Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü
avatar_fidelista

Çin'den gelen Covid aşısı

Başlatan fidelista, 05 Aralık 2020, 16:13:57

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Tgur

#90
Waldes dostun isteğine binaen biraz ruhsal gerçeklerle karışık ilerideki çalışmalarımdan yine birini aktaracağım ,ondan evvel şunu belirtmeliyim ki Milletlerin de kaderi planı vardır yakın zaman evvel bağımsızlık kazanıp medeni bir platforma oturtulmaya çalışan ülkenin sağlam direklerini yıkmaya çalışan aşırı yozlaşma bazı derslerin tekrarını doğurmakta ve bu biraz acı olmakta topluca üzüntü içine girilmesini doğurmakta ,inşallah dersimizi alıp selamete çıkarız,

------------------------------------------

S: (L) Sezgisel bilgi ile duygusal tepkiler arasındaki farkı nasıl anlayabiliriz? 
C: Duygular arzulu düşünme içerir; sezgiler daha derinden gelen hislerdir, ruhsal niteliktedir ve daha güçlüdür. Arzulu düşünme olduğunda, aklınızı kullanırsanız ve geçmişteki derslerinizi incelerseniz, sızmakta olan ruhsal içgüdünün de varlığını algılayabilirsiniz. 
S: (L) Örneğin Cumartesi günü MUFON toplantısındaki kadın TR'ye birşeyler söyledi; elimizdeki materyalin KH olduğunu, karanlık ve negatiflik üzerinde odaklandığımızı ve bunlar üzerinde odaklananların bunları deneyimleyeceğini iddia etti.
Bunun hakkında yorumda bulunur musunuz? 
C: İçgüdülerin sana ne söylüyor? 
S: (L) İçgüdülerim bana o kadının, kendisini kaçıran dünyadışı varlıkların iyi olduğuna çok güçlü ve duygusal bir şekilde inanma isteğinde olduğunu, çok yoğun bir içsel suçluluk kompeksine sahip olduğu için o tür bir muameleyi hak ettiğine inandığını ve aksi yöndeki herşeyi yanlış ve kötü görerek reddettiğini söylüyor. 
C: Evet. 
S: (L) Ayrıca bana göre, karanlığa ona iştirak etmek için odaklanan bir kişi, ışıktan uzaklaşarak karanlığa doğru gider. Ama karanlığa onu azaltmak için odaklanan bir kişi, ışığı kendine yakın tutar ve ışığı kendi ışığını arttırarak karanlığı aydınlatmak için kullanır. Doğru mu? 
C: Evet. 
S: (L) Sadece ışığa bakan biri karanlığa arkasını döner ve sürekli baktığı ışık yüzünden kör olmakla kalmaz, aynı zamanda ardında kapkaranlık bir gölge oluşturur. 
C: "Kral yeni giysiler giyiyor." 
S: (L) Kral'ın yeni giysiler giydiğini düşünen ben miyim? (F) Sadece ışığı görme isteğinde olduğu sürece sadece ışığın mevcut olduğunu sananlar, Kral'ın yeni giysiler giydiğine inanıyor. (L) F  haklı mı?
C: Evet.

-----------------------------------------------------------

Sezgi ve bunun fark edilmesi yaşamda uygulanması yolunda son derece açık veriler, onun tesbitinde yapılan yanlışlar yani duygusal aklı devreye soktum sanıp duygunun esiri olan kararlara saplanmak,

Duyguların devreye girmesinde etken olan sınırlama,beklenti ve arzulu düşünce üzerinde çok durduk, sezgiyi bir kenara bırakan kişi bu duygularla karar verir bu da doğaya yaradılışa aykırı olduğundan sakat sonuçlar çıkarır,

Zira Kralın çıplak olduğu haller de vardır,

Olayları subjektif halden çıkarmak için sezgi en büyük etkendir ışığa devamlı bakmak aramak ve sadece ona yönelmek karanlığın da olduğu var oluşta kişiyi yalanlara inanır hale sokar,
Yalanlara inanmış bir dünya felaketlerden azade değildir,bunu doğanın artı eksi elektriksel dengesi bahsinde biraz izah ettik,

Birdenbire kıyamet tellalı gibi hallere düştüğümü görüyorum ama geldiğimiz bilgi yollarında bu farkındalığı terk edemem,

İnsanlığın ilk oluştuğu gezegeni neden patlatıp Orion deney üstatları tarafından bu dünyaya getirilip ırksal karmaşa ile deneyin yürümesi üzerinde çok şeyler söyledik,  eski yorumlarımdan birini getireceğim konu "3BH GERÇEKLİKLER VE DENEY DÜNYALAR " dan,

