Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Milli Gazete: "Bu ülkeyi sokakta bulmadık; Hayır, Hayır!" (25 Şubat) 

Başlatan bozadi, 25 Şubat 2017, 19:07:58

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

25 Şubat 2017

Milli Gazete yazarı: Cumhurbaşkanı kusura bakmasın, bu ülkeyi sokakta bulmadık; hayır, hayır!


"Sanki referanduma değil de, savaşa gidiyoruz"




Milli Gazete yazarı Şakir Tarım, parlamenter sistemden başkanlığa geçişi öngören, ancak içeriğinde 'Başkan' yerine 'Cumhurbaşkanı' ifadesi kullanılan anayasa değişikliği teklifine ilişkin 16 Nisan'da yapılacak olan referandum kampanyasıyla ilgili olarak "Cumhurbaşkanı kusura bakmasın, bu ülkeyi sokakta bulmadık; hayır, hayır" dedi.  "Referandum kampanyalarında kullanılan dil ülkenin geleceği açısından tedirginlik verici" diyen Tarım, "Rakiplerine karşı öyle bir üslup kullanıyorlar ki, sanki referanduma değil de, savaşa gidiyoruz" diye yazdı.

Şakir Tarım'ın, Milli Gazete'deki yazısı şöyle:

Referandum kampanyalarında kullanılan dil ülkenin geleceği açısından tedirginlik verici. Rakiplerine karşı öyle bir üslup kullanıyorlar ki, sanki referanduma değil de, savaşa gidiyoruz. Bunu sıradan insanlar yapsa gülüp geçeceğiz. Devletin üst kademesindekiler yapınca, millet olarak bu problemi ciddi olarak ele alma ihtiyacı duyuyoruz.
 
Cumhurbaşkanı kusura bakmasın. Bu, ülke meselesi! Biz bu ülkeyi sokakta bulmadık. Şehitlerimizin emaneti olarak elimizde! Şu sözler cumhurbaşkanının üslubu olmamalıydı: "Referanduma 'hayır' oyu vermek şerre rızadır. 'Evet' çıkarsa partiye kaydolurum."

Sadece bu sözler bile Saadet Partisi'nin anayasa taslağı üzerindeki tereddütlerinin haklılığını ortaya koymuyor mu? Cumhurbaşkanı daha şimdiden halkın yarısını karşısına aldı bile. Ya anayasa değişikliği gerçekleşirse! Türkiye'nin halinin ne olacağını siz hesap edin! Hayır, hayır!

Cumhurbaşkanı Türkiye'nin tamamını temsil etmeli. Dahası, biri böyle riskli sözler ederse, onu itidale davet etmeli.
 
Hem, cumhurbaşkanının referandumla ilgili olarak meydanlarda ne işi var? Halkı kutuplaştırmak için, devlet imkânları böylesine çar çur edilir mi? Yoksa halka güvenilmiyor mu? Bırakın da, halk özgür iradesiyle kendisi karar versin! Baskı ve dayatma da ne oluyor?

Referandumda halka iki seçenekten birini "tercih" hakkı veriliyor. "Evet" demek ne kadar hukuki, yasal, demokratik, milli iradeye uygunsa; "Hayır" demek de öyle! Referandum hakkı veriyoruz ama benim görüşümü seçeceksin, demenin mantığı var mı?
 
Neyi gizliyorlar ki?

Başbakan Yıldırım'ın Almanya'daki, "Hayır cephesinde teröristler var" sözü de o makama yakışmadı. Keşke, kamplaştırma işini gurbet illerde yapmasalardı! Hem siz, referandumun içeriğini niçin konuşmuyorsunuz? Adalet kurumu ve Meclis'in vesayet altına gireceğinin öğrenilmesinden mi korkuyorsunuz?
 
