1915'i "İttihatçı dili"nden kurtarmak... (17 Nisan) 

Başlatan bozadi, 17 Nisan 2015, 11:14:51

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

bozadi

17 Nisan 2015

1915'i "İttihatçı dili"nden kurtarmak...


İttihatçılık, etnik temizlik yoluyla meseleleri çözebileceğini sanmıştı. Bu anlayış, önce Ermenileri hedef aldı. Ardından, 1913 Rum Mübadelesi, sonrasında da "Kürtlere ve Alevilere yönelik inkar ve imha siyaseti" olarak devam etti. İttihatçı zihniyetle hesaplaştığını söyleyen bir "siyasi aklın", 1915'i de iyi anlayıp değerlendirmesi gerektiğini kanaatindeyim.




1990 yılında Hamburg Senatosu'nun davetiyle gittiğim kentte, bir enstitüde araştırma yapıyordum. Hamburg'daki enstitünün arşivine bakan görevli kadına, Türk olduğumu söyleyince, "Hangi şehirdensin?" sorusuyla karşılaşınca şaşırdım. Hamburglu bir Alman'ın, benim kentimle ne gibi bir ilgisi olabilirdi?

"Tarsusluyum..." dedim. Bu kez, daha yakınlaşarak, "Benim annem de Tarsuslu" cevabını verdi. Ailesi 1915 Ermeni Tehciri'nde Beyrut'a sürülmüştü. 1918'de Mondros Mütarekesi imzalanıp, Çukurova Fransızlar tarafından işgal edilince doktor olan Tarsuslu Ermeni dede, kentin belediye başkanlığına getirilmişti.

Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması'nın ardından, bölgeden Fransızlar çekilirken; Ermeniler de, yurtlarını ikinci kez terketmek zorunda kaldılar. Arşivdeki görevlinin dedesi ile annesi de Lübnan'a geri dönmüşlerdi.

Annem de, o sırada, Hamburg'ta bizimle birlikteydi. Arşivci kadına, aynı şehirden olan annelerimizi buluşturmayı teklif ettim. "Anneme sorayım" karşılığını verdi. Ben de, kendi anneme sordum. Tereddüt etmeden, "Olur buluşurum" dedi. Onun annesi ise, bu buluşmayı istemedi. Ben, anlayışla karşıladım. Belli ki, geçmişte yaşadıkları acı olayları hatırlamak, yaralarını deşmek istemiyordu.

GÖRMEZDEN GELMEK

1915'de neler olduğunu; uzun yıllar hiç konuşmadık, anlamadık. 1980'li yıllarda, Asala cinayetleriyle birlikte bu mesele gündemimize geldi. Hrant Dink ve Etyen Mahçupyan'la birlikte katıldığımız bir TV programında, eski büyükeçilerden Candan Azer de vardı. Geçenlerde yitirdiğimiz Azer, Dışişleri'nin Kafkasya uzmanlarındandı. Soyadından da anlaşıldığı gibi, Azeri bir geçmişe de sahip olan Candan Azer; deneyimli bir diplomat olarak, Asala suikastlarına kadar, bu konuda hiç bir bilgiye sahip olmadıklarını itiraf etti.

ONLAR BİLİYORDU

Tabii, bizim görmezden geldiğimiz acı geçmişi; yerinden yurdundan olan, 1915 Tehcirinde büyük çoğunluğu yollarda uğradıkları saldırılarla, hastalıklarla ve açlıkla yok olan insanların hayatta kalanlarının torunları, çocukları hafızalarına nakşetmişler. Onlar biliyorlar.

Dünyanın dört bir yanına yaptığımız yolculuklarda, onlarla karşılaştık. Yürek yakan öyküler dinledik. Acılar bazılarını sertleştirmiş, Türklere yönelik ağır yargılar benimsemişler.

Öğrendikçe ve diasporadaki Ermenilerle temasa geçtikçe, sertlikler yumuşayabiliyor. Daha insani bir ilişkinin koşulları oluşabiliyor. Yolu açanların başında, Hrant Dink geliyor. "Önce temas edelim" diyordu Dink.

Bir grup aydının öncülük ettiği, "Ermeni acılarını anlama ve 1915'i sorgulama" çabaları, etkili oldu. "Devlet içindeki yok sayma refleksi", bir değişim geçirdi. Karşılıklı ilişkiler gelişti, Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ziyaretler yapıldı. Ermenistan- Türkiye sınırının açılması, bu sürecin en önemli hedeflerinden birisiydi. Rahmetli Hrant'ın da, en çok arzu ettiği gelişmelerdendi bu.

Geçen yıl, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, Ermenilerin torunlarının acılarını paylaştığını söylemesi; önemli ve olumlu bir adımdı.

Ancak, gelişmeler, gelip bir kritik nokta olarak, "Soykırım" sözcüğünde düğümleniyor. Hrant'ın yaklaşımını hatırlatmak isterim: "Benim bunun soykırım olduğu konusunda hiçbir şüphem yok, ama 'Önce bunu kabul edin' diyerek başlamayı doğru bulmuyorum. Önce tanışalım, konuşalım birbirimize dokunalım..."

Yaşananların ne olduğunu anlamak; siyasi bir meseleden önce, hukuki ve insani bir meseledir. Yapılan, "bir halkın toptan imhasına yönelik bir devlet kararının uygulanması"dır. Nedenlerini tartışabiliriz. Değişik çıkarımlar yapabiliriz. O yıllarda Ermenilerin bazı yörelerde yaptığı katliamları da konuşabiliriz. Bunların hiçbiri, yaşanan acı gerçeği ortadan kaldırmaz elbette.

TALAT PAŞA'NIN DEFTERİ

Bu köşede bir kaç kez yazdığım gibi gerçek; bu programı bizzat yöneten Talat Paşa'nın defterinde, açıkça ortaya çıkıyor. Onun kayıtlarına göre, 1915 Tehciri öncesi ve sonrasıyla, Ermeni nüfusunun 1 milyon 100 civarındaki bölümü yok olmuştur. 6 yıl önceki yazımda şunları aktarmıştım: "Resmi hesaplara göre Tehcir'den sonra Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermenilerin sayısı 972 bin azalmıştır. Bazı kayıtların eksik tutulması ihtimali üzerine yapılan hesaba göre ise, bu rakam yaklaşık 1 milyon 100 bin'dir.

Bu rakamlar Tehcir'in bir numaralı sorumlusu kabul edilen Talat Paşa'nın defterlerindeki hesaptır. 1 milyon civarında Ermeni, Tehcirle birlikte Osmanlı topraklarından eksilmiştir."