********************************************
"Mesela başka bir gezegende (Ankh) yaratılan insanlar zamanla tahminime göre ayarsız hormon salgılarının etkisi ile çılgınlaşan KH davranışları ile bulundukları gezegenin üzerine negatif enerji yüklemesi yapmışlar ve gezegenin patlamasına parçalanmasına sebep olmuşlardır , bu hadisede yine tahminlerime göre aşırı cinsel hormon salgılamaları ile ve ayarsız DMT hormonları ile karışık duygularını bir dengeye oturtamadan yaşam yolları denemişler ve arzulu düşünüşün sahiplenmenin maksimum seviyelerine set çekemedikleri için çıkan enerji aşırı negatif ,bulundukları gezegenin enerjisi ile uyuşmadığından parçalanmaya maruz kalmışlar ve deneye tabi varlıklar başka gezegene taşınmışlardır ,

Bu hadise nedendir diye sorguladığımızda kendi haline bırakılan hormon salgılama ve buna bağlı duygu durumlarının oluşu işi ve bedene, ortama tesiri bir deney gözlenmesinden başka bir şey değildi,

Daha açık ifade ile hormonsal ve duygusal başıbozukluğun yarattığı o deney yaşam hali patlatılan gezegenden sonra buraya taşınan bizlerde genetiksel kayıt hafızamızda bulunuyor belki o zamanki çılgın yaşamı tekrar etmeyen bir beyin gri maddesine sahip olduk yani beynin talamus hipatalamus omurilik serebral bölümündeki miyelin kılıfsız sinir hücrelerinden oluşmuş ve kıvrımları artan gri renkli bölüm,

Bu yeni yaşam şeklimizde oluştu insansal hasletleri hayvansal içgüdülerinden ayıran enetellektüel denilecek bu bölüm insansal bilincin oluşması veya miyelinli beyaz kısımdan daha az hızla sinirsel iletişimi çağrıştırdığı için o hayvansal dediğimiz iç güdülere azalmış hızı ile bir nevi baraj koymakta yani azgınlaşan hislerin birden bire ortaya çıkmasına mani olmakta bilinç muhakemesi yapıp insanı hayvandan ayırır bir duruma getirmektedir,

Bu arada sinirlerin miyelin kılıflı ve kılıfsız hallerinin önemini de vurgulamak icap eder miyelin kılıflı sinir hücreleri ki beyaz kısım dediğimiz bölümdür iletişimi çok süratlidir ve gri bölümdekiler ise miyelin kılıfsızdır hızları diğerlerine nazaran 500 kat kadar azdır yavaştır bu hızların farklılığı iletişim yoluyla yapılması gereken eylemin hemen ortaya çıkmasına mani olan barajlamanın ifadesidir,

Özetle iç güdüler dediğimiz hayvansı hareketlerin insansal davranış olarak ortaya çıkmasından evvel sinir hücrelerindeki gri kısım bu davranışın analizini yapabilmekte gerekirse önlem alabilmektedir ,bu beyaz ve gri bölge arasında bağlar vardır ve aşırı alkol alındığında bu bağlar önemini yitirir bir nevi yok olur ve öfke efori şehvet kendini çok üstün görme gibi iç güdüsel dediğimiz hayvansı hareketler serbest kalır biz bu hale sarhoşluk demekteyiz,

Bütün bunlar deney özelliğinin süregeldiğini ve her konuda kotarılıp düzeltme yolları arandığını bitmediğini simgelemektedir,"

*************************************************
Yukarıdaki izahımıza ilaveten insani hasletler denilen barajlama işini yapan gri sinir hücre yapımının oluşması yaşanarak dersler alma sonucunda olmuştur ve hayvan beyin hücrelerinden çok daha fazladır kısaca felaketler dersleri de doğurur insanlar bir daha onları görmemek için bilinçsel atılım yaparlar,

Bu da ön yüz olan insan beyninin daha rafine ve kaliteli olmasına yol açar,

K.lar  her seferinde "her şey derslerden ibarettir" demekteler,
Şu anda gücün insanın kendinde değil başka yerlerde olduğuna inanan çoğunluk dünyada etkin ve ışığa bakarız başka şey görmek istemeyiz demekteler ,

Konudaki bir kutuba yığılmayı anlayabildik mi,
"Her ne ararsan kendinde ara..."

O kendin denen varlık artı ve eksilerin git gelleriyle oluşmuştur.


walldes

#91
Peki yoğun  şiddet ortamında doğan insanların durumuna ne diyorsun? Onlardan pek azı bulundukları ortamı terk edip, seçtikleri yolda ilerleyebiliyor. Yani çok yoğun şiddet ortamında doğan bir insanın bahsettiğin gri beyin hücreleri ne kadar düzgün işleyebilir? Kaç  veya saldır modunda işleyen beyaz hücreler çığlık atarken.Biz  burada tüm dünyada insanların tamamının seçim özgürlüğünün olduğu bir ortam varmış gibi konuşuyoruz. Ancak ister dini bir politika ister ateist bir politika seçmiş olsunlar, insanların düşünce ve inanç özgürlüğüne müdahale ile yönetilen bir ülke hep baskıcı bir rejim haline gelmiş. Hoş Covid milat oldu. Baskıcı olmayan ülke de kalmadı gibi. Yani BH ve KH seçme şansının en az olduğu ortamda nasıl çalışıyor? Her ne ararsak kendimizde arayalım tamam da, seçimlerimizde serbest değilsek ne olacak? Yani dinlerin de tam cevaplayamadığı dünyadaki adalet konusu. Ve bu meselede de adaletsizliğin politik olarak karşımıza çıkış şekli  insani yardım, insani kriz, bir yandan da kendini koruma refleksi.
 