Referandum tarihi netleşeli 16 gün oldu Saadet Partisi'nden başka referandumun içeriğini konuşan yok. Varsa, yoksa kamplaştırma. Hele, "birleşelim" sözü edenler var: Karşısındakinin tercihini saygı duymayan üslupla o kadar komik oluyorlar ki! Tepedeki üslup aşağılara yansıyor. İşte, bir hukukçunun söylemi: Antalya Başsavcı Vekili Cevdet Kayaoğlu, "Vereceğiniz oy PKK'ya destek oyudur. PKK referanduma 'hayır' çağrısı yaptı." (19. 2. 2017)
 
Terör üzerinden referandum savunması öylesine bayat ki... Yoksa, dağa sandık mı konulacak? Maksat HDP ise; HDP'li Ayhan Bilgen şöyle demişti: "Aslında karşı değiliz. Bize özerkliğin kapısını açıyor. Şimdilik sesimizi çıkarmıyoruz." Basında, "HDP tabanı 'evet' diyecek" haberleri çıktı. Şimdi, "evet"çiler terörle aynı çuvala girdi, denilebilir mi?
 
Terör ve bölücülük konuşulacaksa, Hükümet, "Farklı etnik gruplara geleceklerini tayin hakkı" getiren "İkiz Yasalar"ın hesabını vermelidir. Dayatmayla milli irade üzerinde baskı kurmak terör kadar tehlikeli bir uygulamadır.
 
Ülkemizin geleceğini düşünerek sorumluluk şuurunu kuşanan Saadet Partisi'ne müteşekkiriz. Genel Başkan Temel Karamollaoğlu ne kadar 'birleştirici' konuştu: "Evet' diyen bölücü değil; hayır diyen vatan haini değil. Hassas dönemlerde bin düşünüp bir konuşmalı; kutuplaşmayı değil; kucaklaşmayı esas almalıyız."
 
Milli Gazete Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş, siyasilere sorumlu davranmaya çağırdı: "Fanatizme gerek yok. 17 Nisan günü birbirimizin yüzüne bakacağız."

Ahmet Taşgetiren 9. 2. 2017 günkü Star'daki köşesinde "İki Önemli Konu" başlığıyla, 1. "Kampanyaların dili, 2. Hayır çıkma ihtimali"ni yazdı. "Taşgetiren'in Star'da niçin yazdırıldığı"ndan tut da, nice tahammülsüzlükler sergilendi. Milli iradeye saygı, seçim, sandık, halk gibi söylemler sözde kalmamalı, özümsenmeli.
 
İlim adamları, düşünürler, yazarlar, hatta halk referandumun içeriğini inceleyip araştırmalı; karşılıklı müzakereler sonucu, özgür iradeleriyle karar vermelidir. Düşünmekten değil; körü körüne karar vermekten korkmalıyız.
 
Bu ülke bizim! Bu insanlar bizim insanımız! Birbirimize ihtiyacımız var. Allah korusun, düşman saldırısı olursa birbirimize dayanacağız. Huzur ve barış içinde birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz. Akif uyarıyor: "Veriniz baş başa, zira sonunuz hüsran-ı mübin!" Yürekler toplu atmalı, geleceğimize sahip çıkmalıyız.
 
Referandum kampanyaları, düğün, bayram şenliği içinde geçmeli. Kardeşçe! Bize böylesi yakışır. Sömürgeci güçler Türkiye ve İslam dünyasını yok etmeyi planlamışken, birbirimize düşmek akıl kârı mı? Çanakkalelerden, 15 Temmuzlardan niçin ders almıyoruz?
 
Bırakın, millet hür iradesiyle tercihini yapsın! "Bu halk cahil; yalnız ben bilirim" kompleks ve bencilliğinden kurtulalım. Birbirimizi sevelim; şefkatle, merhametle, kardeşçe yaklaşalım. Olgunluğumuzu muhafaza edelim. Biz, aynı gök kubbeyi, aynı vatanı paylaşan kardeşler topluluğuyuz. Gün, bu duyarlılıkta olmayı gerektiriyor.