İTTİHATÇILARIN ZİHNİYETİ

Bu tabloya baktığımız zaman, bir devlet kararından, "bir halkın merkezi bir kararla yok edilmesi"nden söz edebiliyoruz.

İttihatçılık, etnik temizlik yoluyla meseleleri çözebileceğini sanmıştı. Bu anlayış, önce Ermenileri hedef aldı. Ardından, 1913 Rum Mübadelesi, sonrasında da "Kürtlere ve Alevilere yönelik inkar ve imha siyaseti" olarak devam etti.

İttihatçı zihniyetle hesaplaştığını söyleyen bir "siyasi aklın", 1915'i de iyi anlayıp değerlendirmesi gerektiğini kanaatindeyim.

"Yeni"nin temellerini sağlam bir şekilde atabilmenin ve gerçekçi bir kimlik geliştirmenin yolu, geçmişi cesur bir gözle değerlendirebilmekten geçiyor.

Yetkililerin, Talat Paşa komitelerinin ne anlama geldiğini de düşünmelerini öneriyorum...

Kaynak: radikal.com.tr

bozadi

#1
14 Nisan 2015

Dersim Katliamı mezarına ilk kazma vuruldu


Dersim askeri harekatında iki aileden aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 24 kişinin yakılarak öldürüldüğü iddia edilen toplu mezara ilk kazma vuruldu.




Dersim askeri harekatında iki aileden aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 24 kişinin yakılarak öldürüldüğü iddia edilen toplu mezara ilk kazma vuruldu. Cumhuriyet Savcısı, bilirkişi ve ailelerin de hazır bulunduğu kazıda, kemikler çıkmaya başladı. Açılan toplu mezar, 77 yıl sonra Dersim askeri harekatında öldürülenlerin gömüldüğü ilk toplu mezar oldu.

Baran ve Canan ailelerinin iddiasına göre, 14 Ağustos 1938 tarihinde Tunceli'nin Hozat ilçesi Karabakır köyü Seka Sure mevkiindeki askeri harekat sırasında her iki aileden aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da bulunduğu 24 kişi kapatıldıkları samanlıkta ateşe verilerek yakıldı. Uzun yıllar boyunca aile bireylerinden kimse olayın yaşandığı yere yanaşmaya cesaret edemedi. Anıt mezar yapımı için çalışma başlatan Baran ailesi üyeleri kazdıkları alandan kemikler çıkması üzerine alanı yeniden kapatarak Hozat Cumhuriyet Başsavcılığı'na bölgede inceleme yapılması talebiyle başvuruda bulundu.

Başsavcılığın zamanaşımını gerekçe göstererek takipsizlik kararı vermesinin ardından Baran ailesi avukatları Cihan Söylemez aracılığıyla Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi'ne itirazda bulundu. Ailenin itirazını yerinde bulan mahkeme, ölüm tarihi ve ölüm sebeplerine ilişkin herhangi bir araştırma ve teknik bir inceleme yapılmaksızın kemiklerin 1938'e ait olduğunun kabul edildiğini ve etkin bir soruşturma yapılmadığını ifade ederek, "kovuşturmaya yer olmadığına" ilişkin kararı kaldırdı.

Hozat Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ikinci kez kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermesi üzerine dava, Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi'ne taşındı. Davaya gören Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi mezarların açılması ve kimliklerin tespiti yönünde karar aldı.

O MEZAR BUGÜN AÇILDI

Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi'nin verdiği karar doğrultusunda Hozat ilçesi Karabakır köyü Seka Sure mevkiinde bulunan toplu mezar bugün Sabah saatlerinde Cumhuriyet Savcısı Hasan Toy, bilirkişiler, Ailenin Avukatı Cihan Söylemez ve yakınlarının da katılımıyla açıldı.

Toplu mezarın açılacak olması nedeniyle bölgede geniş güvenlik önlemleri alınırken, Cumhuriyet Savcısı Hasan Toy, Malatya Adli Tıp Grup Başkanlığı tarafından görevlendirilen adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Sevinç Petekkaya, Bitlis Eren üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Asiye Bahar Mergen adlı bilirkişiler ile ailenin gözlemci olarak çağırdığı Kocaeli Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. ümit Biçer ile asistanı adli tıp uzmanı Dr. Semih Yıldırım ile birlikte kazının yapılacağı alana geldi.

Kemiklerin bulunduğu alanın savcının talimatıyla bantla çevrilmesinin ardından görevlendirilen işçiler alanda bulunan taşları temizlemeye başladı. Temizlik çalışmasının ardından bilirkişiler nezaretinde kazı çalışması başlatıldı. Çalışmadan kısa bir süre sonra alandan kemikler çıkmaya başlarken, çıkan kemikler tek tek fotoğraflanarak koruma altına alındı.

"TOPLU MEZAR AÇILDIKÇA KEMİKLER ORTAYA ÇIKIYOR"

Ailenin avukatlığını yapan Cihan Söylemez toplu mezarın açılmasıyla birlikte peş peşe kemiklerin ortaya çıktığını belirterek, "Ortaya çıkan kemikler numaralandırılıp elekten geçiriliyor. Kazı Minnesota Protokolü'ne uygun olarak yürütülüyor. Birkaç günü bulabilir. Çünkü çok fazla küçük kemik var. İnce bir şekilde yaklaşılması gerekiyor" dedi.

Toplu mezardaki kazının önemine değinen Söylemez, "Bu 1938 katliamıyla ilgili ilk kazı, ilk olay yeri incelemesi, ilk kriminal inceleme. Kemikler çıkarıldıktan sonra Adli Tıp Kurumu'na gönderilecek. Ailelerinden DNA örnekleri alınıp eşleştirme yapılacak. Sonra naaşlar iade edilecek. Bu işlemle ne zaman ne şekilde öldürüldükleri, cinsiyet, kimlik ve yaş bilgileri ortaya çıkacak. Bunlar ortaya çıktığında bizim iddiamızın doğrulanacağını düşünüyoruz. Yaşlı, çocuk ve kadınların katledildiği ortaya çıkacak. Resmi tarihin isyan dediği olayın aslında bir katliam olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin yargısal makamları aracılığıyla onanmış olacak" diye konuştu.

Anıt mezar yapımı sırasında kemikleri bulan aile bireylerinden Hüseyin Baran, "Nenem atalarımızın burada yakıldığını söylüyordu. Geçen sene kazı yaparken tesadüfen kemikleri bulduk ve savcılığa başvuruda bulunarak hukuki süreci başlattık" dedi.