walldes

#92
Yanlış anlaşılmasın Zeitgeistçi filan değilim. İnsanın fıtratı gereği öyle bir düzen olamayacağını biliyorum. Ama geçen seferde alaya alınmama sebep olan konuyu ne kadar sopa yersem:)) yiyeyim tekrar tekrar savunurum. Dinlerin  doğuşunun esas sebebi bana göre adalet duygusundaki tatminsizliktir. Bu böyle sürüp gidecektir. İster uzaylı arayalım ister yaradan 'Ne yapalım böyle işte, bir sonraki güncellemede ben bir seviye atlarım cennete giderim, onlar sonra cezasını çeker gelir vs vs vs ' sadece adalet duygumuzu tatmin için bana göre. Yetersiz kaldığımız durumlarda travmamızın etkisini hafifleten bu düşünce biçimini sürekli bu hayatta benimsediğimiz sürece de faydasından çok zararını göreceğiz. O yüzden fiilen adaletli iyi insan moduna madem ki bilgi çağındayız çok fazla insan geçebilmeli. Teşekkür ederim Tgur.
 

bozadi

#93
walldes, ilginç konulara değinmişsin.

Seçim özgürlüğü her zaman vardır diye düşünüyorum. Ama özgür irade, kişinin ne kadar bilinçli olduğuna göre doğal olarak sınırlanan birşey (özellikle içinde bulunduğumuz ortamda). Kaba bir ifadeyle, kişi ne kadar bilinçliyse seçim olanakları da o kadar fazla olur. Bilinç derken de elbette bu özellikle ruhsal, varoluşsal bilinçtir. Varoluşun gerçek doğasına ilişkin bilinç ve sezgidir.

İşin şöyle nispeten "kadersel" bir yönü var: Kendini dünya hayatıyla, düzeniyle ve toplumla "çok özdeşleştirirsen", kendini bundan ibaret sayarsan, elbette o zaman seçimlerini de buna göre daraltmış olursun. Toplumun genel veya ortalama seçimi ve buna göre karşılaştığı sonuç senin de seçimin ve sonucun olur. Bilinç seviyesi belirli bir düzeyin üzerinde bulunan kişiler kendilerini katı bir şekilde dünyayla ve toplumla özdeşleştirmez diye düşünüyorum. Daha evrensel, varoluşsal düşünebilir.

Aslında bu forumda yapmaya çalıştığımız şey bununla yakından alakalı bence. Kafamızı "dünya kutusu"nun içinden çıkarıp evrensel, varoluşsal düşünme eğilimini desteklemek. Kafasını bu kutudan çıkaramayanlar elbette o kutunun içinde egemen olan şartlardan çok daha fazla etkilenecek, belirlenecektir. Ve ne yazık ki bu pek pozitif bir etki ve belirlenme olmayacaktır çünkü kutunun içinde olan biten genel hatlarıyla belli; son derece olumsuz. Kafasını o kutudan "çıkarmak" isteyenler, veya bunun da öncesinde, kutunun "farkına" varma isteği gösterenler, bu ilgilerini destekleyen şeyler bulacaktır mutlaka. Bu onların "özgür iradesine" kalmış birşey. Kapasitesi buna yetmeyenler için o kutunun içinde ne olup bittiğinin çok fazla önemi yok. Onlar bile kendi aralarında çok çeşitli bölümlere ayrılıyorlar muhtemelen. Bariz negatif eğilimliler de vardır, o kadar da negatif olmayanlar vardır, vs. Herkes her ne yaşıyorsa bilinç düzeyine, derslerine, seçimlerine uygun olarak yaşıyor. Kimsenin varlığı kendi özgür iradesinin aleyhine "bozuk para" gibi harcanamaz. Öldürülse de, işkence de görse bu böyledir. Kısavadede değil belki ama orta ve özellikle uzunvadede herkes kendi şahsi bilinci ve özgür irade seçimleri doğrultusunda ilerler.

Herkes tanrının (mutlak varlığın) bir parçası ve kendisidir; dolayısıyla kimseye çok acımaya gerek yok. "Vicdansız, duyarsız olalım, hatta düşene bi tekme de biz vuralım" anlamında değil tabi ki bu. Kendine nitelikli bir şekilde yardımcı olamayan başkasına da olamaz. Önceliğimiz kendi bilincimizi toparlamak yönünde olmalıdır, böylece başkalarına sunabileceğimiz yardımın niteliği, etkisi artacaktır.

