Haberler:

Kasyopya Celseleri'nin orijinal çevirilerini yapan ve yayınlayan
tek resmi ve gerçek Türkçe kaynak BaskalarinaHizmet.com 'dur.

Ana Menü

Eyy CHP’liler, eyy Dersim için bir özürü çok görenler… (16 Kasım)

Başlatan bozadi, 16 Kasım 2014, 18:58:59

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

16 Kasım 2014

Eyy CHP'liler, eyy Dersim için bir özürü çok görenler...





"Söz konusu vatansa gerisi teferruattır" zihniyetinin cumhuriyet tarihindeki en içler acısı örneği, 1937 ve 1938 yıllarında Dersim'de yaşanan kıyımdır.

Resmi tarih Dersim'den, "Tunceli'de eşkıya isyan etti, bastırıldı" diye bahseder.
Gerçek bu değildir.
Dersim'de isyan olmadı.
Dersim'de, Dersimlilerin Tertele dedikleri bir kıyım yaşandı.
Devrin hükümetleri tarafından planlı programlı olarak önceden hazırlanmış ve acımasızca uygulanmış olan, eski deyişle bir tenkil harekâtı, bir katliam...

Yıl 1926.
Mülkiye müfettişi Hamdi Bey raporunu yazar İçişleri Bakanlığı'na:
"Dersim gittikçe Kürtleşiyor.
Tehlike büyüyor.
Dersim, Cumhuriyet için bir çıbandır.
Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yapılarak acı sonuç ihtimali önlenmelidir."

Yıl 1931.
Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak,
hükümete verdiği raporunda,
"Dersimli okşanmakla kazanılmaz" dedikten sonra askerin tavsiyelerini şöyle sıralar:
"Dersim cahildir.
Zorunlu iskân uygulanmalıdır.
Yüksek memurlara koloni (sömürge) yetkiler verilmeli.
Türklük telkini yapılmalı. Kürt kökenli yerli memurlar tümüyle bölgeden çıkarılmalı.
Dersimli okşanmakla kazanılmaz.
Silahlı kuvvetlerin müdahalesi, Dersimliye daha çok tesir eder ve iyileştirmenin esasını oluşturur.
Türk toplumu içinde Kürtlük eritilmelidir."

Yıl 1932.
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya
'nın hükümete verdiği rapor:
"Kuzey Dersim halkı batıya göç ettirilmelidir.
Askeri harekât başlamadan önce tüm silahlar toplanmalıdır.
Yerli memurlar casustur.
Dersimlilere kendilerinin aslen Türk oldukları öğretilmelidir.
Uçakların talim uçuşları Dersim üzerinde yapılmalıdır."


(Alıntılar, SETA tarafından yayımlanan Türkiye'nin Kürt Sorunu Hafızası isimli kitaptan).
'Kimseye Alevi olduğunu söyleme, kimseyle Zazaca konuşma'

Ne olmuştu Dersim 1937/38'de?
Ailesi Kürt ve Alevi'ydi.
Tunceli'den, yani esas adıyla Dersim'dendi.
"Okula ilk gittiğimde bana sıkı sıkıya tembih ettiler. Kimselere Alevi olduğunu söylemeyeceksin ve hiç kimseyle de Zazaca konuşmayacaksın" dediler.
Sema Kaygusuz, Yüzünde Bir Yer isimli romanında Dersim'i şöyle anlatır:

Zülfü üst üste birkaç sigara içti.
Türkçesi, zaman zaman kayıp Zazacanın içinde kayboluyor, sonra tekrar yüzeye çıkıyordu.
'Bir köprü olmasaydı eğer' diyordu, 'Munzur'un üstünden geçen Harput Köprüsü olmasaydı, Dersim cehennem olurdu.'
Meğerki köprü sayesinde kaçabilenler kıyımdan kurtulmuştu.
Köye varıncaya kadar jandarmalar defalarca yolunu keserek insanı sindiren anlamsız bir öfkeyle her keresinde kimliğini istemiş, yanındaki fotoğraf makinesi yüzünden gazeteci misin nesin, kime geldin, niye geldin diye biteviye sorgulamışlardı seni.
Kayalara çizilmiş devasa komando figürlerinin verdiği tedirginlikten başka, buzlanmış bir tinsellikle örtülüydü orası.
çığın altında kalan insanlar, otuz sekiz yılında çoluk çocuk katledilenler, meçhul bir sesin peşinden gidip geri dönmeyenler sanki dipdiri bir kederle etrafta dolaşıyorlardı.
Yarı Türkçe yarı Zazaca konuştukları için onları doğru dürüst anlayamıyordun.
Babaannenin anlatmaya koyulup belli belirsiz bir ağlayışla yarıda kestiği trajik olayları niçin tamamıyla anlatmadığını, anlatamadığını köylülerin yüzüne bakar bakmaz anladın.
Utanç aranıza gerilen bir perde gibiydi.
Kardan yansıyan ışınlarla kırış kırış olmuş bu yüzlerde berrak bir hafızanın derinleştirdiği başka çizgiler de vardı.
Acı bilginin yerleştiği derin çizgiler...
Bu topraklarda olup bitenleri saymaya gücü yoktu hiçbirinin.
üstelik hâlâ korkuyorlardı.


Bedel 'mübalağa katliam, mübalağa sürgün' oldu
Devlet adım adım kuşattı ve fethetti Dersim'i...
Ne olmuştu Dersim 1937/38 sorusunu, ODTü Sosyoloji Bölümü'nden Mesut Yeğen şöyle yanıtlar:

"1930'lara gelindiğinde Cumhuriyet, Tanzimat'tan beri boyun eğdirilemeyen Dersim'i, önce İskan Kanunu (1934), ardından da Tunceli Kanunu'yla adım adım kuşattı, 1937 ve 38'deki harekâtla da 'fethetti.'

Dersim'in Alevi-Kürtleri fiziki ve kültürel habitatlarına kasteden bu fetih harekâtına, rehberleri Seyyid Rıza'nın önderliğinde direndi direnmesine, lakin sonuç hüsran oldu.

Hülasa:
1937-38'de ne bir anda patlayıp da bastırılan bir isyan vardı ortada, ne de örgütlü, planlı bir ayaklanma.


Olan biten, Dersimlilerin 'hayat alanlarını', 'hali' korumak için gösterdikleri ve bedelini 'mübalağa katliam, mübalağa sürgün' ödedikleri kararlı ve fakat 'nafile' bir direnişten ibaretti."
(Prof. Dr. Mesut Yeğen, Dersim Kürtleşiyor, Star, 27 Aralık 2009)

Tarih, 17 Haziran 1937.

Son Posta gazetesi manşet atar:
"Dersim meselesi tarihe karıştı!"
Haberin devamı:
"Asiler sıkı bir çember içine alındılar.
Tunceli'de kahraman kuvvetlerimiz vaziyete hâkimdir.
Asiler sığındıkları sarp dağlarda imha ediliyorlar."


'Ayıptır, zulümdür, cinayettir...'

Berlin, 26 Kasım 2010.
Hayatımda ilk kez Dersim üzerine bir konferans izliyorum.

1937/1938 Dersim: Bir Soykırımın Tanınması.

"Tertele'yi, kıyımı konuşmak istiyorum," diye başlıyorum, "acıların üstüne, unutturulmak ve bastırılmak istenen acılar üstüne..."
şöyle devam ediyorum:

"Acıların kaynağında inkâr edilen kimlikler var, hayat tarzları var. İnkâr edilen kökler var. Yine acıların temelinde yatan dinî kimlikler, mezhepler üstüne konuşmak istiyorum. Kimlikler, kökler kaybolmuyor. Acılar unutulmuyor."

New York'ta, Manhattan'daki Dervish Restourant'ın barında bu yakınlarda bir öğle vakti Galatasaray'ın yenildiği bir maçı seyrederken tesadüfen tanıştığım 'Bingöllü pizzacı' Kasım'ı anlatıyorum.

1990'larda iki kız kardeşi dağda ölen Kasım'ın "Ben onlar kadar cesur değildim, dağa gitmedim" derken yüzünden akan hüznü tarif etmeye çalışıyorum.

Yedi kardeşlermiş, iki kız, beş erkek.