Toplu mezarın açılmasıyla bir yandan sevinç bir yandan da burukluk yaşadıklarını belirten Baran, "Bu kemiklerin atalarımıza ait olduğunu ispatlamak istiyoruz. Onları kendi inancımıza göre defnetmek istiyoruz. Bir mezar yerleri olsun istiyoruz" şeklinde konuştu.

Katliam yapıldığında 6 yaşında olduğunu belirten Sevim Gürtaş ise, "Onları toplayıp buraya getirdiler. Bir de baktık ki Seka Sure'de ateş yanıyor. Kimseler korkusundan oraya yanaşamadı herkes bir taraflara kaçtı" ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet Savcısı nezaretinde bugün başlatılan kazının birkaç gün sürmesi bekleniyor.

Kaynak: milliyet.com.tr

bozadi

#2
16 Kasım 2011

Dersim hakkında 'kuyruklu' yalanlar


Olayların kronolojisi "20/21 Mart 1937'de 33 askerimiz şehit edilince Dersim'e harekat yapıldı" yalanını açığa çıkarıyor



Ayşe Hür


Dersim'in önemli kanaat önderi Seyit Rıza ve altı arkadaşının idamının 77. yıldönümünün yaklaştığı bu günlerde, bazısı samimi, bazısı suret-i haktan görünmek için, bazısı da siyasi saiklerle Dersim tartışmaları yapılıyor. Bunlardan birinde, 12 Kasım 2014 gecesi, CnnTürk'te Ahmet Hakan'ın Tarafsız Bölge programında, konuklardan MHP Milletvekili Yusuf Halaçoğlu Dersim katliamlarının ne kadar haklı olduğunu anlatmak için "1937'de durup dururken başlamayan, 33 askeri katlederken Singeç köprüsünün korumasındakileri katlederek başlayan, tıpkı Eruh gibi, ses çıkarmayacak mısınız devlet olarak? Yani 9. seyyar jandarma taburuna yapılan saldırılarda kaç askerin öldürüldüğünü, bu olay başlamadan söylemeyecek misiniz, bu katliam değil mi?"

Diğer konuklar bu sözlere itiraz etmeyince, Ahmet Hakan bir kaç kez bu ifadeleri tekrarlayarak tartışmayı ateşlemeyi denedi: "Evet, 33 erimizi öldürmüşler, müdahale etmesin mi devlet?" Programı kaç kişi izliyordu bilmiyorum ama dinleyenlerin büyük bir bölümünün "tabii ya, devletimiz Dersimlileri tepelemekte haklıymış..." dediğini tahmin ediyorum. Ne de olsa araya bir de Eruh lafı sıkıştırılmıştı.

Bunları dinlerken internette yaptığım kısa bir taramadan sonra, ulusalcı çevrelerin idolü Yılmaz Özdil'in şu ifadelerine rastladım: "Sene 1937... Mustafa Kemal, başbakan Celal Bayar'la birlikte Tunceli'ye gelip, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü'nün açılışını yapacaktı. Köprünün ucunda karakol vardı. Basıldı. 33 asker şehit edildi. Peşinden...Telefon hatları kesildi, pusular kuruldu, Mazgirt Köprüsü havaya uçuruldu, jandarma taburu vuruldu, 56 asker daha şehit oldu. Film koptu." (Hürriyet, 24 Kasım 2011)

Gördüğünüz gibi, neredeyse Yusuf Halaçoğlu ile aynı şeyleri söylüyordu Yılmaz Özdil. Yusuf Halaçoğlu gibi kelli felli bir tarih profesörünün kaynağı tarihle hiç ilgisi olmayan bir gazeteci olamayacağına göre ikisinin de yararlandığı bir başka kaynak olmalıydı değil mi? Aklıma o dönemin Malatya Emniyet Müdürü, ileriki yılların Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in anıları geldi. Baktım şöyle yazıyordu: "Yıl 1937. Şükrü Sökmensüer, Atatürk döneminin ünlü Emniyet Genel Müdürlerinden. Bir gün beni çağırdı. 'Atatürk, Diyarbakır'da Singeç Köprüsü'nü açmaya gidecek' dedi. O tarihte Seyit Rıza, Dersim'in lideri. Aynı zamanda kendisi Peygamber sülalesinden geliyor. Seyit Rıza'nın bir de dini kimliği var. Fırat, Şeytan Köprüsü başında bir karakol var. Bu köprüye Seyit Rıza ve birkaç destekçi ağalardan oluşan tayfaları köprüye bir baskın düzenliyorlar. Baskında karakol yakılıyor ve 33 asker şehit ediliyor. İşte bu olay Dersim İsyanı'nın başlamasıdır."

Gerçi Yılmaz Özdil'in, Çağlayangil'in kitabını okumadığı, ondan yapılan alıntıları okuduğu anlaşılıyor çünkü Fırat, Murat olmuş, Şeytan Köprüsü, Singeç Köprüsü olmuş. İfadeler de aynen değil. Ama sabit olan bir şey var 33 askerin şehit edilmesi. Zaten esas mesele de bu sayı.


Seyit Rıza



Çağlayangil'in anılarını Tanju Cılızoğlu 1980'lerde kaleme almış, kitabın ilk baskısı 1990 yılında yapılmış. Anılar değerlidir, nitekim Dersim'de mağaralara doldurulan Dersimlilerin "fareler gibi" (deyim Çağlayangil'in) gazlarla boğularak öldürüldüğünü Çağlayangil'in bir röportajından öğrendik. Seyit Rıza'nın ve arkadaşlarının nasıl hukuk dışı yollarda idama mahkum edildiğini ondan öğrendik. Seyit Rıza'nın son sözlerini o anlattı bize. ("1937-1938'de Dersim'de neler oldu?" yazıyı okumak için tıklayın)

Ama Çağlayangil bu hatırasında yanılıyor. Ya da Seyit Rıza'nın asılmasındaki dramatik rolü yüzünden, Dersim harekatını meşrulaştırma ihtiyacı içinde yalan söylüyor. Bir kere Çağlayangil-Özdil-Halaçoğlu üçlüsünün sözünü ettiği Singeç Köprüsü, Diyarbakır'da değil, Pertek ile Hozat arasında. Çağlayangil'in dediği gibi Fırat nehri üzerinde değil, Özdil'in dediği gibi Murat Nehri üzerinde değil, Murat suyuna bağlanan Hozat çayı üzerinde. Ama daha da önemlisi, köprü Dersim'deki I. Harekat bittikten ve Seyit Rıza idam edildikten iki gün sonra 17 Kasım 1937'de Atatürk tarafından açılmış beton bir köprü. İnanmazsanız dönemin Tan gazetesinden aldığım şu anlatıları okuyun:

"Dersim Şakilerinin Akıbeti: Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli'de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan)"

"Cumhurreisi Dün Elaziz'de Karşılandı: Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13'te Elaziz'i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular. (...)