Dünyada ne olup ne bittiği önemli tabi ki ama kimse bizi ruhen dünyaya "ait olmaya" zorlamıyor, zorlayamaz açıkça. Ama dolaylı bir şekilde bu çok yapılmaya çalışılan birşey tabi ki. İnsan bir kere "ölümlü" olduğunun farkındadır, ölmenin ne kadar kolay ve kaçınılmaz olduğunun farkındadır. Bu da insanın bedenli hayat içinde olup bittiğini gördüğü şeylere "tapınmaması", ona mutlaklık atfetmemesi, onu sorgulaması için bir sebep, bir vesiledir.

En temel farkındalık BH-KH (pozitiflik-negatiflik) farkındalığıdır. Özellikle bizler gibi 3y'nin ikinci yarısında, hatta son çeyreğinde bulunanlar için. Bu farkındalık için özel bilgi kaynaklarına ulaşmaya gerek yoktur, içten, kalpten, vicdandan, akıldan doğal olarak türer ve dış dünyada da bu farkındalıkları destekleyen sayısız şeye tanıklık edilir. En önemli farkındalık da budur sonuçta. Ne de olsa 3y bir seçim yoğunluğudur. Seçenekler de BH ve KH'den ibarettir, her ne kadar malum yaşam koşullarında, egemen tartışmalarda durum çok daha karmaşık haller alsa da. O karmaşa da aslında insanların kendi bilinç bozukluklarından, zihinsel bulanıklıklarından, egolarından kaynaklanır, sorumluluğu kendilerine aittir. Her zaman daha berrak, daha az egosal bir bilince ilerleme güdüsünü destekleyen koşullar mevcuttur, kişinin bu yönde ilerleyip ilerlemeyeceği ve ilerleme hızı tamamen kendisine ve bir bakıma da kendisini özdeşleştirdiği toplumsal faktörlere kalmış birşeydir. Toplumla, belirli bir grupla, belirli bir inançla veya bir ideolojiyle vs. özdeşleşme seçimi de yine kişinin kendi bilinç düzeyine ve özgür iradesine kalmış birşedir.

Dünyada olan bitenin (ilüzyonun) "kölesi" olmak da kişilerin kendi bilinç düzeylerine ve özgür iradelerine kalmış bir husustur. Adalet mevcuttur, tüm varoluşta egemendir. Bunu görmek isteyen görür, sezmek isteyen sezer. Kimse bizi kafamızı dünyada olan bitenlerle bozmaya zorlamıyor. Dünyada olup bitene bakıp (onun etkisinde kalıp, onunla hipnotize olup, kendini onunla özdeşleştirip) evren hakkında, varoluş hakkında olumsuz hükümlere varmak da yine bizim şahsi (ve ciddi oranda egosal) algılarımızın, hükümlerimizin bir sonucudur. Görmek isteyene, bilmek isteyene, aklını, vicdanını bu ihtimale açmak isteyene varoluşun sonsuz güzelliği, adaleti ve "bizimle özdeşliği/birliği" apaçıktır. Bu bir sır değildir, bir gizem değildir, çırılçıplak ve ebedi varoluş gerçeğidir. Tüm mesele dünya denen bu küçücük ve epeyce hastalıklı durumdaki deneyim ortamında olan bitenlerle kendimizi fazla özdeşleştirip evrensel, varoluşsal farkındalıklarımızı, algılarımızı, sezgilerimizi sınırlandırmayı ve çarpıtmayı kabullenmek veya kabullenmemekle ilgilidir.



Tgur

#94
Öfkenizi bana tevcih etmeniz sizi tatmin ediyorsa buyurun sayın kardeşim ,sonra ben kimseyi alaya almak seviyesizliğini yapamam zaten hepimiz aynı gemideyiz,yaşamımız fıkra gibi, yine etki tepki dalgalarının yanlış taraflarına girmek istemiyorum ,adaleti aramak en tabii hak ama onun zedeleneceğini baştan bilmeden bakmadan bu aleme atlamışız ,kusura bakma kimseyi incitecek bilgi peşinde değil olanı anlama çabasındayız hep beraber,

Seçim demektesiniz zaten seçimi yapmış bu badireye düşmüşüz yani ortam kişinin bilgilenip farkında olup olmama ikilemindeki savaşla bu hale gelmiş gerçeğin yalın kırbaçlarını yiye yiye bir şeyleri öğrenmek en zorlu sınav,hamasete dalmadan ne demek istediğimi anlama çabaları da bu seçimlerin ana faktörü, bir alıntı ve dörtlüğüm var,

"S:(L) Dünya gezegenindeki bedenlere giren ruhlar nereden geldi? Buraya gelmeden önce başka bir gezegendeki bedenlerde miydiler?
 
C: Bu grup değil.
 
S:(L) Evrende bir yerlerde dolaşıyorlar mıydı?
 
C: Bir'le birlik halinde. Süper eski Lusifer, Düşen Melek, efsanesini duydunuz mu?
 
S:(L) Lusifer kim?
 
C: Siz. İnsan ırkı.
 
S:(L) İnsanların ruhları daha büyük bir ruhun parçaları mı?
 