Kaynak: T24


bozadi

Yazar meseleyi güzel özetlemiş.

Erdoğan'ın barış, uzlaşı konularında ciddi çiğlikleri var. Ama, Erdoğan'a karşı olan kesimler içinde de barış veya uzlaşıdan taraf olmaktan ziyade sırf nefret kusan, kendi ideolojisi veya kesimiyle ilgili özeleştiriye hiç yanaşmayan, neredeyse tamamen yıkıcı eğilimlere sahip niceleri var. Yani taraflardan hiçbiri yeterince masum, yeterince doğru, yeterince bir değil gibi geliyor bana. Diğer bir haber yorumunda Emel Müftüoğlu'nun yaptığı özeleştiriden alıntıladığım gibi, Erdoğan'ı biraz da muhalefetin karanlık yüzü çıldırttı. Körü körüne nefret dili, hangi ideoloji, hangi kesim adına ortaya konursa konsun, aslında aynı şeyin, aynı kötülüğün ifadesi.

Erdoğan her ne kadar tüm muhalefeti zorla baskı ve kontrol altına almak için elinden geleni ardına koymasa da, durumun gösterdiği gibi buna tam olarak güç yettiremiyor. Güce, zora daha fazla başvurdukça, Gezi gibi süreçlerin hortlamasından korkuyor haklı olarak. O yüzden kendini sınırlamak zorunda kalıyor ve muhalif kesimler de Erdoğan iktidarını seçim veya psikolojik baskıyla devirmeye güç yettiremedikleri halde, Erdoğan'a, AKP'ye epeyce baskı yapabildiklerini görüyorlar ve "Devlete/Hükümete" bunu yapabiliyor olmaktan haz duyuyorlar, ümit besliyorlar muhtemelen. Ve hatta bu gücü artırabilmek için normalde işbirliği yapmaya yanaşmadıkları kesimlerle işbirliğine giderek yaklaşıyorlar belki de. Türkiye'de son yıllarda ilginç ittifak olasılıkları gündeme geliyor. Yeterince gerçekleşmiş olmasa bile, ilginç bir şekilde hem HDP'nin hem de MHP'nin CHP ile zaman zaman dirsek teması olabiliyor. Tabi MHP'de son derece ilginç bir bölünme var son günlerde izlemekte olduğumuz gibi ve MHP'nin bir kısmı AKP ile ciddi bir ittifak eğiliminde, bir kısmı ise buna tamamen karşı. AKP'nin de kendi içinde çok homojen bir birliği olmadığı bir sır değil. Resmen birbirini yiyen AKP'li kesimler var. Ve aslında tüm bu ilginç bölünme ve yeni işbirliği arayışları AKP sayesinde oldu bence. AKP'nin yapısı, politikası, değişkenliği veya bazı bakımlardan cıvıklığı, ülke siyasetindeki katı bazı ayrımları ve kırmızı çizgileri bulandırıcı bir etki yapıyor sanki. Ve ben bunun pek üzerinde durulmayan önemli bazı olumlu etkileri olduğunu düşünüyorum. Daha önce bir başka yorumda dikkat çekmeye çalıştığım gibi, Erdoğan AKP'si kutsal/dogmatik "Devlet" kurumu üzerinde yapbozla oynar gibi oynuyor. Bir çocuğun kumdan kaleler yapıp bozup başka birşey yapması gibi. Fethullah'ı tüm gücüyle destekleyip sonra "Hata etmişiz!" deyip Fethullah'a tamamen düşman olması gibi ve pek çok benzer başka örnekte olduğu gibi. Tüm olumsuz yönlerine rağmen, bunun insanların devlet/idare sistemiyle ilgili olarak zihinlerinde oluşan aşırı bazı sabitlik, değişmezlik algılarını yıkmalarına yardımcı olduğuna inanıyorum. Ve bana sorarsanız, özellikle Amerikancı Faşist 80 darbesi yoluyla insanları sindirmeye yönelik şeytani operasyonun travmatik etkilerinin aşılmasına da yardımcı oluyor tüm bu yapboz oyunları. Uzun zamandır Türkiye'de halk kesimleri siyasette, ülke yönetiminde olan biten meselerle bu kadar yakından, bu kadar geniş ve çok kesimli bir kitle olarak, bu kadar yoğun bir şekilde ilgilenmemişti belki de. Aslında Gezi Eylemleri de aynı şekilde 80 darbesinin bu ülke halkını içine soktuğu bitkisel hayattan uyanışın önemli bir göstergesi değil mi? Ve gerçekten, AKP hoşumuza gitsin veya gitmesin, Fethullah'ın ta 50'li-60'lı yıllardan beri Atatürk'ün ordusu TSK'da sinsice oluşturageldiği kontrol yoluyla kalkıştığı askeri darbenin AKP'li kitle öncülüğünde başarısızlığa uğratılması, Amerikancı faşist askeri darbe geleneğine vurulmuş önemli bir tokat değil midir? Zorla, baskı ve işkence yoluyla insanların zihninde Allahımsı bir mutlak güç atfedilmeye çalışılan Devlet kurumunun en büyük gücü olan "Ordu" denen kurumun uzun zamandır içinde bulunduğu yozlaşmışlığın, kokuşmuşluğun, rezilliğin bu şekilde ifşa olmasının, insanların zihinlerinde devlet ve ordu kurumları yoluyla oluşturulmuş korku ve travma komplekslerinin aşılmasında çok önemli faydaları olduğundan bir şüphe duymuyorum şahsen. Tekrar tekrar ifade ettiğim gibi, bu faydaları Tayyip Erdoğan'ın "Aman da dur topluma böyle bir iyilik yapayım" diye yaptığını iddia etmiyorum, bence hayatın veya kaderin ilginç bir cilvesiyle bu çok ilginç etkiler meydana geliyor. Bunun aslında "yukarıdan" yapılan bir yardım olduğuna inanıyorum.

