyla) gerçekten "inanmakta" zorlanmamdan kaynaklandığı sonucuna vardım. Bu inanç zorluğunu nasıl aşacağımı tespit etmeye çalıştım. Kavramlarla uğraşmanın bir işe yaramadığını gördüm. Büyük İskender'in meşhur "Gordion Düğümü"nü kılıçla keserek çözmesi gibi fiili, cebri bir çözüm gerektiğini algıladım. Daha doğrusu işin teorik kısmını bir kenara bırakıp, en pragmatik şekilde, gerçekten ihtiyacın olan şeye gitmek, içine girmek gerekiyor, diye düşünüyorum. Bu kişiden kişiye değişebilir elbette ama ben daha çok koşulsuz kayıtsız "olumluluğu" hedeflemeye çalışıyorum. Tabi böyle birşeyi hedeflemeye çalışmak derken, nedenini, nasılını düşünmeyi bırakıp "olumlu olmayı" gerektiriyor bu. Biraz "ben yaptım oldu"culuk var burada yani. Kulağa biraz aptalca veya tuhaf gelebilir ama, "ihtiyacım olan şey iyi hissetmekse, ben de iyi hissederim" gibi bir tavır var burada. Ve hayatınızla, diğer deneyimlerinizle ilgili herşeyi geçici olarak rafa kaldırıp sadece buna odaklanırsanız, bunu samimiyetle kendinize dayatırsanız ("karar alış" aslında bu), bunun olmaması için bir neden yok. "Gerçekten" iyi hissetmek isterseniz, hissedersiniz. Buradaki "gerçekten" vurgusu, önceki bir-iki cümlede tanımlanan şeyle ilgili. Bu tavrı, bu iradeyi başarabildiğim zamanlarda olumlu hissetme ve olumsuzluk aurasını dağıtma konusunda etkili olsam da, zaman zaman o veya bu şekilde ulaşılan olumluluğun, sevincin, huzurun "kaynağı" konusunda kafamda bir karışıklık, belirsizlik olduğunu fark ettim, ediyorum. Ve bu konu üzerinde düşünme sürecinde şu an için vardığım sonuç, iyiliğin, sevincin kaynağının "Ben" olduğumu kabul etmek. Yani "varlık". Yani herkes ve herşey. Herkes ve herşey aynı potansiyele sahip. Gerisi özgür irade, istek ve hazır olma durumuyla ilgili olmalı. Bunun 5Y eş-yaratanlığıyla ilgili bir ilham olduğunu tahmin ediyorum.

4y ilhamlı şifaya odaklanma çabasının işe yaramadığı, olumsuz duygu ve düşüncelerin buna odaklanmayı çok zorlaştırdığı bazı durumlarda, 5y ilhamlı "En el Hak / Tanrı'yım / En Yüceyim" farkındalığının tıkanıklığı çözebildiğini gözlemledim. Ama bu durum 4y odaklı sevgiye/şifaya adanışı gereksiz veya geçersiz kılan birşey değil. Aksine o çabayı güçlendirmeye hizmet etmiş oluyor bu durumda, blokajları ortadan kaldırmada yardımcı oluyor. Yürünen yola ışık tutuyor, engellerin, blokajların aşılmasına yardımcı oluyor. İkisi birbirini tamamlıyor bir şekilde, sanırım.


bozadi

#26
4y şifa ve 5y eş-yaratanlık ilhamları arasındaki bence en önemli farklardan biri, 5y eş-yaratanlık (En el Hak) bilincinde "tamamen düşünceden oluşma" (tamamen düşüncede, bilinçte olup bitme) vurgusunun çok daha güçlü olması. 4y yarı fiziksel, yarı eterik. 5y tamamen eterik vurgulu, şeklinde açıklamalar yapılmıştı. Tabi biz ne 5'teyiz, ne 4'teyiz. Halen 3y'de ve hatta 3KH'deyiz. Maddi/fiziksel yönü oldukça güçlü bir deneyimin içindeyiz. Öyle ki, kendi kendimizi işkence altındaki bir esir konumuna sokmamıza yol açacak kadar çok odaklandık, inandık maddeselliğe, madde ilüzyonuna, oyununa.