C: Evet. Yakın. Bir. Tüm düşenler "zor yolu" öğrenmek zorundadır.

S:(L) Fiziksel gerçekliği deneyimleme isteğinin aslında düşme eylemi olduğunu mu söylüyorsunuz?
C: Sizler parçalı bir ruh biriminin üyelerisiniz.
S:(L) Fizikselliği istemenin "düşmek" anlamına gelmesi nasıl oluyor?
C: Kendi için zevk."
*********************
"S:(L) İnsan ırkının Cennetsi durumda uzun süre yaşadığı dönemde, ruhsal bağlantıyı muhafaza ederek fiziksel beden kullanabiliyorlar mıydı?
 
C: Evet. Ama uzun sürmedi. Hiçbir bağımlılık daireyi kapatacak kadar uzun sürmez.
S:(L) Yani insanoğlu kendini zevklendirme bağımlısı mı oldu?
C: Hızla o hale geldiler.
 
S:(L) Ruhların bedenlere taşınmasından itibaren cenneten düşüş ne kadar sürdü?
 
C: Ölçülebilir değil. Unutma Laura, bu olay meydana geldiğinde zaman yoktu. O noktada zaman akışı ilüzyonu ve diğer pek
çok yanlışlık mevcut değildi.
 
S:(L) Yani cennetten düşüşün zamanın da başlangıcı olduğunu söylüyorsunuz.
 
C: Evet.
 
S:(L) Belirttiğiniz diğer yanlışlıklar, birkaçını söyleyebilir misiniz? Birincisinin zaman olduğunu biliyoruz...
 
C: Kendiniz öğrenmelisiniz."

-----------------------------------------
Üstatların sözlerine dikkat et onlar bilge genidir
Ama bastıkları yerden gitme zaman eski değildir
Zoru seç koru tut gerekirse
Yandıkça ellerin gelen yeni deridir


bozadi

#95
Dünyada olan biten işkenceler şu andakinin yarı düzeyinde ve hatta çeyreği düzeyinde olsaydı herşey çok daha güzel olurdu diye düşünülebilir belki. Ama bu genel itibariyle yanlış bir düşünüş şekli olur muhtemelen. Sadece süreç "uzamış" olurdu. İşkence ve olumsuzluklar daha seyrek ama daha uzun, bu anlamda daha berbat, daha da yozlaştırıcı olurdu. Sonuçta oyuncular aynı oyuncular. Potansiyeller, tercihler, eğilimler aynı olurdu. Şu anda yaşanan olumsuzluk artışı veya hızlanışı, bundan sonra yaşanacak muhtemel işkencenin süresini kısaltmak bakımından önemli bazı avantajlar sunuyor bence. Ayrıca "uyandırıcılık" potansiyeli artıyor. Zorlayıcılığın artması nedeniyle, bilinçsel açıdan niteliksiz olanların elenme hızını artırıyor, böylece "nitelik/kalite" giderek artıyor olacak, her ne kadar kısavadede tam ters yönde bazı resimler ortaya çıkabilecek olsa da.

Dünyada olan bitenin adaleti kendi içindedir. Yani bu kadar çok işkencenin, berbatlığın olması burada varoluşsal/mutlak bakımdan bir adaletsizlik olduğu anlamına gelmiyor. Buranın mensupları kendi seçimlerinin sonucunu yaşıyor yalnızca. Ki uzunvadedede kötülük değil, iyilik kazanacak ama bu zafer mutlak hale gelene kadar olumsuz/egosal niteliklerin elenmesi süreci epeyce sancılı olacak gibi görünüyor, halihazırda yaşananların da işaret ettiği gibi.

Sonuçta evrende, varoluşta, varlıkta bir adaletsizlik, bir kötülük söz konusu değil. Varoluş tüm mutlak güzelliği, adaleti, sevgisi, birliği ve bütünlüğüyle devam ediyor. Dünyada olan bitene bakıp evrenin, varoluşun başı dertteymiş gibi bir izlenime kapılmak aslında "egosal" bir izlenimdir. Ve ben şahsen bu "egosal izlenimi" sıkça deneyimliyorum. Bundan arınmaya, kurtulmaya çalışıyorum.

Ha evet, dünyadaki olumsuzluklara üzülmek, olumsuzlukları azaltmak istemek, gerçek sevginin egemen olarak cehaletin işkencesine son vermesini arzulamak, şiddetli ve ısrarlı olumsuzluklara dair kederlenmek gayet vicdanlı bir tavır olabilir ama bunun da bir ölçüsü olmalıdır. Varoluşun adaletinden şüphe duyulmamalıdır. Yani önce biz kendi içimizde mutlak varoluşun, iyiliğin, doğruluğun, sevginin, birliğin egemenliğinden şüphe etmeyecek bir bilince kavuşmak için can atmalıyız; çünkü gerçek budur. Ama bu aynı tavır, aynı bilinç aynı zamanda bizi gözlemlemekte olduğumuz sorunların çözümüne katkıda bulunmaya sevk edecektir, bu da son derece doğal, vicdani ve gereklidir. Ama belirttiğim evrensel bilinç dengesini kurmanın hayati önemine, kendi acılı deneyimlerim sonucu ikna olmuş durumdayım veya oluyorum.