 Mustafa Kemal Atatürk ve Sabiha Gökçen (17 Kasım 1937, Pertek Halkevi'nin önünde)



Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli'ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi.

Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular...." (Tan, 18 Kasım 1937)

GENELKURMAY'A GÖRE 21 MART'TA NE OLDU?

Gördüğünüz gibi köprüyle ilgili anlatılar birbirine girmiş. Ama esas, 33 askerin öldürülmesi hikayesi tamamen uydurma. Çünkü Dersim harekâtlarını en ince ayrıntısıyla anlatan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar adlı kitapta buna dair tek bilgi yok. Genelkurmay yayını olan kitapta Dersim harekâtının başlangıcını şu cümlelerle anlatıyor: "İlk Olay: Pah bucağı ile Kahmut bucağını birbiren bağlayan Harçik (Darboğaz) deresi üzerindeki tahta köprünün 20/21 Mart 1937 gecesi saat 23 00 sıralarında Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması ve köprü ile Kahmut arasındaki telefon hattının tahrip edilmesiyle başladı." (s.171) "26/27 Mart 1937 gecesi: Sin karakolu ile bucak arasındaki telefon irtibatının kesilmesi ve aynı gece aat 21.00 sıralarında bucak merkezine kimlikleri bilinmeyen şahısların ateş baskını yapması olayı üzerine 4 üncü Genel Müfettişlik durumu bir raporla üst makamlara bildirmekle beraber yapılması kararlaştırılan Tunceli harekatı üzerindeki görüşünü de açıklamıştı. 4 üncü Genel Müfettişliğe göre hükümet 500 jandarma ile bir uçak bölüğünü bu işe ayırmalı, 17. tümeni kuvvetlendirmeliydi." (s. 172)

Dikkat ettiyseniz Genelkurmay'ın anlatısında köprü ve telgraf direği yakma var, 'ateş baskını' var ama tek bir ölümden bile söz edilmiyor. Öte yandan, Genelkurmay belgesinde adı verilen Pah köprüsü devletin değil, Dersimlilerin kendi ulaşımları için Harçik üzerinde yaptırdıkları ahşap bir köprü. Dolayısıyla Dersimliler devletin köprüsünü değil kendilerinin yaptığı tahta köprüyü yıkmışlar. Nedeni de devlet güçlerinin kendilerine yanaşmasını engellemek.

Hadi işi gücü sansasyonel yazılar yazmak olan Yılmaz Özdil'i bir yana bırakalım, Yusuf Halaçoğlu gibi bir zamanlar Türk Tarih Kurumu'nun başkanlığını yapmış bir akademisyenin, birincil kaynak olan Genelkurmay kitabına değil de, olaydan 40 sene sonra yazılan ve bilimsel kriterlere uygunluğu açısından sorunlu bir anı kitabına veya daha kötüsü bu kitaptan üretildiği sanılan, suyunun suyu anlatılara dayanarak milyonlarca kişiyi yanıltması normal mi sizce? Bu sıradan bir yanılma-yanıltma olayı sayılabilir mi?

İşin bir diğer vahim yanı, Ahmet Hakan'ın programındaki diğer konukların Yusuf Halaçoğlu'nun yanlış ifadelerini (ki buraya kadar anlattıklarım dışında, iki kere de 1926-1930'da yaşanan Van İsyanı'ndan söz etti. Böyle bir isyan yok, herhalde Ağrı İsyanı demek istiyordu) fark etmemeleri. Bu küçük olay bile Dersim konusunun nasıl ciddiyetsiz biçimde daha doğrusu bilimsel ve etik kriterlere uyulmadan tartışıldığını anlatmaya yeter.

Bu örnek aslında tek değil. Örneğin Dersimlilerin, eşkıyalıkla geçinen, yarı vahşi insanlar olduklarına, Dersimlilerin medeniyete karşı çıktıklarına, Dersimlilerin Cumhuriyetin modernleşme projelerine direndiklerine, Dersimlilerin vergi ve asker vermediklerine, eğitime karşı olduklarına dair anlatıları ele alalım. Her biri hakkında yüzlerce sayfa yazılır ama örnek olsun diye bir kaç paragrafla bunları sırasıyla irdeleyelim.

DERSİMLİLER EŞKIYALIKLA MI GEÇİNİRLER?

Osmanlı dönemindeki belgelerde Dersimdeki 50 kadar aşiretten özellikle altı aşiret için (Hasenan, Abasan, Kureyşan, Hayderan, Demenan, Yusufan aşiretleri) için eşkiya, şaki, sergerde, cahil dağlı, asi gibi ifadeler kullanılmış. Ancak şunu belirtelim ki, Osmanlı belgelerinde Çukurova, Antakya, Maraş, Sivas bölgelerindeki pek çok Türkmen aşiretinden de 'ekşıya', 'şaki', 'asi' diye bahsedilir. Hatta, 1864 yılında Ahmet Cevdet Paşa'nın yönetimindeki Fırka-i İslahiye, sırf bu aşiretleri terbiye etmek, olmazlarsa dağıtmak için kurulmuştu. Ama bugün çoğu kişinin kafasında Türkmenlerle ilgili olumsuz bir imge yoktur değil mi?

Cumhuriyet dönemi belge ve raporlarında ise sanki tüm Dersim aşiretleri eşkıyalıkla iştigal edermiş gibi bir algı oluşturulmuş. Bir an için bu toptancılığı görmezden gelelim ve tüm Dersim halkının çocuklar, kadınlar, yaşlılar da dahil eşkiya, şaki, sergerde, asi olduğunu kabul edelim. Bir düşünün bakalım, niye eşkiyalık yapıyorlardı? İlk olarak Dersim yüzde 80'i tarıma uygun olmayan meşe türü ağaçlarla kaplı dağlık alanlardan oluşur, yılın sekiz ayı kıştır.

Dersim'in dış çeperlerindeki bazı madenler ise hem devletin ilgisizliği hem de eşkıyalıkla iştigal eden aşiretlerin madenlerde çalışanlar rahat vermemesi yüzünden zamanla kapanmış. Ama açık olsalarda bölgeyi doyuracağı şüpheli. Sonuç ağır bir yoksulluk olmuş.