Sonu gelmeyen, siyasi/ideolojik kutuplaşmaların, tartışmaların, öfkelerin, çatışmaların, gerçek çözüme, hakikate, öze ilerleyiş bakımından büyük ölçüde kısır olması da maddesellik ilüzyonuna (gizli maddeciliğe, sinsi materyalizme) boyun eğişle yakından bağlantılı gibi geliyor bana. Ki ben kendim de bu veya benzer hastalıkları yaşıyorum halen.


bozadi

#27
Bazen, şifa bilinciyle ilgili blokajları aşmada "En Yüceyim" bilincinden yararlandığımı belirtmiştim. Ama bazen de "En Yüceyim" bilinciyle ilgili blokajları aşmak için şifa bilincinden yararlanabildiğimi fark ediyorum. Sonuçta önümüz 5y değil, 4y olduğu için herhalde, 4y ile yakından bağlantılı olduğunu düşündüğüm "tamamen şifaya adanan hayat" farkındalığının şimdi ve burada somut ve istikrarlı bir şekilde algılanabilen "dönüştürücü" (KH kutuplaşmasını azaltıp BH kutuplaşmasını artırıcı) bir etkisi olduğunu deneyimliyorum.

"En Yüce Olanım" ilhamları sanki kısa süreli ama bir "patlama" gibi oldukça güçlü, derin bazı etkiler yapıyor, benim deneyimime göre.

"Şifaya adanan hayat" ilhamı ise bir ışık patlamasından ziyade yavaş ama daha uzun süreli, daha kalıcı, daha istikrarlı etkiler yapıyor, şu anki izlenimlerim itibariyle. Ve daha sık deneyimlenebiliyor, blokajlar bu sıklığı veya derinliği etkilese de.

Kendimle birlikte sevdiklerimin ve sevebileceklerimin iyiliğine tamamen adanan (başka hiçbir şeyin bundan daha önemli olmadığı) bir hayatı aklımda ve kalbimde hayal edebildiğim, gerçekten isteyebildiğim, benimseyebildiğim zamanlarda, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde "en doğruyu yapıyor olmaya" dair bir farkındalık hakim oluyor. Yani bundan daha doğru, daha güzel, daha bütünsel ölçekte sorun çözücü bir yaklaşım olamazmış gibi hissettiriyor.

Gerçekten iyilik, iyileşme istemenin apaçık ve hatta belki tek yolu buymuş gibi.

Herşeyin, tüm deneyimlerin temelde yalnızca düşüncelerden, bilinçten ibaret olması mevzusunun bu şifa anlayışını destekleyen bir yönü var. Şimdi ve burada, durduğunuz yerden düşüncelerinizle, bilincinizle, inancınızla, iradenizle yeni hayatınıza, şifa hayatına başlayabilir veya diğer bir deyişle (3y bakış açısından) hayatınızın kalanını şifaya adamak suretiyle derin bir dönüşümü başlatabilirsiniz. BH'leşmenin en güzel, en doğru, en etkili yolu buymuş gibi görünüyor şu an için bana.

İyi olmanın, iyiliğe yönelmenin bundan daha basit ve bariz bir yolu yokmuş gibi.

Bir de şu var ki, hayatımızda, bilincimizde şifaya ihtiyaç duyan spesifik alanların, meselelerin sayısı çoktur, adeta sonsuzdur. Ama "şifaya adanan varlık/hayat" bilincinde, iyileşmeye yönelik tüm adımlar, iyileşmeye ihtiyaç duyan tüm meselelere nüfuz etmeye başlıyor giderek, kendiliğinden. Yani iyilik tek, şifa tek; ona hayatınızı adadığınızda herşeyi etkilemeye başlıyor; hiçbir şey ondan kaçamıyor. Size temas eden herşey iyilik, iyileşme, iyileştirme iradesine temas etmek zorunda kalıyor.

Bu bilince odaklanma çabalarıma dair gözlemlerimi paylaşmaya devam etmeyi umuyorum.


bozadi

#28
Evet, hayatımızı adamamız gereken şeyin iyilik olduğunu düşünüyor, algılıyorum. İyi'ye adanmak demek aslında bu aynı zamanda.