bozadi

#96
"Varoluşsal olumluluk" konusu üzerinde durmaya çalışmamın temel nedeni de bu. Önce evrensel/varoluşsal gerçeği bilmeli, sezmeli, bu konudaki bilgi ve sezgimizi gözden geçirip olumlu, yapıcı bir inancımız olduğundan emin olmalıyız. Biz şimdi ve burada olabileceğimiz kadar iyimser, olumlu, güçlü olamadıktan sonra, etrafımızdaki olumsuzluklara müdahale konusunda da kendimizi muhtemelen çok aciz ve problemli bir duruma sokmuş oluruz.

"Dinler" (özellikle üç "büyük" din) de büyük ölçüde bu dünya "kutusunun" içinde şekillenmiş, epeyce problemli yanları olan şeylerdir. Olumlu yönleri de vardır elbette, özellikle o dinlerin mensuplarının kendi şahsi ve grupsal iyi niyetlerine, BH eğilimlerine, buna uygun din yorumlarına bağlı olarak. Bizim bu forumda ele aldığımız kaynakların "din" anlamında çok daha sağlıklı bir resim ve rehberlik sunduğuna inanıyorum.


bozadi

#97
Bu başlığın asıl konusu olan "korona aşıları" meselesi olsun, efendim, mülteciler meselesi olsun, tüm bunlarla bağlantılı olarak iktidar-muhalefet partileri, global güçler meselesi olsun... Hangi dert, hangi sorun, hangi mesele olursa olsun...

Tüm bunlardan "önce" gelmesi gereken bazı evrensel, varoluşsal farkındalıklar, tavırlar olmalı. Bu forumda yapabileceğimiz en iyi şey aslında aşı meselesinde veya siyasi, ideolojik bir yönü olan herhangi başka bir meselede kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartışmak değil. Bunlar tabi ki tartışılır, tartışılıyor ama kendimize ve birbirimize sunabileceğimiz esas fayda bu tartışmaların içeriğiyle ilgili değil. Bu ve benzer tüm tartışmalardan çok daha önce gelen bir "varoluşsal hakikat algısı" bakımından kişisel ve kişiler-arası düzeyde ne durumda olduğumuzu gözden geçirmek ve bu konudaki olası eksiklerimizi tespit edip gidermeye odaklanmak gerekiyor. Ben bunun anlam ve önemini sıkça unutuyorum, gözden kaçırıp tartışma meselelerinin ayrıntılarında sıkça kayboluyorum ama bazen kısır tartışmalarda debelenirken, yanlış birşeyi zorlamakta olduğumun farkına varmaya başlayınca, bu sonuca varıyorum bazen ve umarım bundan sonra bunu daima hatırlarım. Bu forumun bizlere sunduğu, sunabileceği en büyük imkanın, faydanın bu olduğuna inanıyorum.

Kolay değil tabi ki bu. Yaşadığımız hayatın içeriği neredeyse bizzat bunu zorlaştırmaya, engellemeye yönelik tasarlanıyor adeta. Genel olarak "siyaset oyunu" büyük ölçüde bununla yüzleşmekten kaçacak şekilde oynanıyor. Dinler ve diğer ideolojiler de genel olarak öyle. Oculara karşı bucular. Neden herkes yalnızca doğal ve evrensel iyinin, doğrunun, güzelin tarafı olmuyor? Bunu bize hiçbir dinin, ideolojinin öğretmesine gerek yok. Bu doğal, evrensel, varoluşsal bir şekilde hepimizin içinde, kalbinde, bilincinde olan bir farkındalık, bir algı, bir güdü. Bundan başka bir rehberliğe de ihtiyacımız yok aslında işin özünde. Öyleyse?

Dinler dahil ve hatta muhtemelen en başta olmak üzere genel itibariyle ideolojiler bu basit gerçeklikle yüzleşmekten kaçacak şekilde bir programa sahip gibi.

Ve biz bize "dayatılanı" tartışıyoruz genellikle. Oculara karşı bucular. Tartışmak, sorgulamak doğaldır ama küçücük, dünyevi, egosal tartışmaların taraftarı olurken koskoca evrensel, varoluşsal gerçeği gözden kaçırıyoruz. İyilikten, doğruluktan, sevgiden, kardeşlikten, dostluktan başka birşeye ihtiyacımız var mı gerçekten? Neden dinsel veya siyasi herhangi bir ideolojiyi bunun önüne geçiriyoruz kolayca? Neden bu basit ve ebedi olguları küçücük dünyevi ve egosal ideolojilerin gözlüğünden görmemiz, gerçekleştirmemiz gerekiyor?