Kız kardeşlerinden biri 1969 doğumlu, işletme okumuş Diyarbakır'da; diğeri 1972 doğumlu, liseyi bitirip İstanbul'da çalışmaya gitmiş.

Biri, 1993'ün Eylül'ünde, öteki 1994'ün Ağustos'unda dağa gitmiş...

Kız kardeşlerinden birinin ölüm haberini 1995'te Anneler Günü'nde almış, diğerininkini 1998 Haziran'ında...

Soruyorum:

Acı dokunmayan aile kaldı mı?

Geçmişle, gerçekle yüzleşmeden barış ve huzuru yakalamak da, özgürlükler düzenini yakalamak da çok uzak ihtimaldir, diyorum.
Dersim acısının, 'Tertele'nin resmi tarih tarafından nasıl unutturulmak istendiğine işaret ediyorum.
Kürtlerin, Alevilerin acılarını yıllar yılı nasıl içlerine gömdüklerine, acılarını nasıl gizlice yaşadıklarına değiniyorum.

Seyid Rıza'nın cenazesinin bile yok edildiğini, mezarının bile yok edildiğini söylüyorum.
Resmi tarih buyurdu ki:
Yalanda yaşayacaksın!
Bir süre yaşadık.
Ama sonra resmi tarihe burada olduğu gibi isyan ettik.
Seyid Rıza'nın idam sehpasına yürürken "Kerbela evladıyız! Hatasız, günahsısız. Bu ayıptır! Bu zulümdür, cinayettir!" çığlığına hiç olmazsa bu kadar yıl sonra kulağımızı açabildik.
İşte bakın, yetmiş yıl sonra bile olsa, Haydar Işık'ın deyişiyle:
"Dersim yattığı kış uykusundan uyanıyor artık..."

Cengiz çandar'ın deyişiyle "Onur öymen'in sakil bir cümlesi"yle Dersim, tarih sahnesine yeniden çıkmış oluyor.


 2009'da 'Dersim isyanında analar ağlamadı mı' sözleri tepki gören Onur Öymen, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu'nun 'Dersim özrü' üzerine
'Ümit ediyorum ki Sayın Kılıçdaroğlu bu konuşmayı kınayacaktır. Bunu yapamazsa Kılıçdaroğlu'nun Atatürk'ün koltuğunda oturmayı sürdürmesi mümkün değildir' dedi 



'Ordu fare gibi zehirledi, Dersim Kürtlerini kestiler'

Seyid Rıza'nın darağacına giderken attığı çığlığı bizzat duyan zamanın emniyet müdürlerinden (1960'larda Demirel hükümetlerinin Dışişleri Bakanı) İhsan Sabri çağlayangil, kendisi de Dersimli olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun teybine 1986 yılında şöyle der:

"Mağaralara iltica etmişlerdi.
Ordu, zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısının içinden.
Bunları fare gibi zehirledi.
Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler."


Eski Hava Kuvvetleri komutanlarından, 12 Mart Darbesi'nin altında imzası olan rahmetli Muhsin Batur Paşa anılarında, genç bir havacı subay olarak Dersim'deki 'özel görevi'nden şöyle söz eder:

"Elazığ'ın biraz uzağında, Harput'un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk. Bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik. Ve iki ayı aşkın süre özel görev yaptık. Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum."

özel görev neydi?
Muhsin Paşa onca yıl sonra anlatmaktan niçin kaçınmıştı?
Aslında lafı uzatmak yersiz.


 Çağlayangil: Ordu, mağaralara iltica edenleri fare gibi zehirledi



Demirel: Korkunç şeyler oldu
Demirel, 1991'in şubat ayında, daha DYP'nin başında ana muhalefet lideriyken, bir akşam Ankara'da, Anadolu Kulübü'nde bana şöyle demişti:

"Asker 1980 öncesi benden 'Dersim Kanunu' istedi.
Vermedim.
Benden bunu istemeyin dedim.
Dersim'de korkunç şeyler olmuştur.
Renkli bir mozaiktir Anadolu.
Yirmi küsur dil vardır.
'Ne mutlu Türküm diyene'ye gelinceye...
Bakmayın, 'olana' dememiş falan, biraz ırkçılık kokar."