Ben özellikle son zamanlarda bundan çok söz ediyorum ama "Hayatını iyiliğe adamış durumda mısın?" diye sorsanız, buna "evet" cevabı veremem ne yazık ki. Ama buna adanma konusunda ciddi sorgulamalarım, yoklamalarım, kısa süreli de olsa denemelerim oluyor. Günümün "zaman" anlamında çoğunda iyiliğe adanma halinde değilim. Ama tekrar tekrar buna adanmam gerektiği sonucuyla karşılaşıyorum ve bu adanmayı az-çok yapabildiğim geçici sürelerde bu çabadan oldukça iyi sonuçlar aldığımı söyleyebilirim. Çoğu insanın koşullarına benzediğini tahmin ettiğim kendi olağan yaşam koşullarımdaki pek çok şey, bu adanışı pek desteklemiyor. Adeta köstekliyor. Ama hani K'ların "Acı çekmek DNA'ları etkinleştiriyor" demesine benzer şekilde, çektiğim bazı acılar karşısında, özellikle "acizlik" duygu ve düşüncelerini sorguladığım, buna karşı yapabileceğim en iyi şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştığım durumların neticesinde, çözümün hayatımı iyiye, iyiliğe, iyileşmeye, iyileştirmeye adamak olduğu sonucuna varıyorum tekrar tekrar. Bu adanışı denediğim ve psişik olarak az-çok yapabildiğim zamanlarda, "işte, aradığım şey buymuş" diye düşünüyorum. Yolum bu işte. Yapmam gereken şey bu.

Sanıyorum ki bizi dünyada iyiliğe adanmaktan en çok soğutan şeylerden biri, bu niyetin ve çabanın "birşeyleri değiştirecek kadar" somut netice vermeyeceği algısı veya inancı. Kötülük, bencillik, sömürü, aşağılama, aldatma, işkence, katliam o kadar yaygın, o kadar derine işlemiş ki ve bu düzen bizim hayatımızı o kadar doğrudan ve kaçınılmaz bir şekilde etkiliyor ki, bundan etkilenmemek, nefret, acizlik ve gaflet kısırdöngüsüne kapılmamak çok zor.

Kaçınılmaz, doğal ve gerekli bazı yönleri olsa da, siyasi ve dini ideolojiler de iyinin, iyiliğin basit ve evrensel anlamının çarpıtılmasına azımsanamayacak ölçüde hizmet (!) ediyor ne yazık ki.

Mevcut perspektifimden bakınca, hayatta en büyük amacımız iyilikle (varlıkla) tamamen uyumlu, özdeşleşen bir yaşayışa kavuşmak olmalı, diyebilirim. "İyilik" ile "varlık"ı yanyana, adeta eşanlamlı gibi kullanıyorum. Bunun gerçekten böyle olduğunu düşünüyorum. Varlık sahibi olmanın, varlığınızı giderek güçlendirmenin yolu iyilikten geçiyor. İyiliğin karakteri varlığın karakteridir. Varlığın eylemi, faal hali iyiliktir. Ki buna sevgi de denebilir. KH varlıklarının (KH'ye adanmış veya giderek adanmakta olan varlıkların) varlığını ve faaliyetlerini bu tanımın dışında tutuyorum ve bunun nedenlerine dair bazı açıklamalar yapmıştım. Ama aslında 3y açısından düşünecek olursak, KH varlıklarının da aynı şeye hizmet eden bir yönü var. Hani yaranız varsa ve o yarayla ilgilenmez veya umursamazsanız yara mikrop kapabilir, daha kötü hale gelebilir. İşte KH varlıkları o yaraya çekilen mikroplar, virüsler gibiler bazı bakımlardan. Nitekim Kertişleri hayatımıza "çekme" hikayemize bakıldığında buna benzer bir durum görülüyor. Ra insanlığın "düşüş" (perdesizden perdeli deneyime geçiş) öncesi içinde bulunduğu problemli bir durumdan bahsetmişti.