Dikkat ederseniz hayatımız bu basit ve ebedi evrensel gerçekleri bastıracak, zorlaştıracak, engelleyecek, imkansızlaştıracak şekilde tasarlanıp dayatılıyor sürekli. İşte KH böyle birşey. Ve bizim BH'leşmemiz gerekiyor. BH'leşmek, varoluşsal hakikate dünyadaki egosal ekonomik, siyasi, dinsel tartışmaların gözlüğünden değil, kendi gözlerimizle, kalbimizle, aklımızla, ruhumuzla bakmamızı, onunla özdeşliğimizin, birliğimizin farkına varmamızı gerektiriyor.

Tartışma daima olacak, olmalı, bunda bir yanlışlık, kötülük yok. Ama öncelik sıralamasında en önce gelen şey bu değil. Veya belki daha doğrusu, tartışılacak, sorgulanacak şeyler arasında bir öncelik sıralaması var ve "oculara karşı bucuların haklılığı/haksızlığı" değil en öncelikli konu.


bozadi

#98
"KH'ye karşı BH'leşmemiz" gerektiğini söylerken de sanki bu durum "oculara karşı bucular" kısırdöngüsünün bir başka örneğini teşkil ediyormuş gibi gelebilir. Ve bunun gerçekten böyle bir kısırdöngü haline gelmesi de mümkün ama işin doğrusu bu değil. BH'leşmek özü itibariyle "KH'ye karşı" yapılan birşey değildir. Yani "BH'lik" denen şey "KH muhalifliği" değildir özünde. Ama evet, BH ister istemez KH faaliyetlerine karşı "dengeleyici" bir işleve de sahiptir.

BH'leşmek özümüze, varlığımızın hakikatine dönüş, onunla birlik ve bütünlüğümüzü anlama, bilme, uygulama hakkındadır. Herhangi birşeye "karşıtlık", herhangi birşeyle "mücadele" etmeye dayalı değildir. Ama KH yolu nihayetinde "yokoluş" yolu olduğuna göre ve bizler de şiddetle dayatılan KH frekansları dahilinde, bir KH düzenine mensup bir şekilde yaşamakta olduğumuza göre, bazen yozlaşmaya, yokoluşa, sömürüye "karşı" bunların tersini istemek, bunun için mücadele güdüsü duymak doğal, gerekli ve hatta kaçınılmazdır. Bu anlamda KH bize neyin yanlış, kötü veya arzu edilmez olduğunu "dayatarak" hatırlatmak suretiyle iyiye, doğruya, güzele, adile meyletmemize yardımcı bile olabilir.

walldes

#99
Tgur mesajını tam okumadım. Ama asla kimseyi kırmak gibi bir niyetim olmadı. Okuyup cevap yazacağım. Ve senin yazdıklarını da ilgiyle takip ediyorum. Lütfen yanlış anlaşıldıysam kusuruma bakma. Ben geçen yazılanlardan kırılmıştım biraz. Ama düşününce ve tekrar okuyunca yanılmış olduğumu anladım. Ve şaka İle karışık sitem etmiştim. Hepsi bu.
 

Tgur

#100
Sevgili kardeşim ben de anormal davranışı ne zaman yapmışım şeklindeki tereddütü gidermek için evvelkileri taradım bulamadım,olabilir, dialog dünyası böyle yanlış anlamaları da içine aldığından pek yanaşmak istemem,bana ters gelir birlik ve bütünlük anlayışında bu hal kendi yarasını kaşımak gibi ,

Genelde sevgiyi devreye almak en salim yol ,ama doğruları bulmak ve bilince yerleştirmek  gerektirdiğinde tartışma kaçınılmaz oluyor,
Mozaik gerçekliğin oluşumunda doğal işleyiş,

Ben de sevgilerimi sunarım..


bozadi

#101
https://www.yeniakit.com.tr/haber/3-doz-asi-ne-kadar-sure-korur-uzman-isim-acikladi-1566959.html

Buyur bakalım... Şimdiye kadar korona aşılarının koruma "yüzdelerinden" bahsediliyordu daha çok ama şimdi aşıların koruma "süresi" tartışmaları öne çıkmaya başladı. Bu profesör 3 doz aşının koruma süresinin "9 ay" olduğunu, "sonrasında yeni aşılara ihtiyaç duyulabileceğini" söylemiş. İkinci, üçüncü dozdan sonra bile aşıların oluşturduğu antikorlar kaybediliyormuş bir süre sonra. Virüs mutasyon geçirdiği için antikorların "etkisizleşmesinden" bahsedilmiyor gördüğüm kadarıyla, antikor düzeylerinin zamanla "düştüğü", yani antikorların "kaybedildiği" söyleniyor.