"Eşkıyalığın nedeni fakirlik ve ihtiyaçlardır. (...) Evvela, genel ihtiyaçların giderilmesi lazımdır." Bu sözler, 1899 yılında Müşir Şakir Paşa tarafından sarfedilmiş. 1903 yılında, Dersim Mutasarrıfı Arif Mardinî Bey de "Dersimlilerin saldırma alışkanlıkları hayat kaygusundan doğmuştur" diye yazmış. 1906 yılında Arif Bey'in halefi Celal Bey de "birkaçı hariç Dersim'deki aşiret ağaları Anadolu'nun diğer bölgelerindeki derebeyleri gibi zengin olmayıp, bu ağaların dahi halk gibi fakirlik ve yokluk içinde (...) Aşiretler, biri hariç yaptıkları tecavüzler dolayısı ile yekdiğerine karşı uyanan emniyetsizlik ve geçimlerini sağlamaya esas olan hayvanlarının muhafaza kaygusu ile silahlanmışlardır. Mal ve can kaygusu devam ettiği müddetçe bu silahlanma devam edecektir" demiş.

Kâzım Karabekir 1908'de bir asker olarak konuyu bir asayiş meselesi gibi görse de raporun bir kısmında "Ekilebilir arazinin yetersizliğinden ötürü ahali diğer yerlerde olduğu gibi kendi ekip biçtikleriyle geçinemediğinden zanaat ve ticarette olmadığından tabiatın bu noksanını hırsızlık ve haydutlukla telafi yoluna gitmiştir. Ürün devşirme eksikliği yüzünden önce hükümete olan vergi borçlarını verememişler ve buna karşı Jandarma takibatında dağlara sığınmışlardır" demiş.

I. Dünya Savaşı yıllarındaki kıtlık, açlık, sefaletin bölgede diğer yerlerden daha şiddetli hissedildiğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Nitekim 18 Kasım 1920 tarihinde TBMM kürsüsünde Dersim Milletvekili Hasan Hayri Bey benzer şeyleri söyler: "Malûm-ı âliniz Dersimliler öteden beri aç bir millettir. Çünkü seneyi sekiz ay hariçten mütemadiyen satın almak vesaire suretiyle idare ediyorlar ki maateessüf hırsızlığın ve eşkıyalığın sebebi bu yüzden hâsıl olur. (...) Meselâ bugün Dersim'i ne kadar cezalandırsanız, ne kadar öldürmüş olsanız yine açtır ve idaresizdir. Yine o hırsızlığı yapacaktır. Bunun bütün bütün kökünü mü kesmek lâzım, mektep mi lâzım, idare mi lâzım, ne lâzım? Hükümet vazifesini ifa etsin. Ondan sonra cezaya çarpsın."

1926 yılında Vali Cemal Bey (Bardakçı) raporunda aynı şeylerden bahseder: "Üç beş kişi hariç, ağalar ve reisler de dahil tüm Dersimliler müthiş bir fakirlik içinde çırpınmaktadır. Gasp ve yağmaların sebebi yaşamak hissi ve endişesidir. (...) Dört yüz seneden beri Dersim'e hükümet nüfuzu girmemiştir. (...) Her Dersimli hayatını, malını muhafaza kaygısı ile silahlanmak mecburiyetinde kalmıştır. (...) Dersimlilere geçinmeleri için iş bulmak lazımdır..."




DERSİM'E DEVLET GİREMEMİŞ MİDİR?

Cemal Bardakçı gibi pek çok kişinin diline pelesenk olmuş "devlet dört yüz sene Dersim'e girememiştir" yargısı da yanlıştır. Dersim'in dağlık coğrafyası bölgeye devletin girişini zorlaştırmıştır ama bu devletin Dersim'e girmediği anlamına gelmez.

1879 yılında oluşturulan ve Osmanlı döneminin sonuna kadar Mamurat'ül-Aziz Vilayeti'ne bağlı olan Dersim Sancağı'nın merkezi Hozat'tır. Kazaları Çemişgezek, Ovacık, Pertek, Sağman, Çarsancak, Kalan, Kuzican (Pülümür), Kızılkilise (Nazmiye), Mazgirt, (1888'den sonra) Pah'tır. Merkezde ve kazalarda diğer vilayetlerdeki her türlü idari mekanizma kurulmuştur.

Peki devlet Dersim'e giremese, devlet şu bilgileri nasıl elde edebilirdi: 1897'de Dersim'in nüfusu 98.712 Müslüman, 210 Rum, 14.757 Ortodoks, 314 Protestan ve 1 Yahudi olmak üzere 113.994 kişidir. (1914'te daha ayrıntılı nüfus bilgileri var ama aktarması zor olduğu için söylemekle yetiniyorum.) Cumhuriyet dönemine geçelim. 1927 Nüfus Sayımı'na göre, Dersim'de 76.290 kişi yaşamaktadır. Bu nüfus ilçe ilçe, cinsiyete ve yaş gruplarına, medeni duruma, inanca, konuşulan dillere, eğitime göre ayrıntılı biçimde tablolanmış. Daha ilginci, 1927'de Dersim'in tüm ilçelerindeki sakatlar (çolak, topal, kör, sağır-dilsiz, kambur ve diğer başlıklarıyla) ayrıntılı biçimde dökülmüş. (Bilgiler Savaş Sertel'in makalesinden.) Veya JUK Dersim'deki gibi her aşiretin kaç kadını, kaç çocuğu, kaç koyunu, kaç keçisi, kaç katırı, kaç merkebi, kaç tavuğu var, her köyde kaç silah, ne kadar cephane var bunları adet adet sayabilir miydi? (s. 83-125)

DERSİMLİLER ASKERLİK YAPMAZLAR MIYDI?