Erdoğan'ın çocuksu narsistliği ve bu haliyle toplumun önemli bir bölümünden gördüğü desteğin hiç beklenmedik şekillerde çok olumlu sonuçlar meydana getirdiğine inanıyorum. Yine bunun örneklerinden biri, normalde dinci/milliyetçi/muhafazakar/sağcı kesimin ölümüne nefret ettiği, hatta çok ilginç bir şekilde en büyük faşist ve en büyük Müslüman Katili olan ABD'den nefret etmediği kadar nefret ettiği "Moskof Gavuruyla" son derece beklenmedik, son derece ilginç işbirliği eğilimleridir. Erdoğan olmasaydı bu harekete, bu politikaya AKP tabanında veya yönetiminde kimse cesaret edemezdi. Hatta emin olun, AKP tabanında pek çokları bu politika değişikliği nedeniyle Erdoğan'a karşı çok ciddi nefret besliyor, özellikle de Fethullah'la bağlarını tam olarak koparmayanlar. Diyorum ya, eğer bu ülkede CHP-TSK'nın resmi temsilciliğine soyunduğu Atatürkçü kesimin aklı, vicdanı yeterince başında olsaydı, ABD ve NATO karşıtlığı ve Rusya'yla işbirliği politikasını AKP değil, Atatürkçü taban ve liderler sahiplenirdi. Bu ülkede CHP-TSK'nın ABD-İsrail-NATO gibi global şeytani güçlerle işbirliğinden duyduğu onursuz gurur, en çok hesabı sorulması gereken şeylerden biridir ama nedense büyük antiemperyalist lider Atatürk'ün taraftarı olduğunu haykırıp duran Atatürkçü tabandan veya liderlerden bu yönde özeleştiriler duyamıyoruz. Evet, AKP daha düne kadar son derece Amerikancı, son derece NATO'cuydu ve hatta AKP'nin kuruluşunun bir ABD projesi olduğundan da şüphe duymuyorum ama herşey ABD'nin istediği gibi gitmiyor şükürler olsun ki. Erdoğan'ın narsistliği ve toplumun ciddi bir kısmından gördüğü olağanüstü destek, onu normalde Atatürkçü Devlet ve Ordu yapımızdan beklediğimiz ama göremediğimiz (ve hatta tam tersini gördüğümüz) ilginç bazı antiemperyalist politikalara sevk ediyor. Çok istikrarsız bir şekilde, evet, veya çok güvenilemeyecek bir şekilde, evet. Ama yine de bunu yapıyorlar, o yönde politikaları gerçekten deniyorlar. Önemli olan da bu. Bu ülkenin devletinde ve ordusunda Atatürk'ün şanına-şöhretine yakışır nice kahraman insanlar, örneğin Eşref Bitlis, Uğur Mumcu, Gaffar Okkan gibi yiğitler çıktı, ABD'nin ülkemizde çevirdiği pislikleri ifşa etmeye, karşı mücadele sergilemeye çalıştılar ve tam da bu nedenle ABD uzantısı yerel karanlıklar tarafından öldürüldüler. Bu ülkenin ordusu bu ülkede defalarca faşist darbe girişiminde bulundu, PKK'yla danışıklı dövüşler yaptı, toplum kesimlerini birbirine düşürecek şeytani operasyonlara defalarca yardımcı oldu. Atatürkçü taban ve güya onları temsil eden CHP ve özellikle de TSK tüm bu şeytanlıklara karşı sus-pus olduğu gibi, bu şeytani düzenin aynen devamını tesis etti. Kısacası, Atatürkçü tabanın kendini temsil ettiğini sandığı üst kurumlar, çok uzun zamandır Emperyalist Global Şeytanların büyük oranda kontrolü altında ama nedense Atatürkçüler bu şeytani süreçleri sorgulama, itiraz etme ve hesap sorma konusunda son derece utanç verici düzeylerde sessiz ve pasif kalmıştır. Eğer Atatürkçüler bugün Erdoğan'a, AKP'ye karşı ifade etme gücünü ve imkanını buldukları protestoyu yıllardır CHP-TSK'yı faşist kontrolü altına almış olan Global Şeytanlara karşı gösterebilmiş olsalardı, bugün AKP diye bir parti olmayacaktı. Ve iyi ki AKP var. Atatürk'ün kemiklerini sızlatacak düzeyde Global Faşistlere boyun eğegelmiş CHP-TSK tarafından yaratımına büyük destek sağlanan Amerikancı faşist derin devlet mekanizmasının şu veya bu şekilde yıkılmasına çok yardımcı oluyor, "şu veya bu şekilde".