K'lar da şöyle ilginç bir ifade kullanıyor: "sonsuz güçle kendine hizmet etmeye çalışanlar yalnızca kendine hizmet eden diğerlerine hizmet etmeye mahkum". Bu sözün çeşitli potansiyel anlamlarının hepsini bilmediğimden eminim ama muhtemel anlamlardan birinin, yukarıda değindiğim şey olduğunu düşünüyorum. Biz insanlığın ciddi bir sorunu vardı zaten (egosallıkla da ilişkili); var gücümüzle KH'ye adanmış değildik belki ama BH'ye de adanmıyorduk. Ve sonuç olarak KH yönlerimiz daha büyük KH varlıklarını bize çeken bir etki yaptı. Hani köpekbalıkları denizde kan kokusunu bilmem kaç kilometre uzaktan alabilip hemen oraya yöneliyormuş. İşte, biz de şu an kanımızı, canımızı emmekte olan KH varlıklarını (4KH ve onların 3KH versiyonları) hayatımıza aşağı yukarı buna benzer bir şekilde çektik gibi görünüyor. Büyük balık küçük balığı yutar... İnsanlık dediğimiz kitle de masumiyet abidesi değil sonuçta. Masum değiliz hiçbirimiz. KH'ye ağır şekilde adanmış varlıkları kendimize çekmemiz bizi ciddi bir sınava sokmuş oldu ve bu bakımdan bize hizmet eden bir yönü var. K'ların "KH varlıkları KH'ye hizmet eder" deyişini buna benzetiyorum. İlgilenmediğimiz açık bir yaramıza çektiğimiz mikropların bizi bir tür sınava sokması, bizi yaramızla veya hastalığımızla ilgilenmeye zorlayıcı bir etki yapması (mikropların asıl isteği bu olmasa da)...

Masumiyete, arınmaya, iyileşmeye, öze, hakiki varlığa giden yol iyilikten, iyiliğe, şifaya adanmaktan, "çalışmaktan" geçiyor.

Tgur

#29
Bozadi güzel açmaya çalışmışsın,ama biçaresizliğimizin sebeplerini bilirsek bu KH halimizi bir başka gözle görür kendimizi affetme yoluna gidebiliriz,

Evvela KH nın hazırladığı beden yapısındayız ,bu da deney olayının enerjiden maddenin gelebileceği gözlenen ve metamorfozu yani devamlı fiziki değişkenliği mükemmelleştirmeye yarayan bir yapı,

Esasata tanrısal dediğimiz 7Y kabiliyetini baştan organizma içine yerleştirmeden sadece fiziki KH yapısı üzerine Orion deneyi yürütmeye çalışmış ama dünya atmosferinde bunu becerememişlerdir belki diğer deney dünyalarında da aynı arıza çıkmış,canlı dediklerini bu ortamda veya benzer fiziki ortamda yaşatamamışlar ve en sonunda ruhsal özelliği embryo ile birleştirip ancak başarabilmişler

Bu yapının  onlarca bir handikapı var zihin mükemmel çalışıp farkındalık hallerine geçince KH yapıyı reddedebiliyor,BH ile irtibatını sağlayabiliyor,
Sonuçta anlatılmak istenen, cinsiyet ayırımı yapılıp hormonal itkiler ve buna bağlı duygular bu KH bedeninde bize zihnimiz ne kadar üst yoğunluk farkındalığı verirse versin onun etkisi altındayız tüketmek ve üremeyi devam ettirmek durumundayız

Ve bu yolda arızalı insan hareketlerinin hayvanlık içgüdülerinden sıyrılma veya sıyrılamama şeklinde yürüyen davranışlarını gösteren bir nüfus içindeyiz,

Uymak uymamak gibi ikilemi bilgiyle ve inançla farkındalık ölçüsünde geliştirebilirsek eller ensede kendimizde ve etrafta olanları seyrederiz sadece sevginin ve ona bağlı iyi olmanın  var oluş olayında etken olduğunu bilirsek kendi içimizde ve etraftan gelen KH salvolarını ancak atlatabiliriz.

Acizane yorumum budur.