(Hasan Cemal, Kürtler kitabından)

'Yüzleşmezsek hiçbir şey geçmiş olmuyor'
Başbakan Erdoğan'ın daha yakın geçmişteki "Dersim'de 50 bin kişi katledildi" sözüyle birlikte, çağlayangil'in tanıklığı ve Muhsin Paşa'nın söyledikleri bile kendi başına Dersim '37-38'in nasıl bir kıyım olduğu gerçeğinin altını çiziyor.

Aradan 70 küsur yıl geçmiş olmasına rağmen tarihimizin bu rezil sayfasının bugün bile hâlâ gizli tutulmaya, unutturulmaya çalışılması ve devlet arşivlerinin yasak olmamasına rağmen hâlâ açılmamış olması, yalnız acı değil, aynı zamanda acıklıdır.

Cafer Solgun'un dediği gibi, "Yüzleşmezsek, hiçbir şey geçmiş olmuyor." (Cafer Solgun, Dersim Dersim, Timaş Yayınları, 2010)


Kaynak: t24.com.tr

bozadi

Atatürk daha önce başka başlıklar altında ifade etmeye çalıştığım görüşlerimde belirttiğim gibi, büyük bir fiziksel, duygusal ve ruhsal hayalkırıklığı ve dejenerasyon sürecinde müsaade etmiştir Dersim Katliamına. Ve kesinlikle tek örneği değildir Atatürk'ün deneyimlediğği yozlaşmanın. Ele aldığımız bilgi kaynakları da dünyaya son derece pozitif güdülerle gelip azımsanamayacak işler de başardıktan sonra yozlaşan büyük insanlara dair örnekler vermiştir.

Dünyanın ilk kadın savaş pilotu olmasıyla ve Dersim halkını uçaktan bombalayrak katletmesiyle övünülen ve adı bir havaalanına verilen Sabiha Gökçen de öz kimliğinden koparılmış, asimile edilmiş Xatun Sebelciyan adlı bir Ermeni'dir ilginç bir şekilde.

Ne yazık ki günümüzdeki Atatürkçülük anlayışlarından bazıları Atatürk'ün en örnek alınacak pozitif yönlerinden ziyade, yozlaşma sürecinde benimsediği bazı şiddetli negatif tutumları esas almaktadır. Gerçekten Atatürkçülük deyince bunun her halükarda pozitif ve ilerici bir anlayışı ifade ettiği düşüncesi yanlıştır. Evet, elbette bazı Atatürkçülük anlayışları ise bunun aksine gerçekten pozitif ve ilericidir.

Günümüzde insanlara yapılan en büyük baskı ve propagandalardan biri, bir şahsı veya bir ideolojiyi benimseme konusunda, o şahsı veya ideolojiyi ya bütünüyle doğru ve itiraz edilmez olarak kabul etmek, ya da aksine tamamıyla yanlış ve kötü diye etiketleyip var gücüyle o kişi veya ideolojiye karşı gelmek biçiminde bir zihin programlamasıdır. Yani bir kişinin veya ideolojinin hem iyi hem de kötü yanları, yani hem doğru, hem de yanlış yönleri olduğu ve değerlendirme yapılırken bunların da objektif bir şekilde değerlendirilmesi gerektiği fikri nedense çok "marjinal" (!) bir fikirmiş gibi empoze ediliyor. Bu noktada K'ların "BH dengedir, KH dengesizliktir" deyişi aklıma geliyor. Yani insanları bir kişiyi, bir fikri veya bir ideolojiyi her durumda ya bütünüyle kabul etme ve savunma, ya bütünüyle ret etme ve onunla mücadele etme şeklindeki baskının, aslında KH güdümlü bir baskı olduğunu düşünüyorum.