Bakaya ve yoklama kaçağının geçen yıl 650 bine ulaştığı (1 milyona kadar çıktığı oldu geçmiş yıllarda) ülkemizde 80 yıl önce Dersimlilerin askerden kaçması nedense çok garipsenir. Üstelik diğer bölgelerde askerlik yapma oranları hakkında herhangi bir bilgi sahibi olunmadığı halde.... Klasik dönemde devlet genel olarak Kürtleri, özel olarak da Alevi/Kızılbaşları düzenli olarak askere almamış ama Dersim özelinde Çemişkezek ve Hozat beylerinin kumandasındaki birliklere gerektiğinde başvurmuş. Öyle ki 19. yüzyılda 5 bin kişilik bir ordu, sürekli silah altında olmuş. II. Abdülhamit döneminde kurulan Hamidiye Alayları'na Dersimliler Alevi/Kızılbaş diye alınmadılar ancak aşiretlerin ısrarı üzerine Karabalı, Ferhatan, Sarı Saltık, Abasanlı aşiretlerinden dokuz çocuk Hamidiye Aşiret Mektebi'ne kabul edildi. Az da olsa Harbiye ve Mülkiye'de okuyan Dersimli çocuk vardı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Seyit Rıza'nın birlikleri Ruslara karşı Dersim'i savundu diyen anlatılar da var, Ruslarla işbirliği yaptı diyen de var. Bu yüzden bu konuyu geçiyorum. Cumhuriyet dönemine gelince, Jandarma Umum Kumandanlığı'nın 1932 yılında 100 adet basılan ve sadece ilgilelere dağıtılına gizli raporuna göre (bundan böyle JUK Dersim diyeceğim), 1931'de Ovacık ve Hozat'da askere gitme oranı % 10, Nazımiye'de %25 gibi çok düşük ama Mazkirt'te %60, Pertek ve Çemişkezek'te % 80'ler civarında. (s. 6)

DERSİMLİLER SİYASETE KATILMAZLAR MIYDI?

Dersim'in 1908'de ikinci kez açılan Osmanlı Meclis-i Mebusanındaki temsilcisi Dersimli Lütfi Fikri Bey'di. 1920'de Ankara'da açılan (T)BMM'ye Dersim'i temsilen altı kişi (Abdulhak Tevfik Bey, Diyab Ağa, Hasan Hayri Bey, Mustafa Ağa, Mustafa Zeki Bey, Ramiz Bey) katıldı. Bunlardan Diyap Ağa dışındakiler eğitimli kişilerdi. Hasan Hayri Bey, 1920 yılında, meclis kürsüsünde Dersim halkının Cumhuriyet'i nasıl benimsediğini sadeleştirilmiş dille şöyle anlatıyordu: "Dersim şimdiye kadar Hükümetin idaresine karşı sürekli çekingen duruyordu. Bu son mütareke neticesi (...) en kuvvetli oldukları dönemlerde bile hiç bir hükümete boyun eğmeyen Dersim, kongrenin teşekkülü üzerine, kongreyi meşru sayarak doğrudan doğruya himayesine kendisini attı." (TBMM Zabıtları, Cilt 5, s. 128)

Ancak 1923'teki İkinci Meclis'te ise Dersim'i iki milletvekili temsil eder. Bunun muhtemel nedeni 1921'deki Koçgiri Ayaklanması idi. ("Sene 1921, Koçgiri İsyanı, Alişer ve Zarife", yazıyı okumak için tıklayın)

Merkez Dersim'le arasına mesafe koyuyordu ama, 1925'te Şapka İktisası (Giyilmesi) Kanunu çıktığında, devlete muhalif olduğu söylenen Seyit Rıza başına fötr şapkayı geçirmekte tereddüt etmemişti. 1925'te Şeyh Said'in ayaklanmasına Dersimliler destek vermemişti. 1926'da Koçuşağı Tedip Harekatı sırasında, Seyit Rıza'nın birlikleri bir süre de olsa, devletin yardımcısı olarak katılmıştı. Seyit Rıza'nın devletin şüpheli bakışlarından kurtulmak için Elazığ'da yerleşik hayata geçme önerisi, 1926 yılında Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) döneminde uygun görülmüş, başta Seyit Rıza olmak üzere ağa ve seyitlere arazi ve ev vererek aileleri ile beraber Elazığ'da iskânları sağlanmıştı. Ama 1929'da Cemal Bey, I. Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey ile anlaşamayarak Çorum'a tayin edildiğinde, yerini alan Nizamettin Bey'in ilk işi Cemal Bardakçı'nın başlattığı iskân işlemlerini iptal etmek olmuştu. Bunun üzerine, arazi ve evleri geri alınan Seyit Rıza ve diğer ağa ve seyitler Dersim'deki köylerine geri dönmek zorunda kalmışlardı. Muhtemelen gururları çok kırılmış biçimde... (Seyit Rıza'nın hükümetle uzlaşmaya çalışmasının öyküsünü şu yazımda anlatmıştım: "Seyit Rıza'nın TBMM'ye ve BM'ye mektupları." (yazıyı okumak için tıklayın)

DERSİMLİLER VERGİ VERMEZLER MİYDİ?

Bugün her 100 liralık gelirin 82,5 lirasının beyan edilmediği güzel ülkemizde, "ama Dersimliler vergi ödemiyorlardı, bu yüzden harekat haklıydı" denmesi gerçekten garip bir durum. Ama işin daha ilginç yanı şu ki, Dersimlilerin devlete vergi vermediği doğru değil! Osmanlı dönemindeki sayılarla kafanızı şişirmek istemiyorum sadece şunu söyleyeceğim: Sadece Dersim değil, zengin Seyhan (Adana) Vilayeti de merkeze vergilerini tam olarak vermezdi.

Cumhuriyet dönemine ilişkin olarak bulduğum sayılar ise, 1939-1946 arasında CHP'nin Bingöl ve Tunceli Milletvekili, 1950-1954 arasında DP'nin Doğu Vilayetlerinden sorumlu parti müfettişi olan Necmettin Sahir Sılan'ın 1943 yılında Doğu Vilayetleri hakkındaki son derece ayrıntılı raporundan. Sılan'a göre 1936 yılında Tunceli iline 148.721 lira vergi tahakkuk ettirilmiş, bunun 138.540 lirası tahsil edilmişti. Tahsil oranı % 93,15'ti. 1937'de bu rakamlar sırasıyla 205.232 lira, 197.048 lira, % 96,01, 1938'de 262.473 lira, 250.425 lira ve % 95.40 oldu. (s. 298). Yani devletin Tunceli'den almayı planladığı verginin neredeyse tamamı tahsil edilmişti. Ama devletin Tunceli'ye yaptığı yatırımların yanında bu verginin düşük olduğunu söylerseniz, onda haklı olabilirsiniz. Ama neylersiniz ki, yukarıda uzun uzun anlatıldığı gibi Tunceli çok fakir bir vilayetti, daha fazlasını almak mümkün değildi.