bozadi

Ve bana sorarsanız, AKP Atatürkçü tabanın (ve diğer çeşitli toplum kesimlerinin) içinde bulundukları gaflet uykusundan uyanmalarına çok yardımcı oluyor.

bozadi

Atatürkçü kesime fazla yüklendiğim düşünülebilir ve belki öyledir de ama bunun başlıca nedenlerinden biri "iğneyi başkalarına, çuvaldızı kendine batırma" meselesiyle ilgilidir. Şahsen Atatürkçülüğü bir "ideoloji" olarak benimsemesem bile kendimi Atatürkçülere yakın hissetmemle ilgilidir. Alevi, Atatürk'ü seven, CHP'li bir aileden geliyor olmamla ilgilidir. Kendime yakın bulduğum, dost olarak algılama eğiliminde olduğum bir çevrenin gözlemlediğim olumsuzluklarını paylaşma, eleştirme mecburiyeti hissetmemle ilgilidir. İlericilik, özgürlük, barış, bağımsızlık güdüsüne olan sevgi ve saygımla ilgilidir. Atatürkçüleri "karalamak" gibi bir derdim yok kesinlikle, ama Atatürkçü kesimin ciddi sorunları olduğu ve ciddi özeleştiriler yapmaları gerektiği de açıktır bence.