Atatürkçülük anlayışında da ne yazık ki çok bariz bir şekilde bu yaklaşım empoze edilmektedir. Atatürk sevgisi ve saygısı adeta bir din, bir tabu haline getirilmeye çalışılıyor bazı durumlarda. Yani bir eleştirilmezlik zırhına büründürülüyor. Atatürk'e hiç saygı ve sevgi duymayan, ondan nefret edenlere karşı Atatürk'ün örnek görüş ve tutumlarının ve hatırasının korunması doğal ve gereklidir ama bu "korumayı" eleştiriye tahammülsüzlük seviyesine taşımakta ciddi bir sorun vardır. Yapay kutuplaşmanın tırmandırılıp esas kutuplaşma olan pozitiflik-negatiflik kutuplaşmasının gözlerden saklanmasına hizmet eder ancak.

Tayyip gibi birinin çıkıp Dersim katliamına referansta bulunmması elbette onun çok vicdanlı ve dürüst biri olduğunu göstermiyor. Eğer bu konuda iki yüzlü biri olmasaydı, İstanbul'a yapılacak üçüncü köprünün adını Alevilerin gözüne soka soka Yavuz Sultan Selim köprüsü koymazdı. Ve elbette Tayyip'in Aleviliğe karşı olan korkunç kompleks ve garezinin sayısız başka örnekleri de vardır. Benim gözlemlerime göre Tayyip, Kasyopyalıların ve başka bazı bilgi kaynaklarının tanımladığı şekliyle "ruhsuz" bir birey. Yani 3. yoğunluk seviyesinin henüz ortalarını geçmemiş, bireysel ruhunu oluşturamamış bir tip. Ama KH yönünde kutupsallaşan bir ruh geliştirme yönünde ciddi çabaları olduğu gözleniyor. Ruhsuz bireyleri yargılamak, artı-eksi yönlerini değerlendirmek kolay değil gerçekten. Ama bazı bireylerin pozitif veya negatif yöndeki şiddetli kutupsallaşmaları, onlar hakkında bazı genellemeler yapmayı da mümkün kılmaktadır. Bu nedenle ben her ikisinin de doğru ve yanlış (iyi ve kötü) yaptıkları şeyler olduğunu kabul etsem de, Atatürk'ü severim, Tayyip'ten tiksinirim. Atatürk'ü sevmem, onun yanlışlarını, olumsuzluklarını değerlendirmeme engel değildir. Tayyip'e karşı olan tiksintim de Tayyip ve ekibinin bazı durumlarda yaptıklarına inandığım doğru-iyi şeyleri takdir etmeme engel değildir. Ama yaşamış ve ölmüş bir insan hakkındaki değerlendirmeler ile halen hayatta olan ve yaptıkları ettikleri ile geleceğimizi iyi veya kötü yönde etkilemesi son derece muhtemel olan birinin faaliyetleri hakkında yapılan değerlendirmelerde bazı farklar olabiliyor. Tayyip'in olumsuzlukları o kadar şiddetli bir şekilde tırmanıyor ki, onun hakkında olumlu birşey söylemek giderek imkansızlaşıyor bana göre. Çünkü açıkça kötülüğe doğru evriliyor. Tüm pozitif görünümlü şeyleri de birer "maske" olarak kullanma teşebbüsleri sürekli ifşa oluyor.

Sonuç olarak, sülalesinin tamamına yakın bir bölümü CHP'ye oy veren Dersim kökenli Alevi-Zaza bir ailenin ferdi olarak, CHP zihniyetindeki bazı şiddetli negatif eğilimlerin eleştiri konusu yapılabilmesini çok önemsiyorum. Şeytani güçlerin ciddi bir şekilde güdümünde olan devletlere Tanrısal bir eleştirilmezlik zırhı geçirilmeye çalışılmasından, devlet eliyle yapılan katliamların, işkencelerin meşru gösterilmeye çalışılmasından veya eleştirilmemesinden de "en az" Tayyip'ten tiksindiğim kadar tiksiniyorum.

İdeolojilerle aşırı şekilde özdeşleşilmesi, insanları kalpteki iyilik-kötülük (vicdanlılık-vicdansızlık) terazisine karşı körleştiriyor. Hiçbir şahsın, hiçbir dinin, hiçbir ideolojinin körü körüne taraftarı olmamak gerektiğine inanıyorum. Kalbin, vicdanın, aklın temsil ettiği evrensel değerlerin her türlü dünyevi fikir ve ideolojiden öncelikli olarak alınması gerektiğine inanıyorum.