Aşı meselesinin başında bu durum hiç vurgulanmıyordu. Başta bir doz aşıdan bahsediliyordu, sonra iki, üç, hatta şimdi "dördüncü" doz aşıdan bahsediliyor ve tüm bu tartışmalar yapılırken bu aşıların sağladığı faydanın "ömür boyu" olduğu ima ediliyordu açıkça veya dolaylı olarak. Örneğin şu anda iki veya üç doz korona aşısı olmuş olan vatandaşın çok büyük bir kısmının bu yolla ömür boyu koruma sağladıkları algısına sahip olduklarından eminim çünkü "yaratılan hava" bu şekildeydi ve hala yaygın algı bu. Ve tekrar dikkat çekmek istiyorum; virüsün mutasyon geçirmesinden kaynaklı bir antikor etkisizleşmesi değil bu, aynı hastalığa, aynı mutasyona karşı bile bir süre sonra antikor (savaşçı hücre) kaybediyorsunuz, yani aşıların sağladığı fayda "KALICI" değil, yalnızca birkaç aylık!!!

Yani bundan sonra hem mutasyonlar gereği yeni aşılara ihtiyaç duyulacak, hem de mutasyon olmasa bile eğer hastalık "piyasada" hala mevcutsa, mutasyonsuz veya belirli bir mutasyonlu haline karşı korumanızı sürdürebilmek için bile korona aşıları olmaya devam etmeniz gerekecek!!! Yani Pfizer'ı veya diğer bir şirketi zengin etmeye devam ve üstelik o para basan şirket, neden olduğu sayısız yan etki ve ölüme karşı "sıfır sorumluluk" güvencesinde olacak!

Yanlış bilmiyorsam doğal (hastalığı toplumsal olarak yaşayarak) sürü bağışıklığı kazanılmış olsaydı, kazanılacak koruma da kalıcı olacaktı. Şimdiye kadar dünya insanlığı pek çok hastalığı kitlesel olarak yaşayarak ve bu süreçte vücutlarının hastalığı giderek tanıyıp ürettiği antikorlar sayesinde o hastalıklara karşı kalıcı bağışıklık kazandı. Korona için yapılması gereken de buydu en başından beri.

Yukarıdaki haberde dikkatimi çeken bir diğer husus:

Alıntı Yap
Servis hastalarında yüzde 40 aşılanmamış grup yatarken, yoğun bakımdaki hastalarda bu oran yüzde 90'ı buluyor. Bu grupta aşıları tamamlanmamış, bir ya da iki aşı yapılmış gruplar var ama aşıları tamamlanmadan kişilerin bağışıklık kazanması, yeterli antikor düzeyleri olmadan hastalığı atlatabilmeleri mümkün olamıyor.

Öncelikle "servis hastalarında %40 aşılanmamış grup yatıyor" ne demek? Cümlenin, paragrafın kalanından anlaşıldığı kadarıyla kovid'den bahsediliyor. E peki bu durumda servis hastalarında ("yoğun bakımdan olmayanların" kastedildiği anlaşılıyor bundan) %40 aşılanmamış grupsa, yoğun bakımda olmayan korona hastalarının %60'ının aşılanmış grup olduğu sonucu çıkmıyor mu? Ve bu da aşılananlar (hem de en az iki doz aşılananlar) arasında kovid'in daha yaygın olduğunu göstermiyor mu?!

Yukarıdaki paragrafın devamında edilen şu lafa dikkat:

Alıntı Yap
...yoğun bakımdaki hastalarda bu oran yüzde 90'ı buluyor. Bu grupta aşıları tamamlanmamış, bir ya da iki aşı yapılmış gruplar var...


Az önce alıntıladığım cümlede, yoğun bakımda olmayan kovid hastalarının %60'ının en az iki doz aşılanmış olanlardan oluştuğu anlamına gelen birşey söyleniyordu. Bu itirafı önemsiz göstermek için cümlenin kalanında "yoğun bakımdaki hastalarda bu oran yüzde 90'ı buluyor" şeklinde bir vurgulama yapılmış. Ama bu vurgulamadan sonra yapılan bir başka önemli itiraf daha var: "Bu grupta aşıları tamamlanmamış, bir ya da iki aşı yapılmış gruplar var". Yani yoğun bakımlardaki bu %90'lık "aşılanmamış" grup HİÇ AŞI YAPTIRMAMIŞ kişilerden OLUŞMUYOR. Aşısı "EKSİK" olanlardan oluşuyor, ya tamamen ya da yine de ciddi bir ölçüde. Eğer o %90'lık grubun ezici bir çoğunluğu "hiç aşı yaptırmamış" olanlardan oluşsaydı, bunu "ballandıra ballandıra" vurgulamaktan çekinmezdi herhalde bir "aşı militanı" olarak. İfade şekillerindeki üçkağıtçığı görebiliyor musunuz?


bozadi


bozadi

#103
Üstteki ekşisözlük maddesinde yapılan eleştiriye konu olan açıklama:


bozadi

#104
Fahrettin Koca'nın bu videonun "1:27" dakikasında ifade etmeye başladığı ilgili cümleleri alıntılayacak olursak:

Alıntı Yap
Şu an aktif vakalarımızın yaklaşık %87'si aşısı tamamlanmamış kişiler.

Hastanede yatan hastalarımızın %95'i de aşısı tamamlanmamış kişiler.