Öte yandan Türkiye'nin zengin sayılacak bölgelerindeki vilayetlerin durumları daha parlak değildi. Hatta daha kötüydü. Örneğin İsmet İnönü'nün Şark Raporu'ndaki Ordu vilayeti ile ilgili şu ifadelere bakın: "Geçen sene vilayet hususi idaresi yüzde kırkbeş (vergi) tahsil etmiş, belediye de böyle. Dört beş sene evvelki ilbay (vali) köprüleri borçlanmış, ondan sonra gelenler hep bu borcu ileri sürerek vazifeyi bırakmışlar. Yüzde kırkbeş tahsilat ile bütün mekteplerin kapanması lazım gelirdi. Aciz ve fena idare amirlerinin faydasız değil, çok zararlı olduğunu bir daha görmüş oldum." (s. 52) Bugün kimsenin çıkıp da "Ordu vilayeti vergi vermezdi" şeklinde bir ifade okumuş olduğunuzu sanmıyorum...

DERSİMLİLER EĞİTİME KARŞI MIYDI?

"Halk cahil olduğu için telkine çok müsaittir..." (Tan, 17 Haziran 1937) ,"Domatesi bilmiyorlar, gösteriyorsun 'ne güzel çiçekmiş' diyorlar." (Tan, 3 Temmuz 1937) "Ahali çok cahil olduğu için bu yobaz eşkiya reislerin adeta kölesi gibi yaşamaktadırlar." (Yeni Köroğlu, 23 Haziran 1937) "Tabii ormanlar, şelaleler, büyük nehir ırmak ve derelerle tezyin edilmiş olan bu muhitin tek günahı, cahil ve cehalet neticesi günahkar insanlarla meskun olmasıdır." (Cumhuriyet, 27 Haziran 1937)

O günlerin gazetelerinde geçen bu ifadelerde 'Dersimlilerin cahilliği' iddia edilmekle kalsa iyi, yazarlar Dersimlilerin adeta cahilliğe müptela olduğunu, hem Osmanlı döneminde, hem de Cumhuriyetin döneminde eğitim almaya direndiklerini iddia ediyorlar. Halbuki İzzettin Çalışlar, Dersim Raporu'nda "Osmanlı döneminde 1891'de 170 talebeli altı medrese, 750 talebeli 9 ilk mektep vardı. 1935'te Tunceli ili kurulduğu zaman il genelinde 18 ilk mektep vardı, talebe sayısı 1412'dir. 1936 yılından itibaren köylerde bile okullar vardır" diyor ilkokulu olan sekiz yerleşim sayıyor.

Evet, bu sayılar çok yetersizdir. Nitekim 1927 Nüfus Sayımı sonuçlarına göre Dersim'de okur yazarlık oranı % 2.89 civarındaydı. Türkiye ortalaması olan % 8,16'nın çok altında bu oran. 1935'te General Alpdoğan'ın idaresi altındaki Tunceli, Elazığ ve Bingöl'de okul çağındaki çocukların okula gitme oranı ise % 12,5'dur. Diğer bölgelere ait rakamları bulamadım. Diyelim ki en düşük oran Tunceli'de olsun. Ama bunun temel nedeni, Dersimlilerin okula karşı oluşları değil devletin ihmalleriydi. İzzettin Çalışlar sekiz okul saymış, bunlara Cumhuriyet döneminde kaç tane eklendiğini bulamadım ama bazı yerlerde ilkokul olduğu ama tek sınıflı olduğu, çok az yerde ortaokul ve lise olduğu, öğretmen açının büyük olduğuna dair bolca anlatı var. Tunceli'nin merkezini oluşturan Mameki'ye bile okul 1940'ta yapılmış. Alpdoğan Paşa'nın Umum Müfettişliğe yazdığı mektuplarda bu sorunu aşmak için merkezden tahsisat istediğini görüyoruz ama eğitime ayrılan tahsisat kışla yapımına ayrılanın yanında devede kulak kalmış.




ÇARE KATLİAM VE SÜRGÜN MÜYDÜ?

Hadi diyelim, asırlardır idarenin tüm sorumluluğunu bir kalemde sildiniz, unuttunuz, tüm suçu bölgenin gariban halkına yıktınız, bu duruma çare diye sunduğunuz şey nedir? Jandarma Umum Kumandanlığı raporuna göre Osmanlı döneminde, 'tedbir' olarak akla gelen bölgeye askeri harekat yapmaktır. En önemlileri 1907'da Neşet Paşa, 1908'de Neşet Paşa ve Mehmet Paşa, 1909'da I•brahim Paşa, 1916'da Galatalı Şevket Bey yönetimindekiler olmak üzere 11 harekatın maliyetini 1936 yılında General Alpdoğan 8.800.000 lira olarak açıklar. (Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları, s. 145) Bu çok büyük miktarı devlet bölgeye yatırım yapmaya harcasaydı, Cumhuriyet dönemine daha müreffeh bir Dersim devredilebilirdi muhtemelen.

HAREKAT 1926'DAN BERİ PLANLANIYORDU

Şimdi de Cumhuriyet döneminin 'tedbirlerini' öğrenelim: Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, 1926'da hükümete sunduğu raporda (sadeleştirilmiş Türkçeyle) şöyle demişti: "Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir işlem yapmak ve üzücü ihtimalleri önlemek, memleketin selameti için mutlaka lazımdır (...) Mektep açmak, yol yapmak, refahı temin edecek fabrikalar kurmak (...) özetle yurtlandırma ve medenileştirme yoluyla [bölgeyi] ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir..." dedikten sonra alınacak tedbirleri şöyle sayıyor: Mayıs ve Haziran aylarında bir tarama harekatı düzenleyerek bölgedeki silahları toplamak; Şeyh, bey, ağa namlı kişileri uzak vilayetlere sürmek; Ahaliyi kendine yeter hale getirmek için arazi ve tohumluk vermek, madenleri işleterek halka iş ve para bulmak; Sürülenlerin yerine Türkleri iskan etmek, okullar açarak halkın 'Türklük his ve terbiyesi'ni almasını sağlamak, bölgeye 25 yıl boyunca 'mefkureci' memurlar göndermek suretiyle bölge Kürtlerini Türkleştirmek... (JUK Dersim, s.198-201)

1930'da Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) izlenecek yöntemi şöyle açıklamış: "A) Bütün Dersim'in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B) Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim'den çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek." (JUK Dersim, s. 206.)

Erkânı Harbiye Reisi Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa ise daha açık konuşmuş: "1) Dersimde bugünkü vaziyetin idamesi tehlikelidir. Bu vaziyet Dersimlinin maneviyatını takviye etmektedir. 2) Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetler'in müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. 2) Dersim evvela koloni gibi nazarıitibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır." (JUK Dersim, s. 219)

UYGULAMA 1934'TE BAŞLADI

Ve 14 Haziran 1934'te Türkiye'yi etnisite esasına göre 3 bölgeye ayıran 2510 Sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. (İlgili yazım: 1934 İskan Kanunu ve Kürtler", okumak için tıklayın)

Yasaya göre Dersim yasak bölge olarak tanımlandı. Türkçe konuşmayan ve Türk olmayanların, iskâna uygun Türk köylerine serpiştirilere yerleştirilmesi için listeler hazırlandı. 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunçeli ('Tunç Eli') İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı. Kanun uyarınca Elazığ, Tunçeli, Erzincan ve Bingöl'ü içeren Elazığ merkezli 4. Genel Müfettişlik kuruldu. Başına Sakallı Nureddin Paşa'nın damadı Abdullah Alpdoğan Paşa getirildi. Dersim'in Amutka, Kahmut, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Pah gibi stratejik merkezleri bucak yapıldı. Bu bucaklara birer karakol inşaatına başlandı. Elazığ'da bir İstiklal Mahkemesi kuruldu. 1936 yılında, adli kayıtlara geçen 3.700 suçludan silahlarını teslim etmesi istendi, bunlardan 2.000'i silahlarını teslim etti ancak Alpdoğan Paşa bunla tatmin olmadı, tedbirleri artırdı da arttırdı, sonunda Dersim bir açık hava hapishanesine döndü.


     Dersim'e atılacak bombayı tutan Sabiha Gökçen



AMAÇ DERSİM'İ HOMOJENLEŞTİRMEKTİ

Olayların kronolojisi, "20/21 Mart 1937'de 33 askerimiz şehit edilince Dersim'e harekat yapıldı" yalanını açığa çıkarmıyor mu sizce? Böyle bile olsa cinayetleri işleyen kişileri cezalandırmak yerine, 2011 yılının Kasım ayında Tayyip Erdoğan'ın bizzat basına gösterdiği Jandarma Umum Kumandanlığı belgesinden bir kez daha teyit edildiği gibi 1938 yılının sonuna kadar on binlerce askerin katıldığı harekâtlarda 13.806 kişinin öldürülmesi, 11.163 kişinin sürülmesi mi gerekiyordu? Veya bir bölge vergi vermiyor, askerden kaçıyor diye kadınıyla, çocuğuyla, yaşlısıyla toptan cezalandırılabilir mi?

HÜKÜMET GÜÇLERİNİN KAYBI NEYDİ?

Bu arada mutlaka merak etmişsinizdir. Hükümet kuvvetlerinin zayiatı nedir diye. Açıklayayım: Başbakan I•nÖnü 17 Eylül 1937 günü Meclis'te yaptığı konuşmada Pah köprüsü olayı ile Seyit Rıza'nın teslim olduğu 10 Eylül 1937'ye kadar süren I. Dersim Harekâtı'nın bilançosunu şöyle açıklamıştı: "Şimdi size, Tunceli'ndeki vaziyetin bugünkü halini arz etmek isterim. Cumhuriyet'in imar ve ıslah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber, altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretin ne kadar adamı varsa, bunlar reisleriyle beraber faaliyet imkanından tamamen mahrum bırakılmıştır. (...) Buna göre 1 subay 28 er ve bir bekçi şehit 4 subay 46 er ve bir bekçi de yaralıdır. İsyana iştirak eden zavallılardan zayiat ise 265 maktul ve 20 yaralı 27 kişi yakalanmış ve 849 kişi de teslim olmuştur. Bilerek bilmeyerek muhalefet yoluna sapıp kanın şiddetli tedibatına maruz kalmış olarak hayatlarını kaybedenler hakkında da Büyük Millet Meclisinin teessürlerini ve bunun diğer vatandaşlara ibret olmasını temennileri ifade ediyorum."

Görüldüğü gibi, bu konuşma bile "33 er öldürüldü" iddiasını yalanlamakta.

1938'in Ocak ayında Ovacık ilçesinde asker kaçaklarının izini süren jandarma birliklerine ateş açılması ve yedi jandarmanın öldürülmesi üzerine alındığı ileri sürülen ve 16 Haziran 1938'de başlayıp 16 Eylül 1938'de bitirilen II. Dersim Hârekatı sırasında, 13.806 kişiyi öte dünyaya gönderen hükümet güçleri 104 şehit, 175 yaralı vermiş. (s. 252) Sayılar arasındaki asimetri de 'isyan mıydı, imha mıydı?' sorusuna bir cevap aslında.

Bu korkunç katliamın Dersimlilerin devlete tabi olmaması yüzünden değil, tabi olmakla kalmayıp aynı zamanda Kürtlüğünden, Zazalığından, Ermeniliğinden, Aleviliğinden, Dersimliliğinden de vazgeçerek 'Tek millet, tek dil, tek din" şemsiyesi altında toplanmaya direndikleri için olduğunu hala anlamayanlar varsa, demek ki daha çok yazmamız lazım...

Özet Kaynakça: Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi 1937-1938, Kitap Yayınevi, 2011, Kemal Ömer Ağar, Tunceli-Dersim Coğrafyası, Türkiye Basımevi, 1940, Alişan Akpınar, Osmanlı Devletinde Aşiret Mektebi, Göçebe Yayınları, 1994, Tanju Cılızoğlu, Kadre Bizi Una Değil Üne İtti, İhsan Sabri Çağlayangil'in Anıları, Güneş Yayınevi, 1990, İzzeddin Çalışlar, Dersim Raporu, İletişim Yayınları, 2010, Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi Başkanlığı Genelkurmay Basımevi, 1972, Doğu Anadolu'da Toplumsal Mühendislik, Dersim-Sason (1934-1946), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010 (Jandarma Umum Kumandanlığı'nın Dersim raporu bunun içinde), "Doğu Sorunu" Necmeddin Sahir Sılan Raporları, (1939-1953), Derleyenler: Tuba Akekmekçi, Muazzez Pervan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010, Taha Baran, 1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim, İletişim Yayınları, 2014. Savaş Sertel, "Türkiye Cumhuriyeti'nin İlk Genel Nüfus Sayımına Göre Dersim Bölgesinde Demografik Yapı", Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 24, S.1, s. 269-282, Bedriye Poyraz, "'Cesaret Et, Hatırla!': Dersim 1938 Tertelesi",Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 68, No. 3, 2013, s. 63-9. Ayrıca benim şu yazılarıma bakılabilir: "Dersimi bombalayan Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mı?" (okumak izin tıklayın), "Avar ne olur kızımı götürme!" (okumak için tıklayın)


Kaynak: radikal.com.tr